Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2024 Perşembe

    "Geçtiğimiz hafta sonu bir grup blog arkadaşımla buluşma gerçekleştirdik. Buluşmamız herhangi bir markanın sponsor olmadığı, yeni bir yazarın tanıtımının yapılmadığı, kısacası bu gibi popüler zorlamalarla düzenlenmemiş bir buluşmaydı. Tamamen fikir ve gönül birliğiyle bir araya gelmiş, birbirini bulmuş dostlardık. Instagram'a yönelenler çoktan blog dünyasından uzaklaşmış ve link paylaşmaya başlamışlardı. Kısacası biz bize kalmıştık. Bizler Web3 fikrinin hayata geçmeye başladığı şu günlerde Web2.0'ın derinliklerinden seslenen, "Blog mu kaldı? Okunmuyor ki!" denmesine rağmen ısrarla yazan, "Medya Arkeolojisi"ne konu olmuş insanlardık:)
Evet! Biraz demode kalmış olabiliriz. Ancak unutulmamalı ki ülkemizde kültür-sanat etkinlerini en fazla takip eden; bütçesinin hatırı sayılır kısmını sinemaya, tiyatroya, kitaba ayıran; gezmeye görmeye çalışan ve tüm bunları yazarak aktaran, paylaşan insanlarız. Bizler İKSV Lale Kart'a sahip olanlarız:)

Aramızda önemli sayıda eğitimci vardı ancak çok farklı mesleklerden kadınlardık. Kimimiz hâli hazırda profesyonel olarak çalışmakta, kimimiz (artık bu şartlarda ne kadar olursa) emekliliğinin tadını çıkarmakta. O gün saatlerce sohbet ettik. Sonbaharla birlikte artan etkinlikleri hatırlattık birbirimize, biraz yazar dedikodusu yaptık (evet, iyi okuyucular olarak yayıncılık piyasasına oldukça hakimiz:)), filmlerden kitaplardan sergilerden konuştuk, ekonomik durumları irdeleyip beraberce seyahat planları yaptık. Ruhen ve fikren oldukça doyurucu bir buluşmaydı.
    Israrla yazmaya, paylaşmaya devam eden blog yazarlarını okuyunuz efendim. Bizi koruyup kollayınız. Bizler her yeniliğin farkında olan, takip eden ancak neyi ne kadar seçeceğine deneyimlerle ulaştığı olgunlukla karar veren insanlarız. Her konuda geçerli olan şudur ki geçmişle gelecek arasında denge kurmak şart."

-------------------- 


       Yukarıdaki yazıyı Linkedin'de paylaştım. Daha önce de söylemiştim, "Niye Linkedin?" demeyin:) 
Öncelikle, o mecrada araştırma yapmayı, takibi seviyorum. Ve geçtiğimiz hafta sonu bazı blog dostlarıma belirttiğim gibi, ara ara profesyonel anlamda bazı iş fikirlerine kapılıyorum:) Harekete geçtiğim yok, o ayrı.
    Linkedin'de paylaştığım yazıyı buraya da eklemek istedim. O günkü buluşmamıza farklı bir yerden yaklaşıyor olabilir ancak hepsi kafamda dönüp dolaşan düşüncelerden oluşuyor. Biz "Boomer" değiliz dostlar:) Biz varız ve güzeliz:) Paylaştıklarım işin teknik ve güncel yönü. Bir de duygusal yönü var ki bu mecra beni gerçekten moral açısından yükselten, insanlara dair umutlarımı korumamı sağlayan bir mecra. Belki bunda -gerçekçi bir insanım- yakın çevremizde olduğu gibi her an birbirimize fiziken maruz kalmamamızın, ara ara görüşüyor olmamızın, birbirimize karşı sorumluluğumuzun olmamasının etkisi vardır. Ancak bu da önemli. Çok önemli. Fikren, ruhen yakın olmak, birbirini anlamak ancak bıkmayacak, bıktırmayacak uzaklıkta -ya da yakınlıkta- olmak... 
Blog dünyası benim hayatıma çok güzel insanlar kattı. Bir kısmıyla geçtiğimiz hafta İstanbul'da buluştuk. 
Aklım bir günle kaçırdığım İzmir buluşmasında kaldı. İstanbul'daki görüşmeyi organize eden Ceren'e teşekkürlerimi sunuyorum. Onca yoğunluğunun arasında günü belirledi, haberi verdi ve uzak yollardan geldi. 
Ben ki düşüncede samimi olsa da eylemde pek belirtemeyen biriyimdir, o gün defalarca Ceren'e sarıldım:) 
Öyle bir his. Kendime şaştım:) Ve herkesle "Vır vır vır" konuşup, gülüp, söyledikten sonra dönüş yolunda "Abarttım mı?" diye sorguladım, utandım:) Sonra abartmadığıma karar verdim. Demek ki kendimi yakın hissettiğim kişilerle birlikteydim. Bu öyle bir şey ki Orhun şu an Boston'da ve orada benim eskiden yazan ama şu an buralardan uzaklaşsa da irtibatımızın hiç kopmadığı bir blog arkadaşımla buluştu. Birbirlerini çok sevmişler. Yani benim orada oğlumun acil bir şeye ihtiyacı olursa görüşebileceği bir blog dostum var. İnanılmaz! 
Ve yüz yüze görüşelim ya da görüşmeyelim, çok kişinin kalbinin benimle olduğunu biliyorum. 
Ara sıra gerçekleşen buluşmalara gelince... 
Onlar pastanın çileği oluyor ve bana çok ama çok iyi geliyor. İyi ki varsınız sevgili blog dostlarım. 


    

6 Nisan 2024 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     Selam! Laptopumu değiştirdim ve yeni sisteme alışmakta biraz zorlanıyorum. Geçtiğimiz hafta birçok blog arkadaşımın yazısını okudum ve yorum yazmak istedim ancak kendi blogger hesabımla yapamadım bir türlü. 
Daha doğrusu hepsinde "Anonim" göründüğüm için yazdıklarımı sildim. Son yazıma gelen yorumlara cevap yazarken de yine ben, ben olmadığım için eski laptopumdan girip hallettim bu durumu:) Tabii geçici olarak. Yorumlarda niye böyle oluyor anlayamıyorum. Gerçi bu yazıyı da yazıyorum fakat yayınlanacak mı emin değilim:) 
Tokyo yazısını eski laptoptan göndermiştim. Böyle karışık durumlar. Bakalım düzeltebilecek miyim? 
    Bir süredir buradan uzaktım yine. Sevmiyorum uzaklaşmayı ama elim yazı yazmaya varmadı bir türlü. 
Çok kişide gözlemlediğim bir iç sıkıntısından muzdaribim. Belki yaş almayla ilgilidir diyeceğim ama gençlerde de ayrı bir keyifsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu konularda çok fikrim var çünkü gece gündüz kafa patlatmacasına düşünüyorum, inanılmaz bir sorgulama halindeyim ama şu an hiç bunları deşecek durumum yok dostlar! Zaten kimsenin duymaya da mecali yok. Boş yere kafa açmayalım:) Neyse ki son yerel seçimler birçoğumuzun yüzünü güldürdü. Resmen moralim yükseldi. Müreffeh bir ülke olma yolunda daha yapacak çok iş var ama umudumuz da var. "Umut" demişken, bunca zamandır benim gibi umudunu koruyanlara ve bunu ısrarla belirttiğinde karamsar tavırlarla karşılaşanlara, inançsız sözlerle susturulmaya çalışanlara, bir nevi iyimserlikle suçlananlara, sabrından dolayı kaç puan verilmeli dersiniz? :) Tamam, coşmak yok, daha yapılacak çok iş var. 

    Bu sıralar düşünmekten başka neler yaptım? Bol bol okudum, bol bol izledim. Ama yazmadım. Epeyi sinemaya gittim. Hâttâ zamanında kaçırdığım "Bir Düşüşün Anatomisi" gibi filmleri Oscar ödül töreninden sonra izledim ve az sayıda sinemada gösterildiği için muhitimden uzaklara doğru epeyi bir yol katettim. Muhitim derken aklıma geldi, kardeşimle birlikte Ayşegül Aldinç konserine gittik. Daha doğrusu o buralara geldi:) Konser Beylikdüzü Atatürk Kültür Merkezi'ndeydi. Çok da hoş bir konserdi. Erkek hayranların "Çok güzelsiniz!" nidaları eşliğinde geçti:) İlk defa böyle bir şeye tanık oldum. Herkeste aynı değil ama hatırı sayılır çiftin konser, sinema, tiyatro vs. sanat işlerine kadınlar bakar. Gidilecek yerleri belirlerken erkeğin yüzde yüz istediği bir etkinlik değilse onların kıpırdamadan, hafifçe yaylanmış şekilde, suratsızca koltuklarında oturduğunu görürsün. Ara ara telefonlarını açarlar bakarlar falan. Yani illâ rastlamışsınızdır, bir tek ben dikkat ediyor olamam:) Neyse... Ayşegül Aldinç konserinde erkekler pek hareketlilerdi. Kibar kibar lâf atmalar, dans etmeler, pür dikkat bir izleme... İsteyince oluyormuş kısacası:) Kadınlar onlar gibi davranmadılar ama. Kadınlar da son derece keyiflilerdi. Canım kadınlar:) Ayşegül Aldinç'i ilk kez sahnede izledim. Tabii ki çok hoş bir kadın. Ayrıca sesini ve enerjisini yerinde kullanmasına, canlı konser performansına bayıldım. Şöyle kabare tarzı bir yerde dinlemek istiyorum. Salgından önce programlarını takip ediyordum, salgınla birlikte birçok şey yalan oldu malûm. Kısmet farklı zamanda, farklı bir mekânda saklıymış.
Görsel: Aynı günden, Aldinç'in sosyal medya hesabından.

    Sene başından bu yana birkaç sergiye gittim ama o sinir bozucu atalet hali yüzünden yazamadım, bahsedemedim. Bu gezilerin ikisinde yanımda sevgili blog arkadaşım Ekmekçi Kız vardı. İlkinde yolumuz Arter İstanbul'a düştü. Ömer Koç koleksiyonundan eserlerin yer aldığı "Farzet ki Sen Yoksun", muhteşem bir sergi. Yıl sonuna kadar gezilebilir olacak. Aklında olanlar muhakkak yolunu düşürmeli derim. 

    Arter'e gittiğimiz gün, Ekmekçi Kız'la yüz yüze ilk tanıştığımız gündü. Yine bir blog arkadaşımla bu sayfaların dışında tanıştığım, görüştüğüm için çok mutlu oldum. Öyle ki hemen bir ay sonra tekrar buluştuk. Güzel bir sistem geliştirmiş olabiliriz:) Şöyle ki yazışıyoruz, "şu saatte şurada" diyoruz ve tam o saatlerde orada oluyoruz. Bazen beraber, bazen ilgimizin bizi çektiği yöne doğru, bir süre ayrılarak sergiyi geziyoruz. Ardından mekânın kafesine oturup sohbet ediyoruz. Önce yiyeceklerimizi seçiyoruz tabii. Maşallah iştahlar da yerinde:) Şu olur mu? Olur. 
Bu olur mu? Olur. Ardından kahve faslı geliyor. Tatlı yiyip yememek konusunda -çoklukla benim kilo alma kaygım nedeniyle- bir süre istişare edip, "o zaman bir tane alalım, yarım yemiş oluruz" kararına varıyoruz:) Sohbeti tatlı tatlı sonlandırıyoruz. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissediyorum. Birçok blog dostumda hissettiğim gibi. Ayrıca net insanları seviyorum. Gereksiz hareketleri, kaprisleri, boş konuşmaları çekemediğin yaşa gelmek diye bir şey var. Zaman kıymetli. Biz de sanırım o sularda olduğumuz için, e biraz da kafa yapısı uyduğundan iyi anlaşıyoruz:) 
    Az önce bahsettiğim sergilerden biri de Artİstanbul Feshane'deki "Dinamik Göz: Optik ve Kinetik Sanatın Ötesinde" isimli sergiydi. Bu da çok iyi bir sergi. Londra'nın ünlü modern sanat müzesi Tate Modern'in küratörü Valentina Ravaglia düzenlemiş. 21 ülkeden 57 sanatçının eserini görmek mümkün. 

    Kinetik sanat, bugünkü digital sanatın kaynağı diyebiliriz. Digital teknoloji çağının öncesinde manuel tekniklerle hareket yaratan her sanatçı, yapay zeka tartışmalarının ve denemelerinin eşliğindeki digital üretimin revaçta olduğu günümüz sanatının öncüsüydü. Bu anlamda ufuk açıcı, keyifli bir sergi olan "Dinamik Göz", 19 Mayıs tarihine kadar meraklılarını bekliyor olacak. 

 

    Artİstanbul Feshane'de bir de Emin Barın'ın eserlerinden oluşan "Ne Senden Rükû Ne Benden Kıyam" adlı bir sergi daha var. Emin Barın, hepimizin bildiği gibi çok önemli bir hattat ve cilt sanatçısı. Aynı zamanda bir grafik tasarımcı. İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde gelenekselle moderni sanatında başarıyla uygulamış muazzam bir insan. Çalışmalarına bakıp etkilenmemek mümkün değil. Emin Barın sergisini, Tate Modern işbirliğiyle gerçekleştirilen diğer sergiyle bir arada düşünmek gerekir. Tasarım anlamında bir dönemden bir döneme geçişi, yeniyi arama tutkusunu kendi alanlarında hayal edip üretenlerin benzerliğini hatırlatan iki başarılı sergi. Emin Barın'ın eserleri de 29 Nisan'a kadar görülebilir. Bence, az önce bahsettiğim nedenle, ziyaret süreleri aynı olabilirdi. 

    

    Feshane'nin restorasyonu, İBB Kültür ve İBB Miras'ın en güzel işlerinden biri. II.Mahmud zamanında, 1833 yılında, Osmanlı ordusu askerlerine üniforma temini için kurulan Feshane, 1839 yılında Haliç kıyısına taşındı. 
Yani bugünkü binaya. 2023 yılında biten restorasyondan sonra İstanbul'un en önemli kültür sanat merkezlerinden biri haline geldi. Şahane bir kütüphanesi, şık bir kafeteryası, etkinlik alanları mevcut. İBB'nin kültür ve sanat merkezi haline getirdiği diğer tarihi mekânlarda olduğu gibi. Tüm bu mekânları tanımak için İBB Kültür, İBB Miras sosyal medya hesaplarını incelemek yeterli. Gezmek görmek ise ayrı keyif. Henüz hepsini tamamlamadım fakat her birini ziyaret edeceğim. Etkinlikler de devamlı değiştiği için kimine tekrar tekrar gitmek mümkün olacak. 

  


  
    Ekrem İmamoğlu'na tekrar İstanbul belediye başkanlığını kazandıran etmenlerden birinin kültür sanat alanındaki faaliyetler olduğunu düşünüyorum. Otel ya da alışveriş merkezi yapılmayan tarihi binalar, 24 saat açık şahane kütüphaneler, halk konserleri, çocuklara yönelik festivaller, atölyeler, bu şehirde yaşayanların ihtiyaçlarından birini giderdi ve bu durum belli ki aynı istikrarla devam ediyor. Geçtiğimiz yaz, bize yakın sayılan Yakuplu'da açılan Kitap Kafe'ye gittim. İmamoğlu'nun kurduğu Batı İstanbul Vakfı'nın açtığı bir yer. Kafe dediğime bakmayın. Yiyip içmek şart değil, herkesin girip sadece kitap okuyabileceği, çalışabileceği bir yer. Hemen yanında şehir tiyatrolarına ait bir de salon açıldı. Açılışlar yapılırken bir hafta boyunca çocuk festivali vardı. Çocukların ne kadar eğlendiğini gördüm. Arada Kitap Kafe'ye de uğrayıp kitapları inceliyorlardı. Sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı halkın yoğun olduğu bir yerde, çocukların sanatla, kitapla eğlenerek tanışması için özellikle uğraşıldığı belliydi ki o gün konuştuğum bir yetkili de fikrimi doğruladı. Bu sadece benim gördüğüm. İstanbul'un birçok yerinde anneler çocuklarını gönül rahatlığıyla kütüphanelere çalışmaya gönderiyorlar. Çayları, kahveleri belediyeden. Daha küçük yaştaki çocuklarını da etkinlikten etkinliğe gezdiriyorlar. Farklı bir kafada değilse her anne çocuğunun iyi şartlarda yaşamasını ister, iyi şeyler görsün ister, gündemden geri kalmasın ister. Annelerin gönlünü kazanmak önemli. 
Ve sanat, ruhumuzu besleyen, mutlu eden, geliştiren, öğreten en önemli kaynaklardan biri. Herkesin mutlu hissetmeye hakkı var. Mutlu olursak iyi düşünürüz, iyi düşünürsek makûl hareket ederiz. Bence İmamoğlu ve ekibi, ihmâl edilmiş bu açığımızı çok iyi kapatan işlere imza attılar, atıyorlar. 
    Güya kısa bir selam yazısı yazacaktım, yine aktı gitti. "Buraya kadar okuyan varsa..." derler ya? :) 
Boş bıraktığım kısmı şöyle tamamlayayım o zaman. Malum, birkaç gün sonra bayram. Buraya kadar okuyan herkesin bayramı kutlu olsun:) Şöyle keyifli bir bayram yaşayalım. Vallahi hak ettik dostlar!
    
    

16 Mayıs 2023 Salı

BİRKAÇ KELÂM...

     Yazmak hevesiyle oturmamıştım bilgisayar başına fakat blog dostlarımı okuyunca "Bir iki söz de ben edeyim" dedim. Enerjimi arttıranlara selam olsun! 
    Hayat biz insanları bir mutlu eder bir üzer ya? Tam rahatladığını düşünürken "O kadar kolay değil o işler" diye cevap verip küçüklü büyüklü darbelerle yoklar. Sabrımızı sınar. Yine öyle bir zaman diliminden geçtim. 
Ya da "Geçiyorum" mu demeliyim? Mesela daha seçim sonuçlanmadı. Çoğumuz gibi kafamı meşgul eden konulardan biri de bu. Ancak endişeye mahâl yok dostlar! İyiyim. 
    10 gün kadar önce sevimsiz bir rüya gördüm. Anlatmayayım ama bunun haberci rüya olduğunu anladım. 
İster istemez aklımı meşgûl etti. Bir şeye sıkılacağıma, olumsuz bir şey yaşanacağına fakat çaresinin bulunacağına işaret ettiğine karar verdim. Bazen kötü rüya görürsün ama hiçbir anlam ifade etmediğini bilirsin. Bazen de tam tersi o kadar fena bir rüya görmezsin ama onun bir şeye işaret ettiğini hissedersin. Ya da bana mı böyle oluyor? 
Yok yahu! Böyle düşünmekte yalnız değilimdir sanırım. Neyse... Yine lâfı uzattım. Ayrıntı vermek istemediğim için affedin, çok yakın çevremde hakikaten çok sıkıldığım, içimi acıtan bir şey yaşadım, yaşadık. Sağlıkla ilgili olduğunu söyleyebilirim ki bence en önemli konu her zaman budur. Ancak o cenahta işlerin yoluna gireceğini düşünüyorum. Üzerine bir de seçim sıkıntısı vardı malûm. Gerçekten gerim gerim gerildim. Geniş kapsamlı düşünen herkes bunun bir maç gibi kazanmak ya da kaybetmek durumu olmadığını bilir. Toplum içinde yıllardır adım adım tırmanan öfkeden, ikilikten, gayrı medeni tavırlardan, bozulan eğitim sistemi nedeniyle çocuklarımızın gençlerimizin hak ettiklerini alamayışlarından, trafikte, sokakta, bankada, markette, işyerlerinde, metroda, metrobüste herkesin devamlı karşısındakine karşı gardını almış şekilde dolaşmasından, mutsuz suratlardan ve daha bir sürü şeyden bunaldım. Bunalmayanı, vallahi çeşitli sebeplerle takdir ederim. Birkaç sene önce bir tanıdığım "Senin çocuğun özel okula gitti ama" demişti. Ve ben onun karşısında ağzım açık kalakalmıştım. Böyle bir şeyi nasıl söyler, nasıl düşünür diye... Olay bu mudur? Nasıl böyle basite indirgenebilir. Benim çocuğum orta karar bir özel okula gitti. Ve her sene sınavına girip yarı yarıya burs aldı. Yine de kendimizi zorlayarak yaptık bunu. Ve aynı şartları sağlayamayız diye başka çocuk yapmadık. Daha geniş bir ailenin maddi yükünü kaldıramayız, kafamızdaki hayatı yaşamaktan eksik kalırız diye düşündük. Yani genç yaşımıza rağmen iyi ya da kötü kararlar aldık, sorumluluklarına katlandık, artılarını keyifle karşıladık. Ben ara ara çalıştım ama eşim senelerdir gecesini gündüzüne katarak çalıştı, hâlâ çalışıyor. Kendimiz kazandık, kendimiz harcadık. Zor zamanlarımız da oldu görece rahat zamanlarımız da. Tek çocuğumun özel okula gitmesiyle iş bitmiyor. Onu yaparken başka şeyden kıstık. 
Ve inanın o orta karar okula gönderirken bile bir yanım rahatsızdı. Her çocuğun aynı şartlarda eğitim alamadığının bilincindeydim. Biz özel okula gitmedik. Bizim zamanımızda en azından eğitim konusunda daha eşit bir sistem vardı. Normal olan evimizin yakınındaki okula gitmekti. Öğretmene saygı vardı, veliler arasında saçma sapan rekabet yoktu. Günümüzün yozlaşmış sistemi içinde özel okul da kuş kondurmadı, onu da belirteyim. Kötünün iyisi için uğraştık. Tanıdığımın o lâfı beni nasıl etkilemiş ki şu an bunlar geldi aklıma. O gün onu siyaset konuşurken "Niye şikâyet ediyorsun, senin tuzun kuru" anlamında söylemişti. Herkes için olabildiğince iyi şartlar istediğimi anlayamamıştı. Benim tuzum kuru falan değil. Kimine göre daha iyi durumdayız, kiminden fersah fersah gerideyiz. Ben istiyorum ki çalışan, üreten herkes emeğinin gerçek karşılığını alsın, parası pul olmasın. Maddi ve manevi ihtiyaçlarını rahatça karşılasın, huzurlu olsun. Her şeyin gittikçe daha zorlaştığını fark etmemek için daha ne olması gerekiyor bilmiyorum. Ha hükümet değişse her şey bir anda değişecek mi? Tabii ki bugünden yarına sihirli değnek değmiş gibi olmayacak. Ama adım adım rahatlayacağımıza, öfkemizin yavaş yavaş dineceğine yürekten inanıyorum. Zaten şu an tüm olumlu isteklerim yalnızca gençler adına, çocuklar adına. Beni ve ailemi tanıyanlar bilirler. Son model telefonlarımız, bilgisayarlarımız yoktur, heves etmedik hiç; Orhun'un ameliyatlar döneminde arabamızı satmıştık tam yine alalım derken döviz fırladı, beklemedeyiz; ev eşyasında gözüm yoktur,  ufak tefek beğendiğimi alıyorum ama temelde hâlâ 30 yıllık çeyizimdeki eşyaları kullanıyorum vs.vs. Ama kocaman kütüphanem var. Kitaba verilen paraya acımam. Seyahat etmeyi severiz, seyahate acımam. İstediğim her konsere, her oyuna gidemiyorum bu ara. Çok pahalı. Aralarından seçim yapıyorum. Eğitim önemlidir bizim için. 
Son zamanlarda elimize geçen ekstra parayı yine Orhun'un eğitimi için Londra Film Akademisi'ndeki sertifika programına harcadık. Dışarıda yemeyi içmeyi severiz, son zamanlarda azaltmak durumunda kaldık ama olduğunca yapıyoruz yine de. Ben istiyorum ki iyi eğitim görmek isteyen herkes buna ulaşsın. Gençlerimiz eğer istiyorlarsa az ya da çok yurt dışına çıkıp farklı ülkeler görebilsinler. Gitsinler demiyorum ama farklı kültürleri deneyimlemek gerçekten çok önemli. Kitap fuarlarında öğrencilerin ellerinde bir kitabı döndürüp döndürüp, isteyip de alamadığına çok şahit oldum. Bu o kadar üzücü ki. Herkes istediği kitabı alsın, istediği konsere gitsin, istediği oyunu izlesin. Kavga gürültüden ibaret değil bu hayat. Ben son model telefon heveslisi olmayabilirim fakat isteyen buna da rahatlıkla ulaşsın. Ve... Her şey maddiyat değil. Doktorlar dövülmesin, öğretmenler darlanmasın, şu sinir stres ortamı bir rahatlasın. Bunları niye yazdım? Aslında yazıya başlarken aklımda değildi hiçbiri. Döküldüm diyelim. İstiyorum ki -maalesef bizi böldükleri için- bana karşıt tarafta gibi görünen arkadaşlarım "tuzun kuru" demeden önce beni tanısınlar. Ben düşman değilim. Bencil de değilim. Herkes mutluysa mutluyum. Dediğim gibi değişim birden olmayabilir çünkü çok geriye düştük ama adım adım inşa etmek elimizde. 
    Seçim konusunda da asla umutsuzluğa kapılmıyorum. İlk turda bitmeyeceğine emindim. Muhalif seçmene rehavet iyi gelmedi. Gerçekleri görüp, umudu kaybetmeyerek yola devam. Sevgili Buraneros'a da yazdığım gibi eşit şartlarda gidilmedi seçime. O, şehirde bir tarafın mitingi varken ulaşımın nasıl bedava olduğundan, diğer tarafın mitinginde çatır çatır ulaşım parası alındığından bahsetmişti. Bizim vergilerimizle bir tarafın lehine karşılanan şeylerin farkındayız hepimiz. Adaletsizliğin tanımı en basitiyle budur. Tüm bunlara rağmen Kılıçdaroğlu'nun çok iyi oy oranına ulaştığını düşünüyorum. Kavgasız gürültüsüz bir seçim yaşadığımız için de mutluyum. Seçime doğru kimi zaman korktuğumu itiraf etmeliyim. Kavga etmemeyi, çocuklarımız için en iyisini yapmayı başarabiliriz. 
İki hafta sonra bu yazdıklarım elimde patlamaz umarım:) Şaka bir yana her biri benim fikrim, hepsinin arkasındayım. Sosyal medyada "niye tarafını belli ettin, seni takipten çıkıyorum" gibi şeyler dönüyor ya... Buna katılmıyorum. Yetişkin insanlarız. Hepimizin bir fikri var, bir oy hakkı var. Sen de oyunu kullanacaksın,  ben de... Şunu bile olay yapmayalım Allah aşkına. 
    Rüyalardan başlamıştım, rüyalara bağlayacaktım. Araya bir sürü düşünce girdi. Seçim gecesi, uyuyamadım ya, uyuduğum ender zamanda rüyamda rahmetli babamı gördüm. "Sen bu ara çok üzüldün" deyip sarıldı. O kadar gerçekti ki. Rahatladım. Sonrasında inanamadım. Şimdi söylemeyeyim ama kıyafetinin rengi, hissiyat vs. iyi bir şeylerin olacağını düşündürttü. Birkaç senedir arada bir böyle enteresan rüyalar görüyorum ve aslında ben mistik olmak istemiyorum dostlar:) Eskiden olmazdı. Hatta rüya gördüysem de hatırlamazdım. Çok korkarım bir şeyleri hissetmekten. Neyse... Bakacağız. Hep olumluya bağlanan rüyalar görürüm umarım. Yahu aslında ben mantık insanıyım! :)
    Yazıyı bizden bir fotoğrafla bitireyim bari. Pazar günü aynı zamanda anneler günüydü malûm. Kardeşime oy kullandıktan sonra annemi de alıp bize gelmelerini söyledim. 

    Ben onlardan biraz uzak oturuyorum. Oylarını kullanmışlar. Nisan ilk kez oy kullandı. O uzun kağıdı doğru katlayayım diye iki saat kabinden çıkamamış:) Senelerdir gittiğimiz kuaför bana yakın diye önce kuaföre gitmişler, Nisan dahil süslü püslü geldiler. Annem, kardeşim ve yeğenim benden daha bakımlıdır. Üçü doğum günlerinde, özel günlerde süslenirler, dikkatli giyinirler vs. Fotoğrafta yok ama Nisan ilk kez oy kullanacak diye ona göre elbise giymiş:) Ben kara kuzu olarak hep üşengeç, hep kendi halinde. "Ooo! Seçim güzelleri gelmiş" diye karşıladım onları. Kendi kendimize pasta aldık, üfledik. Maksat biraz da seçim heyecanı dağılsın. Her şey herkes için çok güzel olsun!
   



17 Aralık 2021 Cuma

BUGÜNLERDE...

     Yeni bir yılı karşılıyor olmanın coşkusu eksik bu sene, farkında mısınız? Kimsede heyecan göremiyorum. 
Geçen sene covid korkusu baskınken bile böyle değildik. Daha umutluyduk. Nedenlerine girmeyeceğim şimdi. Zaten herkes yeterince bunalmış hâlde. En son yayınladığım "Bir Ressam, Bir Resim (33)" yazısı sanırım tam da bu nedenlerle ilgi görmedi. Bence yine de okuyun arkadaşlar, ilk cümlelerden sonra güzel bilgiler var:) Keyifler kaçık diye daha da canınızı sıkacak şeylerden uzak durmak istiyor olabilirsiniz fakat takdir edersiniz ki gerçeklerden kaçılmıyor. Hem kaça kaça bu hallere düştüğümüzü düşünüyorum bazen. Neyse... Bugün yine kaçacağım. 
Biraz havadan sudan bahsedeceğim. 
    Eskiden yılbaşı ağacı süslerdim. Sonra bir tembellik geldi, kaldır topla işlerinden kurtulmak için ağaçtan vazgeçtim. Yine de sağı solu süslerim ama. Birkaç hafta önce yine bir ağaç hevesine kapıldım. Gel gör ki tembellik dorukta. Ben de şöyle bir şey yaptım. Farklı, sevimli ve daha pratik oldu. 

    Sevimli ve pratik demişken... Orhun Aralık doğumlu. Doğum gününde ona şöyle bir pasta yaptım. 

    Bayılır böyle işlere. Nitekim çok sevindi. İş açısından öyle yoğun bir dönemdeydi ki bir önceki gece geç geldiği için geç uyandı, pastasının mumlarını üfledi, alelacele bir dilim yedi ve yine işe gitti. Günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapmadan bırakamazdım onu. Konuyu "Bu pasta, içindeki çocuğu ihmâl etmediğin bir olgunlukla yoluna devam etmen için" diye bağladım:) Yakın aile çevresiyle kutlamayı bu hafta sonu yapacağız. Diğer özel günleri sevmem ama doğum günlerine bayılıyorum.
    Çocuğunun doğum gününde ister istemez duygusallaşıyorsun. Tam da o sıralar internette şu resme rastlamıştım.

    Hemen Orhun'a yolladım çünkü acayip bize benziyordu. O küçükken aynı bu şekilde kolumun altına alır ve kitap okurdum. O da tıpkı bu yavru tavşan gibi hem dinlerdi hem de ilgiyle kitabın resimlerine bakardı. Bir gün kitabın birini aldı eline ve kendisi okumaya başladı. İlk şaşkınlıkla okuyor zannettim. Çok sevdiği ve ara ara özellikle istediği bir kitaptı. Meğer noktasına virgülüne kadar aynen ezberlemiş:) 
    Tam bu satırları yazarken diğer dairelerin birinden doğum günü şarkısının farklı bir dilde söylendiğini duyuyorum. "Mutlu yıllar sana" değil, "Happy birthday to you" değil. Ya Arapça ya Farsça. Bu katta Afrikalı yok, onların dilinde olamaz. Evet, böyle karma bir sitede yaşıyoruz. Çevremiz değişiyordu ancak yakın zamana kadar bizimki böyle değildi. Daireler giderek el değiştirdi. Bunun nedenini tam anlamıyla açıklayamam ama bizim de kendimizi daha rahat hissedeceğimiz bir semte geçişimiz yakındır. Bu evi aldığımızda bambaşka bir ortam vardı. Yanlış anlaşılmasın, kimseye laf etmeye niyetim yok. Herkes daha iyi şartlarda yaşamak için yer değiştiriyor. Ortadoğulu daha iyi yaşamak için buraya geliyor, biz daha iyi yaşamak için Batı'yı hayal ediyoruz. Böylesi bir kayma. İş nerelere varacak bilemiyorum. 
    Bugünlerde okuduğum kitap tam da az önce bahsetmeye çalıştığım gibi dünyanın olası gidişatıyla ilgili. 
Hakan Günday'ın yeni romanı Zamir... Yazarın hep yaptığı şekilde dünyada siyasal açıdan olan bitene bir gönderme özelliği taşıyor. Daha neler olabileceğinin okuyana absürt gelen ancak hiç de gözardı edilmemesi gereken olasılıklarını sunuyor. Yine ağır gelen, yine düşündüren bir roman. Bu ara canı sıkkın olan, ben etkilenirim diyen kaçınsın. Ben okurum. Ben izlerim. Sanat eserleri benim canımı sıkmıyor. Zira onların bazı şeylere dikkat çekmesi gerekiyor. Araya eğlencelik olanlarından karıştırırım, ruh durumumu dengelemeye çalışırım, kendime düşünmek için zaman ayırırım ve devam ederim. Örneğin en son Blu TV'de "Estonia" belgeselini bitirdim. Tarihin en büyük deniz kazalarından birine ait can sıkıcı bir belgeseldi ama gerçekti. Beni uzun süredir tanıyan dostlarım bilirler, kuzey ülkelerini severim. Estonya'ya da özel bir sevgim vardır. Üzüle üzüle izledim ama birçok şey öğrenmiş oldum. Olaya karışmış devletlerin bir şeyler sakladığını düşünüyorum. Zaten hep böyle olmaz mı? Kendimi bazen verdiği oyun bile önemi olmayan bir piyon gibi hissediyorum. 
    Öf! Yine iyi başlamışken karamsarlığa döndüm. Kendime işkence eder gibi okuduğum kitapların, izlediğim suç dizilerinin ve tarihi belgesellerin arasına "Modern Family" gibi eğlenceli bir diziyi kattığımı itiraf edeyim. Tam canım sıkılmışken açıyorum bir bölüm. Ve bana müthiş iyi geliyor. 10 sezonluk upuzun diziyi bitireceğim diye ödüm kopuyor. 8.sezonun sonlarındayım. 
    Geçtiğimiz günlerde Taksim'de bir işim vardı. Gittim ve onu hallettim. İşim erken bitince güzel bir sergiyi gezdim. Ondan ayrıca bahsederim. Yoğun yağmurun olduğu bir gündü. Dolayısıyla dışarısı çok kalabalık değildi. Yağışa aldırmadım, İstiklal'de rahat rahat yürüdüm. Sergi çıkışında Viyana Kahvesi'ne uğradım, yanında koyu bir kahvenin eşlik ettiği enfes bir balkabaklı cheesecake yedim. Yağmuru izledim. Yakınlığından dolayı yan masada oturan liseli gençlerin konuşmalarını duyuyordum. O kadar tatlılar ki... Onlara bir gençlik borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Bu sinir harbinin içinde yaşamayı hak etmiyorlar. 

    Tamam... Sakin... Yazıyı güzel bir şekilde bitireyim. İtalyanca çalışmaya başladığımı söylemiştim ya hani? Vallahi devam ediyorum! Hevesle devam ediyorum hem de. Kelimelerin dişi ve erkek olarak ayrılması işin zor yanı fakat pratik yaparak çözüleceğini düşünüyorum. Fena değilim o konuda. Her yeni dili öğrenirken olduğu gibi bol bol kelime ezberlemek önemli. Özellikle yemek yaparken İtalyanca şarkılar dinliyorum:) Spotify'daki şu liste favorim. 

    Çocukluktan aşina olduğumuz şarkılar var. Meğer eskiden ne kadar farklı dillerde şarkılar dinlemişiz biz. Yukarıdaki fotoğrafı almak için Spotify'a girdim. Ve bana Gülçin'in albümünün önerilmiş olduğunu gördüm. Şimdiye kadar bir kere bile kendi isteğimle Gülçin şarkısı dinlemiş değilim. Yani belli bir algoritma sonucu değil bu. Önerinin sebebini anlıyorsunuz değil mi arkadaşlar? Çünkü kadın ne yazık ki büyük bir kaza geçirdi ve olumsuz anlamda izlenirliği arttı. Müzik platformu da hop öneriyi yapıştırdı. Reklama, satışa yönelik bu dünya hiç benlik değil. Gel de olumlu düşün. Olumlu düşüneyim dedikçe üstüme üstüme geliyorlar sanki.
    Tamam.. Sakin... 
    Bir süredir güncele dair yazılarımı "CoronaGünleri" olarak etiketlemediğimi fark ettim. Aklımızdan çıkmış gibi... Fakat aslında çıkmadı. Hattâ bu ara yine coştu. Kış mevsiminde olduğumuz için normaldir. Bu sıra tanıdıklardan bolca covid pozitif haberler alıyoruz. 3.aşı için randevumu aldım. Bari sağlığımızdan olmayalım. Ve aslında en önemlisi o. Her şey gelir, geçer. Düzenler değişir. İyisiyle kötüsüyle bu dünyayı özümseyebilmek için sağlıklı olmak gerekir. 
    Karmakarışık bir yazı oldu bu. Bu günlerde böyle işte...
   




24 Mart 2021 Çarşamba

SİHİRLİ KARANLIKTA... ÖNÜMDE KOCAMAN PERDE...

     Oscar 2021 adayları açıklandı.  Açıklanmasıyla 2 tanesi hariç hiçbirini seyretmemiş olduğumu anlamam bir oldu. Sebebi son bir yıldır -bir kez hariç- sinemaya gitmiyor oluşumuz. Her şey normal seyrinde ilerleseydi, şu salgın olmasaydı salon salon film kovalayıp mümkün olan en fazla sayıda adayı izlemiş olurdum. Kimi zaman yanımda arkadaşım olurdu, çokça eşim, müsaitse Orhun. Ama yalnız başıma da ziyaret ederdim salonları ki bunu gerçekten severim. Eşim ve Orhun takıntılı değiller ancak ben evde film seyretmekten hoşlanmıyorum, illâ salonda seyretmeli şeklinde bir fikrim var. Hâl böyle olunca, bu yıl sinemada sadece En İyi Görsel Efekt ve En İyi Yapım Tasarımı dallarında aday olan TENET'i seyretmiş oldum. Onu da özel sebeplerle izlediğimizi biliyorsunuz. Geçen yaz bu film uğruna yüzümüzde maskelerle sinema salonunun yolunu tutmuştuk. Aday olduğu dalların ödüllerini alacağını düşünüyorum. Bu durumda en azından alanında başarılısını seyrettiğimi söyleyebilirim. Neyse ki bir de 
Ahtapottan Öğrendiklerim belgeselini izlemişim, TENET yalnız kalmamış. 

    Dün Netflix yapımı adaylara bir baktım, birinden başlayayım dedim ve Glenn Close En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayı olduğu için Hillbilly Elegy'yi seçtim. Seçmez olaydım. Glenn Close ve Amy Adams gerçekten çok iyiler ama film bildiğin klişe. Amerika'da hepimiz, nereden gelirsek gelelim istersek başarılı oluruz söyleminin yeni bir ürünü. Gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyormuş. Netflix gibi ticari bir platformun filmi olduğu için araya bol bol reklam da alınmış. Her yerden Sprite, Coca Cola, Apple fırlıyordu ve dikkatimi fena dağıttı. Tüm Netflix yapımlarında durum böyle değildir muhakkak ama bu film o filmlerdendi işte. Sanırım Oscar organizasyonunun da suyu çıkmaya başladı. Neyse... Hiç olmazsa önce Mank'ı izlemeyi seçmemiş bir insanın fazla konuşmaması gerekir. O filmden umudum var. Bu akşam izleyeceğim. Munk gibi eski tarz siyah-beyaz bir filmin sinema salonunda izlenmesi gerekirdi, o ayrı. 
    Velhasılıkelâm ben sinema salonlarını özledim. Olur olmaz zamanlarda açılan telefonun ışıkları için aynı şeyi söyleyemem ama çok rahatsız olduğum mısır çıtırtılarını kabul edebilirim, razıyım, yeter ki salonlarda film izlemeye başlayalım. Böyle olmuyor. Ne sanal müze turu yapabiliyorum, ne evde filmden tat alıyorum. Düşünüyorum, kalabalık parti kongreleri tehlike oluşturmuyorsa, sinema ve tiyatrolar neden kapalı?



2 Mart 2020 Pazartesi

SADECE MAVİ...

 
    John Berger'ın şu sözlerini okudum bugün: "Hiç kimse gökyüzüne, güncel bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan daha fazla bakmaz". Okudum, düşündüm. 
Sahiden de öyle. En huzurlu anlarda dahi gökyüzüne baktığımızda aklımıza türlü düşünceler üşüşür, dilekte bulunurken buluruz kendimizi. Bu ara güncel korkularımız ve beklentilerimiz o kadar fazla ki o bir dakika araya bile yer yok, dualarımız çok. İnsanca yaşamak isteyenler ve bunu engellemek için elinden geleni yapanlar... Dün olduğu gibi bugün de... Bir gün biter mi acaba? Devran döner mi? 
İnsan hiçbir şey düşünmeden göğe bakabilir mi?




26 Şubat 2020 Çarşamba

20 SANİYE...

Image : Marc Sendra Martorell
    İnsanlığın başına musallat çiçeği burnunda virüsümüz elleri doğru yıkama konusunu yeniden gündeme getirdi. "Ellerinizi en az 20 saniye boyunca sabunlayın" uyarısını her duyduğumda aklıma yıllar önce yaşadıklarımız geliyor. Efendim aklın yolu bir, bu denli kalabalıklaşan dünya nüfusu açısından el hijyeni her şartta önemli bir konu. Dolayısıyla ben de birçok insan gibi bu konuya takıntılıyım. Artık Orhun'u da ben mi etkiledim yoksa içinde mi vardı bilemem, o da küçüklüğünden beri mikrop korkusuyla ellerini sık sık yıkar, yıkamayanları mimler, hanelerine eksiyi yazıverir:) 15-16 yıl önce, bir sohbet sırasında ben buna "Elleri en az 20 saniye yıkamadan mikroplar ölmüyor" deme gafletinde bulundum. Hayır zaten yaşına göre gayet iyiydi, sık sık ve yeterli süre boyunca yıkıyordu. Ama küçük tabii, farkında değil, "20 saniye" sözü onu etkiledi. Her elini yıkadığında yavaş tempoda ve sesli şekilde 20'ye kadar saymaya başladı. Bir gün, üç gün, on gün... Asabım bozuldu:) Annelik vicdan azabının vücut bulmuş halidir malûm, çocukta takıntı oluşturdum diye içim içimi yedi. 20'ye kadar saymayla başlar, farklı takıntılara doğru gider diye düşündüm. Aldım çocuğu psikologa götürdüm. Dinledi, Orhun'la özel olarak sohbet etti, gayet normal bir çocuk olduğunu söyleyerek gönderdi bizi. Elini yıkarken sayma işlemi bir süre sonra geçti. Ben de tabii o ara yıkama esnasında onu konuşturarak dikkatini başka yöne çekmek gibi yöntemler denedim. Bak şimdi yine ne aklıma geldi? Gördüğünüz gibi çocuklar üzerindeki etkimiz büyük. Ve bu çok sinir bozucu. Neyse... O apayrı ve derin bir konu. İşte şimdi her "20 saniye" uyarısını duyduğumda bunlar aklıma geliyor. Ve itiraf edeyim ellerimi yıkarken arada bir ben de saymaya başlıyorum ve bunun farkına varınca uzaklaşmak için bir şarkı mırıldanıyorum:) Şarkı söylemek saymaktan daha iyi. Hem bu zor günlerde moral açısından da besleyici. 



15 Nisan 2019 Pazartesi

İSTANBUL YENİ HAVALİMANI... İLK İZLENİMLER...

    Orhun kısa bir tatil için İstanbul'a geldi. Şu an benden mutlusu yok tabii. Ama bahsedeceğim konu bu değil. Ucundan kıyısından deneyimlediğim yeni havalimanına ulaşımı ve ilk izlenimlerimi anlatacağım. 
    Hem Orhun'u karşılamak hem de servisle yeni havalimanına ulaşımın şartlarını öğrenmek için geçtiğimiz cuma günü düştüm yola. Malûm kendisi İstanbul'un kuzeyinde, şehirden epeyce uzak bir noktada ve Beylikdüzü'nden servisle ulaşım 110 dk.olarak belirtilmiş. 110 dakikanın her ihtimâle karşı belirlenmiş abartılı bir süre olduğunu düşünsem de geç kalmamak için uygun bir saatte çıktım evden. TÜYAP kalkışlı servisin ara duraklarından biri neyse ki evimize çok yakın. Taşıyıcı şirketimizin adı Havaist, yarım saatte bir servis var. 

   Servis ücreti ödemesi konusunda çok önemli bir nokta var. Ödemeler kesinlikle İstanbul Kart'la yapılıyor. Şoför elden para almıyor. Bunu bilmeyenlerin geri inip duraklarda yükleme yapmaları yüzünden yolculuk aksıyor. Alışana kadar bir süre böyle gidecektir. Hadi biz öğreniriz, alışırız ama turistler için İstanbul Kart olayının pratik olduğunu düşünmüyorum. Gerçi şoförün bir yolcuya "Kredi kartınız varsa onunla da ödeyebilirsiniz" dediğini duydum ama öyleydi böyleydi derken bu kart olayı epeyi bir süreden çalıyor. Ben bu ödeme olayını bir gün önce internette servis saatlerine bakarken okumuştum. Servis kullandığını Instagram sayesinde öğrendiğim blog arkadaşım İmge'ye mesaj attım hemen. Ve böylece İstanbul kartımı epeyi bir doldurmam gerektiğini anladım, zorlanmadım. Yaşasın sosyal medya, yaşasın blog arkadaşlığı diyorum :)
    Beylikdüzü'nden yeni havalimanına servis ücreti 21 Lira. Fiyatlar semtine göre 16-21 Lira arasında değişiyor. Yolculuk şehirler arası bir tat veriyor. Bahar gelmiş, her taraf yemyeşil. Ama ara ara inşaat faaliyetleri göze çarpmıyor değil. Korkarım şu an az bir kısmı faaliyette olan havalimanı tam kapasite çalışınca, yolcular arttıkça çevresinde yapılaşma da artacak. O yemyeşil manzaradan geriye ne kadarı kalacak bilinmez. 
    Gelelim 110 dk.olduğu söylenen yolculuğun ne kadar sürdüğüne. İlk durağı baz alırsak, o gün o saatte servis 55 dakikada havalimanındaydı. Geri inip kart doldurma durumları olmasa yolculuk 10 dakika daha az sürebilirdi. Yani gidiş iyiydi ama dönüş biraz daha zorlu. Onu da yazının sonunda anlatacağım.

    Servisten indikten sonra havalimanına giriş son derece pratik. Sıra sıra dizilmiş ve her birine birer nazar boncuğu kondurulmuş hangi kapıdan girersen gir, içeride dış hat, iç hat, gelen yolcu, giden yolcu, kendi yoluna dönebilirsin. Sorular için görevli gençler var ama tabelalar oldukça yeterli. 
    İçeriye adım atınca hissettiğim şey parlaklık. Havalimanı gümüş renginin hakimiyetinde. Bir de geniş tabii. Gelen giden yolcularla, karşılayanlarla vızır vızır işleyen bir alan görünümü yok. Herkese fazla fazla yer var. Bildiğin büyük işte. Geniş... Kocaman...  

    O gün ben yolcu değilim. Dış hatlardan gelen yolcu kapısına ulaşmam yeterli. Bunun için alt kata iniyorum. Eğer yolculuğa çıkıyor olsaydım bankoları geçtikten sonra sanırım beni mağazalarla, kafelerle dolu ışıl ışıl bir alan karşılayacaktı. Bekleme bölümü daha mütevazı. Burada bazı markalar henüz faaliyete geçmemiş ama yerleri, isimleri belli. Uçuşların durumlarını gösteren ekranlarda kimisinin zamanında sonlanacağı, kiminin rötarlı saatleri yazıyor. Orhun'un uçağının inmesine daha vakit olduğu için etrafta bir tur attıktan sonra Gloria Jean's Coffees'e oturuyorum. Tedarikliyim, yanımda kitabımı da getirdim. 

    Yeni havalimanında uçakların taksi sürelerinin uzunluğu, kapılara ulaşımın zorluğu hakkında çok şey okumuştum. Bu yüzden Orhun'un "İndik" mesajından sonra ne kadar sürede yanımda olacağını özellikle merak ediyordum. Uçağa bagaj vermediği için o tip bekleme yapmayacaktı ama pasaporttan geçiş vardı. Korktuğumuz kadar beklemedik. Uçak teker koyduktan 50 dakika sonra buluştuk. Önceki yolculuklarda da buna yakın sürdüğü için farklı bir durum gözlemlemedim. 
Fakat dediğim gibi giden yolcu isek durumlar nasıl olur bilemem. 
    Dönüşte servise binmek için bir miktar yürüdük, otoparka indik. Bu kısım daha kalabalık. Kuyruklar uzun. Biz otobüse en son binenlerdendik. Bizden sonrakiler için yeni araç gelmiştir diye düşünüyorum. Aksi halde yolcular yarım saat daha bekleyeceklerdir ve sıra uzadıkça uzayacaktır. Dönüş olayını sevmedim. Taksi kullanılırsa ne alâ ama belediye otobüsüne ya da servise kalındıysa, dediğim gibi özellikle turistlere daha da karmaşık gelecek bir keşmekeş yaşanıyor dönüşte. Metro gibi ekstra bir ulaşım yolunun olmaması büyük dezavantaj. Havaist'le dönüş yolculuğumuz 20 dakika daha fazla sürdü çünkü iş çıkışı saatlere denk geldik. Metronun gerekliliğini daha fazla hissettik. Kahve içerken yan masamda oturanlar arabayla gelmenin, park etmenin zorluğundan bahsediyorlardı. Biz Yeşilköy Atatürk Havalimanı'na taksiyle gider gelirdik, artık Havaist'e mecburuz. Servis olayını çözdüm, arabasıyla gelenleri hiç düşünemeyeceğim:) 
    Velhasılıkelam, evden zamanında çıkın, İstanbul Kartınızı doldurun arkadaşlar :) Ne diyelim? Hayırlı uğurlu olsun, herkesin güzel seyahatleri olsun.
    
    



22 Eylül 2018 Cumartesi

CONTEMPORARY İSTANBUL 2018 ÇILGINLIĞI!

    19 Eylül çarşamba günü İstanbul'un çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul'un açılışı yapıldı. Hafta sonu çok kalabalık olacağını düşündüğümden açılışın hemen ertesi günü ziyaret ettim. 
Zira 13.'sü düzenlenen uluslararası etkinliğin ziyaretçi sayısı her sene katlanarak artmakta. Ziyaretim hakkında sanatsal bir anlatım gerçekleştiremeyeceğim çünkü gezdiğimden, gördüğümden hiçbir keyif alamadım. Bir koleksiyoner değilim, çok isterdim ama ne yazık ki alıcı değilim. Sadece sanatseverim. İlgimin ve lisans eğitimimin de verdiği alışkanlıkla sanatsal etkinlikleri takip ederim. Bir müzede, sergide ya da galeride geçirdiğim dakikalar, saatler beni mutlu eder, ruhumu besler. Sindire sindire, okuya araştıra, inceleye inceleye gezerim. Benim gibi düşünenler için bu fuarın şahane bir etkinlik olması gerekirdi. Tabii eğer sadece orada olmak için, sadece fotoğraf çektirmek için gelenlerin yarattığı karmaşa ve rahatsızlık olmasaydı. O gün fuarda gördüğüm kalabalığın en az yüzde 70'i sadece ama sadece fotoğraf çektirmekle ilgileniyordu. Normalde böyle bir ortamda ne yaparsın? Eserlere yaklaşırsın, incelersin, bilmiyorsan sanatçının adını okursun, tekniğini merak edersin, hangi galeride olduğuna bakarsın vs. Sadece fotoğrafını çekip gitmeyi benim aklım almıyor. Bir resmi izlemek için yaklaşıyorum, dibimde biri "bir dakika" deyip itiyor. Kadraja giriyormuşum. Resmi çekecek. İlgilenenler bakmasa da olur. Başka bir heykele yaklaşmak istiyorum. Yanında sıraya girmişler, poz verenlerin biri geliyor biri gidiyor. Her biri birkaç poz çektiriyor. Heykele yaklaşmak, incelemek ne mümkün. Çoğu kişi, önünde fotoğraf çektirdiği eserin kime ait olduğunu bilmiyor. Sadece anlık bir bakışla gözüne güzel göründüğü için onu seçiyor, fotoğrafını çekiyor ya da çektiriyor ve bir başka renkli esere yollanıyor. 
Birkaç hatıra almakla yetinemiyoruz. Abarttıkça abartıyoruz. Dünyanın her yerinden gelen galerilerin çalışanları, bizim hakkımızda ne düşünüyorlar acaba? Sanatçı adına bile bakmayan, incelemeyen, sadece fotoğrafını çeken bir kalabalık. 
    Tanınan sanatçıların işleri müthiş popüler. Bakınız Ahmet Güneştekin. Birkaç senedir Instagram'da adım adım yükselen şöhreti işlerinin çok çok önüne geçti. Onun eserlerinin önü her daim kalabalık. Ama niye? Yanında poz vermek için. Bu sene sergilediği, herkes gibi yapımını IG'den benim de adım adım izlediğim "Ölümsüzlük Odası" için değil bu ilgi sadece. Her çalışması aynı ilgiyi görüyor. Artık bir sanatçının Instagram'da boy göstermesi şart. 
Ölümsüzlük Odası


    Ölümsüzlük Odası etkileyici bir eser. Güneştekin'in Göbeklitepe'den esinlenerek oluşturduğu Ölümsüzlük Odası'nı fuar alanına girmeden de ücretsiz olarak görebilirsiniz. Gerçek anlamıyla görmeye niyetliyseniz kalabalık olmayan bir saati tercih etmeniz yerinde olacaktır. Aksi halde sağını solunu gezmeden, bakmadan, ne hissettiğini yoklamadan sadece ve sadece fotoğraf çekenler ve poz verenler bunları size de yaptırmayacaklardır. "Hah! Tenha bir köşe buldum, şuradan bari bakayım" dediğiniz anda telefonunu burnunuzun dibine kadar sokan biri sanki orada olmanız kabahatmiş gibi bir tavırla "çekilir misiniz?" diyerek kendine alan yaratmak isteyecektir. Çünkü o eser bakmak için değil, önünde poz vermek ve Instagram'a yüklemek için orada. 

    Karamsar konuştuğuma bakmayın. Niyetiniz varsa hafta sonunda Contemporary İstanbul 2018'i ziyaret edin. Bu sene daha zayıf olduğu herkes tarafından dile getirilen bir gerçek fakat sanat her türlü iyi gelir. Ben bundan sonra kendi adıma sakin sakin müze ve galerileri, sergileri gezmeye devam edip, belki bu fuar için yurtdışından gelenleri olmaz ama en azından bizdeki çalışmaları o mecralarda görme taraftarıyım. Kakofoni bana göre değil. Elimde değil, kendimi veremiyorum. Alan alsın, ben itile kakıla sanat izlemekten keyif alamıyorum.














19 Eylül 2018 Çarşamba

ÖĞRETMENİM CANIM BENİM...

    Ekonomik gündemi saymazsak bugünlerde dilimizden düşmeyen konu "okul". Yaklaşık 10 gündür sıklıkla, çocuğu okula yeni başlayanlara "alıştı mı?" diye soruyorum, sosyal medyada öğrencisini paylaşanların fotoğrafları altına güzel bir yıl olması dileğiyle yorumlar yapıyorum, çocuğu okul değiştiren arkadaşlara "hayırlı olsun" diyorum, öğretmen arkadaşlara iyi dileklerde bulunuyorum:) Şaka bir yana... Okul konusu önemli. Eğitim dönemi, kısacık insan hayatında az buz yer kaplamıyor. Dolayısıyla bizi maddi anlamda da, duygusal anlamda da en çok etkileyen alanlardan biri oluyor. 
    Bazen ilkokul arkadaşlarımla toplanıyoruz. Bugünlerde bir miktar dışlasak da Facebook sağ olsun, -bu konuda hakkını yiyemem- seneler önce kendisi aracılığıyla buluşmuştuk. O gün bu gündür ara ara toplanıyoruz. E haliyle konu bazen dönüyor dolaşıyor ilkokul yıllarına geliyor. Özellikle de öğretmenimize geliyor. Az etkilememiş her birimizi. Daha doğrusu beni az etkiledi de, diğer arkadaşlarımı fazlaca etkilemiş. Toplantılarımız sırasında kulakları çınlıyordur muhakkak ama pek hayırlı bir çınlama değil bu. Öğretmenimizin asıl mesleği avukatlıktı. Sonradan öğretmenliğe geçmiş. Eşinden varlıklıydı, giyimine kuşamına düşkündü, farklı farklı saç modelleri denerdi. Bence sınıf öğretmenlerinin olmazsa olmaz özelliği kabul edilmesi gereken anaç karaktere sahip değildi. Seçiciydi. İnsanlara üstten bakan bir havası vardı. Bu yüzden sınıfta birkaç çocuğa davranışı daha farklıydı. Ben bunları bugün daha iyi değerlendirebiliyorum tabii. 
O zamanlar neyin ne olduğunu tam anlamazdım ama belli belirsiz sezerdim. Arkadaşlar anlattıkça kafamda belli şeyler daha net oturuyor. Gözdesi olan birkaç öğrenciye iyi davrandığını hatırlıyorlar ve kendi yaşadıklarını anlatıp bunların az ya da çok nasıl travmaya sebep olduğunu söylüyorlar. Örnekler, anılar havada uçuşuyor bu toplantılarda. Gözdesi olan öğrenciler de çok iyi anılmıyorlar haliyle. Ben ilkokul öğretmenimle travmatik bir deneyim yaşamadım. Onlar konuştukça "E tabii vardı öyle şeyleri" falan diyorum ama şahsi örneğim yok. Çünkü bana çok iyi davranıyordu ve böyle düşününce anladım ki ben de onun gözdelerinden biriymişim. Yine böyle öğretmene ve gözdelere saydırdıkları bir gün "Ya arkadaşlar, beni seviyorsunuz ama değil mi? Çünkü galiba ben de o gruptandım." dedim:) Güldüler, espriler yaptılar ama "Hayır değildin" demediler. Bu arada bence beni seviyorlar, sorun yok:) Beni diğer gözdelerden ayıran durum, bunun farkında olmamam ve dolayısıyla bunu kullanıp diğer öğrencilere üstten bakmamamdan kaynaklanıyor. Küçücüktük. İlkokul dediğin kaç yaşlar arasını kapsıyor düşünsene! Öğretmeninin seni kayırdığını, diğerlerine daha farklı davrandığını görürsen ve biraz da içinde varsa şımarman olası bir durum. Diğer gözdeler bunu yapıyorlardı hakikaten. Ben çok sessiz, sakin, ufak tefek, çalışkan, sorun çıkarmayan bir çocuktum. Cinliğe de kafam ermezdi. Gözdeler diğerlerine kıyasla bana baskı yapmadıkları için onların ne olup ne olmadığını algılayamadım. Hepimiz çocuktuk neticede. Ama öğretmenimizin bana daha farklı olduğunu hissederdim. Şimdiki çocuklar bilmez, biz avucumuzu açıp sıraya girerdik ve cetvelle vurulmasını beklerdik. Kısacası sıra dayağına çekilirdik. Yani çoğumuzda olmuştur bu. İşte bu durumda herkese çat çut vururken bana dokundururdu sadece. "Aaa! Yine bana az vurdu, acımadı" derdim içimden. Şimdi gülüyorum ve bunu yazmak tuhaf geliyor ama durum böyleydi. Annem ilkokul yıllarında 2 büyük ameliyat geçirdiği için bana acırdı, bunu da hissederdim. Sıraların üzerine örttüğümüz örtüler cuma günleri evlere götürülüp yıkanırdı ya hani? İşte o örtüleri bana vermezdi pek. Çok çok az götürmüşümdür eve. Annemin yıkayamayacağını düşünürdü sanırım. Bir gün herkese en çok hangi yemeği sevdiğini sormuştu. Ben de "Nohut" demiştim. Bunu duyunca bir üzüldü, resmen yüzü değişti. "Annen yapabiliyor mu? Zor bir yemek o" dedi. Annem nadiren de olsa beni almaya gelirdi, konuşurdu öğretmenle. O konuşmalarda artık nohut bile yapamayacak şekilde düşündüren neler anlattı bilmiyorum:) O saf halimle bile "Ne alakâsı var" diye düşünmüştüm. Akademik durumum iyiydi. O yüzden de gözdeler arasındaydım tabii. Yarışma, sorumluluk isteyen görev vs. dendi mi ilk saflarda olurdum. Ne yazık ki hemen hemen her öğretmen notları iyi olan çocukları sever ve 
bu gibi durumlarda kayırır, hatta kimi zaman diğerlerini görmezden gelir. Bana kalırsa bu konuda notları iyi olanların hakkının korunması gerektiği gibi diğerlerinin de teşvik edilmesi çok önemlidir. Ama bazen olmuyor işte. Mesela bir arkadaşım "Resim yarışmasına katılacaktım, çok hevesliydim, son anda benimkini iptal etti ve ......'nın resmini yolladı, unutamıyorum onu" dedi. Buradaki nokta noktanın gözdelerden biri olduğunu tahmin edersiniz. Kadın bunu unutamamışsa ve halâ söylüyorsa etkilenmiş demektir. Resim konusunda yetenekli olduğunu ama öğretmenimizin onu sevmediğini, desteklemediğini söyler hep. 
    Bir çarpıcı olay vardır ki ara sıra aklıma gelir. Bir gün, alt kültür seviyesinden bir ailenin çocuğu olan, temizliğine özensiz ve aklı da pek çalışmayan bir arkadaşımızı tokatladıktan sonra ellerine bakıp yüzünü buruşturmuştu ve ardından ellerini yıkamaya gitmişti. O olay aklımdan çıkmaz. Bana ne kadar iyi davransa da, nohut yiyememe ihtimalime üzülse de o gün öğretmenimin notunu vermişim ben sanırım. Haydi herkesin içinde vurmuştu, böyle şeyler oluyordu zaten ama o yüz buruşturma ve el yıkama hareketi olmamalıydı, tiksinse de çocukların içinde belli etmemeliydi. Bunu sadece bugün söylemiyorum o gün de düşünmüştüm ben bunu. Diyeceğim o ki... Öğretmenler etkiler. Okul ilk sosyalleştiğimiz yerdir. Eğitim yolu uzundur. Bu konu çok derindir, çapraşıktır. Eskiden bizi sertlikleriyle etkileyen öğretmenlerimiz vardı, şimdi de velilerin baskısıyla fazla rahat davranan ve davranılmasına müsaade eden öğretmenlerimiz etkiliyorlar bizi. Her konuda olduğu gibi bu konuda da orta yolu bulamıyoruz. Bence biraz Allah'a emanet eğitim aldık, almaya da devam ediyoruz. Yine de moral bozmak yok. Zamanla hep beraber bilinçleniriz herhalde. Öyle umuyorum ve diliyorum.



































8 Eylül 2018 Cumartesi

KİTAP FİYATLARI DA ARTIYOR DOSTLAR!

   
    Bugün Instagram hesabımda şu an okumakta olduğum kitabı paylaştım ve şöyle yazdım:
"Halîhazırda Demir Özlü'den Stockholm Öyküleri'ni okumaktayım. Zorunlu ya da keyfi olarak yolunun geçtiği şehirlerin hissettirdikleri üzerine kurulu, olaysız öyküler... Elimdeki 2000 yılı baskısı. Bugünlerde okuduğum her yeni kitapla kafama doluşan düşünceler var. Kâğıt sıkıntısı ve dolayısıyla kitaba gelen zam, dergilerin ve gazetelerin zorda olması çok canımı sıkıyor. 
Hayat pahalılığına dair herkes gibi çok daha fazla sıkıntım var tabii ama şu an konu ettiğim kitaplar üzerine olanı. E-kitap'a mahkûm edecekler bizi. 'İçimi ısıtan kitap kokusu, sayfalara dokunmanın hazzı' vs. vs. beylik sözlerle edebiyat yapmayacağım. Dijital kitap sevmiyorum ben! Olay bu! Bu konuda dayanabildiğim kadar dayanacağım!"
    Sizi de rahatsız etmiyor mu bu konu? Bir zaman sonra illâki problem olacak olan kâğıt yetersizliğinin böyle küt diye ortaya çıkması sinir bozucu değil mi? Birçok açıdan tartışılabilir bir konu bu. Ekonomik, sosyal, çevresel birçok açıdan... Mevcut fabrikaların satılması ve dolayısıyla üretim yetersizliği, bırak kağıdı nefes almak için bile ağaç bulamayacak duruma yaklaşmamız...  Bunların hepsi üzücü şeyler. Ama eminim gazetelerin, dergilerin, yayınevlerinin zorda olması birilerinin işine geliyor. Çünkü iyice dijital ortama kayılacak, reklâmlar için daha çok alan açılacak. Bana göre internet üzerinden gazete okumak keyifsiz bir şey. Alışamadım. Sağdan soldan devamlı çıkan reklamlarla okuma hızımın, dikkatimin dağılmasına alışamadım. Ve büyük konuşmayayım ama kitap okumak için makine almaya niyetim yok. En azından uzunca bir süre... 
    Kâğıt konusunda hassasiyetim var arkadaşlar. Ücretli öğretmenlik yaptığım dönemde, öğrencilerim yazdıklarını çizdiklerini beğenmeyip kâğıtlarını buruşturup buruşturup attıklarında deli olurdum. Ekonomik gelir düzeyi düşük ailelerin çocuklarının devam ettiği bir okuldaydım. 
5. ve 6.sınıfların resim derslerine giriyordum. Devletin ücretsiz verdiği defterlerin sayfalarını hunharca harcayıp birkaç günde tüketmeleri, zor durumdaki ailelerinin tekrar aldığı defterleri de aynı şekilde harcamaları içimi acıtıyordu. Ne yollar denedim, ne konuşmalar yaptım kâğıdı boş yere tüketmemeleri için. Ama inanın ailede olmayınca olmuyor, bu devirde öğretmenlerin işi gerçekten çok zor. Birkaç duyarlı öğrenci harici verim alamadım. Daha doğrusu çabalarım sonucundaki olumlu davranışlar uzun ömürlü olamadı. Öyle alışmışlar. Birkaç öğrenci hariç her birine -ki dile kolay 1000'e yakın öğrencim vardı- çevre bilinci konusundaki davranış notunu "yetersiz" verdim. Nedenlerini de açıkladım. İşin ilginci, bu konuda varlıklı kesimin çocuğu da aynı davranışlarda bulunuyor, az gelirli ailelerin çocukları da. Her birinin motivasyonu ayrı. Müthiş bir tüketim toplumu olduk. Üzücü... Çok üzücü... 
    Ne diyeyim? Sabaha kadar yazsam bitmez. Şu hayatta kendimi bildim bileli en çok keyif aldığım şey kitap okumak. Gezileri, konserleri, vb. etkinliği herkes gibi kendimizce zaten azalttık, kitap keyfime de limon sıkılınca iyice geldiler bana. Şu dönemin şöyle iyi bir yanı olabilir. Yayınevleri artık "ben yazdım oldu" diyen herkesin abuk subuk kitaplarını basmaz belki. Bak o da ayrı bir konu. İyisi mi burada keseyim ben:)











19 Ekim 2017 Perşembe

15.İSTANBUL BİENALİ... KAÇIRILMAMASI GEREKENLER...

   15.İstanbul Bienali'nin sergi mekanlarından çoğunu gezdim. "İyi Bir Komşu" başlığı altında düzenlenen İstanbul Bienali hakkında İKSV'nin web sitesinde ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. 
Yani ben etkinliğin ayrıntılarına girmeyeceğim. Bu yıl, konuyla sergilenen işler açısından özdeşleşmiş bir bienal gördüğümü belirtme ihtiyacı hissederek, özellikle iki mekandaki iki serginin kaçırılmaması gerektiğinden bahsedeceğim. 
    Bunlardan ilki kurmaca bir müze-eve dönüştürülen Ark Kültür. Cihangir'de bulunan ve aslında sanat galerisi olan bu ev, "Ağlayan Adamın Evi" ismiyle bienal ziyaretlerine açılmış. Yıllar önce Kahire'de polisin bastığı bir partide bulunduğu için ülkesini terk eden ve bu eve yerleşen, bir gün geldiği gibi ansızın ortadan kaybolan bir adamın evi olarak düzenlenmiş. 


    Hayatına dair ipuçları, Mısır'dan kaçış sebebi, hüznü, yalnızlığı, komşularının onu nasıl gördüğü, onun komşularını nasıl gördüğü, ellerini yüzüne kapamış erkek imgesinin ne anlama geldiği gibi ayrıntılar Ağlayan Adam'ın giderken ardında bıraktığı eşyalarda gizli. 


    Sergiyi gezmeye başlamadan önce dağıtılan sesli rehberler aracılığıyla her eşyanın hikayesi anlatılıyor ve her eşya ayrı bir düşünsel kapı açıyor. Bu düşündüren, sorgulatan sergideki eserler Mısırlı sanatçı Mahmoud Khaled'e ait. Ağlayan Adam'ın Evi hakkında ne desem az kalacak, fotoğraflar konuyu yansıtmakta yetersiz... Henüz görmeyenlerin kesinlikle atlamamalarını tavsiye ediyorum. 

    

    Etkileyici ve kaçırılmaz bulduğum diğer bir sergi mekanı Abdülmecid Efendi Köşkü. 
Ve tabii bu enfes Osmanlı köşkündeki Ömer Koç Koleksiyonu seçkisi... 

    

Abdülmecid Efendi Köşkü Nakkaştepe'de Bağlarbaşı Korusu'nda yer alıyor. 
Son halife Abdülmecid Efendi'nin yazlık konut olarak kullandığı köşkü her zaman merak etmişimdir. Koç Topluluğu Spor Klubü tesisleri içerisinde yer aldığını, tesislerden topluluk çalışanlarının faydalandığını, dışarıya açık spor faaliyetleri olsa da bizden çok uzakta olduğu için katılamayacağımı ve dolayısıyla köşkü görmenin zor olacağını düşünüyordum. 
İstanbul Bienali'nin ana sponsoru Koç Topluluğu'nun köşkü bienal kapsamında ziyarete açacağını, üstelik bir de Ömer Koç Koleksiyonu'ndan eserler sergileyeceğini öğrenince çok sevindim. Güneşli bir sonbahar günü soluğu Bağlarbaşı Korusu'nda aldım.



    Modern sanatın tarihi bir mekanda sunumu algıları alt üst edici nitelikteydi. Birkaç yıl önce Galeri Arter'de hayranlıkla izlediğim Patricia Piccinini eserleri bu kez farklı bir ortamda tüm ilgileri üzerine çekiyordu. 

    Ziyarete açılmış özel bir köşk ve enfes bir sergi... Bienal sona ermeden muhakkak görülmesi gerekenlerden. Sanatı ve sanatçıyı halk ile buluşturan 15.İstanbul Bienali mekanlarının ücretsiz gezilebildiğini, 12 Kasım'a kadar süreceğini hatırlattıktan sonra tam da bu noktada son halife Abdülmecid Efendi'ye bir parantez açmak isterim. Kendisi iyi eğitim almış bir Osmanlı aydınıdır. Ressamdır ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin destekçisidir. Eserlerinde Batılılaşma dönemindeki Osmanlı soylu yaşantısının izleri görülür. Bir zamanlar sanatsal sohbetlerin yapıldığı yazlık evinde uluslararası bir serginin düzenleniyor oluşu kanımca hoş bir harekettir. Sanat her zaman... Sanat her yerde... Sanat herkes içindir. 
Abdülmecid Efendi - Haremde Beethoven