Bolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2018 Salı

SÜLÜKLÜ GÖL... GİTTİM GÖRDÜM PİŞMAN DEĞİLİM:)

    Bolu'dan İstanbul'a dönerken "Yolumuzun üzerinden bir yer daha seçelim, uğrayalım, gezelim görelim" kafasıyla internetten civar haritasını açıp, öncesinde hiç bilmeden, fotoğraflarına bakmadan, incelemeden buldum Sülüklü Göl'ü. Ne de olsa pek çok gölle süslenmiş yemyeşil bir bölgedeydik. Haritaya göre Sülüklü Göl Mudurnu'ya yaklaşık 30-40 km. uzaklıktaydı. Normal şartlarda yarım saat kadar sürecek bir yol yani. Oraya da uğrayıp Sakarya - Akyazı üzerinden İstanbul'a dönerdik. Eşime haritayı gösterdim, her zaman olduğu gibi -özellikle gezi konusunda bana sonsuz güvenmenin, plan programı her daim üzerime yıkmanın etkisiyle- öylesine baktı, 
o da benim gibi yarım saat süreceğini düşündü herhalde, kabul etti. Mudurnu'dan yola çıktık. 
Yol tarifini de açtık. Göle ulaşmak için 1.5 saat veriyordu. Ben nedense inanmadım:) Düz yolları geçip de Sülüklü Göl için orman yollarına sapınca neyin ne olduğunu anladık. Doğa gezilerine uzak olmak böyle bir şey sanırım.
    Bir tarafı uçurum olan daracık toprak yolda virajları döne döne tırmanırken, endişe kumkuması annemin korkusuyla ve eşimin "İstanbul'a geç kalacağız" dırdırlarıyla baş başa buldum kendimi. Hayır, işin kötüsü ikisine de katılıyorum ama belli etmemeye çalışıyorum:) İstanbul'a geç kalma endişesi araba kiralamış olmamızdan kaynaklanıyordu. 3 yıl önce arabamızı sattık, o tarihten beri yeni bir araba alma girişiminde bulunmadık. Orhun yurt dışına gittiğinden beri zaten iki kişiyiz, yani ufak çocuğumuz yok. O yüzden metrobüs, taksi, Uber, gerektiğinde kiralık araba, her birini kullanıyoruz. En güzeli eskisine göre daha çok yürüyoruz. Trafiğe takılmıyoruz, park yeri aramıyoruz, gereksiz otopark ücreti ödemiyoruz, benzin fiyatları artışı genelde etkili olsa da en azından arabamızın deposunu nasıl dolduracağız diye düşünmüyoruz, araç vergisi ve kasko vs. ödemiyoruz. Bir de eşimin İstanbul trafiğinde her an bir kavgaya karışabileceği ihtimalinden korkmuyorum:) İstanbul trafiğine maruz kalanlar benim ne demek istediğimi gayet iyi anlamışlardır. Kısacası yakın yerlere ufak tefek seyahatler istiyorsak araba kiralamak durumundayız. Çok kişi araba kiralıyor ama bunların içinde eşim kadar pimpiriği, kuralcısı az bulunur herhalde. Teslim saatini aşacağız diye gerildi de gerildi. Ki kesin öyle olacak diye bir durum yok. Sorun bir gün ücreti daha ödemek değil. Saat belliyse işler o saate kadar halledilecek. Ben de kuralcıyımdır, dakik insanımdır ama elde olmayan ve halledilebilecek sebepleri kafaya fazla takmamayı öğrendim. Önce sağlık olsun! Zaten eşime her gezinin son günü bir hâller olur, eve ulaşana kadar gergindir, uçuş saatine daha epeyi vakit varken bile bizi havaalanında koşturur:) Neyse, haydi ben alışkınım da yanımızda annem var, bir şey söylemek istemiyorum. Oflamalar puflamalar, "Az duracağız ama bak!" uyarıları eşliğinde çıktık Sülüklü Göl'e. Niye geri dönmediğimizi sormayın, belli bir noktadan sonra dönüş imkânı olmayan bir yol burası. 
 
    Öyle ya da böyle, Sülüklü Göl'e vardığımız için, gördüğümüz için mutluyum bugün. Gergin dakikaların ardından muhteşem bir doğal güzellikle karşılaştık. Çeşit çeşit ağaçlarla çevrelenmiş şeffaf yeşil bir göl. Balıklara, suyun kenarında zıplayan kurbağalara, gölün ortasında kalmış ağaç gövdelerine... Hangi birine bakacağını şaşırıyorsun. 
    Sülüklü Göl tektonik hareketler sonucu oluşan çukura dere sularının dolmasıyla oluşmuş. 
Ani çökme nedeniyle çukurun ortasında kalan çam, köknar ve meşe ağaçları ilginç bir görüntü oluşturmuş ki kışın kapalı havalarda oldukça gotik bir manzaranın meydana geldiği söyleniyor. Söz konusu ağaçlar 300 yıldır oradalarmış ve bunca yıldır çürümemeleri nadir rastlanan bir durummuş.
    Sülüklü Göl bitki ve hayvan çeşitliliği açısından özel bir ekosisteme sahip olduğu için belli bir zamana kadar koruma alanıymış. Sonradan tabiat parkı haline getirilip halka açılmış. Giriş ücretli. Haklı olarak bu duruma karşı olanlar var. Korunması gereken bir alan kıymet bilmeyenlerin kullanımına açılmamalı. Örneğin benim fotoğrafımda görülen duman, romantik doğal bir buğu ya da sis değil. Bildiğin mangal dumanı. Çok fazla insan yoktu, dumanı aşırı şekilde tüttürenlerden başka mangal yapan da görmedik ancak bir tek aile bile ortamı nasıl etkilemiş bu fotoğraftan anlamak mümkün. Tabiat parkının girişinde jandarma vardı. Böyle korunması gereken birçok yerde oluyor. Askerin işi gücü bırakıp kamp yapmayın, mangal yapmayın, yere çöp atmayın, hayvanlara zarar vermeyin, çevreyi rahatsız etmeyin demek için görev yapması bana çok tuhaf geliyor. Buna gerek olmalı mı? İnsanlar neden bunları zaten yapmamaları gerektiğini akıl edemiyorlar? Bir insan ülkesinin doğal güzelliğine neden zarar verir? Geçenlerde Instagram sayesinde ünlenen Salda Gölü'nde kamp yapılmaması için jandarmanın nasıl uyarı üstüne uyarı yaptığını ama yine de insanların dinlemeyerek çadır kurduğunu okumuştum. Durum bu! 
    Sülüklü Göl'de kamp yapılabiliyor. Etrafı dumana boğan günübirlikçi aileden başka çok sayıda kampçı gençle karşılaştık. Motorsiklet grupları da vardı. Demek ki doğa dostu gençlerin bildikleri bir yer Sülüklü Göl. Kampçılar için yeme içme ihtiyacının karşılandığı bir yer görüp görmediğimi hatırlamıyorum ama WC vardı. Bunu azıyorum çünkü Instagram'da fotoğraf paylaşınca çok sayıda soru geldi. Çocuklarla gidebilir miyiz? Tuvalet var mı? Yolu çok mu kötü? Soğuk mu? Araba mahvolur mu? gibi gibi gibi... Aile ve çocuk alışıksa çocukla her yere gidilebilir. Yaz dahi olsa akşamları tabii ki serin olur. Yiyeceği içeceği önceden tedarik etmekte fayda vardır. Yol bize korkutucu gelmiş olsa da alışık olanlar için -yağışlı günler hariç- sorun teşkil etmez. Nitekim biz o gün akşam üstü saat beş buçuk civarı Sülüklü Göl'den ayrılırken yeni yeni gidenler vardı. Hava kararmaya başlamışken cesurca buldum doğrusu. Ama dediğim gibi bu endişe ve acemilik bizim fazlasıyla şehir insanı olmamızdan kaynaklanıyor. Yola çıkmazsan, her şeyi çok ince düşünürsen hiçbir şey göremezsin, gezemezsin, yaşayamazsın. 
Sorun yokmuş gibi çek! :)
    Sülüklü Göl'e otobüsler çıkamadığı için tur dahilinde gelenler belli bir noktadan sonra yürüyerek ulaşıyorlarmış buraya. O da keyifli bir seçenek olabilir. En iyisi ben şuraya bilgilendirme linki bırakayım, gitmeyi düşünüyorsanız benim yazdıklarım üzerine bir de oradan okuyun. (suluklugol.com) Hem tüm anlattığım sebeplerden dolayı bende fotoğraf az ve çok iyi değil. Farklı fotoğraflar da görmüş olursunuz. Ben "İyi ki bu doğa harikasını görmüşüz" diyorum. Dönüşümüzü merak edenlere de İstanbul yolunda trafik olmasına rağmen varmak istediğimiz yere zamanında yetiştiğimizi, İstanbul'a dönüş yolunun Mudurnu'dan göle gelirken olduğu kadar uzun ve tehlikeli olmadığını, yine boş endişelere kapılıp beni gerdiği için eşimle iki gün konuşmadığımı söyleyeyim:) Hayır, yakınımız dahi olsa yanımızda başkaları varken tartışmak huyumuz değildir, o yüzden yol boyu gecikeceğiz diye düşünerek oflamaları karşısında la havle çekerek kendimi tutmak zorunda kaldım, evde tabii ki bunun acısı çıkacaktı. Hele de zamanında yetişmişsek:) Gezi yazılarının yüz karası olmuş olabilir ama bu da böyle iç dökmeli bir yazı oldu. Varılan yer kadar yolculuk da önemliydi değil mi? :)






11 Ekim 2018 Perşembe

SAKİN ŞEHİR MUDURNU'DA HOŞSOHBET ZAMANLAR...

    Bir önceki yazıda Abant Gölü'ndeydik, şimdi Mudurnu zamanı. Abant Gölü civarında bir gece konaklamamızın ardından, otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Mudurnu'ya doğru yola çıktık. Mudurnu'ya gitmek için Abant Tabiat Parkı'nın içinden geçmek gerekiyor. Parka giriş ücretli. 
Bir gün önce burada bolca vakit geçirdiğimiz için bugün sadece yolunu kullanacağız. Bu durumu gişede belirtince tekrar bir ücret ödememize gerek kalmıyor. Yarım saat sonra Mudurnu'dayız.


    Bolu, Düzce, Sakarya civarı görülecek yerler açısından çok zengin, her birini görmeye vaktimiz yetmez. Biz o gün Mudurnu'da karar kıldık. Üzerine Mudurnu'nun Mart 2018'de Cittaslow seçilmiş olduğunu öğrenmemiz bizi sevindirdi. Cittaslow deyimiyle ilk kez karşılaşanlar için daha önce Seferihisar-Sığacık yazımda bahsettiklerimi burada tekrar kısaca paylaşmak isterim: "Cittaslow, küreselleşmenin herkesi aynılaştırmasına, hızın getirdiği mutsuzluğa karşı oluşturulan uluslararası bir hareket. İtalya merkezli bu hareket 1999 yılında kurulmuş ve belli kriterleri karşılayan yerleşim birimlerine Sakin Şehir ünvanı verilmeye başlanmış. "Chianti" ilk Cittaslow olurken, bizim ilkimiz "Seferihisar" olmuş. Organizasyona dahil 28 ülke var. Cittaslow kentlerinde yerellik destekleniyor, hayatın sakin akışı içerisinde herkesin birbirini tanımasına önem veriliyor, doğal enerji kullanımı şart koşuluyor. Kısacası Cittaslow ünvanlı kentlerde hayat sakince ve katkısız akıyor. İşte bu yüzden bu şehirlerin sembolü salyangoz".
   
    Mudurnu, Sakin Şehir ünvanına kısa bir süre önce kavuşmuş. Gördüğüm kadarıyla çok da iyi olmuş. İlçe sakinlerinin sıcaklığı, orada yaşıyor olmalarından duydukları memnuniyet etkileyiciydi. Arabayı park eder etmez içinde kendimizi bulduğumuz yerel pazar, bahsettiğim uluslararası hareketin söz konusu ayağını fazlasıyla karşılıyordu. Mudurnu'da ilk yaptığımız şey yaşlı amca ve teyzelerle sohbet ede ede balkabağı, dağ kekiği, kozalak reçeli ve kuru fasulye almak oldu:) Kozalak reçelini ilk kez gördüm. Kavanozun içine görsellik için atılmış minik kozalak beni tavladı ama daha sonra araştırınca soğuk algınlığına karşı Rus kaynaklı geleneksel bir reçel olduğunu öğrendim. Gerçi satıcı teyze de "öksürüğe birebir" demişti. Tadı da çok güzelmiş, şimdi daha fazla almamız gerektiğini düşünüyorum.

    Pazar alışverişinden sonra eski evleri nedeniyle Sit alanı ilan edilmiş ilçenin tarihi sokaklarına daldık. Ortalama 600 yıllık Osmanlı konaklarının çokluğu, Mudurnu'da bir zamanlar ferah bir yaşantının var olduğunu belgeler nitelikte. Tarihi baharat ve ipek yolunun önemli duraklarından biri olmak, gelişmişliğin en önemli etkenlerinden.

    Bölgede Osmanlı öncesi bir yaşam da var elbet. Frigya'ya, Lidya'ya, Persler'e, Roma ve Bizans'a uzanan bir tarih söz konusu. "Mudurnu" ismi ise Bizans döneminde yöneticilik yapan Bursa tekfurunun kızı Moderna'dan miras.
    Bu denli tarih kokan Mudurnu'da uğramak istediğim her yeri görmek mümkün olmadı. Genelde bir seyahatten önce fazlasıyla plan program yapıyorum ve uygulamaya çalışıyorum ancak bu sefer serbest davranmaya karar verdim. Zira yanımızda annemin olması da daha önceki gibi koşturmalı, bol yürümeli, tırmanmalı bir seyir izlememize engeldi. Hem tescilli sakin şehirdeydik. Sakince gezmek en iyisiydi. Ayrıca uğradığımız yerlerde öyle bir sohbete muhabbete kapıldık ki birkaç saat ayırabildiğimiz Mudurnu'da o zamanın da nasıl geçtiğini anlamadık.

    Tüm bunlara karşın asla atlamayı düşünmediğim bir yer vardı ki o da Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi. 

    Eski mahkeme binası, kültür merkezine ve müzeye dönüştürülmüş. Mudurnu'yu tanımak için en iyi adreslerden biri. Eski sokakların, çarşının içinden geçerek müzeyi bulduk. İlgili Nejdet Bey'in bir başka işi olduğu için müzenin kapalı oluğunu öğrendik. Üzüldük tabii. Hiç olmazsa binanın tarihi havasını soluyalım, bir miktar dinlenelim diye düşünerek müzenin kafe kısmında birer kahve içtik. Balat kafelerini andırır bir ortam. Nostaljik, sıcak. Duvardaki raflarda fazlasıyla nitelikli araştırma kitapları dizili, fonda hafif bir caz müziği... Burasının bir zamanlar mahkeme binası olduğuna, hatta bir kısmının kadın hapishanesi olarak kullanıldığına inanmak zor.

    
    Kahvelerimizi içip Kültür Evi'nden ayrılırken biraz sonra tekrar oraya döneceğimizi bilmiyorduk. Hayâlkırıklığımızı bastırıp Demirciler Çarşısı'na yönelmiştik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağın kadar oyalayıcı, sevimli ve davetkâr dükkanlarla dolu burası. Esnaf da sohbete meraklı olunca ayrılmak biraz zor. 

    
    Satın almak şart değil diyerek bizi davet eden Mehmet Amca'nın dükkânında bakır eşya namına yok yok. Kendisi de her birini tek tek anlatmaya meraklı. "Unutma! Özbakırcı!" diye diye sohbete tuttu bizi. Yıllar önce İstanbul'da Fındıkzade'de aynı yerlerde yaşamışız. Oradan da bir muhabbet açıldı tabii. Yalnız şu an Mudurnu'da yaşamaktan çok memnun. "Burada kafamız rahat, suç olmaz, hırsızlık olmaz" diyor. Oğullarıyla birlikte İstanbul'a belediyeye ve müzelere de iş yaptığını söyledi. Daha ne olsun?

    
    
    Gönül isterdi ki el yapımı şamdanları, ibrikleri satın alayım. Bir bakır sahan ve bir soslukla ayrıldık oradan. Ama yanlış anlaşılmasın, hakikâten Mehmet Amca'nın satışa yönelik ısrarı olmadı. O belli ki Mudurnu'yu seven, işini seven ve farklı insanları görünce sohbet etmek isteyen biri. Giderseniz unutmayın, Özbakırcı'ya uğrayın! :)

    
    Mehmet Amca'nın dükkânından ayrılırken gelen oğlu "sizi müzeye götüreyim" dedi. Kapalı olduğunu söyledik, açabileceğini söyledi. Yerel yerlerde durum böyle. Canımıza minnet tabii. Tekrar Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi'ne döndüğümüzde Nejdet Bey'in de gelmiş olduğunu öğrendik, sevindik.

    
    Nejdet Akay Bey, MUKTUDER'in yani Mudurnu Kültür ve Dayanışma Derneği'nin başkanı. Dernek Mudurnu tarihini korumak ve tanıtmak isteyen bir grup gönüllü sayesinde ayakta. 
Nejdet Bey Mudurnu tarihine ve kültürüne son derece hâkim. "Vaktiniz varsa anlatacağım" dedi ve bize müzeyi gezdirdi. Bir süre sonra sıkılıp saatine bakmaya başlayanlara sitemini belirtti. 
Biz kendisini keyifle dinledik.
    Müzeye adını veren Pertev Naili Boratav halkbiliminin öncülerinden. Türk folkloru, Türk halk edebiyatı konularında önemli çalışmaları olan Pertev Naili Bey, komünizm suçlamalarıyla üniversiteden atılınca çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor, kendisi bir daha dönmüyor belki ama tüm çalışmalarının ülkesine gelmesini sağlıyor. Mudurnu'yla olan bağlantısının sebebi ise babası Abdurrahman Naili Bey'in burada kaymakamlık yapmış olması, Kurtuluş Savaşı sırasında büyük yararlılıklar göstermesi ve savaştan sonra da kaymakamlığa uzun yıllar devam edip halkın sevgisini kazanması.
Kuvâ-yi Milliyeci Kaymakam Abdurrahman Naili Bey'in Masası

    Tarih derslerinden hatırlarız, Mudurnu, Kurtuluş Savaşı sırasında milli mücadelenin kendisini en fazla gösterdiği yerlerden biri. Çevresi yangın yerine dönmüşken, saray yanlılarının ve İngilizler'in baskıları artarken, Anzavur Ayaklanması yayılırken, o civarda bağımsızlık yolunda ilk hareket Mudurnu'dan gelmiştir ve 30 Mayıs 1919'da "Mudurnu Redd-i İlhak Cemiyeti" kurulmuştur. Atatürk'ün Anadolu'ya geçmesinden yalnızca 12 gün sonra...
    MUKTUDER'in ve Mudurnu halkının ayakta tutmaya çalıştığı müzede milli mücadele yılları Nejdet Bey'in gönülden anlatımıyla ve belgelerle göz önüne serilmekte. Fotoğraflarda Mudurnu'yu ziyareti sırasında görülen kadın kahraman Kara Fatma'ya rastlamak, Atatürk'ün Mudurnu'ya gönderdiği teşekkür mesajını okumak muhteşem.
    Yalnızca milli mücadele yılları yok bu müzede. Bir zamanların günlük kullanım eşyalarının her biri ayrı kıymetli, her biri ayrı tarih dersi verir nitelikte. Mudurnu'nun ipek ve baharat yolu üzerinde bulunması Avrupa'dan veya Doğu'dan birçok eşyanın buraya gelmesine -örneğin makarna kesme aleti-, günlük yaşama dahil olmasına sebep olmuş. Günün şartlarına göre oldukça modern ve pratik bir yaşam varmış Mudurnu'da ki bu da müze duvarlarında yer alan fotoğraflardan belli.
Oyalar ve isimleri

    Mudurnu'ya yolu düşenler, Mudurnu'yu tanımak isteyenler Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi'ni ziyaret etmeyi unutmamalı.

    Mudurnu tarihini dinledik, alışverişimizi yaptık, sohbetler ettik, haliyle karnımız acıktı:) Hemen internete girip nerede ne yiyeceğimize baktık ve daha önce gezerken görmüş olduğumuz Keyvanlar Konağı'nı bulduk tekrar.

    
    Keyvanlar Konağı, konaklamaya açılmış tarihi konaklardan biri. Lezzetli yemeklerimizi yedikten sonra konağın içini de gezdim. Aslında geceyi böyle tarihi konaklardan birinde geçirmek isterdim, üstelik araştırmamı da yaptım ancak annem modern mimariden yana:) İçini de girip gezmedi. Niye bilmem, eşim de gezmedi. Kardeşim yanımızda olsaydı o da gezmezdi. Ailenin nostalji meraklısı benim, farklı yerler görmeyi çok seven, gezerken farklı deneyimleri tercih eden benim. Blog bana ait zaten, çok meraklı olsalardı onlar da açarlardı onlar da yazarlardı değil mi ama? :) 




    
    Bolu aşçılarının el lezzetleri meşhurdur. Keyvanlar Konağı'nın bahçesinde çok lezzetli yemekler tattık. Güveç, yaprak dolması gibi klasik yemeklerden farklı olarak balkabaklı gözleme de sipariş ettim. Balkabağını çok sevdiğim için gözlemeyi de sevdim. Bir süre önce Mudurnu deyince akla tavuk gelirdi ama gördüğüm kadarıyla yemek konusunda sadece tavukla anılmak istemiyorlar. Farklı yiyecekler öneriliyor. Ben de tavuk demeyecektim zaten, eşim de meraklısı değil. Annem tavuk ızgara söyledi:)

    
    Yemekleri yapan ama adını sormayı unuttuğum kadın arkadaşım bir süre masamızda bize eşlik etti. Böyle samimi bir hava var işte Mudurnu'da. Sohbet muhabbet her yerde. O yüzden zaman su gibi aktı, uğradığımız birkaç yerde çene yapmaktan saat kulesini, Osmanlı camilerini, hamamlarını göremedik. Bu konuda içim rahat değil ama bize bir kere daha Mudurnu'ya gitmek için bahane olur diye düşünüyorum. Belki bir sonraki ziyaretimizde cuma günleri yapılan Ahilik duasına da denk geliriz. Mudurnu, kaynağı yüzyıllar öncesine uzanan Ahilik geleneğinin sürdürüldüğü yerlerden biri. Ahilik, bilindiği üzere esnafları ilgilendiren, esnaflığın ahlâkını, felsefesini belirleyen bir oluşum. Mudurnu'da bir Orta Çarşı var, bir de Demirciler Çarşısı. Cuma günleri yapılan dua sırasında Orta Çarşı esnafı ayakta dua edermiş, Demirciler çarşısı esnafı ise oturarak. Bunun sebebi normal zamanda demircilerin ayakta çalışmalarına duyulan saygı imiş. Her yeni iş yeri, esnaf duasının ardından topluca dilenen dileklerle açılırmış. Meslek ustalığını kazananlara törenle şed kuşatılırmış. Ve daha birçok ritüel. Çok güzel değil mi? Demek Mudurnu esnafının hoşsohbet hallerinin, kalenderliğinin içi boş değil. Yüzyıllara dayanan bir altyapısı var.

   

    Mudurnu'dan fazlasıyla memnun ayrıldık. Cittaslow seçilmesini ayrıca tebrik ediyorum. Henüz yeni bir kazanım olduğu için yakın zamanda kültürel, yerel ve turistik açıdan çok daha fazla işler yapacaklarını düşünüyorum. Bu havanın, bu hazırlığın, Mudurnu sokaklarında hissedildiğini belirtmeliyim. 

    
   
    
    O gün İstanbul'a dönerken hazır yol üzerinde diye bir de Sülüklügöl'e uğramaya karar verdik. Uğradık da... Ancak pek yol üzerinde değilmiş, epeyi bir içeride ve tepedeymiş. Hafif doz maceralı Sülüklügöl yolculuğunu bir sonraki yazıya bırakıyorum. Instagram'da paylaşım yapınca Sülüklügöl ve özellikle yolu hakkında DM'den bilgi isteyenler oldu. Demek ki ilgi çeken bir yer. 
O yüzden ona farklı bir parantez açayım, bu yazı ise Mudurnu'ya özel olsun. Tekrar görüşene kadar hoşçakalsın Mudurnu!



3 Ekim 2018 Çarşamba

İYİ GELEN YERLER... ABANT GÖLÜ...

    Kış bastırmadan, güneşli günler sona ermeden küçük bir hafta sonu seyahati yapalım istedik. Yakın yerlerden birine olsun bu seyahat dedik. Ve Bolu'da, Abant Gölü'nde karar kıldık. Eylül'ün 22'sinde, ayın sondan bir önceki hafta sonunda düştük yola. Hava mis gibiydi, yollar ise açık...

    İstanbul'da yaşadığımız yerin betona bulanmış griliğinden kaçıp kendimizi mavilere, yeşillere attığımız için aheste çektik kürekleri. Yolun ve yolculuğun tadını çıkarmaya kararlı olduğumuzdan süratli davranmadık, yaklaşık dört saat sonra öğlen saatlerinde Bolu'ya vardık. Abant Gölü'ne 
15-16 km. uzaklığındaki otelimize giriş yaptıktan sonra oyalanmadan göle uzandık. Göle giden Abant Yolu alabildiğine yeşildi. Sayısız ağaç arasında sağlı sollu sıralanmış alabalık restoranları, sucuk-ekmek evleri ise son derece davetkâr... Ama bizim önce göl kıyısında soluklanmamız lazım.

    
    Abant Gölü yaklaşık 30 yıl önce tabiat parkı olarak koruma altına alınmış. Çünkü bitki örtüsü zengin. Ve dolayısıyla tilkiden yaban kazına, geyikten puhu kuşuna kadar birçok hayvana ev sahipliği yapmakta. İnsanlar ise ya günübirlik gidip gelmekte ya da parkın içindeki iki otelden birinde konaklamakta veya kamp alanında çadır kurmakta. Biz günübirlikçilerdeniz. 
Tabiat parkının dışında bir otelde konaklayacağız ama o gün akşama kadar göl çevresindeyiz.

    
    Denizin insana verdiği huzur ayrı, göllerinki apayrı. Yeşilin ya da mavinin her tonunda kıpırtısız uzanan su, dağların ve ağaçların çevrelediği korunaklı sakinlik, sükûnet... Deniz gibi özgürlük hissimizi ayaklandıran sınırsız ve kontrolsüz bir güzellik değil, her şeye hakim olma isteğimize hitap eden ve gözümüzün önünde tamamen uzanan bir güzellik... Göl kenarında doğanın sesini dinlemek, dağlara tırmanmak gibi ya da denize bakmak gibi doğal bir terapi yöntemi.

    
    O gün Abant Gölü çevresindeki tam turumuz akşam saatlerine kadar sürdü. Yaklaşık 7 km.'lik yolu tabii ki keyifli molalarla bölerek yürüdük. Balıkları, ördekleri, başımızın üstünde uçuşan kuşları, açık alanda sakince gezinen atları seyrettik. Bulutsuz gökyüzü ve güneşin parlak ışıkları renkli fotoğraflar çekmemize izin verdi. Acıktığımızda Büyük Abant Oteli'nin kalabalık terasında manzaralı bir masa bulup karnımızı doyurduk. Bir başka kafede kahvemizi yudumlayıp enerji depoladık. Yürüdük, yürüdük... Balık tutanlar, gelinler, damatlar, hattâ katalog çekimi için gelmiş modeller, fotoğrafçılar, piknikçiler vardı fakat düşündüğüm kadar kalabalık değildi tabiat parkı. Çoğunluğun tercih etmediği bir hafta sonuna denk gelmiştik demek ki. Halimden memnundum doğrusu. 




    
    Hava kararmaya yüz tutarken veda ettik Abant Gölü'ne. Bize o gün mavisini, yeşilini, güneşini, balığını, kuşunu, nilüferlerini cömertçe sunmuştu. Şehre döndüğümüzde ara sıra hatırlayıp ruhumuzu dinlendireceğimiz görüntüler kaydetmiştik beynimize. 

    
    Otele dönerken, akşam yemeği için yol üzerindeki alabalık restoranlarından birine uğradık. Güveçte tereyağlı alabalık lezzetliydi lezzetli olmasına ama hava artık erken karardığı için açık havada bir miktar titreyerek oturduk. Malum Bolu'dayız, yükseklerdeyiz, akşamların serin olması normal. Dere kıyısındaki restoranların tadını gündüz saatlerinde çıkarmak lazım. Bu sefer böyle olsun. 

    Bolu'ya gelmişken ve akşamı da orada geçirmişken, ertesi gün hemen İstanbul'a dönmeyeceğiz tabii ki. Önce bir Mudurnu'ya uğrayalım istiyoruz. Hazır Cittaslow da seçilmişken bir selam çakalım, tebrik edelim kendisini. Mudurnu'da aksiyon biraz daha fazla. O zaman bir sonraki yazıda, Mudurnu'da görüşelim efendim:)