15 Ekim 2021 Cuma

NEDEN YARIM BIRAKTIM?

     

    Bir kitabı okurken yarıda bırakmışlığım nadirdir. Mümkün olduğunca diretirim. Ancak bugün Olga Tokarczuk'un Koşucular'ında okuduğum bir bölümü göz ardı edip kitaba devam edemedim. Yarısında bıraktım. Öykülerden, denemelerden, anılardan oluşan bu kitabın "Atatürk'ün Reformları" başlıklı bölümünde, Adile Alexsandra adlı arkadaşına o gün öğrendiği bir haberi yazdığını söylüyor ve şöyle devam ediyordu yazar:
    "... Atatürk, yirmili yıllarda, cesur reformlarını gerçekleştirirken İstanbul sahipsiz, yarı vahşi köpeklerin kentiymiş. Hatta özel bir cins oluşturmuş bunlar -orta uzunlukta tüyleri olan, beyaz ya da krem rengi veya bu iki rengin karışımı köpekler. Köpekler limanlarda, kafelerde ve restoranların arasında, sokaklarda, meydanlarda yaşıyorlarmış. Geceleri ava çıkıyorlar, ısırıyorlar ve çöpleri dağıtıyorlarmış. İster istemez doğalarına dönmüşler- sürüler halinde toplanıyor, kurt ve çakal sürüleri gibi bir çete reisi seçiyorlarmış.
    Atatürk için önemli olan şey Türkiye'yi uygar bir ülke haline getirmekmiş. Birkaç gün içinde binlerce köpek özel ekiplerce toplanmış ve insansız ve bitkisiz bir adaya götürülmüş. Orada serbest bırakılmış. Tatlı sudan ve yiyecekten yoksun olan hayvanlar iki üç hafta içinde birbirlerini yemişler; İstanbullular özellikle Boğaz kıyısındaki balkonlu evlerde yaşayanlar ya da kıyıdaki balıkçı restoranlarında yemek yiyenler, uluma seslerini duyarlarmış. Sonra dalgalar halinde gelen korkunç pis kokudan da çok rahatsız olmuşlar. 
    Gece aklıma pek çok suç kanıtı geldi, öyle ki terden sırılsıklam olmuştum. Örneğin ters döndürülen bir küvete kulübe olarak girdiği için donan bir enik gibi."
    Bu bölümü okurken yazarın aslında 1910 yılındaki olaydan, İstanbul'daki sokak köpeklerinin toplanıp Sivriada'ya götürülmesinden söz ettiğini anladım. Bahsettiği gibi feci bir olaydı ancak yazar tarihsel olarak hata yapıyordu. Kitabın çevirmeni de sayfa altında bir notla olayın doğrusunu açıklamıştı. Her şeye rağmen yine de internette biraz daha araştırma yaptım ki 20'lerde de böyle bir olay varsa atlamış olmayayım. Bulamadım. Türk çevirmen notunu düşmüş ancak diğer ülkelerde bu böyle olmayacak, olay aynen bu şekilde aktarılacak. 2018 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış olan yazarın, yani tanınan, bilinen, takdir gören, okuyucusu olan bir yazarın gerçek bir olayı "bugün öğrendim" diyerek, araştırmadan konu etmesini yadırgadım. Üstelik konuyu yanlış tarihlendirişinin, yanlış kişiye mâl edişinin yanı sıra bir de "Atatürk için önemli olan şey Türkiye'yi uygar bir ülke haline getirmekmiş" diyerek üstü kapalı "Uygarlık bunun neresinde?" diyerek yorum yapıyordu. Başlıktan da bunu anlamak mümkün. Kitaplardaki her yanlışı bulamam, yeryüzündeki her bilgiye sahip olmam mümkün değil tabii ki. Ama güvenmek isterim. O yüzden önüme gelen her yazarı okumam, yayın evlerinde titizlenirim, kitabı duyduğum kaynağın kim veya neresi olduğuna dikkat ederim vs. Yanlış bir bilgiyle karşılaşmaktan hiç hoşlanmıyorum. Kurgu bir roman söz konusuysa belki tolere edebilirim. Diğer türler için aynı şekilde düşünemiyorum. Başka derdin mi kalmadı diyebilirsiniz fakat okumak benim için hafife alamadığım bir eylem. Skor için okumuyorum. Bir kitabı okurken elimde defter, kalem; olayların geçtiği yerleri, yeni öğrendiğim bir bitkiyi, tarihsel bir karakteri ve daha pek çoğunu not alarak, araştırarak okuyorum. Roman dahi olsa tarzım değişmiyor. Yani amacım hoş vakit geçirmekle birlikte yeni bilgiler öğrenmek, unuttuklarımı tekrar hatırlamak oluyor. O yüzden güvenmek istiyorum. Internet ortamında elmalarla armutların birbirine karıştığı, doğru bilgiye ulaşmak için bin türlü araştırma yaparak emin olmanın gerektiği böyle bir çağda kitaplara olan güvenimin sarsılmamasını istiyorum. Evet her zaman hatalar olmuştur ancak bu devirde az önce bahsettiğim yanlışın biraz araştırarak aslında yapılmayabileceği gibi bir gerçek var. Yazarlardan biraz özen beklemek okuyucunun hakkıdır diye düşünüyorum. Gerçi özensizlik de bu çağa ait. Anlaşılan ben ve benim gibi düşünenler didikleye didikleye okumaya, eğer bu hengâme içinde başarabilirsek doğru bilgiye ulaşmak için kılı kırk yarmaya devam edeceğiz. 



    

12 Ekim 2021 Salı

EN İYİ DİLEKLER ONLAR İÇİN...

     

    Orhun bir süredir çalışıyor. Yaklaşık bir buçuk ay oldu. Çocuğunun büyüyüp profesyonel hayata adım attığını görmek çok acayip bir şey. Bir yandan gurur duyuyorsun bir yandan artık yetişkinler dünyasının bir parçası olduğu için hafif hüzünleniyorsun. O halinden memnun ama inanın ilk günler benim için duygudan duyguya sürüklendiğim ruhsal bir karmaşa içinde geçti. 
    Beni burada tanımış dostlarım bilirler. 12 yıl önce açmıştım bu hesabı. O zamanlar bol bol Orhun'un okul hayatından bahsederdim. Bazen enteresan Okul Aile Birliği toplantılarını anlattığım bile olurdu:) Gezdiğimiz müzelerden, gittiğimiz oyunlardan, filmlerden; Orhun için ayarladığım atölye çalışmalarından vb. birçok etkinlikten bahsederdim. Lise zamanı eskisi kadar anlatmadım. Sağlık konusunda çok zorlandığımız üzücü yıllardı. Liseden sonra Tallinn maceramız başladı. Ona o kadar düşkün olduğum halde nasıl olup uzaklara yollayabildiğimden bahsettim. Dertleştim. Özlem derindi ancak üniversite yılları hem onun için hem bizim için çok keyifli anıları da beraberinde getirmişti. İkinci evimiz saydığımız, çocuğumuzu emanet ettiğimiz Tallinn'e gidip geldikçe burada yazardım. Çok da güzel dönüşler alırdım. Buradan iletişim kurduğum iyi kalpli dostlar... İyi ki varsınız. 
Öyleydi böyleydi derken üniversite bitti. O arada çok şükür ki sağlık sorunlarının da sonu geldi. Burada ilk kez ilkokul yıllarında tanıdığınız Orhun genç bir adam oldu. Çocuklarımız hepimizin gözü önünde büyüdü. Yıllar su gibi akıp geçti. Biz yaşlandık demeyeceğim, onlar büyüdü:)
    Geçen gün iş yerine götürsün diye portakallı kurabiye yaptım. Yükselen burcum yengeç. Anaçlıksa sonuna kadar:) Çünkü sabahlayarak çalışıyorlar, yeri geliyor iş yerinde uyukluyorlar. Dizi-film sektörü... Sahneleri bekliyorlar, pür dikkat iş yetiştirmek için uğraşıyorlar. Ben de kıyamadım bol tükettikleri çay-kahve yanında yesinler diye kurabiye yolladım. Eylemlerim sürecek! Çoğu zaman işten gelene kadar uyumuyorum. Tabii ki gidip gelirken merak ediyorum ama çaktırmıyorum. İşiyle ilgili anlattıklarını keyifle dinliyorum. Bu ara yine Orhun'a endeksli yaşıyoruz. Yanlış anlaşılmak istemem, yeri gelince çocuğunu kendinden bağımsız düşünen, kendine vakit ayırmayı asla ihmâl etmeyen bir anneyim. Ancak o hayatının önemli bir döneminde ve tamamen kendi yolunu çizene kadar elimden gelen her türlü desteği vereceğim. Zaten malûm salgın yüzünden hâlâ kısıtlı sosyalleşiyoruz, Orhun'a sarmayayım da kime sarayım?:) 
    Aslında epeyi güzel bir duygusallıktayım da tam ifade edemiyorum. Bence siz anladınız ne demek istediğimi. 



5 Ekim 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (28)

     VICTOR VASARELY (1906 - 1997) - İSİMSİZ

    Efendim "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin son iki haftasında epeyi iç karartıcı şeylerden konuştuk. Gerçeklere fazlasıyla sadık kaldık. Ben derim ki bu kez somut gerçeklerden soyut dünyaya geçelim, renklerin ve biçimlerin arasına dalalım. O biçimler geometrik olabilir örneğin. Özellikle 20.yy. sanatçıları doğadaki her nesneyi özüne indirdiğimizde geometrik şekillere ulaştığımızı söylüyorlardı. Bu doğru! Yaşam devamlılığını sağlayan güneş yuvarlak değil mi? Şu bulut bir dikdörtgeni, şu böcek bir altıgeni andırmıyor mu? 
    Yazının özünü belirledim ancak devamında ne anlatsam, ne paylaşsam derken aklıma salgından önceki son yurt dışı seyahatlerimden birini gerçekleştirdiğim Budapeşte'deki rengârenk müze geldi. Çünkü bir öğleden sonramızı ayırdığımız Victor Vasarely Müzesi'nde geçirdiğimiz zaman, zihnimi ara sıra yoklayan keyifli bir hatıra bırakmıştı. 2 sene önce yine böyle güneşli bir ekim günü ziyaret etmiştik. Çok bilinen bir müze değil. Ulaşmak için epeyi bir uğraşmıştık. Yanlış tramvaya binip farklı bir yerde indik, otobüsle geri döndük, ardından doğru tramvay derken etrafa göz atarak, net bilmeseler bile yardımcı olmaya çalışan Macarlar'ı dinleyerek bulduk Obuda bölgesindeki müzeyi. Sonrası bizden başka sadece yaşlı bir Fransız çiftin bulunduğu mekânda renkler ve biçimler dünyasında geçirilen hoş zamanlar... Renkli geometrik biçimlerle oluşturduğu kompozisyonlarında yanılsama, derinlik ve hareketi sağlayan sanatçının amacı izleyiciyi görme eylemine odaklamak, görsel tepkiler yaratmaktı ve biz o gün buna fazlasıyla hevesliydik. Tenha müzede her bir eseri önünde bir ileri bir geri hareketlerle rahatça inceledik, sevdiklerimizin önünde daha fazla vakit geçirdik, hâttâ ne yalan söyleyeyim eserlerin yarattığı dinamizmin etkisindeki neşeyle biz iki arkadaş fotoğraf çekimini abarttık. En renklilerin sağında, solunda, önünde, bazen tek tek, bazen bir desteğe dayadığımız makinenin karşısında iki kişi koştura koştura neşeli pozlar verdik. Bence Vasarely görse mutlu olurdu. Sanatın demokratik yanını, her zaman her yerde ve herkesle olması gerektiğini savunan oydu. Ve sadece Budapeşte'de değil farklı ülkelerde de müzeler kurmuştu. Yazının görselini hem o günün anısına hem de internetteki sevdiğim örneklerin kalitesi düşük olduğundan kendi albümümden seçtiğimi belirtmek isterim. 
    Victor Vasarely 1906 yılında Macaristan'ın Peç kentinde doğdu. Sanatçıların hayat hikâyelerini duyduğumuzda genellikle onların çocuk yaştan itibaren sanatla ilgilendiğini görürüz. Vasarely'de durum biraz farklı. O daha çok bilimle ilgilenen bir çocuktu. Ancak uykuya yatmış sanat tutkusu bir noktada uyanmış ki Vasarely Budapeşte'de tıp okumaktayken, iki yılın sonunda üniversiteyi bıraktı ve sanata yöneldi. 1929'da Sandor Bortnyik'in kurduğu akademi Mühely'ye kayıt oldu. Bu okul Almanya merkezli Bauhaus akımının Macaristan'daki takipçisi. Dolayısıyla Victor Vasarely burada grafik tasarıma, yalın ve geometrik çizgilere yöneldi. Rus avangardı, konstrüktivist sanatçılar da etkilendikleri arasındaydı. Ancak yaratıcılığını ateşleyecek önemli etkiyi ilk aşkı bilimde buldu. 
Üçüncü boyutu yakalama gayretindeki çalışmalarında perspektif, ışık ve gölge üzerine denemeler yaparken, renk ve optiğin bilimsel ilkeleri, astrofizik, kuantum ve görelilik konularını da çalışmalarına taşıdı. 
    Budapeşte'deki Mühely'de hayat arkadaşını da bulmuştu Vasarely. Claire Spinner ile uzun bir evlilik hayatları oldu. Beraberliklerinin ilk yıllarında Almanya'ya gitmek istediler. Dönemin siyasi şartları nedeniyle bunu gerçekleştiremeyince Paris'e geçtiler. Böylece şekillenen kaderin gereği Victor Vasarely hayata Macar asıllı Fransa vatandaşı olarak veda etti. Fransa onun üne kavuştuğu yerdi. Grafik tasarım alanında isim yaparken deneysel çalışmalarına devam etti. Zamanla statik formlarla hareket yaratmaya, iki boyutlu geometrik biçimlerle optik yanılsamalar oluşturmaya odaklandı ve Op Art'ın yani Optik Sanat'ın kurucusu oldu. 1960'lı yıllar optik sanat için popüler kültüre eklemlendiği zirve yıllardı. 1965'te NewYork'taki "The Responsive Eye" sergisi Vasarely'nin ve 
Op Art'ın tanınırlığını katladı. Statik formların iç bükey-dış bükey, büyüklü küçüklü vb. şekillerde yerleştirilmesiyle, karşıt renklerin veya azalıp çoğalan renk değerlerinin gerektiği gibi kullanımıyla oluşturulan hareketin yarattığı halüsinasyon etkisi altmışlı yılların ruhuna denk düşüyordu. Bu yazının görselinde sanki arkadan bastırılmış gibi oluştuğunu gözlemlediğimiz yuvarlakların kazandığı üçüncü boyut ve hareket aslında birtakım düzenli yerleştirmenin sonucuydu. Yeniden üretimle tekrar tekrar basılabilen resimler günlük hayatta, dekorasyonda, tekstilde rahatlıkla kullanılıyordu. O gün Budapeşte'de müzede örneklerini gördüğümüz David Bowie'nin albüm kapağı, satranç seti gibi bir çok kullanım eşyası sanatla buluşmuş oluyordu. Ayrıca Vasarely heykeller, duvar halıları vb. üretimlerde de bulunmuştu. Bu noktada ilerleyen yaşlarında Renault markasıyla çalıştığını da eklemem gerek. 
    Geometrik biçimlerin birbirine eklenip tekrar tekrar kullanımıyla oluşan sonsuz sayıda kompozisyon oluşturmanın ve bunu herkesin yapabilmesinin bir yolunu da bulmuştu Vasarely. Renkli bir fon önünde farklı renklerdeki geometrik şekillerden oluşan bir dizi kareye "Alphabet Plastique" adını verdi. Güzel Sanatlar Alfabesi diyebileceğimiz bu alfabe belirli bir uyumla oluşturulmuştu ve her birinin büyüklü küçüklü farklı varyasyonlarla birleştirilmesi sonsuz sayıda ihtimale açılıyordu. En ufak eşyadan mimari projelere, şehir düzenlemelerine kadar kullanılabilen bir sistemdi. Bugün bilgisayarlar elimizin altındayken bu gibi tasarımları oluşturmak ilgilisine zor gelmeyen bir konu. Vasarely'nin tüm bunları elleriyle kesip biçerek, çizerek tasarladığını düşünmek gerek. O meydana getirdiği evrensel sözlüğün insanları birleştireceğine, dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanıyordu. Bilim yanlısı mantık temelli bir yanı olduğu kadar manevi yanı da kuvvetli biriydi. Paris metrosunun fayansları, duvarlardaki çatlaklar, sahil şeridinin doğal desenleri, tepeler, tepelerin eteğine yerleşmiş üçgen çatılı evler, su damlaları, zebraların çizgileri... Gözünün gördüğü her şey ona ilham oluyordu. Önce zihninde sonra ellerinde somuttan soyuta, sonsuzluğa ulaşıyordu. Aynı zamanda ileri görüşlüydü Vasarely. Kendinden sonrakilerin sanata yeni boyutlar, yeni ışık, ses ve hareket getireceğini söylemişti. 1997 yılında bu dünyadan ayrıldı. Eğer görme şansı olsaydı eminim bugünün dijitale kayan sanat anlayışı onu heyecanlandırırdı. 
    1954 yılında Venezuela'da merkez üniversitede yapmış olduğu mimari duvar düzenlemesi gibi ünlü örnekleri saymazsak Victor Vasarely ve onun temel tasarımlarıyla her an her yerde karşılaşabiliriz. Duvarları ya da zemini kaplamak için alınan karolarda, kumaş desenlerinde, dekoratif birçok eşyada onun tasarımları var. Öyleyse sanat ve bilim her yerde. Öyleyse izleyeni derin düşünceler içinde bırakan sadece figüratif sanat değil. Vasarely'nin anlatmak istediği gibi... Bir birim geometrik biçimin -farklı büyüklüklerde ve renklerde olsa da- birleştikçe bütünü oluşturması ve bunun sonsuzluğa uzanması insanı ve evreni düşündürmüyor mu? 



* Müzeden birkaç fotoğraf daha görmek isteyenler, görmüş olsa da hatırlamak isteyenler için Budapeşte seyahatinin yazısı : Burada :) 

1 Ekim 2021 Cuma

EYLÜL... YAZIN PEŞİNDEKİ KÜÇÜK KARDEŞ

    Şöyle demiş şair, Gövdemden sızan sular gibi /Akıp gitti bir yaz daha...  *
    Neyse ki yaz tam da çekilmeden tuttuk biz eteklerinden, geçtiğimiz günlerde Bodrum'a uzandık. Seneler önce Bodrum sakini olmuş teyzem, kuzenim ve ailemizin en küçük üyesi Parem'le malûm salgın yüzünden pek az görüşür olmuştuk. Gitmeler, gelmeler seyrekleşmişti. Çok kalabalık bir ailemiz olmadığı için hepimiz birbirimize düşkünüz, Parem bizleri çok özlüyor. Ortalık bir nebze sakinleşmişken güneşli günleri değerlendirdik ve güzel bir Eylül günü düştük yola. Böylece yazdan birkaç gün daha çaldık, hem özlem giderdik hem denizle buluştuk. 
Parem de sahil beldesinde yaşayan her çocuğun yapabileceği gibi okul çıkışı bizimle birlikte henüz ısısını kaybetmemiş denize attı kendini. 

    Akşamları o uyuyunca anneannesine emanet edip, biz kuzenler Bitez'de alıyorduk soluğu. Vamos'ta birer kadeh şarap eşliğinde, uzak kalınan zamanların biriktirdiği sohbetler ediliyordu. İsim veriyorum zira tavsiye olsun.  Hava o kadar iyiydi ki incecik bir şala dahi ihtiyaç duymadım. Öğlen saatlerinde plaja gitmeden önce, farklı farklı mekânlarda kahve eşliğinde devam ettirdik sohbetleri

    Fotoğraftaki kitabı götürmüştüm yanımda. O kadar hoş bir kitap ki... İngiltere'de Thames Nehri'nde gezintiye çıkan üç arkadaş keyfime keyif kattı. Ve İngiltere'yi görme isteğim onlar sayesinde bir kez daha alevlendi. Bir gün Thames kıyısındaki her kasabayı, her şehri onlar gibi nehir üzerinden olmasa da karadan gezsem fena mı olur?  

    Bazen plajda da devam ediyordu kahve keyfi. Gün batana kadar epeyi vaktimiz vardı ne de olsa. 
    
    Kimi zaman merkezde takıldık.

     Restorasyondan sonra henüz ziyaret etmediğim Bodrum Kalesi'yle uzaktan selamlaştık. Önümüzdeki bahar geleceğime söz verdim. 

    Ama Deniz Müzesi'ni ihmâl etmedik. Ben daha önce görmüştüm ve Bodrum'da denizciliğe dair her bilgiyi tek tek incelemiştim. Bu kez sevdiceğimle ziyaret ettik. "Görmelisin" dedim. Sağlığında babasının küçük bir teknesi vardı. Boş zamanlarında ve daha sonra emekli olduğunda balıkçılık yapardı. Dolayısıyla çocukları denizle haşır neşir büyümüştü. Yani bu müzeyi önermekte haklıyım. Hem ben de ikinci kez görmeye hayır demem. Her biri mücevher görünümündeki deniz kabukları için bile defalarca gezebilirim burayı. 

    Bodrum Deniz Müzesi'ni uzun uzun anlatmayayım. Daha önce hakkında yazmıştım, linki tam buraya ekliyorum: DENİZ KABUKLARINI SEVER MİSİNİZ? 
    İşte böyle! Yaz mevsimini uzun zamandır görmediğimiz sevdiklerimizle, sonbaharda Ege'de olmanın keyfiyle, ılık gün batımlarıyla, gün batımı renginde meyle, sohbetle, muhabbetle uğurladık. Yazın yeri gönlümde ayrıdır ama her mevsimi severim. Dört mevsimi yaşayabildiğimiz bir coğrafyanın insanı olmak beni mutlu eder. Renkli bir döngünün içinde her birine ayrı hazırlık, her birinde hissedilen farklı duygular... O halde hoş geldin sonbahar! 



    * Ataol Behramoğlu / Geçmiş Yaz



21 Eylül 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (27)

 EDGAR DEGAS (1834 - 1917) - BALE SINIFI 


    Bir önceki paylaşımda, Rusya'da 1800'lü yıllarda eğitimden uzak kalan bir çocuğun betimlenmesi üzerine lâflamıştık. Henüz okuduğum "On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı" kitabı bunun üzerine öyle bir denk geldi ve paylaşım isteği yarattı ki bu yazıya "O sırada Avrupa'da" başlığı atsam yeridir. Bu kez aynı yılların Avrupa'sında, Edgar Degas'nın tablolarındayız. Paris Operası'nda sahne alan balerinlerin ressamı o. Bu yazı için seçtiğim resme bir bakın! Küçük kızların zarif giysiler içinde bale çalıştığı bir stüdyoyu gösteriyor. Akıllara ilk anda sanatı, tazeliği, zarafeti getiriyor. Ancak işler pek öyle değil. Görünen güzelliğin ardında erken yaşta heba olmaya mahkûm hayatların izi var. 
    19.yy.'da Fransa'da alt sınıfa mensup erkek çocukları beden gücü gerektiren işlerde çalışırken, kız çocukları için en geçerli para kazanma yollarından biri Paris Operası'nda dansçı olmaktı. Opera, altı yaşından itibaren kızları işe alırdı. Altı ile on üç yaş arası çocuklar için ilköğretimi zorunlu kılan Ferry yasaları 1881-1882 tarihlerinde yürürlüğe girecekti ancak öyle olsa bile dansçı kızlar bundan muaftı. Onlar için ilk eğitim 1919'da zorunlu hale gelecekti. Çamaşırcılık, ütücülük, satıcılık gibi işlerle karınlarını doyurmaya çalışan anneler kızlarını erken yaşta Opera'ya dahil etmeye çalışırlardı. Kabul gören küçük kızlar oldukça az bir paraya yıllarca zorlu çalışma temposuna ayak uydurmaya çalışır ve ancak on üç, on dört yaşlarında sahne almaya başlarlardı. Bu küçük kızlara "Fare" denirdi. Sebebini tahmin edersiniz. Çünkü çok küçükler ve dans etmediklerinde oyun için koşuşturup duruyorlar. Bu kızlara lâyık görülen bir başka isim de "Yürüyüşçü"dür. Yürüyüşçü kelimesi onların sokaklara düşeceğini imâ eder. Gerçekten öyledir de. Kızların pek azı dansçılık kariyerinde ilerler. Belki eğitmen bile olur. Ancak hatırı sayılır bir kısmı sokaklara düşecektir, şanslıysa (!) bir zenginin metresi olabilir. Daha önce on bir olan cinsel erişkinlik yaşının, 1863'te on üç olarak belirlendiğini dikkate alırsak kız çocuklarının ne kadar erken yaşta zor durumlarla karşılaşmış olabileceğini düşünmek zor değil. Babalarının genelde ortalıkta olmadığı küçük kızlar anneleri eliyle yönlendirilirler bu yola. Geçinmek zorundadırlar, hayatta kalmak zorundadırlar. Hem az da olsa bir umut vardır. Belki kızları aradan sıyrılıp ünlü bir dansçı olacak ve sınıf atlayacaktır. Camille Laurens'ın "On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı"da Theophile Gautier'den alıntıladığına göre "Bütün köle pazarları Osmanlı'da değildir ya". Annelerin kızları adına bugün bize oldukça dehşet verici görünen çabalarını tüm açıklığıyla anlatan Gautier, şunu da ekler: " 'Bir gün mutlu olduğunda anneni unutmayacaksın' cümlesi, opera kulislerinde en çok duyulan cümledir". 
    Degas'nın bu yazıya görsel oluşturan tablosunda dansçı kızların çalıştığı bir sınıf görmekteyiz. Yaşları çok küçük değil gibi. Sahneye çıkma yaşına yaklaşmışlar sanırım. Durumun çarpıcılığını belirtmek açısından yazmak zorunda kaldığım için utanç duyuyorum ancak bu kızlar "yaşlı fareler". Koca koca insanların ne yazık ki 13 yaşına erişen dansçı kızlara taktıkları bir başka lâkap bu. Figürlerin dizilimiyle diyagonal şekilde ikiye bölünmüş resmin sol üst kısmındaki dansçılar bir ayna önünde çalışmayı sürdürürken, sağ kısımdaki dansçıların sıralarını beklediklerini görmekteyiz. Bekleyen kızların hemen önündeki dans eğitmeni dilerim çok sert değildir. Bana kalırsa bu resimde dikkatleri çekmesi istenen figür, ön planda gazete okurken gördüğümüz kadın. İlk anda sol üst köşedeki dansçılara uzanan bakışlar bir noktada ister istemez kadına kayıyor. Üstelik giysisi diğer figürlerin giysilerinden daha net fırça darbeleriyle oluşturulmuş. Giysinin deseni, kumaş kıvrımları, yakanın dantel dokusu, şapkanın tüyleri, kızların kıyafetlerinin uçucu çizgilerine zıt. Gençlerin dinamikliği ile yetişkin kadının ve eğitmenin statik duruşları da zıtlık oluşturmakta. Bu kadın kızlardan birinin annesi olsa gerek. Rahat davranan anneler olduğu gibi kızını asla yalnız bırakmayan anneler olduğu da biliniyor. Örneğin Degas'ya meşhur "On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı" heykeli için modellik eden Marie Genevieve Van Goethem'in annesi de onu yalnız bırakmak istememiş. İlk günlerde yan odada beklemiş kızını. Ancak Degas'ya güvendikten sonra vazgeçmiş bu beklemeden. Marie de küçük farelerden biri. Hem dansçı, hem Degas'nın modeli. 
    Degas, Opera'nın her gösterisini izlermiş, hiçbir konseri kaçırmazmış. Bankacı babasının evde düzenlediği müzik geceleri sayesinde erken yaşta edindiği müzik zevkine sahipmiş. Müzisyen ve libretto yazarı arkadaşları sayesinde kulislere de girer olmuş. Dolayısıyla kızların çalışmalarını, sahne arkasındaki yaşamlarını, annelerin tutumlarını, kızlara alıcı gözle bakmak için operanın koridorlarını turlayan erkekleri, erkek hayranlar ile kızlarına gelecek çizmek isteyen anneler arasında arabuluculuk yapan ve neredeyse yarı resmi bir statüye sahip olan kadınları gözlemlemiş. Sahnedeki gösterileri zarafetle resimlediği gibi sahne arkasını da anlatmayı ihmâl etmemiş. Camille Laurens, Degas ve küçük modeli hakkında yazdığı kitabında sanatçının bu tutumunu sorgulamış. Evet, gösteri dünyası onun harekete duyduğu ilgiyi yansıtan; ışık, perspektif ve kompozisyon açısından çalışma imkânı sağlayan verimli bir alan. Ancak tüm bunların ötesinde o, küçük kızların karşılaştığı zorluklara da dikkat çekmek istiyor olabilir mi? Bu varsayım Empresyonist ressamlar (İzlenimciler) arasında sayılan ancak gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle asla onlar gibi açık havada çalışmayan ve aslında pek de tercih etmeyen, onlar gibi kırlarda dolaşmak yerine başkentin bulvarlarında gezinen, akademik anlayışı kırmak isteyenlerden biri olarak "İzlenimciler" yerine "Uzlaşmazlar" tanımını öneren, özel hayatında da uzlaşmadan uzak bir huysuz olarak tanınan, alaycı, sanatı ve sanatçıyı üstün saymayan, "Ünlü ve tanınmış olmamayı tercih ederdim" diyen, asla maddi zorluk yaşamamış, hiç evlenmemiş Edgar Degas'yla bağdaşmayan bir durum gibi görünüyor sanki. Ancak hepimiz biliyoruz ki görünenin altında farklı gerçekler olabilir. Öyle ya da böyle onun bugün birçok müzede aslından dökülmüş haliyle yer alan 
On Dört Yaşındaki Dansçı Kız heykellerine ve sahne arkasındaki halleriyle de betimlediği balerinlere baktığımızda arkasındaki hikâyeleri düşünüyorsak ve sorguluyorsak, bu huysuz adama teşekkür etmemiz gerekir. 
    Bir önceki paylaşımda Asya'dan bir ressam, bu kez Avrupa'dan bir başkası. Nerede olursa olsun, hangi zamanda yaşanırsa yaşansın hayat bazıları için daha zor. Kırılamaz bir döngü içerisinde, yaşadığı zamanın şartlarına yenik düşüyor bazı çocuklar. Geçmişe bakıp küçümsediğimiz davranışlar şekil değiştirip günün hengâmesi içinde normalleşiyorlar. Bugün kanıksadığımız bazı davranışlar yıllar sonra ayıplanacak belki de. Bizim eskiye bakıp dehşet duyguları içinde anlam vermeye çalıştığımız gibi biz de yargılanacağız günü gelince. Genelinde insanlık sürekli yinelenen, şekil değiştiren ama özünde aynı olan bir döngüye dahil. Bari bireyselliğimizi kurtaralım. Akılla, mantıkla, vicdanla hareket edenlerden olalım. Belki böyle böyle değişir bir şeyler.  






   * Yazıya ilham ve bilgi kaynağı olan On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı'yı ilgilisine tavsiye ederim. 
       Camille Laurens / YKY Yayınları
   * Degas İzlenimciler'in sergilerine katılmıştı. İzlenimcilerden sayılmıştı. Modernlik, anlık görüntülerin yakalanması gibi konularda benzer davranıyordu belki ama stüdyoda çalışması, gün ışığına bağlı kalmaması, desene önem vermesi gibi konularda ayrılıyordu. Burada tekrar İzlenimciler'i anlatmak istemedim. İzlenimciler için Bkz. Bir Ressam, Bir Resim (19) - Madam Monet ve Oğlu 
   * Bir önceki yazı: Bir Ressam, Bir Resim (26)
   




6 Eylül 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (26)

     NIKOLAY BOGDANOV-BELSKY (1868-1945) - OKUL KAPISINDA

    Yaklaşık 1.5 yıl aradan sonra bugün okullar açıldı. Çocukların, gençlerin ileride karmaşık duygularla hatırlayacağı günler, aylar yaşadık. Çok zorlandılar. Dilerim bugün yaşanan heyecan sağlıkla, keyifle devam etsin ve kesintisiz bir eğitim yılı olsun. 
    Salgın, okul, ulaşılamayan eğitim derken bugün "Bir Ressam, Bir Resim" serisi için çok sevdiğim bir tablodan bahsetmeye karar verdim. 2010 yılının son günlerinde Pera Müzesi'nde düzenlenen, bir Rus romanı tadında akan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler" isimli muhteşem sergide görüp, önünden bir süre ayrılamadığım: "Okul Kapısında"
    Arka planda bir köy okulundan bir sınıf görüntüsü var bu resimde. Çocuklar çoktan sıralara yerleşmiş, yazmaya dalmışlar bile. Sınıfın kapısında bir başka çocuk durmakta. Yamalı giysiler, elde değnek, sırtında bir çıkın, omuzunda bir bez çanta. Sanırım bu çocuk bir çoban. Sınıfın içine, diğer çocuklara bakıyor. Bizden uzakta olsalar da onların kıyafetlerindeki, saçlarındaki farklılığı anlayabiliyoruz. Evet onlar da köy çocukları, evet Rusya'da 1800'lerde bazı kesimler için hayat zor ama dışarıdaki çocuk içeridekilerden daha da yoksul sanki. Gıptayla bakıyor onlara. Bedeni dışarıda fakat sınıfın içine kayan değneği onun orada olmak istediğini kanıtlar nitelikte. 
O gün, bu resme bakarken aklımdan bunları geçirmiştim. Kimileri ilk başta bu çocuğun okula geç kalmış bir öğrenci olduğunu söyleyebilir fakat ben tersini düşünüp çok etkilendim, üzüldüm. Çünkü zaman 1800'lerin sonunu gösteriyordu. Mekân Rusya'da bir köydü. Rus nüfusunun neredeyse üçte birinin toprak sahiplerine tabi olduğu, yani bir anlamda köle sayıldığı sistem henüz 1861'de kaldırılmıştı. Yine de Rusya için toprak sorunları bitmemişti. Köylü ayaklanmaları devam ediyordu. Yoksulluk da aynı şekilde... 
    İşte böyle bir dönemde Rus köylüsünün çokça çileli, kimi zaman neşeli hayatını birebir yansıtmanın yolu resim sanatında Realizm'den yani Gerçekçilik'ten geçiyordu. Batı ülkelerinde 1840-1880 arasında en güçlü akım olan Realizm tarafsızlığa dayanıyordu. Kendisinden önceki Romantizm'in duygusallığından uzaktı, hâttâ buna tepkiliydi ve klasik sanatta olduğu gibi tarihi dönemleri ideal bir anlayışla yansıtmıyordu. Sadece gerçekler vardı. Realizm'in en görünür olduğu Fransa'da Courbet'nin resimlediği "Taş Kırıcıları" tablosu büyük bir tepkiyle karşılaşmıştı.* Çünkü sanatta akademik geleneğe alışkın gözler sıradan insanların ve konuların betimlenmesini kaba bulmuşlardı. Ancak gerçekler ortadaydı. Birileri bunları göstermeyi iş edinmişti. Örneğin yine Fransız sanatçı Daumier, burjuvayla, doktorlarla, avukatlarla alay etmiş; çocuklara, çalışan kadın ve erkeklere, kentte yaşayan sıradan ve yoksul insanlara karşı yakınlık duymuş, bunu eserlerinde aktarmıştı.** Rusya'da ise bu misyonu daha çok "İlerici Gezgin Ressamlar" üstlenmişlerdi. Çarlık Güzel Sanatlar Enstitüsü sergilerine katılmak için zorunlu tutulan konuların gerçeklerden uzak oluşuna tepki gösterip bu kurumdan ayrılmış ve kendi birliklerini kurmuşlardı. 
Daha sonra il il gezerek resimlerini sergilemişlerdi. Nikolay Bogdanov-Belsky de bu sergilere katılan ressamlardan biriydi. 
    Hayat sürprizlerle dolu. Nikolay Bogdanov-Belsky hakkında çok farklı bir şey söyleyeceğim. Ressamın yoksul bir köyde başlayan hayatı, yazının görseli olan Okul Kapısında'nın anlattıklarına ve bana eğitimden uzak kalan çocukları hatırlatışına ters bir şekilde yön değiştirmiş. Bir tarım işçisinin gayrı meşru çocuğu olarak annesi ve akrabalarıyla büyüyen Nikolay, kilise okulunda yeteneğiyle dikkat çekmiş. Kilise rahibinin ve bir zenginin gayretiyle farklı okullarda okumuş, akademik resim eğitimi almış. Çar ve ailesinin resimlerini yapmış, akademi üyesi olmuş. Onu fakir bir tarım işçisi olmaktan kurtaran, yeteneği ve karşısına çıkan insanların iyi niyeti. 
Ne mutlu, ne talihli bir olay! İşlerin her zaman tahmin edileceği gibi gitmeyeceğinin, hayatlarımızın sürprize açık oluşunun bir işareti gibi.  Ekim Devrimi'nden sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Nikolay, Riga'ya yerleşmiş. Uzun yıllar burada yaşamış, bir okul açmış. Eserleri Avrupa sergilerinde izleyiciyle buluşmuş. Tedavi amacıyla gittiği Berlin'de, savaşın tam da sonunda, bir görüşe göre hastanenin bombalanmasıyla 77 yaşında hayata veda etmiş. Şimdi ondan çocuk resimleri kaldı geriye. Çok sevdiği, onlar için cebinde daima şeker ve kuru yemiş taşıdığı, onların masumiyetini tuvallerine taşıdığı köy çocukları. Kimi okulda, kimi tarlada, kimi dua ederken, kimi yemek yerken, kimi piyano çalarken, kitap okurken, oyun oynarken... Rusya'da resim yapmak için bir süre yaşadığı köyün çocukları. Çocuklar... İyiliği, güzelliği en çok hak edenler...
    Realizm'e gelince... Bu hafta pek teknik bilgi yok. Zira her şey ortada, her şey gerçeğine uygun. Konusuyla, renkleriyle, bakış açısıyla bir fotoğraf karesi gerçekliğinde resimler. Gerçeği aktaran, iyisiyle kötüsüyle yaşamda bunlar da var diyen görüntüler...
   Çocuklarımızın gerçekliği bu yıl en güzeli, en umutlusu olsun sevgili dostlar!



*  Zeynep İnankur, 19.Yüzyıl Avrupası'nda Heykel ve Resim Sanatı
**Zeynep İnankur , a.g.e

 

3 Eylül 2021 Cuma

GÖRÜŞ AÇISI...

     
    Bu yazıyı yazmak için bilgisayar ekranını bakışlarımla nasıl netleştirmeye çalıştığımı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Yaklaşık iki yıldır kullanmakta direndiğim uzak-yakın gözlüğümü aldım. Yani yaşlı gözlüğünü:) 
On gündür bir robot gibi yavaşça kafamı sağa sola yukarıya aşağıya çevirerek görmeye çalışıyorum. Kitap okurken dahi aynı. Kelimeleri soldan sağa, soldan sağa başımla takipteyim. Israrla okuyorum çünkü alışmam lâzım. Minimum 15 günde, olmadı bir ayda düzene girermiş. Sabırla bekliyorum. 
    Bu arada, yani tam bu hâldeyken, Beylikdüzü Belediyesi'nin kitap toplama kampanyası için evdeki bir kısım kitapları gözden geçirdim. Orhun'un odasındaki gömme dolabın kocaman bir bölümü kitaplarla, dergilerle, ders notlarımla, el işi malzemeleriyle vs. dolu. Epey bir süredir elden geçirmemiştim. Hepsini indirdim. İçlerinde günlüklerim, Orhun'un eski defterleri, ödevleri olduğu için onu oku, bunu oku, ona hüzünlen buna gül derken saatler sürdü. Orhun'un da ilkokulda kısa süreli tuttuğu günlükleri vardı. Onlara bir daha güldük. Arada sırada çıkarıp okurum. Bayılıyorum yazdıklarına. Şöyle yazmış bir gün: "Bugün sınav vardı. Benim de hiç umudum yoktu. Sabahtan beri gördüğüm her iyi insandan umut istedim" :) Bunu Orhun'un küçüklüğünü bilerek değerlendirmek lâzım tabii:) Çok acayip fikirleri ve eylemleri vardı. Her okula gittiğimde öğretmenleri gülerek "Orhun bana şöyle dedi" deyip anlatmaya başlarlardı. Benim çocukluktan kalan günlüklerim daha düz, daha sıradan. Orhun'unki rengârenk. 
    Okumayı sevenlerin kitaplarını elden çıkarması zor oluyor ama artık evin hakimiyetini onların alıp bizi atacakları bir durumda olduğumuzdan ara ara bunu yapmak gerekiyor. Ana kütüphanemin dışında diğer odalarda muhtelif dolaplar da dolu. Belediye'ye bağış konusunda denenmiş bir güvenim var. O yüzden yine bir seçme yapıp, örneğin Orhun'un çocukluk kitaplarından bizde anısı olan birkaçını bırakıp kalanını bağışladım. Yalnız ne almışız arkadaş! O zaman hayat bu kadar pahalı değil tabii. Ne kalın kapaklar, sayfalar, ne janjanlı tasarımlar, üç boyutlu kale görüntüleri, kat kat açılan oyuncaklı anatomi kitapları vs.vs.vs. Kitaba verilen paraya acımadığım için Guinness Rekorlar Kitabı'nın özel tasarımlarını bile almışız. Şimdi olsa ne yazık ki kırk kere düşünürdüm ve şu an elimizde olanların bir kısmını alamazdım. Çünkü çok pahalılar, çünkü Orhun'un çocukluk yılları ile günümüz arasında ekonomik açıdan uçurum var. Fakat şundan memnunum ki her kitabını okudu. Sadece almak için alan çocuklardan olmadı. 
    O dolapta bekleyen yetişkin kitaplarını da elden geçirdim. En çok okuyan ben olduğum için herkes kitaplarını bana veriyor ya da beğendiğimi ben istiyorum, zira daha iyi bakacağımı biliyorum. Kitabın kapağını açıp bakıyorum kardeşime hediye edilmiş, bir başkası arkadaşından kayınpederime imzalanmış. Hepsi bende, güvende:) Babamın kütüphanesinden kurtarabildiklerim de var. (Annem pek tutmazdı da ). Mesela Zengin ve Yoksul'u okuyacağım bu yakınlarda. 2 cilt. Ben çocukken TRT'de dizisinin yayınlandığını ve ilgimi çektiğini hatırlıyorum. Araştırdım, ülkesinde 1976'da yayınlanmış ama bizde o tarihte yayınlanmamıştır herhalde. 2 yaşındaki halimle onu seyretmiş ve sevmiş olamam. Acaba yanlış mı hatırlıyorum, bir başka diziyle mi karıştırdım? Annem hatırlar herhalde. Büyüklerimden bilen varsa söylemesini rica ediyorum:)
    Dolabımız bir küçük sahaf olmuş neredeyse. Kıyamıyorum ne yapayım? Almaya da devam ediyorum. Yine Beylikdüzü Belediyesi'nin düzenlediği sahaf festivali var bu aralar. Yıllardır süren Barış ve Sevgi Buluşmaları dahilinde. Geçen gün ufak bir gezinti yaptım, 2 kitap aldım. Birazdan tekrar gideceğim. Her sene sabırsızlıkla beklediğim bir etkinlik bu. Her akşamüstü yazarların, televizyoncuların, tiyatrocuların, kafama uyan birçok ismin sohbetleri de oluyor. Barış ve Sevgi Buluşmaları haftası, bu tarafta yılın en güzel zamanları...
    Filmlerde kafaya darbe yemişlerin bayılmadan önce gördüğü o dalgalı görüntüler vardır hani? Bir sağa bir sola veya köşelere doğru uzarlar, kısalırlar, bayrak gibi dalgalanırlar. İşte 10 gündür öyle görüyorum:) Yine de iyi iş başarmışım. Kitapları, dergileri dayanamayıp okuya okuya iyi düzenlemişim. Ve bu yazıyı da iyi kotardım. Alışma sürecinin baş ağrısı yapmaması çok iyi. Tekrar buraya döndüğümde umarım görüşüm düzelmiş olur. Ben şimdi sahaflara gidiyorum. Kesin bir iki kitap alırım. Yaşam Vadisi'ne şöyle güneşlenme koltukları yapmışlar. Bu fotoğrafı çektiğimde çok sıcaktı, o yüzden hepsi boş. Fakat bugün yağmur yağdı, hava bunaltıcılığını attı. Şimdi daha dolu olsa da, dönüşte birini kapıp kitapları okumaya başlarım muhtemelen.