Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2023 Salı

BUGÜNLERDE...

    Gerçek manâsıyla kafa dinlediğimiz bir tatilden döndük. Sakız Adası'ndaydık. Bangır bangır müzik yok, trafik yok, kalabalık yok, gürültü patırtı yok. İyiydi. Anlatacağım... 
    Tahmin edersiniz ki güzel bir tatilden eve dönüp normal hayata adapte olmak bizler için son derece hızlı ilerleyen alışıldık bir durum. "Normal hayat" derken kargaşayı ve huzursuzluğu kastediyorum. Bugün dayanamadım emekli maaşlarıyla ilgili tweet attım. 7500 lira olarak kalan maaşlarla ilgili... Annem bu guruba giriyor. Çok sıkıntıda olan emeklilerden değil. Evi var, yalnız yaşıyor ve en önemlisi kardeşimle biz varız. Ama ama ama... Kadıncağız "Hazmedemiyorum" diye ağlıyor. Şu devirde bu emeklilik maaşlarının maddi açıdan kabul edilemezliğinin yanı sıra gurur kırıcı durumlar da söz konusu. Annemin haftanın altı günü ağır çalışmanın ardından toplu taşımayla nasıl eve döndüğünü ben biliyorum. Senelerce çalış çabala, çoluk çocuk yetiştir ve rahat etmen gereken bir zamanda "Sen bir bekle" densin. Geçtim gezmeyi tozmayı -ki geçilecek bir konu değil- belli yaştaki insanların torunlarına keyifle harçlık vermesi bile fazla görülüyor artık. "Bir bu mu kaldı?" demeyin. Büyüklerin çocuklarına, torunlarına harçlık verme, destek olma konusuna ne kadar önem verdiklerini gözlemliyorum. Sağlık, ilaç vs. konularına girmiyorum bile. Devlet hastanelerinden randevu alabilen varsa bana da söylesin. Bu insanlar yok sayıldıklarını düşünüyorlar ve haklılar. Zaten pandemi sürecini yeni atlattık. O sırada evden çıkmamaları konusunda baskı gördüler, korkutuldular, terbiyesizliği abartanlar tarafından alaya maruz kaldılar. Şimdi bu şekilde sindiriliyorlar. Annelik dahil hiçbir duruma, hiçbir makama yok yere kutsallık yüklemem. Yaş almaya da yüklemem. İyi yaşlanan var, gittikçe naletleşen var. Ama bazı hakları da teslim etmek gerekir. Hem devlet eliyle hem sosyal hayatta gençler tarafından yaşlılara karşı bir baskı gözlemliyorum. "Bizi bu hale siz getirdiniz" diye haklı haksız her büyüğe çemkiren gençler ve ufaktan ufaktan "Bununla idare et, olmazsa küçük şehre taşın veya çocuğunun yanına git" dayatması yapan bir yönetim arasında sıkışmış, özellikle yaşlıları etkileyen pandemiyi henüz atlatmış bir kesim var. Yemin ederim yine iyi dayanıyorlar. Onların yerine ben sinirleniyorum ve öyle bir ruh halindeyim ki yaşlılık zamanımı saygısızlığa maruz kalmadan nasıl geçirebilirim, bize uygun olan nedir diye bin türlü plan üretiyorum. Sinir bozdum biliyorum. Ama bunları yazdım ki durum tespiti olsun. Bizim maddi açıdan görece biraz daha rahat olmamız başkaları adına da düşünmemin önüne geçmemeli. Karı-koca 7500 liraya geçinmeye çalışıp bir de üstüne kira verenler yok mu? Var. Daha neler neler var. Neyse... Böyle işte... Cidden canım sıkılıyor. Daha da sıkılmadan, sıkmadan konuyu değiştireyim. Aklımıza mukayyet olmaya çalışa çalışa atlatırız inşallah bu dönemi.
En sonunda kullanacağımız akıl kalır umarım.
    Twitter'ın yeni logosuna da sinir oldum. Siyah zemin üzerine koca bir X. Direkt ölümü çağrıştırıyor. Sevmem. Telefon ekranında gözüm ilk anda görmesin diye oradan oraya atarken yanlışlıkla uygulamayı sildim geçen gün:) Sonra yine yükledim. Hali hazırda güncel haberler aldığım yer orası. Bırakmaya hazır değilim. Açılır açılmaz Threads'i de yükledim. Orada da ilk anda katılımcılar pek coşkuluydu, sadece iyi şeyler paylaşma kararlığı vardı ama devamı gelmedi. Sosyal medya farklı bir yerlere evrilecek gibi görünüyor lakin nereye doğru ve nasıl olacak bilmiyorum. 
    Oppenheimer vizyona girdiğinde tatildeydik. İlk gün izlemek isterdim çünkü Nolancı'yım. Vizyona girmesinin üzerinden bir hafta geçti, bilet vardır diye düşünerek rahat rahat satın almaya kalktım ama bir baktım ki yok. 
Daha doğrusu İstanbul'da bir-iki IMAX salon var ve filmin çekildiği teknolojiye müsait salon olmadığından en azından normal IMAX'te izlemenin iyi olacağını düşünenler mevcut mekânlara yüklenmişler. Bizim izleme işi biraz sarktı yani. Yarın izleyeceğiz ama. Oppenheimer'in gününü beklerken kardeşim ve yeğenimle Barbie'ye gittik. Yeğenim daha önce arkadaşlarıyla pembe giyinip gitmişti:) Bir de bizimle izledi. Pembe giyip sinemaya gidenlere lâf edenlere ben de lâf ederim ona göre. Keyifli işlerimiz o kadar azaldı ki en ufak bir durumu değerlendirip gülmeye, eğlenmeye çalışanlara dokunmayalım. Peki Barbie'yi nasıl buldum? Daha felsefik açılımları var sanıyordum, az geldi bana:) Güzeldi, keyifliydi, nostaljik bir yanı da vardı. Hem erkeğin hem kadının kendine dayatılan özelliklere mahkûm olmak zorunda kalmaması gerektiğinin, birbirini anlayarak beraber devam etmenin, hâttâ birey birey değerlendirmenin güzelliği mesajını aldım ki tamamen katılıyorum. 13 yaş sınırı olan filme çocukların getirilmesi ve bazılarının arkadaş grubuyla anne-baba olmadan bırakıp gidilmesini bir kez daha tasvip etmedim. Devamlı oturup kalkan, konuşan, yiyen içen çocuklarla film izlemeye mecbur muyum? Evet, bu şartlarda, bu kurallı ama denetimsiz ortamda her şeye mecburum. Ancak oturup buradan yazıyorum işte. İzmeyenler için -incelemedim ama- 13 yaş sınırının cinsellik açısından getirilmemiş olduğunu söylemek isterim. Küfür, cinsellik vs.yok. Kadın-erkek ilişkisini Barbie dünyası ve gerçek dünya üzerinden eğlenceli şekilde irdeleyen filmi izleyen çocuklar acaba ne anladılar? Film, Stanley Kubrick'in "2001: Bir Uzay Macerası"nın ikonik sahnesine göndermeyle başlıyordu. Anlatabiliyor muyum? :) 
    Gergin yazımı bir kitap önerisiyle bitireyim. "En" demeyi pek sevmem, nadir kullanırım fakat sanırım Ian McEwan'ı "En sevdiğim İngiliz yazar" ilan edeceğim. Okuyup tamamlamam gereken az sayıda kitabı kaldı. 
En son çıkan "Defterler". Kallâvi, dolu dolu... Çok sevdim. Görüldüğü üzere tatilde başladım, evde bitirdim. Roland Baines karakteri üzerinden yakın tarih okuması, insan psikolojisine bakış, aile kavramı vs. 
Tavsiye edilir efendim.

    Şimdi aklıma geldi, bir şey daha ekleyeceğim. Geçen gün bir yazıma yorum geldi. 2013'te bu blogla tanışan, daha sonra doğum yaptığı için uzaklaşan bir blog dostu yazmış. İşleri biraz kolaylaşınca (Orhun bebekken nasıl kendimi her şeyden soyutladığımı hatırladım:)) aklına tekrar benim blog gelmiş. Ama adımı hatırlayamıyormuş. "Bugün birden adınız aklıma geldi ve tekrar buldum, okudum, söylemek istedim" demiş. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Ne kadar ince bir hareket değil mi? Ne yazık ki ismini bilmiyorum, anonim geçiyor ancak kendisine sevgilerimi gönderiyorum. Bir selamla günümü güzelleştirmişti ve yüzlerde gülümseme yaratmak bu kadar basit aslında. 
    O zaman ne yapıyoruz? Burada buluşmaya devam ediyoruz. Hepsi gitse de bu mecra kalmalı:)
    



23 Mart 2023 Perşembe

KUBRİCK FİLMLERİNİ SEVENLER BURAYA...

    Geçtiğimiz Ekim ayında İstanbul Sinema Müzesi'nde açılmış olan Stanley Kubrick sergisini henüz gezme fırsatı buldum. Yaşadığımız üzücü afetten sonra çoğumuz gibi toparlanabilmiş değilim ancak ilgimin deprem bölgesinden uzaklaşmasına izin vermeyerek günlük hayatın birtakım getirilerine kendimi açmak zorundayım. Bu sebeple, 
bir süredir ertelediğim ziyareti gerçekleştirdim. İstanbul Sinema Müzesi de sergilenme tarihini biraz uzatmıştı. Yakalayabildim. 2 Nisan'a kadar gezebilirsiniz. Pek az gün kaldı, hatırlatma yapmak için apar topar yazıyorum bu yazıyı. Özellikle siyaset açısından maruz kaldığımız ülke gündeminin yoğunluğuna ara vermek için şahane bir mola olabilir. 
    Çok fazla şey anlatmayacağım aslında. Sinema sanatı hakkında bilgim kısıtlı. Elbette okuduğum, izlediğim çok fazla şey var ama hepsini toparlayıp ortamlarda satamıyorum:) Filmleri, yönetmenleri didik didik irdeleyip arada bir de bağlantılar kuranlara, replikleri ezbere söyleyenlere bayılıyorum. Ben ancak duyduğum zaman bildiğimi hatırlıyorum. Sergiyi de aynen böyle gezdim. "Tabii ya, bu film de onundu! A böyle bir şey de vardı!" diyerek... Fakat teknik anlamda birtakım terimlere aşina olduğum için, bunların amacının ne olduğunu bildiğim için mutlu oldum. Storyboard gibi, çekim programı çizelgesi vb. Evet bunlar da vardı sergide. Titizliğiyle bilinen Kubrick'in elleriyle hazırladığı bir sürü detay. Onun çok akıllı bir insan olduğunu anladım. Değişik bir kafası var. Filmlerini izleyenler bilirler ancak sırf sergiyi gezdiğinde bile bunun böyle olduğunu anlıyor izleyici.
    Kubrick 16 yaşında fotoğraf çekmeye başlamış. Bunun için ortam gayet müsaitmiş çünkü evlerinde babasının karanlık odası varmış. İlk fotoğraflarını Look dergisine satmış. Sergi, yönetmenin fotoğraflarıyla başlıyor ki hepsine bayıldım. Özellikle dişçi muayenehanesinde bekleyenlerin serisi şahaneydi. Her bir hastada birazdan doktorla karşılaşacak olmanın tedirginliğini yakalayışına hayran oldum. Aşağıdaki görsel bahsettiğim seriden değil. Camlar çok parladığı için düzgün fotoğraflar çekemedim. Serginin sanatçının fotoğrafçı yanını yansıttığı bölümünden bir görüntü yalnızca.

    İlerleyen bölümlerde kısa film zamanları ve ardından hepimizin bildiği uzun metraj filmler hakkında bilgiler, belgeler, bu filmlerde kullanılan eşyalar gelmekte. Paths of Glory, Spartacus, Lolita, Dr.Strangelove, The Shining, 2001: Bir Uzay Destanı, Otomatik Portakal, Full Metal Jacket, Gözleri Tamamen Kapalı ve diğerleri... 

    Mesela Spartacus... Yanılıyorsam akranlarım ya da büyüklerim düzeltebilir. Pazar kuşağında izlediğimi hatırlıyorum. 
 
    Kitabını da dehşetle okuduğumuz Otomatik Portakal. 


    Eşimin her rastladığında baştan sona izlediği Full Metal Jacket. Evet, ben de izledim ama bir kere. 
Savaş filmleri beni çok üzüyor. Yine de bu filmin büyüklüğü konusunda hemfikirim. 


        Pek tartışmalı Gözleri Tamamen Kapalı. Filmde kullanılan birçok maske buradaydı.

        
    2001: Bir Uzay Destanı. Kült film statüsünde. Hakkında konuş konuş bitirilemiyor. Bu film ne anlatıyor, kimleri etkiledi vs. Ona ayrılmış bölüm çok güzeldi. Çok fazla materyal vardı. Camlar parladığı için benden fotoğraf bu kadar. 

    The Shining... En ilgi çekici bölümlerden biri. İkizlerin elbiseleri, Jack'in daktilosu ve malûm yazı, 
meşhur labirent... Ve daha birçok materyal...



    Hepsi bu kadar zannetmeyin. Londra Sanat Üniversitesi, Alman Sinema Müzesi, Stanley Kubrick Arşivi ve Amerika'nın büyük film stüdyolarının desteğiyle düzenlenmiş bir sergi bu. Oldukça doyurucu, keyifli. Bir sinema filminin çekiminde ne denli emek olduğunu hissettiren cinsten. Kubrick pek ortalarda görülmeyen bir yönetmenmiş. Röportaj dahi vermezmiş. Kafasına buyruk, zeki ve dediğim dedik biriymiş. Amerika'da işine çok karışıldığı için İngiltere'ye yerleşmiş. Ve ortak fikre göre asıl o zaman Kubrick'i Kubrick yapan filmler ortaya çıkmış. Sergide okumaya meraklı, satranca düşkün yönetmenin bu özelliklerinin filmlerine nasıl yansıdığını da anlıyorsun. Bir kere genelde roman uyarlamaları çekmiş. Hepsi birbirinden farklı türlerde. Sadece titizlikle kurguladığı sahnelerde değil, çekim öncesi hazırlıklarda da analitik zekâsının izlerini görmek çok kolay. Elleriyle hazırladığı bir çekim planı vardı ki üşenmeden ince ince düzenlemesine hayran oldum. Sanat eseri inceler gibi inceledim. Biraz nemrut ve takıntılı bir tipmiş ama olsun! Bu, onun işlerini sevmemiz yolunda engel değil. 
    Sergi, Kubrick'in filmleri hakkında ufkumu genişletti. Bildiğim ve bilmediğim; birleştiremediğim ya da bunu denemediğim, algıladığım ama gün yüzüne çıkaramadığım ne çok şey varmış. Bu zor zamanlarda sanat yine iyi geldi. Fırsat bulursanız, ilgileniyorsanız kaçırmayın derim. 




16 Ağustos 2022 Salı

BİR YAZ GECESİ...

     Geçtiğimiz günlerde Beykoz Kundura'da şahane bir etkinlik düzenlendi. 6 yıldır olduğu gibi... 
"Bir Yaz Gecesi Festivali" ismiyle düzenlenen ve 2 hafta süren etkinlik bu sene Amerikalı besteci ve müzik yapımcısı Hanry Mancini'ye odaklanmıştı. Müziklerini Mancini'nin yaptığı filmler, Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında gösterildi. Gösterimler kimi gün konserlerle desteklendi. Bir gece biz de oradaydık. Biletleri epeyi bir önceden aldığım halde "Pempe Panter" ve "Tiffany'de Kahvaltı" filmleri için yer bulamamıştım. Festivalin bitmesine iki gün kala gösterilen "Tatlı Budala" ile bu güzel etkinliği ucundan kıyısından yakalamış olduk. Aslında gözden kaçırmış olanlar için daha önce bahsetmeliydim ancak bir önceki yazıda belirttiğim gibi bizim için hastalıklarla ve bekleyişle geçen günlerde bunu yapmak aklıma gelmedi. Biletleri bir gece aniden "Biz gidemezsek illâ giden bulunur" düşüncesiyle almıştım. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi geç de olsa Beykoz Kundura'dan bahsedeyim ki önümüzdeki etkinlikler için ipucu olsun. 

    Beykoz Kundura, eskilerin çok iyi bileceği, gençlerin tahmin edeceği gibi Cumhuriyet'ten sonra son hız faaliyet gösteren fabrikalarımızdan biri. Osmanlı döneminde kağıt ve deri imalathanelerinin bulunduğu alanda, 1933 yılında "Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası" olarak kurulmuş. 1999 yılında kapanmış. 2004'te Yıldırım Holding'e satılmış. Neyse ki bir konut projesi, otel ya da AVM olarak değerlendirilmemiş. Beykoz Kundura, bugün izlediğimiz birçok film ve dizinin çekildiği bir platoya dönüşmüş. Seyircilere yalnızca etkinlik zamanları açık. 
İşte bu etkinliklerden biri de "Bir Yaz Gecesi Festivali" idi. 

    Boğaz kıyısındaki bu şahane mekânda, açık havada, üstelik dolunay eşliğinde film izlemek için ta Beylikdüzü'nden çıktık yola. Güzel anılar yaşamak için bazen epeyi bir emek vermek gerekiyor. İstanbul kocaman bir şehir. Beylikdüzü nerede, Beykoz nerede? Saatlerimiz yolda geçecekti. Bu kadar büyük bir şehirde, üstelik uzak ucunda yaşamanın akıl kârı olup olmadığını düşünüp hayıflansak da tekneyle Boğaz'da süzülürken tüm stresimizden arındık. İstanbul bir kez daha yüreğimizden yakaladı bizi. Daha iyi olacağını düşündüğümden, etkinliğe katılanlar için sağlanan teknede yer ayırtmıştım. Beşiktaş iskelesinden düştük yola, Beykoz Kundura'nın iskelesinde aldık soluğu. O soluk ki buram buram İstanbul kokuyordu. Kıyı boyunca keyifle izledik şehrimizi, gözlerimiz bayram etti. Uzun zamandır Boğaz'da böyle bir gezi yapmadığımızı hatırladık. Dönüşte bir de dolunay eşlik etti ki bize köprülerin altından geçerken güzelliklerle doğmuş olmasını, uğur getirmesini diledim.



    Filmin başlamasından yaklaşık 1 saat önce Beykoz Kundura'daydık. Tüm muhteşemliğiyle önümüzde uzanan manzaraya karşı içeceklerimizi yudumladık. Biraz da bir şeyler yedik. Az ama öz, sokak yemekleri konseptli çok sevimli yeme-içme mekânları var burada. Normalde dizi-film çalışanları için faaliyette olan Demirane Restoran, etkinlik günlerinde herkese açık. İsteyen orayı da kullanabiliyor. Adından da anlaşılacağı gibi fabrika zamanında demir dövme atölyesiymiş. 

    Ve sinema zamanı... Kocaman beyaz perdenin üzerinde orijinal adı "The Party" olan "Tatlı Budala"nın görüntüleri akmaya başladı. Bir Peter Sellers filmi. Yönetmen Blake Edwards. 1968 yapımı... Kundura Sinema&Sahne'nin IG hesabında bu filmden bahsederken Oğuz Atay'ı anmışlar. Oğuz Atay şöyle bahsetmiş bu filmden: 
    "Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- The Party adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikâyesi. İlk defa bir komedinin beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. Böyle bir insan ne yapabilir? Ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur: ya da -Peter Sellers gibi- bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. Peki bu adam ne yapsın? 
Benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı?" 

    Oğuz Atay hassas bir insan. Kıymetlilerimizden. Nasıl ince görmüş, nasıl empati kurmuş değil mi? Oysa biz o gece, şahane bir Ağustos İstanbul'unun etkisinde Peter Sellers'a epeyi bir güldük. Ve eskiden ne kadar basit şeylere güldüğümüzü düşündük. Çocukken pazar günleri öğlene doğru izlediğimiz filmler geldi aklımıza. 
Daha doğrusu, o zamanlar... O duygular... Hatırlayamadım ama belki "Tatlı Budala"yı da izlemiştik. Tüm ülkede ailecek oturulan ekranların karşısında hep beraber gülmüştük belki. Saf bir adam, çetrefilli yollara girmeden güldüren basit bir komedi. Şimdinin kafa yoran film ve dizilerinden o kadar farklı ki. Dümdüz... Sonrasında çok düşündüm. Eskiden her şey daha basitti. Şimdi bize aptallık derecesinde görünecek bir basitlik. Bugün? Dark ne anlatıyormuş, 33 senelik döngüler neymiş? Lost'un sonunda acaba böyle mi olmuş? Hangisi daha iyi bilemedim. Derinlere inelim, düşünelim, farklı bakalım derken iyice karışıyor mu acaba kafalar? Karışan kafaların ürünleri günlük hayata yansıyor mu mesela? Komplo teorileri, endişe çoğaldıkça çoğalıyor ve daha mutsuz mu oluyoruz? Aptallıktan uzaklaştığımızı düşünürken daha mı fazla yaklaşıyoruz? Yoksa ben mi yaşlanıyorum ve eskinin basitliği artık bana daha güzel görünüyor? O gece güldük geçtik işte. İstanbul güzeldi, yaz güzeldi, sahnedeki partinin havası yükseldikçe dolunay da yükseliyordu. Üstelik seyircilerin çoğunluğu gençti. Onlar da bu basit komediyi yadırgamadan eğlendiler. Sanırım hepimizin gülmeye ihtiyacı vardı. Velhasılıkelam... Hoş bir geceydi, güzel bir festivaldi.

    Beykoz Kundura'ya biraz daha erken saatte gitmiş olsaydık "Kundura Hafıza"nın "Bir Fabrikaya Sığan Dünya" sergisini gezebilirdik. Bünyesinde önemli bir arşivi barındırıyor burası. Üstelik Tarih Vakfı işbirliği ile birlikte yürütülen araştırmalarla daha da genişliyor. Baba tarafından memleketim Gemlik'te de bir ipek fabrikası vardı ve ülkemizin diğer şehirlerindeki fabrikalarda olduğu gibi burası öyle bir yaşam alanıydı ki oradan yolu geçmiş olanların anlattıklarına imrenirdim. İşte Beykoz'daki, Cumhuriyet'in kazanımlarından biri olan Sümerbank da yaklaşık 3000 kişilik nüfusuyla, sinema, kütüphane, kreş, sağlık ocağı gibi birimleriyle zamanında -belki de halâ- imrendiğim bir tesisti. O günlerde kullanılan makineler, o günlere dair fotoğraflar, belgeler "Kundura Hafıza" çatısı altında korunuyor ve sergileniyor. Bazı tarihlerde fabrikanın eski çalışanlarıyla ve aileleriyle toplanılıyormuş. 
Bu çok güzel bir hareket. Ayrıca arşivi oluşturma aşamasında da çalışanların bilgilerinden, anılarından faydalanılıyormuş. Az önce bahsettiğim sergi ise yaz boyunca cuma-cumartesi ve pazar günleri açıkmış. Merak eden, yolu düşen gezebilir ancak unutmayın film platolarının olduğu bölümlere girilmiyor. 
    Farklı bir mekân Beykoz Kundura. Geçmişten günümüze uzanan bir köprü gibi. Bu yazıda yer almayan pek çok ayrıntısı var ki bunun için sosyal medya sayfalarına ya da internet sitelerine göz  atabilirsiniz. Bugün kültür-sanat merkezi olmuş eski fabrikalarımızdan birinin, üretim tarihimize ve bu konuda günümüzde neler olup bittiğine dair hatırlattıkları meselesi, uzun uzun tartışılacak bir mesele. Ben bu yazıda İstanbul'a dair güzel bir etkinliği ön planda tuttum. Arka planda düşündürdükleri ise daima aklımda. İlk satırlarda değindiğim gibi, Boğaz'ın enfes bir noktasındaki bu alanın, en azından şu anda bir konut projesi, bir AVM, bir otel olarak değerlendirilmemiş olması da bir tesellidir. 




11 Ağustos 2022 Perşembe

SELAM!

     Yaşasın! Yine buradayım! İki aylık aradan sonra... Hiç kimseyi okumadan hemen yazmaya giriştim zira okumaya bir dalarsam yine yazamayacağım. Okumalara da sıra gelecek. Tembelliği kırıp buraya adım attım ya iki aylık uzaklığın acısını çıkaracağım ve takip ettiğim her arkadaşımın sayfasına tek tek göz atacağım. Bakalım bloglara yaz rehaveti düşmüş mü? Kimler çalışkanlığından vazgeçmemiş, kimler seyrekleştirmiş yazılarını? 
    Enerjik bir giriş yapmış olabilirim, bu ara öyle hissediyorum fakat yaz başında aynı duyguda değildim. Haziran ayının ilk günlerinde eşim mide kanaması geçirdi ve toparlanması biraz zaman aldı. Kanamanın nedeni fazla ağrı kesici kullanımı. O sıra dişinde problem vardı. Diş hekimimiz şehir değiştirdiği için kime gideceğine karar vermeye çalışırken zaman geçti, ağrısı arttı, yüzü şişti vs. Hep olabileceği gibi dayanılmaz bir noktada en yakındaki doktora koştu. Doktorun verdiği antibiyotiği yarım yamalak içmiş ki bunun farkında değildim, öyle davranacağı aklıma bile gelmezdi. Nitekim dişindeki enfeksiyon bitmeyince tekrar bir posta antibiyotik, tekrar ağrı kesiciler... Yani epeyi bir süre günde ikişer ikişer ağrı kesici aldı. Hem de -isim vermeyeyim, tahmin edersiniz- en ağırlarından biri. 
Diş tedavisi başlayınca doktor "Birkaç gün daha iç, iyileşmesine yardım eder" demiş. Ben de artık bu noktada "Ağrımıyorsa alma. Ya midene dokunursa?" dedim. Tabii bu geç kalmış bir uyarıydı, olan olmuştu. Neticede, durduk yere bir güzel mide kanaması yaşadı. Aslında midesi hızlı toparladı ama kendini iyi hissetmeyince yine hastanelik oldu. Kanında enfeksiyon varmış. Bir süre de onunla uğraştık. Fakat inanılmaz kan kaybetmiş. Tabii ki biliriz ama kansızlığın insanı bu kadar beyazlatıyor oluşuna birebir şahit oldum ve şaşırdım. Kırmızı tombik yanaklı adam bildiğin hayalete döndü:) Damardan demir takviyeleriyle kendine geldi. Şimdi yine kırmızı kırmızı geziyor. Tam iyileşti ve işe başladı dedik... İşten muhtemelen covid kaptı geldi. Kendisi zaten o sıra son antibiyotikleri aldığından ve yoğun bir vitamin desteğinde olduğu için pek hastalanmadı. Olan bize oldu. İkişer gün arayla Orhun ve ben de hastalandık. E Orhun genç. O sadece hafif boğaz ağrısı, hafif ateş ve kırıklık yaşadı. Bende bunlara ilave olarak bir baş ağrısı vardı ki hayatımda böylesini görmedim. Nasılsa geçecek diye sabrettim, 24 saat sonra geçti de ama resmen o sıra dünyadan koptum. Hastaneye gidecek mecalim yoktu. Eşim gitti, onu faranjit deyip gönderdiler, test yapmadılar. Fakat ben covid virüsü aldığımızı düşünüyorum. Bambaşka bir şeydi. Şunca yıllık aile hayatımızda ardı ardına grip olmuş değiliz. Bu böyle sırayla vurdu geçti. Eczanede test satılıp satılmadığını bilmiyordum. Sanırım varmış. Onu da almadık. Pozitif olma ihtimaline karşı iyileşene kadar evden çıkmadık. Neyse... Hepsi geçmiş gitmiş oldu. Hastalıktan bahsetmeyi hiç sevmem. Çocukluktan gelme travmaların etkisi... Sevmediğim halde yine iyi anlattım değil mi? İnanın tüm bunlar yüzünden yaz ne ara geldi, ne ara geçti anlamadım. Bir karamsarlığa kapıldım ki anlatamam. Hayır bir de 2 yıllık salgından çıkmışız, herkes gibi tam olarak kendime gelmiş değilim. Yaşlanıyoruz ve bundan sonra herhalde böyle geçecek diye bunalıma girdim:) Şimdi iyiyim. Bunda hava değişiminin etkisini yadsıyamam. Gerçekleştireceğimize bir türlü inanamadığım tatilimizi yapıp geldik. Marmaris Selimiye'den birkaç gün önce döndük. O yemyeşil doğa ve masmavi deniz çok iyi geldi. Şimdi evdeyiz. Bavulları boşalttım, çamaşırları yıkayıp yerleştirdim. Kafam rahat oturdum bilgisayarın başına. Umarım daha sık buralarda olurum yine. Güzel konularla birlikte, güzel haberler vererek, blog dostlarımın güzel yazılarını okuyarak... 

    Geçtiğimiz iki ayın yoruculuğu içinde ara ara keyif molaları vermedim değil. Aksi hâlde her şey çok daha çekilmez olurdu. Kendimi tanıyorum ve mümkün olduğunca buna göre davranmayı önemsiyorum, çaba sarf ediyorum. Örneğin Pera Müzesi'ndeki "Ve Şimdi İyi Haberler" sergisi bana çok iyi geldi. Şahane bir sergiydi. Vakit varken burada yazmayı, hatırlatmayı çok istedim. Gel gör ki o atalet hâli elimi kolumu bağladı. Şimdi müzenin sayfasına girip baktım ki sergi 7 Ağustos'ta sonlanmış. Aklımda bu ay biteceği vardı ama tarihini bilmiyordum. Kaçırmak üzere olanlar ya da duymayanlar için yetişememişim, üzüldüm. 

    Buralarda değilken Isabel Allende'den "Kış Ortasında"yı, Freud'un "Totem ve Tabu"sunu, Pavese'den "Kumsal"ı, Aziz Nesin'den "Şimdi Avrupa"yı okudum. Bir de Stefan Zweig'den "Brezilya"... Bunu okurken ciddi ciddi Brezilya seyahati planları yaptım. Belli mi olur? Belki bir gün görürüm o toprakları. Şu günlerde Paul Auster'ın 
"Ay Sarayı" romanını bitirmek üzereyim. Yazarın diğer romanları gibi bunu da çok sevdim. 

    "The Offer"ı izledim. Bayıldım. Kesinlikle tavsiye ederim. "Baba" filminin çekilme serüvenini anlatan şahane bir dizi. Uzun bir aradan sonra ilk kez açık hava sinemasında film izledim. Fişekhane'de... Burası eski fişek fabrikası. Eski sanayi yapılarının yeniden düzenlenerek kültür-sanat mekânları yapılması fikrine bayılıyorum. Fişekhane de bu anlamda güzel olmuş fakat bir konut projesi içinde yer alması, avm konseptinin dikkat çekmesi kafamı karıştırdı. Galataport misali. Tam olarak içime sinmedi. Mağazalara hiç uğramadık, bünyesindeki  restoranlardan birinde güzel bir yemek yedik, ardından filmimizi izledik. Film çok hoştu yalnız. Seneler öncesinden bildiğim, akranlarımın da çok iyi hatırlayacağı "Dışlanmışlar"ı izledik. Ta 1984'ten bir film. Tom Cruise, Patrick Swayze, Rob Lowe, Matt Dillon'un, yani bir zamanlar odamızın duvarlarını posterleriyle süsleyenlerin en tıfıl halleri:) Yönetmen Francis Ford Coppola ki "The Offer"ı yeni bitirmişim, dizide bol bol Coppola'yı izlemişim. Her şey çok hoştu. Geçmişe yolculuk gibiydi. Yakında bir de Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında bir film izleyeceğiz. Onu da ayrıca anlatırım. 
    İşte böyle... Ben geldim. Buradayım. "Nerelerdesin?" diyen blog dostlarım olmuştu, çok çok teşekkür ederim. 
O zaman... Bir sonraki yazıda görüşmek üzere...




9 Haziran 2020 Salı

OKUMAYA DEVAM... FAKAT SİNEMA SALONLARINI ÇOK ÖZLEDİM

    Carlos Fuentes'in Diana'sı... Yalnız avlanan tanrıça... Yani Jean Seberg. Şu sıralar yazarın kaleminden ikilinin kısa süren aşk hikâyesini okuyorum. Seberg'in bir film çekimi için Meksika'da bulunduğu sırada başlayan ve biten bir hikâye bu. Bir yazar ve bir aktris beraberliği. Fuentes'in satırlarında su gibi akan aşk dolu günler... 



    Birkaç ay önce Romain Gary ve Jean Seberg çiftine takılmıştım. İlginç hayatlar. Bir kitaptan diğerine ulaşan referanslarla epeyi bir okuma yapmıştım haklarında. Ancak yıllardır kütüphanemde bekleyen Diana'ya sıra gelmemişti. Tam o sırada Seberg filmi vizyona girmişti. İzlemeyi çok istedim. Seberg'in aktivist yanının, Kara Panterler'in lideriyle olan ilişkisinin, şaibeli ölümünün nasıl yansıtıldığını merak etmiştim. Fuentes'in deyimiyle "Tanrı'nın elinin tersiyle dokunduğu bir kadındı o". Gel gör ki tarihler 2020 yılının mart ayını gösteriyordu. Türkiye'de ilk Covid19 vakası ortaya çıktı çıkacaktı. Çin ve İran en zorda ülkelerdi. Orhun ameliyat sonrası yeni yeni normale dönüyordu. Seberg'i izlemeye gitmek için çok düşündük. Gösterimde olduğu bize en yakın yer Florya'da bir alışveriş merkeziydi. İstanbul'da yaşayan İranlılar'ın ya da turist olarak burada bulunanların kesinlikle tercih ettikleri alışveriş merkezlerinden biri olduğu için gitmekten vazgeçtik. Sınırlar henüz kapatılmamıştı, ne olur ne olmazdı. O gün bu gündür de sinemaya adım atmış değiliz. Yeni normal denen düzene geçildi fakat sinemalar açıldı mı bilmiyorum. Endişelerimi atamadığım için ilgilenmedim. Henüz açılmadığını tahmin ediyorum. Oysa ki filmleri sinemada izlemeyi sevenlerdenim. Orhun'un set ekibinde çalıştığı ilk film olan ve dolayısıyla bizim için önem taşıyan "Tenet", 17 Temmuz'da vizyonda olacak. Bir aksilik olmazsa tabii... Yönetmen Christopher Nolan "film sinemada izlenir" diyenlerden. Herhangi bir digital platformla anlaşma yapmamış ve planlanan vizyon tarihini değiştirmemiş. Eğer bir aksilik olmazsa ilk kez sinemalarda seyredilmesini istiyormuş. Zaten bu adamı ve filmlerini seviyorduk, şimdi aile tarihimizde farklı bir yere konumlandı. Tenet'in fragmanının yayınlanması, sıkıcı geçen 2020 yılı içerisinde bir renk oldu bizim için. Sinemada izleyebilecek miyiz acaba? Umarım her şey yolunda gider ve izleriz. 
    Seberg'i izlemeyi belki sinemalar açılınca tekrar vizyona girer diye bekletiyordum. Ancak Diana'yı okuyorum ve kitap bitince sanırım internetten arayıp bulacağım.  Bu arada... Yeni normal tamam da... 
Ben eski normalimi çok özledim.



20 Mayıs 2019 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

    Bugünlerde bende bir durgunluk, bir bekleme hâlleri... Önümüzde verilmesi gereken kararlar, atlatılması gereken durumlar var. Yaz ayları, olumlu sonuçlanmasını dilediğim bilinmezlere gebe. Bazen endişe kuyularında debeleniyorum, bazen bir işareti umut algılayıp ferahlıyorum. Öyle bir dönem oluyor ki hayatın doğal getirileri bazen haddinden fazla meşgul ediyor zihnimizi. Tam da bu durumdayım. Kişisel bekleyişler, sabır gösterilmesi gereken durumlar yetmezmiş gibi ülkenin durumu da ortada. Belediye seçimleri yenilenecek. Al sana yeni bir bekleyiş, yeni bir belirsizlik daha. İstanbullular olarak kendimizi ne kadar baskı altında hissetsek de aslında bu sadece İstanbul'un sorunu değil. Of! Anlıyorsunuz işte beni.
    Tercihim neticesinde durgun ve düşünceli geçen haftanın ardından cuma günü hareketlenmeye karar verdim. Önce o gün vizyona giren John Wick 3'e, sinemaya sürükledim eşimi. Cumartesi günü için de Mor ve Ötesi konserine bilet aldım. Ve bu ikisi gerçekten bana çok iyi geldi. John Wick'le dövüşe doyduk, stres attım:) Konserde de gençlerle birlikte zıpladım. Gençler derken tabii ki bizim yaşımızda çok insan vardı konserde. Onu es geçmeyeyim. Neticede 1995 yılında kurulan bir gruptan söz ediyoruz. Bizim de zıplamaya hakkımız var :) Müzik herkesi ortak noktada buluşturur, bu kesin,  yalnız genç nesille aramızda şöyle dikkat çekici bir fark var. Hem şarkıları dinliyorlar, hem dans ediyorlar, arada whatsapp üzerinden yazışıyorlar, arada Instagram'a girip geziniyorlar, beğeni yapıyorlar, arada fotoğraf çekiyorlar, video çekiyorlar, konsere beraber geldikleri arkadaşlarıyla konuşuyorlar vs. İnanılmaz. Bunu asla yermek için söylemiyorum. 
Benim kadar gençleri anlamaya çalışan az bulunur, bu konuda iddialıyım. Yalnız bu durum iyi mi, kötü mü karar veremiyorum. Yani birçok konuyu aynı anda halletmek faydalı bir meziyet olabilir. Ancak, bu şekilde acaba hepsine yarım yamalak ilgi göstermek gibi bir durum oluşuyor mudur düşüncesindeyim. Psikologların "Anda kal" dedikleri bu değil çünkü. Yaptığın işe odaklanmanın faydalarından söz edip duruyorlar. Neyse, devir değişiyor ve etkilerini göreceğiz. Konsere ve gençlere dair bir de şunu söylemem lâzım. Sevda Çiçeği'yle bu kadar coştuklarını bilmiyordum:) 80'lerin başında piyasaya çıkan bir Fikret Kızılok şarkısını gençlerin kafa sallayıp bağıra çığıra seslendirdiği bir tarza ulaştırmak, kesinlikle grubun başarısı.
    
    Gelelim filme... John Wick, üzerine gelen düşmanlarını teker teker tepelerken, ciddi söylüyorum rahatladım. Böyle bir aksiyon filmine ihtiyacım varmış:) Aslında normal olan, üzerine gelen grubun sana hep birden çullanmasıdır, filmdeki gibi tek tek gelmek mantık sınırlarımı zorlamıştır ama olsun. Şaka bir yana, müziğiyle, estetiği yüksek sahneleriyle John Wick filmlerinin görsel bir şölen olduğunu düşünüyorum. Aksiyon ve dövüş diyerek geçmemek lazım. Keanu Reeves için diyeceğim hiç bir şey yok. Çok seviyorum. O kadar.
    İşte böyle... Bugün kendimi daha iyi hissettim ve yazdım. Bu mecrayı boşlamak hiç hoşuma gitmiyor. Gel gelelim her zaman eğrisi doğrusuna denk gelmiyor ve yalpalıyoruz. Oysaki Nisan ayındaki küçük İzmir seyahatimizi yazacaktım, aslında başlamıştım da... Umarım bir sonraki yazıda gönül rahatlığıyla anlatırım. İyi olmalıyım, olmak zorundayım. Hepimiz iyi olalım...
   



18 Ekim 2018 Perşembe

SONBAHARDA SANAT... MUSEO, LORO, ŞAHANE ZÜĞÜRTLER...

    Tembellik edip fazla yazı giremiyorum diye zannedilmesin ki sonbahar gelmedi ve dolayısıyla İstanbul'un sinema salonlarına, tiyatrolarına, müze ve galerilerine gidilmiyor. Örneğin Filmekimi geldi, geçti. Sadece iki film izlemiş olsam da bunlardan bahsedemedim. Neyse ki festival filmlerini daha sonra vizyona girdiklerinde veya istediğimiz zaman internet üzerinden izleme şansımız var fakat Filmekimi dahilinde izlemenin keyfi bir başka oluyor. Aynı amaçla salonu dolduran seyirciyle bir arada olmak hatta bazen tanışmak sohbet etmek, genelde reklamsız film izlemek, benim gibi sinema salonunda izlemeyi seven biri olarak çok farklı filmlere ulaşmak güzel. Ancak her filmi izleyeyim dersen ve ekonomik açıdan orta halli bir sanatseversen cüzdanında hatırı sayılır bir gedik açacaksındır. İşin bu yanı sıkıcı işte. Hafta sonu tam biletin 25 lira olması seni mümkünse hafta içine, 10 liralık biletlere yöneltecektir. O da 19.00'dan önce olursa. O saatten sonra yine 25 lira. Daha önce de yazmıştım, ben çocukken dört kişilik bir aile olarak çok sık sinemaya ve tiyatroya giderdik. O zamanlar aldığımız kadar bileti günümüzde değerlendirip hesap yapıyorum, şimdi olsa o kadar sık gidemezdik. İşin ekonomik kısmına değinmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Değindim. Şimdi gelelim seçtiğim ve izlediğim iki filme. 

    Bu yıl Filmekimi'nde izlediğim ilk film Müze'ydi. Yönetmen Alonso Ruizpalacios. Film, 1985 yılının Noel akşamında Meksika Antropoloji Müzesi'de yapılan soygunu, daha doğrusu soyguncuları konu almış. Birebir soygunu anlatan bir film değil. Soyguncular filmdeki gibi gerçekten yakalanmış olsa da filmde daha farklı, daha romantik bir son var. Filmi seyreden birkaç izleyicinin yorumunu okudum ve herkesin ne kadar farklı sonuçlar çıkardığına tanık oldum. Örneğin filmin Meksika devleti tarafından Müze'yi tanıtmak için çekilmiş havasında olduğunu söyleyenlere katılmadım çünkü ben öyle bir yapaylık hissetmedim. Soygunu planlayan ve kendisi gibi kaybeden konumundaki arkadaşını bu iş için ikna eden Juan'ın hikayesiydi bu. Juan'ı soyguna iten dürtüler konusunda da farklı yorumlar okudum. Benim gördüğüm Juan, 30 yaşına geldiği halde veterinerlik fakültesini bitirememiş, ablaları tarafından bu yüzden devamlı alay edilen, zaten dış görünüşü nedeniyle çocukluğundan beri "küçük" lakabıyla seslenilen, ailenin baskın karakteri olan doktor babanın gölgesinde ezilmiş, isteneni verememiş, kafası karışık bir genç adamdı. Önce kendisine bir şeyleri kanıtlamak istedi. Daha önce müzede çalışmış olduğu için, yeterli güvenlik teknolojisi olmadığı için, tereyağından kıl çeker gibi soyuverdiler müzeyi. Meksika Antropoloji Müzesi bu. Değerli Maya kalıntıları çok. Yükte hafif pahada ağır ne varsa aldılar. Ülke bu soygun haberiyle çalkalanırken, son derece planlı olduğu ve çok kişinin karıştığı zannedilirken, soyguncuların vatan haini oldukları konusunda fikir birliğine varılmışken Juan ve Wilson ellerindeki eserleri ne yapacakları sorusuyla baş başa kaldılar. Meksika halkı çalınan eserlerin boşluğuna bakmak için müzeye akın etti. Ki bu da ayrı bir tartışma konusudur. 1911 yılında Louvre Müzesi'nden çalınmış olan Mona Lisa'nın bıraktığı boşluğu görmek için gelen binlerce insan gelir akla. O boşluğu görmek istemenin nedeni nedir? Bu tabii ayrı bir konu ama bir sanat eserinin güzelliği işte böyle farklı şeyler akla getirmesidir.. Bu kadar anlattığıma bakılırsa ben Müze'yi sevmişim:) Bir izleyen, yüksek sesli müziğin başını ağrıttığını söylemiş ama ben öyle yüksek müzik hatırlamıyorum. Aynı filmden mi bahsediyoruz diye düşünmedim değil. Haydi Loro'dan bahsediyor olsa neyse:) Loro, festivaldeki ikinci filmimdi ve Müze'nin aksine çok renkli, abartılı, gürültülü bir filmdi. Böyle olması da normal çünkü yönetmen Paolo Sorrentino, konu ise Silvio Berlusconi ve onun zamanında İtalya.

    Paolo Sorrentino günümüz İtalyan sinemasının popüler yönetmenlerinden biri. İsmini bilmeyenler "Genç Papa" dediğimde hatırlayacaklardır. Jude Law'ın başrolde olduğu dizi ona ait. Ayrıca Oscar ödüllü Muhteşem Güzellik, Il Divo ve Gençlik (Youth) filmleri de Sorrentino'ya ait.
    Loro'da "Azgın Teke" lakabını hak ederek almış devlet adamı Berlusconi'nin hicvedilmesi, renkli, çarpıcı ve abartılı sahneler konusunda yönetmenin işini oldukça kolaylaştırmış. İlk 15-20 dakika bir miktar erotik film tadında ilerlese de (biraz daha sürse çıkacağımı itiraf ediyorum), popo ve meme fazlalığından fenalıklar gelse de yönetmenin ne demek istediğini gayet iyi anladım:) Berlusconi zamanında kadın bedeninin, kadın varlığının değersizleşmiş olması eleştirilen konulardan biriydi çünkü. Ağırlık o yönde olsa da Loro'da Berlusconi hakkında sadece cinsellik üzerinden hiciv yok. Özellikle karısının onun hakkında söyledikleri dikkate değer.
    Bu sene Filmekimi'nde benim açımdan durum buydu. Farklı iki hayatı anlatan ama gerçek olaylardan yola çıkma noktasında birleşen filmler seçtim. Birini Kadıköy'de Rexx'te diğerini Nişantaşı City's'de seyrettim. Yazıyı yazmadan önce Ekşi Sözlük'te okuduğum bir arkadaş Loro'ya yer kalmadığından yakınmış, serzenişte bulunmuş. Emin olmadan bu serzenişler niye? Benim izlediğim saatte salonda boş yer vardı. Ayrıca illâ festival sırasında izlemek istiyorsan film başlamadan bilet alacaksın, salonun kapısına gideceksin, başlamaya yakın ilan ettiklerinde, gelmeyenlerin boş bıraktıkları yerlere geçeceksin. Böyle yapan çok kişi var. Bilet bulamadım diyenlere ve bunu bilmeyenlere ipucu vermiş olayım. Hâttâ Loro için ben de böyle yapabilirdim. Biletler satışa çıkar çıkmaz satın alınca Biletix, Müze için en arka sıradan, Loro için en ön sıradan yer vermiş. İlk alanlar için doğrusu arkadan başlamaktır. City's'de niye tersi olmuş anlamadım. Zaten artık yakını görmekte zorlanıyorum, ilk sıradan izlememe imkân yoktu:) Boş yerler olunca arka koltuklardan birine geçtim. Boş koltuk vardı yani Ekşici kardeşim.
    Yazıyı benim için sezonun ilk tiyatro oyunu olan Şahane Züğürtler'le bitirmek ve Şehir Tiyatroları sezonunun da açıldığını hatırlatmak isterim. Ekim ayı biletleri çıktığında havalar iyice soğumadan annemle izlemek için gişeden satın aldım biletleri. İkimiz için de uygun olan gün ve saate bakarak Şahane Züğürtler'i tercih ettim. Aslında annemin uzun zaman önce seyrettiği bir oyun bu fakat bir klasik olması nedeniyle hayır demedi. Aslında epeyi bir geç kalmış olsam da ben de böylece ilk kez izlemiş oldum. Haldun Dormen'in yönettiği, Mikael rolünde Can Başak'ı, Tatyana rolünde Müge Akyamaç'ı izlediğimiz, Jacques Deval'in ünlü eseri Şahane Züğürtler, Rusya'daki Ekim Devrimi'nin ardından Fransa'ya kaçmak zorunda kalan ve mecburen hizmetçilik yapan Rus asilzadesi bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Şahane Züğürtler denmesinin sebebi, yanlarında getirdikleri yüklü miktarda bir para olması ancak emanet bildikleri bu parayı harcamak ya da Fransa hükümetine kaptırmak istememeleri ve bir gün Rusya'ya dönecekleri umudu taşımaları. Güldürürken düşündüren, benzerlerinin yaşanmış olması muhtemel insan hikayeleri... 
    Tiyatro iyidir. Sinema kadar ağırlık vermesem de ara sıra izlemek bana iyi gelir. O gün de iyi geldi. Dışarıda esintili ve yağmurlu bir hava varken, annemle Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin fuayesinde sıcak çikolata eşliğinde temsil saatini bekleyip sohbet etmek güzeldi. Darısı ileri ki günlere diyeyim:) Sanatla kalalım!




31 Mart 2018 Cumartesi

KELEBEKLER

   
    Tolga Karaçelik'in Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü aldığı "Kelebekler" filmi dün vizyona girdi. Sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi, aynı gün sinemaya koşup izledim. Çok ama çok beğendim. Yine Tolga Karaçelik farkı, yine farklı bir film. Hani "hem güldürüyor hem ağlatıyor" diye bir söylem vardır ya. Kelebekler'i seyredene kadar klişe bulduğum bu söylem nihayet aklıma yattı. İlk defa bir film beni gerçek anlamıyla hem güldürdü hem ağlattı. Ama en çok güldürdü. Annelerinin intiharından sonra küçük yaşlarda ayrı düşen üç kardeşin buluşması, babalarıyla yüzleşme ya da yüzleşememe hikâyeleri trajikomik şekilde ilerlerken duygudan duyguya sürüklendim. Tam ben "bak görüyor musun, ailevi sorunlar nasıl da travma yaratıyor, büyüsen de peşini bırakmıyor" diye düşünüp üzülürken, yönetmenin aniden oldukça komik bir şekilde beliren "çok da kasmayın" tavrıyla ters köşe oldum. Bunun nasıl olduğunu söyleyemem, en ufak bir ima bile sürprizleri açık eder, en iyisi filmi seyretmek:) Henüz görmemiş olanlara kesinlikle tavsiye ederim. Bir sanatçıya Sundance gibi önemli bir festivalden boşuna ödül vermiyorlar demek ki. Tolga Karaçelik'in Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadan bu işe soyunduğunu, son aşamada filmi tamamlamak için uluslararası fonlama sitesi Indiegogo'dan yardım sağlandığını biliyordum, takip etmiştim. Tüm bunların üzerine önemli bir ödül almak seyircileri de çok sevindirdi. Zaten yönetmenin öyle seyircileri var ki bütçe ayıramamayı dert edinip, yönetmenden habersiz İstanbul'un en önemli noktalarından birinde filmin tanıtımı için pano satın alacak kadar hayran. Bir sanatçı için ne müthiş bir hareket bu. Kelebekler ve onun başarısı, toplumsal günlük yaşantımızda saçma sapan olaylar arasından cımbızla çekip çıkarabileceğimiz güzellikte. Yüzümüzü gülümsetenlere sıkı sıkı sarılmak lazım. 
    








 

6 Ocak 2018 Cumartesi

LOVING VINCENT...

   
    Hafta sonu için tavsiyede bulunmak istiyorsan, perşembe akşamı yazını tamamlayıp cuma sabahı yayınlaman gerekir. Hadi olmadı cuma akşamı da yayınlayabilirsin. Ancak benim gibi 
-tembel demeye dilim varmıyor- kafasına göre takılan bir blog sahibiysen vereceğin tavsiye böyle cumartesi gününe kalır:) Her duruma uygun söz söylemiş atalarımızdan yardım almam lazım. 
O halde "Geç olsun da güç olmasın" diyeceğim. Ben yine de film tavsiyemi yapayım. Efendim, hafta içi Loving Vincent'ı izledik. Vizyona girmesini dört gözle bekliyordum, Orhun'un burada olduğu zamanlara denk gelmesi ayrıca keyif sebebiydi. Anne-oğul izledik Loving Vincent'ı. 
Çok beğendik, duygulandık, binbir emekle hazırlanan animasyonda emeği geçenleri takdir ettik.
    Filmin kahramanları Vincent Van Gogh'un tablolarında hayat bulan kişiler. Ve hepsi gerçek, hepsi sanatçının yakın çevresindeki isimler. Doktoru, postacısı, malzeme tedarikçisi, postacının oğlu, doktorun kızı, Auvers'de kaldığı pansiyonun sahibinin kızı vs.vs. Ve tabi ki çok sevdiği kardeşi Theo. Vincent'ın hayatından, tablolarından fırlayıp gelmiş bu insanlar sanatçı hakkındaki duygusal bir animasyon filmin oyuncuları olmuşlar. 100'den fazla ressam Vincent'ın tablolarını kullanarak çizmiş sahneleri. Kimi sahneler oyuncular oynadıktan sonra üzerine çizim yapılarak oluşturulmuş. O yüzden animasyon da olsa bazı karakterler tanıdık gelecek size. Yalnız Vincent'ın hayatında önemli bir figür olan Doktor Gachet ile Game Of Thrones'tan tanıdığımız Jerome Flynn'ın benzerlikleri inanılmaz. Yerinde bir seçim olmuş. Teknik konusunda bilirkişi olmasam da bir seyirci olarak onca ressamın çizim yapması, çizimlerin birleştirilip şahane bir hikayeye bağlı kalarak montajın yapılması, her bir sahnenin Vincent'ın resimlerini hatırlatması bana son derece başarılı bir iş gerçekleştirildiğini düşündürdü. Tekniği bir kenara bırakacak olursak, film konusuyla da şahaneydi. Vincent'ın intiharı üzerinden ilerliyordu. İntihar mı etti? Öldürüldü mü? İntihar ettiyse sebebi neydi? Senarist kadar biz seyirciler de düşündük ve film ilerlerken bu konu hakkında defalarca fikir değiştirdik. Vincent'ın çevresindeki kimi insanı çok sevdik, kiminden nefret ettik. 
    Sanatçıyı çok seven, Theo'ya yazdığı onlarca mektubu taşıyan postacı Joseph Roulin ve oğlunun, Vincent'ın ölümünden iki yıl sonra gerçekleştirdikleri diyaloglarla başladı film. Postacı, sanatçıdan kalan son mektubu Theo'ya götürmesi için oğlunu görevlendirdi. Oğul Roulin bu işe hevesli değildi, Vincent'ı beceriksiz bir zavallı olarak görüyordu. Öyle ya da böyle yola çıktı, Theo'nun Vincent'tan altı ay sonra öldüğünü öğrendi ve yönünü Doktor Gachet'ye çevirdi. Sanatçının öldüğü Auvers'e giderek onu tanıyan herkesle konuştu. Roulin, Vincent'ın duyduğu derin yalnızlığa, doğuştan gelen hassasiyetine tanık olup fikirlerini değiştirirken, bunun zaten böyle olduğunu bilen biz seyirciler, sanatçı adına bir kez daha hüzünlendik. Görüntülerle, konusuyla, sanatçının nokta atışı yerlerde kullanılmış sözleriyle bizi sarıp sarmaladı bu film. Vincent'ın isteği, içindeki derin hassasiyetin eserlerinden okunabilmesiymiş. Film bunu sağlayıp sanatçının isteğini yerine getirmiş diyebiliriz. 
    Çok kişi biliyor ve bekliyordu bu filmi, yani aslında tavsiye etmek biraz yersiz. Benim hatırlatmak istediğim filmi seyretmek için çabuk davranılması gerektiği. Zira bu tip filmlerin vizyona girmesiyle çıkması bir oluyor. Kendisi ne yazık ki bir Recep İvedik olmadığı için haftalarca gösterilmeyecektir. Filmi izleyebileceğiniz salon sayısı da az. Yine de birini seçip gitmenizi tavsiye edeceğim. Pişman olmayacaksınız.









27 Şubat 2017 Pazartesi

OLAYLAR OLAYLAR! UYKUSUZ KALMAYA DEĞER BİR GECE!

    89.Oscar Ödül Töreni'ni kırmızı halı geçişi dahil başından sonuna kadar izledim. 
İyi ki izlemişim zira özellikle sonu uykusuz kalmaya değecek kadar komikti:) Açılışta 
En İyi Orijinal Şarkı Adayı Can't Stop The Feeling'le yani Justin Timberlake'le birlikte tüm salonun istisnasız ayağa kalkıp dans etmesi çok havalıydı. İyi bir show olacağına karar verilmiş, herkes kalksın denmiş ve bu aynen uygulandı. Böyle bir organizasyonu bizde asla gerçekleştiremezsin. İstemeyenler, iplemeyenler, kasılanlar, kasıntı davrananlar illa olur çünkü. Gel gör ki orası Amerika. Adamlar doğuştan artist. Amerika'yı az da olsa görmüş, insanlarıyla muhatap olmuş biri olarak fikrimi beyan ediyorum. Bırak bir sonraki mimiklerinin, hareketlerinin ne olacağını tahmin edebildiğin oyuncularını (filmlerdeki performansları değil burada demek istediğim, röportaj, talk show vs.de gözlemlediklerim), sıradan insanlarda bile doğal olmayan, basmakalıp davranış biçimleri mevcut. Bu yüzden Amerika'da kendimi o çok aşina olduğumuz filmlerin, dizilerin içindeymişim gibi hissetmiştim. Her şey çok tanıdıktı. Kesinlikle kötü ve gıcık insanlar değiller. Ama artistler. Dün akşamki ödül töreninde her şey planlamaya uygun, tahmin edilebilir şekilde ilerlerken, yani Trump'a laf çakması muhtemel herkese ve her çalışmaya ödül verilirken, sanki Hillary başta olsa dünya güllük gülistanlık bir yer olacakmış gibi davranılırken, her şeye rağmen Amerikan halkının umut olduğu çünkü tüm ezilenleri onların düşündüğü imajı çizilirken hesapta olmayan bir hata yapıldı. Yanlış zarfın sahneye gelmesiyle En İyi Film ödülünü 
La La Land'in aldığı söylendi. Yapımcı, yönetmen, oyuncu vs. herkes sahnedeyken, garibim yapımcı anasına babasına teşekürünü etmişken görevliler geldiler ve yanlışlık olduğunu söylediler. Sahnede bir karmaşa oldu. İşte o anlar benim çok hoşuma gitti. Çünkü plan yoktu, oluşan şaşkınlık duygusu ve hayalkırıklığı herkesin yüzüne yansıdı. La La Land ekibi için üzüldüm ama Hollywood yıldızlarının yapay jest ve mimiklerini izlemektense doğal hallerini görmek her zaman yakalanamayacak bir şey:) Emma Stone "Oh My God!, Oh My God!" derken çok tatlıydı ve bir kez daha gönlümü fethetti:)  Ve Ryan Gosling'in şu haline de hala gülüyorum.

    
    Trump'ı onaylıyorum gibi anlaşılmasın. Çok çok azı dışında politikacıları sevmem. Hem iş adamı, hem inşaatçı, hem politikacı olunca hiiiiç sevmem. Ama sanırım akşam Trump'ın ahı tuttu:) Canlı yayında tüm dünyanın gözü önünde adama "Naber?" diye mesaj attılar. Ben Trump'ın yerinde olsam "Siz önce adam gibi tören yapmayı becerin" diye tweet atardım. Nasıl olsa iyice yüz göz olmuşlar. 
    Oscar bende bu sene böyle bir etki yarattı. Tüm dünyanın kafayı yediğini düşünüyorum. Moonlight iyi bir film olabilir ancak en büyük ödülü almasını yanlı bir tutum olarak görüyorum. En İyi Film ödülünü La La Land'in alacağını düşünüyordum ancak ilerleyen dakikalarda törenin gidişatına bakarak Moonlight'ın ipi göğüsleyeceğine kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. La La Land bence "konusu basit" düşüncesiyle göz ardı edilmemesi gereken bir film. Sıradan bir konuyu çok farklı şekillerde işleyebilirsin. Damien Chazelle bunu farklı bir şekilde başarmıştı. "Konu basitti ya" diyenlerin birçoğunun Recep İvedik'e bayıldığını düşünürsek 
La La Land'i sevdiğimi söylemekten gocunmadığımı da eklemek isterim. 
    Velhasılıkelam, siyasete bulanmış gergin bir gecenin sonunda ödülü -eğer hala umut diyorsanız- La La Land'in alması şık olurdu.










10 Ağustos 2016 Çarşamba

SİNEMA, KİTAPLAR, KEYİF ÜZERİNE...

    Dışarıda, yani sinema salonlarında film izlemeyi çok seviyorum. Evde izlediğimde salonda olduğu kadar dikkatimi veremiyorum filme. Favori sinema salonum 
Cinema Pink Migros... Tüm Cinema Pink salonları çok şık ve benzer özellikte ama ben semtimizdeki (Beylikdüzü) şubesine bayılıyorum. En sevdiğim özelliği kocamaaan bir kütüphaneye sahip olması. 
Konu mankeni görevi yüklediğim yeğenim Nisan:)
    Bakın bu fotoğrafta kütüphanenin yarısı görülüyor. Genelde ailecek film izlemeyi seviyoruz ama eğer yalnız gittiysem biraz erken gidip kitaplara göz atmaktan, hatta birbirinden renkli koltuklarda oturup birkaç sayfa okumaktan çok hoşlanıyorum. 

    Kitapseverler için tam bir cennet burası. Kütüphanede benim hesabıma göre 2000'den az kitap olamaz. Belki de çok daha fazlası var. Kitapların çoğu eski, okunmuş. Sahaf özelliğinde. Tabii çok hoş bir durum bu ve sinemada kitapları görmekten keyif alıyorum ancak bu kadar çok kitabın mesela ihtiyacı olan bir köy okulunda yer alması daha mı iyi olurdu diye düşünmüyor değilim. Konsept şahane ve olması gereken, modern bir şehre yakışan bu aslında fakat bizde ne yazık ki ihtiyaç hisseden çok fazla okul var. Keşke olmasaydı. Böyle ikilemde kaldım işte.

    Favori sinemamın koridorları çok sürprizli ve şık. Geçenlerde şehir dışından gelen bir arkadaşımla birlikte gittik, onun isteğiyle uzun koridorlarda fotoğraf çekmekten filmin ilk dakikalarını kaçırdık:) 

    Buraya birkaç fotoğraf ekledim ama beni İtalya'da bir mekanda hissettiren Rönesans tarzı duvar resmini görüntülemeyi unutmuşum. Kütüphaneden sonra en beğendiğim kısım orası.

    Filmlerin gösterildiği salonların konforu da müthiş. Yumuşacık, kocaman deri koltuklara -özellikle Orhun'la ben- oturmuyoruz adeta yayılıyoruz:) Koltukların arası oldukça geniş olduğu için komşu seyircilerle muhattap olmak pek olası değil ki bence bu çok önemli.

    Günlük sıkıntılardan kaçmak için sığındığımız mekanlardan biri sinema salonları. 
O yüzden şık ve rahat olmaları gayet doğal. Hepsi benim anlattığım salonlar gibi değil tabii. Şıkış tepiş kalabalıkla girilen, dip dibe oturulan salonlar da var. IMAX izleyeceğimiz zaman mecburen onları tercih ediyoruz ama normal, keyifli bir seyir için tercihim yukarıda bahsettiğim sinema. Aslında kitapseverler için ne kadar kıymetli olan kütüphanesinden bahsetmek için yazacaktım bu yazıyı ancak genel bir Cinema Pink reklamına döndü, farkındayım:) Olsun. Daha önce denemediyseniz bir göz atın bence. Bakalım benim gibi sevecek misiniz?





24 Ekim 2015 Cumartesi

AMY!

    İstanbul'da hava iyice bozdu. Yağmur-rüzgar işbirliği iki gündür canımıza okuyor. 
Şu an üzerimde battaniye, elimde bir fincan yeşil çay, pencere kenarına kurulmuş yazıyorum ve dışarıya göz attıkça titriyorum. Evden çıkmak içimizden gelmiyor bugün. Orhun okula gitti geldi, biraz uyudu, odasında bilgisayarın başına geçti. Eşim büyük kanepeye yayılmış, 2.Dünya Savaşı'yla ilgili bir film seyrediyor. Yemek hazırlığına geçmeden önce biraz yazayım istedim. 
    Dün Amy Winehouse belgeselini izledim. Başka bir işim dolayısıyla Nişantaşı'ndaydım ve fırsat yaratıp sinemaya da attım kendimi. Her sinema salonunda gösterilmiyor malum. City's Cinemaximum'da gördüğüm için mutlu oldum. Hafta içi öğlen saatlerinde olduğu için ancak birkaç kişiyi bulan seyirci grubuyla izledik genç yaşta hayatını kaybedip, 27'likler grubuna katılan İngiliz şarkıcı Amy Winehouse'un gerçek kamera çekimlerinden oluşan belgeselini. 14-15 yaşlarındaki görüntüleriyle başladı hikaye. Devamlı elinde bir lolipop. İleride kapılacağı bulimia çılgınlığını işaret eder gibi, çok yemek yemekten şikayet halinde. Sonrasında, daha genç yaşta caz müziğe olan tutkusunu belli eden görüntüler. "Ünlü olacaksın" diyen arkadaşlarına "Ünlü olursam kendimi öldürürüm" deyişi. Ama güçlü ve farklı sesinin etkisiyle önlenemez bir şekilde yükselişi... Arka arkaya gelen ödüller. Şöhreti kaldıramayan hassas bir ruh. Ve ölümüne kadar peş peşe gelen olumsuz tesirler. Uyuşturucu bağımlısı Blake Fielder ile yaptığı yıkıcı evlilik. "Kocam mutluysa mutluyum" diye diye uçuruma sürüklenişi. Silik bir anne, çocukken ilgilenmeyen ama ünlü olduktan sonra kızının yanından ayrılmayıp etkisi altında bırakan baba. Genç yaştan itibaren kullanılan uyuşturucu ve alkol. Düşkün halini fotoğraflamak için peşinden ayrılmayan paparazzi ordusu. Tüm bunlar sadece müzik yapmak isteyen, caz şarkıcılığının gereği olarak yalnızca ufak gruplara söylemek isterken tüm dünyanın gözü önüne çıkmak durumunda kalan, arkasında durup ona "Hayır" diyebilecek birinin desteğini bekleyen Amy'yi genç yaşta ölüme götüren etkenler. Oysa ne güzel bir sesi vardı ve ne güzel şarkıları. Dünyaca tanınmasını sağlayan Back To Black albümü hakkında"Piyasa işi değil tabii ama yine de popüler bir albüm" diyerek çok sevdiği caz müziğinin dışında kaldığı için hafifçe serzenişte bulunmuştu. Fakat ben bayılırım bu albümdeki şarkılara. Özellikle büyük hayranı olduğum "Mad Men" dizisinin jenerik müziği "You Know I'm No Good" vazgeçilmezimdir. "Müziğiyle baş başa bıraksalardı da söylemeye devam etseydi" diye düşünürdüm ama daha sonra anladım ki Amy, bu dünyaya ait olmayan huzursuz ruhlardan. Erken yaşta bu dünyayı terk edeceği belli olanlardan. Belgeseli hüzün duygusuyla seyrettim. Ve şunu bir daha anladım ki, düşersen tekme vuran çok olacak. Zor durumda olup toparlanmaya çalışan Amy'yle acımasızca alay eden Amerikan ve İngiliz basını ve medyasının tavrı bir kez daha nefret ettiriyor kendisinden. Ama böyledir bu. Dediğim gibi, düşersen tekmelerler. Amy Winehouse sevenlerinin etkileneceği ve aynı zamanda bir hayat dersi de çıkaracağı belgeseli tavsiye ediyorum. En sevdiğim Amy şarkısını da ekleyiveriyorum efendim.









25 Aralık 2013 Çarşamba

BİR OYUN... BİR FİLM...


    Geçtiğimiz hafta sonu bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi izleme fırsatı buldum. 
    Cumartesi günü, Ürgüp'te yaşayan ve İstanbul'a ziyarete gelen arkadaşımla buluştuk, önce güzel bir yemek yedik ve arkasından Moda Sahnesi'nde                 "Bütün Çılgınlar Sever Beni" isimli oyunu izledik. Arkadaşım, büyük şehir etkinliklerinden uzak olduğu için, İstanbul'a geldiğinde zamanının yettiğince sinema, konser, tiyatro vs. ziyaretlerinde bulunmayı tercih ediyor. Bu kez de öyle oldu ve hem güzel bir oyun izlemiş olduk, hem de birbirimizle hasret giderdik. 
    Bütün Çılgınlar Sever Beni, Stefan Tsanev'in yazdığı, Kemal Aydoğan'ın yönettiği tek perdelik bir komedi. Oyuncular Mert Fırat, Aslı Tandoğan ve Volkan Yosunlu... Evlilik, aldatma, şüphe, kadın-erkek ilişkileri, dostluk üzerine kurulu bir oyun.   
  Kısaca bahsedecek olursak: Güzel ve narin arp sanatçısı Maria ile evli olan Yosif, karısının onu aldattığından şüphelenmektedir. Aslında bu konuda elinde ipucu yoktur ama Yosif kimsenin kusursuz olmayacağına inanmaktadır. Karısının kendisini aldatıp aldatmayacağını öğrenmek için eski dostu Angel'dan yardım ister. Angel, Maria ve Yosif'i tanıştıran kişidir. Yosif'in tam tersine son derece naif, romantik ve iyi niyetli bir insandır. Yosif'in ısrarları sonucu Maria'yı ayartmayı kabul eder. Sonrasını anlatmayayım. Devamı Moda Sahnesi'nde efendim... 
    Aslında benim tiyatroyla pek aram yoktur. Büyük ustaları seyretmeyi severim muhakkak. Ama onun dışında özellikle aramam. Fakat neden? Bunun niye böyle olduğunu düşündüm ve buldum:) Ben tiyatro oyunlarında geriliyorum. Çok etkileyici değilse kendimi oyuna veremiyorum çünkü sahneye ben çıkmışım gibi heyecanlanıyorum. Bunu ilk defa burada itiraf edeceğim, oyuncular repliklerini unuturlarsa, ya da başka aksilikler olursa diye onların yerine ben heyecanlanıyorum:) Vallahi de billahi de böyle hissediyorum. Çok saçma değil mi? Sanırım empati yeteneğim haddinden fazla gelişmiş:) Normal bir durum değil yani. Tiyatroda diken üzerinde oturuyorum, sinemadaki gibi koltuğa yayılıp keyip çatamıyorum. Bir de şunu anladım, fonda müzik olmamasından ya da az olmasından hoşlanmıyorum. Görüntülere müzik eşlik etmeli gibi geliyor bana. Tuhaf bir durum yani. Hal böyle olunca tiyatro konusunda zevkine güvenilmez bir insan olabilirim demeye getiriyorum. Tiyatro kritiği yaptığımda okuyun ama çok ciddiye almayın beni:) Aslında seyretmesem bile tüm oyunları takip ederim, nerede ne var bilirim, kim oynuyor bilirim, kim yazmış bilirim, beğeneceğimi düşündüğüme ya da Orhun'un görmesini istediklerime gitmeye çalışırım. Bazen de böyle arkadaş teklifiyle giderim ama onun dışında sıkı bir tiyatro izleyicisi değilim. Bana oyun beğendirmek zordur ama bu tamamen benim gıcıklığımdan kaynaklanıyor, kabul ediyorum. Örneğin ben bu oyuna 10 üzerinden 7 veriyorum ama o gün salondakiler 10 üzerinden 9 verdiler bence:) Anlatabiliyor muyum? :) 
    Biraz kafa karıştırmış olabilirim, oyunculara değinip bağlayayım ben en iyisi. Öncelikle Mert Fırat'ı seyretmek çok keyifliydi. Genelde duygusal rollerle tanıdığımız Mert Fırat komediye de çok yakışıyormuş. Tiplemesi şahaneydi. Çok enerjikti, oyunu alıp götüren isimdi. Volkan Yosunlu'yu ilk defa seyrettim. Herkes Mert Fırat'tan bahsediyor ama Volkan Yosunlu da "saf, romantik, naif mimar Angel" rolünde çok iyiydi. Aslı Tandoğan ise biraz daha anlaşılır olmalı diye düşünüyorum. Şahsıma dair derin analizlere girerek konuyu dağıtmış olsam da, tavsiye edebileceğim bir oyun. Keyifli, eğlenceli.


Kadıköy Moda Sahnesi'ne gelecek olursak... İlk defa gittim. Malum ben Beylikdüzü'nde yaşıyorum.         Arada epeyi bir mesafe var ama ilgimi çeken oyunlar olduğunda tekrar giderim. Eski Moda Sineması'nın yerine yapılmış. 3 salondan oluşan küçük, sıcak bir kültür merkezi. Cıvıl cıvıl Bahariye Caddesi'nde yer alıyor. Bulunduğu pasajın girişinde sahaf bile var. Bilet fiyatları uygun. (Yalnız, koltuk yerine sandalyelerin olması pek hoşuma gitmedi. Üzgünüm ama rahat değildi. Oyunlar ve filmler iyi olduğu sürece katlanılabilir bir durum tabii bu).                 Moda Sahnesi'ne hayırlı, uğurlu etkinlikler diliyorum.




    Pazar günü de Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları'nı seyrettim. Hobbit Hobbit'tir, tavsiye edecek halim yok:) Fakat belirtmek istediğim şeyler var. Geçen sene Hobbit 1'de uyuduğumu yazmış ve hafif de olsa tepki almıştım:) (Burada). Bu sefer uyumadım dostlar! Bu sefer beğendim. Cin gibi gözlerim açık seyrettim:) Ama kabul edin Hobbitseverler, bu film kesinlikle ilkinden daha iyiydi. Tamam geçen sefer sinemaya zaten uykulu gitmiştim ve 3 boyutlu seyretmemiştik ama yine de birincisi yavandı, çocuk masalı gibi bir şeydi. Hobbit 2 kesinlikle daha hareketli. Bir de LG 3D IMAX zamazingosuyla seyredince filmin büyüsüne kapılmamak elde değil.                         Daha doğrusu görüntülere kapılmamak elde değil. Tamamen görsellik üzerine kurulu bir film. Universal Stüdyoları eğlence parkındaki oyunları hatırlattı. Tamamen karanlık olsa, diğer seyircileri görmesen, koltuklar hareketli olsa, sağdan soldan dumanlar sular vs. gelse, al sana Universal eğlence parkı... Sevenleri zaten kaçırmazlar da, gündemden uzaklaşmak, farklı dünyalara dalmak isteyenler de muhakkak görsün derim ben. 

NOT: Hobbit'ler başımızın tacı ama Elfler de çok karizmatikler yahu:) Evangeline Lilly şahane bir elf olmuş. Belirtmeden geçemeyeceğim.