Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2024 Cuma

JISBAR İSTANBUL'DA...

    Hazır hafta sonu yaklaşırken renkli mi renkli, sizi gündemin ağırlığından uzaklaştıracak bir sergi tavsiyesiyle buradayım efendim. "Jisbar İstanbul'da"... Ve Taş Konak'ta... 

    Fransız sanatçı Jisbar'ın eserleri geçtiğimiz kasım ayının başında Kalyon Kültür / Taş Konak'ta izleyiciyle buluştu. Ben de tam o günlerde gezip görmüştüm ancak şimdi yazma fırsatı bulabildim. Kuratörlüğünü sevgili dostum Aslı Bora'nın yaptığı sergiyi kaçırmayın derim. 14 Şubat'a kadar meraklısını bekliyor olacak. 

    Jisbar, sanat hayatına Paris sokaklarında graffiti yaparak başlamış. Anlamca bağdaştırması zor olan sokak sanatını ve pop sanatı eserlerinde birleştirerek kendine özgü bir tarz yaratmış. Eserlerinde sanat tarihinin ikonik figürlerini yorumlarken, onların nasıl popüler hale geldiğine vurgu yapmış. Sanatın metalaşmasını sorgulamış. 
Kimi zaman kendine ait deyişlerle, kimi zaman bilindik isimlere ait ünlü sözlerle ve simgelerle desteklemiş çalışmalarını. Her biri amaca hizmet eden destekler bunlar. Ve oldukça oyuncaklı bir etki yaratmaktalar. 

   Jisbar'ın çalışmalarının önünde uzun uzun kalıp her bir simgeyi yorumlamaya, her yazının üstlendiği görevin ne olduğu konusuna yoğunlaşırken çocukça bir heyecana kapılıyorsun. Yakaladığın her ayrıntı, dağarcığını yoklayarak ortaya çıkarmaya çalıştığın her bilgi, renklerle de birleşip tatlı bir sevinç yaratıyor. 


    Buyurunuz Tony Montana... Efsane bir karakter mi? Evet öyle. Açgözlü müydü? Zenginlik onun için ne ifade ediyordu? Nereden geldi, nereye vardı? Tony'nin başının üzerine yerleştirilmiş "Parayı al ve kaç" kimin sözü? 
Ön plandaki Paul Getty'ye ait söz ne ifade ediyor? Pek çok eserinde "Sanat paradan daha değerlidir" yazan Jisbar haklı mı? Geçmişin ünlü sanatçıları Frida, Van Gogh, Monet, Manet, Matisse, Klimt... Bu isimler nasıl oldu da popüler kültürün birer parçası oldular? 

    Jisbar kafasındakileri resme dökerken hep aynı sembolleri, sürükleyici öğeleri kullanmış ki bunlar yıldızlar, merdiven, taç, pırlanta, uçak, para gibi nesneler. Yani onun eserlerini tanımlayan şeyler. Eski yeni, maddi ve manevi, klasik ve popüler... Her biri çözülmeyi bekleyen birer bulmaca havasındaki kompozisyonlarda yerini bulmuş. 

Sokak ve özgürlük deyince motosiklet. Tarihi bir mekânda düzenlenen sergiye en yakışanı Vespa. 
Jisbar bu motosikleti ve kaskları açılış günü Kalyon Kültür için boyamış. 
Her birini tek inceledim desem yalan olmaz. 

   

    Kısacası bol anlamlı, çok renkli bir sergi bu. Dali'den Benjamin Franklin'e, Metallica'dan Tony Robbins'e, Banksy'den James Bond'a, Süperman'den Bugs Bunny'ye, Karl Lagerfeld'den Jane Birkin modeli meşhur çantaya kadar pek çok detay, pek çok iz Fransız sanatçının çalışmalarında. Daha çok şey anlatmak isterdim ancak yazıyı sergi kataloğuna döndürmek istemem:) İstanbul'da olanlar 14 Şubat'a kadar ücretsiz olarak gezebilirler. 
    Her şey para mı? Popüler olan mı daha makbul? Maddi olanın şekillendirdiği günümüzde karmaşa içinde bunalan ruhumuza, eserlerinde bir umut kapısı da açıyor Jisbar. Bir çalışmasında yer alan ve Mahatma Gandhi'ye ait olan söz beni oldukça düşündürdü: "Gelecek bugün ne yaptığına bağlıdır".
    Her zaman hissettiğim ve söylediğim gibi, sanat olmasa hepten yanmışız.





25 Eylül 2023 Pazartesi

BU ELBİSE NE RENK?

     2015 yılında sosyal medyada ortaya çıkan bir tartışma vardı. Halâ ara ara karşımıza gelir. Bir kadın kızının düğününde giyeceği elbisenin fotoğrafını kızına ve damadına göndermiştir. Kızı elbiseyi sarı-beyaz renkte algılarken, damadı mavi-siyah olduğunu söyler.  

    Ben o zaman "Olur öyle, beyin bu!" deyip geçiştirdiğim duruma dair yorumları hiç okumamıştım. Kısa bir süre önce bitirdiğim "Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik" isimli kitapta tekrar bu konuya rastlayınca hem ufacık bahsedeyim hem de kitabı tavsiye etmiş olayım istedim. 

     Renkleri algılama serüvenimiz insana dair en çok hayret ettiğim şeylerden biri. Tamamen ışıkla ilgili. Bir şeyin üzerine düşen ışık, dalga boyuna göre yansıyor ya da soğuruluyor, önce retinaya gönderiliyor, ardından beynimiz değerlendirmeyi yapıyor. Her rengin dalga boyu farklı. Mesela kırmızının dalga boyu maviden daha uzun. Beynin karar vermesinde, gelen ışığın şiddeti, yönü, miktarı ve daha önce kaydettiklerimiz önemli. Muazzam bir bilgisayar saydığımız beynimiz dümdüz algılasaydı şafak vaktinde rastladığımız bir yaprağı kırmızı görebilirdik. Ancak "Renk Sabitliği" denen duruma göre yaprağı yeşil görürüz çünkü beynimizin yaprağın asıl rengini algılamayı sürdürme özelliği vardır. Elbiseye dönecek olursak... Kitaptan anladığıma göre, iki fotoğrafı da baz aldığımızda elbiseyi aydınlatan ışık oldukça muğlak. Loş mu? Sarı ışık mı? Mavi ışık mı? Net değil. Bu nedenle "Bu muğlaklık, beynimizin belirli algısal kararları alırken bilinçdışı şekilde kargaşadan düzen yaratmasıyla birlikte, elbisenin rengine ilişkin olarak izleyicilerin de ulaştığı farklı yargıların sebebi". Aslında elbise mavi-siyahmış. 
Fakat sarı-beyaz göründüğü fotoğrafa baktığımızda haddinden fazla ışıkla aydınlanmış olduğunu çözebiliriz. Fotoğraf çekimi sırasında fazla ışığa maruz kalan elbise normalde daha koyu olmalıdır. Bunu ilk anda bilinçli düşünmeyiz. Ancak beyni bu karara bilinçdışı ulaşmış olan insanlar, elbiseyi otomatik olarak mavi-siyah görürler. Muğlak durumda, farklı insanların farklı deneyimlerdeki beyinleri farklı yargılara ulaşırlar. (Tam şu noktada "Yani bazı insanlara ne desen boş" diyesim geliyor da her ne kadar bağlantılı olsa da şu an için gereksiz :) ) 
    Elbisenin rengi konusu bende böylece netleşti. Madem konu açıldı, bir de şu bağlamayı yapabilirim. 
Bazı resimlere baktığımızda "Ne var ki? Bunu ben de yapabilirim" diyoruz ya hani? İlk aklıma gelen Rothko gibi, Mondrian gibi sanatçıların resimleri örneğin... Basit gibi görünseler de bu tarz eserlerin renk konusunda, denge, ritm vs. konusunda defalarca tekrarlanan deneyimlere ve araştırmalara dayanan eserler olduğunu bilelim. 
Bir renk bir diğer renkle yan yana geldiğinde kendinden ne alır, ne verir? İzleyicide biyolojik ya da psikolojik ne gibi etkileşimler yaratır? Işığın farklı değerleri, farklı yansıması  rengi nasıl değiştirir? Ve daha bir çok şey... 



   Yazının kaynağını oluşturan kitap tüm bunları bilimsel açıdan irdelemiş. Figüratif ya da soyut her iki tarzın beyinde farklı bölgeleri çalıştırması, bir eserden alınan hazzın her bir izleyicide farklı olabileceği gibi konular mevcut. Bilimdeki indirgemeci, yani basite inerek sorunu çözmek durumu ile soyut  eserler üreten sanatçılar arasında bağ kurulmuş. Meraklısına tavsiye ederim. Eğer soyut sanatı sevmiyorum diyenlerdenseniz, kitabın sonunda fikrinizin yumuşayacağına inanıyorum:) 
    Kitabın içeriğine dair ilginç bir örnek daha vererek yazıyı tamamlamak isterim. Yukarıda fotoğrafı görülen kitap kapağındaki resim Chuck Close'a ait. Close, prosopagnoziden, yani yüz körlüğünden muzdaripmiş. Yüzlerin yüz olduğunu anlıyor ama birinin yüzüne baktığında onu tanıyamıyormuş. Yüzlerin 3 boyutluluğunu ayırt etmekte güçlük çekiyormuş. Yüz körlüğü sorununu portre resmetme arzusuyla uzlaştırıp yeni, indirgemeci-sentezci bir teknik geliştirmiş. Buna göre önce modelinin büyük formatlı Polaroid bir fotoğrafını çekip, ardından fotoğrafın üzerine yarı saydam bir levha sermiş ve bu levhayı küçük küplere bölmüş. Küplerin her birini ayrı tarzda süslemiş, son adımda bunları tuvale aktarmış. 
    Eric R.Kandel'ın kitabı Koç Üniversitesi Yayınları basımı. Yaz başında Beyoğlu'ndaki küçük mağazalarından almıştım. Bunu ve birkaç şahane konulu kitabı daha... Öğrendiklerime minnettarım. Beyin bilgisayar dedik; alır, saklar, analiz eder, harekete geçer dedik fakat unutmayalım ki onu doğru deneyimlerle beslemesi gereken bizleriz. 


 

8 Temmuz 2023 Cumartesi

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLER...

     27 Temmuz tarihine kadar, müsait olan herkesin görmesini istediğim bir sergiyi hatırlatmak için buradayım. Nisan ayının ilk haftası Meşher'de açılan sergiyi ben ancak geçen hafta ziyaret edebildim. Bir süredir yüzümü huzurla gülümseten böylesi bir etkinlik içinde bulunmamıştım. Konumuzun öznesi John Craxton... Ve tabii onun Ege kokulu rengârenk resimleri, sınır tanımayan karakteri... Ve biraz da imrendiren şansı... Şans konusu sergi tanıtımında özellikle vurgulanmış. Şöyle ki... Londralı varlıklı bir müzisyen ailenin oğlu Craxton, hayatı boyunca sadece sevdiği şeylere odaklanmış. Resim yapmak ve gezmek gibi... Çoğu kişinin hayalini yaşamış. 
Sergi kitapçığında hakkında "Olağanüstü yetenekli, olağandışı talihliydi; keyfin resmini çizip keyif içinde yaşayan cesur bir hedonistti" denen Craxton'ı vallahi kıskanmadım:) Coşkulu resimlerinin uyandırdığı keyif baskın geldi. "Böyle de yaşanabiliyormuş" deyip, sanki Ege kıyılarında ben gönlümce gezmişim gibi, tüm o insanlarla ben tanışmışım gibi, kedilerle ben oynamışım, keçilerle dostluk etmişim gibi, o resimler benim fırçamdan çıkmış gibi hissettim. Gündelik yaşamdan koptuğum bir zamandı. Mutlu oldum. 

    John Craxton resmi eğitimi reddetmiş, gönlünce resimler yapmış. Ancak yakın aile çevresinde sanatçılar çok olduğu için gereken desteği de bulmuş. Onlardan hem teknik anlamda dersler almış hem de beraber yaptıkları müze gezileri sayesinde ufku açılmış. Picasso ve El Greco'dan etkilendiğini söylüyor ki daha erken dönem resimlerinde bu etkiyi görmek mümkün. 

    Genç yaşında ziyaret ettiği Dorset'teki Pitt Rivers Museum'da antik sanatı keşfetmiş ve Akdeniz'e hayranlığı başlamış. 2.Dünya Savaşı sırasında Londra'da haliyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş ve bunu sergide gördüğümüz resimlerine de yansıtmış. Hem konu, hem renk, hem yarattığı etki olarak daha karanlık resimler bunlar. Onlar da çok beğendiğim etkili resimler ancak bir tane bile fotoğraf çekmemişim. Dikkatimi eserlere vermek için genelde -belki birkaç hatıra dışında- pek fotoğraf çekmiyorum fakat bu yazının benim gözümden akışı için olmalıydı. Özeleştirimi de yapayım. İngiltere dönemi resimleri bu aşamada şunun için önemli. İngiltere'den çıktığı anda, Yunanistan'a gidip gelmeye başladığı anda tarzı değişiyor. Hele hele Yunanistan'da yerleşik duruma geçince daha da canlanıyor; hayatın içine karışmış, güneşle ve denizle yoğrulmuş, hayatta olmanın keyfiyle şekillenmiş eserler oluşturuyor. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi "Işığın Peşinde" müthiş bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

    Yunanistan'a ayak basmadan önce, savaş biter bitmez, kendisi gibi aykırı ressam Lucian Freud'la birlikte önce Scilly Adaları'nı ziyaret ediyorlar. O sırada 22 yaşında. Savaş sırasında orduda görev almıyor çünkü tüberküloz nedeniyle sık sık hastalanıyor. Ne ilginçtir ki hem ruhen hem bedenen sıcak iklimlere ihtiyacı varmış. Sanırım Ege-Akdeniz coğrafyası onu hep çağırmış. O da bu çağrıya uyarak 23 yaşındayken önce Atina'ya gitmiş. Sonra Poros adasına taşınmış, Kiklad Adaları'nı ve 12 Ada'yı gezmiş, birçok yerli sanatçıyla tanışmış, arada hem Yunanistan'da hem Londra'da sergiler açmış. 3 yıl sonra Girit'i tanımış. Her yıl buraya gelip gitmiş, kalan zamanında bol bol resim yapmış ve birçok ülkeye seyahat etmiş. İstanbul'a da birkaç kere gelip gitmiş tabii. Antik dünyanın peşinde Çanakkale'den İzmir'e gezileri olmuş. 1959'da Girit'e taşınmış. Hanya'da Venedik limanında bir Osmanlı evini satın almış. Eve dair bir video da sergide mevcut. 1967'de Cunta döneminde Girit'ten sürülmüş. Ajan olduğu söylenmiş, kimine göre askeri rejimi hafife alan yerli yersiz konuşmaları dikkat çekmiş ve genç askerlerle yakınlığı da onun Girit'ten sürülmesine neden olan söylentiler arasında. 9 yıl aradan sonra dönebilmiş Yunanistan'a. Girit'te stüdyo olarak kullanmak için ikinci bir ev satın almış. Bu ev onun anısına Yunan Ulusal Anıtı ilan edilmiş. 2006 yılında sağlık nedeniyle Girit'ten ayrılmış ancak geçici umduğu bu ayrılık son olmuş. Bir daha Girit'e dönememiş. Yabancı bir kaynakta küllerinin Girit'e götürüldüğünü okudum fakat başka bir yerde görmediğim için emin olamadım. 



    Resmi eğitimi reddeden, kendi tarzını yaratan, sanata dair hiçbir beklentisi olmadan gönlünce çizen ve kendini "Arkadyalı" olarak tanımlayan Craxton'ın Ege resimleri tamamen kendine özgü. Gündelik hayata dair, ışıkla bezenmiş resimler bunlar. Ve bu sergi, The Guardian'da çıkan habere göre sanatçının en büyük sergisi. Craxton Londra Kraliyet Akademisi'ne seçilmiş ve kendi ülkesinde de sergileri oluyor ancak habere göre yine de bu zamana kadar İngiltere'de gereken ilgiyi görememiş. Yunanistan sanatçıya daha fazla sahip çıkıyor ve İstanbul'daki bu sergi Londra'nın bir miktar gözünü açmış. Sergi İstanbul'dan hemen önce Girit'teymiş. Sanatçının eserlerinin büyük kısmı Ömer Koç koleksiyonunda yer almakta. İstanbul'da yaşayanların, yakın zamanda İstanbul'da olacakların kaçırmaması için yaklaşık 3 hafta kadar bir süre var. Meşher sergilerinin ücretsiz olduğunu da ekleyeyim. 


    Meşher'den çıkınca yakın zamanda restore edilip açılışı yapılan Botter Apartmanı'na da uğradım. Nerede o ilk günlerdeki izdiham, nerede o günkü tenhalık? Kalabalık dağılsın diye beklemiştim. İyi de yapmışım. Rahat rahat gezdim. 



    Sosyal medyada fazlasıyla yer alsa da minicik bir ekleme yapayım. Botter Apartmanı İstanbul'un ilk Art Nouveau binası. Sarayın resmi terzisi Jean Botter için yapıldı ve mimarı Raimondo D'Aronco ki kendisi mimarlık tarihimiz açısından önemli isimlerden biri. Apartmanın ilk katı "Botter Moda Evi" olarak kullanılmış. 1900'lerin hemen başında inşa edilmiş değerli bir mekânı gezerek deneyimlemek güzel. Üstelik bir de "Düşler, Hakikatler" isimli sergi varken. Vaktim olsaydı kütüphanesinde de vakit geçirmek isterdim. 3 okuma-çalışma odasında sadece 5 genç vardı. Bu sayı bana az geldi doğrusu. İstanbul'un göbeğinde tarihi bir mekânda daha fazla vakit geçirmek adına kütüphanesinden de faydalanılmalı diye düşünüyorum. Sosyal medya etkisi biraz azalmış sanırım. 
Gerçi bir yandan da şöyle düşünüyorum: İstanbul o kadar kalabalık ki bazı yerler tenha kalsa da olur mu acaba? 






    Botter'den çıkınca da ANAMED binasında yeni açılan bir sergiye, "Türkiye'de Bizans Çalışmalarının Serüveni"ne geçtim. Bir miktar akademik bir sergi fakat "Bu topraklarda yaşıyorsak geçmiş kültürlere de az ya da çok aşinalığımız olması gerekir" düşüncesiyle hareket edenler için oldukça faydalı. Çok da özenli. Burada da epeyi bir vakit geçirdim. Koç Ailesi'nin ülkemiz adına kültür-sanat bağlamında yaptığı katkıları bir kez daha gönülden takdir ettim. 


    Beyoğlu'nda aynı güzergâh üzerinde 3 farklı mekânda 3 sergiye ulaşmak... Üstelik bunlar sadece o gün seçtiklerim. Kızıyoruz mızıyoruz ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bir de o gün Beyoğlu pek bir sakindi. Yani bir süredir gözümüzü, gönlümüzü yoran karmaşa yoktu. Pek çok milletten makûl bir turist kalabalığı vardı. En azından Şişhane civarı böyleydi. Fakat mağazalar, yeme-içme yerleri muazzam pahalı. Fiyatlar tamamen turistik. Devamlı giderim ama bu sefer bana inanılmaz pahalı geldi. Bir tatlı bir kahveye ödediğim hesabı telaffuz etmek istemiyorum ki dediğim gibi her gittiğimde o tatlıyı yerim, o kahveyi içerim. Bir süre yapmayacağım sanırım. Kırık Türkçeli yabancı bir kadın bile "Her şey ne kadar pahalı olmuş" diye garsona dert yanıyordu. Sanatla başladığım yazıyı ekonomiye bağladım ama inanın planlı değildi. Bu sıra her konuşmamız, her sohbetimiz eninde sonunda ekonomiye bağlanıyor. Kafa rahatlığıyla gezeceğimiz günlerimiz yakın olsun efendim!




6 Mayıs 2023 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     Londra seyahati hariç bir süredir yazmadım yazmadım da Hıdrellez gecesi oturdum klavyenin başına. O zaman fırsat bu fırsat tüm güzel dileklerinizin gerçek olmasını temenni ediyorum. Son yıllarda "yok öyle yapman lâzım, yok böyle istemen lâzım" diyerek ilgi çekmek isteyenleri, kafa karıştıranları takmayın, gönlünüzce dileyin.

   En son gergin olduğumdan bahsetmiştim. Galiba rahatlamaya başlıyorum. Çok düşündüm, kendimce çok kararlar aldım. Uyguladığımda dışarıdan kimsenin farkına varamayacağı ama benim içsel rahatlamamı sağlayacak kararlar bunlar. Dışsal etkiler de hafifledi. Aman maşallah diyeyim. Ruh sağlığı şart dostlar! 

    Seçim için siz de heyecanlı mısınız? Ben çok heyecanlıyım? Öyle böyle değil. Bazen düşününce resmen kalbimin atışı hızlanmaya başlıyor. Zaten her fırsatta ritmini yükselten hafif sorunlu bir kalbim var. Hayırlısıyla şu iş güzel güzel bitsin de beni zarara sokmasın. 

    Geçen hafta koştura koştura Pera Müzesi'ne gittim. Çünkü "Paula Rego / Hikâyelerin Hikâyesi" adlı serginin 
son günleriydi. Tavsiye yazısı yazamadım zira sergi bitti. Fakat ilgileniyorsanız ve tanımıyorsanız Paulo Rego'yu inceleyin derim. 

    Portekizli sanatçı teknik açıdan başarılı olmak bir yana içerik olarak da şahane işler üretti. Başarılı bir ressam olduğunu bilmesen erken yaşta evlenmiş çoluklu çocuklu bir kadın dersin. Evet bu doğru ama sessiz sakin tabiatına karşıt ürettiği feminist eserler oldukça şaşırtıcı. Bayılıyorum böyle sessiz güç insanlarına. Bağırmadan çağırmadan sorunlara dikkat çekenlere. Londra'daki kısa konaklamamız sırasında British Museum ve Tate Modern arasında kararsız kalıp tercihimi eşimin de ilgi alanına giren British Museum'dan yana kullandığımı söylemiştim. 
Bir sonraki müze durağı Tate Modern olacak. Orada Paula Rego'nun çarpıcı eserlerinden daha fazla sayıda göreceğim. Çok istiyorum.

    Pera dedim... O zaman bir de yeğenim Nisan'ın 18.yaş gününü Pera Palas'ta da kutladığımızdan bahsedeyim. Eski dostlar bilirler. Nisan'ın her doğum günü konseptlidir, hoştur. Geçmiş yıllarda çok anlattım. Annesiyle beraber beni az çalıştırmamışlardır. Bir sene Harry Potter temalı bir partimiz vardı ki efsaneydi:) Günlerce ellerimle snitch'ler mi hazırlamadım, okulun her bölümüne ait materyaller mi kesip biçmedim? Hem yiyecek, hem dekorasyon derken ne fikirler ürettim ne fikirler. Anne-kız seviyorlar böyle şeyleri. "Sen yapabiliyorsun" diye el işleri hep bana paslanırdı da son zamanlarda yavaş yavaş elimi eteğimi çektim:) Karlar Kraliçesi Elsa temalı partide her çocuğa kar tanesi şeklinde kolye yapmıştım mesela. Defalarca kes, birleştir içimin şiştiğini hatırlıyorum da ondan aklıma geldi. Fakat bunlar güzel hatıralar tabii. Çocuklar büyüyor neticede. Arkadaşlarıyla kutlama hariç kardeşim bir de doğum günü hediyesi olarak bu sene Pera Palas'ta konaklamak için yer ayırtmış. Onlar ailecek gittiler kaldılar. Biz de eşimle akşam barına gittik. Nisan vesile oldu biz de bu tarihi, etkileyici otelde güzel vakit geçirdik. Onlar zaten her şeyden memnun kalmışlar. Hangi bölümde bir şeyler yiyip içseler hep sürpriz bir pasta gelmiş. Çalışanlar tarafından güzel dilekler cabası. Biz oradayken bir garson arkadaş Nisan'a "burası sihirlidir, 
ne dilersen olur, ona göre" diyordu:) 

    Narin, romantik yeğenim Nisan benim bir tanemdir. Teyze-yeğen olmanın ötesinde arkadaş gibiyizdir. Şahane sohbetler ederiz. Bu sene üniversite sınavına girecek ve ısrarla MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünü istiyor. Benim okulumu, benim bölümümü yani:) Antik mitolojiyi o kadar seviyor ki babası bir gün "teyzen soktu di mi bunları kafana?" demiş:) Bölümü küçük görüyorlardı ama Nisan ısrar edince alıştılar. Bu arada ben kesinlikle bilinçli etki etmedim. Hattâ farklı yeni bölümlerden de bahsediyorum ama o vazgeçmiyor. Kazanırsa okusun. Sanat tarihi aslında bugünün sanatını da kapsayan geniş bir alan. İleride hangi kısmına ağırlık vereceğine karar verir nasıl olsa. 

    Böyle bir takım aksiyonlar haricinde bol bol yürüyorum. Salgın sırasında aldığım kiloları vermeye niyetliyim. Çok değil ama. Çok zayıflayınca yüz sarkıyor, yaşlı gösteriyor. Gıdı hariç aslında tombiş yüzümün ay gibi görüntüsünden memnunum:) Küçük büyük bilumum estetik operasyona, estetik dokunuşa karşıyım. O yüzden ne kadar geç sarkarsa o kadar iyi. Yediklerime de dikkat etmeye çalışıyorum. Beyaz unu ve şekeri minimuma indirdim. Bugün kahvaltıda kendime yulaf, muz, yumurta ve fıstık ezmesiyle krep yaptım. Çok güzel oldu ama fıstık ezmesi az gelmiş. Dur dedim o zaman biraz bal dökeyim. Balı döktüm. Balla peynir sevdiğim için yanında bir de beyaz peynir yedim. Hayır, bunu niye anlatıyorum? Çünkü tam bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu:) Güya bu dikkat eden halim. Halbuki sadece krepleri yiyip kahvemi içsem yeterdi. Ama gerçekten o kadar iyi geldi ki 
gün boyu acıkmadım ve tatlı istemedim. 

    Bugün hava yağmurlu ve rüzgârlı da olsa mayıs ayında yürüyüş çok keyifli. Ağaçlar rengârenk. Herkes biliyor, görüyor, paylaşıyor... Sosyal medyayı açıklı koyulu pembeler, beyazlar bürüdü. Ve her bahar çiçek sevdasına düşen kadınlarda olduğu gibi bana da renkli çiçek alma aşkı geldi. Renk renk çiçekler aldım. Bu sefer riske girmeyip, serada değiştirttim saksıları. Balkon korkuluğuna astım. Yazıyı yazdığım şu anda elimde foto yok ne yazık ki. 
Ama anladınız siz durumu. Pembe karanfillerim açmaya başladı bile.

    Evdeyken ders çalışıyorum. Görsel İletişim Tasarımı açık öğretim sevdası malûm. Güzel bilgiler öğreniyorum. Öğrendikçe Orhun'a "sen bunu biliyor muydun?" diye mesaj atıyorum. Onunla paslaşmayı severiz. 
Ve Şule Gürbüz'ün yeni romanı Kıyamet Emeklisi'ni okuyorum. Romana bayıldım. Okuması kolay değil. 
Şule Gürbüz'ün dilini ağır bulan çok ve hakikaten eski kelimeleri çok kullanıyor. Gel gör ki insanın olumlu olumsuz her türlü derinliğini çok iyi aktarıyor yahu. Ve şiir gibi yazıyor. İlber Ortaylı'nın, Hakan Günday'ın ropörtajlarında en sevdikleri yerli yazar olarak Şule Gürbüz'ü göstermeleri bana referans olmuştu. 
Kambur'la başlamıştım okumaya. Benim de en sevdiklerimden oldu. 

    Efendim, Dijital Kültür dersini çalışırken, malûmunuz tarihi seyir içerisinde farklı coğrafyalarda farklı kültürler oluştuğunu; bugün ise ağ toplumlarında sınırlar olmaksızın kendi fikrimize, zevkimize uyan insanlarla birlikte bir kültür oluşturduğumuzu okudum. Tabiidir ki aklıma burası geldi. Muazzam ilerleyen teknoloji söz konusu olduğunda her ne kadar blog yazarları bir miktar geri kalmış gibi görülse de beraber ürettiğimiz kültüre bayılıyorum. Bu kadar rahat yazmam, anlatmam, yazmadığımda eksik hissetmem hep bu aidiyet duygusundan. Halimden memnunum. Yok efendim uzun yazılar okunmuyormuş? Uzun videolar seyredilmiyormuş? Derste de vardı bunlar. İnsanlar hızlı tüketmek istiyormuş falan filan. E peki Twitter niye karakter sayısını arttırdı o zaman? Instagram'da neden story'lerin süresi uzatıldı. "İnsanlar artık böyle" diyerek dayatılamıyor demek ki bazı şeyler. 
Bir de karşıt düşünenler var. Vallahi yazın. İlgimi çektiyse uzun da olsa okuyorum, izliyorum. Bu zevki sabırsız bir güruhun elimden almasını da istemiyorum. Ben aynen devam yani... 
Ve siz... Buraya kadar okuduyssşajfjvjbjvbj:))) 
Sevgilerimle...
    




23 Mart 2023 Perşembe

KUBRİCK FİLMLERİNİ SEVENLER BURAYA...

    Geçtiğimiz Ekim ayında İstanbul Sinema Müzesi'nde açılmış olan Stanley Kubrick sergisini henüz gezme fırsatı buldum. Yaşadığımız üzücü afetten sonra çoğumuz gibi toparlanabilmiş değilim ancak ilgimin deprem bölgesinden uzaklaşmasına izin vermeyerek günlük hayatın birtakım getirilerine kendimi açmak zorundayım. Bu sebeple, 
bir süredir ertelediğim ziyareti gerçekleştirdim. İstanbul Sinema Müzesi de sergilenme tarihini biraz uzatmıştı. Yakalayabildim. 2 Nisan'a kadar gezebilirsiniz. Pek az gün kaldı, hatırlatma yapmak için apar topar yazıyorum bu yazıyı. Özellikle siyaset açısından maruz kaldığımız ülke gündeminin yoğunluğuna ara vermek için şahane bir mola olabilir. 
    Çok fazla şey anlatmayacağım aslında. Sinema sanatı hakkında bilgim kısıtlı. Elbette okuduğum, izlediğim çok fazla şey var ama hepsini toparlayıp ortamlarda satamıyorum:) Filmleri, yönetmenleri didik didik irdeleyip arada bir de bağlantılar kuranlara, replikleri ezbere söyleyenlere bayılıyorum. Ben ancak duyduğum zaman bildiğimi hatırlıyorum. Sergiyi de aynen böyle gezdim. "Tabii ya, bu film de onundu! A böyle bir şey de vardı!" diyerek... Fakat teknik anlamda birtakım terimlere aşina olduğum için, bunların amacının ne olduğunu bildiğim için mutlu oldum. Storyboard gibi, çekim programı çizelgesi vb. Evet bunlar da vardı sergide. Titizliğiyle bilinen Kubrick'in elleriyle hazırladığı bir sürü detay. Onun çok akıllı bir insan olduğunu anladım. Değişik bir kafası var. Filmlerini izleyenler bilirler ancak sırf sergiyi gezdiğinde bile bunun böyle olduğunu anlıyor izleyici.
    Kubrick 16 yaşında fotoğraf çekmeye başlamış. Bunun için ortam gayet müsaitmiş çünkü evlerinde babasının karanlık odası varmış. İlk fotoğraflarını Look dergisine satmış. Sergi, yönetmenin fotoğraflarıyla başlıyor ki hepsine bayıldım. Özellikle dişçi muayenehanesinde bekleyenlerin serisi şahaneydi. Her bir hastada birazdan doktorla karşılaşacak olmanın tedirginliğini yakalayışına hayran oldum. Aşağıdaki görsel bahsettiğim seriden değil. Camlar çok parladığı için düzgün fotoğraflar çekemedim. Serginin sanatçının fotoğrafçı yanını yansıttığı bölümünden bir görüntü yalnızca.

    İlerleyen bölümlerde kısa film zamanları ve ardından hepimizin bildiği uzun metraj filmler hakkında bilgiler, belgeler, bu filmlerde kullanılan eşyalar gelmekte. Paths of Glory, Spartacus, Lolita, Dr.Strangelove, The Shining, 2001: Bir Uzay Destanı, Otomatik Portakal, Full Metal Jacket, Gözleri Tamamen Kapalı ve diğerleri... 

    Mesela Spartacus... Yanılıyorsam akranlarım ya da büyüklerim düzeltebilir. Pazar kuşağında izlediğimi hatırlıyorum. 
 
    Kitabını da dehşetle okuduğumuz Otomatik Portakal. 


    Eşimin her rastladığında baştan sona izlediği Full Metal Jacket. Evet, ben de izledim ama bir kere. 
Savaş filmleri beni çok üzüyor. Yine de bu filmin büyüklüğü konusunda hemfikirim. 


        Pek tartışmalı Gözleri Tamamen Kapalı. Filmde kullanılan birçok maske buradaydı.

        
    2001: Bir Uzay Destanı. Kült film statüsünde. Hakkında konuş konuş bitirilemiyor. Bu film ne anlatıyor, kimleri etkiledi vs. Ona ayrılmış bölüm çok güzeldi. Çok fazla materyal vardı. Camlar parladığı için benden fotoğraf bu kadar. 

    The Shining... En ilgi çekici bölümlerden biri. İkizlerin elbiseleri, Jack'in daktilosu ve malûm yazı, 
meşhur labirent... Ve daha birçok materyal...



    Hepsi bu kadar zannetmeyin. Londra Sanat Üniversitesi, Alman Sinema Müzesi, Stanley Kubrick Arşivi ve Amerika'nın büyük film stüdyolarının desteğiyle düzenlenmiş bir sergi bu. Oldukça doyurucu, keyifli. Bir sinema filminin çekiminde ne denli emek olduğunu hissettiren cinsten. Kubrick pek ortalarda görülmeyen bir yönetmenmiş. Röportaj dahi vermezmiş. Kafasına buyruk, zeki ve dediğim dedik biriymiş. Amerika'da işine çok karışıldığı için İngiltere'ye yerleşmiş. Ve ortak fikre göre asıl o zaman Kubrick'i Kubrick yapan filmler ortaya çıkmış. Sergide okumaya meraklı, satranca düşkün yönetmenin bu özelliklerinin filmlerine nasıl yansıdığını da anlıyorsun. Bir kere genelde roman uyarlamaları çekmiş. Hepsi birbirinden farklı türlerde. Sadece titizlikle kurguladığı sahnelerde değil, çekim öncesi hazırlıklarda da analitik zekâsının izlerini görmek çok kolay. Elleriyle hazırladığı bir çekim planı vardı ki üşenmeden ince ince düzenlemesine hayran oldum. Sanat eseri inceler gibi inceledim. Biraz nemrut ve takıntılı bir tipmiş ama olsun! Bu, onun işlerini sevmemiz yolunda engel değil. 
    Sergi, Kubrick'in filmleri hakkında ufkumu genişletti. Bildiğim ve bilmediğim; birleştiremediğim ya da bunu denemediğim, algıladığım ama gün yüzüne çıkaramadığım ne çok şey varmış. Bu zor zamanlarda sanat yine iyi geldi. Fırsat bulursanız, ilgileniyorsanız kaçırmayın derim. 




16 Ağustos 2022 Salı

BİR YAZ GECESİ...

     Geçtiğimiz günlerde Beykoz Kundura'da şahane bir etkinlik düzenlendi. 6 yıldır olduğu gibi... 
"Bir Yaz Gecesi Festivali" ismiyle düzenlenen ve 2 hafta süren etkinlik bu sene Amerikalı besteci ve müzik yapımcısı Hanry Mancini'ye odaklanmıştı. Müziklerini Mancini'nin yaptığı filmler, Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında gösterildi. Gösterimler kimi gün konserlerle desteklendi. Bir gece biz de oradaydık. Biletleri epeyi bir önceden aldığım halde "Pempe Panter" ve "Tiffany'de Kahvaltı" filmleri için yer bulamamıştım. Festivalin bitmesine iki gün kala gösterilen "Tatlı Budala" ile bu güzel etkinliği ucundan kıyısından yakalamış olduk. Aslında gözden kaçırmış olanlar için daha önce bahsetmeliydim ancak bir önceki yazıda belirttiğim gibi bizim için hastalıklarla ve bekleyişle geçen günlerde bunu yapmak aklıma gelmedi. Biletleri bir gece aniden "Biz gidemezsek illâ giden bulunur" düşüncesiyle almıştım. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi geç de olsa Beykoz Kundura'dan bahsedeyim ki önümüzdeki etkinlikler için ipucu olsun. 

    Beykoz Kundura, eskilerin çok iyi bileceği, gençlerin tahmin edeceği gibi Cumhuriyet'ten sonra son hız faaliyet gösteren fabrikalarımızdan biri. Osmanlı döneminde kağıt ve deri imalathanelerinin bulunduğu alanda, 1933 yılında "Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası" olarak kurulmuş. 1999 yılında kapanmış. 2004'te Yıldırım Holding'e satılmış. Neyse ki bir konut projesi, otel ya da AVM olarak değerlendirilmemiş. Beykoz Kundura, bugün izlediğimiz birçok film ve dizinin çekildiği bir platoya dönüşmüş. Seyircilere yalnızca etkinlik zamanları açık. 
İşte bu etkinliklerden biri de "Bir Yaz Gecesi Festivali" idi. 

    Boğaz kıyısındaki bu şahane mekânda, açık havada, üstelik dolunay eşliğinde film izlemek için ta Beylikdüzü'nden çıktık yola. Güzel anılar yaşamak için bazen epeyi bir emek vermek gerekiyor. İstanbul kocaman bir şehir. Beylikdüzü nerede, Beykoz nerede? Saatlerimiz yolda geçecekti. Bu kadar büyük bir şehirde, üstelik uzak ucunda yaşamanın akıl kârı olup olmadığını düşünüp hayıflansak da tekneyle Boğaz'da süzülürken tüm stresimizden arındık. İstanbul bir kez daha yüreğimizden yakaladı bizi. Daha iyi olacağını düşündüğümden, etkinliğe katılanlar için sağlanan teknede yer ayırtmıştım. Beşiktaş iskelesinden düştük yola, Beykoz Kundura'nın iskelesinde aldık soluğu. O soluk ki buram buram İstanbul kokuyordu. Kıyı boyunca keyifle izledik şehrimizi, gözlerimiz bayram etti. Uzun zamandır Boğaz'da böyle bir gezi yapmadığımızı hatırladık. Dönüşte bir de dolunay eşlik etti ki bize köprülerin altından geçerken güzelliklerle doğmuş olmasını, uğur getirmesini diledim.



    Filmin başlamasından yaklaşık 1 saat önce Beykoz Kundura'daydık. Tüm muhteşemliğiyle önümüzde uzanan manzaraya karşı içeceklerimizi yudumladık. Biraz da bir şeyler yedik. Az ama öz, sokak yemekleri konseptli çok sevimli yeme-içme mekânları var burada. Normalde dizi-film çalışanları için faaliyette olan Demirane Restoran, etkinlik günlerinde herkese açık. İsteyen orayı da kullanabiliyor. Adından da anlaşılacağı gibi fabrika zamanında demir dövme atölyesiymiş. 

    Ve sinema zamanı... Kocaman beyaz perdenin üzerinde orijinal adı "The Party" olan "Tatlı Budala"nın görüntüleri akmaya başladı. Bir Peter Sellers filmi. Yönetmen Blake Edwards. 1968 yapımı... Kundura Sinema&Sahne'nin IG hesabında bu filmden bahsederken Oğuz Atay'ı anmışlar. Oğuz Atay şöyle bahsetmiş bu filmden: 
    "Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- The Party adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikâyesi. İlk defa bir komedinin beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. Böyle bir insan ne yapabilir? Ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur: ya da -Peter Sellers gibi- bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. Peki bu adam ne yapsın? 
Benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı?" 

    Oğuz Atay hassas bir insan. Kıymetlilerimizden. Nasıl ince görmüş, nasıl empati kurmuş değil mi? Oysa biz o gece, şahane bir Ağustos İstanbul'unun etkisinde Peter Sellers'a epeyi bir güldük. Ve eskiden ne kadar basit şeylere güldüğümüzü düşündük. Çocukken pazar günleri öğlene doğru izlediğimiz filmler geldi aklımıza. 
Daha doğrusu, o zamanlar... O duygular... Hatırlayamadım ama belki "Tatlı Budala"yı da izlemiştik. Tüm ülkede ailecek oturulan ekranların karşısında hep beraber gülmüştük belki. Saf bir adam, çetrefilli yollara girmeden güldüren basit bir komedi. Şimdinin kafa yoran film ve dizilerinden o kadar farklı ki. Dümdüz... Sonrasında çok düşündüm. Eskiden her şey daha basitti. Şimdi bize aptallık derecesinde görünecek bir basitlik. Bugün? Dark ne anlatıyormuş, 33 senelik döngüler neymiş? Lost'un sonunda acaba böyle mi olmuş? Hangisi daha iyi bilemedim. Derinlere inelim, düşünelim, farklı bakalım derken iyice karışıyor mu acaba kafalar? Karışan kafaların ürünleri günlük hayata yansıyor mu mesela? Komplo teorileri, endişe çoğaldıkça çoğalıyor ve daha mutsuz mu oluyoruz? Aptallıktan uzaklaştığımızı düşünürken daha mı fazla yaklaşıyoruz? Yoksa ben mi yaşlanıyorum ve eskinin basitliği artık bana daha güzel görünüyor? O gece güldük geçtik işte. İstanbul güzeldi, yaz güzeldi, sahnedeki partinin havası yükseldikçe dolunay da yükseliyordu. Üstelik seyircilerin çoğunluğu gençti. Onlar da bu basit komediyi yadırgamadan eğlendiler. Sanırım hepimizin gülmeye ihtiyacı vardı. Velhasılıkelam... Hoş bir geceydi, güzel bir festivaldi.

    Beykoz Kundura'ya biraz daha erken saatte gitmiş olsaydık "Kundura Hafıza"nın "Bir Fabrikaya Sığan Dünya" sergisini gezebilirdik. Bünyesinde önemli bir arşivi barındırıyor burası. Üstelik Tarih Vakfı işbirliği ile birlikte yürütülen araştırmalarla daha da genişliyor. Baba tarafından memleketim Gemlik'te de bir ipek fabrikası vardı ve ülkemizin diğer şehirlerindeki fabrikalarda olduğu gibi burası öyle bir yaşam alanıydı ki oradan yolu geçmiş olanların anlattıklarına imrenirdim. İşte Beykoz'daki, Cumhuriyet'in kazanımlarından biri olan Sümerbank da yaklaşık 3000 kişilik nüfusuyla, sinema, kütüphane, kreş, sağlık ocağı gibi birimleriyle zamanında -belki de halâ- imrendiğim bir tesisti. O günlerde kullanılan makineler, o günlere dair fotoğraflar, belgeler "Kundura Hafıza" çatısı altında korunuyor ve sergileniyor. Bazı tarihlerde fabrikanın eski çalışanlarıyla ve aileleriyle toplanılıyormuş. 
Bu çok güzel bir hareket. Ayrıca arşivi oluşturma aşamasında da çalışanların bilgilerinden, anılarından faydalanılıyormuş. Az önce bahsettiğim sergi ise yaz boyunca cuma-cumartesi ve pazar günleri açıkmış. Merak eden, yolu düşen gezebilir ancak unutmayın film platolarının olduğu bölümlere girilmiyor. 
    Farklı bir mekân Beykoz Kundura. Geçmişten günümüze uzanan bir köprü gibi. Bu yazıda yer almayan pek çok ayrıntısı var ki bunun için sosyal medya sayfalarına ya da internet sitelerine göz  atabilirsiniz. Bugün kültür-sanat merkezi olmuş eski fabrikalarımızdan birinin, üretim tarihimize ve bu konuda günümüzde neler olup bittiğine dair hatırlattıkları meselesi, uzun uzun tartışılacak bir mesele. Ben bu yazıda İstanbul'a dair güzel bir etkinliği ön planda tuttum. Arka planda düşündürdükleri ise daima aklımda. İlk satırlarda değindiğim gibi, Boğaz'ın enfes bir noktasındaki bu alanın, en azından şu anda bir konut projesi, bir AVM, bir otel olarak değerlendirilmemiş olması da bir tesellidir. 




21 Şubat 2022 Pazartesi

İSTANBUL'DA BU NE BİZANTİNİZM!

     Pera Müzesi'nde sadece iki hafta daha sürecek olan bir sergi var. "İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!" 
Duymayanlar veya duyup da ziyareti erteleyenler için hatırlatmak isterim. Ben nihayet geçtiğimiz cuma akşamı gezme fırsatı buldum. Pera Müzesi cuma günleri 18.00-22.00 arası ücretsiz ziyaret edilebildiği için, akşam saatlerinde sergi gezmek epeyi keyifli olduğundan, güzel bir yemeğin ardından müzenin girişindeki kuyruğa ekleniverdik. 

    İstanbul 7/24 yaşayan bir şehir. Bu haliyle pek güzel. İstanbul hep renkliydi, çekiciydi, hep kalabalık ve hareketliydi. Görkemli Roma İmparatorluğu'nun Doğu'daki son parçası Bizans'ın başkenti Konstantinopolis iken de böyleydi. Her çekici ve kalabalık topluluk gibi karmaşıktı belki. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Panorama" isimli romanının kahramanı, 2.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan toplumsal karmaşayı anlatmak için "İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!" sözlerini sarf etmişti. İşte günümüzdeki sergi, ismini bu sözlerden alıyor. Müze binasının 4.katı "İstanbul'dan Bizans'a /Yeniden Keşfin Yolları, 1800-1955" başlığı altında şekillenmiş tarihi okumalara yer veren bir ziyaret sunarken, 5.kata çıktığında popüler kültüre dahil, tarihle bugünün harmanlandığı rengârenk bir dünyaya adım atmış oluyorsun. 

    

    Bilgisayar oyunlarındaki Bizans, Türk filmlerinin afişlerindeki Bizans, çizgi romanlarda Bizans, kitap kapaklarındaki Bizans, Zuckerberg gibi günümüz ikonlarının Bizans ikonalarında yeniden temsili, metal müzikte Bizans, moda dünyasında Bizans'tan ilham alanlar vs. Renkli, keyifli, ufuk açıcı, ilham verici bir sergi olmuş. Bizans hakkında fazla bilgiye sahip olmayan herkesi geriye dönük incelemelere sevk edebilir. Topraklarımızın geçmişi olması nedeniyle aslında bilmemiz gerekenlere merak artabilir, dar kalıplara sıkışmış düşünceler geniş bir açı kazanabilir. 

 

   




    Tam bu noktada, sergiyi tavsiye ederken, yanına bir de faydalı bir kitap ekleyebilirim. Şu sıra okuduğum Jonathan Harris'in "Konstantinopolis-Bizans'ın Başkenti" isimli kitabı uzmanlık alanı Bizans olan bir yazardan, ancak ders verir nitelikten uzak, derleyip toplayıp anlatan, keyifli bir çalışma. İstanbul'un bir zamanlarını anlamak için, İstanbul'daki Bizans eserlerinin izini sürmek için faydalı. Ayrıca metal müziğin Bizantinizme yaptığı yolculuk için Pera Müzesi'nin Spotify'da "Bizans'a Kafa Sallamak" başlığıyla düzenlediği çalma listesi, uzaklarda olup sergiyi gezemeyenler için eğlenceli bir hatırlatma olacaktır. 
    Sanatla kalın efendim!


Not: Serginin süresi 13 Mart 2022 tarihine uzatılmış.