Büyükada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyükada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2022 Perşembe

ADALAR'DA ZAMAN...

     İstanbul'da bu sene güzel kar yağdı, tuttu, hepsi iyiydi hoştu fakat biraz sıkmaya başladı sanki. Şu satırları yazarken ara ara pencereye göz atıyorum. Kar mı yağsın, güneş mi parlasın kararsız bir hava görüyorum. Biri diğerine baskın çıkmaya çalışıyor. Ee ne de olsa Mart ayındayız. 3 gün sonra ayın 21'i olacak fakat söylenene göre kar yağışı devam edecek ve bu sene ilkbahara enteresan bir giriş yapacağız. Neyse ki enteresanlıklara alıştık. 
Karlı günleri atlatıp mutlaka bahara da uyum sağlarız. Ortam yumuşamaya başladığında Adalar'a uzanabiliriz örneğin. Ya da iyisi mi "Uzanabilirsiniz" diyeyim. Zira biz birkaç hafta önce güneşli günleri değerlendirip yaptık bunu. Kalabalık yaz aylarına kalmadan güzel güzel gezdik. 

    Bu kez zamanımızın çoğunu Heybeliada'ya ayıracaktık. Ancak Büyükada'yı asla pas geçemezdim. Kadıköy'den atladık vapura, önce Prens Adaları'nın en büyüğünde aldık soluğu. Bir gece orada konaklayıp, ertesi gün erkenden Heybeliada'ya geçtik. 

    Büyükada sokaklarında yürüdük, eski evlerine bir kez daha hayran olduk, açık gökyüzünün keskinleştirdiği İstanbul manzarasını izledik, akşamına rakı-balıkla keyiflendik. Bize kediler eşlik etti her zamanki gibi. Bir de artık kendini insandan sayan, baya baya yürüyüşe çıkan İstanbul martıları. 



    

    Yine Mizzi Köşkü'ne takıldım. Şu köşede görmüş olduğunuz gözlem kulesinden, tıpkı bir zamanlar sahibi olan Lewis Mizzi gibi gökyüzünü izlemek istedim. 

    Her şey iyiydi de elektrikli araçların çokluğu hiç hoşuma gitmedi. Faytonlara, daha doğrusu faytonları çeken atlara yapılan kötü muameleye karşıydım. Karşı olanlar ısrar etti, adalara elektrikli araçlar geldi. Ancak her konuyu abartma eğilimimiz var ve adalar şimdi bu araçlardan geçilmiyor. Biz kış mevsiminde, oldukça tenha bir cuma günü orada olduğumuz halde bu dikkatimi çekiyorsa, yaz kalabalığında nasıl bir ortam olacağını düşünemiyorum. Nitekim otel görevlisi delikanlı da beni doğruladı. "Bu mevsimde araçların sadece yüzde 10'u dışarıda" dedi. Anladığım kadarıyla neredeyse her evde birer, ikişer var bu araçlardan. Dükkanlarınkiler ayrı. Onlar da mal taşımak için büyütebildikleri kadar büyütmüşler. Kimi neredeyse küçük bir kamyonete dönüşmüş. Faytonlara da dikkat etmek zorundaydık ama onlar hiç olmazsa çıngır çıngır sesleriyle kendilerini belli ediyorlardı. Şimdi bilhassa Büyükada sokaklarında tedirgin tedirgin yürüyorsun. Artık güzel fotoğraf çekmek başlı başına bir uğraşı çünkü evlerin önüne park etmiş araçlar çirkin bir görüntü oluşturuyor. 

    "Fayton kötü, elektrikli araç kötü, peki ne yapılabilirdi?" diyenler olacaktır. Bisiklet çoğalabilirdi. Elektrikli araç gelince resmen bisikletliler azalmış. Ada hayatı için bundan daha uygun ve romantik ulaşım aracı düşünemiyorum. Güzel havada yürünür, bisiklet kullanılır. Soğuklarda belediyenin devamlı sefer yapan elektrikli minibüslerine binilir. Bomboş dönüp duruyordu bunlar. Evlerin önünde ise fazla fazla özel araçlar vardı. Anlatabildim mi bilmem? Bu noktada aklıma seyrettiğim bir belgeselin Sardunya Adası bölümü geldi. 90 yaşında bir ada yerlisi her akşamüstü inişli çıkışlı ada yollarında sakin sakin yürüyüşünü yaparak bara gidiyor ve bir kadeh kırmızı şarabını içerek evine geri dönüyordu. Buyurunuz... Sardunya adasının dünya üzerinde en uzun ömürlü insanların yaşadığı yerlerden biri olmasına şaşmamak gerek. Hayattan keyif alma tarzımız farklı. Ve gözümüzün gördüğü yerleri güzelleştirerek, sadeleştirerek huzur bulacağımıza tembellik ve abartıyla birçok değeri önemsizleştirme huyumuz da var. Neyse... Biraz daha tenha ve dolayısıyla rahat olan Heybeliada'yla devam edeyim.

    Nasıl sakin, nasıl güzeldi Heybeliada. Bu adayı en son yıllar önce, genç yaşlarımda görmüş olduğumu anımsadım. Ondan da kayda değer bir şey kalmamıştı hafızamda. Bu kez vakit yettiğince, dikkatlice gezecektim. Önce Heybeliada Ruhban Okulu'nu görmek için Ümit Tepesi'ne çıktık. 

    Şu an eğitimin sürmediği, bu konuda yıllardır tartışma ve görüşme haberlerini okuduğumuz 1844 tarihli okulun bazı bölümlerinin ziyarete açık olduğunu biliyordum. Saat 16.00'ya kadar gidip görebilirdik ancak o günün cumartesi olduğunu hesaba katmamışız. O gün 12.30'da ziyaret bitiyormuş. 15 dakika ile kaçırdık. Üzüldüm tabii. Kuş seslerini dinleyerek ağır ağır yürürken, öğlen güneşinin tadını çıkarmaya çalışırken,saf şehirliler olarak ağaçlara zarar veren tırtılların kozalarını toplayan görevlileri izleyip onlarla sohbet ederken epeyi bir gecikmişiz. Bunu adaya tekrar gelmek için bir bahane sayarak, yine yola düştük. Daha sırada ve aklımda İnönü Müzesi, açık mı kapalı mı olduğunu anlayamadığım Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi ve Heybeli Sahaf vardı. 

    Manzarasının şahane olduğu bizzat adalılar tarafından söylenen Hagios Spyridon, yani Terk-i Dünya Manastırı konusunda ise kararsızdık. Her birine vakit ayırıp ayıramayacağımızdan emin değildik. Ancak internetten adanın haritasını incelediğimizde önce oraya yürüyüp daha sonra merkeze inerek diğerlerini görebileceğimiz kararına vardık. Enfes ada ağaçlarının altında, yine kuş sesleri eşliğinde bir uçtan bir uca yürümeye başladık. İyi ki yapmışız. 1868 tarihli manastır binasının küçük kilisesine giriş kısmı açıktı ancak asıl ibadet mekânına kapının camından bir göz attık. Zira her ne kadar ada tarihini yansıtan yapılardan biri olsa da burası müze statüsünde değil, yazın belli günlerde ibadete açık. Bir de bahar ve yaz aylarında bahçesinde oturup bir şeyler içebileceğimizi biliyorum.



    Zamanında onca yürüyüşün ardından bu manastıra gelen keşişlerin amacı dünya nimetlerinden elini eteğini çekip inziva hayatı yaşamaktı, bugün turistlerin yaptığı yürüyüşün amacı ise muhteşem manzaranın tadını çıkarmak. Manastır binasına sırtını verip gözünü güzelim maviliğe açtığında sağında uçsuz bucaksız denizi, solunda çam limanını ve onun tepesinde eski sanatoryumu izlemek mümkün. Bakalım fotoğrafta sanatoryumu seçebilecek misiniz?

    Antik çağlarda çam limanı bölgesinde maden ocağı işletilirmiş. Ada hem bakır, hem demir madeni açısından zenginmiş. Sanatoryum binasına gelince... Klasik Türk romanlarında şifa bulmak için misafiri olan veremli hastalarına üzüldüğümüz, Kelebeğin Rüyası filmiyle fiziksel varlığı hakkındaki merakımızı giderdiğimiz hüzünlü bina... 1924 yılında Atatürk'ün talimatıyla kuruldu. Zira verem, toplum sağlığını tehdit eden önemli bir sorundu. 1980 sonrasında sanatoryumdan devlet desteği çekilince çöküş başladı, 1999 depremi mevcut durumu daha da kötüleştirdi ve bir ara toparlansa da nihayetinde 2005 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi. Ara sıra çıkan haberlerden takip ettiğimize göre tartışmalar muhtelif. 
    Gözümüz gönlümüz maviye ve yeşile, ciğerlerimiz temiz havaya doyduğuna göre artık merkeze doğru inebiliriz. Burada bir parantez açmak isterim ki bana kalırsa yokuş inmek, çıkmaktan daha sinir bozucu. Üstüne üstlük hangi akla hizmet, yürüyeceğimi bile bile kısa topuklu botlarımı giymiştim. Normalde çok rahatlar, düz yolda saatlerce yürüsem bana mısın demezler ancak yokuşlardan inmek çok zor. Heybeliada Büyükada'dan daha inişli çıkışlı. 
Rum Okulu'na ve ardından diğer uçtaki manastıra tırmanırken, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın evini ararken hem keyif aldım, hem zorlandım. Minik bebek adımlarıyla yokuş aşağı yürümek yüzünden çektiğim kas ağrısı 2 gün boyunca sürdü. Akılsız başın cezasını yine ayaklar çekti anlayacağınız:) Siz benim yaptığım yapmayın. 

    İsmet İnönü Evi'ni görevli hanımefendinin nazik eşliğinde gezdik. Canla başla, büyük bir hevesle anlattı bize evin tarihini. İsmet İnönü geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda dinlenmek için doktor tavsiyesiyle 1924 yılında gelmiş Heybeliada'ya. Bu evi kiralamışlar. Yazları gelip gitmeye başlamışlar. Çocuklar adada mutluymuş. 1934 yılında evi satın almak istemişler. Fiyat yüksek olunca Atatürk eşyasız satın almak için pazarlık yapmalarını önermiş. Eşyaları Atatürk hediye etmiş. Bugün evde sergilenen eşyaların hepsi orijinal. 

    Yıllar boyunca kim bilir kimler gelip gitmiş, kimler konuk olmuş, neler konuşulmuş bu evde ancak bugün sergilenen halinde siyasete değil aile yaşamına bir vurgu var. Mevhibe-İsmet İnönü çiftinin çocukları Ömer, Erdal ve Özden'in odaları... Hattâ anneannelerinin yatağı... Giysiler, okunan kitaplar, satranç tahtası, İsmet İnönü'nün sağlık nedenleriyle her gün kullandığı tartı, çocuklara yazılan mektuplar, çocuklarından gelen mektuplar, aralarında meşhur çivileme atlayışının da yer aldığı bolca fotoğraf... Sade ama yaşanmışlıkla dolu bir ev. Erdal İnönü eşini bu ev sayesinde bulmuş. Komşu kızı Sevinç'le birleştirmişler hayatlarını. Duvarları süsleyenler arasında Ada'da yapılan nişan töreninden fotoğraflar da var. 

    

    İsmet İnönü'nün ölümünden sonra Heybeliada'ya gidip gelmeler azalıp da ev bakımdan yoksun kalmaya başlayınca, aile binayı İsmet İnönü Vakfı'na bağışlamış. Ve bina Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerinden birine ait hoş ve başarılı bir "Anı Evi" olarak düzenlenmiş. 

    Bunlar tarihine sahip çıkan bir ülke açısından olması gerekenler. Bir de olmaması gerekenler var. Türk Edebiyatı'nın sevilen isimlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın da bir evi var Heybeliada'da. Mizahi tarzıyla biliriz Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı. Günümüzün gençleri ne kadar tanırlar bilemem ama ben ortaokul ve lise yıllarımda kitaplarını bol bol okumuşumdur. Bugünün gençleri kitaplarını okumasalar dahi sanırım Süt Kardeşler filmini bilirler. Gürpınar'ın "Gulyabani" romanından uyarlanmıştır ve olur da televizyonda yayınlanışına denk gelirsek daha önce defalarca izlemiş olmamıza rağmen tekrar takılırız. İşte bu yazarın da ömrünün son 30 yılını geçirdiği mekân bir anı evi olarak düzenlenmeliydi. Aslında bir süre müze olarak ziyarete açıkmış. Heybeliada'ya giderken o sıra açık olup olmadığından emin değildim. İnternette karma karışık bilgiler vardı. Kimi yerde saat 17.00'ye kadar açık olduğu belirtilirken, kimi yerde şu an faaliyette olmadığı yazıyordu. Ufak araştırmam sonrasında müzenin aktif olmadığını düşünsem de aklımızda halâ bir şüphe vardı. En iyisi gidip yerinde görmek dedik. Epeyi bir aradık evi. Sapa bir yerdeydi (fakat manzarası şahane), bol bol yokuş tırmandık, ara sokaklara girdik. En sonunda bulduk. Kapalı kapısı, bakımsız görüntüsü, yazarın aslında burada yaşamış olduğunu ama eşyaların başka bir binaya taşınıp o binanın müze yapılmış olabileceğini düşündürttü bana. Yani adada ısrarla bir Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi olduğunu düşünüyordum. Pek safmışım. Ada'dan döndükten birkaç gün sonra önüme çıkan bir imza kampanyası ve daha ayrıntılı bir araştırma sayesinde anladım ki şu an orada yazar adına bir müze yok. Uzun süredir kapalıymış, 2017 yılından beri tadilatta olduğu söyleniyormuş ancak bunun için yapılan herhangi bir çalışma görünmüyor. Sadece içerisindeki eşyalar Aşiyan Müzesi'ne taşınmış. Eşyalar bizzat Hüseyin Rahmi Gürpınar'a aitmiş. Öyle ki bunların arasında yazarın elleriyle ördüğü dantel yatak örtüleri, masa örtüleri dahi varmış. Yıllar önce müze açıkken gidip göremediğimiz, bir yandan kişiselliğiyle bir yandan dönemi yansıtması açısından önemli eşyalar bunlar. Yaşamaları için bizler de bu tür müzelere özen göstermeliyiz. İhmâl ettiğim için kendi adıma üzüldüm. Binanın tekrar müze ve kültür-sanat merkezi yapılması için çaba sarf edenlere destek olması adına şimdilik en azından imza kampanyasına katıldım. İlgilenenler ve imza vermek isteyenler olabilir, linki buraya ekliyorum:
    Uzun aramalar sonucu bulduğum evin köşesinde bir hatıra fotoğrafı çektirebildim ancak. Elimdeki mimozalar "Al abla bunlar da senin olsun" diyen, bir kucak dolusu mimoza taşıyan bir kız çocuğundan hediye. 
Halâ masamda duruyorlar. 


    Birkaç saat içinde, pek de rahat yürüyememe rağmen epeyi bir yer gördük dolaştık. O saatten sonra artık yapmak istediğimiz, adanın sevimli sahaf dükkanında biraz vakit geçirmek, birkaç kitap satın almak, ardından bir yorgunluk kahvesi içmekti. Devamında evimize dönüş yoluna geçecektik. Onca hayalini kurduğum sahaf ziyareti ne yazık ki gerçekleşemedi. Dükkân kapalıydı. Cumartesi günü kapalı olmasına şaşırdım. Dönüşte Twitter'dan yoklayayım dedim. Meğer adamcağızın Covid testi pozitif çıkmış, dükkânı açmamış. Herkes iyi olsun, bir daha ki sefere yine uğrarız nasıl olsa.

    Yorgunluk kahvemizi şirin mi şirin Torpi Kafe'de yudumladık. Deniz tarafından değil de arka sokaktan giriş yaptığımız için dükkânın en sevimli kısmına denk geldik. Zaten sigara içilmeyen taraf da orası. Bol kitaplı, bol çiçekli, el yapımı seramiklerle renklendirilmiş bir ortamda güzelce dinlendik. Yaz mevsiminde olsaydık yer bulmak zor olurdu muhtemelen. İşte bu yüzden Adalar'ın diğer mevsimlerini daha çok seviyorum.

    Ve bu gezinin kitabı... Mahallede Kaybolma Diye. Adını çok beğendiğim için satın aldım. Yani daha önce hiç Patrick Modiano kitabı okumamıştım. Hata etmişim. Tarzını sevdim. Polisiye havasında ilerliyor ancak belli bir kurgu içerisinde başlayıp biten bir roman değil. Hatırlamak üzerine, zaman zaman geçmişe kayan anlatımıyla, neyin doğru olup neyin doğru olmayacağını sorgulatan bir roman. Diğer kitapları da böyleymiş. Yazarın hayat hikâyesini incelediğimde bu romandaki karakterle ortak noktaları olduğunu gördüm. Demek ki oto-biyografik izler taşıyor. Diğer kitaplarını da aklımın bir köşesine yazdım.

    İşte böyle... Daha önce birkaç Büyükada ve hattâ Burgazada yazısı yazmıştım. O zaman ne anlattım hiç hatırlamıyorum. Yazıyı yayınlayınca dönüp bakarım belki. Bu seferki Adalar gezisinin özelliği, bizi neredeyse 2 yıl evlere kapatan meşhur salgınımızın hafiflediği zamanlarda gerçekleşmiş olması. Dikkati elden bırakmış değiliz. Maske hâlâ yüzümüzde. Hâlâ çok kalabalığa girmiyoruz, tenha zamanları kolluyoruz. Ancak şu bir gerçek ki sokaklarda olmayı özledik. Bu yüzden çevremizdeki her şeye daha bir farklı bakıyoruz. Bu kez daha bir kıymetliydi ada gezisi. Dalgalar daha köpüklü, martılar daha neşeli, ada sokakları daha bir davetkârdı. 
"Oh be!" Dedim. "Dünya varmış! İstanbul'un güzelim adaları iyi ki varmış!"


  

4 Eylül 2015 Cuma

HASRET KALDIĞIMIZ HER ŞEY...

 

    Yaz başındaki Büyükada ziyaretimizden ve bu gezi sırasında iskeledeki İksidas Kitabevi'nden aldığım "Bir Zamanlar Büyükada" isimli kitaptan bahsetmiştim. 
(Linki burada). Keyifle okuduğum kitabın yazarı Viktor Albukrek'ten bir mesaj aldım. Kendisi gibi Eski İstanbul beyefendilerine yakışan bir kibarlıkla, yazımı okuduğunu belirtmiş ve teşekkür etmiş. Çok sevindim, aynı şekilde ben de kendisine teşekkürlerimi ilettim. Ve böylesi güzel hareketlere ne kadar hasret kaldığımızı bir kez daha anladım. Bıkmadık mı artık kabalıktan, şiddetten, saygısızlıktan, cahillikten, vicdansızlıktan, görgüsüzlükten? Viktor Bey'in teşekkür mesajı ince duyguların, görgü ve nezaketin temsili olarak mutlu etti beni. (Şimdinin Ada'sına hiç benzemeyen) Büyükada'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarını anlattığı kitabını bir kez daha tavsiye edeceğim. Sever ve ilgilenirseniz Adalı Dergisi'nin internet sayfasından da bulabilirsiniz Viktor Bey'in yazılarını. Bu saatten sonra ne kadar olur bilmem ama hayatımızda inceliklerin ve güzelliklerin çoğalması dileğiyle, kitaptan daha önce de paylaşmış olduğum bir bölümle bitirmek istiyorum bu yazıyı...

    "Çocuklu aileler için şehirden gelecek babalarını Ada iskelesinde karşılamak kutsal bir vazife, yolcuların iskeleden geçişi ise ciddi bir resmigeçit havasındaydı. O devirde anneler işe gitmezdi. Siestadan sonra çocuklarıyla birlikte cici giysilerini giyerek ellerinde birer çiçekle iskeleye inerlerdi. Polis abilerimiz vapur çıkışından saat kulesine kadar olan yolda toplanan, işten dönecek büyüklerini dört gözle bekleyen bu kalabalığı, bir tören kıtası gibi sağlı sollu olarak hizaya sokar, ortada açılan geniş şeritte ise muzaffer gladyatör endamıyla yürüyen beybabalarımız, birer kahraman gibi çiçek ve öpücüklerle karşılanırdı".








7 Temmuz 2015 Salı

MÜSLÜMANI, YAHUDİSİ, URUMU........................ İSPORCUSU, İHTİYARI, VEREMİ *................................. ADALAR MÜZESİ...

    Okullar kapanır kapanmaz, tatilin ilk pazartesi günü Orhun'la beraber 2 günlük Büyükada gezisi yaptık. Araç trafiğinin olmadığı, yeşiliyle mavisi bol ama yakınlarda bir yerde kafa boşaltma, yaza gönül rahatlığıyla adım atmaktı amacım. Tabii bir de gelenekselleşmeye başlayan Ada ziyaretlerinden birini daha gerçekleştirmek. Orhun da Adalar'ı çok seviyor. Rahat rahat bisiklet sürmeyi, İstanbul'a karşı oturup sohbet etmeyi özler hale geldi. 
    Büyükada ile ilgili birkaç gezi yazısı yazdım daha önce. O yüzden tekrar tekrar bu konulara girmeyeceğim. Ben bu sefer özellikle Büyükada'daki Adalar Müzesi'nden bahsetmek istiyorum. Açıkçası bu kadar büyüdüğünü ve koleksiyon açısından, etkinlikler açısından bu kadar geliştiğini yeni öğrendim. Daha önce merkezde Çınar caddesindeki müzeyi ziyaret ediyordum ki burası geçici sergilerin yapıldığı ufak bir alan. Asıl Adalar Müzesi, Aya Nikola Hangar alanında yer alıyor. Burası eskiden helikopter hangarıymış. 2010 yılında müze olarak düzenlenmiş. Ama müzenin bugünkü şeklini alması 2013 yılının Eylül ayında gerçekleşmiş. 

    Adalar Müzesi, İstanbul'un ilk çağdaş kent müzesi konumunda. Tarih içerisinde Ada'da yaşanan çok kültürlülüğü belgeleyen oldukça zengin bir koleksiyona sahip. Sadece Ada yaşantısı değil, Adalar'ın nasıl oluştuğu, bir zamanlar nasıl canlıların yaşadığı, Marmara Denizi'nin dünü -ve ne yazık ki bugünü- , bitki örtüsü de videolarla, fotoğraflarla, fosillerle desteklenen bilgilerle, hiç de sıkıcı olmayan, aksine oldukça ilgi çekici bir biçimde ziyaretçilere sunulmuş. Müzenin ilk bölümünü doğal hayata dair bu bilgiler oluşturuyor.

    Ardından Büyükada'nın da içinde yer aldığı 9 adanın isminin neden Prens Adaları olduğunu da anlatan Bizans tarihi bölümü geliyor. Arkeolojik kalıntılarla birlikte...

    Prens Adaları'nın dikkat çekici mimari yapılarının ve bunların mimarlarının bilgileri de müzenin ilk bölümünde yer alıyor. Aslında müzenin her yeri ayrı güzel ama bu bölümün şöyle bir güzelliği var ki mesela Büyükada'yı gezerken görüp hayran kaldığın köşklerin, evlerin isimlerini, sahiplerini, mimarlarını ve hikayesini öğrenmiş oluyorsun.

    Bu saydığım bölümlerin ardından renkli ve kültürel açıdan zengin, kimi zaman özenilesi kimi zaman hüzünlendiren, acısıyla tatlısıyla bir dönemin Adalar tarihini anlatan dünyaya adım atıyorsun. Gayrimüslim ve Müslüman halkın bir arada yaşadığı, birlikte yiyip içtiği, birlikte eğlendiği günlere tanık oluyorsun. Adalar'da dini hayattan tutun da, hangi yemeklerin yendiğine, hangi şarkıcıların dinlendiğine, nasıl eğlenildiğine, hangi sporların gözde olduğuna dair bir çok keyifli bilgi fotoğraflar, birinci elden anılar, belgeler, video gösterimleri ve gündelik hayattan eşyalar yardımıyla anlatıyor kendini. Ada halkı da yer alıyor müzede. Ünlü sanatçı ve sporcuların yanı sıra Ada halkının belleğinde yer etmiş bakkal, sucu, berber vb. gibi mesleklerden insanlar da isimleriyle, hikayeleriyle, tanıyanların anılarıyla karşımıza çıkıyorlar. Herkesin birbirini tanıdığı Ada günlerini hayalimizde canlandıran çok güzel hikayeler bunlar. 



Simge yapılardan biri olan Rum yetimhanesinden eşyalar...


    Mübadele yıllarının ve 6-7 Eylül Olayları'nın Adalar'daki yankısına ait hikayeler ise hüzünlü olanlar...

    Müze koleksiyonunu Adalar halkının bağışladığı materyaller oluşturuyor. Günlük kullanım eşyalarından bebek arabalarına; buzdolabından sandala; gramofondan ayakkabıya kadar akla gelebilecek her tür obje var. 


Melih Cevdet Anday'ın yazı eşyaları

    Anlatmakla olacak gibi değil... Bütün bir Adalar tarihi bu müzede gözler önüne serilmiş. Sadece Adalar'ın değil aslında bir zamanların İstanbul'unu anlamak için de gezilip görülmesi gerekiyor. Çok büyük olmasa da okuyarak, izleyerek, anlayarak gezmek birkaç saat alabilir. O kadar dolu dolu ve keyifli. Ayrıca bir kütüphanesi de var ki sanırım ilgilenen ziyaretçiler de faydalanabiliyorlar. 
    Adalar Müzesi'nde ayrıca şu an şahane bir geçici sergi daha var. "Adalar, Yazarlar, Şairler/Mitostan Edebiyata" isimli bu sergi mitolojide ada olgusuna, yazarların ve şairlerin ada sevdasına, ada romanlarına ve şiirlerine değiniyor. Geçici olduğuna bakmayın, epeydir olan bir sergi bu ve ne zaman sona ereceği belli değil. Yakalayabilirsiniz yani. Bu sergi kapsamında çeşitli atölye çalışmaları ve etkinlikler yapılıyor, yazarlar ve şairler davet ediliyor. Meraklısı bunları da takip edebilir. Ayrıca, atölye çalışmaları sadece yetişkinler için değil, çocuklar için de var. 
Adalar,Yazarlar,Şairler sergisi


Ada kavramını konu edinmiş kitaplar bir arada...

    Yaz mevsiminde Büyükada'ya giden çok olur. Daha önce Adalar Müzesi'ni görmediyseniz bir uğrayın derim. Yaz-kış oturanı bilmem ama sadece yaz mevsiminde Ada'da yaşayan ve çalışan herkes bu müzeyi bilmiyor ne yazık ki. Sorduğunuzda ya "Müze kapalı" diyorlar, ya da merkezdeki küçük sergi alanını gösteriyorlar. Bu yüzden ben geçen sene Ada'ya geldiğimde atladım müze ziyaretini ama bu kez bilgili ve kararlı gitmiştim. Kapalı diyen herkese "Hayır efendim açık" diye direttim ve küçük sergi alanını söyleyene "Asıl müze o değil, öğrenin siz de" diyerek ukalalık yaptım. Ama ben haklıydım. Hele hele esnafın bilmemesi bence olacak iş değil. Faytoncuların da büyük çoğunluğu bilmiyor. Şimdi gelelim müzenin yerine. Merkezden biraz uzak. Biz vakit kaybetmemek için mecburen faytonla gittik. Yerini bilen faytoncuyu zor bulduk o ayrı. Müzeye ulaşım faytonla 15 dakika kadar sürüyor. Dönüşte yürüyerek döndük. Yürüyerek gitmek de mümkün tabii. Ama tarif et deseniz edemem şu an. Yalnız daha önce Aya Yorgi'den inerken o bölgeden geçtiğimizi hatırlıyorum. 
Reşat Nuri Güntekin'in evini biliyorsanız, onunla aynı sırada olduğunu söyleyebilirim. Epeyi bir yukarı doğru tırmanmak gerekiyor. Ada'yı geze geze gitmek açısından sorun değil bu tabii ki ama dediğim gibi geç kalırız diye faytonu tercih ettim. Adresi internetten bulmak mümkündür sanırım. Fazla iyi görünmüyor olsa da ben katalogdaki haritayı buraya ekleyeyim en iyisi.

    Müze yaz sezonunda Pazartesi günleri hariç, akşam 19.00'a kadar açık. Kışın 18.00'e kadar açıkmış. Giriş ücreti 5 lira. 
    Müzeden katalog alırken bir de Adalı Yayınları'nın katalogunu aldım. Prens Adaları ile ilgili kitaplar çıkaran bir yayınevi burası. Bir de dergileri var sanırım. Şahane kitapları var. Ben Büyükada'da iskeledeki İksidas Kitabevi'nden Viktor Albukrek'in yazdığı Bir Zamanlar Büyükada isimli kitabı aldım ve orada bulunduğum 2 gün içerisinde bitirdim. Büyükada'da doğmuş, büyümüş kimselerin anılarını okumak keyifli oluyor. Nelerin değiştiğini görüyorsun, eski günlerden kalma değişmeyen ufacık bir iz gördüğünde mutlu oluyorsun.


    Büyükada'ya yolunuz düştüğünde İstanbul'un ilk çağdaş kent müzesi olan Adalar Müzesi'ni ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Burgazada'daki Sait Faik Abasıyanık Evi de yenilenmiş ve ziyarete açık olduğu saatler düzene girmiş. Dönüşte de oraya uğradık ve hayran kaldık. En kısa zamanda bu müze evden de bahsedeceğim. 
    Bu yazıyı Viktor Bey'in kitabından bir zamanlar Ada günlerine dair tadımlık bir alıntıyla bitirmek isterim.

    "Çocuklu aileler için şehirden gelecek babalarını Ada iskelesinde karşılamak kutsal bir vazife, yolcuların iskeleden geçişi ise ciddi bir resmigeçit havasındaydı. O devirde anneler işe gitmezdi. Siestadan sonra çocuklarıyla birlikte cici giysilerini giyerek ellerinde birer çiçekle iskeleye inerlerdi. Polis abilerimiz vapur çıkışından saat kulesine kadar olan yolda toplanan, işten dönecek büyüklerini dört gözle bekleyen bu kalabalığı, bir tören kıtası gibi sağlı sollu olarak hizaya sokar, ortada açılan geniş şeritte ise muzaffer gladyatör endamıyla yürüyen beybabalarımız, birer kahraman gibi çiçek ve öpücüklerle karşılanırdı".

*Başlık Melih Cevdet Anday'ın şiirinden alınmıştır.




    
    
    
    

23 Haziran 2014 Pazartesi

YAĞMURLU BÜYÜKADA

    2-3 gün önce Büyükada'daydık. Bu kez annem ve Orhun vardı yanımda. Büyükada'yı çok seviyorum. Kimisi konaklamalı olmak üzere birkaç kere ziyaret ettim. (Daha önceki iki Ada yazım:  Burada ve burada ) Ancak Orhun ilk kez tanıştı Ada'yla. Şansına tam da İstanbul'a dolu yağdığı zamana denk gelse de sevdi Ada'yı. 
    Her şey çok güzel başlamıştı. Pırıl pırıl bir havada koyulduk yola. Gitmeden önce hava durumunu kontrol etmiş ve o gün yağmur yağacağını okumuştum ama Haziran ayının sonlarına doğru kafamıza dolu yağacağını nereden bilebilirdim?:)
    Oldukça kalabalık olan 13.10 Kabataş-Büyükada vapuruyla yolculuk edip, 15.00'e doğru Ada'ya ayak bastık. O gece konaklayacağımız Sahil Otel'i bulup eşyalarımızı bıraktık. O sırada hava şahaneydi. Aya Yorgi Tepesi'ne çıkıp Yücetepe'de bir şeyler yemek istedik. Lunapark alanına kadar faytonla gidip, devamında yürüyerek -daha doğrusu tırmanarak- hedefe ulaştık. Ancak o sırada hava tuhaf şekilde kapamaya başladı.
    Her zaman bu noktalardan çektiğim fotoğraflar pırıl pırıl, yemyeşil, masmavi parlarken bu kez işte böyle karanlık bir görüntü çıktı ortaya.
    Manzaraya şöyle bir göz atıp ve tarihi Aya Yorgi Kilisesi'ni hızlıca ziyaret edip apar topar aşağıya inmeye başladık herkes gibi. Çünkü havanın patlayacağı iyice belli olmuştu. Normalde yürüyerek, güzelim evlere hayran hayran bakarak meydana inerdik ama yağmura yakalanmamak için tekrar faytona binmek zorunda kaldık. Yola çıkalı 5 dakika oldu olmadı inanılmaz bir rüzgarın ardından yağmur ve dolu yağmaya başladı. İstanbul'da yaşayanlar gayet iyi hatırlayacaklar, ceviz büyüklüğüne ulaşan taneler vardı. Korkunçtu. Faytoncu arabanın dört bir tarafındaki naylonları indirmemizi söyledi. İndirdik ama dolu tanelerinin içeriye girmesini engellemedi bu durum. 
    Yağış öyle hızlandı ki faytoncu arabayı durdurmak zorunda kaldı ve gelip yanımıza oturdu. Beklemeye başladık. Resmen faytonda mahsur kaldık yani:) Biz yağmuru ve doluyu korkulu gözlerle izleyip beklerken, üstüne başına iri iri taneler düşen zavallı atçıklar yerlerinden milim kımıldamadılar. Bir ara onların da korkup harekete geçeceklerini düşündüm ve endişelendim ama hiç kımıldamadan beklediler. Yağmur ve dolu şiddetini biraz azaltınca arabacı yerine geçti ve yavaş yavaş yola koyulduk. İndiğimizde yağış dinmişti. Otele dönüp üstümüze bir şeyler aldık, akşam yemeği için tekrar dışarı çıktık. Deniz kenarındaki balıkçılardan birine girdik keyifle yemek yeriz umuduyla. Fakat olmadı. Rüzgar ve yağıştan dolayı içeriye kaçmak zorunda kaldık. Alelacele yemeğimizi yedik ve yağmurun durduğu bir anda koşa koşa otele döndük. "Yağmur yağmur!" diyorum, abartılı bulanlar,  "Ne var yahu?" diyenler olabilir tabii. Ama normal şartlarda bir yağmur söz konusu değil burada. Kovadan dökülür gibi diyelim biz ona. Sokakları bir anda seller götürüyordu ve adım atacak yer bulamıyorduk. Haziran ortasında durum buydu yani. 

    Neyse, o akşam otele döndük. Otelimizin terasında oturup bu güzel manzaranın tadını çıkaramadık. 2-3 dakika durup fotoğraf çekebildim sadece çünkü hava serindi.


    
    Orhun'u otele sokamadık ama. Bisiklete binmeyi kafaya koymuştu. O sıralar yağış açısından asayiş berkemal olduğu için bisiklet kiraladı,gezdi. 

    Ertesi sabah serin olsa da güneşli bir güne uyandık. Terasa kurulan masalarda güzel bir kahvaltı yaptık.
    
    Evet, bu gezinin kitabı Yekta Kopan'ın Aile Çay Bahçesi'ydi. Sevdim.
    
    Kahvaltıdan sonra Orhun tekrar bisikletle turlamaya çıktı. Biz annemle çarşıyı gezdik, sokaklarda dolaştık, bu güzel manzaraya doğru birer kahve içtik.
    
    O gün yağmur yağmadı. En azından biz dönene kadar yağmadı. Bu sefer Ada sokaklarında gezerken pek fotoğraf çekemedim ama elim tamamen boş dönmedim tabii. Mesela şu kareler kaldı hatıra olarak.







    
    Bu kez Ada'nın Herbarium'unu keşfettim. İlgilenenler için sahilin sonlarında olduğunu söyleyebilirim. Büyükada'da yetişen tüm bitkiler yer alıyor burada. 
Şöyle ki:

    Kısacası... Hava şartlarından dolayı bu kez bambaşka bir Büyükada deneyimi yaşadık. Annem üşümese, Orhun ve ben memnunduk aslında. Biz değişikliği severiz. Saçma sapan bir şey olmaması şartıyla tabii:) Fırtına öncesinde denizin ve havanın renginin nasıl değiştiğini görmek ilginçti. İlk kez dolu gördüm sanırım:) Yani dışarıdayken kocaman tanelerin üzerime üzerime yağması ilk kez karşılaştığım bir olay. Korkunç olan mevsimlerin dengesinin değişmesi ve Haziran ayının sonlarına doğru dolu yağması. Tüm bunlara alışmak gerekecek sanırım çünkü doğanın dengesini bozduk. Artan insan nüfusunun doğal getirisi gereği bozmaya da devam edeceğiz ne yazık ki.

    Orhun Büyükada'yı çok sevdi. Araba olmamasını, rahat rahat bisiklete binmeyi, eski evleri, yeşilliği çok sevdi. Herkese selam vere vere dolaştı:) Tekrar gitmek istiyor ama bir daha ki sefere daha az kalabalık bir zamana denk getirmek en iyisi olacak. Sonbahara doğru mesela. İnsan kalabalığı ve dolayısıyla fayton kalabalığı biraz daha azalmışken gitmek en iyisi. Ha bu arada... Şu fayton işine yeni bir düzenleme getirilmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Çok fazla fayton var. Turistik gezi amaçlı değil taksi niyetine kullanılıyor. Her tarafta faytonlar, her tarafta at pislikleri.. Hiç hoş değil. Zaten Ada ne kadarcık yer. Üstelik o hayvancağızlara hiç iyi bakılmadığı belli. Çok üzülüyorum atların durumuna. Kesinlikle fayton sayısı azaltılmalı ve sadece turistik amaçlı kullanılıp fiyatı arttırılmalı. Binen binsin, binemeyen de yürüyüversin bir zahmet. Öylesi daha güzel değil mi? Tam da eve döndüğümüz gün CNN Türk'te bu konuyla ilgili bir haber vardı. Özellikle de atların durumuna değinildi. Yılda 500 atın öldüğü söylendi. İnanılmaz bir rakam. Umarım en kısa zamanda bir düzenleme getirilir.
    İşte böyle. Bu da farklı bir Büyükada yazısı oldu. "Belki denize girerim" hayaliyle gidip havanın azizliğine uğramak varmış kısmetimizde:) Olsun. Yine de İstanbul güzel. Her halinin keyfini çıkarmak lazım.