Bunca zaman Gökçeada'yı çok rüzgârlı, denizi her daim soğuk bir ada zannedip önyargılı davranmışım. Oysa o, Azra Erhat’ın “Mavi Yolculuk” anılarında bahsettiği gibi mutlular adasıymış, mutlu bir adaymış. Geçinmenin, insanca yaşamanın yolunu bulanların adasıymış. Bir giden bir daha kopamazmış. Benim gördüğüm, rengarenk çiçekleri, pırıl pırıl denizi, ışıl ışıl yıldızlı göğü, ağırbaşlı keçileri, misafirperver kedileri, muhteşem günbatımı, mis kokulu lavanta, zeytin, badem, biberiyeyi de eklersek buna… Sanırım o vazgeçemeyenlerden biri de ben olacağım.
Bu yaz deniz tatili için Gökçeada'yı tercih ettik. Durduk durduk da neden bu sene? Bilmiyorum. Yaptık bir hovardalık:) Denizi soğuksa soğuktur dedim, merak ediyoruz sonuçta.
Martılar eşliğinde adaya ulaştık. Cenevizlilerden kalma kalenin eteklerinde konuşlanmış otelimizi pek sevdik. Her günbatımına doğru kaleye çıkmak isteyenler gelir geçerdi yakınından. Geceleri yıldızlarla dolu gökyüzü örterdi bu tarihi yapıyı. Ve güneş gerçekten artistik bir edayla vedalaşırdı.
Bol bol yüzdük, çok kadeh tokuşturduk, sakızlı muhallebiler yedik, kahvenin yanında şık bir kutuda gelen bademli kurabiyelere bayıldık. Tepeköy'ün en eski tavernasında Türkçe, Rumca şarkılar eşliğinde dans ettik.
Her fırsatta dans edebilen biri değilimdir. Çekinirim. Fakat öyle davetkâr bir hava vardı ki ortamda...
Otel sahibi ve personeliyle zaten birbirimizi sevdik de ada esnafıyla da çok çabuk kaynaştık. Eylül'de tekrar bekleniyoruz efendim. Eve döndüğümüzde Azra Erhat'ın "Mavi Yolculuk" kitabını çıkardım kitaplıktan. Gökçeada ile ilgili satırları tekrar okudum. Azra Erhat bu adayı neden "Mutlular Adası" ilan ettikleri konusunu uzun uzun tartıştıklarından bahsediyordu. Vakit 1960'ların ilk yılları. Tartışanlar da dönemin mavi yolculuk müdavimleri şairler, yazarlar, ressamlar. "Bozcaada'daki gibi sömürücü zenginler yok. Geçinmenin, insanca yaşamanın yolunu buluyorlar. Giden de asla kopmuyor. Ada'yla bağı var" diyordu Erhat. Onları yemeklerle, şarkılarla, danslarla karşılayan insanlar yok bugün. O günlerin üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmiş. Örneğin şarkılarla, türkülerle topluca çamaşır yıkandığına tanık olunan çamaşırhane, turistik bir rota izlendiğinde ziyaret ediliyor şimdi. Bomboş haliyle... Bir zamanlar Türkiye'nin en kalabalık köyü olan Dereköy bugün oldukça tenha. Bir Rum ortaokulu ve lisesi olan Tepeköy nispeten hareketli. Özellikle Ağustos ayının ortalarında Meryem Ana'nın göğe yükselişinin kutlandığı günlerde ziyaretçi akınına uğradığı biliniyor. Sirtaki yapılan tavernalar da bu köyde. Ancak gördüğüm kadarıyla Tepeköy'de muhtemelen büyükleri bu dünyadan ayrılmış kişilerin satılığa çıkardığı taş evler de oldukça fazla. Zeytinliköy'de de bir miktar Rum vatandaş ve ilkokul bulunuyor. Eskinin coşkusu ve kültürel çeşitliliği azalsa da Gökçeada kendine özgülüğü muhafaza ediyor. Ada'yla bağını koparmayan, yürekten bağlı olan kişileri biz de gözlemledik. Kışın yaşamak bize zor görünürken ve bu durumu sorgularken -ki kışın bazen feribot seferleri iptal edilebiliyor- ada sakinlerinin konuya normal yaklaşımı bu kez kendimizi sorgulamamıza yol açtı. Biz de mavi yolcular gibi düşünür olduk. Ada sakinlerinin bağlılığına şapka çıkardık. Az kalsın unutuyordum, Gökçeada'nın uluslarası bir ünvan olan Cittaslow'a sahip tek ada olduğunu belirtmeliyim. Bu ünvanı sonuna kadar hak ediyor.
Deniz, kum, güneş, taş evler, çiçekler vs. derken bir de farklı gerçekler var ki Gökçeada Türkiye'nin en batısında yer aldığı için ve Yunanistan'la geçmişi olan konumundan dolayı devamlı askeri jetlerin uçuşuna tanık olunan bir bölge. Denizdeyken birden jetlerin sesini duyuyorsun ve herkesle birlikte kafanı gökyüzüne kaldırıp görmeye çalışıyorsun. Bu da ilginç bir deneyimdi. Ayrıca adada askeri yerleşke de fazla. Ancak günlük yaşam içinde bu durumun varlığını unutuyorsun, adanın tadını çıkarıyorsun.
"Denizini soğuk zannediyordum" diyerek başlamışım söze. O konuya açıklık getirmek lâzım. Hiç soğuk değildi. Mis gibiydi. Denize girilen her bölgesini denedik. En çok Uğurlu Köyü sahilini beğendik. Sörf yapılan bir ada malûm. Yani rüzgârlı olmalı. Ancak Temmuz ortalarında az rüzgârlı olduğuna tanık olduk, sevindik. Zeytinliköy, Tepeköy, Değirmenköy, Bademli... Her birini biraz biraz gezdik. Bir başka zamanda tekrar buluşmak üzere sözleştik.
"Denizini soğuk zannediyordum" diyerek başlamışım söze. O konuya açıklık getirmek lâzım. Hiç soğuk değildi. Mis gibiydi. Denize girilen her bölgesini denedik. En çok Uğurlu Köyü sahilini beğendik. Sörf yapılan bir ada malûm. Yani rüzgârlı olmalı. Ancak Temmuz ortalarında az rüzgârlı olduğuna tanık olduk, sevindik. Zeytinliköy, Tepeköy, Değirmenköy, Bademli... Her birini biraz biraz gezdik. Bir başka zamanda tekrar buluşmak üzere sözleştik.
Adanın kedi nüfusu İstanbul'u aratmıyordu.
Doğa o kadar güzeldi ki ondan yüzümü çevirip pek kitap okuyamadım. Bir kelebeği takip ettim.
Şair Haydar Ergülen adalar için "Tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde" demiş. Bana öyle geliyor ki Gökçeada'nın alfabesiyle çokça güzel hikâye yazılır. Mutlulukla anıyorum. Benim için zaman bu zamanmış. Kendi hikâyemin huzur veren hissiyatıyla, Gökçeada'nın hep sakin, hep kendine özgü kalmasını diliyorum.



















.jpeg)


