27 Şubat 2021 Cumartesi

BENİ BANA ANLATANLAR...

     Bugün orta sehpanın üzerindeki kitapların tozunu alırken her birinin nasıl da beni yansıttığını fark ettim. Halbuki onları o bilinçle yerleştirmemiştim oraya. Misafirlerimin de ilgisini çekecek renkli basımlar göz önünde olabilir diye düşünmüştüm.


    Bekleme odası mantığı diyebilirsiniz ama işin aslı tam öyle değilmiş işte. Her birini tek tek elime alıp düşündüm. Kütüphanem çok farklı türde kitaplardan oluşuyor ancak sehpanın üzerindekiler resmen "Sezer" hakkında ipuçları veren grupmuş. Şöyle ki... En alttan üste doğru giderek anlatmak isterim:


    P Dünya Sanatı Dergisi - Çocuk ve Sanat
    Derginin pek çok sayısı var elimde ancak göz önünde dursun diye bunu seçmişim. Çünkü çocukları çok ama çok severim. Eskiden 4-5 tane çocuğum olacağını düşünürdüm. Nasıl oldu da tek çocukla kaldım hiç bilmiyorum. 


    İşte Benim Zeki Müren
    2014 yılında Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi'nde yapılan aynı isimli serginin anı kitabı. Sergi de şahaneydi, kitap da şahane. Zeki Müren'i çok seviyorum. Sesine, özgünlüğüne, bir dönemin ruhuna kattığı renge hayranım. Hakkımda ipucu diyorum ya hani... Buradaki ipucu, Zeki Müren'le baba tarafımdan aynı şehirli oluşumuz. Hemşehrilik yapmayı sevmem ama Zeki Müren olunca iş değişiyor.  Onun hayatını anlatan kitabı almışım, gözümün önüne koymuşum. 


    Socrates - Düşünen Spor Dergisi
    Son yıllarda çıkan dergiler arasında en sevdiğim açık ara Socrates. Elimde her sayısı var ama kapağında Muhammed Ali olanını seçmişim. Socrates'i seviyor olmam çocukluğumdan, gençliğimden isimlere ya da spor olaylarına fazlaca yer veriyor oluşu. Benim gibi TRT çocuğu olanların çok iyi bildiği konulara ait şahane dosyalar açıyorlar. Spor yapmadım, bu konuda yeteneksizim fakat spor izleyiciliği konusunda hiç de fena değilim. Bu benim yaşımdakiler için doğal bir durum.  Biz şifresiz kanaldan maçlar izledik, buz pateni şampiyonalarında gözümüz ekrandayken bir yandan da kendimizi pistte hayâl ederek yarışmacıları taklit ederdik. Küçücük evlerimiz kocaman pistlere dönüşürdü. Socrates bazı konu başlıklarıyla ve tarzıyla bana bu anlamda çocukluğumu hatırlatan bir dergi.


    Güzelliğin Tarihi 
    Malûm, sanat tarihi mezunuyum. Hâl böyleyken Umberto Eco'nun Güzelliğin Tarihi'ni göz önünde bulundurmamak, ara sıra sayfalarını karıştırmamak mümkün mü? Estetik açıdan, içerik bakımından iyi kitap, iyi!


    Caravaggio
    En çok, en çok, en çok sevdiğim ressam. 
    Tam yeri gelmişken, Caravaggio hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler için, sevgili arkadaşım Aslı Bora'nın 
5 Mart tarihindeki online sunumunu tavsiye ederim. (Ara ara değişen farklı konulardaki eğitimleriyle birlikte).

   
 Ghost World, Büyüklere Masallar

    

    Mizah dergileriyle, çizgi romanlarla büyüyen bir kuşağın çocuğu olarak, yeni nesil kitaplar da bulunmasın mı evimizde? Okumayalım mı? İçlerinden bunları seçip koymuşum sehpama.


    Estonya Hakkında 12 Soru
    Benim tatlı Estonya'm:) Konsolosluktaki rehber kitaplardan biriydi bu. Yeni tanıştığımız arkadaşlar bilmez belki, oğlum üniversiteyi Estonya-Tallinn'de okudu. Yeni bitirdi. Pandemi nedeniyle son sene gidip gelemedik fakat öncesindeki 3 sene boyunca Tallinn'e çok sık gidip geldik. Canım oğlumu emanet ettiğim şehirdi Tallinn ve bu yüzden son birkaç yıl bizim ikinci evimiz gibi oldu. Orhun yaşamına orada devam etmeyecek ve biz ailecek Estonya'yı hiç unutmayacağız, hep sevgiyle anacağız. Uzun zamandır beraber olduğumuz arkadaşlarım Tallinn yazılarımı hatırlayacaktır. Epeyi bir anlatmıştım. Daha önce rastlamayıp ilgilenen arkadaşlarım için sağ tarafta etiketler kısmında "Tallinn" başlıklı yazılarımın, anılarımın yer aldığını belirtmek isterim.


    Neşeli Günler
    İşte yine küçük Sezer'in ve akranlarının anılarından biri:) Yeşilçam diyorum, başka bir şey demiyorum. 


    Insomnia Cafe
    Bu kitap salgından önce de oradaydı ancak şimdi ben, çoğumuzun şu günlerde yaşadığı gibi, uyku düzensizliğiyle kıvranırken tam yerini bulmuş oldu. Kutlukhan Perker'in çizimlerini çok beğendiğim de belli oluyordur sanırım. Tesadüf eseri soyadımız da aynı. Daha doğrusu eşimle soyadları aynı. Kitap fuarında tanıştığımızda söyledim, sık rastlanan bir isim olmadığı için onun da dikkatini çekti. Akrabalık sorgulandı ancak hiç âlâka yok. Çok farklı yerlerde doğmuşlar. Olsun. Hem yurt dışındaki, hem yurt içindeki çalışmalarıyla alanında en başarılı isimlerden biri olmuş Kutlukhan Perker'i akrabamız sayıyoruz:)

    Görmediğimiz Türkiye
    Ülkem. 123 yıllık National Geographic arşivinden 100 fotoğrafla...


    Bilin bakalım bu kitap hangi dilde? Tabii ki Estonca! :) Tallinn'e her gittiğimde muhakkak uğradığım bir sahaf vardı. Daha önceki yazılarımdan birinde fotoğrafı olacak. Sahafta eski kitapların yanı sıra eski eşyalar da satılırdı. Oradan birkaç kitap ve bolca rozet almışlığım var. Sovyetler Birliği'nin hakimiyetindeki dönemlerine ait rozetlerdi. Bu kitap, görüldüğü gibi Maksim Gorki'ye ait. İtalyan Masalları. 1953 yılında basılmış. Resimli sayfaları da var. Estonca anlamasam da ne gam. Bakıp bakıp hasret gideriyorum. Tallinn'den birkaç eski basım çocuk kitabım var böyle. Bir tanesini sırf resimleri için almıştım. Bir dekorasyon zamanı, o resimli sayfaları çerçeveletip güzel bir köşe yapacağım.


    80'lerde Çocuk Olmak
    E yani bunda ipucu falan aramak boşa. Kitap açık açık belli ediyor bizi. Ben de eşim de 80'lerde çocuktuk. 
İşte bu kitabı bilinçli koymuştum oraya:) O yılları yaşayanların anılarından oluşan keyifli bir kitap. Ne yaşadıysak, ne izlediysek, ne yeyip içtiysek hepsi orada. 


    Replikler
    En üstte küçümencik Replikler. Akrabamız Kutlukhan Perker'in kardeşi Emirhan Perker'in çizimleriyle:) 
Şaka bir yana, çok keyifli bir kitap bu. Filmlerden, dizilerden, sinemadan karakterlerin; tarihi isimlerin çizimleri ve repliklerinden oluşuyor. Örneğin hemen şu anda bir sayfa açıyorum... Karşıma çıkan Edgar Allen Poe. Şu repliğiyle çizilmiş: "Hayal gücü olasılıklarla döner". Bir de hayali kahramana yer verelim. Walter White'tan (Breaking Bad) gelsin: "Tehlikede olan ben değilim, tehlike benim".

    Sanki "Çantamda ne var?" videolarını hatırlatan bir yazı oldu değil mi? :) Çantamda ahım şahım eşya yok açıkçası. Fakat sehpamdaki kitaplar bunlar. Ve hepsi benden birer parça taşıyorlar.



    

22 Şubat 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (4)

     JEAN BAPTISTE SIMEON CHARDIN (1699-1779) - ŞALGAM SOYAN KADIN


    2020'yi kapsayan ve hâlâ devam eden şu salgın döneminde kadınlar mutfak işleriyle o kadar haşır neşir ki kendi durumumu Chardin'in bir tablosundaki kadınla özdeşleştirdim ve bu hafta ondan bahsetmeye karar verdim:) Resmin 1738'de yapıldığını düşünürsek, 300 yıla yaklaşan bir süre sonra ben de tıpkı tablodaki hemcinsim gibi, mutfakta sebze doğrarken bir ara durup "Ben neredeyim, ne yapıyorum?" duygusuyla kısa bir trans hâli yaşayabiliyorum. Görüyorum ki bazı şeyler yıllar geçse de değişmiyor. 
    Chardin'in Şalgam Soyan Kadın'ı bir "Tür Resmi (Janr)". Konusunu gündelik yaşamdan alan resimlere "Tür Resmi" deniyor. Burada görüldüğü gibi ev içi yaşam sıkça betimleniyor ancak bir pazar yeri de tür resmine sahne olabiliyor. Chardin'in yaşadığı 18.Yüzyıl, Avrupa sanatı için biraz enteresan bir yıl. Uzun bir müddet XV.Louis'nin hüküm sürdüğü Fransa'da bir yandan saray zevkiyle biçimlenen uçarı, bol kıvrımlı, süslü püslü bir dekorasyon; soylu portreleri, saray yaşantısı konulu resimler, tiyatro ve karnaval konulu olanlar, Doğu'ya duyulan ilgiyle şekillenen egzotik tablolar ve kostümler dikkat çekiyor. Diğer taraftan da gelişen ticaretle birlikte oluşan burjuva sınıfının yücelttiği çalışma ahlâkının, aile düzeninin ve saray dışı yaşamların etkilediği sanat ortamı gelişiyor. Böylece her biri Avrupa sanatının konularını oluşturuyor. Ve Fransa, her ne kadar siyasi çalkantılarla zorlansa da sanat alanında diğer Avrupa ülkelerine örnek teşkil ediyor. Öyle ki hâli hazırda Fransa'yla savaşmakta olan ülkelerin yöneticileri, Fransız sanatçıları ve zanaatkârları ülkelerine getirtmekten geri durmuyorlar. Chardin, saray ortamı dışındaki yaşamı en iyi resimleyen sanatçılardan biri. Önce natürmortlarıyla (Ölü doğa resmi) tanınsa da figürlere yöneldiğinde, tür resmi yapmaya başladığında daha çok tutuluyor. Pek çok soylu ve varlıklı müşteri kazanıyor. Tam bu noktada, benim de hocam olan Sanat Tarihçisi Prof.Dr.Semra Germaner'in "18.Yüzyıl Avrupa Resmi" kitabındaki satırlarına yer vermek isterim:
    "Chardin 'aile çevresini' çağında hiçbir sanatçının yapmadığı gibi dikkatle izlemiştir. Figürlerinde hiçbir idealizasyona yönelmez, yalın gerçeği anlatır, ders vermez ama çalışmayı bir erdem olarak sunar. Zira onun resimlerinin çoğunda çalışan ve yararlı bir iş yapan kişi betimlenmiştir. Chardin'in anlattığı çalışma, ev içindeki çalışmadır, ev işleridir. Bu iç yaşama dönük çalışmayı kadın figürünün kullanımıyla simgeleştirmiştir. Namuslu bir aile yaşamının çekirdeği olan 'ana' tipini çamaşır yıkarken, çocuklarıyla ilgilenirken ya da mutfakta çalışırken betimler."
    Yazıya konu olan resimde de mutfak ortamında bir kadın görmekteyiz. Sanatçının tüm resimlerinde görülen sakinlik burada da geçerli. Işığı en iyi kullanan ressamlardan biri olan Chardin, figürü nötr bir arka planın önüne yerleştirmiş. Kadının soyduğu şalgamlar bir kabın içinde yer alırken, diğerleri sağ yanında istiflenmiş. Yerde belli belirsiz kabuk parçaları görülmekte. Kadının sol yanındaki kütük üzerinde büyük bir et kesme bıçağı yer alıyor. O kısımda işlem bitmiş, kan damlaları göze çarpıyor. Kullanılmış ya da kullanılacak olan mutfak eşyaları da resmin aynı bölümünde. Sanatçı, figürü elindeki şalgamı soyarken bir an durduğu sırada betimlemiş. Belki yorulduğu için durdu bu kadın, belki aklına bir şey geldi ya da mutfak dışından bir ses duydu. Kim bilir? Bazı kaynaklarda hizmetçi olduğu söylenen figür için bu doğru mudur bilmiyorum. Zira sanatçının "Yemek Duası" tablosunda görülen anne figürünün giysisiyle bizim resmimizdeki kadının giysisi neredeyse aynı. O yüzden hizmetçi değil de evin annesi olsa gerek.
    Evinde çocuklarıyla mutlu, ev işlerinde mahir ya da  soylular sınıfının renkli ortamında faâl... Hangi taraftan olursa olsun 18.Yüzyıl'da kadın önemli. Kadın her iki ortamın da şekillenmesini sağlayan gizli güç. Aydınlanma çağı olan bu dönemde, Paris'te, evinin salonunda düzenlediği toplantılara aydınları, sanatçıları, bilim insanlarını davet eden soylu sınıfın ev sahibeleri etkileşim yaratarak tüm bu alanların gelişmesinde önemli rol oynuyor. Ayrıca "Salon" kavramı giderek genel bir anlama kavuşuyor ve Paris'in ardından Londra'ya uzanan, düzenli aralıklarla açılan büyük sergilere doğru evriliyor. 
    Chardin'e gelince... Sanatseverlere, tarih meraklılarına kendi döneminin aile yaşantısını resimlerle anlatan bir sanatçı olarak, değişen zevklerin etkisiyle ortamdan uzaklaşmış, kendisi gibi ressam olan oğlunun Venedik'teki intiharıyla üzgün, görme yeteneğinin azalmasıyla sıkıntılı, doğduğu şehir olan Paris'te 80 yaşında hayata veda ediyor. Fakat sanat öyle bir şey ki yıllar sonra İstanbul'da bir kadın, Chardin'in Paris'te yapmış olduğu bir resimdeki kadına bakıyor ve bir an dahi olsa onunla aynı duygudaşlıkta buluşabiliyor.
    


BİR RESSAM, BİR RESİM diğer kayıtlar:




18 Şubat 2021 Perşembe

BUGÜNLERDE...

     Tüm dünyada kar yağıyor sanki. Sosyal medyada, televizyonda, her yerde karlı şehirler... Burada da durum aynı. Çok kişinin satırlarını beyazlar bürümüş. Keyifle okudum, daha okuyacaklarım var sırada. Son birkaç gündür benim gündemim de kardı. Kar yağmaya başladığından beri perdeler sonuna kadar açık oturuyoruz. Neyiz biz? Güvenlik sorunu yaşamayan kuzey ülkesi vatandaşları mı? Fakat ne güzel yağdı. Özellikle geçtiğimiz pazartesi günü. İşi gücü erteledim, sadece karı seyrettim. Ne zamandır ilk defa gerçekten hiçbir şey düşünmeden durabildim. Çok iyi geldi. Acaba son bir yıldır yaşadığımız tuhaf durumlar mı bu sene kar yağışını bu kadar özel kıldı? Bir süre daha gitmeseydi ne iyi olurdu. Kar yağdığından beri bugün ilk kez dışarı çıktım. Aslında pencere kenarında hayatımdan memnundum ama kar havasından mahrum kalmayı da istemedim. Nasıl bebek adımlarıyla yürüdüm anlatamam. Kaldırımlar fazla buzlu değildi ama ne olur olmaz. Düşmekten çok korkarım. Hiç sevmem. Düşene de hayatta gülmem. 

    Neyse ki sağ salim eve dönebildim. Kar yağışının durduğu sıralarda, asla pencere önünden ayrılmadan kitap okudum. Bu sıra Jeanette Winterson'la yarenlik etmekteyim. Kitabın adı "Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın". Otobiyografik bir kitap ama içinde çok şey var. Tatlı tatlı anlatmış Jeanette. Oysa çok tatsız bir insan olabilirmiş. Yetiştiği ortamı düşününce... Bu yazarı çok sevdim. Kendisiyle tanışıklığımız çok yeni. 
Deniz Yüce Başarır'ın podcast serisi Ben Okurum'da rastladım ona ve daha önce haberdar olmayışıma şaştım, üzüldüm. Tam bu noktada, henüz rastlamayanlar için Ben Okurum'dan bahsetmek isterim. Deniz Yüce Başarır'ın hazırladığı bir edebiyat serisi bu. Her bölümde farklı bir kitaptan bahsediliyor. Başarır, o kitaptan bazı bölümleri ve kitap hakkında titizlikle hazırladığı belli olan metinleri okuyor. Aralarda dostlarıyla bu kitap hakkında sohbetler ediyor ki bu isimler yayın hayatını az çok tanıyanların bildiği isimler. Örneğin Turgenyev'in İlk Aşk'ını Yekta Kopan'la konuşması gibi... Jeanette Winterson'ın Tutku adlı romanını da Can Kozanoğlu'yla konuşmuşlar. 
Yazarın yukarıdaki satırlarda bahsettiğim kitabını bir an önce almamı sağladılar. Tutku'ya da sıra gelecek. 
Program güzel olmasına güzel ve ben şimdi onun tüm bölümlerini bitirmek üzereyim ancak ilk başta dinlerken biraz zorlanmıştım. Deniz Yüce Başarır'ın çok güzel bir sesi var, diksiyonu, ritmi vs. artık ne gerekliyse hepsi şahane. Ve belli ki bu konuda genler iş başında. Ne de olsa kendisi Kâmran Yüce'nin kızı. Başarır, televizyon programcılığı, editörlük ve çevirmenliğin yanı sıra seslendirmeler de yapmış. Son zamanlarda Storytel gibi mecralardan kitap dinleyenler onu çok iyi tanıyorlar zaten. Gel gelelim ben aşırı teatral konuşmalardan rahatsız oluyorum. Sevmiyorum değil, bildiğin ruhum daralıyor, başıma ağrılar giriyor. Ayrıca teatral konuşmaları abartılı da buluyorum ve dinlediklerim benim için gerçekliğini yitiriyor. Deniz Yüce Başarır'ın okuma tarzı da fazla teatral. Fakat onun çok tatlı bir kadın olduğu, normalde de dolu dolu, coşkulu bir sesle konuştuğu o kadar belli ki. 
Ve Ben Okurum o kadar güzel bir seri ki... Hâl böyle olunca kendimi takılmamak için zorladım, dinlemeye devam ettim, alıştım. Ne yazık ki sese karşı, bazı konuşma tarzlarına karşı duyarlılığım var. O ayrı bir konu... 
Fakat program çok keyifli. Kitapsever dostlara önerim olsun. 
   İşte böyle ufak tefek meşgalelerle geçiyor günler. Bir yıldır rutine bağlayan hayatımızda farklı bir sevinç olup lapa lapa yağdı kar. Bir de... Bu sene hepimizi farklı duygusallaştırdı sanki.
    




15 Şubat 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (3) , SANDRO BOTTİCELLİ (1445-1510)


    "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin bu haftaki konuğu için bu pazartesi, lapa lapa karın yağdığı İstanbul'dan Kıbrıs'ın köpüklü sularına uzanıyoruz. Sandro Botticelli'nin Venüs'ünü Kıbrıs kıyılarında görüyoruz. Çünkü aşk ve sevgi tanrıçası Venüs, Yunan mitolojisindeki ismiyle Aphrodite, bu adada denizin köpüklü dalgalarından doğuyor. Gün geliyor, antik dönemler geride kalıyor, zaman Rönesans'ı gösteriyor ve tam bu sırada Platon felsefesi tekrar gündeme geliyor. Yeni Platoncu anlayışı benimseyen sanatçılar için mitolojik konular revaçta oluyor ki bu sanatçılardan biri Botticelli. Neoplatonizm'de iki farklı Venüs anlayışı hâkim. Biri dünyevi, diğeri göksel... Dünyevi olan şehvetle, göksel olan sevgiyle ilgili. Platon'a göre insan önce bedensel güzelliğe takılıyor ve bunu dünyevi Venüs temsil ediyor. Tüm güzel bedenlerin birbirine benzediğini gördükten sonra tinsel güzellik aranıyor. Bunu temsil eden de göksel Venüs. Tanrı'ya ulaşmak da bu anlayışla ilgili. Tanrı'ya sevgiyle ulaşılıyor. Rönesans çağında çokça savunulan bu fikir, doğal olarak sanata da konu oluyor. 
    Bugün Floransa'da Uffizi Galerisi'nde sergilenmekte olan Botticelli'nin Venüs'ünü bir istiridye kabuğunun içinde, Kıbrıs'ın köpüklü dalgaları üzerinden kıyıya ulaşırken görüyoruz. Sağ yanında iki Batı rüzgârı yer alıyor ve nefesleriyle yardımcı oluyorlar ona. Kıyıda çiçek ve bahar tanrıçası Flora bekliyor. Flora'nın elinde aklı simgeleyen bir giysi var. Rönesans'ta bireysel aklın önem kazandığını biliyoruz. Flora'nın elindeki giysi, mükemmel ruhların bile bozulabileceğini ve bu durumda akıl giysisini giyerek tekrar saf sevgiye dönmenin mümkün olduğunu anlatıyor. Uçuşan saçlar ve kumaşlar, batı rüzgârlarıyla Flora'nın giysilerinin zıt renkleriyle oluşan denge, bir köşeden diğer köşeye doğru diyagonal şekilde yerleştirilmiş figürlerle yaratılan çapraz kompozisyon dikkat çekiyor. Botticelli, en zarif çizgileri barındıran eserlerin ressamı. Rönesans resim ve heykel sanatının Venedik ve Roma'yla birlikte önemli okullarından biri olan Floransa'da çizgi önemli. Botticelli ideal güzellik anlayışına bağlı kaldığı için her resminde kadın figürleri birbirine benziyor. 
     Sanatçı, Venüs'ün Doğuşu'nu, hamisi olan ve "Muhteşem Lorenzo" olarak adlandırılmış Lorenzo de'Medici'nin konutu için yapmıştır. Medici Ailesi, Floransa'nın en güçlü ailesidir. 14.-17.yy.'lar arasında siyaset, ticaret, din, bilim, sanat vb. her alanda kent yaşamına, hâttâ İtalya tarihine damga vurmuştur. Konumuz itibariyle sanatı ve sanatçıyı desteklemeleri önemlidir ki bu aile sayesinde pek çok sanatçı rahatlıkla çalışabilmiş, günümüze başyapıt niteliğinde eserler bırakmışlardır. 
    Botticelli, ilerleyen yaşamında Muhteşem Lorenzo'nun büyük desteğini almıştır almasına ancak onun bir sanatçı olmasını sağlayan, çocukluğunda ve gençliğinde arkasında duran bir babaya sahip olması da az buz bir iş değildir. Baba Mariano Filipepi, oğlunun iyi bir eğitim almasını istemiştir. Önce bu doğrultuda hareket eder. Ancak Sandro'nun okuma, yazma, aritmetik gibi konularla ilgisi yoktur. Bunu anlayınca kuyumculuk yapan bir arkadaşının yanına yerleştirir oğlunu. O dönemde kuyumcularla ressamlar arasında yakın ilişki vardır. Birçok usta ressam önce kuyumcu çıraklığı yapmıştır. Sandro da resme yönelir, babası bu kez onu en iyilerden öğrenim görmesi için Fra Filippo del Carmine'ye götürür. Çok başarılı olur Sandro. Botticelli olur. Şehrin ileri gelenlerinden, hâttâ Sistene Şapel için Papa'dan bile siparişler alır. Çok para kazanır ancak ilk sanat tarihçisi sayılan ressam ve mimar Vasari'nin* söylediğine göre savrukluktan, düzensizlikten hepsini çarçur eder. Ömrünün son yıllarında zorlansa da sevenlerinin desteğiyle ayakta durur. Yine Vasari'ye göre Botticelli çok güleryüzlü bir adamdır. Öğrencilerine, arkadaşlarına titizlikle kurguladığı şakalar yapmayı sever. Ve en önemlisi onun resimleri en büyük övgüyü hak etmektedir. 



*Giorgio Vasari, Sanatçıların Hayat Hikayeleri, Sel Yayıncılık



8 Şubat 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (2)

     EREN EYÜBOĞLU (1912-1988) - OTO-PORTRE

    1912 yılında Romanya'da "Ernestine" olarak doğar, Bedri Rahmi Eyüboğlu'yla evlenerek "Eren Eyüboğlu" adını alır ve yaşamına İstanbul'da devam eder. Türk sanat dünyasının önemli isimlerinden biridir Eren Eyüboğlu. Sanatının temelleri Romanya ve Paris'te resim eğitimiyle atılır, ilerleyen yıllarda mozaik, seramik gibi farklı alanlarda da eserler üretecektir. İstanbul ve Ankara'daki çeşitli binalarda yer alan duvar mozaikleri bu konuda imza niteliğinde örneklerdir. Büyük kentlerin sanatla buluşmasında izi olan Eyüboğlu'nun asıl gayreti Anadolu ile sanatı buluşturmak ve sanatına Anadolu motifleri katmaktır. Onu bu konuda etkileyen oluşum, kendisinin de katıldığı, 1938-1943 yılları arasında CHP tarafından düzenlenen yurt gezileridir. Evrensel plastik değerlerle yerel konuları kaynaştırmayı, böylece halkın yararına işler yapmayı benimsemiş D Grubu'na da dahildir sanatçı. D Grubu Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve Zühtü Müridoğlu tarafından kurulmuş ve farklı sanatçıların katılımıyla büyümüştür. İzlenimciliğe ve akademizme karşı çıkarak geç kübist anlayışta eserler veren, "Yeni Sanat" akımını benimsemiş bir topluluktur bu. Görüldüğü üzere sanat adına faâldir Eyüboğlu, çalışkandır. Şöyle der: "Bildiğim tek şey var, çalışmak. Yarım yüzyıldır sürdürdüğüm çabamı, ölüm elimden fırçayı alana değin sürdürmek. Bugün duyduğumdan kuşku duyarak, yarın güvenerek. Bugün başarısız bir resimle, yarın daha iyicesiyle." 

    "Bir Ressam, Bir Resim" dizisi için bu hafta, Eren Eyüboğlu'nun çok sayıda ürettiği oto-portreden birini seçtim. Sanatçının oto-portrelerine güçlü bir desen anlayışı hakim. Kendini çoğunlukla 3/4 profilden betimlemiş. Tıpkı bu çalışmada olduğu gibi, yağlı boya oto-portrelerinde arka planı nötr bırakmıyor. Söz konusu resimde Matisse etkisi görülüyor ki sanatçının ustaya hayranlığı bilinmekte. Burada onun gibi iri bitkisel motiflerin ve doygun ana renklerin dikkat çektiği bir arka plan oluşturmuş. Kendini sağ alt köşeye yakın yerleştirmiş. Tuval başında çalışırken bir an dönüp seyirciye bakar gibi. Kısılmış ağzı ve keskin yüz hatları, figüre sert bir ifade vermekte. Hakim renk olan kırmızı, dinamizmi arttırarak ifadeyi güçlendiren unsurlardan biri. Oldukça üretken olan, farklı tarzları deneyen ve farklı malzemelerle çalışan Eren Eyüboğlu, eserlerinde kendini tekrarlamamıştır. Renk paleti oldukça geniştir. Özellikle oto-portreleri, üslupsal deneyimlerinin rahatlıkla gözlendiği örneklerdir. 
    Sanat ve bilim tarihi -aslında her alanda bunun örnekleri görülür- erkek partnerinin bile bile gerisinde bırakılmış kadınların varlığıyla doludur. Ünlü kocasının resimlerini yapan odur ya da romanlarını yazan; sevgilisinin yerine heykelleri o yontmuştur; bilimsel bir buluş için birlikte çalışılmıştır ancak onunki değil kocasının ismi geçer kayıtlara. Çünkü ya dönemin şartları gereği kadın çeşitli yasaklarla karşı karşıyadır ve kendi ismiyle üretemez veya partnerinin tahakkümü altındadır ya da sadece kadın olduğu için dikkate alınmamaktadır. Bu yüzden, başka bir ülkede doğup bu ülkede bir kadın olarak sanatıyla var olduğu için Eren Eyüpoğlu'nu seviyorum. Çok yerde rastlandığı üzere eşiyle olan ilişkisine hiç girmeden anıyorum onu. Ve bize sunduğu o renk renk oto-portrelerindeki güçlü kadını yürekten selamlıyorum!







4 Şubat 2021 Perşembe

VAROLUŞ PİZZADAN ÖNCE GELİR... *

     

    Herhalde moralimin yerlerde süründüğü günlerde olacağım ki Twitter'da "Salgın günleri size ne öğretti?" gibi bir soruyla karşılaşınca tepem attı. "Ne öğretecek? Anca pizza yapmayı öğrendim" diye kendi kendime söylendim. Şu süreçten gerçekten kârlı çıkan vardır elbet. Fakat bu konuda kendini kandıranın daha çok olduğunu düşünüyorum. Hayatımın hiçbir döneminde kendimi bu kadar verimsiz hissetmemiştim. Pizza konusunda netim ama. Geçen sene dışarıdan sipariş vermeyi kestiğimiz zaman kendim pizza yapmayı denedim. Sonuç keyifli bir hâl aldı. Pizza hamurunun üzerine istediğin malzemeyi istediğin gibi yerleştiriyor olmak, oyun oynar gibi neşelendirmeye başladı. Favorim ton balığı, kırmızı soğan ve yeşil biberle yaptığım pizza. Evdeki erkekler ton balıklıya benim kadar sıcak değiller. Olsun. Evdeyiz. Kendimiz yapıyoruz. Yarısını onların istediği gibi, yarısını kendi kafama göre yapabilirim. 
    "Pizzanın rengarenk malzemelerini doğramak nasıl da huzur veriyor insana. Adeta bir terapi gibi" diyemeyeceğim. O kadar romantik değilim. Kesme-doğrama işlerini sevmiyorum ama onları domates soslu hamurun üzerine yerleştirmeye bayılıyorum. Renklere göre ayarlama yapıyorum, büyüklüğe küçüklüğe dikkat ediyorum. Galiba deliriyorum. 
    Herkesin devamlı evde olduğu şu dönemde, o gün ne pişireceğini düşünmekten bunalmışken pizza hayat kurtarıcı olabiliyor. Evde hangi malzeme varsa onunla yapılabiliyor çünkü. Fakat kaşar peyniri gibi önemli bir detayı atlamamak lâzım. Zira kaşar peyniri çoook pahalı. Beyaz peynir de pahalı. Süt ürünlerinin fiyatı aşırı arttı. Her şeyin fiyatı arttı. Farkında mısınız? Gerçi niye soruyorum ki? 
Fark etmemek mümkün değil. Biz dışarı çıkmazken hayat pahalandı. Geçen gün markette görevli bir genç arkadaş, bir peynirin fiyatını görünce "O ha! Bu kaç lira olmuş böyle" diye istemsizce sesini yükseltti. Yanındaki arkadaşına o peynirin nasıl olup da o fiyata çıktığına dair hayretini -abartmıyorum- birkaç dakika boyunca dile getirdi. Market çalışanı bile fiyatların artış hızına şaşıyorsa, biz ne yapalım? Pizza için kaşar önemli arkadaşlar!
    Hazır konu açılmışken pizza ile ilgili anılarım var mı diye yokladım. Evliliğimizin ilk günlerinde gittiğimiz pizzacı geldi aklıma. İş yerinden bir arkadaşım Yeşilköy'de sadece mumlarla aydınlanan bir pizzacının olduğunu söylemişti. İlginç deyip gittik. Ortam öyle karanlıktı ki. Çok saçmaydı. Umarım gereksiz bir şey yememişizdir. Anıları yoklayınca bugüne kadar yediğim en iyi pizzayı da düşündüm. En beğendiğim desem daha doğru olacak aslında. Amerika'daydı. Tampa'da tükettiğimiz ağır, yağlı, kızarmış yiyeceklerin ardından ilaç gibi gelmişti. Antonyo'nun pizzası mıydı, Antuan'ın pizzası mıydı hayal meyal hatırladığım isim için az önce internete baktım da pizzacıyı buldum. Anthony'nin odun ateşinde pizzasıymış. https://acfp.com/location/south-tampa/  Haliyle güzel tatil günlerini, okyanus aşırı o seyahati hatırladım. Gözyaşım pıt! 
    Pizza İtalyanlar'ın işi olsa da Amerika'da da çok tüketiliyor malûm. İtalyan göçmenler eliyle Amerika'ya ulaşan pizza, Napoli'de fakirlerin yiyeceği olarak ortaya çıkmış. Bu bildiğimiz haliyle pizzanın ortaya çıkışı olsa gerek. Çünkü tahıl varsa, ateş de varsa pizzaya benzeyen yiyecekler muhakkak çok daha erken tarihlerde yenmiştir diye düşünüyorum. Pizzayı fakir yemeği olmaktan çıkaran isim, onun adıyla anılan meşhur pizza çeşidinden de belli olduğu üzere, Kraliçe Margherita'ymış. 
    İşte böyle! Salgın dönemi beni pizza ustası yaptı. Artık İtalyan bir şef gibi elimle döndüre döndüre pizza hamuru açabiliyorum. Tıpkı onlarınki gibi şekilsiz ama sevimli pizzalar yapabiliyorum. Kişisel gelişime katkı sayılır mı bu? Pollyanna ruhum sayılır diyor. Yazıyı nasıl bitireceğimi de bilemedim bu arada. Buradan bütün Napoli'ye selam olsun!


*Sevgili Sartre, sözünü biraz değiştirdim. Affet, bir tuhaf günlerdeyiz! (Varoluş özden önce gelir)




1 Şubat 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (1)

     Elimize kalem ve kağıt geçtiğinde, eğer onlarla yapacak belli bir işimiz yoksa, kalemi kağıtla buluşturur ve istemli ya da istemsiz bir şeyler çizmeye başlarız. Önce ismimizi yazarız belki. Ya da en sevdiğimiz şiirin bir mısrasını... Belki de aniden aklımıza gelen bir şarkının sözlerini... Ancak belli bir noktada mutlaka desenler oluşturmaya başlarız. Kendimizi kaptırmaya başladıysak belki bir yüz çizeriz, belki bir ev resmi kondururuz kağıda. Ya da güneşli bir sahil, zirvesi karlı bir dağ... Çizdiğimiz şeyin sanatsal bir değeri olur mu? Kişiye ve duruma göre değişir. Ancak şu bir gerçek ki sanatsal etkinlik insani bir ihtiyaçtır. Üretmesi de, izlemesi de ruhsal ihtiyaçlarımız dahilindedir. Bu zamana kadar, iyi resim yapmak arzusunda olmayan kimseyi tanımadım. Orijinal bir tablo karşısında, bırak uzun uzun incelemeyi, kısacık bir süre dahi olsa duraklamayan insanın olacağını düşünmüyorum. Sanat Tarihi lisans eğitimim sırasında en sevdiğim dersler resimle ilgili olanlardı. Sanat tarihi geniş bir alan. İlgin mutlaka özel bir kısmına kayıyor. Benimki resimdi. Bir süre kendim de yağlı boya ile uğraştım. Çalışmayı bırakmamış olsaydım, fena da gitmiyordum. Belki bir ara yine dönerim. Çizmeyi, boyamayı ara ara yaptım belki ama izleyici olmaktan hiç vazgeçmedim. Hâl böyleyken buraya her hafta sanat tarihinden bir resim eklemeye ve "BİR RESSAM, BİR RESİM" başlığı altında kısaca bahsetmeye karar verdim. Sanatsal etkinliklerden uzak kaldığım şu salgın günlerinde, buna bağlı olarak yazdığım konuların da azaldığı bir ortamda, sayfamı bu şekilde renklendirmeyi düşünüyorum. 
    Bir sanat eserinin üslubu, onun tarihsel döneminin sonucudur. Yaşanan dönem, yaşanan coğrafya, dönemin toplumsal olayları, politikalar, din vb. durumlar sanatta üslubu belirler. İncelemeyi gerçekleştirerek üslubu belirleyenler sanat tarihçileri olmuştur. Hans Belting'in "Sanat Tarihinin Sonu" isimli kitabında belirttiği gibi, sanat tarihinin bilimsel düzen sevdası, günümüz karmaşasında geçerliliğini yitirmiştir aslında. "Modernliğin, tarihin ve nihayet insanın sonunun ilan edildiği çağdaş zamanlarda sanat tarihi de sona ermiştir" der Belting. Katılıyorum. Ancak bu düşünce, tarihe adını yazdırmış sanatçıların bugün müzelerde geçmişten günümüze köprü niteliğinde sergilenen ve tarafımızdan hayranlıkla izlenen eserlerinden bahsetmeme engel olmayacak. Günümüz sanatından örnekler başka yazılarımın konusu olsun. Salgın bitsin, yine sergiler düzenlensin, izleyelim, yazalım. Online sergiler, tiyatrolar, konserler bana göre değil. 
    Uzun bir girizgâh oldu. Toparlayacak olursam... Umarım her pazartesi bir resimden bahsedeceğim, hatırlatacağım, hatırlamış olacağım. Uzun uzun yazmayacağım, sıkmayacağım. Bir yılı baz alırsak, 52 hafta, 
52 ressam ve 52 resim demek. Hangilerini ekleyeceğim konusunda bir planım yok. Ya aklıma geleni, ya da bir şekilde karşıma çıkanı seçeceğim. Çeşitli müzelerde çektiğim fotoğraflardan, o ana ait hatıralardan da bahsedebilirim. Bakacağım. Örneğin ilk resmi, okuduğum bir kitapta karşıma çıktığı için ve tarihi bir olayı anlattığı için seçtim. Pek sevimli bir konu olmadığını kabul ediyorum. Ancak sanatın sadece keyif verme gibi tek bir özelliği yoktur. Sanat düşündürmeyi de bilir. O hâlde buyurunuz efendim!

                  THEODORE GERICAULT (1791-1824) - MEDUSA'NIN SALI 

    1791 doğumlu Theodore Gericault, romantik dönem ressamlarından biri. 32 gibi çok genç bir yaşta hayatını kaybettiğinden, günümüze ulaşan eseri az. En tanınan tablolarından biri olan Medusa'nın Salı, bugün Paris'te Louvre Müzesi'nde sergilenmekte. 
   Medusa'nın Salı, Gericault'nun yorumuyla gerçek bir olayı anlatmakta. Napolyon tahtan indirildiğinde başa geçen 18.Louis'nin Fransa'ya yeniden itibar kazandırmak amacıyla yaptıklarından biri de Senegal kolonisini kontrol altına almaktır. Bu amaçla 1816'da dört gemiden oluşan bir konvoy Senegal'e doğru yola çıkar. Gemilerden biri Medusa'dır. Hava koşullarının sertliğiyle karşılaşan konvoy bir noktada dağılır. Bu duruma becerisi sadece kraliyete destek vermek olan ve bu nedenle göreve getirilmiş tecrübesiz kaptan sebep olmuştur. Medusa yolcuları bir sal inşa ederler. Sal üzerinde kurtarılmayı bekleyen 149 erkek ve 1 kadın yolcu, 13 gün boyunca denizde çaresizce sürüklenir. Sonunda sadece 10 kişi kurtulur. 
    Resimde hem umut hem de umutsuzluk vardır. Çünkü uzakta bir gemi görülmüştür. Bir yolcu, elindeki kumaş parçasını gemiye doğru sallarken, geminin onları göreceğinden çoktan umudu kesmiş olanlar arkalarına dönmüşlerdir. Yolcular arasında ölüler göze çarpmaktadır. 
    Gericault, devasa boyutlardaki bu resmi yapmak için çok çalışmış. Medusa'nın salına benzer bir sal yapmış. Normandiya kıyılarını, ölü ve yaralı insanları incelemiş. Ancak resimdeki figürlerin güçlü adale yapısı eleştirilere neden olmuş. 13 gün ölüm kalım mücadelesi veren insanların böyle güçlü görünmeyeceği söylenmiş. Büyük ustaları izleyen, onlardan kopyalar yapan sanatçı, figürlerin anatomik yapısında Michelangelo'dan etkilenmiş. Bu noktada bir parça dedikoduya parantez açmak gerekiyor. Gericault'nun yengesiyle ilişkisi varmış ve dedikodulardan uzaklaşmak için Paris'ten Roma'ya gittiğinde Michelangelo'nun eserlerini incelemiş. Gericault, ticaretle uğraşan zengin bir ailenin oğlu. Ailesi sanatçı olmasından pek hoşnut olmasa da o bu yoldan vazgeçmemiş. Ömrünün son yıllarında ruhsal ve fiziksel hastalıklarla boğuşmuş. Parasını da gereksiz harcayıp maddi sıkıntılar yaşamış. Belki de kendi ruhsal durumu nedeniyle, ömrünün son yıllarında akıl hastalarını resmetmeye ilgi duymuş. Böylece 10 portre yapmış ki 5 tanesi günümüze ulaşmış olup, bunlar psikolojik portreciliğin en iyi örneklerinden sayılmaktadır. 
    Deniz ve deniz kazaları Romantik dönemin en gözde konularından biriydi. Doğaya dönüşün gözlendiği Romantik sanatta, 18.yy. Aydınlanma dönemi akılcılığının tersi bir durum söz konusuydu. Akıl değil duygu ön plandaydı. Decartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" sözünün yerini Rousseau'nun "Bizim için varoluş duygudur. Hissetme yeteneğimiz hiç tartışmasız mantığımızdan önce gelir" almıştı. Böylece geleneksel "Güzellik" kavramına, yepyeni bir "Yüce" kavramı eklendi. Duygusal hoşlanma ya da güzelin seyrinden duyduğumuz hoşlanma ile ortak hiçbir tarafı olmayan, değişik bir haz türüdür "Yüce". Acı ve tehlike düşüncesini uyandırabilen, korkunç olan her şey yücenin kaynağıdır. Güzelden daha fazla etkiler duyguları. Doğanın korkutan etkileyiciliği Romantik sanatçıların konularından biridir. Heybeti karşısında kendimizi küçücük hissettiğimiz dağlar, fırtınalar, çakan şimşekler, taşıp giden nehirler, her gün batımında duyulan o tuhaf his... Tüm bunlar yüce kavramına dahildir. Deniz ve deniz kazaları da en çok resmedilen konulardandır bu yüzden. Ve bir not daha: Güzel ve yüce arasında kalan manzara resimleri de "Pitoresk" adıyla bu dönemde ortaya çıkmıştır.
    Kısa yaşamına anlamca heybetli eserler sığdıran Gericault için şöyle der John Berger:
    "Gericault'nun hayal ettiği ve resmini yaptığı her şeyin ardında -vahşi atlardan, Londra'da kayda geçirdiği dilencilere kadar- aynı duayı sezeriz: Bırak felaketle karşılaşayım, bırak saygıyı keşfedeyim ve mümkün güzelliği bulayım!"