Resim Sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Resim Sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2024 Cuma

JISBAR İSTANBUL'DA...

    Hazır hafta sonu yaklaşırken renkli mi renkli, sizi gündemin ağırlığından uzaklaştıracak bir sergi tavsiyesiyle buradayım efendim. "Jisbar İstanbul'da"... Ve Taş Konak'ta... 

    Fransız sanatçı Jisbar'ın eserleri geçtiğimiz kasım ayının başında Kalyon Kültür / Taş Konak'ta izleyiciyle buluştu. Ben de tam o günlerde gezip görmüştüm ancak şimdi yazma fırsatı bulabildim. Kuratörlüğünü sevgili dostum Aslı Bora'nın yaptığı sergiyi kaçırmayın derim. 14 Şubat'a kadar meraklısını bekliyor olacak. 

    Jisbar, sanat hayatına Paris sokaklarında graffiti yaparak başlamış. Anlamca bağdaştırması zor olan sokak sanatını ve pop sanatı eserlerinde birleştirerek kendine özgü bir tarz yaratmış. Eserlerinde sanat tarihinin ikonik figürlerini yorumlarken, onların nasıl popüler hale geldiğine vurgu yapmış. Sanatın metalaşmasını sorgulamış. 
Kimi zaman kendine ait deyişlerle, kimi zaman bilindik isimlere ait ünlü sözlerle ve simgelerle desteklemiş çalışmalarını. Her biri amaca hizmet eden destekler bunlar. Ve oldukça oyuncaklı bir etki yaratmaktalar. 

   Jisbar'ın çalışmalarının önünde uzun uzun kalıp her bir simgeyi yorumlamaya, her yazının üstlendiği görevin ne olduğu konusuna yoğunlaşırken çocukça bir heyecana kapılıyorsun. Yakaladığın her ayrıntı, dağarcığını yoklayarak ortaya çıkarmaya çalıştığın her bilgi, renklerle de birleşip tatlı bir sevinç yaratıyor. 


    Buyurunuz Tony Montana... Efsane bir karakter mi? Evet öyle. Açgözlü müydü? Zenginlik onun için ne ifade ediyordu? Nereden geldi, nereye vardı? Tony'nin başının üzerine yerleştirilmiş "Parayı al ve kaç" kimin sözü? 
Ön plandaki Paul Getty'ye ait söz ne ifade ediyor? Pek çok eserinde "Sanat paradan daha değerlidir" yazan Jisbar haklı mı? Geçmişin ünlü sanatçıları Frida, Van Gogh, Monet, Manet, Matisse, Klimt... Bu isimler nasıl oldu da popüler kültürün birer parçası oldular? 

    Jisbar kafasındakileri resme dökerken hep aynı sembolleri, sürükleyici öğeleri kullanmış ki bunlar yıldızlar, merdiven, taç, pırlanta, uçak, para gibi nesneler. Yani onun eserlerini tanımlayan şeyler. Eski yeni, maddi ve manevi, klasik ve popüler... Her biri çözülmeyi bekleyen birer bulmaca havasındaki kompozisyonlarda yerini bulmuş. 

Sokak ve özgürlük deyince motosiklet. Tarihi bir mekânda düzenlenen sergiye en yakışanı Vespa. 
Jisbar bu motosikleti ve kaskları açılış günü Kalyon Kültür için boyamış. 
Her birini tek inceledim desem yalan olmaz. 

   

    Kısacası bol anlamlı, çok renkli bir sergi bu. Dali'den Benjamin Franklin'e, Metallica'dan Tony Robbins'e, Banksy'den James Bond'a, Süperman'den Bugs Bunny'ye, Karl Lagerfeld'den Jane Birkin modeli meşhur çantaya kadar pek çok detay, pek çok iz Fransız sanatçının çalışmalarında. Daha çok şey anlatmak isterdim ancak yazıyı sergi kataloğuna döndürmek istemem:) İstanbul'da olanlar 14 Şubat'a kadar ücretsiz olarak gezebilirler. 
    Her şey para mı? Popüler olan mı daha makbul? Maddi olanın şekillendirdiği günümüzde karmaşa içinde bunalan ruhumuza, eserlerinde bir umut kapısı da açıyor Jisbar. Bir çalışmasında yer alan ve Mahatma Gandhi'ye ait olan söz beni oldukça düşündürdü: "Gelecek bugün ne yaptığına bağlıdır".
    Her zaman hissettiğim ve söylediğim gibi, sanat olmasa hepten yanmışız.





25 Eylül 2023 Pazartesi

BU ELBİSE NE RENK?

     2015 yılında sosyal medyada ortaya çıkan bir tartışma vardı. Halâ ara ara karşımıza gelir. Bir kadın kızının düğününde giyeceği elbisenin fotoğrafını kızına ve damadına göndermiştir. Kızı elbiseyi sarı-beyaz renkte algılarken, damadı mavi-siyah olduğunu söyler.  

    Ben o zaman "Olur öyle, beyin bu!" deyip geçiştirdiğim duruma dair yorumları hiç okumamıştım. Kısa bir süre önce bitirdiğim "Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik" isimli kitapta tekrar bu konuya rastlayınca hem ufacık bahsedeyim hem de kitabı tavsiye etmiş olayım istedim. 

     Renkleri algılama serüvenimiz insana dair en çok hayret ettiğim şeylerden biri. Tamamen ışıkla ilgili. Bir şeyin üzerine düşen ışık, dalga boyuna göre yansıyor ya da soğuruluyor, önce retinaya gönderiliyor, ardından beynimiz değerlendirmeyi yapıyor. Her rengin dalga boyu farklı. Mesela kırmızının dalga boyu maviden daha uzun. Beynin karar vermesinde, gelen ışığın şiddeti, yönü, miktarı ve daha önce kaydettiklerimiz önemli. Muazzam bir bilgisayar saydığımız beynimiz dümdüz algılasaydı şafak vaktinde rastladığımız bir yaprağı kırmızı görebilirdik. Ancak "Renk Sabitliği" denen duruma göre yaprağı yeşil görürüz çünkü beynimizin yaprağın asıl rengini algılamayı sürdürme özelliği vardır. Elbiseye dönecek olursak... Kitaptan anladığıma göre, iki fotoğrafı da baz aldığımızda elbiseyi aydınlatan ışık oldukça muğlak. Loş mu? Sarı ışık mı? Mavi ışık mı? Net değil. Bu nedenle "Bu muğlaklık, beynimizin belirli algısal kararları alırken bilinçdışı şekilde kargaşadan düzen yaratmasıyla birlikte, elbisenin rengine ilişkin olarak izleyicilerin de ulaştığı farklı yargıların sebebi". Aslında elbise mavi-siyahmış. 
Fakat sarı-beyaz göründüğü fotoğrafa baktığımızda haddinden fazla ışıkla aydınlanmış olduğunu çözebiliriz. Fotoğraf çekimi sırasında fazla ışığa maruz kalan elbise normalde daha koyu olmalıdır. Bunu ilk anda bilinçli düşünmeyiz. Ancak beyni bu karara bilinçdışı ulaşmış olan insanlar, elbiseyi otomatik olarak mavi-siyah görürler. Muğlak durumda, farklı insanların farklı deneyimlerdeki beyinleri farklı yargılara ulaşırlar. (Tam şu noktada "Yani bazı insanlara ne desen boş" diyesim geliyor da her ne kadar bağlantılı olsa da şu an için gereksiz :) ) 
    Elbisenin rengi konusu bende böylece netleşti. Madem konu açıldı, bir de şu bağlamayı yapabilirim. 
Bazı resimlere baktığımızda "Ne var ki? Bunu ben de yapabilirim" diyoruz ya hani? İlk aklıma gelen Rothko gibi, Mondrian gibi sanatçıların resimleri örneğin... Basit gibi görünseler de bu tarz eserlerin renk konusunda, denge, ritm vs. konusunda defalarca tekrarlanan deneyimlere ve araştırmalara dayanan eserler olduğunu bilelim. 
Bir renk bir diğer renkle yan yana geldiğinde kendinden ne alır, ne verir? İzleyicide biyolojik ya da psikolojik ne gibi etkileşimler yaratır? Işığın farklı değerleri, farklı yansıması  rengi nasıl değiştirir? Ve daha bir çok şey... 



   Yazının kaynağını oluşturan kitap tüm bunları bilimsel açıdan irdelemiş. Figüratif ya da soyut her iki tarzın beyinde farklı bölgeleri çalıştırması, bir eserden alınan hazzın her bir izleyicide farklı olabileceği gibi konular mevcut. Bilimdeki indirgemeci, yani basite inerek sorunu çözmek durumu ile soyut  eserler üreten sanatçılar arasında bağ kurulmuş. Meraklısına tavsiye ederim. Eğer soyut sanatı sevmiyorum diyenlerdenseniz, kitabın sonunda fikrinizin yumuşayacağına inanıyorum:) 
    Kitabın içeriğine dair ilginç bir örnek daha vererek yazıyı tamamlamak isterim. Yukarıda fotoğrafı görülen kitap kapağındaki resim Chuck Close'a ait. Close, prosopagnoziden, yani yüz körlüğünden muzdaripmiş. Yüzlerin yüz olduğunu anlıyor ama birinin yüzüne baktığında onu tanıyamıyormuş. Yüzlerin 3 boyutluluğunu ayırt etmekte güçlük çekiyormuş. Yüz körlüğü sorununu portre resmetme arzusuyla uzlaştırıp yeni, indirgemeci-sentezci bir teknik geliştirmiş. Buna göre önce modelinin büyük formatlı Polaroid bir fotoğrafını çekip, ardından fotoğrafın üzerine yarı saydam bir levha sermiş ve bu levhayı küçük küplere bölmüş. Küplerin her birini ayrı tarzda süslemiş, son adımda bunları tuvale aktarmış. 
    Eric R.Kandel'ın kitabı Koç Üniversitesi Yayınları basımı. Yaz başında Beyoğlu'ndaki küçük mağazalarından almıştım. Bunu ve birkaç şahane konulu kitabı daha... Öğrendiklerime minnettarım. Beyin bilgisayar dedik; alır, saklar, analiz eder, harekete geçer dedik fakat unutmayalım ki onu doğru deneyimlerle beslemesi gereken bizleriz. 


 

8 Temmuz 2023 Cumartesi

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLER...

     27 Temmuz tarihine kadar, müsait olan herkesin görmesini istediğim bir sergiyi hatırlatmak için buradayım. Nisan ayının ilk haftası Meşher'de açılan sergiyi ben ancak geçen hafta ziyaret edebildim. Bir süredir yüzümü huzurla gülümseten böylesi bir etkinlik içinde bulunmamıştım. Konumuzun öznesi John Craxton... Ve tabii onun Ege kokulu rengârenk resimleri, sınır tanımayan karakteri... Ve biraz da imrendiren şansı... Şans konusu sergi tanıtımında özellikle vurgulanmış. Şöyle ki... Londralı varlıklı bir müzisyen ailenin oğlu Craxton, hayatı boyunca sadece sevdiği şeylere odaklanmış. Resim yapmak ve gezmek gibi... Çoğu kişinin hayalini yaşamış. 
Sergi kitapçığında hakkında "Olağanüstü yetenekli, olağandışı talihliydi; keyfin resmini çizip keyif içinde yaşayan cesur bir hedonistti" denen Craxton'ı vallahi kıskanmadım:) Coşkulu resimlerinin uyandırdığı keyif baskın geldi. "Böyle de yaşanabiliyormuş" deyip, sanki Ege kıyılarında ben gönlümce gezmişim gibi, tüm o insanlarla ben tanışmışım gibi, kedilerle ben oynamışım, keçilerle dostluk etmişim gibi, o resimler benim fırçamdan çıkmış gibi hissettim. Gündelik yaşamdan koptuğum bir zamandı. Mutlu oldum. 

    John Craxton resmi eğitimi reddetmiş, gönlünce resimler yapmış. Ancak yakın aile çevresinde sanatçılar çok olduğu için gereken desteği de bulmuş. Onlardan hem teknik anlamda dersler almış hem de beraber yaptıkları müze gezileri sayesinde ufku açılmış. Picasso ve El Greco'dan etkilendiğini söylüyor ki daha erken dönem resimlerinde bu etkiyi görmek mümkün. 

    Genç yaşında ziyaret ettiği Dorset'teki Pitt Rivers Museum'da antik sanatı keşfetmiş ve Akdeniz'e hayranlığı başlamış. 2.Dünya Savaşı sırasında Londra'da haliyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş ve bunu sergide gördüğümüz resimlerine de yansıtmış. Hem konu, hem renk, hem yarattığı etki olarak daha karanlık resimler bunlar. Onlar da çok beğendiğim etkili resimler ancak bir tane bile fotoğraf çekmemişim. Dikkatimi eserlere vermek için genelde -belki birkaç hatıra dışında- pek fotoğraf çekmiyorum fakat bu yazının benim gözümden akışı için olmalıydı. Özeleştirimi de yapayım. İngiltere dönemi resimleri bu aşamada şunun için önemli. İngiltere'den çıktığı anda, Yunanistan'a gidip gelmeye başladığı anda tarzı değişiyor. Hele hele Yunanistan'da yerleşik duruma geçince daha da canlanıyor; hayatın içine karışmış, güneşle ve denizle yoğrulmuş, hayatta olmanın keyfiyle şekillenmiş eserler oluşturuyor. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi "Işığın Peşinde" müthiş bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

    Yunanistan'a ayak basmadan önce, savaş biter bitmez, kendisi gibi aykırı ressam Lucian Freud'la birlikte önce Scilly Adaları'nı ziyaret ediyorlar. O sırada 22 yaşında. Savaş sırasında orduda görev almıyor çünkü tüberküloz nedeniyle sık sık hastalanıyor. Ne ilginçtir ki hem ruhen hem bedenen sıcak iklimlere ihtiyacı varmış. Sanırım Ege-Akdeniz coğrafyası onu hep çağırmış. O da bu çağrıya uyarak 23 yaşındayken önce Atina'ya gitmiş. Sonra Poros adasına taşınmış, Kiklad Adaları'nı ve 12 Ada'yı gezmiş, birçok yerli sanatçıyla tanışmış, arada hem Yunanistan'da hem Londra'da sergiler açmış. 3 yıl sonra Girit'i tanımış. Her yıl buraya gelip gitmiş, kalan zamanında bol bol resim yapmış ve birçok ülkeye seyahat etmiş. İstanbul'a da birkaç kere gelip gitmiş tabii. Antik dünyanın peşinde Çanakkale'den İzmir'e gezileri olmuş. 1959'da Girit'e taşınmış. Hanya'da Venedik limanında bir Osmanlı evini satın almış. Eve dair bir video da sergide mevcut. 1967'de Cunta döneminde Girit'ten sürülmüş. Ajan olduğu söylenmiş, kimine göre askeri rejimi hafife alan yerli yersiz konuşmaları dikkat çekmiş ve genç askerlerle yakınlığı da onun Girit'ten sürülmesine neden olan söylentiler arasında. 9 yıl aradan sonra dönebilmiş Yunanistan'a. Girit'te stüdyo olarak kullanmak için ikinci bir ev satın almış. Bu ev onun anısına Yunan Ulusal Anıtı ilan edilmiş. 2006 yılında sağlık nedeniyle Girit'ten ayrılmış ancak geçici umduğu bu ayrılık son olmuş. Bir daha Girit'e dönememiş. Yabancı bir kaynakta küllerinin Girit'e götürüldüğünü okudum fakat başka bir yerde görmediğim için emin olamadım. 



    Resmi eğitimi reddeden, kendi tarzını yaratan, sanata dair hiçbir beklentisi olmadan gönlünce çizen ve kendini "Arkadyalı" olarak tanımlayan Craxton'ın Ege resimleri tamamen kendine özgü. Gündelik hayata dair, ışıkla bezenmiş resimler bunlar. Ve bu sergi, The Guardian'da çıkan habere göre sanatçının en büyük sergisi. Craxton Londra Kraliyet Akademisi'ne seçilmiş ve kendi ülkesinde de sergileri oluyor ancak habere göre yine de bu zamana kadar İngiltere'de gereken ilgiyi görememiş. Yunanistan sanatçıya daha fazla sahip çıkıyor ve İstanbul'daki bu sergi Londra'nın bir miktar gözünü açmış. Sergi İstanbul'dan hemen önce Girit'teymiş. Sanatçının eserlerinin büyük kısmı Ömer Koç koleksiyonunda yer almakta. İstanbul'da yaşayanların, yakın zamanda İstanbul'da olacakların kaçırmaması için yaklaşık 3 hafta kadar bir süre var. Meşher sergilerinin ücretsiz olduğunu da ekleyeyim. 


    Meşher'den çıkınca yakın zamanda restore edilip açılışı yapılan Botter Apartmanı'na da uğradım. Nerede o ilk günlerdeki izdiham, nerede o günkü tenhalık? Kalabalık dağılsın diye beklemiştim. İyi de yapmışım. Rahat rahat gezdim. 



    Sosyal medyada fazlasıyla yer alsa da minicik bir ekleme yapayım. Botter Apartmanı İstanbul'un ilk Art Nouveau binası. Sarayın resmi terzisi Jean Botter için yapıldı ve mimarı Raimondo D'Aronco ki kendisi mimarlık tarihimiz açısından önemli isimlerden biri. Apartmanın ilk katı "Botter Moda Evi" olarak kullanılmış. 1900'lerin hemen başında inşa edilmiş değerli bir mekânı gezerek deneyimlemek güzel. Üstelik bir de "Düşler, Hakikatler" isimli sergi varken. Vaktim olsaydı kütüphanesinde de vakit geçirmek isterdim. 3 okuma-çalışma odasında sadece 5 genç vardı. Bu sayı bana az geldi doğrusu. İstanbul'un göbeğinde tarihi bir mekânda daha fazla vakit geçirmek adına kütüphanesinden de faydalanılmalı diye düşünüyorum. Sosyal medya etkisi biraz azalmış sanırım. 
Gerçi bir yandan da şöyle düşünüyorum: İstanbul o kadar kalabalık ki bazı yerler tenha kalsa da olur mu acaba? 






    Botter'den çıkınca da ANAMED binasında yeni açılan bir sergiye, "Türkiye'de Bizans Çalışmalarının Serüveni"ne geçtim. Bir miktar akademik bir sergi fakat "Bu topraklarda yaşıyorsak geçmiş kültürlere de az ya da çok aşinalığımız olması gerekir" düşüncesiyle hareket edenler için oldukça faydalı. Çok da özenli. Burada da epeyi bir vakit geçirdim. Koç Ailesi'nin ülkemiz adına kültür-sanat bağlamında yaptığı katkıları bir kez daha gönülden takdir ettim. 


    Beyoğlu'nda aynı güzergâh üzerinde 3 farklı mekânda 3 sergiye ulaşmak... Üstelik bunlar sadece o gün seçtiklerim. Kızıyoruz mızıyoruz ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bir de o gün Beyoğlu pek bir sakindi. Yani bir süredir gözümüzü, gönlümüzü yoran karmaşa yoktu. Pek çok milletten makûl bir turist kalabalığı vardı. En azından Şişhane civarı böyleydi. Fakat mağazalar, yeme-içme yerleri muazzam pahalı. Fiyatlar tamamen turistik. Devamlı giderim ama bu sefer bana inanılmaz pahalı geldi. Bir tatlı bir kahveye ödediğim hesabı telaffuz etmek istemiyorum ki dediğim gibi her gittiğimde o tatlıyı yerim, o kahveyi içerim. Bir süre yapmayacağım sanırım. Kırık Türkçeli yabancı bir kadın bile "Her şey ne kadar pahalı olmuş" diye garsona dert yanıyordu. Sanatla başladığım yazıyı ekonomiye bağladım ama inanın planlı değildi. Bu sıra her konuşmamız, her sohbetimiz eninde sonunda ekonomiye bağlanıyor. Kafa rahatlığıyla gezeceğimiz günlerimiz yakın olsun efendim!




6 Mayıs 2023 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     Londra seyahati hariç bir süredir yazmadım yazmadım da Hıdrellez gecesi oturdum klavyenin başına. O zaman fırsat bu fırsat tüm güzel dileklerinizin gerçek olmasını temenni ediyorum. Son yıllarda "yok öyle yapman lâzım, yok böyle istemen lâzım" diyerek ilgi çekmek isteyenleri, kafa karıştıranları takmayın, gönlünüzce dileyin.

   En son gergin olduğumdan bahsetmiştim. Galiba rahatlamaya başlıyorum. Çok düşündüm, kendimce çok kararlar aldım. Uyguladığımda dışarıdan kimsenin farkına varamayacağı ama benim içsel rahatlamamı sağlayacak kararlar bunlar. Dışsal etkiler de hafifledi. Aman maşallah diyeyim. Ruh sağlığı şart dostlar! 

    Seçim için siz de heyecanlı mısınız? Ben çok heyecanlıyım? Öyle böyle değil. Bazen düşününce resmen kalbimin atışı hızlanmaya başlıyor. Zaten her fırsatta ritmini yükselten hafif sorunlu bir kalbim var. Hayırlısıyla şu iş güzel güzel bitsin de beni zarara sokmasın. 

    Geçen hafta koştura koştura Pera Müzesi'ne gittim. Çünkü "Paula Rego / Hikâyelerin Hikâyesi" adlı serginin 
son günleriydi. Tavsiye yazısı yazamadım zira sergi bitti. Fakat ilgileniyorsanız ve tanımıyorsanız Paulo Rego'yu inceleyin derim. 

    Portekizli sanatçı teknik açıdan başarılı olmak bir yana içerik olarak da şahane işler üretti. Başarılı bir ressam olduğunu bilmesen erken yaşta evlenmiş çoluklu çocuklu bir kadın dersin. Evet bu doğru ama sessiz sakin tabiatına karşıt ürettiği feminist eserler oldukça şaşırtıcı. Bayılıyorum böyle sessiz güç insanlarına. Bağırmadan çağırmadan sorunlara dikkat çekenlere. Londra'daki kısa konaklamamız sırasında British Museum ve Tate Modern arasında kararsız kalıp tercihimi eşimin de ilgi alanına giren British Museum'dan yana kullandığımı söylemiştim. 
Bir sonraki müze durağı Tate Modern olacak. Orada Paula Rego'nun çarpıcı eserlerinden daha fazla sayıda göreceğim. Çok istiyorum.

    Pera dedim... O zaman bir de yeğenim Nisan'ın 18.yaş gününü Pera Palas'ta da kutladığımızdan bahsedeyim. Eski dostlar bilirler. Nisan'ın her doğum günü konseptlidir, hoştur. Geçmiş yıllarda çok anlattım. Annesiyle beraber beni az çalıştırmamışlardır. Bir sene Harry Potter temalı bir partimiz vardı ki efsaneydi:) Günlerce ellerimle snitch'ler mi hazırlamadım, okulun her bölümüne ait materyaller mi kesip biçmedim? Hem yiyecek, hem dekorasyon derken ne fikirler ürettim ne fikirler. Anne-kız seviyorlar böyle şeyleri. "Sen yapabiliyorsun" diye el işleri hep bana paslanırdı da son zamanlarda yavaş yavaş elimi eteğimi çektim:) Karlar Kraliçesi Elsa temalı partide her çocuğa kar tanesi şeklinde kolye yapmıştım mesela. Defalarca kes, birleştir içimin şiştiğini hatırlıyorum da ondan aklıma geldi. Fakat bunlar güzel hatıralar tabii. Çocuklar büyüyor neticede. Arkadaşlarıyla kutlama hariç kardeşim bir de doğum günü hediyesi olarak bu sene Pera Palas'ta konaklamak için yer ayırtmış. Onlar ailecek gittiler kaldılar. Biz de eşimle akşam barına gittik. Nisan vesile oldu biz de bu tarihi, etkileyici otelde güzel vakit geçirdik. Onlar zaten her şeyden memnun kalmışlar. Hangi bölümde bir şeyler yiyip içseler hep sürpriz bir pasta gelmiş. Çalışanlar tarafından güzel dilekler cabası. Biz oradayken bir garson arkadaş Nisan'a "burası sihirlidir, 
ne dilersen olur, ona göre" diyordu:) 

    Narin, romantik yeğenim Nisan benim bir tanemdir. Teyze-yeğen olmanın ötesinde arkadaş gibiyizdir. Şahane sohbetler ederiz. Bu sene üniversite sınavına girecek ve ısrarla MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünü istiyor. Benim okulumu, benim bölümümü yani:) Antik mitolojiyi o kadar seviyor ki babası bir gün "teyzen soktu di mi bunları kafana?" demiş:) Bölümü küçük görüyorlardı ama Nisan ısrar edince alıştılar. Bu arada ben kesinlikle bilinçli etki etmedim. Hattâ farklı yeni bölümlerden de bahsediyorum ama o vazgeçmiyor. Kazanırsa okusun. Sanat tarihi aslında bugünün sanatını da kapsayan geniş bir alan. İleride hangi kısmına ağırlık vereceğine karar verir nasıl olsa. 

    Böyle bir takım aksiyonlar haricinde bol bol yürüyorum. Salgın sırasında aldığım kiloları vermeye niyetliyim. Çok değil ama. Çok zayıflayınca yüz sarkıyor, yaşlı gösteriyor. Gıdı hariç aslında tombiş yüzümün ay gibi görüntüsünden memnunum:) Küçük büyük bilumum estetik operasyona, estetik dokunuşa karşıyım. O yüzden ne kadar geç sarkarsa o kadar iyi. Yediklerime de dikkat etmeye çalışıyorum. Beyaz unu ve şekeri minimuma indirdim. Bugün kahvaltıda kendime yulaf, muz, yumurta ve fıstık ezmesiyle krep yaptım. Çok güzel oldu ama fıstık ezmesi az gelmiş. Dur dedim o zaman biraz bal dökeyim. Balı döktüm. Balla peynir sevdiğim için yanında bir de beyaz peynir yedim. Hayır, bunu niye anlatıyorum? Çünkü tam bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu:) Güya bu dikkat eden halim. Halbuki sadece krepleri yiyip kahvemi içsem yeterdi. Ama gerçekten o kadar iyi geldi ki 
gün boyu acıkmadım ve tatlı istemedim. 

    Bugün hava yağmurlu ve rüzgârlı da olsa mayıs ayında yürüyüş çok keyifli. Ağaçlar rengârenk. Herkes biliyor, görüyor, paylaşıyor... Sosyal medyayı açıklı koyulu pembeler, beyazlar bürüdü. Ve her bahar çiçek sevdasına düşen kadınlarda olduğu gibi bana da renkli çiçek alma aşkı geldi. Renk renk çiçekler aldım. Bu sefer riske girmeyip, serada değiştirttim saksıları. Balkon korkuluğuna astım. Yazıyı yazdığım şu anda elimde foto yok ne yazık ki. 
Ama anladınız siz durumu. Pembe karanfillerim açmaya başladı bile.

    Evdeyken ders çalışıyorum. Görsel İletişim Tasarımı açık öğretim sevdası malûm. Güzel bilgiler öğreniyorum. Öğrendikçe Orhun'a "sen bunu biliyor muydun?" diye mesaj atıyorum. Onunla paslaşmayı severiz. 
Ve Şule Gürbüz'ün yeni romanı Kıyamet Emeklisi'ni okuyorum. Romana bayıldım. Okuması kolay değil. 
Şule Gürbüz'ün dilini ağır bulan çok ve hakikaten eski kelimeleri çok kullanıyor. Gel gör ki insanın olumlu olumsuz her türlü derinliğini çok iyi aktarıyor yahu. Ve şiir gibi yazıyor. İlber Ortaylı'nın, Hakan Günday'ın ropörtajlarında en sevdikleri yerli yazar olarak Şule Gürbüz'ü göstermeleri bana referans olmuştu. 
Kambur'la başlamıştım okumaya. Benim de en sevdiklerimden oldu. 

    Efendim, Dijital Kültür dersini çalışırken, malûmunuz tarihi seyir içerisinde farklı coğrafyalarda farklı kültürler oluştuğunu; bugün ise ağ toplumlarında sınırlar olmaksızın kendi fikrimize, zevkimize uyan insanlarla birlikte bir kültür oluşturduğumuzu okudum. Tabiidir ki aklıma burası geldi. Muazzam ilerleyen teknoloji söz konusu olduğunda her ne kadar blog yazarları bir miktar geri kalmış gibi görülse de beraber ürettiğimiz kültüre bayılıyorum. Bu kadar rahat yazmam, anlatmam, yazmadığımda eksik hissetmem hep bu aidiyet duygusundan. Halimden memnunum. Yok efendim uzun yazılar okunmuyormuş? Uzun videolar seyredilmiyormuş? Derste de vardı bunlar. İnsanlar hızlı tüketmek istiyormuş falan filan. E peki Twitter niye karakter sayısını arttırdı o zaman? Instagram'da neden story'lerin süresi uzatıldı. "İnsanlar artık böyle" diyerek dayatılamıyor demek ki bazı şeyler. 
Bir de karşıt düşünenler var. Vallahi yazın. İlgimi çektiyse uzun da olsa okuyorum, izliyorum. Bu zevki sabırsız bir güruhun elimden almasını da istemiyorum. Ben aynen devam yani... 
Ve siz... Buraya kadar okuduyssşajfjvjbjvbj:))) 
Sevgilerimle...
    




8 Şubat 2022 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM

     "Bir Ressam, Bir Resim" serisini geçtiğimiz sene 1 Şubat gününde başlatmıştım. Tam anlamıyla evlere kapandığımız günlerdi. Benim için faydalı bir meşgale olacaktı. Üniversite eğitimimin getirisi olan sanat tarihi bilgimi ilgilenenlerle paylaşacaktım. Aynı zamanda hafızamı tazeleyecek, yazılar için farklı okumalar yaparken belki de yeni bilgiler edinecektim. Nitekim oldu da... Yazılar ilgi gördü ve yorumlar benim için itici güç oldu. Faydalandım, fayda sağladım. Hazırladığım, hazırlandığım her bir yazı Covid19 salgının yarattığı belirsiz ortamda bana ışık oldu. Yola ilk çıktığımda süreyi 1 sene olarak belirlemiştim. Yazıları her hafta yayınlayacaktım. 
Sene boyunca planladığım her yazıyı yayınladım ancak yaz aylarında artık dışarı çıkabiliyor olmanın yarattığı zaman sorunu nedeniyle iki haftada bir yazmaya başladım. Bunu da öncesinde belirttim. Sonbaharda tekrar haftada bir yazıya döneceğimi söyledim ancak olmadı. Eve kapandığımız günler yazı yazmak açısından verimli geçerken, salgının aşı vs. ile nispeten kontrol altına alınmasıyla günlerimi farklı meşguliyetlere de ayırır oldum. Son iki senedir yavaş akan zaman sanki atağa kalktı. Öyle hızlı akıyor ki bir yazıyı hazırlamamın üzerinden iki haftanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Ve söz vermiş olmamın baskısıyla zorlanıyorum. O yüzden, ilk başta 1 seneyle belirlediğim fikre "kısmen" bağlı kalacağım. Bu seriyi şu anda, yani yıl dönümünde ne bitiriyorum, ne bitirmiyorum:) Her ay bir yazı olmak üzere devam edeceğim. Ne de olsa bahsetmek istediğim şeyler henüz tükenmedi. Blog sayfası zaten her daim açık, arada aklıma gelenlerle bu seriye zamansız ekleme yapmamam için de bir neden yok. Bugüne kadar 36 resim ve 36 hayattan oluşturduğum "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 
yıl dönümünü, yarı sonunu küçük bir sınavla kutlamak istiyorum:) 
    Bir nevi saygı duruşu... Bir parça hafıza yoklama... Cevaplar sayfanın sonunda. Keyifle göz atınız efendim.




    1- Günün farklı saatlerinde farklı şekilde yansıyan ışığın değiştirici etkisini tuvale yansıtırlar. Bu yüzden açık havada zamanla yarışıp hızlı çalışırlar. Aynı yerin sabah, öğle, akşamüzeri, gece görünümlerini betimleyebilirler. Anlık izlenimin ressamıdırlar. Kimdir bunlar?
    a) Fütüristler       b) Empresyonistler      c) Dadaistler     

    2- Hangisi 20.yy akımlarından biri değildir?
    a) Ekspresyonizm       b) Fovizm        c) Realizm

    3- Picasso'nun kariyerinin başında, kübizme yönelmeden önce, en yakın arkadaşının ölümünden etkilenip belli bir rengin ağır bastığı resimler yaptığı bir dönemi olmuştur. Hüzün ve umutsuzluk içeren, yaşam ve ölüm döngüsüne işaret eden resimlerden oluşan bu dönem hangi isimle adlandırılmıştır?
    a) Gri Dönem          b) Mavi Dönem        c) Kırmızı Dönem

    4- Hangisi 17.yy.'da Kuzey Hollanda resminde ortaya çıkan, ölümü ve yaşamın geçiciliğini hatırlatma görevini üstlenmiş Vanitas sembollerinden biri değildir?
     a) Sabun Köpüğü      b) Güneş         c) Kuru kafa

    5- Bir resimde güçlü ışık ve gölge karşıtlığı, dramatik ifadeler, teatral bir kompozisyon, bol kıvrımlı kumaşlar, hareket ve illüzyon baskın ise bu resmin hangi üsluba dahil olduğunu söyleyebiliriz? 
     a) Barok        b) Rönesans         c) Oryantalist

    6- Devrin eğitim bakanının huzuruna çıkarak kızların da yüksek öğrenim düzeyinde sanat eğitimi alması gerektiğini belirten ve böylece 1914 yılında İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin açılmasını sağlayan, yani günümüz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne kadınların da kabul edilmesinin yolunu açan ressamımız kimdir? 
     a) Hale Asaf           b) Mihri Müşfik      c) Müfide Kadri

    7- Amerikalı soyut dışavurumcu ressam. Onun tarzıyla resim sanatı "Action Painting" kavramını kazandı. Duvara astığı ya da yere serdiği büyük boyutlu tuval bezlerine boyayı sopalarla, kalın fırçalarla, şırıngayla akıtır, kutu içinden doğrudan fırlatır, sıçratır, tuvalin dört bir yanında dönerdi. Tüm bu devinim içinde tesadüfi sonuçlar beklendiği halde, bütünlüğe ulaşan kompozisyonlar oluştururdu. 44 yaşında, kimilerinin intihar dediği bir araba kazasında hayatını kaybetti. Kimdi bu?
     a) Jean Michel Basquiat      b) Andy Warhol       c) Jackson Pollock

    8- Bilime, sanata, kültüre verdiği önemle de bilinen, çocuk yaşlarına ait not defterinde çizimler yer alan Fatih Sultan Mehmet, hükümdarlığının son yıllarında portresini yaptırmak istemiş ve Venedik'ten bir ressam davet etmiştir. Hükümdarın portresini yapan bu ressam kimdir?
     a) Gentile Bellini       b) Giovanni Bellini     c) Fra Filippo Lippi

    9- Resimde kompozisyon, yapıtı oluşturan elemanların belirli düzen bağlantıları içinde bir araya getirilmesi ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkan yapıtın kendisidir. Kompozisyonda aranması gereken özellikler aşağıdaki şıklardadır. İçlerinden hangisi kompozisyonu oluşturan elemanların kendi aralarında oluşturdukları ardışık zaman ve mekân aralıklarının belirlediği, tekrara dayanan uyumdur.
     a) Oran       b) Birlik        c) Ritm        d) Denge

   10- İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni kuran, yurt dışına kaçırılmalarını önlemek için eski eserler kanununu hazırlayan, arkeolog ve ressam aydınımız kimdir? 
     a) Şeker Ahmet Paşa       b) Osman Hamdi Bey      c) Hoca Ali Rıza

   11- Napolyon'un 1798 tarihli Mısır seferi ile 1.Dünya Savaşı arasındaki tarihte Avrupa'da popüler olan bir akımdır. Sanayileşmenin katılığından bunalan Batı insanının Doğu'nun egzotik güzelliğine duyduğu ilgiyle, farklı ülkelere doğru artan seyahat imkânlarıyla, arkeolojik kazıların oluşturduğu merakla, uluslararası sergilerin çoğalmasıyla şekillenmiştir. Hangi akımdır bu? 
     a) Oryantalizm        b) Art Nouveau      c) Manyerizm

   12- Bedri Rahmi Eyüpoğlu öğrencilerinin kurduğu bir gruptur. Bu öğrenciler Cumhuriyet döneminin sanat ortamında süren "Yeni Sanat mı? Milli Sanat mı?" tartışmalarına taze bir bakış açısı getirmişlerdir. Batı'nın soyut üslupları ile Anadolu folklorundan esinlenilmiş formlarla yakalan bir biçim dili söz konusudur. Amacı evrensel değerlerle yerel geleneklerin kaynaştığı eserler üretmek olan ressamların oluşturduğu bu grup hangisidir? 
     a) D Grubu       b) Yeniler Grubu       c) 10'lar Grubu 

   13- Bu akımı niteleyen terim ilk kez 1917'de şair Apollinaire tarafından "Gerçek dışı olanı aramak" anlamında kullanıldı. Freud'dan etkilenen ressamların konularını bilinçaltı, rüyalar, sanrılar, ilk akla gelenler oluşturuyordu. Resimde nesne gerçek işlevinden bağımsız betimleniyordu. Bazen uyumsuz nesneler bir aradayken, kimi zaman ikiz nesneler bir arada kullanılıyordu. Olağan nesne ve figürleri sınırsız hayal gücüyle olağan dışı durumlarda resimleyen bu sanatçılar kimlerdi?
   a) Dadaistler        b) Sürrealistler        c) Süprematistler      

   14- Melankolik yapısı ve araştırmacı kişiliği nedeniyle Geç Orta Çağ tıbbının en yaygın teorilerinden biri olan "Dört Salgı Teorisi" üzerinde çalışmış, bu konuda eserler üretmiştir. Şahane oto-portreleri vardır. John Berger'in deyimiyle "Kendi suretiyle sürekli meşgûl olan ilk ressamdır". 1471 doğumlu, Nürnberg kentinin ileri gelenlerinden, yetenekli, entelektüel, melankolik sanatçı kimdir? 
   a) Albrecht Dürer       b) Lucas Cranach       c) Caspar David Friedrich

   15- Özellikle 15.Louis döneminin saray ve soylular çevresinden türemiştir. Bu grubun sanatı eğlence olarak gören zevkini yansıtır. Paris'te ortaya çıkıp tüm Avrupa'ya yayılmıştır. Gününü gün etmek, hoş şeylerle vakit geçirmek, havailik temalıdır. Bu üslupla oluşturulmuş resimler uçarı figürlerle, aşırı, şaşaalı, bol kıvrımlı dekorasyonla, çiçeklerle, dallarla, deniz kabuklarıyla, "s" ve "c" kıvrımlı hatlarla, kat kat renkli giysilerle, yapay bir görünümle bezelidir. Abartılı fakat pek bir sevilen bu akım hangisidir?
   a) Barok       b) Rokoko    c) Romantizm

   16- Son soru en sevilen, en çok okunan yazıdan gelsin:) Avusturyalı iki ünlü şahsiyet ressam Oscar Kokoschka ile Alma Mahler'in aşkını görselleştiren, Alma'nın "Bir sanat şaheseri yarattığın zaman seninle evlenirim" demesi üzerine Oscar tarafından yapılan tablo hangisidir?
   a) Sen ve Ben        b) Düş Gören Çocuklar    c) Rüzgârın Gelini






Not: Serinin yazılarına ulaşmak isteyenler sağ taraftaki "Bir Ressam, Bir Resim" etiketine tıklayabilirler

CEVAPLAR:
1-b , 2-c , 3-b , 4-b , 5-a , 6-b , 7-c , 8-a , 9-c , 10-b , 11-a , 12-c , 13-b , 14-a , 15-b , 16-c






25 Ocak 2022 Salı

BİR RESSAM - BİR RESİM (36)

   JEAN AUGUSTE DOMINIQUE INGRES (1780-1867) - TÜRK HAMAMI

    Bu kez seçimi resmin ve sanatçının hikâyesinden çok, onu bir süre koleksiyonunda tutmuş olan ilginç kişiden, Halil Şerif Paşa'dan bahsetmek için yaptım. Jean Auguste Dominique Ingres, yazının görselini oluşturan "Türk Hamamı"nı bir Osmanlı paşası olan Halil Şerif Paşa için imzalamış. Halil Şerif Paşa, Mısırlı hidiv ailesinden gelen, Osmanlı'da çeşitli diplomatik görevlerde bulunmuş, bakanlık yapmış önemli bir isim. Görevi gereği Kahire'de, Paris'te, Atina'da, St. Petersburg'da, Viyana'da yaşamış. Her gittiği ülkede şaşaalı hayatıyla kendinden söz ettirmeyi bilmiş. Ama en çok 1864-1868 yılları arasındaki Paris dönemi ilgi çekmiş. 1864'te St.Petersburg'da büyükelçi iken babasını kaybedip büyük bir servete konunca görevinden istifa etmiş ve öğrenciliğini yaşadığı, 
iyi tanıdığı, sevdiği, özlediği Paris'e geçmiş. Umarsızca harcamış parasını. Paris sosyetesini muhteşem evinde gerçekleşen toplantılarda ağırlamış; atlara, kumara, kadınlara servet dökmüş. Fransız gazetelerinde her gün haberi yapılırmış. "Bulvardaki Türk" denmiş ona. Bunlar işin magazinsel tarafı. Bizi ilgilendiren asıl konu parasının önemli bir kısmını sanata yatırmış olması. Paris'te bulunduğu sırada önemli bir resim koleksiyonu oluşturmuş 
Halil Şerif Paşa. Bu yönüyle de dikkat çekmiş. Onun hakkında başarılı bir biyografi yazmış olan Michele Haddad kitabında şöyle diyor: 
    "Boğaziçi sahillerinden kopup gelmiş birinin yalnızca ağzının tadını bilen, hoş sohbet bir beyefendi değil, aynı zamanda bir sanatsever ve akıllı bir koleksiyoncu olduğunun da anlaşılması, Parislileri hem şaşırtacak, hem de büyüleyecekti." 
    "Akıllı bir koleksiyoncu" tanımı önemli. İyi bir resim koleksiyonu rastgele parçalardan oluşmaz. Kendi içinde bir tutarlılık taşımalıdır. Belli bir sanatçıya, belli bir döneme, üsluba ya da konuya ait eserler toplanabilir. Gruplar arasında bağlantı olabilir. Zamanla kazanacağı maddi değer hesaplanabilir vs.vs. Pek çok ayrıntı barındıran incelikli bir iş. Kişi bilgi birikimiyle kendine bir koleksiyon oluşturabilir ya da bu konuda yardım alabilir. Sanırım Halil Paşa'da ikisi de mevcut. Paris'te hem çeşitli sanatçılarla tanışıklığı vardı ve böylece eserleri birinci elden görebiliyordu hem de sanat tacirleriyle bağlantılıydı. En çok modern resme ilgi duyuyordu. Koleksiyonunda eski eserlerden ziyade 19.yy. Fransız ressamlarının çok sayıda eseri mevcuttu ki bu da bir "Doğulu" olduğu halde onun vizyonuna şaşılmasına sebep oluyordu. Malûm yeniliğe her zaman önce itiraz edilirdi. Halil Şerif Paşa Paris'teki dört yıllık sivil hayatı sona erdiğinde koleksiyonunu açık arttırmayla elden çıkardı. Theophile Gautier imzalı açık arttırma sunumunda şu sözler yer alıyordu:
    "Bu koleksiyon pek öyle kalabalık değil- en fazla yüz tablo!- ama seçkin bir koleksiyon. Resimlerle dolu bu mücevher kutusunda ne sahte taşlar var, ne de sahte inciler. Her sanatçı, en saf elmaslarından biriyle temsil ediliyor. Bir Müslüman çocuğunun oluşturduğu ilk resim koleksiyonu sayılması gereken bu nadir koleksiyonun sahibine, şaşmaz bir beğeni, kusursuz bir sezme yeteneği, içten bir güzellik tutkusu yol göstermiş. Eski başyapıtlara duyulan saygı, burada, modern başyapıtlara duyulan sevgiyle birleşmiş; geçmişe taparcasına saygı duyulması, günümüze duyulan hayranlığa en küçük bir zarar vermemiş."
   Evet, 1868 yılında tekrar devlet görevlerinde bulunmak üzere İstanbul'a dönerken koleksiyonu satışa çıkarmış Halil Şerif Paşa. Bu da onun parasını tükettiği söylentisine yol açmış. Ancak sonraki hayatında maddi sıkıntı yaşamaması, Paris'teki kadar ışıltılı olmasa da yine refah içinde bulunması bu söylentilerin doğruluğuna kuşku düşürmekte. 
    Halil Şerif Paşa'nın koleksiyonunda erotik tablolar da yer almaktadır. Bunlardan en sansasyonel olanı 
Gustave Courbet tarafından yapılan, koleksiyon sahibi tarafından bizzat ısmarlanmış "Hayatın Kaynağı"dır ki (L'Origine du Monde) 129 yıl saklı kaldıktan sonra ancak 1995 yılında gözler önüne çıkarılmıştır. Biliyorum yazının konusu "Hayatın Kaynağı" değil. Halil Şerif Paşa'nın kendi zamanı açısından değerlendirildiğinde bize farklı gelen kişiliği ve koleksiyonu hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için bir ipucu attım ortaya. İlgilisine Enis Batur'un bu resim hakkında yazdığı "Elma" isimli, bir dönem yasaklanmış olan kitabını da tavsiye ederim. Konuyu şuraya bağlayacağım: Yazının görselini oluşturan "Türk Hamamı" da koleksiyondaki erotik statüsündeki eserlerden biridir. "Hayatın Kaynağı" az önce sözünü ettiğim açık arttırmanın listesinde yoktur, 
"Türk Hamamı" satışa çıkanlardandır. Oryantalist bir bakış açısıyla yapılmıştır. Ingres, bu resmi Halil Şerif Paşa için imzaladığında 82 yaşındadır. Sanatçı bu tabloyu İngiltere'nin Osmanlı Büyükelçisi'nin eşi Lady Mary Montagueu'nün İstanbul anılarına dayanarak yapmıştır. Ingres'in oryantalist tabloları vardır ve bunları Doğu'da bulunmadığı halde yapmıştır. Daha önce Oryantalizm'den bahsettiğim (Bir Ressam, Bir Resim 10) bir diğer yazıda şu satırlar yer almaktaydı: 
   " Napolyon'un 1798 tarihli Mısır seferiyle başlayıp 1.Dünya Savaşı'yla sona eren Oryantalizm, sanayileşmenin katılığından bunalan Batı insanının düşsel bulduğu Doğu'ya ve romantizme duyduğu ilgiyle, yeni ulaşım yollarının devreye girmesi sonucu uzak ülkelere yapılan seyahatlerle, Doğu ülkelerinde artan arkeolojik çalışmaların yarattığı etkiyle, uluslararası sergilerin çoğalmasıyla şekillenmiş bir dönemdir. Öncelikle Fransa ve İngiltere kaynaklıdır, zira biliyoruz ki her ikisi de Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır ve Hindistan'da sömürgeci durumundadır. Fransa ve İngiltere'nin ardından diğer Avrupa ülkelerinin hattâ Amerika'nın da Oryantalizme kayıtsız kalmamış olduğunu görürüz. Doğu ülkelerinin manzaralarını, Doğulu insanların günlük yaşantılarını kimi zaman abartılı kimi zaman oldukça gerçekçi konu edinen resimler çok sayıda alıcı bulmuş, önemli bir pazar oluşmuştur. Önce gezginlerin, elçilerin söylemlerine dayanarak hayalen yapılan çizimler, sanatçıların da seyahat olanağı bulmasıyla daha gerçekçi bir hâl almıştır."
    İşte Türk Hamamı da Doğu'yu görmeden yapılan, hayâl gücüne dayanan resimlerden biridir. Sanatçı önce kare şeklinde oluşturduğu tabloyu daha sonra tondo haline getirmiştir. Bu da hamama bir anahtar deliğinden bakıldığı izlenimini yaratır. Teknik anlamda gerçekçilikten uzaktır. Figürlerin ebatları birbirleriyle orantısızdır. Perspektif doğruluk yoktur. Kadınların vücut hareketleri anatomik gerçeklik taşımaz. Bunlar sanatçının bilinçli gerçekleştirdiği deformasyonlardır ki Ingres daha önce bir çok çıplak figürde aynı yöntemi kullanmıştır. Ön plandaki enstrüman çalan, sırtı dönük kadın figürünü de sanatçı daha önce farklı kompozisyonlarda defalarca resimlemiştir. Kalabalık içinde her biri diğerinden kesin şekilde ayrılan figürler Ingres'in çizgisel üslubunu, çizgiye verdiği önemi yansıtır. Kadınların içinde bulundukları mekân oldukça sadedir. Duvarların ve tenin soluk renkleri, ara ara göze çarpan kırmızı, mavi, siyah, sarı renkli kumaşlarla hareketlendirilmiştir. Sırtı izleyiciye dönük figür boynuna ve omuzlarına yönelen ışıkla bir parça daha aydınlık olsa da önden arkaya her figür eşit ışık etkisinde boyanmış gibidir. Zamanın kimi eleştirmenlerince yerilen bu orantısız kadın bedenleri, Haddad'a göre çıplağın tasvirini kökünden değiştirmesi nedeniyle önemlidir. Halil Paşa'nın bizzat seçtiği Courbet ve Ingres gerçekten çağın yıkıcı sanatçıları arasındadır. Halil Bey'in yalnızca 100 eserden oluşması nedeniyle küçük sayılan koleksiyonu büyük bir şöhrete sahiptir çünkü erotik resimleriyle ilgi çekmektedir. Yüksek sosyetenin kadınları, o yokken bu tabloları görebilmek amacıyla dairesinin kapısını açtırmanın bir yolunu muhakkak bulurlar.*** 
    İngres'e gelince... Ömrü sanatla geçmiş. Belki birçok ressamın aksine hayattayken tanınmış, takdir edilmiş. Babası heykeltraşmış ve ilk derslerini ondan almış. Müziğe de yatkınlığı varmış ve doğduğu, hayatının ilk dönemini geçirdiği Montauban'da belediye orkestrasında çalışmış. İlerleyen yıllarda Paris'e gelmiş ve neo-klasik ressam Jacques-Louis David'in öğrencisi olmuş. Ingres da neo-klasik ressamlardan biri sayılmakta. Başta Napolyon'unki olmak üzere çok sayıda portre, dönemin modasına uygun oryantalist resimler, mitolojik konulu 
neo-klasik eserler üretmiş. Fransız ressamlar için önemli bir ödül olan Roma bursunu kazanmış, 4 sene Roma'da çalışmış. Ülkesine döndüğünde yeterli ilgiyi göremeyince tekrar Roma'ya gitmiş ve bu sefer kentte uzun süre yaşamış. Orada evlenmiş. Tekrar Fransa'ya döndüğünde artık tanınan bir ressammış, bu kez gördüğü ilgi farklı olmuş, ülkesinde coşkuyla karşılanmış.
    Ingres'la yolu bir noktada kesişen ve bu yazıya ilham olan Halil Şerif Paşa hakkında Fransa'da çokça yazılmış. Türkçe'ye çevrilmiş olanlardan Michele Haddad'ınkini önerebilirim. Ve Enis Batur'un "Elma"sı... Yıllar önce okuduğum, bugün tekrar ilgiyle gözden geçirdiğim bir kitap. En sevdiklerimden. Son sözü de Enis Batur'a bırakayım öyleyse:
    "Halil Şerif Paşa kazısı sürdürülse, siyasal çehresi biraz daha aydınlanabilir belki de: 'Uzak akrabası Şerif Mardin'in saptadığı gibi kendi çıkarlarını Osmalı'nınkinin üstünde tutmuş Mısırlı bir aristokrat mı, Taner Timur'un ileri sürdüğü gibi kumarbazlığı ve sefahatının devlet adamlığını gölgelemiş olduğu biri mi, Jöntürkleri ve Anayasalı Osmanlı Devleti'ni olanca gücüyle desteklemiş bir modern çağ siyasetçisi mi?' Yakın çağ tarihçisinin işini üstlenmeye kalkışacak değilim. 
    Burada, beni mıknatısına çeken, siyasal kimliğinin arkasındaki puslu birey.
    Ulaşabildiğimiz kadarını, onu kaba hatlarıyla yerine oturtmayı, çalakalem portresiyle yetinmeyi seçen Batılı araştırmacılara, yazarlara borçlu olmamız, içinde çırpındığımız çaresizlikten tek bir çare bulup çıkarmamıza yol açıyor: Batılının imgelemindeki Öteki'yi okumayı denemek şu aşamada tek çıkış kapısı."
    
    


 *   Neo-Klasizm ve Jaques-Louis David için bkz: Bir Ressam, Bir Resim (23) 
**  Oryantalizm için bkz: Bir Ressam, Bir Resim (10) 
*** Elma, Enis Batur



27 Aralık 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (34)

     PAUL KLEE (1879 - 1940) - WINTERBILD

    Yılın son birkaç günü ortama rehavet hakim olur. Belki de bu, ufuktaki yeni yılı yüksek enerjiyle karşılamak için gereklidir. O yüzden bugün bu seri için de tatil günü. Bugün ders yok:) Minik bir seyahat için hazırlık yapıyorum. Fakat bir resim paylaşmadan geçmeyeceğim. "Önce yaşama sanatı..." diyen Paul Klee'den bir kış manzarasıyla yeni yılınızı kutlarım. 
Dilerim 2022 böyle farklı, renkli, hayallerimizin gerçek olduğu, mutlu sürprizlerle dolu bir yıl olsun. 
    Sevgilerimle...



14 Aralık 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (33)

     PIETER CLAESZ (1597 - 1661) - VANITAS 

    Bir süredir aklımda resim sanatındaki Vanitas sembollerinden bahsetme fikri vardı. Güne doların tekrar yükseldiği haberleriyle merhaba deyince semboller gözümün önünde uçuşmaya başladı. Kendi sınırlarımız içinde sıkıntımız büyük malûm; dünya genelinde de ekonomi, salgın, iklim krizi, güç savaşları vs. derken nasıl ilerleyeceği belirsiz bir dönemdeyiz. Kaosta payı olan idarecilere haykırmak istiyorum! Memento Mori! 
Yani, "Ölümü hatırla!" 17.yy.'a ışınlansaydık ve ben Hollandalı bir ressam olsaydım bu uyarıyı, bu öğüdü resimlerimle yapardım. Şimdi, 21.yy.'da, bu resimlerden birini paylaşıyorum ve dünyadaki her bireyi birbirine bağlama gücüne sahip internet üzerinden sesleniyorum: Ölümü hatırla! Kalıcı değilsiniz. Bu hırs neden? Nasıl oluyor da sizin hırslarınıza çok uzak iyi niyetli insanları zora sokma hakkını kendinizde buluyorsunuz? 
Bugün huzursuzum dostlar. Vanitas sembolü kuru kafalar, erimiş mumlar, kullanılmış eşyalar ruh halime bir hayli uygun düşecek. En iyisi ben bir an önce konuya gireyim.
    17.yy.'da Hollanda'dayız. Hatta daha da özelleştirelim Kuzey Hollanda'dayız. 1609'da ülke kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmış. Güney Hollanda İspanya'ya bağlılığı sürdürürken Kuzey Hollanda cumhuriyete yönelmiş ve Protestanlığın önemli ülkelerinden biri durumuna gelmiş. Ticaret gelişmiş, bilhassa deniz ticaretinde İngiltere'ye rakip olunmuş. Dolayısıyla ülke refah içinde. Ticaret yapan orta sınıf, her alanda olduğu gibi sanatın da şekillenmesinde etkili. Zenginlerin ulaşabildiği her türlü eşya artık resimlere girmeye başlamış. Kimi zaman uzak ülkelerden gelen egzotik mallar; kimi zaman müzik aletleri, mücevherler, çiçekler, silahlar ve daha birçoğu... Natürmort resmin, yani ölü doğa resminin zirve zamanları. Ancak parayla satın alınabilen her tür eşyanın arasında göze çarpan bazı nesneler var ki görünen anlamıyla değil, sembolik anlamlarıyla dikkat çekmekteler. Kum saati gibi, kelebek gibi, mum gibi... İşi biraz daha enteresan kılalım, kuru kafa gibi... İşte bunlar Latince bir deyiş olan "Memento Mori" düşüncesinde şekillenen, Eski Ahit'teki bir bölüme göre "Vanitas" olarak adlandırılan nesneler. Onca zenginliğin içinde ölümü hatırlatmak, her şeyin geçici olduğuna dikkat çekmek gibi bir görevleri var. Protestanlığın bir kolu olan Kalvinizm inancına uygun olarak ortaya çıkmışlar. Kalvinistler'e göre çalışmak en büyük erdem ve insanlar maddi başarılarına göre olumlu ve olumsuz anlamda ikiye ayrılırlar. Para kazanmak Tanrı'ya ulaşmanın yollarından biri olsa da israf ve gösteriş asla kabul edilemez. O halde yeni nesil zenginler ikilemdeler. En güzel eşyalara sahip olma isteği insanın doğasında var fakat bunlar aslında geçici. Ölüm kaçınılmaz, tek gerçek Tanrı. Bunu onlara hatırlatan bir şey olmalı. İşin sanat kısmında söz konusu görevi üstlenen işte bu Vanitas sembolleri... Kısa ömrüyle bilinen bir gül, kelebek, sönmüş ya da sönmekte olan bir mum, solan çiçekler, geçiciliği simgeleyen sabun köpükleri, kullanılmış eşyalar, devrilmiş kadehler, çürümüş meyveler, ömrün kısalığını anlatan saatler... Bunlar tablolarda kimi zaman değerli eşyalara tezat oluşturacak şekilde, onlarla birlikte yer alıyorlar. Kimi zaman sadece vanitas sembollerinden oluşan resimler yapılıyor. Bu yazıya konu olan natürmorttaki gibi... 
    Pieter Claesz natürmort çalışmalarıyla tanınan bir ressam. Cansız nesnelerin temsiliyle oluşturulan natürmort, akademik hiyerarşide resim konuları açısından alt sıralarda yer alsa da 17.yy. Hollandası'nda zengin kesim tarafından en çok sipariş edilenlerden. Çünkü, önceki satırlarda da belirttiğim gibi sahip olmayla ilişkili. Benim seçtiğim resim, sanatçının daha fazla nesneden oluşan kalabalık kompozisyonlarından biraz farklı. Daha sade ancak etkisi kuvvetli. Bir masanın üzerine yerleştirilmiş nesneler arasında, belli belirsiz tüten ince bir duman nedeniyle henüz sönmüş olduğunu anladığımız mum, ters dönmüş boş bir bardak, cep saati ve kuru kafa yer almakta. Bunlar hayatın sonlu oluşunu, zamanın geçiciliğini anlatan vanitas sembolleri. En büyük nesne olan kuru kafa her birinden daha yükseğe, daha dikkat çekici şekilde yerleştirilmiş. Kuru kafanın kime ait olduğunun bir önemi yok. Bu fakir bir insanın da, bir kralın ya da kraliçenin de olabilir. Artık önemsiz. Önemli olan Tanrı'nın sonsuz bilgeliği ki resimde bunu hatırlatan nesne kuru kafanın altında yer alan kitap. Cep saatinin altındaki anahtar ise diğer dünyaya, sonsuzluğa açılan kapının anahtarı. Anahtarın kurdelesinin mavi rengi, tüy kalemin beyazlığını saymazsak, resimdeki tek farklı renk. Kompozisyona kasvetli toprak tonları hakim. Nesneler sol üstten gelen ışığın doğrultusunda aydınlanmış. Sanatçı dokuyu göstermede başarılı. Camın, kemiğin, kumaşın, seramiğin, metalin dokusu ayrı ayrı hissedilmekte. Ölüm ve yaşam ikilemini başarıyla yansıtan bir kompozisyon. 
    Biliyorum ressamların hayatı çok ilgi çekiyor ancak bu kez elimde, hafızamda ve genel olarak sanat tarihi alanında Pieter Claesz'a ait pek fazla bilgi yok. Belçika'da doğmuş, hayatına Hollanda'da Haarlem'de devam etmiş. Birkaç loncaya kayıtlı olduğu biliniyor. İki kere evlenmiş. İlk evliliğinden olan oğlu Nicolaes Pietersoon Berchem de ünlü bir manzara ressamı. Oğlu dahil olmak üzere pek çok öğrenci yetiştirmiş. Claesz'ın eğitimci yanı da olan çalışkan bir ressam olduğunu söyleyebiliriz. Hakkında bilgi az ancak natürmortları bugün en büyük müzelerde yer almakta. 
    Vanitas sembolleri her zaman bu resimdeki gibi keskin şekilde yer almazlar. Örneğin bir resimde bir çocuğu sabun köpüğü şişirirken görürsünüz ve bunu oyun oynayan bir çocuk olarak düşünüp geçebilirsiniz. Ancak sanatçı muhtemelen genç bir figürle birleştirdiği sabun köpüklerini, o yılların çabuk geçtiğine gönderme olarak resimlemiş olacaktır. Bir güzel sanatlar müzesinde vakit geçirmek, eserleri etraflıca incelemek, fikir yürütmek tam da bu yüzden keyiflidir, ufuk açıcıdır. Keyifsiz başladığım yazıyı yine sanatın güzelliğine bağlayarak bitiriyorum. 
Demek ki güncel hakikâtler arasında nefes alabilmek için biz yine kişisel gayretlere devam arkadaşlar!
    



  Not : Vanitas konusunu tekrar düşününce, 31 numaralı Bir Ressam, Bir Resim yazısının konusu olan Avni Lifij portresindeki yırtık çorabın vanitas sembolü olduğu fikrini benimsedim. Lifij, elinde içki kadehiyle hoşça vakit geçiren figürün omuzuna kullanılmış, yırtık çorabı yerleştirerek hoş zamanların geçiciliğine gönderme yapmış olmalı. Neden daha önce aklıma gelmedi bu?