CoronaGünleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CoronaGünleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2022 Perşembe

ADALAR'DA ZAMAN...

     İstanbul'da bu sene güzel kar yağdı, tuttu, hepsi iyiydi hoştu fakat biraz sıkmaya başladı sanki. Şu satırları yazarken ara ara pencereye göz atıyorum. Kar mı yağsın, güneş mi parlasın kararsız bir hava görüyorum. Biri diğerine baskın çıkmaya çalışıyor. Ee ne de olsa Mart ayındayız. 3 gün sonra ayın 21'i olacak fakat söylenene göre kar yağışı devam edecek ve bu sene ilkbahara enteresan bir giriş yapacağız. Neyse ki enteresanlıklara alıştık. 
Karlı günleri atlatıp mutlaka bahara da uyum sağlarız. Ortam yumuşamaya başladığında Adalar'a uzanabiliriz örneğin. Ya da iyisi mi "Uzanabilirsiniz" diyeyim. Zira biz birkaç hafta önce güneşli günleri değerlendirip yaptık bunu. Kalabalık yaz aylarına kalmadan güzel güzel gezdik. 

    Bu kez zamanımızın çoğunu Heybeliada'ya ayıracaktık. Ancak Büyükada'yı asla pas geçemezdim. Kadıköy'den atladık vapura, önce Prens Adaları'nın en büyüğünde aldık soluğu. Bir gece orada konaklayıp, ertesi gün erkenden Heybeliada'ya geçtik. 

    Büyükada sokaklarında yürüdük, eski evlerine bir kez daha hayran olduk, açık gökyüzünün keskinleştirdiği İstanbul manzarasını izledik, akşamına rakı-balıkla keyiflendik. Bize kediler eşlik etti her zamanki gibi. Bir de artık kendini insandan sayan, baya baya yürüyüşe çıkan İstanbul martıları. 



    

    Yine Mizzi Köşkü'ne takıldım. Şu köşede görmüş olduğunuz gözlem kulesinden, tıpkı bir zamanlar sahibi olan Lewis Mizzi gibi gökyüzünü izlemek istedim. 

    Her şey iyiydi de elektrikli araçların çokluğu hiç hoşuma gitmedi. Faytonlara, daha doğrusu faytonları çeken atlara yapılan kötü muameleye karşıydım. Karşı olanlar ısrar etti, adalara elektrikli araçlar geldi. Ancak her konuyu abartma eğilimimiz var ve adalar şimdi bu araçlardan geçilmiyor. Biz kış mevsiminde, oldukça tenha bir cuma günü orada olduğumuz halde bu dikkatimi çekiyorsa, yaz kalabalığında nasıl bir ortam olacağını düşünemiyorum. Nitekim otel görevlisi delikanlı da beni doğruladı. "Bu mevsimde araçların sadece yüzde 10'u dışarıda" dedi. Anladığım kadarıyla neredeyse her evde birer, ikişer var bu araçlardan. Dükkanlarınkiler ayrı. Onlar da mal taşımak için büyütebildikleri kadar büyütmüşler. Kimi neredeyse küçük bir kamyonete dönüşmüş. Faytonlara da dikkat etmek zorundaydık ama onlar hiç olmazsa çıngır çıngır sesleriyle kendilerini belli ediyorlardı. Şimdi bilhassa Büyükada sokaklarında tedirgin tedirgin yürüyorsun. Artık güzel fotoğraf çekmek başlı başına bir uğraşı çünkü evlerin önüne park etmiş araçlar çirkin bir görüntü oluşturuyor. 

    "Fayton kötü, elektrikli araç kötü, peki ne yapılabilirdi?" diyenler olacaktır. Bisiklet çoğalabilirdi. Elektrikli araç gelince resmen bisikletliler azalmış. Ada hayatı için bundan daha uygun ve romantik ulaşım aracı düşünemiyorum. Güzel havada yürünür, bisiklet kullanılır. Soğuklarda belediyenin devamlı sefer yapan elektrikli minibüslerine binilir. Bomboş dönüp duruyordu bunlar. Evlerin önünde ise fazla fazla özel araçlar vardı. Anlatabildim mi bilmem? Bu noktada aklıma seyrettiğim bir belgeselin Sardunya Adası bölümü geldi. 90 yaşında bir ada yerlisi her akşamüstü inişli çıkışlı ada yollarında sakin sakin yürüyüşünü yaparak bara gidiyor ve bir kadeh kırmızı şarabını içerek evine geri dönüyordu. Buyurunuz... Sardunya adasının dünya üzerinde en uzun ömürlü insanların yaşadığı yerlerden biri olmasına şaşmamak gerek. Hayattan keyif alma tarzımız farklı. Ve gözümüzün gördüğü yerleri güzelleştirerek, sadeleştirerek huzur bulacağımıza tembellik ve abartıyla birçok değeri önemsizleştirme huyumuz da var. Neyse... Biraz daha tenha ve dolayısıyla rahat olan Heybeliada'yla devam edeyim.

    Nasıl sakin, nasıl güzeldi Heybeliada. Bu adayı en son yıllar önce, genç yaşlarımda görmüş olduğumu anımsadım. Ondan da kayda değer bir şey kalmamıştı hafızamda. Bu kez vakit yettiğince, dikkatlice gezecektim. Önce Heybeliada Ruhban Okulu'nu görmek için Ümit Tepesi'ne çıktık. 

    Şu an eğitimin sürmediği, bu konuda yıllardır tartışma ve görüşme haberlerini okuduğumuz 1844 tarihli okulun bazı bölümlerinin ziyarete açık olduğunu biliyordum. Saat 16.00'ya kadar gidip görebilirdik ancak o günün cumartesi olduğunu hesaba katmamışız. O gün 12.30'da ziyaret bitiyormuş. 15 dakika ile kaçırdık. Üzüldüm tabii. Kuş seslerini dinleyerek ağır ağır yürürken, öğlen güneşinin tadını çıkarmaya çalışırken,saf şehirliler olarak ağaçlara zarar veren tırtılların kozalarını toplayan görevlileri izleyip onlarla sohbet ederken epeyi bir gecikmişiz. Bunu adaya tekrar gelmek için bir bahane sayarak, yine yola düştük. Daha sırada ve aklımda İnönü Müzesi, açık mı kapalı mı olduğunu anlayamadığım Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi ve Heybeli Sahaf vardı. 

    Manzarasının şahane olduğu bizzat adalılar tarafından söylenen Hagios Spyridon, yani Terk-i Dünya Manastırı konusunda ise kararsızdık. Her birine vakit ayırıp ayıramayacağımızdan emin değildik. Ancak internetten adanın haritasını incelediğimizde önce oraya yürüyüp daha sonra merkeze inerek diğerlerini görebileceğimiz kararına vardık. Enfes ada ağaçlarının altında, yine kuş sesleri eşliğinde bir uçtan bir uca yürümeye başladık. İyi ki yapmışız. 1868 tarihli manastır binasının küçük kilisesine giriş kısmı açıktı ancak asıl ibadet mekânına kapının camından bir göz attık. Zira her ne kadar ada tarihini yansıtan yapılardan biri olsa da burası müze statüsünde değil, yazın belli günlerde ibadete açık. Bir de bahar ve yaz aylarında bahçesinde oturup bir şeyler içebileceğimizi biliyorum.



    Zamanında onca yürüyüşün ardından bu manastıra gelen keşişlerin amacı dünya nimetlerinden elini eteğini çekip inziva hayatı yaşamaktı, bugün turistlerin yaptığı yürüyüşün amacı ise muhteşem manzaranın tadını çıkarmak. Manastır binasına sırtını verip gözünü güzelim maviliğe açtığında sağında uçsuz bucaksız denizi, solunda çam limanını ve onun tepesinde eski sanatoryumu izlemek mümkün. Bakalım fotoğrafta sanatoryumu seçebilecek misiniz?

    Antik çağlarda çam limanı bölgesinde maden ocağı işletilirmiş. Ada hem bakır, hem demir madeni açısından zenginmiş. Sanatoryum binasına gelince... Klasik Türk romanlarında şifa bulmak için misafiri olan veremli hastalarına üzüldüğümüz, Kelebeğin Rüyası filmiyle fiziksel varlığı hakkındaki merakımızı giderdiğimiz hüzünlü bina... 1924 yılında Atatürk'ün talimatıyla kuruldu. Zira verem, toplum sağlığını tehdit eden önemli bir sorundu. 1980 sonrasında sanatoryumdan devlet desteği çekilince çöküş başladı, 1999 depremi mevcut durumu daha da kötüleştirdi ve bir ara toparlansa da nihayetinde 2005 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi. Ara sıra çıkan haberlerden takip ettiğimize göre tartışmalar muhtelif. 
    Gözümüz gönlümüz maviye ve yeşile, ciğerlerimiz temiz havaya doyduğuna göre artık merkeze doğru inebiliriz. Burada bir parantez açmak isterim ki bana kalırsa yokuş inmek, çıkmaktan daha sinir bozucu. Üstüne üstlük hangi akla hizmet, yürüyeceğimi bile bile kısa topuklu botlarımı giymiştim. Normalde çok rahatlar, düz yolda saatlerce yürüsem bana mısın demezler ancak yokuşlardan inmek çok zor. Heybeliada Büyükada'dan daha inişli çıkışlı. 
Rum Okulu'na ve ardından diğer uçtaki manastıra tırmanırken, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın evini ararken hem keyif aldım, hem zorlandım. Minik bebek adımlarıyla yokuş aşağı yürümek yüzünden çektiğim kas ağrısı 2 gün boyunca sürdü. Akılsız başın cezasını yine ayaklar çekti anlayacağınız:) Siz benim yaptığım yapmayın. 

    İsmet İnönü Evi'ni görevli hanımefendinin nazik eşliğinde gezdik. Canla başla, büyük bir hevesle anlattı bize evin tarihini. İsmet İnönü geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda dinlenmek için doktor tavsiyesiyle 1924 yılında gelmiş Heybeliada'ya. Bu evi kiralamışlar. Yazları gelip gitmeye başlamışlar. Çocuklar adada mutluymuş. 1934 yılında evi satın almak istemişler. Fiyat yüksek olunca Atatürk eşyasız satın almak için pazarlık yapmalarını önermiş. Eşyaları Atatürk hediye etmiş. Bugün evde sergilenen eşyaların hepsi orijinal. 

    Yıllar boyunca kim bilir kimler gelip gitmiş, kimler konuk olmuş, neler konuşulmuş bu evde ancak bugün sergilenen halinde siyasete değil aile yaşamına bir vurgu var. Mevhibe-İsmet İnönü çiftinin çocukları Ömer, Erdal ve Özden'in odaları... Hattâ anneannelerinin yatağı... Giysiler, okunan kitaplar, satranç tahtası, İsmet İnönü'nün sağlık nedenleriyle her gün kullandığı tartı, çocuklara yazılan mektuplar, çocuklarından gelen mektuplar, aralarında meşhur çivileme atlayışının da yer aldığı bolca fotoğraf... Sade ama yaşanmışlıkla dolu bir ev. Erdal İnönü eşini bu ev sayesinde bulmuş. Komşu kızı Sevinç'le birleştirmişler hayatlarını. Duvarları süsleyenler arasında Ada'da yapılan nişan töreninden fotoğraflar da var. 

    

    İsmet İnönü'nün ölümünden sonra Heybeliada'ya gidip gelmeler azalıp da ev bakımdan yoksun kalmaya başlayınca, aile binayı İsmet İnönü Vakfı'na bağışlamış. Ve bina Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerinden birine ait hoş ve başarılı bir "Anı Evi" olarak düzenlenmiş. 

    Bunlar tarihine sahip çıkan bir ülke açısından olması gerekenler. Bir de olmaması gerekenler var. Türk Edebiyatı'nın sevilen isimlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın da bir evi var Heybeliada'da. Mizahi tarzıyla biliriz Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı. Günümüzün gençleri ne kadar tanırlar bilemem ama ben ortaokul ve lise yıllarımda kitaplarını bol bol okumuşumdur. Bugünün gençleri kitaplarını okumasalar dahi sanırım Süt Kardeşler filmini bilirler. Gürpınar'ın "Gulyabani" romanından uyarlanmıştır ve olur da televizyonda yayınlanışına denk gelirsek daha önce defalarca izlemiş olmamıza rağmen tekrar takılırız. İşte bu yazarın da ömrünün son 30 yılını geçirdiği mekân bir anı evi olarak düzenlenmeliydi. Aslında bir süre müze olarak ziyarete açıkmış. Heybeliada'ya giderken o sıra açık olup olmadığından emin değildim. İnternette karma karışık bilgiler vardı. Kimi yerde saat 17.00'ye kadar açık olduğu belirtilirken, kimi yerde şu an faaliyette olmadığı yazıyordu. Ufak araştırmam sonrasında müzenin aktif olmadığını düşünsem de aklımızda halâ bir şüphe vardı. En iyisi gidip yerinde görmek dedik. Epeyi bir aradık evi. Sapa bir yerdeydi (fakat manzarası şahane), bol bol yokuş tırmandık, ara sokaklara girdik. En sonunda bulduk. Kapalı kapısı, bakımsız görüntüsü, yazarın aslında burada yaşamış olduğunu ama eşyaların başka bir binaya taşınıp o binanın müze yapılmış olabileceğini düşündürttü bana. Yani adada ısrarla bir Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi olduğunu düşünüyordum. Pek safmışım. Ada'dan döndükten birkaç gün sonra önüme çıkan bir imza kampanyası ve daha ayrıntılı bir araştırma sayesinde anladım ki şu an orada yazar adına bir müze yok. Uzun süredir kapalıymış, 2017 yılından beri tadilatta olduğu söyleniyormuş ancak bunun için yapılan herhangi bir çalışma görünmüyor. Sadece içerisindeki eşyalar Aşiyan Müzesi'ne taşınmış. Eşyalar bizzat Hüseyin Rahmi Gürpınar'a aitmiş. Öyle ki bunların arasında yazarın elleriyle ördüğü dantel yatak örtüleri, masa örtüleri dahi varmış. Yıllar önce müze açıkken gidip göremediğimiz, bir yandan kişiselliğiyle bir yandan dönemi yansıtması açısından önemli eşyalar bunlar. Yaşamaları için bizler de bu tür müzelere özen göstermeliyiz. İhmâl ettiğim için kendi adıma üzüldüm. Binanın tekrar müze ve kültür-sanat merkezi yapılması için çaba sarf edenlere destek olması adına şimdilik en azından imza kampanyasına katıldım. İlgilenenler ve imza vermek isteyenler olabilir, linki buraya ekliyorum:
    Uzun aramalar sonucu bulduğum evin köşesinde bir hatıra fotoğrafı çektirebildim ancak. Elimdeki mimozalar "Al abla bunlar da senin olsun" diyen, bir kucak dolusu mimoza taşıyan bir kız çocuğundan hediye. 
Halâ masamda duruyorlar. 


    Birkaç saat içinde, pek de rahat yürüyememe rağmen epeyi bir yer gördük dolaştık. O saatten sonra artık yapmak istediğimiz, adanın sevimli sahaf dükkanında biraz vakit geçirmek, birkaç kitap satın almak, ardından bir yorgunluk kahvesi içmekti. Devamında evimize dönüş yoluna geçecektik. Onca hayalini kurduğum sahaf ziyareti ne yazık ki gerçekleşemedi. Dükkân kapalıydı. Cumartesi günü kapalı olmasına şaşırdım. Dönüşte Twitter'dan yoklayayım dedim. Meğer adamcağızın Covid testi pozitif çıkmış, dükkânı açmamış. Herkes iyi olsun, bir daha ki sefere yine uğrarız nasıl olsa.

    Yorgunluk kahvemizi şirin mi şirin Torpi Kafe'de yudumladık. Deniz tarafından değil de arka sokaktan giriş yaptığımız için dükkânın en sevimli kısmına denk geldik. Zaten sigara içilmeyen taraf da orası. Bol kitaplı, bol çiçekli, el yapımı seramiklerle renklendirilmiş bir ortamda güzelce dinlendik. Yaz mevsiminde olsaydık yer bulmak zor olurdu muhtemelen. İşte bu yüzden Adalar'ın diğer mevsimlerini daha çok seviyorum.

    Ve bu gezinin kitabı... Mahallede Kaybolma Diye. Adını çok beğendiğim için satın aldım. Yani daha önce hiç Patrick Modiano kitabı okumamıştım. Hata etmişim. Tarzını sevdim. Polisiye havasında ilerliyor ancak belli bir kurgu içerisinde başlayıp biten bir roman değil. Hatırlamak üzerine, zaman zaman geçmişe kayan anlatımıyla, neyin doğru olup neyin doğru olmayacağını sorgulatan bir roman. Diğer kitapları da böyleymiş. Yazarın hayat hikâyesini incelediğimde bu romandaki karakterle ortak noktaları olduğunu gördüm. Demek ki oto-biyografik izler taşıyor. Diğer kitaplarını da aklımın bir köşesine yazdım.

    İşte böyle... Daha önce birkaç Büyükada ve hattâ Burgazada yazısı yazmıştım. O zaman ne anlattım hiç hatırlamıyorum. Yazıyı yayınlayınca dönüp bakarım belki. Bu seferki Adalar gezisinin özelliği, bizi neredeyse 2 yıl evlere kapatan meşhur salgınımızın hafiflediği zamanlarda gerçekleşmiş olması. Dikkati elden bırakmış değiliz. Maske hâlâ yüzümüzde. Hâlâ çok kalabalığa girmiyoruz, tenha zamanları kolluyoruz. Ancak şu bir gerçek ki sokaklarda olmayı özledik. Bu yüzden çevremizdeki her şeye daha bir farklı bakıyoruz. Bu kez daha bir kıymetliydi ada gezisi. Dalgalar daha köpüklü, martılar daha neşeli, ada sokakları daha bir davetkârdı. 
"Oh be!" Dedim. "Dünya varmış! İstanbul'un güzelim adaları iyi ki varmış!"


  

17 Aralık 2021 Cuma

BUGÜNLERDE...

     Yeni bir yılı karşılıyor olmanın coşkusu eksik bu sene, farkında mısınız? Kimsede heyecan göremiyorum. 
Geçen sene covid korkusu baskınken bile böyle değildik. Daha umutluyduk. Nedenlerine girmeyeceğim şimdi. Zaten herkes yeterince bunalmış hâlde. En son yayınladığım "Bir Ressam, Bir Resim (33)" yazısı sanırım tam da bu nedenlerle ilgi görmedi. Bence yine de okuyun arkadaşlar, ilk cümlelerden sonra güzel bilgiler var:) Keyifler kaçık diye daha da canınızı sıkacak şeylerden uzak durmak istiyor olabilirsiniz fakat takdir edersiniz ki gerçeklerden kaçılmıyor. Hem kaça kaça bu hallere düştüğümüzü düşünüyorum bazen. Neyse... Bugün yine kaçacağım. 
Biraz havadan sudan bahsedeceğim. 
    Eskiden yılbaşı ağacı süslerdim. Sonra bir tembellik geldi, kaldır topla işlerinden kurtulmak için ağaçtan vazgeçtim. Yine de sağı solu süslerim ama. Birkaç hafta önce yine bir ağaç hevesine kapıldım. Gel gör ki tembellik dorukta. Ben de şöyle bir şey yaptım. Farklı, sevimli ve daha pratik oldu. 

    Sevimli ve pratik demişken... Orhun Aralık doğumlu. Doğum gününde ona şöyle bir pasta yaptım. 

    Bayılır böyle işlere. Nitekim çok sevindi. İş açısından öyle yoğun bir dönemdeydi ki bir önceki gece geç geldiği için geç uyandı, pastasının mumlarını üfledi, alelacele bir dilim yedi ve yine işe gitti. Günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapmadan bırakamazdım onu. Konuyu "Bu pasta, içindeki çocuğu ihmâl etmediğin bir olgunlukla yoluna devam etmen için" diye bağladım:) Yakın aile çevresiyle kutlamayı bu hafta sonu yapacağız. Diğer özel günleri sevmem ama doğum günlerine bayılıyorum.
    Çocuğunun doğum gününde ister istemez duygusallaşıyorsun. Tam da o sıralar internette şu resme rastlamıştım.

    Hemen Orhun'a yolladım çünkü acayip bize benziyordu. O küçükken aynı bu şekilde kolumun altına alır ve kitap okurdum. O da tıpkı bu yavru tavşan gibi hem dinlerdi hem de ilgiyle kitabın resimlerine bakardı. Bir gün kitabın birini aldı eline ve kendisi okumaya başladı. İlk şaşkınlıkla okuyor zannettim. Çok sevdiği ve ara ara özellikle istediği bir kitaptı. Meğer noktasına virgülüne kadar aynen ezberlemiş:) 
    Tam bu satırları yazarken diğer dairelerin birinden doğum günü şarkısının farklı bir dilde söylendiğini duyuyorum. "Mutlu yıllar sana" değil, "Happy birthday to you" değil. Ya Arapça ya Farsça. Bu katta Afrikalı yok, onların dilinde olamaz. Evet, böyle karma bir sitede yaşıyoruz. Çevremiz değişiyordu ancak yakın zamana kadar bizimki böyle değildi. Daireler giderek el değiştirdi. Bunun nedenini tam anlamıyla açıklayamam ama bizim de kendimizi daha rahat hissedeceğimiz bir semte geçişimiz yakındır. Bu evi aldığımızda bambaşka bir ortam vardı. Yanlış anlaşılmasın, kimseye laf etmeye niyetim yok. Herkes daha iyi şartlarda yaşamak için yer değiştiriyor. Ortadoğulu daha iyi yaşamak için buraya geliyor, biz daha iyi yaşamak için Batı'yı hayal ediyoruz. Böylesi bir kayma. İş nerelere varacak bilemiyorum. 
    Bugünlerde okuduğum kitap tam da az önce bahsetmeye çalıştığım gibi dünyanın olası gidişatıyla ilgili. 
Hakan Günday'ın yeni romanı Zamir... Yazarın hep yaptığı şekilde dünyada siyasal açıdan olan bitene bir gönderme özelliği taşıyor. Daha neler olabileceğinin okuyana absürt gelen ancak hiç de gözardı edilmemesi gereken olasılıklarını sunuyor. Yine ağır gelen, yine düşündüren bir roman. Bu ara canı sıkkın olan, ben etkilenirim diyen kaçınsın. Ben okurum. Ben izlerim. Sanat eserleri benim canımı sıkmıyor. Zira onların bazı şeylere dikkat çekmesi gerekiyor. Araya eğlencelik olanlarından karıştırırım, ruh durumumu dengelemeye çalışırım, kendime düşünmek için zaman ayırırım ve devam ederim. Örneğin en son Blu TV'de "Estonia" belgeselini bitirdim. Tarihin en büyük deniz kazalarından birine ait can sıkıcı bir belgeseldi ama gerçekti. Beni uzun süredir tanıyan dostlarım bilirler, kuzey ülkelerini severim. Estonya'ya da özel bir sevgim vardır. Üzüle üzüle izledim ama birçok şey öğrenmiş oldum. Olaya karışmış devletlerin bir şeyler sakladığını düşünüyorum. Zaten hep böyle olmaz mı? Kendimi bazen verdiği oyun bile önemi olmayan bir piyon gibi hissediyorum. 
    Öf! Yine iyi başlamışken karamsarlığa döndüm. Kendime işkence eder gibi okuduğum kitapların, izlediğim suç dizilerinin ve tarihi belgesellerin arasına "Modern Family" gibi eğlenceli bir diziyi kattığımı itiraf edeyim. Tam canım sıkılmışken açıyorum bir bölüm. Ve bana müthiş iyi geliyor. 10 sezonluk upuzun diziyi bitireceğim diye ödüm kopuyor. 8.sezonun sonlarındayım. 
    Geçtiğimiz günlerde Taksim'de bir işim vardı. Gittim ve onu hallettim. İşim erken bitince güzel bir sergiyi gezdim. Ondan ayrıca bahsederim. Yoğun yağmurun olduğu bir gündü. Dolayısıyla dışarısı çok kalabalık değildi. Yağışa aldırmadım, İstiklal'de rahat rahat yürüdüm. Sergi çıkışında Viyana Kahvesi'ne uğradım, yanında koyu bir kahvenin eşlik ettiği enfes bir balkabaklı cheesecake yedim. Yağmuru izledim. Yakınlığından dolayı yan masada oturan liseli gençlerin konuşmalarını duyuyordum. O kadar tatlılar ki... Onlara bir gençlik borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Bu sinir harbinin içinde yaşamayı hak etmiyorlar. 

    Tamam... Sakin... Yazıyı güzel bir şekilde bitireyim. İtalyanca çalışmaya başladığımı söylemiştim ya hani? Vallahi devam ediyorum! Hevesle devam ediyorum hem de. Kelimelerin dişi ve erkek olarak ayrılması işin zor yanı fakat pratik yaparak çözüleceğini düşünüyorum. Fena değilim o konuda. Her yeni dili öğrenirken olduğu gibi bol bol kelime ezberlemek önemli. Özellikle yemek yaparken İtalyanca şarkılar dinliyorum:) Spotify'daki şu liste favorim. 

    Çocukluktan aşina olduğumuz şarkılar var. Meğer eskiden ne kadar farklı dillerde şarkılar dinlemişiz biz. Yukarıdaki fotoğrafı almak için Spotify'a girdim. Ve bana Gülçin'in albümünün önerilmiş olduğunu gördüm. Şimdiye kadar bir kere bile kendi isteğimle Gülçin şarkısı dinlemiş değilim. Yani belli bir algoritma sonucu değil bu. Önerinin sebebini anlıyorsunuz değil mi arkadaşlar? Çünkü kadın ne yazık ki büyük bir kaza geçirdi ve olumsuz anlamda izlenirliği arttı. Müzik platformu da hop öneriyi yapıştırdı. Reklama, satışa yönelik bu dünya hiç benlik değil. Gel de olumlu düşün. Olumlu düşüneyim dedikçe üstüme üstüme geliyorlar sanki.
    Tamam.. Sakin... 
    Bir süredir güncele dair yazılarımı "CoronaGünleri" olarak etiketlemediğimi fark ettim. Aklımızdan çıkmış gibi... Fakat aslında çıkmadı. Hattâ bu ara yine coştu. Kış mevsiminde olduğumuz için normaldir. Bu sıra tanıdıklardan bolca covid pozitif haberler alıyoruz. 3.aşı için randevumu aldım. Bari sağlığımızdan olmayalım. Ve aslında en önemlisi o. Her şey gelir, geçer. Düzenler değişir. İyisiyle kötüsüyle bu dünyayı özümseyebilmek için sağlıklı olmak gerekir. 
    Karmakarışık bir yazı oldu bu. Bu günlerde böyle işte...
   




28 Ekim 2021 Perşembe

OH BE! MAMUT ART PROJECT 2021...

     Önceki gün Yapı Kredi bomontiada'daydım. Acaba kültür sanat ortamlarına geri dönmüş olabilir miyim dostlar? Ne yazık ki buna kocaman bir "Evet!" cevabı veremiyorum. Soğuk deniz suyuna alışır gibi, henüz tam anlamıyla bitmemiş salgının gölgesinde ufak adımlarla ilerliyorum. Ama çok bunaldım. Halihazırda arkadaşım Pınar Bora'nın projesinin de yer alacağını bildiğim Mamut Art Project sergisi zamanıyken, dayanamadım, bomontiada'ya uzandım.  

    Mamut Art Project yıllardır genç sanatçıların çalışmalarını koleksiyonerler, galeriler, sanatseverlerle buluşturan bir kuruluş. Bu anlamda her yıl ilham ve fikir veren önemli sergiler düzenliyorlar. Güncel sanatın genç yeteneklerinin işleri bu sene Yapı Kredi bomontiada'da. Görmek isteyenler Ekim ayı bitmeden harekete geçmeli. Zira 19 Ekim'de başlayan sergi 31 Ekim'de sona erecek. Etkinlik ücretsiz. Önümüzde Cumhuriyet Bayramı tatiliyle birleşen uzun bir hafta sonu varken değerlendirmeye sunmak istedim. Henüz ziyaret etmemiş olanlar için şunu söyleyebilirim ki bomontiada'nın tarihle harmanlanmış modern ortamı, ilgilenenler için İstanbul'un keyifli köşelerinden biridir. Ve iki yazıdır bu tip mekânlara dikkat çektiğimin farkındayım.

    Efendim, gençlik iyidir, gençliğin yaratıcılığı gereklidir. Mamut Art Project 2021 sergisini bu duyguyla gezdim. Resimler, fotoğraf ve videolar, farklı yerleştirmeler... Her biri sınırsız okumaya açık, gelecek vadeden çalışmalar.

    

    Bakınız Ayris Alptekin "92'den beri hayatımı kurguluyorum" çalışmasında nasıl bir yol izlemiş. Ailesinin onun doğumundan ergenliğine kadar çektiği videoların kasetlerine yerleştirdiği QR kodları sayesinde, izleyicinin o yıllara erişmesini sağlamış. Şöyle diyor sanatçı: "Kamera karşısında görülme arzusu ile görülmeme isteği arasında, sosyal medyadan öncesi ama onun arketipi gibi duran 92'den beri Hayatımı Kurguluyorum". 
    
    Ve Sevgili Pınar'ın, Pınar Bora'nın çalışması "Bir Hayalim Var". İnce ince işlenmiş müthiş bir emeğin ürünü. 
   
     Sanatçı plastik ve metal alaşım yüzeyler üzerine mürekkep ve kuru boya ile çizdiği, boyadığı, fırınladığı çalışmalarla 20.yy.'ın dönüm noktalarında yaşanmış ikonik sahneleri, fotoğrafları üzerinden yeniden yorumlamış. Onun belleğinde yer etmiş bu sahneler aslında hepimizin belleğinde olanlar. Belgesel özelliğinin yanı sıra izleyiciyi kendi özelinde de bambaşka hayallere sürükleyen, izleyicinin kendine ait geçmişinin tozlu çekmecelerini karıştırmasını sağlayan bir çalışma bu. Önünden ayrılması zor. Her birini teker teker inceledim, hatırladım, sorguladım, hüzünlendim, keyiflendim, zamanda yolculuk yaptım.


    Her bir çalışmayı anlatmam mümkün değil. En beğendiklerim üzerinden küçük bir okuma bu. 31 Ekim'e kadar oradalar. Ve daha sonra kim bilir hangi çalışmalarıyla karşılaşacağız onlarla. Dilerim artık tam anlamıyla korkmadan, özgürce üretilen, izlenen zamanlar yakındır. Politika, sağlık, ekonomi, toplumsal yaşam vs.  Maddi ve manevi her anlamda zorlanmadan...
    Günümü güzelleştiren, gündemin ağırlığından uzaklaşmak için bana bir yol açan, ışık tutan sanatçılara ve onları ulaşılır kılanlara sevgilerimle...



17 Temmuz 2021 Cumartesi

YOLCULUK ERTESİ... YORGUN, MUTLU...

    1.5 yıl aradan sonra ilk uçak yolculuğumu gerçekleştirdim. Uçuşun yönü Dalaman'a ve ardından Kaş'a doğruydu. Mutluluğum tarifsizdi. Bayram kalabalığına kalmadan gittik geldik. Bir hafta boyunca denizden çıkmadım desem yeridir. Kaş mavisi bana çok ama çok iyi geldi. 
    Tedirginlik yaşadım mı? E yaşadım aslında. Bunun için otel yerine Airbnb'den daire kiralamayı tercih ettik. Bu siteden kiraladığım evlerle ilgili yurt içi, yurt dışı hiç sorun yaşamamıştım, bu kez de öyle oldu. Pırıl pırıl ve kullanışlı bir evde çok rahat ettik. Dışarıda yoğun kalabalıktan uzak durduk. Zaten kalabalık döneceğimize yakın zamanda artmaya başladı. Bayram tatili bu açıdan sıkıntılı olacak gibi. Maske ve mesafe konusuna dikkat eden var, etmeyen var. Hava da öyle sıcak ki maske kullanımı zorlaşıyor ve umursamamaya yol açıyor. Eğer ortam kalabalıksa, açık havada dahi olsak, biz hâlâ kullanıyoruz, onu belirteyim. Artık açık havayı geçtim bari kapalı alanlarda gevşeme olmasa düşüncesindeyim. Örneğin İstanbul Havalimanı'nda her şey normaldi, görevliler devamlı uyarıyorlardı, herkes sessiz sakin ilerliyordu. Dalaman'a uçuş da sıkıntısızdı. Ancak Dalaman Havalimanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım tatilde nispeten rahat davranmanın etkisi sürüyordu ki maskesini indirip gezen çok kişi vardı ve ortalıkta görevli görünmüyordu. Kaş'ta pek Rus turiste rastlamadım ancak havalimanında civar tatil bölgelerinden dönüşte olanlar vardı ve epeyi rahatlardı. Ben farklı bir ülkede olsam misliyle dikkat ederim, milletteki bu gevşekliği anlamam mümkün değil. Bir de üzgünüm ama -ve dikkatli davrananları ayrı tutarım- yurt dışında yaşayan Türkler'de de gözledim o rahatlığı. Tahminim PCR testi ve aşı gibi gerekli şartları karşılamış olmalarından kaynaklı bir durumdur ancak hiçbir şeyin garanti olmadığı bir salgında semptomsuz hasta olmanın tedirginliğini yani başkalarına bulaştırma potansiyelimizi düşünmemiz lâzım. Özelikle kapalı alanlarda. Hadi biz birkaç saat havalimanında bulunduk. Fakat sabahtan akşama kadar orada çalışanlar var, onların risklerini arttırmaya gerek yok.

    Uçak yolculuğunu o kadar özlemişim ki... Ne inişte ne kalkışta, önceden sık yaşadığım korkuyu yaşamadım. Aksine çocuklar gibi mutlu ve heyecanlıydım. Ortam eskisi gibi değildi muhakkak ama o an onu düşünemedim bile. Şimdi daha korkusuz günlerde keyifli uçuşların hayalini kuruyorum. Mümkünse bir kısmı uzak uzak diyarlara olsun. 
    Ve Kaş... Kaş'a ilk kez gittik. Şu salgın şartlarında bile o kadar sevdik ki...  Daha önce tercih etmediğimiz için defalarca kendi kendimize söylendik. Türkiye kıyılarında ziyaret etmediğimiz ender yerlerden biriydi Kaş. Bunca yıl "Denizi çok soğuk, girilmiyor" diyenlerin kurbanı olmuştuk resmen. Yüzmeyi sevdiğimiz için ve yazın toplamda ancak 2-3 hafta denizle buluşabildiğimizden, hâliyle girilmeyecek derecede olan yerleri tercih etmiyorduk. Pişmanız. Küçükçakıl'daki yer yer soğukluk dışında son derece normal bir suyu var. Ben bu klişeye nasıl aldandım bilmiyorum. Kısacası Kaş'a ziyaretlerimiz devam edecek. Hakikaten Kaş'ta denizin mavisi bir başkaymış. Çok güzelmiş. Anlatırım. Bir sonraki yazıda...

    Her anını değerlendirmek isteyince erkenden kalkıp tüm gün koşturuyorsun ve bu hâliyle tatil yorucu oluyor. 
Bir süredir çıkmaya çıkmaya da hamlamışız. Ancak kafam öyle rahat ki... Kollarımın bacaklarımın sızlamasına aldırmadan gelir gelmez bavulları boşalttım, her şeyi yıkayıp yerleştirdim. 2-3 gün böyle geçti. Şimdi buradan uzakta kaldığım süre boyunca kaçırdığım yazıları okuyacağım. Dikkatlerden kaçmasın, "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 22.yazısını önceden ayarlamıştım ve uzaklarda olsam da yayınladım. Aferin bana! :) Artık okuma, yazma rutinime dönüyorum. 
    Okuma demişken... Tatilde yanıma -öncesinde bitiremediğim için- Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ni almıştım. Nasıl yanlış bir karar! "Tatil kitabı" kavramını sevmem ama salgının çekilmeyen gölgesinde kafa boşaltmak için gittiğin tatilde bu kitap olmaz aslında. Bir de sağ olsun yazar öyle çok tekrara düşmüş ki okumama denizin  minik dalgaları ve cırcır böceklerinin sesi eşlik ederken konsantre olmam oldukça güç oldu. Hiç huyum olmadığı halde bir kere uyuyakaldım. Neyse yarıdan sonra tekrarlar azaldı da tempoyu yine kazanabildim. Bunca söze karşın kitabı sevmediğim zannedilmesin. Sevdim. Düşündüren bir kitap. Fakat benim için en iyi Orhan Pamuk kitabı her daim "Benim Adım Kırmızı".
    Ufak bir merhaba yazısı yazayım derken yine lâfı uzattım. Şimdilik burada kesiyorum. Artık diğer bloglara yolculuğum başlamalı bence.
    
    



17 Haziran 2021 Perşembe

BUGÜNLERDE...

     
    İstanbul'da hava 3 gündür yağmurlu. Bir yağıyor, bir duruyor. Ne ara yürüyüşe çıkmam gerektiğini kestiremiyorum. Hâlâ yaz moduna da giremedim. Şu an net bir tatil planımız olmadığı için sorun yok aslında. Birtakım işler nedeniyle tatil tarihi belirleyemiyoruz. Araya aşılar da girdi. O muydu, bu muydu derken 2.randevuyu hangi günlere alacağımıza karar veremedik. Anlaşılacağı üzere ilk doz Biontech aşısını oldum. 
45 yaşa açılır açılmaz randevumu aldım, kalabalıklara kalmadım. Eşim bir önceki grupta halletmişti. Nihayet aşıya ulaştığım için sevinçliyim. O an seçme şansı yoktu ama olsaydı yine Biontech'i tercih ederdim. Teknolojinin ilerlemesi doğal ve olması gereken bir durum. 

    Yaz moduna giremediğimi söylesem de Haziran ayını yaşıyor olmamız gibi bir gerçek var. Gönül dışarıya çıkmak istiyor, insan evlere sığamıyor. Hâlâ tedirgin olsam da ufak ufak çıkıyoruz, sevdiklerimizle de daha sık görüşür olduk. Açık hava buluşmaları ilk tercih. Sosyal hayat yavaş yavaş hareketleniyor. Bizim burada güzel bir açık hava kulübü var. Deniz kenarında, püfür püfür, hoş bir yer. 2020'ye kadar sık sık konsere giderdik. Ceylan Ertem'den Ayhan Sicimoğlu ve Orkestrası'na kadar pek çok kişinin konseri oldu. Geçenlerde fark ettim, konserler yine başlamış. 11 Haziran'da Cem Adrian varmış. Durumlar eskisi gibi değil tabii. Ayakta ve dip dibe dans edilir, şarkı söylenirdi. Şimdi aralıklı masalar konmuş, tek bilet değil masa satın alıyorsun. Gidilir. Ama rahat etmem için vaka sayılarının biraz daha inmesi lâzım.
    Blog alemi yaz durgunluğuna girdi. Yazan az okuyan az. Sanırım "Bir Ressam, Bir Resim" yazılarını sonbahara kadar haftada bir yerine iki haftada bir yayınlayacağım. Kuralcı yanım her hafta yayınlama sözü verdiğim için huzursuz. Geniş kitlelere hitap etmiyor olabilirim ama okuyan, yorum yapan herkese karşı bir sorumluluk hissediyorum. Olması gereken ama zorluk yaşatan bir huy. Fakat işte yazın gelmesiyle evlerden dışarı çıkmamız, hareketlenmemiz işleri kolaylaştırmıyor. Her yazı için tekrar tekrar düşünüyorum, tekrar okumalar yapıyorum, eski notlarıma bakıyorum, varsa eksiğim tamamlamaya çalışıyorum, titizleniyorum. Konuyla ilgili bir kitabı kütüphanemden çektiğimde "Ya bu ne güzel kitaptı" deyip baştan okuyorum. Dolayısıyla elimdeki diğer kitaplara, henüz okumadıklarıma yeterince vakit ayıramıyorum. Kışın daha rahattım ancak dediğim gibi dışarılara taştık. Üzerine bir de bunca vakit ayırdığım yazıların dönemsel sebeplerle az kişiye ulaşıyor olması can sıkıyor. Aman ha! Yanlış anlaşılmasın! Seri bitmiyor. Sadece kısa bir süre için iki haftada bire inecek. Bu arada umuyorum gezeceğim, sosyalleşeceğim, sanat tarihi dışındaki kitaplarıma da vakit ayıracağım. Hepimiz gibi! Herkes sağlıklı, mutlu bir 2021 yazı yaşasın.

    Kitap demişken... Kocaman roman Üvey Kardeş'i bitirmek üzereyim. Buradan La Paragas'a ve Leylak Dalı'na selam olsun! Kocaman dedim. Üvey Kardeş hacmiyle olduğu kadar içeriğiyle de kocaman bir kitap. 
Bir süredir onlarla birlikteydim, okumayı bitirdiğimde Barnum'u ve Barnum'un hayatına dokunmuş herkesi özleyeceğim. 
    Bu ara pek bir şey izlemiyorum. Dizi izlemeye kalktığımda da küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. TurkcellTV+ 'ta 22.11.1963'ü görünce çok sevindim, ilk bölümü izledim. İkinci bölümü açmadı. Meğer tadımlık veriyorlarmış. Üyeliğimiz dizileri kapsamıyormuş. Diziler için paketi yenilemedim tabii. Maçtan öteki, diziden beriki derken zaten bir sürü digital platforma epeyi bir ödeme yapıyoruz. Sinir bozucu. Yalnız izleme imkânınız varsa 22.11.1963'ü kaçırmayın derim. Stephan King'in bir romanından uyarlama. Kitabı okumuştum. Kitap iyiydi, dizi de çok iyi olmuş. Bakalım ben de bir şekilde devamını izlemeye çalışacağım artık. 
    İşte böyle. Şu an dışarıda hava iyi. Güneş açtı. Balkon kapısı açık. Hani salgının en başında yanımızdaki siteden birinin neredeyse her gün klarnet çalıştığını söylemiştim ya? İşte o kişi kimse klarneti epeyi bir ilerletti. Şu an onun sesi geliyor yine. Tam parçalar çalıyor artık. Vallahi takdir ediyorum. İlk zamanlardaki halinden eser yok. Belli ki salgını fırsata çevirenlerden. Helal olsun!
   Hazır yağmur yok... Ben biraz yürüyüşe çıkıyorum. 




 

21 Mayıs 2021 Cuma

BUGÜNLERDE...

     Kardeşimin 19 Mayıs'taki doğum gününde beraber olup olamayacağımızı merak ediyordum ya hani? Toplandık, kutladık, hasret giderdik. Kapanma dense de bayram öncesinde çalışıldı tabii ama bayram tatili nedeniyle bizim çalışanlar neredeyse bir hafta evde olunca hastalık endişemiz olmadı, rahat rahat  görüşebildik. Normal şartlarda daha kalabalık olurduk. Doğum günlerini severiz. Ne var ki geçen sene olduğu gibi bu sene de olduğu kadarıyla yetindik. Saat 21.00 olmadan dağıldık. Öncesinde güzel bir masa hazırladım. Kardeşim pastayı alma konusunda diretti. Yine beyaz bir pasta almış. Daha önce onun pastayla ilişkisi konusunda bir yazı yazmıştım. Doğum günü mumları üflemeye bayılıyor, resmen çocukluğuna dönüp mutlu olmanın vücut bulmuş hâline bürünüyor:) Bunun sebebi çocukluğunda hiç doğum günü kutlamamak değil, tam tersi 3 yaşındaki doğum gününün büyük bir partiyle kutlanmış olması. O günü unutamıyor. Hayatının en mutlu günü. Annem o sene normalden büyük bir parti organize etmişti. Evde kutlanmıştı ama çok kalabalıktık. 3 katlı pasta yaptırılmış, fotoğrafçı çağrılmış, babaannem bana elbise dikmiş vs. O güne ait fotoğraflardan biri bu. Bakar mısınız nasıl mutlu kardeşim!

    Birkaç sene önce bu siyah-beyaz fotoğrafı sürpriz olarak pasta üzerine bastırtmıştım, hem kardeşim hem annem dayanamayıp ağlamışlardı:) Velhasılıkelam, seneler öncesinin mutlu anısıyla doğum günü pastalarını çok sever kardeşim. Arkadaşları da jest yapar, çoğu zaman birkaç kere mum üflediği olur. Tabii her seferinde yüzünde güller açar. Dilerim beraberce kutlayacağımız nice doğum günleri olsun!

    Yazıyı yazarken kitap siparişim geldi. O yüzden bir süre ara verdim ve paketi açıp yeni kitaplarımı tek tek inceledim. Okunmayı bekleyen kitaplarımın içinde hiç kurgu roman olmadığını fark ettiğim için sipariş vermiştim. Seyahat ve anı kitapları, biyografiler, denemeler tamam. Örneğin şu sıra Amin Maalouf'tan "29 Numaralı Koltuğun Hikâyesi'ni" okuyorum. Amin Maalouf, Fransız Akademisi üyesi ve 29 numaralı koltuğun şu anki sahibi. Kendisinden önce bu koltukta kimler oturduysa hepsini tek tek araştırıp anlatmış. Seleflerinden bahsederken Fransa tarihine de ışık tutan bir kitap ortaya çıkarmış. Pek hoş. İlgiyle okuyorum. Ama roman olmadan da olmaz değil mi? 

   Taze taze paylaşmak istedim. "Üvey Kardeş", kuzeyden bir roman. La Paragas blogunun yazarı sevgili dostumuzun enfes anlatımına kayıtsız kalamadım, tam benlik gibi görünüyor dedim ve siparişi verdim. "Bir Kayıkta Üç Kafadar" epeydir aklımda olan bir kitaptı. Filmlere, oyunlara, sohbetlere konu olmuş bu romanı okumakta geç kaldım ancak zararın neresinden dönsen kârdır diyorum. "Koşucular" yine blog dünyasında adını çok duyduklarımdan biri. Beni asıl kim ikna etmişti tam hatırlayamadığım için affola. Fakat sevgili Leylak Dalı olabilir diye düşünüyorum:)"Benim Gibi Makineler" Ian McEwan'ın tamamlamak istediğim kitaplarından biri. "Ay ve Altı Peni'yi" ressam Paul Gauguin'den esinlenip yazıldığı için seçtim. "Vişnenin Cinsiyeti" ise daha önce bahsettiğim "Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın" kitabının yazarı Jeanette Winterson'a ait ve bu yazarın kitaplarını da tamamlamak arzusundayım. 

    Vişnenin Cinsiyeti'nin kapağına ayrıca bayıldım. Desen çok hoş, eski el yazmalarının havası var. Fotoğrafta belli olmuyor ama o sarılar altın sarısı, pırıl pırıl parlıyorlar:) 
    Bugün hava fena. Yasak biter bitmez her gün dışarı çıkıp bol bol yürüyüş yapmıştım ancak bugün evdeyim. Yakınlarda okuyamadığım tüm blog yazılarını okudum. Üzerine de bu yazıyı ekledim. Böyle böyle geçiyor günler. Biz hâlâ salgının bitmesi hayalindeyiz... 



6 Mayıs 2021 Perşembe

BUGÜNLERDE...

     Her pazartesi yayınlamayı iş edindiğim seriyi takip edenler bilir, iki hafta önceki yazım bir sonraki güne kalmıştı. Çünkü... O gün oturmuş sakin sakin yazıyordum ki eşim eve erken geldi. Meğer saatlerdir hastanedeymiş, paniklemeyeyim diye bana haber vermemiş. İş yerindeki yıllık doktor kontrolünde tansiyonunun 22 olduğunu fark etmişler. 22 nedir arkadaş? Nasıl anlamadan gezdi? Benim bir kez 16'ya çıkmıştı da dünyam şaşmıştı resmen. 
22'yi hayâl dahi edemiyorum. Dil altı hapı vs. Bakmışlar düşmüyor, doktor ambulansla hastaneye yollamış. 
Bir hafta ilaçtı, iğneydi, doğru düzgün beslenmeydi derken adım adım 14'e düştü neyse ki. Fakat sanırım nur topu gibi bir tansiyon hastamız oldu. Anlaşılmasının rutin kontrole denk gelmesine şükrediyorum. Çünkü kendisi olumsuz bir şey hissetmiyordu, böylece anlamayacaktık ve çok daha üzücü sonuçlarla karşılaşabilirdik. Salgın döneminde bu tip hastalıkların ortaya çıktığı, arttığı hep söyleniyor. Bire bir tanık olduk. Yalnız tehlike geliyorum diyordu. Bir senedir öyle çok kilo aldı ve iş yerindeki bir duruma o kadar kafayı taktı ki. Yemek yemeyi sevme durumu hep vardır ama salgından önce spor yapardı. Deli gibi spinning yapardı örneğin. Eve kapandık diye kendini de kapattı. Salgın bitince spor salonuna giderim, yine spor yaparım düşüncesiyle oturdu da oturdu ve yedi. Ya siyah ya beyaz durumlar. Çok saçma. Ne dediysem dinletemedim. Bekliyor ki salgın bitsin. Bir de iş yerindeki sıkıntı... "Takma kafana, sağlığımız yerinde olsun" dedim, onu da dinletemedim. Bazen -aslında onu çoğu zaman olarak da değiştirebilirim- çocuk gibi davranıyor. Ben de kendisini epeyi bir severim, zarar görmesini istemem. 
Dile kolay 15 yaşından beri beraberiz. Alışkanlık sanılmasın, ciddi anlamda çok severim:) O yüzden beni üzdü. Ama sakin kaldım. Ve, yeter ki başka sıkıntı olmasın düşüncesinde olduğumdan çözüme odaklandım. Bir haftada 5 kiloyu veriverdi:) Bu kadar kısa sürede 5 kilo verdiyse toplamda kaç kilodur düşünün artık. Yasaklar bitince yürüyüşe de başlayacak. Bu dönem tuhaf bir dönem. Çok kişiyi ya hasta etti, ya da alttaki hastalıkları ortaya çıkardı. Herkes kendine dikkat etsin. Ve gerçekten morali düzgün tutmak çok ama çok önemli. Neyse... Bırakayım tansiyon gibi yaşlılık hastalıklarını, biraz da gençlerden bahsedeyim. Yeğenim Nisan çok alem. Eski blog arkadaşlarım onun ilkokula başladığı zamanları bilirler,  şimdi lise 2'ye gidiyor. Çocuk liseye başladı ama her öğrenci gibi salgın yüzünden hiçbir şey anlamadı. Moralini sağlam tutmak için her sabah özel kıyafet giyiyor, süslenip püslenip oturuyor:) Takdir ediyorum. Ama asıl bahsetmek istediğim başka. Zamanın çocukları ve gençleri doğaya karşı çok duyarlılar. Doğayla enteresan bir ilişkileri var. Bunu çok fazla çocukta gözlemliyorum. Nisan da küçüklüğünden beri öyle ama son dönemde ilgisi daha da arttı. Bitkileri inceliyor, çiçekleri inceliyor, taşları inceliyor. Geçenlerde yoklamak için, "Uykusuzluk çekiyorum ne yapmam lâzım?" dedim. "Lavanta yetiştir, melisa çayı iç, yastığına lavanta yağı damlat" diye arka arkaya sıralamaya başladı. Vallahi doğrusunu biliyor. Odasını çiçek bahçesine çevirdi. Tavandan sarmaşıklar sarkıttı. Mitolojiye de merakı var. Bir duvara nymphe'lerin olduğu duvar örtüsü astı. Bir duvara projektörle doğa fotoğrafları yansıtıp duruyor. Geçenlerde "marimo"  denen yosun toplarından aldım ona. Fikir onundu tabii. Marimo Japonya'da ve Kuzey Avrupa'da bulunuyormuş. Dünyada henüz insanlar yokken onlar varmış. Böyle bir durumlar. İsminden de anlaşılacağı gibi doğum günü Nisan ayındaydı. Salgının en civcivli zamanı olduğu için toplanamadık. Kendi kendilerine çiçekli böcekli bir kutlama yaptılar. 
Elf kulakları takmış bizimki, ona göre giyinmiş:) Bütün fotoğraflarında kulaklar sivri. Kardeşim mesaj attı:"Abla, Nisan'ın fotolarından Orhun'a göndereyim de kulakları düzeltsin, Instagram'a böyle koymak istemiyorum":) 
Bir de... Nisan bana anneler günü için paşa kılıcı ve deve tabanı aldı. Bunları ben seçtim. Bakması kolay olsun diye. "İsimlerini ne koyacaksın" dedi. "Bitkilere, hayvanlara isim koymak doğru mu? Onların kendi şahsiyetleri var" dedim. Espri tabii. Ama bu aralar bu tip şeyleri çok duyuyorum. Enteresan enteresan fikirler. Şahsiyet olayına katılıyorum, sözüm isim koymama kısmına. Neyse... Baktım Nisan'a bir kal geldi. "Şaka yapıyorum, birinin adı Alma, diğerinin Oscar olsun o zaman" dedim:) Çocukların, gençlerin hayatımıza kattığı neşe olmasa ne yapardık bilmem. Şu dönemin sağlıkla kapanmasını en çok onlar için istiyorum.
    Bizde durumlar böyle. Bahar aylarında çok sayıda doğum günümüz var bizim. İki yıldır hiçbirinde toplanamıyoruz. Görüntülü görüşmeyle kutlaşıp duruyoruz. "Sözde tam kapanma" işe yarayacak mı sizce? Ne dersiniz? 19 Mayıs kardeşimin doğum günü. O gün tedbirli ama beraberce kutlama yapabilir miyiz?




23 Nisan 2021 Cuma

BUGÜNLERDE...


     Aklı başında olanlarımızın aynı durumda olduğunu biliyorum ama söylemeden duramayacağım, canım fena sıkkın. Uzak, yakın birçok tanıdıktan covid pozitif haberleri arka arkaya geliyor. Kimi atlattı, kimi atlatmak üzere, kimi bekleyişte... Her biri için ayrı ayrı kaygılanıyorsun, sağlam durmaya çalışıyorsun. Dikkat etmeyenlere, sosyalliğinden ödün vermeyenlere kızgınım. Önlem almayan yetkililere daha da kızgınım. Şu işin başından beri olumlu düşünen ben, soğukkanlılığımı yitirmek üzereyim. Umarım yitirmem. Bu hafta kafamı boşaltmak için her gün yürüdüm. Yine Yaşam Vadisi'ndeydim. Genç, yaşlı birçok insan biraz nefes almak için çıkıyor vadiye. Çimenlere örtüler, sandalyeler atılıyor. Ölçülü bir kalabalık oluyor neyse ki. İç içe bir durum yok. İnsanlara bakıyorum, gencine ayrı yaşlısına ayrı üzülüyorum. Geçen gün bir kayanın üzerinde şahane bir kertenkele gördüm. Şehir içinde şu kadarcık yeşillikte yaşamını sürdürüyor olması gözlerimi yaşarttı. Dışarıda olmasam hüngür hüngür ağlardım sanırım. Yani gözüm bu ara ne çiçeklenen dalları görüyor, ne de cıvıldayan kuşları. Nereye baksam hüzünleniyorum. Ve bu benim için alışılmadık bir durum. Çarşamba günü, canım enginar dolması istediği için pazara gittim. Pazara girerken ikinci maskeyi taktım, sadece enginar ve çilek alıp hızlı hızlı çıktım. Canımız sıkkın olsa da boğazımız durmuyor maşallah. 2 sene önce verdiğim 5 kilonun 3'ünü salgın döneminde geri aldım. Dün vadide otururken D vitamini almak düşüncesiyle avuçlarımı güneşe doğru açmıştım. Bir süre öyle oturdum. Akşam bir baktım ki avuçlarımın içi kıpkırmızı olmuş. Nedense avuç içi hep beyaz kalırmış gibi geliyordu bana, öyle olmuyormuş. Dilerim iyice bir miktar D vitamini stoklamışımdır. Enginar dolmasının tarifini teyit etmek için Gemlik'teki halamı aradım. Hayatım boyunca ağzından bir kere bile şikâyet duymadığım halacığımın salgın döneminde nasıl zorlandığını dinledim. İlk defa sıkıntısını dile getirdi. Sakin sakin, kendine özgü tarzıyla... Keşke yakın olsaydık dedi. Herkese açılmaz. Bana döküldü. Şu hayattaki görevimin insanları dinlemek olduğuna kesinlikle karar verdim. Bu ayrı bir mevzu. Belki bir ara bahsederim. İşte böyle... Keyifler kaçık olunca okuduğundan, izlediğinden de pek bir şey anlamıyor insan. Bu açıdan kısır bir dönemdeyim. Ancak bir dizi var ki beni gerçekten gündemden uzaklaştırdı. The Serpent'ı ilgiyle izledim. Diziye konu katili daha önce seri katillerle ilgili bir kitaptan okumuştum. Olayları şahane görselleştirmişler. Şu noktada "Bozuk ruh halini gerçek bir suç dizisi izleyerek mi düzeltmeye çalıştın?" diyebilirsiniz. Vallahi öyle oldu. Bazen olur. Komedi dizilerine, romantik filmlere, çiçeklere, böceklere tahammül edemediğin isyan hallerin olur. Ve işin bir diğer yanı, dizide yetmişli yılların havası öyle iyi yansıtılmıştı ki... Kostümler, atmosfer şahane... Ramazan başlamadan önce hafta içi bir zamanda iki günlüğüne Amasra'ya gitmiştik. Hiç mola vermeden gidip geldik. Tarihi köprüye bakan, denizin hemen dibinde temiz ve güzel bir ev kiraladık, minimum sayıda insanla münasebette bulunduk. Normal zamanda bahar aylarında kalabalık olan Amasra çok sakindi. İyi ki gittik diyoruz şimdi. O ufak kaçamak olmasa şimdi çok daha zor durumda olurdum diye düşünüyorum. Ve kaldığımız ev... Öyle güzeldi ki. Manzarası o kadar şahaneydi ki. 
Ev sahibi emekli öğretmenin yıllar önce emeklilik ikramiyesiyle o daireyi aldığını öğrendik. Acı acı güldüm, oğluma "Evet oğlum, bir zamanlar emeklilik ikramiyesiyle ufak da olsa bir ev alınabiliyordu" dedim.


    *Fotoğraf Amasra kaçamağından... Kuşkayası Yol Anıtı (M.S 1.yy)



24 Mart 2021 Çarşamba

SİHİRLİ KARANLIKTA... ÖNÜMDE KOCAMAN PERDE...

     Oscar 2021 adayları açıklandı.  Açıklanmasıyla 2 tanesi hariç hiçbirini seyretmemiş olduğumu anlamam bir oldu. Sebebi son bir yıldır -bir kez hariç- sinemaya gitmiyor oluşumuz. Her şey normal seyrinde ilerleseydi, şu salgın olmasaydı salon salon film kovalayıp mümkün olan en fazla sayıda adayı izlemiş olurdum. Kimi zaman yanımda arkadaşım olurdu, çokça eşim, müsaitse Orhun. Ama yalnız başıma da ziyaret ederdim salonları ki bunu gerçekten severim. Eşim ve Orhun takıntılı değiller ancak ben evde film seyretmekten hoşlanmıyorum, illâ salonda seyretmeli şeklinde bir fikrim var. Hâl böyle olunca, bu yıl sinemada sadece En İyi Görsel Efekt ve En İyi Yapım Tasarımı dallarında aday olan TENET'i seyretmiş oldum. Onu da özel sebeplerle izlediğimizi biliyorsunuz. Geçen yaz bu film uğruna yüzümüzde maskelerle sinema salonunun yolunu tutmuştuk. Aday olduğu dalların ödüllerini alacağını düşünüyorum. Bu durumda en azından alanında başarılısını seyrettiğimi söyleyebilirim. Neyse ki bir de 
Ahtapottan Öğrendiklerim belgeselini izlemişim, TENET yalnız kalmamış. 

    Dün Netflix yapımı adaylara bir baktım, birinden başlayayım dedim ve Glenn Close En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayı olduğu için Hillbilly Elegy'yi seçtim. Seçmez olaydım. Glenn Close ve Amy Adams gerçekten çok iyiler ama film bildiğin klişe. Amerika'da hepimiz, nereden gelirsek gelelim istersek başarılı oluruz söyleminin yeni bir ürünü. Gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyormuş. Netflix gibi ticari bir platformun filmi olduğu için araya bol bol reklam da alınmış. Her yerden Sprite, Coca Cola, Apple fırlıyordu ve dikkatimi fena dağıttı. Tüm Netflix yapımlarında durum böyle değildir muhakkak ama bu film o filmlerdendi işte. Sanırım Oscar organizasyonunun da suyu çıkmaya başladı. Neyse... Hiç olmazsa önce Mank'ı izlemeyi seçmemiş bir insanın fazla konuşmaması gerekir. O filmden umudum var. Bu akşam izleyeceğim. Munk gibi eski tarz siyah-beyaz bir filmin sinema salonunda izlenmesi gerekirdi, o ayrı. 
    Velhasılıkelâm ben sinema salonlarını özledim. Olur olmaz zamanlarda açılan telefonun ışıkları için aynı şeyi söyleyemem ama çok rahatsız olduğum mısır çıtırtılarını kabul edebilirim, razıyım, yeter ki salonlarda film izlemeye başlayalım. Böyle olmuyor. Ne sanal müze turu yapabiliyorum, ne evde filmden tat alıyorum. Düşünüyorum, kalabalık parti kongreleri tehlike oluşturmuyorsa, sinema ve tiyatrolar neden kapalı?