8 Temmuz 2023 Cumartesi

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLER...

     27 Temmuz tarihine kadar, müsait olan herkesin görmesini istediğim bir sergiyi hatırlatmak için buradayım. Nisan ayının ilk haftası Meşher'de açılan sergiyi ben ancak geçen hafta ziyaret edebildim. Bir süredir yüzümü huzurla gülümseten böylesi bir etkinlik içinde bulunmamıştım. Konumuzun öznesi John Craxton... Ve tabii onun Ege kokulu rengârenk resimleri, sınır tanımayan karakteri... Ve biraz da imrendiren şansı... Şans konusu sergi tanıtımında özellikle vurgulanmış. Şöyle ki... Londralı varlıklı bir müzisyen ailenin oğlu Craxton, hayatı boyunca sadece sevdiği şeylere odaklanmış. Resim yapmak ve gezmek gibi... Çoğu kişinin hayalini yaşamış. 
Sergi kitapçığında hakkında "Olağanüstü yetenekli, olağandışı talihliydi; keyfin resmini çizip keyif içinde yaşayan cesur bir hedonistti" denen Craxton'ı vallahi kıskanmadım:) Coşkulu resimlerinin uyandırdığı keyif baskın geldi. "Böyle de yaşanabiliyormuş" deyip, sanki Ege kıyılarında ben gönlümce gezmişim gibi, tüm o insanlarla ben tanışmışım gibi, kedilerle ben oynamışım, keçilerle dostluk etmişim gibi, o resimler benim fırçamdan çıkmış gibi hissettim. Gündelik yaşamdan koptuğum bir zamandı. Mutlu oldum. 

    John Craxton resmi eğitimi reddetmiş, gönlünce resimler yapmış. Ancak yakın aile çevresinde sanatçılar çok olduğu için gereken desteği de bulmuş. Onlardan hem teknik anlamda dersler almış hem de beraber yaptıkları müze gezileri sayesinde ufku açılmış. Picasso ve El Greco'dan etkilendiğini söylüyor ki daha erken dönem resimlerinde bu etkiyi görmek mümkün. 

    Genç yaşında ziyaret ettiği Dorset'teki Pitt Rivers Museum'da antik sanatı keşfetmiş ve Akdeniz'e hayranlığı başlamış. 2.Dünya Savaşı sırasında Londra'da haliyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş ve bunu sergide gördüğümüz resimlerine de yansıtmış. Hem konu, hem renk, hem yarattığı etki olarak daha karanlık resimler bunlar. Onlar da çok beğendiğim etkili resimler ancak bir tane bile fotoğraf çekmemişim. Dikkatimi eserlere vermek için genelde -belki birkaç hatıra dışında- pek fotoğraf çekmiyorum fakat bu yazının benim gözümden akışı için olmalıydı. Özeleştirimi de yapayım. İngiltere dönemi resimleri bu aşamada şunun için önemli. İngiltere'den çıktığı anda, Yunanistan'a gidip gelmeye başladığı anda tarzı değişiyor. Hele hele Yunanistan'da yerleşik duruma geçince daha da canlanıyor; hayatın içine karışmış, güneşle ve denizle yoğrulmuş, hayatta olmanın keyfiyle şekillenmiş eserler oluşturuyor. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi "Işığın Peşinde" müthiş bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

    Yunanistan'a ayak basmadan önce, savaş biter bitmez, kendisi gibi aykırı ressam Lucian Freud'la birlikte önce Scilly Adaları'nı ziyaret ediyorlar. O sırada 22 yaşında. Savaş sırasında orduda görev almıyor çünkü tüberküloz nedeniyle sık sık hastalanıyor. Ne ilginçtir ki hem ruhen hem bedenen sıcak iklimlere ihtiyacı varmış. Sanırım Ege-Akdeniz coğrafyası onu hep çağırmış. O da bu çağrıya uyarak 23 yaşındayken önce Atina'ya gitmiş. Sonra Poros adasına taşınmış, Kiklad Adaları'nı ve 12 Ada'yı gezmiş, birçok yerli sanatçıyla tanışmış, arada hem Yunanistan'da hem Londra'da sergiler açmış. 3 yıl sonra Girit'i tanımış. Her yıl buraya gelip gitmiş, kalan zamanında bol bol resim yapmış ve birçok ülkeye seyahat etmiş. İstanbul'a da birkaç kere gelip gitmiş tabii. Antik dünyanın peşinde Çanakkale'den İzmir'e gezileri olmuş. 1959'da Girit'e taşınmış. Hanya'da Venedik limanında bir Osmanlı evini satın almış. Eve dair bir video da sergide mevcut. 1967'de Cunta döneminde Girit'ten sürülmüş. Ajan olduğu söylenmiş, kimine göre askeri rejimi hafife alan yerli yersiz konuşmaları dikkat çekmiş ve genç askerlerle yakınlığı da onun Girit'ten sürülmesine neden olan söylentiler arasında. 9 yıl aradan sonra dönebilmiş Yunanistan'a. Girit'te stüdyo olarak kullanmak için ikinci bir ev satın almış. Bu ev onun anısına Yunan Ulusal Anıtı ilan edilmiş. 2006 yılında sağlık nedeniyle Girit'ten ayrılmış ancak geçici umduğu bu ayrılık son olmuş. Bir daha Girit'e dönememiş. Yabancı bir kaynakta küllerinin Girit'e götürüldüğünü okudum fakat başka bir yerde görmediğim için emin olamadım. 



    Resmi eğitimi reddeden, kendi tarzını yaratan, sanata dair hiçbir beklentisi olmadan gönlünce çizen ve kendini "Arkadyalı" olarak tanımlayan Craxton'ın Ege resimleri tamamen kendine özgü. Gündelik hayata dair, ışıkla bezenmiş resimler bunlar. Ve bu sergi, The Guardian'da çıkan habere göre sanatçının en büyük sergisi. Craxton Londra Kraliyet Akademisi'ne seçilmiş ve kendi ülkesinde de sergileri oluyor ancak habere göre yine de bu zamana kadar İngiltere'de gereken ilgiyi görememiş. Yunanistan sanatçıya daha fazla sahip çıkıyor ve İstanbul'daki bu sergi Londra'nın bir miktar gözünü açmış. Sergi İstanbul'dan hemen önce Girit'teymiş. Sanatçının eserlerinin büyük kısmı Ömer Koç koleksiyonunda yer almakta. İstanbul'da yaşayanların, yakın zamanda İstanbul'da olacakların kaçırmaması için yaklaşık 3 hafta kadar bir süre var. Meşher sergilerinin ücretsiz olduğunu da ekleyeyim. 


    Meşher'den çıkınca yakın zamanda restore edilip açılışı yapılan Botter Apartmanı'na da uğradım. Nerede o ilk günlerdeki izdiham, nerede o günkü tenhalık? Kalabalık dağılsın diye beklemiştim. İyi de yapmışım. Rahat rahat gezdim. 



    Sosyal medyada fazlasıyla yer alsa da minicik bir ekleme yapayım. Botter Apartmanı İstanbul'un ilk Art Nouveau binası. Sarayın resmi terzisi Jean Botter için yapıldı ve mimarı Raimondo D'Aronco ki kendisi mimarlık tarihimiz açısından önemli isimlerden biri. Apartmanın ilk katı "Botter Moda Evi" olarak kullanılmış. 1900'lerin hemen başında inşa edilmiş değerli bir mekânı gezerek deneyimlemek güzel. Üstelik bir de "Düşler, Hakikatler" isimli sergi varken. Vaktim olsaydı kütüphanesinde de vakit geçirmek isterdim. 3 okuma-çalışma odasında sadece 5 genç vardı. Bu sayı bana az geldi doğrusu. İstanbul'un göbeğinde tarihi bir mekânda daha fazla vakit geçirmek adına kütüphanesinden de faydalanılmalı diye düşünüyorum. Sosyal medya etkisi biraz azalmış sanırım. 
Gerçi bir yandan da şöyle düşünüyorum: İstanbul o kadar kalabalık ki bazı yerler tenha kalsa da olur mu acaba? 






    Botter'den çıkınca da ANAMED binasında yeni açılan bir sergiye, "Türkiye'de Bizans Çalışmalarının Serüveni"ne geçtim. Bir miktar akademik bir sergi fakat "Bu topraklarda yaşıyorsak geçmiş kültürlere de az ya da çok aşinalığımız olması gerekir" düşüncesiyle hareket edenler için oldukça faydalı. Çok da özenli. Burada da epeyi bir vakit geçirdim. Koç Ailesi'nin ülkemiz adına kültür-sanat bağlamında yaptığı katkıları bir kez daha gönülden takdir ettim. 


    Beyoğlu'nda aynı güzergâh üzerinde 3 farklı mekânda 3 sergiye ulaşmak... Üstelik bunlar sadece o gün seçtiklerim. Kızıyoruz mızıyoruz ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bir de o gün Beyoğlu pek bir sakindi. Yani bir süredir gözümüzü, gönlümüzü yoran karmaşa yoktu. Pek çok milletten makûl bir turist kalabalığı vardı. En azından Şişhane civarı böyleydi. Fakat mağazalar, yeme-içme yerleri muazzam pahalı. Fiyatlar tamamen turistik. Devamlı giderim ama bu sefer bana inanılmaz pahalı geldi. Bir tatlı bir kahveye ödediğim hesabı telaffuz etmek istemiyorum ki dediğim gibi her gittiğimde o tatlıyı yerim, o kahveyi içerim. Bir süre yapmayacağım sanırım. Kırık Türkçeli yabancı bir kadın bile "Her şey ne kadar pahalı olmuş" diye garsona dert yanıyordu. Sanatla başladığım yazıyı ekonomiye bağladım ama inanın planlı değildi. Bu sıra her konuşmamız, her sohbetimiz eninde sonunda ekonomiye bağlanıyor. Kafa rahatlığıyla gezeceğimiz günlerimiz yakın olsun efendim!




4 Temmuz 2023 Salı

BAYRAMDI GEÇTİ, OKUNDU BİTTİ...

     Birkaç saattir blog yazısı okuyorum. Yine biriktirdim, yine aklım burada kaldı, yine dönüp geldiğimde arka arkaya okumalar yaptım, yine yazmak istedim. Arada koca bir bayram tatili geldi geçti. Bayramda evdeydim. 
Hem de baya baya evdeydim. Annem, kardeşim tatildelerdi; eşim çalışıyordu; oğlum uzaktaydı; eşimin kardeşi çoluk çocuk tatildeydi... Aranacakları aradık, biraz sohbet muhabbet için arife günü dayımlara uğradık. Onlar da ertesi günü evde olmayacaklardı. O kadar... Şikâyetim yok. Vallahi tam benlikti. Doğum günleri hariç hiçbir özel günü sevmiyorum, topluca yapılan klişe hareketlerden hoşlanmıyorum. Çocukken ve gençken de bayramlarda sinir ola ola gezerdim. Özellikle kadınlara eziyet günler olduğunu çocuk aklımla bile ayırt ederdim. Bayram günlerini yürüyüş yaparak, dizi izleyerek, kitap okuyarak geçirdim. Balkonda rahat rahat okudum çünkü yan sitenin açık alanından gürültü gelmiyordu. Kimsecikler yoktu ve bu benim için bulunmaz bir nimetti. Bir önceki yazıda bahsettiğim kitabı okudum mesela. Çoğunluğun sevdiği kadar sevdim mi? Sevdim aslında. Bu platformda tanıdığım çoğu kişinin seveceğine de eminim. 

    Hüzünlü bir hikâye, merak uyandıran bir kurgu ve akıcı, sade bir dil... Yalnız... Macar yazarlar mı hep hüzünlü şeyler yazıyorlar, yoksa biz hüznü sevdiğimiz için o tip kitaplar mı öncelikle dilimize çevriliyor? Bu konuda biraz düşündüğümü söylemeliyim. Evet 2.Dünya Savaşı'nı ağır yaşadılar. Hüzünlerini anlıyorum. Kaç Macar yazarının kitabını okuduysam kederlendim. Varsa farklı Macar romanları okuyanlar... Tavsiyelerini bekliyorum efendim. 
Ama lütfen "İza'nın Şarkısı" demeyin:) Hiç onun kadar sinir olduğum bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. 
Anne baba olarak İza'ya her türlü sorumluluğu yükle, sen akıllısın de çekil kenara, sümsük sümsük davran ve sana acımamı bekle. Mizacıma ters düşen anne ve baba portresi mevcuttu, içimi şişiren bir kitaptı. Budapeşte'ye gittim, yine gitmek istiyorum, Macarları çok sevdim fakat romanlarıyla tam kaynaşamadım sanırım. Belki de bize sunulanlar hep vicdan azabı işlerdi. Hani biz Türkler de birçok acıdan geçtik ve geçiyoruz ama artık şerbetliyiz mi demek lâzım, yoksa umursamaz mıyız, ya da fazla mı optimistiz bilemedim ama farklı işler de yapıyoruz. 
Bunu da düşündüm. Bakınız farklı bir iş: 

    Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur" podcast serisini çoğu kişi bilir. O seride Uğurcan Ataoğlu'na ayrılan bölümü dinlediğimde "25 Kuruşluk Kitap"ını almak istedim. Kendisini isim olarak tanıyordum. Hem mezun olduğum okulda ders veriyor, hem yaratımına katkıda bulunduğu reklamlar dolayısıyla sağda solda okumuştum, hem Gırgır günleri var vs. Ancak fazla ilgilendiğim bir isim değildi. Şu -daha önce bahsettiğim- İkinci Üniversite kapsamında Görsel İletişim bölümü derslerini çalışmaya başlayınca grafik sanatçılarına eğilir oldum. Dolayısıyla kitabı almak için harekete geçtim. Piyasada kalan son birkaç basımdan birini aldım. Amazon'dan son kitabı sipariş ettim. Hani acelem de yoktu ama cumartesi günü olmasına rağmen 24 saatte elime ulaştı. Amazon bu anlamda iyiymiş ama biraz da abartıyorlar bence:) Siparişi vermemden itibaren devamlı telefonuma "5 saat sonra getireceğiz, 3 saat sonra getireceğiz, bugün muhakkak getireceğiz" şeklinde mesajlar geldi. Yalnız kitap elime geçtiğinde müthiş bir şaşkınlık yaşadım. Öyle algılamamıştım, devasa bir kitapmış. Ortası delik 25 kuruşluklar şeklinde tasarlanmış bir kitap, 724 renkli sayfa, yüzlerce fotoğraf, sayfa ağırlığı ve kalitesi muhteşem. İçinde Uğurcan Ataoğlu'nun mesleki anılarının yer alması bir yana, reklamcılık tarihi açısından ve aslında sosyal açıdan belgesel gibi bir eser. Akranlarım için anı kitabı niteliğinde. Okurken TRT'de o reklamları izlediğim günler, özel televizyon kanallarıyla hayatımıza girenler, dilimize pelesenk olan sloganlar,  dergiler, gazeteler geldi aklıma. Kimi sayfada "Aa hakikaten böyle bir mağaza vardı" dedirten ilanlar gördüm, iyice maziye daldım. İnanamazsınız, bu şahane kitabı 77 liraya aldım. Şu an bu kalitede yeni bir basımı yapılsa kaç liraya mâl olacağını tahmin bile edemiyorum. Bir podcast yayınından bir kitaba, oradan anılara... Böylesi bağlantılara bayılıyorum. 
    Kitaplardan başka konulara değinmeyeyim bu yazıda. Şimdilik benden bu kadar. Yine döneceğim. Yaz mevsimindeyiz. Hepimiz ara sıra gelir gideriz ama yine haberleşiriz...