31 Mart 2020 Salı

HAYATIMIZIN EN UZUN MART AYI DEĞİL MİYDİ BU?

    Bunaldım. Dışarı çıkmak istiyorum ama yapmayacağım. Ne kendisini, ne bir başkasını düşünmeyen sorumsuzlardan olmayacağım. Evdeyim, tehlikenin geçmesini bekliyorum. Eşimin işe gidip gelmesi beni rahatsız ediyordu ama geçtiğimiz cuma gününden beri o da evde. Çünkü ekiplerinden bir elemanın Covid19 testi pozitif çıktı. Hepsine ertesi gün işe gelmemeleri söylendi. Dün ise 14 gün sağlık raporu almaları gerektiği. Kimi sağlık ocağından, kimi bu işlere ayrılmış özel hastanelerden raporlarını aldılar. Nisan ayı için işe gidip gelme konusunda farklı düzenlemeler yapılacakmış. Görünen o ki bazı resmi konularda oturmamışlıklar var. Hasta arkadaşın durumu iyi. Bunu belirteyim de dolaylı bir panik yaratmayayım. Kendisi 30 yaşlarında. Hafif geçiriyor. Bana kalsa hiç hastaneye gitmeseydi diyeceğim ama dinlenmesi için rapor alması gerekiyordu tabii. Gitmeseydi dememin sebebi fazla beklemesi, hastanede çok vakit geçirmiş olması. Doktorların devamlı söylediği gibi en ufak şikâyette hastaneye koşmamak, bekleyebilecek farklı rahatsızlıklar için başvurmamak, sağlık çalışanlarını yok yere meşgul etmemek, yığılmayı önlemek en mantıklısı. Aksi halde hastaneye sağlam girip virüs kapmış olarak çıkmak gibi bir olasılık da var. (Bizim aile hekimimiz de virüsü kapmış ve hastanede yatıyormuş bu arada). Yakınlardan birinin hastalandığını öğrenince haliyle hem onun adına hem kendi adımıza canım sıkıldı. Çocuk ilk kez doktora gittiğinde soğuk algınlığı denmiş, 2 gün rapor verilmiş, ardından tekrar işe başlamış, bir gün çalışmış, yorgunluk ve ateş belirtisiyle tekrar kontrole gitmiş. Ne kadar temasta bulunduklarını sorguladım tabii. Her ihtimale karşı evde aramıza mesafe koymaya başladık, evi sık sık havalandırdık hatta ben başka odada yatmaya başladım ki dün akşam bir programda Prof.Dr.Mehmet Ceyhan eşlerden biri evden çıkıyorsa ayrı odalarda uyunması gerektiğini söyledi, tedirginliğimin haklı sebepleri olduğunu ondan öğrenmiş oldum. Bazen ayrı saatlerde yemek yiyorduk, bazen de masayı açarak uzatıp babamızı en uca oturtuyorduk:) Eşim dün rapor almaya gittiğinde, özel hastane fırsatı kaçırmamış tabii, nasıl olsa sağlık sigortaları olduğundan akciğer tomografisi çekmiş. Süreci takip edenler bu tomografinin önemini bilirler. Ön tanı gibi bir şey. Sakıncalı çıktığında diğer testler yapılıyor. Neyse ki tomografi sonucu temiz çıktı. Şu an bir sorun yok ama mâlumunuz neyin ne olacağı bilinmiyor. Bir süre daha tetikte olmak lâzım. 
    Bunlar haricinde galiba iyiyim. Bilemiyorum. Herkes gibi dalgalanmalar yaşıyorum. Market alışverişleri sonrasındaki dezenfekte durumları yüzünden çıldırmanın eşiğindeyim, herkes gibi ellerimi hissedemediğim dakikalar hatta saatler geçiriyorum. Bu olaylar olmadan önce de aldıklarımı çalkalardım, içime sinmeyenleri sabunlardım. Tabii ki böyle bir durumda bunun artmaması düşünülemezdi. Şimdi alınan her şey yeterince emin olana kadar foşur foşur sabunlanıyor. Geçen gün, içinde birkaç çeşit sebze bulunan bir salata yaptım. Çiğ yendiği için sebzeleri önce epeyi bir sirkeli suda, sonra yarım dakika kadar sabunlu suda beklettim. WhatsApp grubundaki sohbette arkadaşlarım bunu öğrenince saçmaladığıma hükmettiler. Bunun üzerine biraz düşündüm ve sahiden abarttığıma karar verdim. Çünkü o işlemleri yaparken hissettiklerim hiç normal değildi. Kendimden korktum. Normalde hamarat bir insan değilim. Temizlik takıntısı olan biri değilim. Fakat tanımadığım, bilmediğim insanların ellerinden gelebilecek mikroplar konusunda hep hassastım. Metroda, metrobüste tutamaçları peçeteyle tutarım, dışarıda her fırsatta el yıkarım vs. Hâl böyleyken, bu virüs mevcut endişelerimi fazlasıyla arttırdı. Ancak şu saatten itibaren kendime söz veriyorum. Abartısız bir dikkatle davranacağım. Aksi halde gerçekten psikolojik anlamda profesyonel desteğe ihtiyacım olacak. Bu günleri eksilerle değil, artı değerle atlatmak istiyorum. 
    Havalar ısınsa da tek sandalye genişliğinde olup gereksiz bir uzunlukta ilerleyen fransız balkonumu temizlesem, dar mar otursam da kitabımı okuyup kahvemi içsem. Güneşli günler gelince milletin dayanamayıp sokaklara çıkacağından endişeleniyorum ama şu küçücük keyif için bile olsa havaların iyi olmasını istiyorum. Nisan ayı için seyahat hayalleri kurarken konforsuz balkona mecbur kalmak da varmış:) Fakat gerçekten şikâyet etmiyorum. Canıyla uğraşanlar varken, çalışmak zorunda olup dışarıda olanlar varken, sağlık çalışanları yoğunluktan çocuklarının yüzünü göremezken, ekonomik olarak zor duruma düşenler çoğunluktayken mızmızlanmak bana göre değil. Keyfe keder sokaklara çıkanlardan, keyfe keder hastaneleri meşgûl edenlerden, ev partilerinde toplananlardan, yurt dışından ya da umreden gelmiş eşini dostunu ziyaret edenlerden şikâyetim olabilir ancak. Biz yakın zamanda hep beraber dışarı çıkalım, işimize gücümüze bakalım derken, o günlerin hayalini hepimiz için kurarken, bilinçsizce davranıp evde kalma sürecini uzatan herkesten şikâyetçiyim. 
    Biraz karamsar bir yazı mı oldu bu sefer? Bu tarihlerdeki yazılarımız günlük niteliğinde. İleride açıp açıp okunacak, üzerine romanlar yazılacak belki, filmler çekilecek... Hislerimizde ara ara dalgalanmalar yaşamamız normal. Çoğunlukla karamsar değilim. Fakat evde ekmek yaptığım için, çok üşendiğim yoğurt yapımını arttırdığım için şaşkınım:) İşin bir de bu kısmı var. Ben kim, ekmek yapmak kim derken markete daha az gitmek için ekmek yapar oldum. Hem de çeşit çeşit:) Sanal market sistemini kullanmıyorum. Başkasını kendi adıma dışarıya çıkarmak rahatsız ediyor. Ancak bir yandan, ekonomik açıdan işlerin bir şekilde yürümesi gerektiğinin de farkındayım. Beni ikilemde bırakan sisteme lanet ediyorum. Umarım bu zamanda fazla risk ve iş yüklenen herkese emeklerinin karşılığı olarak maddi destek yapılır. Migros'ta sanal market için sipariş hazırlayanlar harıl harıl çalışıyorlar örneğin. En azından benim yakınımdaki Migros'ta normal müşteri çok az. Ve haberiniz olsun o siparişleri hazırlayan arkadaşlar en iyisini göndermek için sebzeleri meyveleri tek tek elden geçiriyorlar:) İlk dokunduğunun alınması için müşterileri uyaran yazılar var fakat kendileri buna uymuyorlar ne yazık ki. Sonra bana evde sebzeleri, meyveleri sirkeli ve sabunlu sularda bekletmek düşüyor:) Yine sirkeye sabuna bağladım. Daha fazla uzatmadan gideyim yeni bir diziye başlayayım. Dıgıturk dizi kanallarını üyelere açmış. İyi de yapmış, zira maçlar yüzünden tutuyoruz kendisini. Liglerin ertelendiği bu zamanda bir faydaları dokunmuş oldu. En son burada Çernobil'i izledim. Karantina günlerinde çok ihtiyacım varmış gibi bir başka felaket dönemini izlemek de ayrı bir saçmalık. Yarın bir gün dizi kanallarını kapatırlar, kaçırmayayım diye düşündüm. Şimdilik benden bu kadar. 
Kısır bir dönemdeyiz ama bu duygu durumları epeyi farklı yazılar yazdırıyor bize. Herkesi tek tek okuyorum. Sağlıkla kalın diyorum.








23 Mart 2020 Pazartesi

ÇİÇEKLER, KİTAPLAR, DİZİLER... BU GÜNLERDE İYİ GELENLER..

    Evden ailecek çıkılmadığı zaman ev işi bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor. Her ne kadar -en azından bizdeki durum bu- erkekler yardımcı olmaya çalışsalar da benim gibi her daim "Dur sen yapamazsın" tepkisiyle hareket eden kadınların işi zor. Delirmemize az kaldı. Fakat yine de şikâyet etmiyoruz, başta sağlık çalışanları olmak üzere işinin başında olan herkese saygı duyuyoruz, evde kalıyoruz, virüsün yayılmasını önlemeye gayret ediyoruz. O yüzden bu konuyu daha fazla uzatmayacağım, işten güçten ve salgının gidişatını her türlü medyadan izlemenin dışında kalan vakitte neler yaptığımdan bahsedeceğim. Malûm tavsiye alıp verdiğimiz bir dönem bu.
    "Nasıl olsa evdeyiz, boş zamanımda kendimi dizilere, filmlere vururum" demiştim ama yeterince olmuyor. Çünkü kafa yerinde değil. Çok az izliyorum. Eşim de çalışmaya devam ettiği için beraber film izlemelere başlamadık. Bu zor günlerde bana Frankie ve Grace arkadaşlık ediyor. Dizinin komedi olması gündemden uzaklaşmamı sağlıyor. 
    İki orta yaşlı kadının hikâyesi bu. Eşleri yıllardır iş ortağı. Bir gün ortaya çıkıyor ki meğer gönül ortaklıkları da varmış. Birbirlerine senelerdir aşık olan iki adam artık aşklarını saklamamaya, ömürlerinin son yıllarını birlikte geçirmeye karar vermişler. Korona virüsü mü daha sarsıcı yoksa böyle bir durumla karşılaşmak mı bilemedim:) Kırılan, üzülen, şaşıran Frankie ve Grace ortak yazlık evlerinde beraber yaşamaya başlıyorlar. Karakterleri, yaşam tarzları çok farklı. Olaylar 30-35 dk. süren diziler halinde tatlı tatlı ilerliyor. 6 sezon var. Her gün bir doz Frankie ve Grace fena olmaz. Eğer başlarsanız ve beğenirseniz Korona günlerinde sizi epeyi bir oyalayacaktır:) Başrollerdeki Jane Fonda ve Lily Tomlin' izlemek inanılmaz keyifli. Jane Fonda'ya zaten bayılıyorum. Özellikle Vietnam savaşı karşıtlığı takdire şayandı. Ve bir de güzel yaşlanıyor kadın. Hem fiziksel anlamda hem düşünsel anlamda.
    Frankie ve Grace'ten önce Witcher'ı izlemiştim. Orhun oyununu ve kitaplarını çok sevdiği için diziyi bekliyordu, o bekledikçe ben de merak ettim. Bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Çabucak bitiriverdim. Henry Cavill dikkatimi çeken bir aktör değildi fakat bu dizide bayıldım. 

    Moskova'da Bir Beyefendi'yi okuyorum. Birkaç sayfası kaldı. Evlere kapandığımız bu günlerde okunacak en güzel romanlardan biri bu. Çünkü Kont Aleksandr İlyiç Rostov da kaldığı otelden çıkamıyor. Bolşevik İhtilâli'nin ardından kurulan düzen, onu daha önce yazmış olduğu bir şiir yüzünden cezalandırıyor. Neyse ki bu bir ölüm cezası ya da sürgün değil. Ona uygun görülen, ihtilâlden sonra konaklamaya başladığı Metropol Otel'den ömür boyu çıkmama cezası. Moskova'nın ünlü oteli ve çalışanları ile bazı daimi müşteriler Kont'un tüm dünyası oluyor. Kont, zarafetle bezeli geçmiş yaşantısının ona kazandırdığı tarzdan ödün vermeden yeni durumlara uyum sağlamayı başarıyor. Okuyucuyu kendine hayran bırakıyor.

   Sanırım salgın günlerinde beni en çok oyalan şey, motif üzerine motif ekleyerek bitirmek üzere olduğum yatak örtüsü oldu. Yaklaşık iki yıl önce heveslenip başlamıştım. Sonra pişman olmuştum, nasıl bitireceğimi düşünüyordum fakat bırakmak da istemiyordum. Orhun'un nekahet döneminde evden çıkmayışımın ardından gelen bu salgın günleri sebep oldu ve resmen terapi niyetine ördüm de ördüm. Bir de baktım bitirmek üzereyim. Son bir sırası kaldı. 
    Fotoğrafta iyi çıkmadı, renkleri gerçekte çok daha güzel. Ayrıca yanlış anlaşılmasın iki kişilik yatak için kocaman bir örtü bu:) Ve motifleri de ufak üstelik. Niye böyle bir işe kalkıştım, ne ara bitirdim anlayamıyorum ama mutluyum. Evlerden çıkacak duruma gelelim, Gemlik'teki halama götürüp alt tarafını kaplattıracağım ve ondan sonra mutlu mutlu, renkli renkli kullanacağım. 

    Renk demişken... Bir süredir çiçek yetiştirme denemeleri yapıyorum. Şu güne kadar hiç beceremediğim bir şey bu. Kaktüsü bile kurutuyorum ve çok üzülüyorum. Fakat mevsimden dolayı ortalığa o kadar güzel çiçekler çıkmaya başladı ki geçici ev hapsimizden önceki günlerde dayanamayıp aldıklarım oldu. Evlere kapanma ihtimaline karşı alışveriş yapmak için markete gidiyordum, mercimek yerine çiçek alıp dönüyordum. Guzmanya aldım mesela. Yani adının guzmanya olduğunu sanıyorum:) Daha sonra şu mor çiçekleri aldım. Bir başka sefer aloe vera aldım.
    Mor çiçeklerin geçici olacağını biliyorum ama diğerlerine bakabilirim umarım. Eskiden herkesin evinde kauçuk bitkisi vardı, deve tabanı vardı. Kocaman kocaman olurlardı, çok güzellerdi. Bu ikisinden de almak istiyorum. Bakacağız. Önce şu günleri atlatalım da. Örgüydü, çiçekti derken iyice ev kuşu olmuşum ben. Aslında çok gezerim, çok çıkarım ama evde vakit geçirmeyi ayrı severim. O yüzden fazla sıkılmıyorum. Gelecek güzel günlerin hayaliyle sabrediyorum. Bu arada, yakında yeni bir seyahat yazısıyla gelebilirim haberiniz olsun:) Geçen senenin Budapeşte gezisini yazmaya başlamıştım ama tamamlamaya fırsat bulamamıştım. Onu bitirmek istiyorum. Hiç olmazsa fotoğraflarla gezeriz, bu günlerde iyi gider. Geçmiş seyahatlerin anısı, gelecek olanların hayali kafamda dönüp duruyor. Sınırların kapanmış olması beni üzüyor ama düşünmemeye çalışıyorum. Bırak farklı bir ülkeye seyahati, kendi ülkemin bir başka şehrine ulaşamama düşüncesi de rahatsız ediyor. Ancak işler düzelecek. Tüm bu hengâme bitince turizm nasıl bir hâl alacak merak ediyorum. Belirsiz çok şey var, merak edilecek çok şey var ama bugün bunu merak ettim işte:) Güzel şeyler düşünmek istiyorum. İyi düşünelim iyi olsun. Bir de kafamı boşaltıp kitap okuma hızımı arttırsam şahane olacak.






20 Mart 2020 Cuma

KÜÇÜK BİR ÖYKÜ BU...

 
   Şu malûm salgın başlamasaydı bugün bir arkadaşımla birlikte Zuhal Olcay konserinde olacaktık. Biletleri çok erken almıştık. Tabii ki bir süre önce tüm konserler gibi bu da iptal edildi. Konser için hevesleniyordum. Zuhal Olcay'ı çok severim fakat sahnede hiç izlemedim. 15 yaşımın simgelerinden biridir. 1990 tarihli "Küçük Bir Öykü Bu" adlı albümünü döndüre döndüre döndüre dinlerdim. Birçok arkadaşım MC Hammer'ın "U Can't Touch This" şarkısıyla kopup, adamın hareketlerini yapabilmek için kendini paralarken ben Zuhal Olcay'ın sesiyle romantik hayallere dalardım. Bak yine gözümün önüne U Can't Touch This'le dans etmeye çalışanlar geldi. Bilen bilir, bilmeyenler için hayâl etmesi zor olabilir. Gerçekten komikti. Çok acayip dönemlerden geçtik biz:) Dalga geçiyorum ama yanlış anlaşılmak istemem, komik olsa da ne gam, yeter ki dans olsun, müzik olsun insanların hayatında. Ayrıca söz konusu şarkıyı hiç dinlemiyor değildim ve bugün de arada sırada açıyorum. Şimdi daha bir tatlı geliyor. (Ay bir de Lambada vardı:)) Neyse... Zuhal Olcay diyordum, Küçük Bir Öykü diyordum. Albüm, adından da anlaşılacağı gibi bir aşk hikâyesini anlatıyordu. Baştan sona, şarkı şarkı ilerliyordu hikâye. Çok farklıydı. Türüne ne denir bilmem. Görselliği olmayan bir müzikâldi. "Sizi Gözlerdim Hep" açılış şarkısıydı. Kadın kahramanımız aynı sokakta oturan bir erkeğe aşık olmuştu ve onu izliyordu. "Sizi gözlerdim hep, göz bebeğimde yansırdınız" diyordu. "Karşı karşıya gelmemek için kaldırım değiştirirdim, ödüm patlardı yürek atışlarımı duyacaksınız diye" devam ediyordu. Adam belli ki entelektüel bir adamdı. Kadının anlatımından anlıyorduk bunu. Adamın teras katından yayılan Mozart, Vivaldi ve Monteverdi'nin müziğiyle tanışmıştı kahramanımız. Derken, ortak bir arkadaşlarının doğum gününde tanışıyorlardı. İlk randevuya gelmeyen erkek ve üzülen kadın... Fakat yine de kendine bir yol bulan aşk ve ilerleyen ilişki. Adam belli ki entelektüel demiştim. Kadının hayata, dünyaya dair deneyimi daha az. Kadın daha genç olmalı. "Beni Korumalısın" isimli şarkıdan anlaşılan bu. Çünkü şunları söylüyor kahramanımız: "Kamboçya, Bangladeş, Beyrut ve Filistin'de bir şeyler oluyor / Güney Afrika'da, siyahların ülkesinde, hep beyazların sözü geçiyor / Bu dünyada garip, çok garip şeyler oluyor / Beni korumalısın / Bilemediğim, anlayamadığım şu karmaşık dünyayla beni tanıştırmalısın / Sevgilim, sevgilim benim / Beni korumalısın ". Her ilişkide yaşanan dalgalanmalara şarkıların her birinde ayrı ayrı tanık oluyorduk. Kimi romantik, kimi öfkeli ilerliyor şarkılar. Fakat bir noktada bu aşkın da sonu geliyor. Albümü başta sona dinlemeyenlerin dahi tanıdığı güzelim "Yalnızlığım" şarkısı giriyor devreye. "Yalnızlığım / Yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin" diyor kadın. O sırada erkek ne düşünüyor acaba? Son şarkısında "Küçük bir öykü bu / Herkesin başından geçen" diyor Zuhal Olcay. Anlam açısından bir novella tadında ilerleyip bitiyor albüm. Her şarkının anlattığı farklı duruma uygun müzikal tat ise hikâyeyle bütünleşmemizi sağlıyor. Çok farklı, çok romantik, şahane bir albüm bu. Bugünlerde Spotify'dan tekrar tekrar dinliyorum. Salgın çıkmasaydı bugün konserde olacaktık. Acaba bu albümden hangi şarkıları söylerdi? Bir süre daha bu sorunun cevabını alamayacağım. Şu günler geçsin, konserle başlasın, sinema ve tiyatrolar açılsın, müzeler ve galeriler günlük rutinine dönsün, o zaman öğreneceğim. Dileğim çok uzun sürmemesi.


19 Mart 2020 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Günler oldu klavyenin tuşlarına dokunmayalı. Evdeyim ama herkes gibi televizyonu ve sosyal medyayı takip etmek en büyük uğraşım oldu. Güya bol bol okuyacaktım, yazacaktım, diziler, filmler izleyecektim. Herkes gibi ruh halim dalgalı. İki hafta önce yazmaya kalksaydım farklı şeyler yazabilirdim. Ya da bir hafta önce, ya da dün, veya bir saat önce... Birinde umutlu satırlar olurdu, diğerinde panik hissedilirdi, ötekinde boş vermişlik ağır basardı, berikinde belki endişe belki de saçma şekilde mizah yer alırdı. Covid19 nedeniyle ülkemizde hasta sayısının 191'e, can kaybının 2'ye çıktığını öğrendiğim şu anda ise ne hissettiğimi bilemiyorum, ayırt edemiyorum. Bizim için günler nasıl geçiyor bundan bahsedeyim en iyisi. 
    Aslında bugünlerde ete kemiğe bürünmüş de hayatlarımıza hakim olmuş gibi hissettiğimiz bekleme hâline bir süredir aşinayım ben. Oğlumun sağlık sorunu şu son birkaç yılda beklemeyi, sabretmeyi öğretmişti bana. Uzaklarda okuması da aynı şekilde sınamıştı. Oysa gençken o kadar sabırsızdım ki. Her şey hemen olsun isterdim, kafamdakileri gerçekleştiremeyince çocuk gibi ağladığım bile olurdu. Covid19 yüzünden eve kapanmadan önce Orhun'un ameliyatı nedeniyle evdeydik. Kolay bir süreç değildi ama atlattık çok şükür. Ömrümdeki sabır testlerinden biriydi. Üzerine bu olaylar patlak verdi. Zaten gerekmedikçe evden çıkmıyorduk. İlk vakayı gördüğümüz günlerde, okulların tatil edildiği söylenen pazartesi gününden önceki cuma günü doktor kontrolü vardı. O gün mecburen İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna gitmek durumunda kaldık. Birkaç yıldır arabamız yok ve aramıyoruz da ancak o gün ilk defa eksikliğini hissettim çünkü metrobüs kullanmak zorundaydık. Bir noktadan sonra da taksi. Fakat takdir edersiniz ki hijyen açısından taksilerin durumunun pek de iç açıcı olduğunu sanmıyorum. Kendi adıma korka korka gidip geldiğimi söyleyebilirim. Okullar tatil olduğu için elinde bavullarla otogarlara veya havalimanına ulaşmak isteyen öğrencilerle doluydu her yer. Dışarıda evden çıkmamaları tavsiye edilen 65 yaş üstü büyüklerimiz de çok fazlaydı. Mevsim gereği öksüren, aksıran boldu. Bir de doktorumuz bir süre önce Almanya'da olduğunu söylemez mi? Şu son günlerdeki önlemlerden önce o kadar çok kişi yurt dışına gidip gelip çalışmaya, iş yerine gitmeye devam etti ki. Ne yalan söyleyeyim endişelendim. Endişelerim kendi adıma değil. Hasta olup anneme bulaştırırsak diye korkuyorum. Kronik hastalıkları var ve aksi bir durumun onu çok zorlayacağına eminim. Orhun da "Anneanneme dikkat etmemiz lâzım" deyip duruyor. Paranoyak oldu. Daha Çin'den ilk haberler gelir gelmez söylenmeye başladı. "Evde eksik varsa tamamlayalım, sokağa çıkamayacağımız günler olacak" deyip deyip geriyordu beni. O değil ama onun yüzünden ben ameliyat sürecinde hastanede kaldığımız 2 günü de tedirgin geçirdim. Ki daha Türkiye'de durum normaldi. Orhun hem sağlık konusunda hassas olması nedeniyle, hem gençliğinden dolayı dünyaya açık olması ve olası senaryolara şaşırmaması nedeniyle beni gerdi de gerdi.  O yüzden çok daha önceden market alışverişimizi yapmıştık. "Market alışverişi" dedim. Asla istifçilik değil. Normalde yedekleme huyumuz yok. Bittikçe alırız hep. Yalnız bizimki biraz vurdumduymazlık oluyor. Aslında doğrusu en azından birer yedek bulundurmak. Orhun baskı yapınca kontrol ettim ki evde ne bakliyat kalmış, ne de yedek yağ vs. var. Ana malzemeleri tamamladım. Tuvalet kağıdı gibi temizlik malzemelerini hâlâ gerektikçe alıyoruz. Özellikle ben tuvalet kağıdı alırken utanıyorum istifçilik yapıyor derler diye:) Bir süre için evden çıkma yasağı gelirse günlük ihtiyaçlar konusunda sıkıntı çekileceğini düşünmüyorum. O yüzden panik yapıp da marketlere saldırmamak en doğrusu. 
    Dünya genelindeki hasta sayısını takip ettiğimiz sıralardaki artışı gördükçe başka bir endişeye daha kapılmıştık. Orhun Nisan ayının başında, kalan tek dersini ve tezini vermek için Tallinn'e dönecekti. İlk önce kaygılanmadık. Estonya 1.3 milyon nüfusuyla küçücük bir ülke. Başkent Tallinn'de bırak insanlar arasında olması gereken 1 m. mesafeyi, daha bile geniş aralıklar oluyor. Acayip tenha ve sakin bir şehir. Açıkçası orada daha güvende olabileceğini düşündük. Fakat ilk hasta çıkıp da sayı katlana katlana artmaya başlayınca bizde de panik başladı. Hem korkuyordum hem de "Artık yetişkin oluyor, hayatının kontrolünü eline alması lâzım" diye gönülsüzce mantık yürütüyordum. Derken olaylar her yerde kontrolden çıktı ve Estonya da sınırlarını kapattı, okullar uzaktan eğitime geçti. Şu an orada hasta sayısı 258, can kaybı yok. Ama arkadaşlarının anlattığına göre çok sıkılıyorlarmış, mutsuzlarmış. Bakacağız, uzaktan eğitimle hallolursa olacak. Olmazsa, diplomayı seneye alacak. Zaten tüm dünyada eğitim fena kesintiye uğradı. Okulları ne zaman bitirecekler, nasıl iş hayatına atılacaklar bilmiyorum. Mezuniyet törenleri, yüksek lisans başvuruları, Erasmus hayalleri, üniversite ve lise giriş sınavları... Hepsi askıda kaldı. Bilinmezliklerle dolu bir dönemdeyiz. Ama önce sağlık olsun diyoruz. Dediğim gibi beklemeyi, sabretmeyi öğrendim. Bu sıkıntıların atlatılacağına eminim. Hâttâ ucu henüz karanlık olan bu tünelden daha bilinçli ve güçlü bireyler olarak çıkacağımıza dair umutlarım var. Herkes bilinçlenmeyecek belki ama bilinçlenenler yetecek. Fabrikaların kapandığı Çin'de ve İtalya'da hava kirliliğinin azalmış olması, yıllar sonra ilk defa Venedik kanallarında balıkların görülmesi, kuğuların ortaya çıkması bir şeyler anlatıyor olmalı. Tüm dünyanın aynı anda aynı kaygıları yaşaması; hepimizi aynı hastalıkların vurduğunu görmek; korkuda, kaygıda, sevinçte, umutta aynı şekilde hissettiğimizi bilmek; yani fiziksel ve ruhsal benzerliklerimizle aynı olduğumuzun gün gibi ortada olması bir şeyler öğretmeli. Bunları kendi aklımla düşünüp, ruhumla hissediyorum ama inanır mısınız bilmem astrologlar da bu seneye girmeden aynı şeyleri söylüyorlardı. Astroloji konusunda aradaydım fakat şimdi "Gel de inanma" diyorum:) 2020 için "Öyle inanılmaz olaylar olacak ki tüm dünyada sistemler değişecek" diyorlardı. Ekonominin zora gireceğini söyleyip  2020 için kenara para ayrılmasını tavsiye ediyorlardı. Çin'in çok konuşulacağından bahsediyorlardı. Beni en çok etkileyen ise sevdiklerimizin kıymetini anlayacağımızı söylemeleriydi. "Evlerde vakit geçireceğiz, sevdiklerimizle vakit geçireceğiz" diyorlardı. İçimize döneceğimizi, kendimizi dinleyeceğimiz bir yıl olacağını da ekliyorlardı. 2023'e kadar sınavların yaşanacağını ama en zorunun 2020 olacağını anlatıyorlar. Hâttâ bu dönemin sonunda altın çağ denebilecek bir devrin geleceğini söyleyenler var. Ha gayret! :) Ben enteresan şekilde tüm zorluğuna rağmen 2020 için olumsuz düşünmüyorum. Umarım haklıyımdır. Yazı uzadı. Arkası yarın olsun. Zaten evdeyiz. Blogların aktif olması gereken bir dönem bu. Blog dünyası şimdiden altın çağını yaşayacak sanırım:)  Evdeyiz dedim ama ben evdeyim, oğlan evde, babamız işe gidiyor tabii. Aslında madem ki önümüzdeki 2-3 hafta kritik deniyor, bu süre için sokağa çıkma yasağı getirilmeliydi diye düşünüyorum. Zorunlu yerler güvenliği sağlanmış az elemanla çalışabilir ve bu süreç böylece atlatılabilirdi. Neyse... Yaşayacağız... Göreceğiz... Herkese sağlıklı günler...




2 Mart 2020 Pazartesi

SADECE MAVİ...

 
    John Berger'ın şu sözlerini okudum bugün: "Hiç kimse gökyüzüne, güncel bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan daha fazla bakmaz". Okudum, düşündüm. 
Sahiden de öyle. En huzurlu anlarda dahi gökyüzüne baktığımızda aklımıza türlü düşünceler üşüşür, dilekte bulunurken buluruz kendimizi. Bu ara güncel korkularımız ve beklentilerimiz o kadar fazla ki o bir dakika araya bile yer yok, dualarımız çok. İnsanca yaşamak isteyenler ve bunu engellemek için elinden geleni yapanlar... Dün olduğu gibi bugün de... Bir gün biter mi acaba? Devran döner mi? 
İnsan hiçbir şey düşünmeden göğe bakabilir mi?




26 Şubat 2020 Çarşamba

20 SANİYE...

Image : Marc Sendra Martorell
    İnsanlığın başına musallat çiçeği burnunda virüsümüz elleri doğru yıkama konusunu yeniden gündeme getirdi. "Ellerinizi en az 20 saniye boyunca sabunlayın" uyarısını her duyduğumda aklıma yıllar önce yaşadıklarımız geliyor. Efendim aklın yolu bir, bu denli kalabalıklaşan dünya nüfusu açısından el hijyeni her şartta önemli bir konu. Dolayısıyla ben de birçok insan gibi bu konuya takıntılıyım. Artık Orhun'u da ben mi etkiledim yoksa içinde mi vardı bilemem, o da küçüklüğünden beri mikrop korkusuyla ellerini sık sık yıkar, yıkamayanları mimler, hanelerine eksiyi yazıverir:) 15-16 yıl önce, bir sohbet sırasında ben buna "Elleri en az 20 saniye yıkamadan mikroplar ölmüyor" deme gafletinde bulundum. Hayır zaten yaşına göre gayet iyiydi, sık sık ve yeterli süre boyunca yıkıyordu. Ama küçük tabii, farkında değil, "20 saniye" sözü onu etkiledi. Her elini yıkadığında yavaş tempoda ve sesli şekilde 20'ye kadar saymaya başladı. Bir gün, üç gün, on gün... Asabım bozuldu:) Annelik vicdan azabının vücut bulmuş halidir malûm, çocukta takıntı oluşturdum diye içim içimi yedi. 20'ye kadar saymayla başlar, farklı takıntılara doğru gider diye düşündüm. Aldım çocuğu psikologa götürdüm. Dinledi, Orhun'la özel olarak sohbet etti, gayet normal bir çocuk olduğunu söyleyerek gönderdi bizi. Elini yıkarken sayma işlemi bir süre sonra geçti. Ben de tabii o ara yıkama esnasında onu konuşturarak dikkatini başka yöne çekmek gibi yöntemler denedim. Bak şimdi yine ne aklıma geldi? Gördüğünüz gibi çocuklar üzerindeki etkimiz büyük. Ve bu çok sinir bozucu. Neyse... O apayrı ve derin bir konu. İşte şimdi her "20 saniye" uyarısını duyduğumda bunlar aklıma geliyor. Ve itiraf edeyim ellerimi yıkarken arada bir ben de saymaya başlıyorum ve bunun farkına varınca uzaklaşmak için bir şarkı mırıldanıyorum:) Şarkı söylemek saymaktan daha iyi. Hem bu zor günlerde moral açısından da besleyici. 



18 Şubat 2020 Salı

TARİH NE DENLİ DUYARSIZSA, KOLLWİTZ O DENLİ ŞEFKATLİYDİ

   
    Bugünlerde John Berger'dan Portreler'i okuyorum. Sanatçılar üzerine yazdığı yazıların toplamından oluşuyor. Bugün Alman ressam ve heykeltraş Kathe Kollwitz'i anlattığı satırları okudum. Bir yerde şöyle diyordu: "Tarih ne denli duyarsızsa, Kollwitz o denli şefkatliydi. Üstelik ufku asla daralmamıştı. 
Dolayısıyla paylaştığı ıstırabın da sınırı yoktu". Bu satırlar bana Kathe Kollwitz'i ayrıntılı incelediğim ilk zamanlardaki düşüncelerimi hatırlattı. Bunlar hislerimi anlatan sözlerdi lâkin yazar çok daha muazzam ifade etmişti. Çünkü o John Berger'dı. Ben ise Kathe hakkında şöyle bir yazı kaleme almıştım: 
"GEÇMİŞTEN BUGÜNE DİNMEYEN ENDİŞE" Açtım, bir daha okudum. Neredeyse altı sene öncesinden bir yazı. Kollwitz'in anısına tekrar paylaşmak istiyorum. Zira onun yaşadıkları, hissettikleri, bu doğrultuda ürettikleri zamandan ve mekandan öylesine bağımsız ki... Aynı acılar döne dolaşa yaşanmaya devam ediyor, ülkeler aşıyor, zaman tanımıyor. Ve bana kalırsa tarihi tarihçiler değil, sanatçılar yazıyor.



GEÇMİŞTEN BUGÜNE DİNMEYEN ENDİŞE





11 Şubat 2020 Salı

BUGÜNLERDE

    Bugünlerde nasılım emin değilim. Orhun ameliyat oldu. Daha önce biraz biraz bahsetmiştim beş yılı aşkın süredir devam eden rahatsızlığından ve arka arkaya gelen operasyonlardan. Bu sefer inşallah son olacak. 
On gündür karmakarışık duygular yaşıyorum. Ama bu sefer umut daha baskın. Beklemedeyiz. İyileşmeyi, iyi olmayı bekliyoruz. Basit bir ameliyat değildi. Daha doğrusu bize basit değil, doktorumuz için devamlı yaptığı bir şey. Ağızdan, yanak içinden alınan doku idrar yolunun tedavisi için kullanıldı. Düşünebiliyor musun? Bundan birkaç yıl önce ben de düşünemiyordum, çok korkutucu geliyordu. Ancak zaman içinde birkaç operasyonla iyileşme olmayınca bu yolda karar kılındı ve bu fikir bize tuhaf gelmemeye başladı, alıştık. Alışmak da tuhaf. Neyse ki ağız içinin iyileşmesi sandığım gibi zor değilmiş. Ertesi günü fazla abartmadan her şeyi yemeye başladı. On gündür evdeyiz, dinlenmedeyiz. Yaklaşık iki hafta daha aynı şekilde geçecek. Sonrası rahatlık inşallah. Mart sonunda kalan tek dersini vermek ve tezini sunmak üzere Tallinn'e dönecek. Bu sefer özlemek o kadar ağır gelmeyecek çünkü sağlıklı olsun da istediği yerde yaşasın duygusunun ağır bastığı günlerdeyim. Bu engel önünden kalktığında işine, gücüne, hayatına bakacak. Şu birkaç yıllık süreçten güçlenerek çıkacak. Ki bunu zaten gözlemliyoruz. 
    Ailecek bol bol film, dizi seyrediyoruz bugünlerde. Her zamanki gibi en çok ben okuyorum. Orhun arada bir şeyler yazıyor. İki gündür arkadaşlarıyla beraber on-line oyunlarına döndü. Kalbine, moraline giden yol gerçekten midesinden geçiyor, hep öyle oldu, ben de sevdiği yemekleri yapıyorum. Kilo alma korkusuyla abartmadan yiyor. En az bir ay spor yok. Bir süre evde kimseyi istemiyoruz. Güçsüz görünmekten nefret ediyor. Beni üzmeyi de sevmiyor. Ara ara dışarı çıkmamı istiyor. Eşim evdeyken bir sabah, çocuklarımızın ilkokul günlerinden beri bağımızı koparmadığımız veli arkadaşlarla buluşmak için çıktım. Tam da çığ felaketinin ve uçak kazasının yaşandığı günün ertesi. Konular keyifsiz yani. Birçok şey üst üste gelmiş, canlar sıkkın. Fakat her şeye rağmen eşe, dosta sarılmak lâzım, akıl ve ruh sağlığımızı korumamız lâzım. Derken, arkadaşlardan birinin telefonu çalıyor. Uçak kazasında hayatını kaybedenlerden birinin kızının en yakın arkadaşlarından olduğunu öğreniyor. Paniklememeye çalışsa da, allak bulak oluyor ve kalkıyor tabii. Biz de oturamayız artık. Çok erken bir saat ama günü sonlandırıyoruz. Ülke gündemi hiçbirimizi asla ama asla rahat bırakmıyor. Bilhassa bugünlerde haberlerden kaçınmaya çalışsam da mümkün olmuyor.  Bir başka gün kafamı dağıtmak için sinemaya çıkıyorum. Neyse ki evimize yakın. Aşk Tesadüfleri Sever'i izlemek istiyorum. Fakat bir türlü dikkatimi veremiyorum. Aslında her şey normal, her şey olması gerektiği gibi gidiyor ama evden ararlar mı ya da bir şey yazarlar mı diye devamlı telefonun ekranına bakıyorum. 
Bir de tam o saatlerde yakın çevremden herkes sözleşmiş gibi nasıl olduğumuzu soran mesajlar atıyor. Bildirim ışığı yanıp sönüyor. Film güme gidiyor. O günden beri çıkmadım. Yarın doktor kontrolü var. Konuşalım, kafamızdaki saçma sapan soruları soralım, rahatlayalım, ondan sonra bakarız. 
    Bir süredir buralarda yoktum. Yazmak zaten ne mümkün ama okumalarımı da yapamadım. Şimdi okuma listemi gözden geçireceğim. Bakalım neler anlatılmış? Oscar yorumları vardır örneğin:) Gecemiz gündüzümüze karıştığı için bu sene ödül törenini sonuna kadar rahat rahat izleyebildik. Orhun'la kritik yapmak güzel oldu. Bakınız bunu bile kâr sayıyorum ki öyle aslında. Huzurla yaşadığımız her anın kıymetini bilmek gerekli. İnsan yaşadıkça öğreniyor.







1 Şubat 2020 Cumartesi

HAFTA SONU JOJO RABBİT... OSCAR'A DOĞRU DİĞERLERİ...

    Filmekimi sırasında izlemek istediğim ancak fırsat bulamadığım Jojo Rabbit dün vizyona girdi. Bu sefer kaçırmadık. İstanbul'da dahi çok az salonda gösterilmesi nahoş bir durum. Bu yüzden evimizden epeyi uzak bir salonda izledik ama değdi. 10 yaşındaki başrol oyuncusu Roman Griffin Davis'e bayıldım. O yaştaki bir oyuncunun seyirciyi ağlatması daha kolaydır, güldürmek zordur. Hayali arkadaşı Hitler olan, kendisini sıkı bir Nazi sayan 10 yaşındaki çocuğun şapşallığını o kadar iyi yansıtmış ki kendisine neden Oscar adaylığı verilmediğini sorguladım. Aslında bu noktada diğer çocuk oyuncu Archie Yates'i de atlamamak lâzım. 
Her ikisi de çok güldürdü. Güldük ama diğer yandan olayların arka planında neler olduğunu bildiğimiz için hüzünlendik de. Jojo'nun 10 yaşından "10 buçuk" yaşına değin geçen kısa sürede yaşadıkları ağırdı, öğreticiydi, dönüştürücüydü ve yönetmen Taika Waititi bunları yansıtırken hiciv yeteneğini konuşturmuştu. Filmi çok sevdim. Bu sene Oscar'la hiç ilgilenmediğim için ancak filmi izledikten sonra "En İyi Film" dalında aday olduğunu öğrendim, sevindim. Sonra bir baktım, ilgilenmediğim Oscar'ın aday filmlerini "1917" hariç izlemişim:) Oysaki bu sene sinemaya fazla gitmediğimi düşünüyordum. Evde film izlemeyi sevmiyorum. 1917 konusunda kararsızım. Savaş filmlerini pek tercih etmiyorum. Belki önyargılı davranıyorumdur, belki korktuğum gibi değildir. Bakalım. Biri hariç tamamına yakınını izlediğim aday filmler listesinde Little Women'in zayıf kaldığını düşünüyorum. Diğerlerini beğendim. Sanırım Once Upon A Time In Hollywood'u ilk sıraya koyacağım. Bazı Tarantino hayranları daha fazla aksiyon bekleyip hayal kırıklığı yaşadıklarını söyleseler de aynı şekilde düşünmüyorum. Sıkıldığını söyleyenleri ise anlamam mümkün değil çünkü hiç sıkılmadım. Her bir kare ilgimi çekti. Sharon Tate'in Charles Manson müritleri tarafından öldürüldüğünü bilmeyenler zorlandıklarını söylediler. Bu olayı bilmeseydim dahi filmi aynı şekilde beğenirdim. Eski dublörün ve piyasada tutunmaya çalışan aktörün anlatımı hem yönetmen, hem de oyuncular açısından şahaneydi. Manson'un sapkın müritleri eğer o gece Roman Polanski'nin evine değil de yan eve girselerdi ne olurdu fikrine bayıldım, finalinde duygulandım. Ben Oscar'ı bu filme veriyorum:) Bizim seyircimiz tarafından "Yakarsa dünyayı garipler yakar" nidalarıyla duygudaşlık kurulan Joker'i de sevdim tabii. Ama ona "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü veriyorum. Filme yüklenen anlamları abartılı buldum. Parazit farklı bir filmdi. Ona da zengin-fakir ayrımı üzerinden yorumlar yapılırken benim ilgimi anlatım tarzıyla çekti. Keyifli başladı, karamsar bitti. Bir ara tiyatro izler gibi oldum, ardından korku filmi olup gerdi. Sonra Tarantinovari sahneler geldi. Arada sosyal mesajlar unutulmadı. İlginçti. Kafa açıcıydı. Bir diğer film Marriage Story'de ise bol bol ağladım:) Film veya dizi izlerken kolay ağlayanlardan değilimdir ama bunda dayanamadım. Ağlatan film olarak tabir edilenlerden değil ancak bir şekilde etkilenmişim. Evlilikte hem beraber hem bağımsız olabilmenin çok zor ama bir o kadar da önemli ve gerekli olduğunu bir kez daha anladım. Ford V Ferrari ile ilgili ufak bir yazı yazmıştım. The Irıshman hakkında kararsızım. Oyuncularının saygı duyulası geçmişlerini takdir ediyorum. Kendilerini izlemek güzel.
    Hafta sonu etkinliği olarak Jojo Rabbit'i haber verecekken aklıma diğer filmler geldi ve ben de bloglar bu ara Oscar kritikleriyle doluyken minik bir dokunuşta bulunmuş oldum. Bana göre saçma bir ödül. O kadar film içinde çok azının ön plana çıkarılmasını anlamlı bulmuyorum fakat neylersin ki adamlar show konusunda usta oldukları için ödül törenine kayıtsız kalmak zor oluyor. Zorlu hayatlarımızda bir renktir diyoruz... Yaşasın sinema diyoruz... Geçiyoruz.






23 Ocak 2020 Perşembe

SANAT SINAVI... KENDİNE GÜVENEN BERİ GELSİN :)

    Ülkü Tamer'i çok severdim. Şairdi, gazeteciydi, yayın yönetmeniydi, oyuncuydu, öğretmenlik yapmıştı. Sanırım Milliyet Çocuk'u hazırlayan isim olması nedeniyle girdi hayatıma. Dergiyi çok severdim. Çocukken okuduklarımın hiç bir satırını atlamadığım için derginin editörünü bilirdim. Filmler bitince olan akışları bile pür dikkat okuyan bir çocuktum:) Ülkü Tamer'in ismini muhakkak çevirmen olarak da okumuşumdur. Yaşlılık zamanında ayrı sevdim kendisini. Bazen televizyonda konuşma programlarında rastlıyordum. 
Tatlı tatlı anlatırdı. Ömrünün son yıllarındaki halini babama benzetirdim. Neden bilmem, anı kitaplarını alıp okumadım. En kısa zamanda yapmalıyım. Kütüphanemde şairin "Sanat Sınavı" isimli bir kitabı var. Geçenlerde tekrar elime geçti. Biraz karıştırayım derken baştan sona yine okudum. Kitap 6 dalda 666 sorudan oluşuyor. Biraz kazık bir sınav:) Sorular çoğunlukla zor. Fakat her birini okumak çok keyifli. İşte bu sorulardan bir kısmını sizlerle de paylaşmak istedim. Sorarken önemli bilgiler verenleri, bilinme ihtimâli olanları, bilinmese de çoğunluk tarafından tanınan isimlerin olduğu soruları baz aldım. Haydi biraz kendimizi test edelim :) Cevaplar soruların tamamı bitince, aşağıda.



SİNEMA
   1- Üç oyuncu öldükten sonra Oscar'a aday gösterilmişlerdi. İçlerinden yalnızca biri bu ödülü alabilmişti. Kimdi bu sanatçılar?
   2- Rol önce George Raft'e önerilmişti. Raft kabul etmeyince o oynadı, yıldızlığını pekiştirdi, Oscar'a aday gösterildi. Ama "Time" dergisinde çıkan bir yazıda onun için şöyle yazılıyordu: "Öylesine uydurma bir sertlik içinde ki, sanki Buster Keaton Paul Gaugin'i oynuyor." Kimdi bu oyuncu?
   3- Afişinde şu cümle yer alıyordu: "Nazik palyaçoyla güzel balerin arasındaki aşkın ölümsüz öyküsü." Filmin adı?
   4- Birinci Dünya Savaşı'nda bir Alman siperinde bulunmuş bir köpekti. Hollywood'a götürüldü. Kısa sürede ünlü bir yıldız olarak belirdi, Warner Bross'a büyük paralar kazandırdı. Havlaması da güzel olduğu için, sesli filme geçildikten sonra da ününü sürdürdü. Neydi adı? (Benden not: Bu köpeğin hayatını anlatan kitap ve film de var.)
   5- Oscar, Emmy, Tony, Grammy... Dört büyük ödül... Bu dört ödülü de kazanan dört yıldız vardır. Kimler olduğunu biliyor musunuz?
   6- Sinemanın önemini kavrayan ilk devlet adamıydı. "Sinema, bütün sanatlar içinde en önemli araçtır" demiş, bu araçtan yararlanmak için bütün olanaklarını kullanmıştı. Kimdi?
   7- Sinema meraklıları, Kazablanka filminde Nick Blaine rolünün önce George Raft'e önerildiğini, o kabul etmeyince Humphrey Bogart'ın kamera karşısına geçtiğini bilir (Bakınız 2.soru). George Raft büyük bir fırsat kaçırmıştı. Peki Humphrey Bogart'ın da "basireti bağlansaydı" Nick rolünü kim oynayacaktı?
   8- Ercüment Er, Mümtaz Osman... Bunlar bir sanatçımızın Muhsin Ertuğrul için yazdığı senaryolarda kullandığı takma adlardı. Yine Muhsin Ertuğrul'la birlikte bir film yönetti: Cici Berber (1933). Bunu dört yıl sonra "Güneşe Doğru" izledi. Ayrıca, Düğün Gecesi, Kanlı Nigâr, İstanbul Senfonisi gibi kısa filmlere de yönetmen olarak imza attı. Kimdi bu sanatçımız?
   9- Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda'nın sosyalist ülkelerde Stalin dönemini ilk kez açık biçimde eleştiren 1978 yapımı filminin adını hatırlıyor musunuz?
   10- Yönetmeni Robert Zemeckis, başoyuncusu Tom Hanks... 1995'te En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Kurgu, Görsel Efekt Oscar ödüllerini aldı. Filmin adı?
   11- Sinemada en çok canlandırılan karakteri soruyoruz. Kahramanımız, roman sayfalarından sıyrılıp beyazperdede yüzlerce kere boy gösterdi. Basil Rathbone'dan Christopher Plummer'e kadar 68 değişik oyuncu tarafından canlandırıldı. Kimdi? (Benden Not: Soruları aldığım kitabın basım yılı 2006. O tarihten sonra bu kahramanın canlandırılma sayısı arttı).
   12- ABD'li ünlü sinema eleştirmeni Rex Reed onun için şunları yazmıştı: "Oyunculuğu çoktan bırakmış. Şimdi saçları dökülmüş, orta yaşlı, göbekli, beyazperdenin bağışlamadığı kusurları taşıyan bir adamdan başkası değil. Ağzı ıslak tuvalet kağıdıyla doluymuş gibi konuşuyor." Oyuncu, eleştirilen filmdeki rolüyle hem Oscar, hem de Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldı. Sinema tarihinin en başarılı yıldızlarından biri sayılan bu oyuncu kimdi, hangi filmdeki rolüyle eleştirilmişti?
   13- Anne Frank'ın Hatıra Defteri filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını kazanmıştı. Alışılmışın dışına çıkılmış, ödül kendisine Amsterdam'da, Anne Frank'ın 1944'te Naziler tarafından yakalanmadan önce 25 ay boyunca saklandığı evde verilmişti. Kimdi bu oyuncu?
   14- ABD'li bir yazar, kendi romanından sinemaya uyarlanan bir filmde, yarattığı ünlü dedektifi oynamıştı. Yazarın, filmin, canlandırdığı dedektifin adlarını biliyor musunuz?
   15- 1888'de İstanbul'da doğdu. 1910'da İstanbul Sultanisi'nde dahiliye memuru olarak görev yaparken sinemayla ilgilendi. Ali Efendi Sineması'nın hissedarlarından biri olarak işletmeciliğe başladı. Yeşilköy'deki Ayestefanos anıtının yıkılışını görüntüleyerek Türk sinemasının ilk filmini yaptı. Daha sonra Merkez Ordu Sinema Dairesi'ni kurdu; bu kurum adına haber fimleri çekti. 1956'da öldü. Kim olduğunu biliyor musunuz?


    TİYATRO
   1- Padişah Abdülmecit tiyatroya pek meraklıydı. Sık sık tiyatroya giderdi. Ama bu "hafiflik" pek hoş karşılanmıyordu. Abdülmecit, bunun üzerine Dolmabahçe Sarayı'nın silahhanesinde bir salon yaptırarak tiyatroyu kendi ayağına getirdi. Saraydaki temsillerde Hademei Hassai Şahane'nin önemli bir yeri vardı. Neydi bu Hademei Hassai Şahane?
   2- Sahneye çıkan ilk Türk kadınının kim olduğu sorulunca genellikle Afife Jale yanıtı alınır. Oysa Abdülhamit zamanında bir Müslüman Türk kadını, adını değiştirip "Amelya" yaparak sahneye çıkmış, çeşitli oyunlarda oynamıştı. Amelya Hanım gerçekte kimdi?
   3-Maria Augusta von Trapp (1905-1987), eşi ve üvey çocuklarıyla bir şarkıcılar topluluğu oluşturmuştu. 1939'da Avusturya'da Naziler'den kaçarak ABD'ye gittiler. Öyküleri Rodgers-Hammerstein çiftinin bir müzikaline konu oldu. Sonradan sinemaya da aktarılacak bu müzikalin adı neydi?
   4- Ünlü "Kiss Me Kate" müzikali hangi klasik komediden yararlanılarak oluşturulmuşu?
   5- Peyami Safa 100'ü aşkın kitap yazmıştır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Cumbadan Rumbaya romanlarıyla olduğu kadar, Server Bedi takma adıyla yazdığı polisiye serüvenleriyle de tanınır. Bu kadar yapıt arasına bir de oyun sığdırmıştır. 1937'de yazdığı bu tek oyunun adı nedir?
   6- O-Kuni adlı kadın, Japonya'da tapınaklara para toplamak için dolaşan bir din gönüllüsüydü. Kyoto'da dans ederek söylediği şarkılar ilgi çekince, bir topluluk oluşturdu. Erkek rollerini kadınlar, kadın rollerini erkekler oynuyordu. Hükümet, kadınların sahneye çıkmalarını yasaklayınca, bütün roller erkeklere kaldı. Zamanla bir tiyatro türü ortaya çıktı. Kabuki adı verilen bu türün hangi yüzyılda doğduğunu biliyor musunuz?
   7- Kısacık bir soru: Opera güftesine ne ad verilir?
   8- 16.yüzyılda bir ülkede çıkarılan yasa tiyatro oyuncularını da ilgilendiriyordu. Bu yasaya göre, her oyuncu birinin koruması altına girecekti; en azından bir baronun koruması altında olmaya oyuncular "dilenciler ve serseriler" sınıfında yer alıyordu. Hangi ülkede çıkarılmıştı bu yasa?
   9- 1882'de Abdülhamit döneminde Gedikpaşa Tiyatrosu'nda Ahmet Mithat Efendi'nin bir oyunu olarak sergilendi. Saray'a oyunda Çerkezler'in bağımsızlığını savunan bölümler olduğu jurnallendi. Oyun hemen yasaklandı. Gedikpaşa Tiyatrosu'da bir gecede yıktırıldı. Bir tiyatronun sonunu getiren oyunun adını biliyor musunuz?
   10- Vehbi'nin Surname'sinden bir alıntı: "O ecinni suratlı, tuhaf görünüşlü, neşe dağıtmakta ihtisas sahibi şahıslar... maskaralık oyunu ile ortaya ferahlıklar saçtılar, sadr-ı azamın bulunduğu çadırın önünü herkesi güldürmek suretiyle bir neşe ve kahkaha bahçesine çevirdiler." Ortaoyununun öncüsü sayılan bu tiyatro türüne ne ad verilir?
   11- 19.yüzyıl Fransa'sında en önemli tiyatro olaylarından biri, 1887'de Theatre Libre'ın, Özgür Tiyatro'nun açılmasıydı. Çoğunlukla tek perdelik oyunlar sergileyen topluluk amatörlerden oluşmuştu; Fransız tiyatrosuna doğallığı getirdi. Tiyatronun yöneticisi, karşılaştığı parasal sorunlar yüzünden Özgür Tiyatro'yu bir başkasına devretti, kendi adıyla anılan bir topluluk kurdu. Bir süre sonra da yurdumuza gelerek çağdaş Türk tiyatrosunun oluşumuna katkılarda bulundu. Kimdi bu tiyatro adamı?
   12- Sedat Simavi denilince akla genellikle sadece Hürriyet gazetesi gelir. Oysa Simavi ünlü gazetesini kurmadan önce sinemacı, yazar, çizer, yayıncı olarak nice deneyimler yaşamıştı. Film yönetmiş, roman yazmış, karikatür yapmış, gülmece dergileri ve başka günlük gazeteler yayımlamıştı. Bu arada iki yıla (1940-1941) üç de oyun sığdırmıştı. Bu oyunlardan hiç olmazsa birini adını biliyor musunuz?


    EDEBİYAT
   1- 1950'lerin sonunda şiirleri birçok dergide yayımlanıyordu. Adı çok uzundu. Bir süre sadece soyadını kullandı. Onunla da yetinmedi. Şiirlerinin altına imzasını soyadının sadece ilk üç harfiyle atmaya başladı. Radyoda bir yarışma programına katıldı. Son soruya kadar geldi. Büyük ödül sorusu, yarışmacının kimliğini bilmeyenlerin hazırladığı bir soruydu. Yanıtlanması neredeyse olanaksız bir soru soruluyordu. Bir kitap adı veriliyor, yazarının adı isteniyordu. Hemen yanıtı yapıştırıp büyük ödülü aldı. Kitabın yazarı kendisiydi çünkü. Bir süre sonra ortalardan kaybolan bu şair kimdi?
   2- 13 yaşındaki kuzeniyle evlenen Amerikalı yazar kimdi?
   3- Tolstoy, Rusya'da bir dergi için yazdığı tefrika romanına "Sonu İyi Biten Her Şey İyidir" adını koymayı düşünüyordu. Sonradan romanın adını değiştirdi. Ne yaptı?
   4- 18.yüzyıl sonlarında doğdu. 1860'lı yıllarda öldü. Avşar boylarındandı. Ceyhan yöresinde yaşamış, Derviş Paşa'nın zulmüne tanık olmuştu. Aşk şiirlerinde bile destansı bir hava vardır. "Ferman padişahın dağlar bizimdir" dizesinin şairiydi.Adı?
   5-Harriet Beecher Stowe'un ünlü Tom Amca'nın Kulübesi'nde Tom Amca zenci bir köleydi. Adı hangi kentin metro istasyonlarından birine verilmiştir?
   6- "Karanlıkta her yerde ben olacağım. Her yerde. Nereye bakarsan orada. Açların karnı doysun diye bir kavga varsa, ben orada olacağım. İnsanlarımız kendi yetiştirdiklerini yiyor, kendi yaptıkları evlerde oturuyorsa, ben orada olacağım." Çağdaş edebiyatın ölümsüz kahramanlarından biri, Tom Joad söylüyordu bunu. Kimin hangi romanında?
   7- Yıl 1940'tı. Çok sevdiği bir yazar arkadaşının, F.Scott Fitzgerald'ın ölüm haberini alınca inanılmayacak ölçüde üzüldü. Hemen arabasına atlayıp çılgınlar gibi sürmeye başladı. Sonuç: Kaza ve bir ölüm daha. Kendisi de Fitzgerald kadar ünlü olan bu yazar kimdi?
   8- Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk kadın yazar kimdir? İpucu: İsveçli. 1858-1940 yılları arasında yaşamıştır. En ünlü romanı Gösta Berling.
  9- Defoe'nun Crusoe'sinin ilk adı Robinson'du. Dickens'ın Copperfield'ı David, Balzac'ın Grandet'si Eugenie, Wilde'ın Gray'i Dorian, Tolstoy'un Karenina'sı Anna'ydı. Peki, Swift'in ünlü Gulliver'inin ilk adı neydi?
   10- Kız Tevfik, Rabia, Peregrini, Hilmi, Vehbi Dede, Göz Patlatan Hakkı... Bu kişiler hangi romanımızın kahramanlarıdır?
   11- Kısacık bir soru: Dünyada en çok kitabı yayımlanmış yazar kimdir?


    MİTOLOJİ
   1- Zeus'un kızlarından birinin annesi yoktu. Bebek olarak değil, büyümüş olarak, zırhlar içinde çıkmıştı Zeus'un kafasından. Sadece Savaş Tanrıçası değil, Kent Tanrıçası olarak da bilinirdi. Kimdi bu Olymposlu?
   2- Tanrılar tanrısı Zeus, Sparta kralı Tyndaros'un karısı Leda'ya tutulmuş, onunla ilişkisinden Troya Savaşı'na neden olan Helena doğmuştu. Zeus, Leda'yla sevişirken ne kılığına girmişti?
   3- Prometheus ne yapmıştı?
   4- Homeros'un "gül yapraklı tanrıça" olarak adlandırdığı Şafak Tanrıçası kimdi?
   5- Akhilleus'un (Aşil) annesi Thetis, Troya'ya giderse oğlunun sağ dönmeyeceğini biliyordu. Onu Sykros kralı Lykomedes'in sarayına gönderdi. Akhilleus orada kadın elbiseleri giyip kızların arasına saklandı. Odysseus onu bulmak için Sykros'a gitti ve Akhilleus'u kızlar arasında bulmayı başardı. Bunu başarmak için nasıl bir yöntem uygulamıştı?

    GÜZEL SANATLAR
   1- "Elimde bir kuru ekmekle bu resmin karşısında on beş gün oturabilmek için ömrümden on yıl vermeye razıyım." Bu cümleyi hangi 19.yüzyıl ressamı hangi resim için söylemiştir?
   2- Sorumuz 16.yüzyıldan. Ünlü bir ressamın oğullarıydı. İkisi de ressam oldu. Birinin takma adı "Cehennem", ötekinin takma adı "Kadife"ydi. Kimdi bu sanatçılar?
   3- 16. yüzyılda yaşamıştı. Türk minyatürcülüğünün renk ve çizgi açısından en olgun sanatçılarındandı. Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan üç yapıtı, Kanuni Sultan Süleyman'ın, II:Selim'in, Barbaros Hayrettin Paşa'nın portreleri, görsel sanatlar tarihimizin önemli yapıtları arasındadır. Kimdir bu sanatçı?
   4- Fatih Sultan Mehmet, resim sanatına ilgi göstermiş bir padişahtı. Sarayına ünlü İtalyan ressamlarını çağırarak portresini yaptırmıştı. Bunlardan en ünlüsü Gentile Bellini'nin yapıtıdır. Aynı dönemlerde bir Türk ressam da, İtalyan sanatçıların etkisinde, Fatih'in portresini yapmıştı. Padişahı gül koklarken tasvir eden yapıtta imzası olan ressamımız kimdir?
   5- Tempera nedir?
   6- 1932'de New York'taki Rockefeller Center'a dev bir duvar resmi yapması istenmişti. Bu büyük girişim için kolları sıvadı. 1933 Mayıs'ında yapıtı tamamladı. Ama bu arada "yakışıksız" bir şey yapmış, resmin bir yanına Lenin'i de yerleştirmişti. Nelson A.Rockefeller, Lenin'i yok etmesini istedi. Sanatçı buna yanaşmayınca da Lenin'le birlikte bütün yapıt yok edildi. "Bir Lenin uğruna batan" yapıtın sanatçısı kimdi?

    MÜZİK
   1- 20.yüzyılın ortalarına kadar "Oyuncak Senfonisi" hangi bestecinin yapıtı sanılıyordu? Yapıtın gerçek yaratıcısı kimdi?
   2- "Belki hâlâ o besteler çalınır / Gemiler geçmeyen bir ummanda"... Yahya Kemal Beyatlı'nın sözünü ettiği bestelerin yaratıcısı kimdir?
   3- İspanya Ulusal Marşı'nın ilk dizesi nedir?
   4- 20.yüzyılın en büyük bestecilerinden biriydi. Yapıtları kadar, paraya düşkünlüğüyle ve Coco Chanel'le yaşadığı büyük aşkla ünlendi. Faşist olduğunu açıkça belli etmesine karşın, Hitler Almanya'sı ve Mussolini İtalya'sında müziği yasaklanmıştı. Kimdi?
   5- "Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur"... Yazarı? (Bunun cevabına çok şaşırdım. O şair olduğunu bilmiyordum, sözleri psikopatça buluyordum:))
   6- Tek sesli Türk müziği bestecileri arasında kadınlar belki de parmakla sayılacak kadar azdır. Bunlardan biri 1850-1936 yılları arasında yaşamış, Saray müzik toplulukları arasında geçen çocukluk döneminden sonra babasıyla birlikte Aydın, Girit ve İzmir'de bulunmuş, müzik dersleri almış, daha sonra da Nikoğos Ağa ile Medeni Aziz Efendi'nin yanında kendini geliştirerek günümüze kalan yapıtlar vermiştir. Kimdir bu bestecimiz?
 










    CEVAPLAR:
    SİNEMA
   1- Spencer Tracy, James Dean, Peter Finch. Şebeke'deki (Network) rolüyle Finch ödüllendirilmişti.
   2- Humpry Bogart. Film: Kazablanka
   3- Charles Chaplin'in filmi: Sahne Işıkları / Limelight
   4- Rin Tin Tin
   5- Helen Heyes, Barbara Streisand, Rita Moreno, Liza Minelli
   6- Lenin
   7- Ronald Reagan
   8- Nazım Hikmet
   9- Mermer Adam
  10- Forrest Gump
  11- Sherlock Holmes
  12- Marlon Brand. Baba / The Godfather
  13- Shelley Winters
  14- Yazar:Mickey Spillane. Film:Kız Avcıları/The Girl Hunters. Dedektif: Mike Hammer
   15- Fuat Uzkınay

    TİYATRO
   1- Orkestra
   2- Bir kazasker kızı olan Kadriye Hanım
   3- Neşeli Günler / The Sound of Music
   4- Shakespeare'in The Taming of the Shrew / Hırçın Kız oyunundan
   5- Gün Doğuyor
   6- 17.yüzyılın ilk yarısında
   7- Libretto
   8- Elizabeth dönemi İngiltere'sinde.
   9- Özdenler
  10- Curcuna
  11- Andre Antoine
  12- Hürriyet Apartmanı, Düşenin Dostları, Ceza... Hürriyet Apartmanı 1944'te Talat Artemel tarafından beyazperdeye aktarıldı.

    EDEBİYAT
   1- Yahya Bozbekiroğlu
   2- Edgar Allan Poe
   3- Savaş ve Barış
   4- Dadaloğlu
   5- Berlin - Onkel Toms Hütte 
   6- John Steinbeck'in Gazap Üzümleri'nin / The Grapes of Wrath
   7- Nathanael West
   8- Selma Lagerlöf
   9- Lemuel
  10- Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal'ının
  11- Barbara Cartland. Yazarın, yaşamı boyunca yayımlanmış romanlarının sayısı 550'nin üstündedir.

    MİTOLOJİ
   1- Athena
   2- Kuğu
   3- Güneşe çıkarak aldığı ateşi yeryüzüne indirerek insanlara sunmuştu.
   4- Aurora
   5- Odysseus, kumaşlar ve silahlarla gitmişti saraya. Kızlar hemen kumaşların başına üşüştüler. Aralarında silahlarla ilgilenen tek kişi Akhilleus'tu. 

    GÜZEL SANATLAR
   1- Vincent van Gogh. Rembrandt'ın "Yahudi Gelin" yapıtı için söylemiştir.
   2- Pieter Brueghel'in oğulları. "Cehennem" Genç Pieter Brueghel, "Kadife" ise Jan Brueghel.
   3- Nakkaş Haydar
   4- Sinan Bey
   5- Boyaların yumurta akıyla karıştırılarak kullanıldığı eski bir resim tekniğidir.
   6- Diego Rivera

    MÜZİK
   1- Toscanini bile bu yapıtın Haydn'ın olduğunu sanıyordu. Gerçek bestecisi, Wolfgang Amadeus Mozart'ın babası Leopold Mozart'tı.
   2- Itrî
   3- Bunu kimse bilmiyor çünkü İspanya Ulusal Marşı'nın sözleri yoktur.
   4- Igor Stravinsky
   5- Faruk Nafiz Çamlıbel
   6- Leyla Saz






15 Ocak 2020 Çarşamba

MANDALİNA BAHÇELERİNE UZANAN TESADÜFLER...

    Hoş bir tesadüf mü yoksa çekim yasasının gereği mi olduğuna karar veremediğim bir ayrıntıdan bahsedeceğim. Daha önceki yazılarımda, Orhun lise öğrencisiyken uluslararası bir program nedeniyle evimizde birkaç gün misafir ettiğimiz Estonyalı Marcus'tan bahsetmiştim. O yazıların linkini aşağıya eklerim. Enteresan bir çocuktu. Kendisini geleceğin Estonya başbakanı olarak görürsek şaşırmayacağım. Marcus'un ülkesinden getirdiği hediyelerin arasında bir film de vardı. Sinema meraklılarının muhakkak bileceği Gürcistan-Estonya ortak yapımı olan Mandalina Bahçesi'nin DVD'sini getirmişti. Marcus tüm ciddiyetiyle bize film hakkında bilgiler verdi. Film 2015 yılında -ki Marcus o sene misafirimizdi- Yabancı Dilde En İyi Film dalında Estonya adına hem Oscar'a hem Altın Küre'ye aday olmuştu. Ve ben o sıra Mandalina Bahçesi'ni seyretmemiştim. Yoğun çalıştığım bir dönemdi. Aslında hiçbirimiz seyretmemiştik. DVD'yi Marcus'tan bir hatıra olarak kitaplığımıza yerleştirdik. Yıl oldu 2019. Yılın son zamanlarında bir gün kitaplığın tozunu alırken DVD'ye gözüm takıldı. "Ben niye hâlâ bu filmi seyretmedim?" diye düşündüm. Üzerine bir de ertesi gün Twitter'da "Mandalina Bahçesi'nin yönetmeni Zaza Urushadze hayatını kaybetti" diye bir haber görmez miyim? Bu sefer DVD'yi aldım elime, alıcı gözle incelemeye başladım. O sıra aklıma yapımcı şirketin ismine bakmak geldi. Filmin Estonya ayağındaki yapımcısı allfilm'di. Yapımcıya şunun için bakmıştım. Yine daha önce bahsettiğim gibi geçen yaz Orhun Estonya'da Christopher Nolan'ın yeni filmi Tenet'in prodüksiyonunda çalışmıştı. Film Warner Bros yapımı olsa da Estonya Tallinn'deki çekimlerin yardımcı prodüksiyon şirketi, yani Orhun'un işvereni allfilm'di. Meslek hayatındaki ilk profesyonel çalışmasını gerçekleştirmişti, ilk parasını allfilm'den kazanmıştı. 
Çekim yasası mı, hoş bir tesadüf mü ayrıntısı burada devreye giriyor. Dört senedir her televizyona doğru baktığımızda Mandalina Bahçesi DVD'sine, allfilm etiketine de bakmıştık aslında. Ve gün gelmişti, Orhun Tallinn'e Baltık Film Akademisi'nde okumaya gitmişti. İlk parasını daha önce adını bile duymadığımız fakat evimizde küçük bir nişanesi olan yapım şirketinden kazanmıştı. Keşke hayatımızdaki her tesadüf böyle keyifli olsa. Ve bir de acaba çevremizde hep keyifli şeyleri mi tutsak? 

    Mandalina Bahçesi'ni dün nihayet seyredebildim. Geç kaldığım için hayıflandım. Şiir gibi bir filmmiş. İzledikten sonra Ekşi Sözlük'e girdim, tüm yorumları okudum. 25 sayfa yorum yazılmış ve olumsuz düşünceler yok denecek kadar az. Ekşi Sözlük tarihinde pek rastlanmayan bir durum. Film kesinlikle beğeniyi hak ediyor. Az sayıdaki oyuncusuyla, basit diyaloglarla savaşın anlamsızlığına yönelik kocaman duygular yaratıyor. Olaylar 90'ların başındaki Gürcistan-Abhazya savaşı sırasında geçiyor. 19.yy.'ın başında Abhazya'da o dönemin Rus yönetiminin politikasıyla Estonlar'ın yerleştirildiği köyler oluşturulmuş. Bu köylerin sakinleri yıllar sonra Gürcü-Abhaz çatışmalarından zarar görmemek için Estonya'ya dönmeye başlamışlar. Film bu ya, bir köyde yanızca Ivo ve Margus isimli iki orta yaşlı Eston kalmış. Margus mandalina bahçesinin ürününü satıp Estonya'ya dönmek niyetinde. Ivo ise ancak filmin sonunda öğreneceğimiz bir sebepten dolayı o topraklara bağlı. Marcus'un derdi para değil, sıkıntısı o toprağın ürününün ziyan olmaması. Gönülden bağlı olduğun toprağa savaşarak değil, üreterek sahip çıkmanın en güzel örneği Margus. Ivo ise bir bilge. Ruhunun derinlerinde sızısı var, hissediyorsun. Ivo'ya saygı duymamak, onu sevmemek mümkün değil. Ivo ve Margus, iki kişi olarak koca bahçenin mahsulünü toplamak ne kadar zor olsa da canla başla çalışıyorlar. Bir gün Ivo'nun evinin önünde bir çatışma oluyor. Ardında her iki taraftan birkaç ölü bırakan çatışmadan iki kişi yaralı olarak kurtuluyor. Biri Abhazlar'a destek olarak savaşan Çeçenler'den İbrahim, diğeri Gürcü Nika. Ivo ve Margus doğal iyilikleriyle, hiç sorgulamadan bu iki yaralıyı Ivo'nun evine alıyorlar, iki ayrı odada onları iyileştirmeye çalışıyorlar. İbrahim çok öfkeli. Nika'yı nasıl olsa öldüreceğini söylüyor. Bilge Ivo önce İbrahim'den, sonra yaraları daha ağır olan Nika'dan söz alıyor. Onun evinin duvarları arasında kimse kimseyi öldürmeyecek! Bir Ekşi Sözlük yazarı "Bir ülkeye sığamayan insanlar bir odaya sığmak zorunda kaldılar" demiş ki çok beğendiğim bir yorum oldu. O odadaki insanlar ve akıbetleri hakkında sayısız hikâye yazılabilir. İzlediğimiz çok yakın bir zamanda bu dünyadan göçen Gürcü yönetmen Zaza Urushadze'nin yorumu. Gürcüler, Çeçenler, Abhazlar, Ruslar, Estonlar... Fark eder mi? Hepsi insan. Bundan sonra olan biteni anlatmayayım. Zira seyretmeyenler vardır.  Aslında saatlerce bahsedebilirdim Mandalina Bahçesi'nden. Basit gibi görünen ama ayrıntılarında çok şey gizli bir film. Sembollerle, yönlendirdiği düşüncelerle, uyandırdığı duygularla,  naif orman manzaralarıyla, bizi kendi dedemizin evinde hissettiren Ivo'nun sıcak eviyle bambaşka bir film. Ivo rolündeki Lembit Ulfsak 2017 yılında hayatını kaybetmiş. Üzüldüm. Bir gün  Estonlar'ı bu kadar seveceğimi, Tallinn'i ikinci evimiz gibi göreceğimizi tahmin edemezdim. Yalnız, Orhun'un allfilm'le bağlantısı hâlâ devam ediyor çünkü "ilk parası" falan dedim ama o paranın bir kısmını henüz alamadı:) 3 parça halinde banka hesabına yapılan ödemenin ilkinde ismi yanlış yazdıkları için sorun oldu. Para geldi gitti, yazışmalar vs. En son dün "Tamam hallettik ve doğru hesaba yatırdık" şeklinde mail gönderildi. Ağustos ayından beri süren bir konuydu. Bazı ülke insanlarının bizim insanımız kadar pratik olmadığını bir kez daha görmüş olduk. Olsun. Biz yine de seviyoruz Estonlar'ı :) Bir de Mandalina Bahçesi'ni izlemediyseniz izleyin bak!


İlgili yazılar: Marcus:) (Bugünlerde)
                      Uzaklardan Misafirimiz Var
                      Marcus'u Yolcu Ettik




8 Ocak 2020 Çarşamba

2019'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...

    Her sene sonunda olduğu gibi yine okuduğum kitapların bir listesini yaptım, kısa açıklamalar ekledim. Aslında okuduğum kitaplar hakkında notlar almayı, altını çizdiğim satırları kaydetmeyi yıllardır yapıyorum. Defterler birikti böylece. Yalnızca birkaç senedir burada paylaşıyorum. Kitap konusunda paylaşım güzeldir. Özellikle bugünlerde takip ettiğim bloglarda hep kitaplara rastlıyorum. Ya tüm yıl okunan kitaplar, ya yılın son kitabı veya 2020 yılının ilk kitabı paylaşılıyor. Öyle ya da böyle bloglarda bir okuma hakimiyeti var. Ne güzel! Zaten okumayı seven arkadaşları takip ediyorum ama yine de son zamanlarda kitap paylaşımlarının çoğaldığını görüyorum. Dünya gitgide çekilmez bir hâl aldıkça kitaplara daha bir sığınıyor olmanın yansıması olarak görüyorum ben bunu. Ve fazlasıyla önemsiyorum. Paylaşılan her kitaba dikkat ediyorum. Benim paylaştıklarımın da dikkate alındığını biliyorum. Yine bu amaçla, birbirimizi haberdar etmek amacıyla, birkaç senedir olduğu gibi 2019'da da okuduğum kitapların listesini yaptım. Benim için düşünce anlamında yoğun bir seneydi. Bu yüzden sayı bakımından yüksek rakamlara erişemedim. Ancak hep söylediğim gibi, skor derdinde değilim. Okuduklarımdan aldığım keyif, öğrendiğim bilgi, beyin jimnastiği yaptığım düşünceler, tanıdığım insanlar, edindiğim fikirler skordan çok daha önemli. Öyleyse hadi buyurun, benim listeme bir göz atın! Herkese keyifli okumalar dilerim!

    1- BİR SİYAH SAÇLI KADININ GEZİ NOTLARI / BUKET UZUNER
    Buket Uzuner iyi bir romancı olduğu kadar iyi bir gezgin de. İş için, eğitim için, sadece seyahat için birçok ülkede bulunmuş. Öğrenmiş, tanımış. Müthiş gözlemler, ayrıntılar... Onun gezi kitaplarına bayılıyorum. 
Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları, yüksek lisans yaptığı zamanlarda bulunduğu ülkeleri anlatıyor. Norveç, Finlandiya, İsveç, ABD, Rusya, Cezayir ve Danimarka gibi... "Siyah Saçlı Kadın" benzetmesi, Avrupa'da koyu tenli biri olarak karşılaştığı tepkilere gönderme. Türk olduğu öğrenildiğinde tuhaf sorularla o da karşılaşmış tabii.
    "...Yine de Peter daha sonraları rastlayacağım birçok Avrupalı ve Amerikalı'dan çok daha nazikti ve babamın hareminde kaç kadın olduğunu, sokağa çıkarken çarşaf giyip giymediğimi sormadı. Ben de ona olmayan altyapımız, imar planlarımız ve kültür yaygınlıklarımızla kendimizi yıllardır nasıl Avrupalı sandığımızı anlatmadım. Fakat Türkiye'de Knut Hamsun ve Sartre'ın Türkçe okunduğunu söylediğimde buna hiç inanmadığını anladım."
    Ortaokuldaki Türkçe öğretmeninin Cervantes hayranlığından, onun devamlı Madrid'teki Cervantes heykelini coşkuyla anlatmasından çok etkilenen ve büyüyüp ilk kez Madrid'e gittiğinde heykeli bulup günde en az iki saat karşısında oturan Buket Uzuner bizdendir:) Selamlar olsun, çok gezsin, çok yazsın!

    2- SÜSLÜ HATIRLAR SAHNESİ - İSMAİL GÜZELSOY
    İsmail Güzelsoy romanlarına duyduğum sevgiden çok kere bahsettim. Bu da yazarın masal tadındaki romanlarından biri. İki kardeşin zaman dışına taşan öyküsü. Bu kez satırlara Kutlukhan Perker'in çizimleri eşlik ediyor. Güzelsoy'un hikâyelerini toparlayıp anlatmak zor. Ne kadar anlatsan da eksik bırakırsın çünkü. En iyisi okuyun siz. Eğer henüz yazarla tanışmadıysanız Değmez'den başlamanızı gönülden tavsiye ederim.

    3- SON YILLARIM - ALBERT EINSTEIN
    Einstein'ın 1934-1950 yılları arasındaki yazılarını, konuşmalarını kapsayan bir kitap. Yani merkezinde 2.Dünya Savaşı'nın olduğu yıllar var. Dikkatimi çeken, atom bombası kullanımı konusunda kafasının çok karışık olması. Atom bombasını bulan olduğu için, bundan Amerika'ya bahsettiği için vicdan azabı çekmiş gibi. "Caydırıcı olacaktı, kullanılmayacaktı" diyor. Hâlâ barışı hissedemediği için sitem ediyor. Bir ara "Atom bombası zaten bulunmuştu, ben tamamladım" gibi sözlerle günah çıkarıyor. Kafası ve vicdanı epey dertli yani.
    Savaş ve atom bombası konularını bir kenara koyalım, dahinin daha farklı bir tavsiyesine kulak verelim: "Kişisel gelişimimizi, zevk duygumuzu besleyecek sanat, bilim, felsefe gibi alanlara vakit ayıracak kadar çalışmalıyız. Fazlası değil. Ancak o şekilde bireysel özgürlüğe ulaşırız ve bu da toplumu olumlu etkiler." Adeta bir blogger sözleri! :) Şaka bir yana, çok çalışmış, çok pişmanlıklar yaşamış zekiler zekisi bir adamdan bahsediyoruz, dinlemek lâzım.

    4- BOYALI KUŞ - JERZY KOSINSKI
    Listemdeki yılın en etkileyici kitabı hakkında ayrıntılı bir yazı yazmıştım. Tekrarlamıyorum ve linki buraya bırakıyorum: BOYALI KUŞ 

    5- OĞULLAR VE RENCİDE RUHLAR - ALPER CANIGÜZ
    Eğlenceli bir yerli polisiye. Kahramanımız, küçük dedektifimiz Alper Kamu 5 yaşında. Ama içine yetişkin kaçmış. Dostoyevski, Oğuz Atay, Nietzsche okuyor. Ağzı bir yetişkin kadar bozuk. O derece :) Kitapta hoş bir mahalle ortamı var. Tek başına yaşayan Hicabi Bey'in cesedini, cesedin başındaki Deli Ertan'ı bulan ve olayları çözen Alper Kamu. Küçük bir çocuğun yüksek zekâsı, enteresan sözleri ve davranışları dikkat çekici ama yazar kolaya mı kaçmış diye düşünmeden edemedim. Çünkü romandaki afili lafları çocuk söyleyince komik fakat yetişkin birine söyletirsen basit. Anlatabildim mi? Yeni nesil romanlardan biri kısacası.

    6- KIZIL - STEFAN ZWEIG
    Herhangi bir okuma listesi Stefan Zweig kitabı barındırmıyor olabilir mi? Olamaz. Çok üretmiş, çok sevilmiş. Bize de onun yazdıkları içindeki eksiklerimizi tamamlamak düşüyor.
    Uzun hikâye türündeki Kızıl'da, bir taşra kasabasından Viyana'ya okumaya giden genç Berger'in acıklı yaşamına tanık oluyoruz. Büyük kentte tutunma çabası, arkadaş edinme gayreti ve arka planda Viyana'da kol gezen Kızıl hastalığı. Zweig'ın sevmediğim hiçbir kitabı yok sanırım.
O kızıl bu kızıl değil:) O sırada Cuba Kafe'de olmam tamamen bir tesadüf.

    7- GENÇLİK GÜZEL ŞEY - HERMAN HESSE

    Yıllar yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Kütüphanemin kıymetli eskilerinden. Onlara ara ara dönüp okumaya karar verdim. Çünkü bizler klasikleri çocuk yaşlarda okuduk. Bu kadar çeşit yoktu, elimizdeki kitaplar kaliteliydi. Üstelik internet de yoktu ve okumak için zamanımız fazlaydı. Erken yaşlarda büyük kitaplar okumak bizlere çok şey kattı ama bir de kırkı geçtiğim bu yaşlarda okumak gerekir diye düşünüyorum. İki farklı zamanın değerlendirmesi farklı olacaktır. Klasiklere bundan sonra bol bol döneceğim kısacası. Gençlik Güzel Şey bir öykü kitabı. Çocukluktan, gençlikten, yuvadan, doğadan ve en çok da gençlik aşklarından bahseden öyküler...

    8- BEN BURADAN OKUYORUM - TIM PARKS
    Tim Parks İngiliz bir yazar ve çevirmen. İtalya'da yaşıyor. Öğretim üyesi. Bu kitapta edebiyat, okuma eylemi ve yazarlar üzerine denemeleri yer alıyor. Yazanın yetkinliğine bağlı olarak bu konulu denemelere bayılırım.
    "Her yerde tehlike gören kişi için edebiyat korunaklı bir yerdir" diyen Parks, kitabında çok ilginç bilgilere de yer vermiş. Örneğin; Çehov kendini ailenin merkezinde tutup, anne ve babasına pahalı evler alırmış. Sonra biraz uzaklaşmak için kendine müştemilat yaptırırmış:)
    Tim Parks, birkaç yazıda Orhan Pamuk'tan da bahsetmiş. İyi bir yazar olduğunu ama Nobel ödülü için belli siyasal duruşlar sergilediğini söylemiş. Bunu yapanın sadece Pamuk olmadığını da eklemiş. Aslında bunlar Orhan Pamuk hakkında hepimizin ortak düşüncesi.

    9- KANADI KIRIK KUŞLAR - AYŞE KULİN
    Bir yolculukta eşlik etmişti bana. Romanın merkezinde Hitler'in zulmünden kaçmak için Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelen , buradaki üniversitelerde görev yapan bilim insanları ve onların eğitim hayatımıza katkıları var. Ayşe Kulin bu konuyu bir ailenin 3 kuşak hikâyesi üzerinden anlatmış. 80 darbesi, Gezi olayları gibi meselelere de değinmiş ve bugünlere gelmiş. Okurlara ülke tarihinden 80-90 yıllık bir kesit açmış.

    10- MOĞOLİSTAN GÜNLÜĞÜ - YILDIRIM BÜKTEL
    Moğolistan en çok görmeyi istediğim yerlerin başında geliyor. Yıldızlarla kaplı bozkır göğünün altında, yurt denen o çadırlarda kalmak istiyorum. Orhun Yazıtları'nı görmek istiyorum. Orhun bir gün beni götüreceğine söz verdi:) O yüzden Moğolistan'la ilgili her bilgiyi merakla okuyorum. Yıldırım Büktel çok iyi bir kitap hazırlamış.
    Her yerde olduğu gibi Moğolistan da geleneğini kaybetme durumuyla karşı karşıya. Bu gerçekleşmeden gidip görmek lâzım. Moğol gençler de dünyaya açılma hevesindelermiş. Özellikle Moğol doktorlar dünyada fazlaca kabul görüyormuş. Bu yüzden onlar için doktor olup yurt dışına çıkmak en isteneni. Moğol doktorların tercih edilmesi ise Şamanizm ve Budizm karışımının sonucuymuş. Moğolların geleneksel inancı Şamanizm. Sonra sonra Budizm'e geçince ikisinin karışımı bir inanç oluşmuş. Şamanizm'deki şifacılık ve Budizm'deki eğitim nedeniyle tıp ön plana çıkmış ve Moğol doktorların başarısı konuşulur olmuş.
    Başkent Ulanbator'da çok fazla müze varmış. Buna sevindim.
    Moğollar her fırsatta hoşnutsuzluklarını belirtmek için sokağa çıkarlarmış. Protesto gösterileri yaparlarmış. Olaysız geçermiş bu gösteriler.
    Dünyadaki her iki yüz kişiden birinin Cengiz Han'ın genetik özelliklerini taşıdığı söyleniyormuş ki bunu bilmeyen pek yoktur sanırım.
    Kitapta bunlar gibi çok fazla bilgi var. Umarım bir gün, en ufak bir taş parçasının bile ruhunun olduğuna inanılan, evrene saygı anlamında çeşitli ritüellerin hâlâ geçerli olduğu Orhun Vadisi'ni görürüm. Bu kitapla iyice heveslendim doğrusu.

    11- 1339... YA DA ÖYLE BİR YIL - NICHOLAS SEARE (TREVANIAN)
    Yazar Nicholas Seare olarak geçiyor ama aslında Trevanian. Onu çoğunluk "Şibumi" ile tanırız. En sevdiğim romanlardandır ve dolayısıyla en sevdiğim yazarlardan biridir Trevanian. Bu kitabı yazarından dolayı aldım, okudum. Çok çok farklıydı. Eski bir halk masalını yeniden anlatmış Travenian. Hicivli, keyifli bir anlatım. Tiyatro oyunu tadında.
    "Ben mi efendim? Ben yalancının, sahtekârın biriyim. Budalanın tekiyim. Asla bir tövbekâr değilim. Ben... doğa, kuşku ateşiyle mantığın kızgın demirini sallarken, yanıp sönen bir kıvılcımım sadece. Ben Tanrı'nın hoşgörüyle yarattığı bir kulum. Kendisiyle solucan arasında bir yaratığım. Babamın hayaletiyle kendi çocukluğumun bir yansımasıyım. Deneyimlerimin ve düşlerimin posası... korkularımın esiriyim... 
Ben bir insanım. Anlayamadınız mı?"
    Kitaptaki bu satırlarlarda Yunan Felsefesi, Freud'çu Görüş, Darwin Teorisi, Romantizm, İzlenimcilik ve Varoluşçuluk var. Uzun uzun yazmayayım, hangi cümle hangisini temsil ediyor bulun bakalım! :)

    12- NEREYE GİDİYORUZ BABA - JEAN LOUIS FOURNIER
    Yazarın ilk iki çocuğu engelli. Kitapta engelli çocuk sahibi olan bir babanın konuya dair izlenimleri var. Esprili bir şekilde yazmış ama tabii ki can acıtıyor. Fakat aynı zamanda ilgi çekici de. Yazar TV programcısı ve komedyen. Diğer otobiyografik kitaplarını da okuyacağıma dair not almıştım. Şimdi bunu yazarken hatırladım.

    13- GERONIMO / BİR APAÇİ ŞEFİNİN GERÇEK HİKÂYESİ - S.M.BARRETT
    İlginç bir kitap daha. 1906'da basılmış. Yazar, hükümetin elindeki savaş tutuklularından biri olan Apaçi şefi Geronimo ile ropörtaj yapmak istemiş, başkan Roosevelt'ten izin almış. Tutuklu kızılderililer kendilerine ayrılan bir bölgede yaşıyorlar. Katı bir tutukluluk halinde değiller. Apaçilerin yaşamları, gelenekleri hakkında bol bilgi var. Toprakları onlar için kutsal, o yüzden savaşıyorlar.
    Bir dünya fuarına -sergilenmek için- götürülen Geronimo, ortamdan çok etkilendiğini söylüyor. Onunla fotoğraf çektirenlerin verdiği paralar kendisinin olduğu için bu parayla alışveriş yapıyor, farklı insanlar tanıyor, gözü açılıyor. O ilkel adamcağız medeniyetten etkileniyor. Bu düşünülmesi gereken bir konu. Fuarda gördüğü Türk ekibinden bahsettiği satırlar var ki çok ilginç. Bizim ekip kılıçlı kalkanlı bir dans yapıyor. Geronimo izliyor, etkileniyor ve "Teke tekte bunları yenemeyiz" tarzında bir şeyler söylüyor:)

    14- ÖKSÜZ AĞAÇLARIN ÇOBANI - İSMAİL GÜZELSOY
    İsmail Güzelsoy yeni bir roman çıkarır da ben okumaz mıyım? :) Efendim yine okur olarak fantastik olaylarla karşı karşıyayız. Anlatması uzun. Ama biraz deneyeyim.
    Kahramanımızın annesinden masal dinlediği sahneyle başlıyor olaylar. Baba geliyor o sırada. Baba kötü, arızalı. Çocuğun gözü önünde öldürüyor annesini. Masal yarım kalıyor. Kahramanımız ömür boyu bu masalın devamını arıyor. Büyüyor, ağaçlarla konuşan bir kıza aşık oluyor. Onunla da arasına yollar giriyor, yıllar giriyor. Ama hikâye bu ya, Gezi olayları sırasında İstanbul'da buluyorlar birbirlerini. Gerisi daha bir masal. İlgilisi okumalı derim.
    Kahramanımızın aşkı Meryem, ağaçlarla konuşan Meryem aynı zamanda insanların çevresinde renkli alanlar görüyor, iyi ya da kötü olduklarını ona göre anlıyor ve "Olamaz mı?" diye soruyor. Bunu okuyunca çarpıldım çünkü Orhun çok küçükken bir gün bana "İnsanların çevresinde renkler var" demişti. İyi ya da kötü olduklarını ona göre anlıyormuş. Kırmızı ve ona doğru giden tonlar kötü, mavi ve tonları iyiymiş. Bu konuyu hiç araştırmadım. Güzelsoy neye dayanarak yazdı acaba? Bir gün karşılaşırsam sorarım. Orhun'a tekrar sordum ki bunu aklıma geldikçe yapıyorum zaten. Renkleri gördüğünü her zaman hatırlıyor. Fakat artık böyle bir durum yok tabii. Çocuklara özgü bir şey olsa gerek. Ve yazarlar ne hisli insanlar değil mi?
Şu güzellik yeğenim Nisan'ın kedisi Saşa :) Şimdi kocaman oldu.
    15- ROSENBERGLER - ROBERT VE MICHAEL MEEROPOL
    Rosenberg çifti Amerika'da Soğuk Savaş döneminin casuslukla suçlanan ilk kurbanları. Rusya'ya atom bombası bilgilerini vermekle suçlanıyorlar ve idam ediliyorlar. Suçlamayı kabul ederlerse canlarının bağışlanacağı teklif edildiği halde Ethel ve Julius son ana kadar suçlamaları reddediyorlar. Bu durum ve kitapta yer alan bunun gibi bir takım gerçekler, bana özellikle Julius'un ufak tefek bazı casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu fakat atom bombası konusunda suçlu olmadıklarını düşündürüyor. Çoğu insanın düşündüğü gibi... Devletin elinde kanıt yok. Sadece Ethel'in kardeşinin ve karısının söylemleri var. Rosenberg çifti belli ki günah keçisi seçilmiş, gözdağı vermek için kurban edilmiş. Bu üzücü olayı yazanlar çiftin oğulları. Anne ve babaları idam edildiğinde biri 7, diğeri 10 yaşındaymış. Aile dostları tarafından evlat edinilmişler. Ölüme gideceklerini bilen Ethel ve Julius'un metanetli tavırları bana çok dokundu. Ne olursa olsun, ne yapmış olurlarsa olsunlar, onlar çok iyi bir ebeveyn. Birbirleriyle yazışmalarından anlıyoruz bunu. Çocukları onları görmeye geldiğinde onları nasıl karşılayacaklarını, olanlardan etkilenmemeleri için nasıl davranmaları gerektiğini adım adım planlamışlar. Görüş saatlerinde oyunlar oynamışlar. Kendileri gittikten sonra çocuklarının nasıl yaşayacağına kafa yormuşlar, görüşlerini arkadaşlarına, akrabalarına bildirmişler. Son ana kadar dik durmaları çocuklarına bıraktıkları en büyük miras sanırım.

    16- PİR-İ LEZZET - SAYGIN ERSİN
    Lezzetli mi lezzetli bir roman. Osmanlı saray mutfağında geçiyor. Yazar belli ki saray mutfağı konusuna hakim. Efendim, kahramanımız bir padişah tahta çıktığı zaman şehzade katlinden kurtulan bir şehzade. 
O sırada 5 yaşında. Bir aşçı tarafından saklanıyor. Aşçı İsfendiyar Usta, kendisinin yanındayken çocuğun Pir-i Lezzet olduğunu keşfediyor. Pir-i Lezzet belki bin yılda bir doğuyor. Onun zamanında mutfaklar bereketli, tüm aşçılar maharetli oluyor. En önemlisi Pir-i Lezzet yaptığı yemeklerle, bir orduyu savaşa gönderecek kadar insanları iyi ya da kötü etkileyebiliyor. İşin içine aşk da giriyor. Gizli şehzade, sarayda görev yapmaya başlayan bir aşçı olarak maceralara atılıyor. Merakla okuyoruz, acaba aşkına ve gerçek kimliğine kavuşacak mı?
    Osmanlı mutfağından örnekler bol bu romanda. Yiyeceklerin nitelikleri ve insanı etkileme durumları çok enteresan verilmiş. Örneğin "Sarımsak ikinci dereceden sıcak ve yine ikinci dereceden kuru tabiatlı bir gıda olup, yıldızı Merih'tir" gibi... Esmeramber'i bu kitaptan öğrendim. İspermeçet balinasının kusmuğu. Zamanla kuruyor, kötü kokuyor ama parfüm yapımında kullanılan bir madde. Aynı zamanda bazı şerbetlerde ve tatlılarda kullanılıyor. Google'da küçük bir araştırma yaptım. Yakınlarda İngiltere'de bir adam tesadüfen bir parça esmeramber bulmuş ve epeyi para kazanmış. Göründüğü gibi, roman deyip geçmeyeceksin, iyi bir romandan çok şey öğrenilebilir.

    17- MOR BİR SERSERİNİN GEZİ NOTLARI - OSAMU DAZAI
    Yazar Osamu Dazai'den bir ansiklopedi için doğduğu topraklara, Tsugaru Yarımadası'na gitmesi ve yazması istenmiş. Osamu için bu hac yolculuğu gibi bir şey olmuş. Kitaptan çok yazarın hayat hikâyesi ilgimi çekti ki en başta bundan bahsediliyor. Osamu Dazai, soylu bir aileye mensup. Annesi çok doğum yaptığı için hep hasta. Onu teyzesi ve dadısı büyütmüş. Bu yüzden küçük yaşlarda annesinin bu üç kadından hangisi olduğunun ayırdına varamamış. Hızlı bir hayat yaşamış. Bir geyşayla evlenmek istediği için aile defterinden çıkarılmış. Bir başka kız arkadaşıyla intihara kalkışmış, kız hayatını kaybetmiş. Gençlik yılları tekrarlanan intihar teşebbüsleri, komünist parti işleri ve ilaç bağımlılığıyla geçmiş. İyi bir edebiyatçı olmuş. Evlenmiş, çocuk sahibi olmuş fakat 40 yaşında sevgilisiyle intihar etmiş. İşte bu kafada bir yazarın doğduğu topraklara dönüşünü okumak ilginçti. O toprakları biraz küçümsüyordu.

    18- ZEYTİN AĞACININ GÖLGESİNDE YUNANİSTAN - NAZLI GÜRKAŞ
    Güzel bir Yunanistan rehberi. Nazlı Gürkaş bir süre Selanik'te yaşayıp neredeyse tüm ülkeyi gezdiği için yerinde bilgiler ve tavsiyelerle dolu. Daha önce bu kitaptan bazı bölümleri bir film üçlemesiyle bağladığım yazının linkini ekliyorum. (Sevdiğim Şeyler). Ayrıca, kitapta yer alan, dikkatimi çeken bazı bölümleri örnek vermeden de duramıyorum. Bakınız:
    "Bir an için neredeyse bütün kadınların adının Stella ve Maria, erkeklerin de Ioannis ve Dimitri olduğu ortaya çıkıyor. Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanının içine düşmüş gibiyim." (Bir köy düğünü izlenimlerinden)
    Nikos Kazancakis 1957'de kanser olduğunu öğrenmesine rağmen seyahatlerine devam etmiş. Çin ve Japonya'ya gitmiş. Dönüş yolunda Almanya Freiburg'da ölmüş. Doğduğu yerde, Girit'te gömülmüş. 
Mezar taşında şunlar yazıyor:
                                 Hiçbir şey ummuyorum,
                                 Hiçbir şeyden korkmuyorum.
                                 Özgürüm!
    Osmanlı'ya isyan bayrağını açan, Yanya Aslanı olarak tanınan vali Tepedelenli Ali Paşa, Alexandre Dumas'nın Monte Cristo Kontu'na ilham vermiş.
    Dev kaya kütleleriyle farklı bir coğrafyaya sahip Meteora'yı görmek lâzım. UNESCO korumasında bir bölge burası. Game of Thrones'tan hatırlayacaksınız. Arryn Hanedanı'nın toprakları. Ayrıca bir James Bond filmi ve Tomb Raider'dan bazı sahneler de burada çekilmiş.
    Mamma Mia filminde kilise düğününün yapıldığı Skopelos Adası'nda yılın her gününe adanmış 365 kilise varmış. Oysaki köyde sadece 4 köy var.
    Kardamili'deki Kalogria Plajı, Kazancakis'in Zorba'ya ilham veren kişiyle tanıştığı yermiş.
    Bu kitapta yol haritalarının dışında böylesi bilgiler ve Yunan gündelik hayatından kesitler çok fazla. Yazdıkça yazmaya devam edersem tüm kitabı aktaracağım:) İyisi mi komşu Yunanistan'ı merak edenlere tavsiye ederek burada keseyim.

    19- ÖLÜLER DİYARI - JEAN CHRISTOPHE GRANGE
    Arada mutlaka polisiye-gerilim. Grange romanlarına bayılıyorum. Ölüler Diyarı'nı çıkar çıkmaz aldım. Bir striptizci kızın korkunç şekilde öldürülmesiyle başlayan cinayetler serisinin faili acaba kim? Dedektif Corso, ressam Sobieski, avukat Claudia bu cinayetlerin neresindeler? En ufak bir şey dahi söylemek zor çünkü sonucu açık etme riski var. Gerilim ustası Grange yine konuyu şahane bağlamış.

    20- İSTANBUL'UN ANTİKA TİPLERİ - MAHMUT YESARİ
    O kadar şirin bir kitap ki. Gazeteci Mahmut Yesari, Osmanlı'nın son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yılları arasındaki dönemden enteresan insan tiplerini yazmış. Kapaktaki çizim de ona ait çünkü Mahmut Yesari Sanayi-i Nefise mezunu bir çizer aynı zamanda.
    "Koço Bey, ihmâl olunacak bir şahsiyet değildir. Bütün manasıyla güngörmüş, feleğin germ ü serdini çekmiştir. Kendi nakleder, gençliğinde tam kırk bin sarı lirayı eritmiştir. Bu parayı kumarda, işrette, sefahatte yememiştir. Memleket gezmiş, dünyayı dolaşmıştır."
    Panik yok, kitapta "Feleğin germ ü serdi" gibi eski deyimlerin, sözcüklerin açıklamaları var:)

    21- YEDİNCİ ADAM - JOHN BERGER / JEAN MOHR
    Daha çok sanat yazılarıyla tanıdığımız, "Görme Biçimleri" eseri mutlaka okunası John Berger, bu kez gurbetçileri anlatmış. 1973-1974 yıllarında Jean Mohr ile hazırladıkları çalışmada beden gücü göçüne dair, fotoğraflarla desteklenmiş yazılar yer alıyor. O yıllarda Türkiye'den Almanya'ya çalışmaya gidenlerin çok olması sebebiyle bizden portreler de epeyi fazla. Faydalı bir eser. İlgiyle okudum.
    "Bugün hâlâ İstanbul'un bir gecekondu semtinden, bir Yunan limanından, Madrid'in, Şam'ın ya da Bombay'ın bir kenar mahallesinden bu kitabı ele geçirip ilk okuduklarında nasıl etkilendiklerini anlatan Güneyli okurlara rastlıyorum. Böyle yerlerde kitap doğru bir adrese ulaştı, dostça ilgi gördü. Yedinci Adam bu okurlar için artık sosyolojik ya da birinci dereceden siyasal bir risale değil, daha çok bir aile albümü. İnsanın yakınlarının hikâyelerine, hatıralara, bir dizi yaşanmış anlara rastlayacağı bir albüm."

    22- LEOPAR - JO NESBO
    Polisiye-gerilim sevip de Norveçli yazar Jo Nesbo'yu tanımayan yoktur. Popülerlikten olsa gerek kitapları biraz pahalıdır. Ben de bu yüzden Jo Nesbo'nun kahramanı Harry Hole'un maceralarını okumayı hep ertelemişimdir. Beklenen kitap anneler gününde kardeşimden gelmiştir:) Bu kitapla Harry Hole serisine ortadan giriş yapmış oldum ama bir önceki kitaptaki olaylardan da bahsedildiği için durumu kurtardım. Önceki olaylardan sonra her şeye boş vermiş vaziyette bulduğumuz seri katil uzmanı Harry, her ne kadar suç dünyasından uzak kalmak istese de katillerden kaçamıyor. Bir zamanlar bir dağ evinde tek gece kalmış insanların birer birer öldürülmesi olayını, türlü tehlikelere atılarak çözüyor Harry Hole. "Nesbo mu? Grange mı?" diye soracak olursanız, "Grange'ı tek geçiyorum" derim.

    23- FLAMİNGOLAR PEMBEDİR - ASLI PERKER
    Taa Amerika'dan önerildi bu kitap bana. Seneler önce bloglarımız aracılığıyla tanıştığımız, fakat şimdi yazmayan sevgili Başak önerdi. Ben de böylece ilk kez Aslı Perker kitabı okumuş oldum. Diğerlerini de 
okur muyum? Çıkar çıkmaz alma dürtüsüyle hareket etmeyecek olduğumu bilsem de diğerlerini de okurum. Bu romanın kahramanı Demet'in hikâyesi beni etkiledi. Küçük yaşta annesiyle babasını kaybetmesinin ardından dayısıyla kurduğu sıcak ilişkiyi sevdim. Fatih dayıyı çok sevdim. Ama annesizliğin açtığı yarayı hissettim, hüzünlendim. Aslı Perker bu romanda kendi hayatından yola çıkıp alternatif bir kader düşünmüş ve yazmış. Yani "Annem ve babam trafik kazasında ölselerdi bana ne olurdu?" sorusunun ardından gelen bir hikâye bu.

    24- İMKÂNSIZ SÜRGÜN / STEFAN ZWEIG DÜNYANIN SONUNDA - GEORGE PROCHNIK
    George Prochnik, Zweig'ın hayatını, özellikle sürgün yıllarını çeşitli açılardan okurlara sunmuş. Ayrıntılı, çözümlemeli yazılar. Zweig hayranlarının ilgisini çekecek bir kitap.
    Zweig'ın ailesinin maddi durumu iyi. Onun doğumundan sonra annesi işitme kaybı yaşamış. Bu yüzden kendi kabuğuna çekilmiş, tuhaf diye nitelendirilmiş. Evdeki kalabalık ortamdan sıkılır, kendi kendine sinemaya gidermiş. Zweig'da da sessizlik takıntısı ve "Sessiz kadın" isteği varmış. Çocukluğu dahil tüm hayatında okuyarak teselli bulmuş. "Kitaplar, eziyetleri ve huzursuzlukları dindiren avuç dolusu sessizlikler" söylemi bunu yansıtmakta. İnce zevkleri olan, iyi yaşamayı seven bir karaktermiş. Savaş ortamı tüm incelikleri baltalayan bir durum yarattığı için ne kadar huzursuz olduğunu düşünmek zor değil. Sürgün hayatı yaşamasına rağmen, zaman zaman konfor alanından uzaklaşmak zorunda kalmasına rağmen ve ne yazık ki en sonunda kendi isteğiyle hayatına son vermesine rağmen güçlü durmaya çalışmış. Avusturya dışında kaldığı ülkelerde göçmenler için tek başına bir yardım bürosu gibi görev yapmış. Bazen bu onu çok bunaltmış ama vazgeçememiş. Salzburg'ta yaşadığı şatonun kapısındaki güneş saatine "Güneş burada pek kısa bir süre kalır / Darısı senin başına, pek sevgili konuk" yazdıracağını söylermiş:) Ama kimseden vazgeçmemiş. En sonunda kendisinden vazgeçmiş olması acı. Zweig hakkında çok okudum. Bu kitap da onlardan biri ve epeyce not almışım. Yazmakla bitecek gibi değil. İntihar notunu paylaşarak sonlandırayım. Umarım gittiği yerde ruhu huzur bulmuştur. "Bütün dostlarıma selam olsun! Dilerim, uzun gecenin şafağını görmek onlara nasip olur. Ben, her zamanki sabırsızlığımla, önden gidiyorum."
    Zweig hakkında daha önce paylaştığım, buna ek olabilecek bir yazımın linkini buraya bırakıyorum. İlgilisine... Stefan Zweig...Tanıdık Duygular Üzerinden Kısa Bir Tespit 

    25- KİMDİR BU MİTAT KARAMAN - DOĞU YÜCEL
    Keyifli bir polisiye roman. Kahramanımız bir dedektif değil ama. Bizzat olayların içinde yer alan da, olayları çözen de kendi halinde yaşayan, suya sabuna dokunmayan, sakar, şaşkın Mitat Karaman. Bir gece evinin zili çalıyor. Boş bulunup otomatiğe basıyor Mitat. Gelen giden yok. Bunun ertesi sabahında komşusu Yıldız Hanım'ın balkondan düşüp öldüğünü öğreniyor. Güya sabah namazı için kalktığında balkonda çiçekleri sularken, evine giren hırsızla karşılaşmış ve korkudan balkondan düşmüş. Mitat, otomatiğe bastığı için hırsızı içeri aldığını zannediyor ve içi içini yiyor tabii. Fakat olaylar böyle mi gelişti acaba? Yıldız Hanım öldürüldü mü? Öldürüldüyse katil kim? Dediğim gibi keyifli bir roman. Filminin çekileceği söyleniyor. Uyar sanki. O düşünceyle de yazılmış gibi.

    26- BİR ŞAİRİN GÜNLÜĞÜ - YORGO SEFERİS
    Urla doğumlu Yunan şair Yorgo Seferis'in 1945-1951 yılları arasında günlük tarzında yazdığı kısa kısa yazıların yer aldığı bir kitap bu. Ankara'da bir süre diplomatlık yaptığı günler, Ege kıyıları, doğduğu evi arayışı, Bodrum'da Labranda antik kentinde kalışı ve kazı başkanı Axel Persson'la dostluğu vs.
    "Odamızın kocaman penceresinden deniz ile İki Kardeş'ten Bornova kıyısına kadar İzmir körfezinin bütün amfiteatrı görülüyor. Bakıyor, bıkıp usanmadan bakıyorum. Buraları bırakıp Attika'ya gitmemi çok doğal karşılıyorum. İkisi arasında büyük bir ilgi var: aynı atmosfer, aynı mitoloji; tanrılar bile aynı mizaçla bakıyorlar sanki insana yukarıdan" (İzmir)

    27- BİR RÖNESANS ADAMI / DOĞAN KUBAN KİTABI - MÜJGAN YILDIRIM (Nehir Söyleşi)
    Başarılı mimarlarımızdan, mimarlık tarihçisi Doğan Kuban'ın nehir söyleşisi. Doğan Kuban, Cumhuriyet kuşağı tabir ettiğimiz dönem insanlarından biri. Cumhuriyet değerleriyle yetişmiş, başarı kazanmış, memleketine faydası dokunmuş bu insanları çok önemsiyorum ve hayat hikâyelerinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. İş Bankası Yayınları'nın nehir söyleşileri bu anlamda çok faydalı.
    "Eskiden sağcı, solcu, ırkçı, gelenekçi, ne olursan ol yine de milliyetçiydin" diyen Kuban, mesleki eğitiminde İtalya'dan sonra Amerika'nın onun için çok önemli olduğunu fakat bu ülkelerde kalmayı hiç düşünmediğini söylüyor.
    "Öğreniyorum, dünyayı inceliyorum, ondan sonra kafamı çalıştırıyorum, geçip gidiyorum, işte o kadar".
    "Evet, Cumhuriyet'in yetiştirdiği bir adamım. Bundan gurur duyarım. Anadolu'nun her yerinde okudum. Hepsi de iyi okullardı, bütün hocalarıma borçluyum."
     Doğan Kuban'ın Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi hakkında bir kitabı var. Bu yapıları gördünüz mü bilmem. Ben ne yazık ki hâlâ görmedim ama hep istedim. Kuban, bu yapının İslam dünyasında tek olduğunu söylüyor. Bezemelerine soyut heykel denebilir. Bu bezemelere "Mimariyi saran bir hayâl çelengi" diyor. Hürremşah olarak tanınan, hakkında fazla bilgi olmayan bir taş oymacının eserleri bunlar. 
Ünlü mimar, Hürremşah'ın bezemelerini Gaudi'nin tasarımlarına benzetiyor.
    Ve kitaptan, tarihi mimari meraklıları için son bir bilgi daha... Hani ülkemizde restorasyonun doğru yapılıp yapılmadığını hep tartışırız ya? Doğan Kuban, en iyi restorasyon örnekleri olarak Kalenderhane Camii ve Sait Halim Paşa Yalısı'nı veriyor.

    28- BİR ÖMÜR NASIL YAŞANIR? - İLBER ORTAYLI
    Bir aydından bir başka aydına geçiş yapmışım:) Bu kitabı okumayan pek kalmadı sanırım. 
İlber Ortaylı'nın gençlere, onu ilgiyle takip edenlere anlatabileceği kadar çok şey anlatma gayretini seviyorum. Ne derseniz deyin, arada kızıyor da olabilirsiniz ancak ileri yaşına rağmen oradan oraya koşturan, aktaran zeki bir insandan bahsediyoruz. Benden saygılar sonsuz :) Bu derlemede Ortaylı,  seyahatlerinden, okuduklarından, dinlediklerinden, izlediklerinden örnekler vermiş, tavsiyelerde bulunmuş. Eğitim gibi, kültür-sanat gibi konularda fikirlerini beyan etmiş. Faydalı bir el kitabı niteliğinde çalışma olmuş.
    Kitaptan ilgimi çeken birkaç örnek vermek gerekirse, örneğin "Karizma" kelimesinin orijini itibariyle Yunanca olduğunu, "Yanılmaz" ve "Güvenilir" anlamlarını içerdiğini söylüyor. "Atatürk'e karizmatik deniyor, bu doğrudur. Ama bu anlamda doğrudur. Biz yanlış kullanıyoruz" diyor.
    Entelektüellik konusunda iş dünyasından Ömer Koç'u çok ayrı tutuyor, övüyor.
    "Eski Rusya'yı görmek isterseniz Yaroslav'a gidin" diyor. Bunu not etmeli.
    "Unuttuğumuz Türkçe'nin kökü Tebriz'de. Hâlâ konuşuluyor."
    Eski zaman kadınlarından bahsederken şöyle sözler sarf etmiş: "Bahsettiğim güzeller hakikaten bir de rafineydi, alımlıydı. Nedir bu? Belli ki o insan hayatta düşünmüş, üzülmüş, sevilmiş, görmüş, geçirmiş, güzel şeyler görerek heyecanlanmış, okumuş, okuduğundan etkilenmiş. Bunlar hep insanın yüzüne yansır. Yaşanmışlıklar erkeğin de yüzüne vurur, kadının da..."
    "...Yalnız o İstanbul da İstanbul'du, bambaşkaydı. Artık öyle bir İstanbul kalmadı, yıkılıp gitti. Yıkılması da gerekmiyordu ama yıktılar, şehri görgüsüzce bitirdiler. İşte Anadolu budur. Kendi geleneğinden nefret eder, sırası geldikçe eskiyi yıkar. Bizim millet zaten genelde böyleydi. Misal, Adnan Menderes kadar hem geleneksel Anadolu'dan destek alan hem de o geleneksel Anadolu'nun siluetini görmek istemeyen bir başbakan yoktur."
    "...Şehre Mimar Sinan gibi bakıyor olsaydık, bunları yapmazdık. Şu camilerin etrafını boş tutardık mesela, çevredeki ahşap yapıları muhafaza ederdik. Velhasıl sadece Sinan'ın eserleriyle bile göz zevkimizi koruyabilir, ruhumuzu dinlendirebilirdik. Ama yapamıyoruz."
    İlber Ortaylı da tıpkı Doğan Kuban gibi ve o yaşlardaki pek çok insan gibi, kendi zamanlarında Türkiye'nin her yerinde çok kaliteli bir eğitim olduğunu söylüyor.
    "Umutsuz sanmayın, gençlerden umutluyum."

    29- HİPPİ - PAULO COELHO
    Bu, Hippi kültürünün hakim olduğu yıllarda geçen bir arayış hikâyesi. Brezilyalı Paulo ile Hollandalı Karla'nın "Magic Bus" denen otobüsle Nepal'e yaptıkları yolculuk sırasında maddi-manevi yaşadıklarını konu ediniyor. Paulo, yolculuk sırasında uğranılan İstanbul'da mevlevi kültürüyle tanışıyor ve bir süre burada kalmaya karar veriyor. Karla daha çok inziva peşinde. Nepal'e doğru yola devam ediyor. Biyografik özellikler taşıdığı söylenen bir hikâye bu. Bazı tutarsızlıklar gözardı edilirse, keyifli. Nedir bu tutarsızlıklar? Örneğin, yazar Boğaziçi Köprüsü'nden bahsetmiş ama 1970'te köprü yoktu. Ve yine aynı tarihte İstanbul'a saç ektirmeye gelen yabancılar var mıydı emin değilim. Bu konuda bugünü anlatmış gibi:) Bu özensizliği önceden biliyor olsaydım okumazdım açıkçası.

    30- MARTIN EDEN - JACK LONDON
    Jack London'ın henüz okumadığım romanıydı. Zaman bu zamanmış. Geç kalmışım aslında. Martin Eden'in hikâyesi beni derinden sarstı.  Onun o yazma tutkusu, çalışması, gayreti, kendini buna adaması, çevresine direnmesi, umudunu yitirmemesi, arzusuna ulaşması fakat yolun sonunda onu çok farklı duyguların bekliyor oluşu şahane yansıtılmış, ilmek ilmek işlenmiş. Bireyden topluma yayılan ikiyüzlülük zamansız bir konu. İnsan var oldukça bitmeyecek. Martin hassasiyetinde insanların bunu bilmesi, güçlü durmaya çalışması, kendini koruması şart.

    31- ARTİSTLİK YAPMA - JOHN BADHAM / CRAIG MODERNO
    Bir yönetmen ve bir yapımcının deneyimlerini anlattığı, sinema sektöründe yer almak isteyen gençlere tavsiyelerde bulunduğu bir kitap. Benim gibi sadece merak edenler de okuyabilirler tabii. Çünkü özellikle yönetmen ve oyuncu arasındaki ilişkiye odaklanılmış. Bazı yönetmenlerin ve oyuncuların fikirlerine de yer verilmiş. Şunu anladım ki küçük çocuğumuza nasıl davranıyorsak yönetmenler de oyunculara genelde o şekilde davranmalılar:) Bazen pohpohlayarak, bazen kandırarak, tatlı-sert davranarak, güvende olduklarını hissettirerek, dinleyerek, değerli olduğunu vurgulayarak, psikolojilerini takip ederek vs. Yönetmen psikolog tavrını biliyor olmalı. Yani karşısındakiyle nasıl konuşacağını, onu nasıl yönlendireceğini bilmeli. Kolay değil.
    Kitapta eğlenceli ayrıntılar da var. Örneğin Elia Kazan'ın çektiği Cennet Yolu'nda oynayan James Dean'i, filmin kitabının yazarı John Steinbeck'in hiç sevmemesi gibi .

    32- 83 ÇEYREK YAŞINDAKİ HENDRIK GROEN'UN GİZLİ GÜNCESİ - HENDRIK GROEN
    Hendrik Groen takma bir isim. Kitabın yazarı ve aslında kaç yaşında olduğu bilinmiyor. Fakat olaylar Amsterdam'da bir huzurevinde geçiyor. Kitapta yaşlılık var ama duygu sömürüsü yok. Huzurevinde yaşlılar genelde huysuz, dedikoducu, şikayetçi ve cimri ama Hendrik'in bir arkadaş gurubu var ki özenilecek cinsten. Biz Hâlâ Ölmedik, yani BHÖ grubunu kuran bu arkadaşlar, kaçınılmaz olumsuzluklara rağmen hayatın tadını çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Her ay bir gezi düzenliyorlar örneğin. Sırası gelen kişi o ayın programını yapıyor, gezi günü gelene kadar açıklamıyor. Kimi zaman şarap tadımına gidiyorlar, kimi zaman golf oynamaya vs. Okurken pek farkında değildim ama şimdi düşündüm de sevmişim ben bu romanı.
    "Yılın ilk karı yağdı. Bu şu anlama geliyor; kimse dışarı çıkmayacak ve herkes ihtiyaç maddelerini stok edecek. Aşağıdaki bakkalda tek bir kurabiye veya çikolata kalmamış.
    Savaş kuşağı.
    Zamane gençleri savaşı yaşamış son kuşaktan, o lale soğanı çorbası ve bir tutam havuç için yedi saat yürüme hikâyelerinden sonunda kurtulacaklar."

    33- EĞLENCE BAŞLASIN - NICOLA AMMANITI
    Ammaniti'den okuduğum ikinci roman. İkisi birbirinden çok farklıydı. Bunun konusu absürt. Ses getirecek bir olay gerçekleştirmek isteyen satanist bir grubumuz var. Üyeleri salaklık derecesinde saf insanlar. İtalyan sosyetesinin yer aldığı bir partiye garson olarak sızıyorlar. Partinin verileceği villanın açılışı yapılıyor aynı zamanda. Parti gecesi geniş bir arazide vahşi hayvan avıyla başlıyor. Ünlü bir popçunun yer aldığı konserle bitecek. Satanist grup bu şarkıcıyı kaçırıp öldürmek niyetinde. Plan bu ama olaylar beklenmedik şekilde gelişiyor, ortalık savaş alanına dönüyor. Çünkü villa arazisinin altındaki dehlizlerde bir grup insan yaşıyormuş. Bunlar 1960 Roma olimpiyatlarına katılmış 22 Rus atlet ve birbirlerinden olma çocukları. Rusya'daki rejimden kaçmak için Roma'da kalmışlar, o zamanlar terk edilmiş haldeki Villa'nın dehlizlerine yerleşmişler. Yabanıllaşmışlar, çöplerle besleniyorlarmış vs. Parti akşamı yemek kokularını alıp bulundukları yerden çıkınca, zaten o saate kadar kafaları iyice güzelleşmiş konuklarla karşılaşmaları bir faciaya dönüşüyor. Vahşi hayvanları ve satanist şapşalları da işin içine katın. Çok saçma değil mi? :) 
Uçuk bir roman. Keyifliydi ama:)

    34- HATIRLA BARBARA YAĞMUR YAĞIYORDU - ONUR CAYMAZ
    Şair ve romancı Onur Caymaz'ın denemelerden oluşan kitabı. Hayata dair, edebiyata dair konular... 
İyi bir yazar olmak için önce iyi bir okuyucu olmak gerektiğini söyleyen, Akademi Nar'da Yaratıcı Okurluk Atölyeleri düzenleyen Caymaz'ın yazılarını seviyorum. Bunu da ilgiyle okudum.
    "Türkiye'de yaşayanlar nicedir geniş zamandan bir şey ummuyor. Maymundan geldik dediğimde dedem maymun mu benim yani diye kızıyor. Uzak deyince yirmi yıl geliyor aklına yeni Türkiye'nin. Yirmi milyon yılı düşünmüyor. Yıldızlarda bulunan bir madde var, insanın kemiklerinde de bulunuyor. Yıldızdık desen, ona da inanmazlar. Limon sineğinin de, bizim de genlerimiz var. Ama yeni Türkiye, tüm canlıları kendisi için yaratılmış sanıyor. büyük zamanı görmüyor. Türkiye, Türkiye'den başka şeyle uğraşmamıza izin vermiyor."
    Ve yazarlar dünyasından farklı bir bilgi: Balzac deliler gibi kahve içermiş. İyice krize girince kahve çekirdeği yermiş.

    35- CHARLIE CHAPLIN - KEVIN J.HAYES
    Sinema dünyasının efsane isimlerinden Charlie Chaplin'le ropörtaj yapanların izlenimleri yer alıyor kitapta. Her birinin ortak fikri Chaplin'in muhteşem bir gülümseyişi olduğu. Aslında ropörtaj vermeyi hiç sevmezmiş, rahat konuşamazmış. Daha ciddi rollerde oynamayı istediği halde komediden kopamamış. Kendisiyle özdeşleşen Şarlo karakterinin yürüyüşünü Londra'da bir meyhanenin müdaviminden almış. Adam yaşlıymış, sarhoşmuş ve sürekli ayakları ağrırmış. Genç yaşta paraya ve üne kavuşan Charlie cimri bilinirmiş ama onunla çalışan hiç kimse film aralarında ya da emeklilikte sıkıntı çekmemiş. Ve gizli yardımları çokmuş. Komünistlik suçlamasıyla karşılaştığını, bir seyahatten sonra Amerika'ya geri dönmemesinin söylendiğini biliyoruz. Londra doğumlu olan, Amerika'da üne kavuşan, sonrasında İsviçre'ye yerleşen Chaplin zaten kendini hiçbir ülkeye milliyetçi duygularla bağlı hissetmediğini söylermiş. Tam bir tiyatro aşığıymış. Kimi zaman umursamaz ve egoist, kimi zaman son derece yardımsever, bazen suratsız, bazen çok neşeli, karmaşık bir insan olduğu söyleniyor. Ve kendi sözleri şunlar:
    "Charlie hiç olmadığı kadar insanileşiyor -özellikle Şehir Işıkları'nda- bu iyi midir, kötü müdür bilemem. Eskisine göre daha az salt komik, ama zaman akıyor, ben de zamanla beraber akıyorum ve Charli'de gerçekleşen değişikliklere karşı elimden bir şey gelmez. Onu en başta taşlamacı olarak görüyordum. Onun tariflere sığmaz pantolonu zihnimde geleneksele karşı bir başkaldırıyı, bıyığı insanın kendini beğenmişliğini, şapkası ve bastonu asilleşme çabasını, ayakkabılarıysa sürekli önüne çıkan engelleri temsil ediyordu. Ama gitgide daha insanileşmekte ve şeylerin özüne biraz daha yakınlaşmakta ısrar etti."

    36- VE HİPOPOTAMLAR TANKLARINDA HAŞLANDILAR 
    - JACK KEROUAC / WILLIAM S.BURROUGHS
    Bu kitap Beat Kuşağı'nın ilk kitabı kabul ediliyor. Fakat aslında yazıldıktan yıllar sonra basılmış. Beat Kuşağı yazarlarından Jack Kerouac ve William S.Burroughs, başlarına gelen bir olayı, isimleri değiştirerek, beraberce anlatmışlar. Beat yazarlarının kendine özgü üslubuyla tabii. Arkadaş grubu içinden biri, diğer bir arkadaşlarını kavga sırasında bıçaklamış ve öldüğünü düşünüp nehre atmış. Olayı Jack ve William'a anlattıktan sonra teslim olmuş. Kendilerine söylenen cinayeti polise bildirmedikleri için onlar da tutuklanmışlar. Bu çarpıcı cinayet arkadaş grupları ve kendileri tarafından defalarca yazılmış. Zaten söz konusu olay ve genel olarak Beat Kuşağı hakkında o kadar çok kitap ve film var ki. Kısa ama verimli ve ilgi çekici dönem diyebiliriz.
    Kitabın ismi, o sıralarda gerçekleşen bir sirk yangınından kaynaklanıyor. Haberlerde spikerin 
"Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar" dediğini duymuşlar ve başlık yapmışlar :)

    37- COŞKUYLA ÖLMEK - ŞULE GÜRBÜZ
    Daha önce de bahsetmiştim, en sevdiğim yerli yazar Hakan Günday'dan duyduğumda ve İlber Ortaylı'nın İhsan Oktay Anar'la birlikte beğendiği yazar olarak Şule Gürbüz'ün adını andığında tanıdım onu. Önce Kambur romanının okudum, ardından Coşkuyla Ölmek geldi. Coşkuyla Ölmek dört uzun hikâyeden oluşuyor. Belirgin olaylar yok, karakterler var. Hepsi birbirinden farklı, tüm insanlardan farklı, çözümlemesi zor kişiler. Her birine dair cümleler su gibi aktı benim için.
    "Kışın insanın içine sıcak bir içecek gibi akıttığı tarçın ve mahcubiyette, mahlep ve içe kapanışta, süt ve yanık kokusunda, camın dışı ve pencerenin titreyişinde, arkadan kapıyı örtüp halıya basıştaki emniyette bir şeyler sezip bacağını kırıp oturma ve buzdan bir şeyler öğrenme hali vardır. Bu aralık ile mart ortasına kadar devam eden dönem bir edeplenme ve hali ile bir olma zamanıdır."
    "Bazen çevremdeki arkadaşlara kulak kabarttığımda acaba dünya, bu yusyuvarlak şey nasıl bir dönüşteydi de kiminde mide bulantısı, kiminde eğlence, kiminde yükseklik korkusu, kiminde göğe merdivensiz tırmanma ile beliriyor diye düşünüyordum."

    38- MOZART / DEHANIN GÖLGESİNDE - MARIA DUBLIG
    Sahaftan aldığım, epeyi eski basım bir Can Yayınları kitabı. İlgiyle okudum. Müzik alanında doktorası olan araştırmacı Maria Dublig, özellikle Mozart ve babasının birbirlerine yazdıkları mektuplar üzerinden hareketle sıkı bir biyografi oluşturmuş. Mozart'ın babası Leopold'e hayran oldum. Kendisi de müzisyen ancak Mozart'ın dehasını keşfettikten sonra kendisini ona adamış. Aslında sadece ona değil, kızı Maria'ya da sonsuz ilgi göstermiş. Kızların eğitiminin önemsenmediği bir zamanda kızının iyi yetişmesi için uğraşmış. Her iki çocuğuna da döneminde görünmeyen bir tarzda, pedagojik eğilimlerle yaklaşmış. Mozart'ın bir dahi olduğunu ve bu yüzden sıkıntı çekeceğini anlamış, ömrü boyunca desteğini esirgememiş. Eşiyle beraber Mozart'ın peşinde tüm Avrupa'yı dolaşmışlar, ona göre yaşamışlar. Kadıncağız bir turne sırasında, soğuktan hastalanarak hayatını kaybetmiş. Mozart akıllı ve bunun bilincinde. Aptal gördüğü insanlara tahammülsüz. Kesinlikle eyvallahı yok. Saraydan iş alması için nabza göre şerbet vermesi lâzım ama o bundan hoşlanmıyor, burnunun dikine gidiyor. Dolayısıyla saray çevreleri onu biraz süründürüyor. Özellikle Viyana'daki rekabetçi ortam Mozart'ı çok zorluyor. Küçükken sevimli dehasından dolayı el üstünde tutulduğu Avrupa saraylarında prens ve prenseslerle oynarken, büyüdüğünde aslında onlardan farklı statüde olduğunu anlayıp hâyâl kırıklığına uğruyor. Yine de çok sevdiği İngiltere'den davetler aldığı halde, el üstünde tutulacağını bildiği halde, "Ben koyu bir İngilizim" dediği halde Viyana'dan vazgeçmiyor. Yazara göre Viyana'daki rekabetçi ortam onu besliyor. Hepimizin bildiği gibi erken yaşta nedeni belirsiz bir hastalık sonucu hayatını kaybediyor. Mozart'ı en büyük rakibi Salieri'nin zehirleyip zehirlemediği konusu hâlâ tartışılıyor. Acaba ölüm nedeni neydi? Bir yerde odasının duvarına başını dayayarak yattığı için boyadaki asbestten zehirlenmiş olabileceğini dahi okumuştum. Merak uyandıran bir muamma.Yalnız ben bu Viyanalılar'dan gerçekten hoşlanmıyorum. İki kere gittim, birinde uzun kaldım. Onlar kadar burnu büyük, soğuk insanlara başka bir yerde rastlamadım. Mozart'a da az çektirmemişler. Farklı alanlardaki birçok sanatçının biyografisinde de aynı şeye rastladım. Mozart gibi bir deha öldüğünde özel bir mezar yapılmadığı gibi, hava soğuk olduğu için cenaze töreni de vasat olmuş. Yazık!

    39- DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI - KAZUO ISHIGURA
    Yıl 1948. Yer Japonya. Karakterimiz yaşlı bir ressam. Hem sanatsal yeterlilik açısından meşhur, hem de 2.Dünya Savaşı'nda savaşmak isteyen tarafta olduğu için dikkat çekmiş. Malûm, Japonya Almanya tarafındaydı. Yaşlı ressam, savaşın ardından değişen Japonya'yı anlatıyor, ara ara gençlik yıllarına dönüyor. Bir yandan geleneksel Japon resmine göz atarken, bir yandan Japonya'nın giderek nasıl Amerikanlaştığını öğreniyoruz. Ressamın derin bir pişmanlığı yok. Zamanında ne düşündüyse arkasında. Fikirleri değişmiş olsa dahi o zaman onları düşündüğü için inkârda değil. Oysaki inkâr eden çok insan var çevresinde. Ishigura'nın ayrıntılı anlatımını, karakterlerini seviyorum. Bundan önce okuduğum Günden Kalanlar romanında değişen İngiltere'de eski gelenekleri sürdürmeye çalışan bir uşak vardı, bunda savaş öncesini ve sonrasını yaşamış yaşlı bir ressam. Adam boşuna Nobel almadı.

    40- ZARGANA - HAKAN GÜNDAY
    Hakan Günday romanlarını tamamlamadım. Ama az kaldı. Zargana da okumadıklarımdan biriydi. Diğerlerine göre daha az etkilendiğim bir roman oldu. Şiddet içeren hikâyelere itirazım yok. Gerekiyorsa gerekiyordur, rahatsız olmam. Ancak bundaki şiddet nedense hoşuma gitmedi. Zargana karakterine karşı empati geliştiremedim. Evlatlık olduğunu öğrenen 12 yaşındaki bir çocuk -ne kadar seviliyor olursa olsun- evden kaçabilir ama sonrasında bulununca onun eve dönmesine, sevgilisinin ise arkası olmadığı için hapiste kalıyor olmasına bu kadar takması zorlama geldi. Sevdiğimiz yazarın her kitabına aynı sempatiyi besleyeceğiz diye bir durum yok değil mi? Diğerleri bana fazla fazla yetiyor :) Özellikle Kinyas ve Kayra.

    "...Yanık kokan bir dünya. Tüten insanlar. Dumanlı bir hayat. Cehennemden biraz daha serin bir dünya..."

    41- NEW YORK SEYİR DEFTERİ - BUKET UZUNER
    Buket Uzuner bir sene New York'ta yaşamış. Bu kitapta o dönemden izlenimlerini toplamış. Sonradan yaptığı eklemeyle, 11 Eylül öncesinde New York'ta yaşadığını, o zaman bu şehrin daha keyifli olduğunu belirtmiş. 
    Buket Uzuner belli ki kolay arkadaşlık kuran, başkalarıyla iletişimi yüksek bir insan. Tüm gezi kitaplarından anlaşılıyor bu. İlginç insanlarla karşılaşıyor, güzel tesadüfler yaşıyor. New York'ta yaşadığı apartmanın çamaşırhanesinde tanıştığı Amerikalı kadının editör olması ve kurulan yakın dostluğun ardından onun kitaplarının editörlüğünü yapması müthiş güzel bir şans örneğin. Yazarın yol hikâyelerinde böyle çok karakter var. Sadece mesleki çevreden arkadaşlıklar kuruyor sanılmasın. Apartmanın kapıcısı, evine gelen gündelikçi de sıcak ilişkilerin özneleri. Bu kitapta yazara yardımcı olan Uruguaylı gündelikçinin Atatürk'ün fotoğrafını gördüğünde kim olduğunu sorması ve öğrenince "Aa!Atatürk bu mu? Ne yakışıklı bir adam. Biz okulda Osmanlı Tarihi okuduk, Atatürk'ü biliyorum" demesi ve New York'tan ayrılırken Atatürk'ün resmini ona bırakmasını istemesi hoş bir ayrıntı örneğin. Bu tip insan hikâyelerini yakalayan, aktaran yazarlara bayılıyorum.
    Ve Buket Uzuner'in de hatırlattığı üzere ünlü mimar Le Corbusier'nin dediği gibi 
"Tam yüz kere New York'un bir felaket olduğunu düşünmüşümdür ve tam elli kere de ne müthiş bir felaket olduğunu." Öyle mi acaba? Bilmem. Henüz görmedim :) Amerika vizemin bitmesine iki yıl var. Bu iki yıl içerisinde gidip görür müyüm? Kısmet!

    42- FRAMBUAZLI HAYAT - DEEP TONE
    Benim için yılın son kitabı sevgili blog arkadaşımız deep'e ait. "Sade ve Derin" isimli blogun yazarı deep -her ne kadar kendini açık etmese de- onu takip edenler için özel bir isim. Bloglar arası iletişimi sağlar, yüzleri güldürmek ister, kimseyi unutmaz, çalışkandır, her konuda yazar, çok izler, çok okur, çok dinler. Gizemlidir. Yazıları göz önündedir, kendisi sırlardadır:) Ama bu konuda kimse ısrarcı olmaz. Ona öyle alışmışızdır, takdir ederim. Yaptığı yorumlarla yüzlerde gülümseme yaratır. Ama bilmem ki kendisi ne durumdadır. Bir defasında ona "Umarım sen de mutlusundur" yazmıştım. Bunu kalpten dilerim. İşte bu sıra dışı arkadaşımızın kitabı "Frambuazlı Hayat". Yazdığı beş kitaptan biri. İlk çıkardığı "Sade ve Derin"'i de okumuştum ve hatta yazmıştım ancak bir düzenleme sırasında yanlışlıkla sildim. Bu yüzden onu burada tekrar paylaşamıyorum. Bu kitabında da sevgili deep yine Sanat, İnsan, Yansımalar, Yaz, Müzik gibi başlıklar altında denemelerini ve kısa öykülerini toplamış. Diğer üç kitabını da en kısa zamanda edineceğim ve ona gönülden desteğim devam edecek. Sevgili arkadaşımızın dünyasına girmek isteyenlere tavsiyemdir.
    "İçime bir deli kaçmış sanki. Çıkmıyor içimden. Hadi hadi el sallayın şu deliye. Hâttâ tekme atalım ona hâttâ öldüreyim ben o deliyi. Nefsi müdafaa olur hem. Kendi nefsimi."

    İşte böyle! Benim 2019 listem bu. Şuna dikkat ettim, listedeki fotoğraflar bana ait ama Instagram'ı bıraktığım ağustos ayından beri pek fotoğraf çekmemişim. Instagram için değil kendim için ara ara kitap fotoğrafları çekmem lâzım. Dalga geçiliyor falan ama ben kitap-kahve fotoğraflarını seviyorum:) 
Kahvemiz, kitabımız, gönül rahatlığıyla okuyacağımız huzurlu günlerimiz bol olsun. 2020 sonu listesiyle, belki daha fazla kitapla görüşmek üzere :)


 2018'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM... 
 2017'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...
 2016'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...