Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2026 Çarşamba

TEŞEKKÜRLER...

    Güzel bir haberim var. "Bu Resim Var ya" isimli kitabım Günce Yayınları tarafından yayımlandı. 

    Aslında ilk önce blog dostlarıma haber vermek istiyordum ancak gün boyu farklı işler nedeniyle o kadar meşguldum ki az önce sosyal medyada paylaşabildim ve hemen ardından bilgisayar başına oturdum. 
Virginia Woolf, hemcinsleri için "kendine ait bir oda" temennisinde bulunuyordu, ben "yalnızca kendimize ait zamanlar" diledim:)
   Buradaki siz dostlarımı öncelememin sebebi, bu kitabı elime almamdaki itici güç olmanızdır. Meşhur salgın günlerinde başlattığım "Bir Ressam Bir Resim" yazılarına o kadar önemli dönüşler yaptınız ve devam etmem konusunda o kadar destek oldunuz ki tam bir sene boyunca vazgeçememiştim o yazılardan. Her metin hazırlığı benim için bilgimi tekrar gözden geçirmeme, üzerine yeni bilgiler eklememe ve en önemlisi her seferinde tatlı bir heyecan duymama sebep olmuştu. Ara sıra "Bunları kitap haline getirsen" deniyordu. Sevgili Buraneros'un görsellerin telif sorununu aşma konusundaki uzun yorumlarını unutamam örneğin:) Fakat o zamanlar kitap çıkarma konusunda cesaretim yoktu. Son birkaç yıl -muhtemelen yaş dönümüm gereği- her konuda içsel sorgulamalarla geçmişken, birçok farklı karar almışken aradan kitabı da çıkarıverdim. 
    Bir süre elimdeki metinleri düzenlemeyle geçti. Biliyorsunuz 33 yazı yazmıştım. Mecburen eleme yoluna gittim. Artık kamuya mâl olmuş 12 resim seçtim. Bunların çoğunun ortak temasının kadın, çocuk, yuva olması bir deneme kitabı için olumluydu. 12 yazıyı ufak tefek değişikliklerle hazırladım ve yayınevi arayışına girdim. Bir süre de o vakit aldı. Fakat sabırlıydım. Olması gereken zaten oluyor hissini yaşadım. Günce Yayınları ile yolum kesiştiği için mutluyum. Bunları kısaca Ön Söz bölümünde anlattım ve en sonunda siz blog dostlarıma teşekkür ettim. Belki aynı tarzda, belki farklı konularda devamı gelir ya da gelmez bilemem ancak ilk kitabımı sizlere ithaf ettim. 
Bir kez daha buradan teşekkür ediyorum.
    Velhasılıkelam kitabım satış platformlarında:) Şimdilik Günce Yayınları'nın kendi sitesinde, Kitap Yurdu'nda ve Hepsi Burada'da bulunabiliyor. Farklı yerlerde de satışa çıkacağı söylendi. İşin acemisiyim, ben de yavaş yavaş öğreniyorum. 
    Kapaktaki fotoğraf bana ait. Hâttâ 2021 yılında burada da kullanmıştım. Telefonumdaki galeriyi gözden geçirirken gördüm ve kapakta yer alsın istedim. Fotoğrafta incelediğim çalışma Pınar Bora'ya ait. Aslı Bora ile yani ablası ile Bomontiada'daki Mamut Art Project sergisine gitmiştik. "Beni şöyle çeker misin?" demiştim Aslı'ya ki öyle kompozisyon oluşturarak fotoğraf çektirdiğim nadir görülür. Sevgili Pınar'ın eserinin ismi "Bir Hayalim Var". Ve bence bu, bir hayalimin gerçek olması adına sihirli bir tesadüf. Sessiz sedasız, tek başıma bir şeyler ortaya çıkarmış gibi görünsem de bu yolda birçok güzel insanın desteği olduğunu fark ediyorum şimdi. 
    Hani son bir kaç senedir içsel sorgulamalar yaşadığımdan bahsetmiştim ya... O süre zarfında mevcut Instagram hesabımda hiçbir şey paylaşmadım. Fakat bağlı hesaplar da silinir korkusuyla tamamen silemedim de. O eskisi öylece duruyor. Bir süre önce sadece sanatçıları, müzeleri, yayınevlerini takip ettiğim; sanat ve seyahat paylaşımları yaptığım bir başka hesap daha açtım. Çevremden hiç kimsenin günlük hayatını sosyal medyadan takip etmek istemediğim için (yüz yüze görüşmek ya da telefonlaşmak, yazışmak, hâl hatır sormak var neticede) takip ettiklerim arasında tanıdıklarım yoktu. Zamanla hey heylerim azaldı, kardeşimi dahi birkaç ay önce takibe aldım:) Ufak ufak açılıyorum:) Bu yeni hesapta çok az güncel kişisel paylaşım yapıyorum ama sanat, seyahat, kitap paylaşımlarım devam ediyor. Demem o ki isterseniz, bu şekilde beni kabul ederseniz "Sezer Eser Perker" hesabımı takip edebilirsiniz. Bu kez herkese dönüyorum:) 
    Durum budur dostlar. Mutluluğuma ortak olan herkesi sevgiyle kucaklarım.




    

5 Mart 2026 Perşembe

SEVGİLİ KÜTÜPHANEM

     Taşınmanın en keyifli yanı kütüphanemi elden geçirmekti sanırım. Birkaç ay önceydi. Her kitabın adamakıllı tozunu aldım. Herbirini şöyle bir evirip çevirdim. Kimine daha uzun süre takıldım. Öyle çok şey hatırladım ki. Unuttuklarıma da şaşırdım. Bolca duygulandım. Walter Benjamin'in dediği gibi, kütüphanemiz bizim hafıza mekânımız. Babamın kütüphanesinden kalan bir kitabı görüp geçmişe gitmemem mümkün mü? Ya da şimdi aramızda olmayan bir dostun güzel sözler ekleyip hediye ettiği kitapla nasıl hüzünlenmem? Kimi kitabı zor zamanımda okudum, kimini mutluyken. Hüzünle ya da mutluklukla mühürlenmiş kitaplarım var. Oturdum her birine tek tek ismimi yazdım. Yazarın isminin olduğu sayfaya hem de. Utanmadan, sıkılmadan. Sonra neden o sayfaya yazdığımı düşündüm. Sen yazmış olabilirsin ama şimdi sahibi benim duygusuyla mı yapmıştım bunu? Sanmam. Benimki ben bu kitapla meşgul oldum, hemhâl oldum, hislendim, güldüm, ağladım, öğrendim, onunla geçirdiğim vakit kıymetliydi demenin bir yoluydu. Gururlu, mutlu bir yerden yaptım bunu. Alberto Manguel'e katılıyorum, zaten biz kitaplara sahip değiliz, kitaplarımız bize sahip. 
    Kütüphanemi tekrar düzenlemeden önce elden çıkarmak istediğim 100 küsür kitabı, severek takip ettiğim bir sahafa verdim. "Bağcılar'da sahaf açılır mı?" diyenlere karşı sözleriyle sosyal medyada tanımıştım. Benim için ayrılmak zor oluyor ama her kitabı elimde tutmama imkân yok. Aşağı yukarı 45 yıldır okuyan ve biriktiren biri olduğumu düşünürsek her okuduğumu elimde tutmak için ayrıca bir odam olması gerekirdi. Olmadığına göre... 
Ben de kütüphanemi belli bir büyüklükte tutmaya çalışıyorum. Gençken ikinci el kitapçılarda değiş tokuş yapardım. Şimdi asla vazgeçemeyeceklerim kalıyor; belkilerin kimi zamanla yerini aslalara bırakıyor, kalanlar genelde belediye kütüphanelerine yollanıyor. Son düzenlemede 858 kitabımı tek tek Excel tablosuna kaydettim. Yazarı, yayınevini, basım yılını vb. bilgileri girdim. Hangi rafta yer aldıklarını da kaydettim. Mütevazı bir kütüphane olsa da herhangi birini ararken epeyi vakit kaybettiğim oluyordu. Şimdi zorlanmadan çekip alıveriyorum. Henüz elden geçirmediklerim var, Orhun'un odasındakiler var. Yani hemen hemen 1000 civarı dostum var. 
Elimden çıkardıklarım kusuruma bakmasınlar. 

    Tüm bu işlemleri yapmak, neyi nereye yerleştireceğini düşünmek biraz zaman aldı tabii. Düşünmek derken... Kitaplıkta düzenden hoşlanmam. Öyle aynı renkleri ya da yayınevlerini yan yana toplamak gibi bir huyum yoktur. Dikeylerin üzerine yataylar eklerim, boşluk kaldıysa çaprazlamasına küçük bir kitap tıkıştırırım vs. Karmakarışık görmeyi severim. Fakat bu kez en azından ilk başta biraz biraz türlere göre ayırdım. Zaten gelenler oldukça yine karışacaktır. Asıl vaktimi alan, birçok kitapla oyalanmam oldu. Mesela Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu'nu ikinci el almıştım. Önceki sahibi ilk sayfaya tarih düşmüş ve "Galata'da bir gün..." yazmış. Ben de tarih attım ve "Umarım güzel geçmiştir" sözlerini ekledim. Artık benden sonra kim ne yazar, ya da yazar mı bilinmez. Birkaç kitabı iki kere aldığımı fark ettim. Bazen olur öyle. Örneğin Alfred Adler'in "İnsanı Tanıma Sanatı". Elimde 1989 basımı varken geçen sene bir tane daha almışım. Halbuki okumuşumdur. Çünkü okumadıklarımı hep not alırım, daha sonra tamamlarım. Muhtemelen çok gençken okuduğum için bende yer etmedi. Fakat iyi bir kitap olduğunu biliyorum. Okumam lâzım diye tekrar almışım. İkisini kıyaslama imkânı doğdu tabii. İlki 1989 yılında Say Yayınları'ndan çıkmıştı. Yeni aldığım ise 2024 tarihli ve İş Bankası Kültür Yayınları basımı. Bu kez "İnsan Tabiatını Tanıma" ismi uygun görülmüş. Kapakları inceledim. Say Yayınları'ndan çıkanı daha çok beğendim. Her ikisinin de tasarımcısına baktım. Eski basımın tasarımcısı Derman Över'miş. Şair Küçük İskender'in babasıymış. 
Bu tip öğrenmelerin, detayların hastasıyım. 

    MSGSÜ Celal Esad Arseven Anısına Sanat Tarihi Semineri Bildirileri'nin toplandığı kallavi bir kitabım var. 
Onu tekrar karıştırayım dedim, ilk sayfasında Zeki Sönmez hocamızın notunu gördüm. Anadolu Türk Mimarisi sınavından tek 100 alan öğrenci olduğum için hediye etmişti. Başarılarımın devamını dileyerek imzalamıştı. Unutmuşum. Unuttuğuma şaşırdım. Gerçi niye şaşırıyorsam? Belli ki unutmayı seçtim. Görünür hiçbir yere ulaştırmayı tercih etmediğim küçük başarılar çok oldu hayatımda. Onlarla tatmin oldum, yetindim. İyi mi yaptım bilmiyorum. 
    Hoş ayrıntılar çok. Yazarı tarafından Hakkı Devrim'e imzalanan bir kitap, Enis Batur'un meşhur mor mürekkebiyle bir tanıdığı için imzaladığı belli olan bir kitap, Halit Kıvanç'tan bana güzel sözlerle imzalanmış bir başkası daha... Blog dostlarımdan hediye edilen kitaplar. Her biri çok kıymetli. 
Meraklısını mutlu eden şeyler bunlar.
    Kitaplarımı bilgisayara kaydettiğim için kolaylıkla istatistik çıkarabildim. 443 eser yerli yazarlara, 415'i yabancı yazarlara aitmiş. 
    290 kurgu roman, 339 kurgu dışı kitabım varmış. 
    37 seyahat kitabı, 84 biyografi, 62 otobiyografi, 15 Biyografik kurgu, 14 öykü, 12 şiir kitabı yer alıyormuş kütüphanemde. Şiir kitabının çokluğu beni şaşırttı çünkü pek şiir insanı değilimdir. Çoğu ergenlik yıllarımdan kalma ama hepsi de iyi şairlere ait. Fakat biyografi severim. Listedeki çokluğundan belli oluyordur. 
    Kurgu dışı grubu büyük çoğunlukla sanat kitapları oluşturuyor. Denemeler, tarih araştırmaları, bilim kitapları da yine kurgu dışı grupta yer alıyor. 
    Tam 600 yazar ismi kaydettim. En çok İsmail Güzelsoy, Selim İleri, Enis Batur, Orhan Pamuk, Paul Auster, 
Ian McEwan, Kazuo Ishiguro, John Berger, Jeanette Winterson'a takıntılıymışım. 
    En çok Can Yayınları'ndan alışveriş yapmışım. Ardından Yapı Kredi, Doğan Kitap, İş Bankası Kültür Yayınları geliyor. Sadece tek kitabına sahip olduğum çok fazla yayınevi var ki bunlar genelde eskiden faal olan yerler. Birçoğu bugün yok ve bu üzücü. Oysa ne kadar özenliler. Her birinin kapak tasarımı birer sanat eseri.
    En eski tarihli kitabım Orhan Kemal'den "72.Koğuş". 1954 yılında Ekicigil Yayınları tarafından basılmış. 
    Yaklaşık 40 kitabı henüz okumadım. İlk kez bu kadar biriktirdiğimi fark ettim. Tabii bunda kitap fuarından 2-3 ay önce yapılan alışverişin payı var. Fuar bu sene daha hareketliydi, birkaç senedir katılmayan bazı yayınevleri dönüş yapmıştı, indirimler de geçen seneye göre daha iyiydi. Eh! Sağlık olsun da her birini okuruz elbet. Tekrar okumak için not aldıklarım da çok oldu bu yerleştirme sırasında. Onları da hesaba katarsam benim için bir süre kitap alışverişi yapmamak en mantıklısı olacaktır.
    Kütüphanemde sadece kitaplar yok. Yıllar içinde seyahatlerden biriktirdiğim bir sürü obje de gözümün önünde. Evet toz oluyor, evet bazılarına göre ıvır zıvır ama ben hepsine bayılıyorum. Son zamanlarda kitap okuyan, yanında yöresinde kitap olan figürleri de toplamaya başladım. Niye daha erken böyle bir şeye kalkışmadığımı, niye bunu bir koleksiyoner tutumuyla sürdürmediğimi sorguluyorum. İşte küçük bir örnek: 

     Buenos Aires'ten aldığım Mafalda. Arjantin'in ünlü çizgi karakteri. Büyümüş de küçülmüş, sevimli Mafalda.
     Kütüphanemin hemen yanıbaşındaki duvara bir de sanatçı Pınar Bora'nın bir eserini ekledim. Çok mutluyum. Birkaç ay önce İstiklal Sanat Galerisi'nde, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanından aldığı ilhamla düzenlenen Gölgeler ki Güneşe Bağlı sergisinin açılış gününde, sevgili arkadaşım Pınar'ın çalışmasını görünce içimden "Çok güzeeeel" demiştim. MSGSÜ sanat tarihi mezunu birinden "çok güzel" diye yorumda bulunması pek beklenmez:) Daha terminolojik, daha teknik -hadi çekinmeden söyleyeyim- daha havalı ifade biçimleri kullanması beklenir. Hocalarımız duysaydı yanmıştım:) Gel gör ki o gün iç sesim samimiydi, etkilenmiş bir izleyicinin coşkusuydu. 

    Sanatçısına "Soranı çok olacaktır ama bence benim olmalı, lütfen olsun!" dedim. Edebiyat ve plastik sanatların buluşmasıyla hayat bulan, kendimce içselleştirdiğim bu eser, "Ben İkna Oldum", şimdi kütüphanemin hemen yanında duruyor. Kitaplarımı alırken ya da yerleştirirken ustalara bir selam çakıyorum. Oğuz Atay, ünlü romanını Beyoğlu'nda bir evde yazmıştı. Bu çalışmadaki yazar ve şairler de yolu Beyoğlu'ndan geçenlerden... 
Planlı bir koleksiyoner değilim, benimki beni mutlu edenlerin hep gözümün önünde olmasına dair bir istek. 
Ve sanat, anlamamaktan korktuğumuz, ulaşılamaz bir noktada değil. 
    İşte böyle... Bunların hepsi tüm günümüzü geçirdiğimiz oturma odamızda oldu, oluyor. Aslında hayalim küçük de olsa bir odayı tamamen kitaplarla, resimlerle, anı objelerimle düzenlemek. Bir de odanın penceresi uzaktan da olsa denizi görse... Muazzam olur. Belki bir gün gerçekleştiririz. Okumaya ve hayal etmeye devam... 



*Sevgili Kütüphanem dedim ama geniş bir fotoğraf ekleyemedim. Telefonum berbat çekiyor. Bir türlü istediğim kareyi yakalayamıyorum. İç ya da dış mimari fotoğrafını düzgün çekmek zaten zordur. Amaç havalı çıkması değil, yamuk yumuk olmasa yetecek:) Bir ara bakacağım. 
    



10 Şubat 2026 Salı

ESKİLER, YENİLER, YENİ GİBİLER...

     Yeniden yazmak istiyorum. Hem burada hem evde, özene bezene aldığım defterlerime, o kadar az yazıyorum ki. 
    Bir önceki cümlede nerede virgül kullandığım dikkatinizi çekti mi? Yazım kuralları konusunda tartışma tartışma üzerine. Bazen bu tartışmalar beni kasıyor, hata yapıyor muyum duygusu uyandırıyor, bazen de -tartışmanın gidişatına göre- kurallı olma isteğini fazla mı abartıyorum diye düşünüyorum. Fakat şu net ki kimsenin kimseyi taktığı yok. O zaman ben de güzelim noktalama işaretlerini istediğim yere eklemeye devam edeceğim. Şu sıra Ursula K.Le Guin'in "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" isimli kitabını okuyorum. Bir bölümde noktalama işaretlerinden bahsediyor. O da seviyor onları. Zamane insanının "aman ne gerek var" düşüncesine inat. "Yazdığınızı sesli okuyun" diyor (ki ben çok yaparım). "Ve işaretleri ona göre ekleyin. Okuyucu nerede uzun ya da kısa dursun, nerede coşsun istiyorsunuz" gibi bir durumdan bahsediyor. Eh bunu yapmam için biraz benim gibi okuyucu lâzım tabii. Şu hortumlu dünyada yalnız olan fillerin* varlığına şükrediyoruz, devam ediyoruz. "Hem burada hem evde" deyip kısacık duruyoruz, "özene bezene aldığım defterlerime" deyip kısacık duruyoruz "yazamıyorum anacım" deyip konuyu bağlıyoruz. Zira ben başka şeylerden de bahsedecektim. Kahrolası bilinç akışı! Aka aka beynimi allak bullak eden bilinç durumları! Ne yazarken bitiyor, ne günlük hayatımı yaşarken. 
    2025 yılına girerken "2024 çok tuhaftı" demiştim. 2025 yılı tuhaflıkta bir öncekini aratmadı. Kötüydü diyemem. Tuhaftı sadece. Çok düşündüm, çok sorguladım. Ruh halimi iyileştirmenin yollarını aradım. Böylesi bir gayret içindeyken dışarıdan gelen her gereksiz, olumsuz etkiye ve onu yaratanlara sinirlendim. Hayatı boyunca en azından bir noktada durup düşünmesi gereken insanın bunu asla yapmayıp / yapmak istemeyip hem kendine hem başkasına manevi yük olması artık canımı daha da sıkıyor. Hâl böyleyken daha da kabuğuna çekiliyorsun. Kabuğuna çekilmenin pek de sağlıklı bir şey olmadığını bildiğin için üzülüyorsun. Tuhaf bir döngü anlayacağın. 
    Düşündüm düşündüm, en azından mekân değiştirelim dedim. Şartların elverdiği ölçüde tabii. 
Ev değiştirmek 5-6 senedir aklımızdaydı, bir türlü cesaret edemiyorduk. Muhit değiştirmek desem daha doğru olacak aslında. Evimizden memnunduk. Bende "yuva" kavramı epeyi bir doludur, güçlüdür. Yaşadığın mekânın fiziksel olarak eksikleri olabilir, hayalindeki yer olmayabilir ama işte "benim yuvam" diye düşündüğünde içinin sıcacık olması önemlidir. Yani aslında o içsel dürtüyle her yeri yuva yapabilirim ancak dışsal olumsuz etkenler bir noktada fazla gelmeye başladı. Kabuğuna çekilmek yetmeyeye başladı. Şöyle ki kaç senedir sitenin dışına çıktığımızda, en basiti markete giderken dahi Türkçe duymamaya başlamıştık. Hiç abartmıyorum. 
Biz taşındığımızda gayet sakin olan mahalle, hiç boş alan kalmamacasına uzun uzun binalarla dolduruldu. 
Bunlara 72 milletten insan yerleşti. Herkes uygun şartlarda her yerde yaşayabilir, buna itirazım yok ancak yerelde ve genelde oluşan dengesiz dağılım, adı üstünde dengesiz hâller oluşturuyor. Dışarı çıktığımızda -aslında pencereden de- gördüğümüz insan kalabalığı ve asla göremediğimiz yeşil alan yoksunluğu, sürekli bir gürültü patırtı, zaten 50 senenin kafada biriken hey heylerini gidermede yardımcı olmuyordu. Aksine olumsuzluğu tetikliyordu. Böyle olmayacak dedik. Bir cesaret, uzun yıllardır sevdiğim, geçmişte kısa bir süre yaşadığımız siteye ev bakmaya gittim. Hesap kitap yaptık ve herkesi şaşırtan bir hızda taşındık. Yakın çevrem zaten çoktan terk etmişti oraları. Bizim bu gibi konularda karı-koca cesaretsizliğimiz, temkinliliğimiz sinir bozucuydu, kafama takılan bir konuydu. Bir nebze kırdık. Memnunuz. 
    Beylikdüzü civarında yaşadığımdan çokça bahsetmiştim. E hani oralardan memnundun gibi bir soruya karşı şunları belirtmek isterim: 2008 yılından önce Esenyurt ve Beylikdüzü, Büyükçekmece'ye bağlıydı. Esenyurt merkezi bilmem ancak bu tarihe kadar, benim bildiğim Esenyurt'un Beylikdüzü ile sınır olan E-5 civarı gayet iyiydi, sakindi. Orhun Beylikdüzü tarafında doğmuştu. Ancak daha sonra nasıl olsa arada bir tek köprü var diye düşünüp, 2008'den sonra sadece Esenyurt olarak ayrılacak, Büyükçekmece ile alâkası kalmayacak olan sınırlar içinde ev almış olduk. Henüz bozulmamışken onu aynı sınırlar içinde kalıp yükselttik. Köprünün iki yanında bu kadar farklı iki dünya oluşacağını göremedik. Esenyurt'ta, özellikle yola yakın yerlerde zamanla tüm boş alanlar doldu. Ortadoğu karışınca malûm inanılmaz göç aldı. Sadece Suriye'den gelenlerle değil, her memleketten gelip bir sebeple buraya yerleşenlerle doldu. Konut sayısı çoktu, yeniydi ve yeniliklerine kıyasla uygun fiyatlıydı. 
Bir dairede 8-10 kişi yaşamaya başladı. Bazen X'de Tüyap'a vs.'ye giderken Esenyurt sınırları içindeki devasa binaların fotoğrafını çekip paylaşanları ve "İşte Beylikdüzü" yazanları görüyorum. Çok sinirleniyorum. 
Orası Beylikdüzü değil ve hiçbir zaman olmadı. Kime lâf atmaya çalıştıklarını, algı yaptıklarını biliyoruz. 
Hangi belediyenin zamanında Esenyurt'ta bina ve nüfus patlaması yaşandığı ortada. Son seçimlerde belediye el değiştirdi ve yabancıya satış durduruldu, inşaat yapımları yavaşladı. Park ve bahçe -alan kaldığı kadarıyla- yapımı hızlandı. Esenyurt belediye başkanı içeri alındı. Sonra bırakıldı. İşte duruma göre alırlar, bırakırlar vs. Kimse kusura bakmasın, gerçekler bunlar. Tabii bu zamana kadar olan oldu, çehre değişti. Biz sabırla aynı yerde kaldık. 
Pandemi geldi geçti ve aslında önü açık bir evin ne kadar önemli olduğunu, dışarı çıkınca da yeşilin illâ gerektiğini idrak ettik. O zamana kadar zaten yürüyüş için Beylikdüzü tarafına geçiyorduk, oradaki kafelerde kahve içiyorduk, ara ara Büyükçekmece'ye iniyorduk. Ne zamanki eve kapandık ve gri binalara bakar olduk, yanlış yaptığımızı anladık. Sadece caddenin diğer tarafına geçmeyle bile kendimize geldik. Şimdi evden çıkıp koskocaman vadide yürüyüşümü yapıyorum, kitabımı alıp en sevdiğim kafeye geçiyorum. Camı açtığımda kuş sesleri duyuyorum. 
Çam kokusu alıyorum. Hava soğuk dahi olsa kapalı balkonda oturup bulutların geçişini izliyorum. Dolunay tam karşımda yükseliyor ve ben buna çok seviniyorum. Evet biraz eski bir site burası. Uzay üssü görünümdeki rezidanslardan farklı duruyor. (Deprem açısından civarın en çok tercih sitelerinden biri çok şükür). Ama ben seviyorum. Yıllar sonra taşınma işlerine girişmek maddi manevi yordu tabii. Önce olumluya odaklıyım yine de. Kütüphanemi elden geçirmek bile iyi geldi. Kütüphaneyi söküp, taşıyıp, tekrar monte eden elemanların söylenmelerini umursamayacak kadar keyifliydi kitapları tek tek elden geçirmek:) En başından beri burada oturan yaşı büyük komşularımız var. Çocuklarını burada büyütmüşler. Orhun küçükken kısa bir süre biz de burada yaşamıştık. Kendi evimize geçtikten sonra bile ara sıra ağaçlık alanına gelirdik. Orhun'un küçükken ata biner gibi oturduğu şu ağaç hâlâ duruyor. 

    Apartmana girince, buradaki çoğu bina gibi, seni Atatürk'ün resmi karşılıyor. Bayramlarda çoğu ev bayrağını asmayı ihmâl etmiyor. Vallahi bence önemli. Ah! Bir de Murat Başkan özgürlüğüne ve sağlığına kavuşsaydı!
    Niye bu kadar ayrıntıya girdim? Kişisel duygulanmalar, sorgulamalar vs. tamam, onları her zaman yazıyorum da "güncel hâlimiz budur ey günlük" demek istedim sanırım. Nereden geldik nereye gidiyoruzun sıradan insan üzerinden okunmasını, internet alemine not düşülmesini istedim. Yazmak iyi de geldi. Sorgulamalarım, anlamaya çalışmalarım, anlamaya çalışırken anlaşılamamalarım devam edecek ama:) Bu anlamda 2026 daha yardımcı olur umarım. Şimdilik burada keseyim. Tekrar dönerim. İstiyorum. Yazacağız, çizeceğiz, yapay zekâya yenilmeyeceğiz:) Buradan da veri alıyorsan al arkadaş. Yeter ki benden ve benim blog dostlarımdan al:)




*Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır - Ahmet Şerif İzgören'in kitabı

















28 Haziran 2025 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     

    Ben aslında bir süre önce bir yazı yazmıştım. Taslak halinde duran bu yazıyı tamamlamaktan ve yayımlamaktan vazgeçtim. Yine bol bol iç dökmüştüm. İlgi çekiciydi fakat depresifti ve ben bundan hiç hoşlanmamıştım. 
Velhasılı bugün bir yenisi için oturdum klavye başına. Bu kez yarı depresif yarı umutlu olsun diye...
    Buralara uğramadığım zamanlarda neler oldu? Eşimin büyük bir trafik kazasına karıştığını söylemekle başlayabilirim. Tamamen karşıdan kaynaklanan bir kaza sonucu aracımız pert oldu, şükür ki ona bir şey olmadı. Eğer arka koltukta bizden birisi olsaydı işi çok zordu. Bin kere milyon kere şükretsem az. Yalnız şöyle bir durum var ki her şeyi didiklediğim bu dönemde arabanın başına gelenlere de anlamlar yükledim. Yaklaşık sekiz senedir arabamız yoktu. Orhun'un sağlık harcamaları ve devamında gelen üniversite eğitimi için satmıştık. O tarihten beri herhangi bir hevesimiz, girişimimiz olmamıştı. Zaten İstanbul'da trafik de berbat. Ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki maddi birikimde gözüm yoktur. Eşimi de yıllar içinde bu konuda etkiledim sanırım. Fakat işte araya salgın girdi ve aslında bir araba sahibi olmanın iyi olacağını hatırlattı, bizim rahat bir dönemimize denk geldi, kazadan birkaç ay önce satın aldık. Orta karar bir şey fakat ben ilk defa bir arabayı bu kadar sevdim. Mutlu etmişti beni. Ömrü birkaç aymış. Yanlış anlaşılmak istemem. Mal mülk meraklısı olsaydık farklı bir konumda olurduk. Deneyim ve anı biriktirmek önceliğimiz oldu her zaman. Eşim ölümden dönünce; ilk defa bu kadar içime sinen, ilk defa rahatça sahip olduğumuz bir eşya kısa sürede hayatımızdan çıkınca, maddiyatla ilişkimi sorgulamaya başladım. İstemeyi mi bilmiyorum? Hak etmiyor muyum? Nerede yanlış yapıyorum? 20 ve 25 yaşlarında evlenip, erkenden anne-baba olup, gençliğini sorumluluk altında geçirip, kendi kendine tırmalayıp, ancak "oh!" derken gelen bu kazanın anlamı ne? Ben kendi kendime, sevdiklerime nazar mı değdiriyorum? Benden beklenmeyecek bin türlü düşünce sardı zihnimi. Ağladım da. Ve ağlamayı hiç sevmem. Tabii ki sigortadan arabanın parasını aldık. Konu o değil. Konu bambaşka. Ve benim öyle didikleyen bir dönemime denk geldi ki... Bir de hangi döneme denk geldi biliyor musunuz? Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının iptal edildiği güne:) Gülme işareti koymama bakmayın. Tamamen sinir bozukluğundan gülüyorum. Üzüntüyle haberleri dinlerken eşim aradı, ben başladım feryat figan etmeye. Üstelik şu yaşa kadar sakin bir insan olarak bilinirken. Kısacası 18 Mart 2025 berbat bir gündü. Devamında gelişen ülke gündemi malûm. Üzgünüm. Özellikle o ilk günlerde, seçme hakkımızın hiçe sayıldığını içime sindiremeyerek, mevcut adalet sisteminin yanlılığına isyan ederek, en azından yakınımdaki mitinglere katıldım. 
Üst üste günlerce dışarıdaydım ve yoruldum. Belli bir yaşta bu gibi işlerin nasıl zor geldiğini, gençlik enerjisinin bambaşka olduğunu iyice idrak ettim:) Yine de genciyle yaşlısıyla, hep beraber haksızlığa karşı durmanın önemli ve gerekli olduğunun bilincindeyim. Bunun bilincinde olanların tahminimizden fazla olduğuna inanmak istiyorum. 
    En son annemin Kuşadası'na taşındığından, bizi nelerin beklediğini bilemediğimden bahsetmiştim. Zira daha önce de bahsettiğim sebeplerle kendisine güvenmiyorum. Neticede insan gittiği yere kendisini götürüyor durumu. Taşınalı dört ay oldu ve bunun iki ayı İstanbul'da geçti. "Yerime alışayım" yok, "bir sahil kasabasına yerleşme hayali kurmuştum, çocuklarımı bu konuda bunaltmıştım, gelmişken tadına varayım" yok. Gelip giden yolcu gemilerini, yelkenlileri takip edip bir tek bu konuda beğenisini belirtti. Onun dışında devamlı bize "Rüzgâr var, yağmur var, elektrik gitti, su gitti, deprem oldu, yandaki adam çok öksürüyor" gibi mesajlar atıp kızgın surat eklemekle meşgul. "Nasılsın?" denince asla "İyiyim" demeyen bir kişiye göre normal hareketler ancak 50 sene maruz kalınca yoruluyorsun. Annem şu an yine İstanbul'da. Yeğeninin düğünü için gelmişti ve dönemedi. 
Neden dersiniz? Çünkü geçtiğimiz hafta apartmanında büyük bir yangın çıkmış. Benim için bir şükür sebebi daha annemin İstanbul'da olmasıydı. Yoksa alt katında, çaprazındaki dairede çıkan yangın yüzünden belki zamanında aşağıya inemeyecek ve mahsur kalacaktı. O çok öksüren adamcağız uyuyormuş ve mahsur kalmış. Kurtarmışlar neyse ki. Daha evin halini bilmiyoruz. Arkadaşı girip baktı ve sadece giriş duvarı ve tavanında is olduğunu söyledi ama annem emin olamıyor tabii. Açıkçası benim de gözümle görmem lâzım. Ve haftaya bir de bana bol sabır lâzım. "Niye kızıyorsun?" diye düşünen olabilir. Annem yangın sırasında evinde olmadığı için ne kadar şükretsek az. Her gün şükrediyorum. Yalnız şöyle de bir durum var ki evi tuttuğumuz andan itibaren "apartmanın altında (tam altı değil bu arada) fırın var, ya yangın çıkarsa" deyip durdu. Her seferinde "bu kadar korkuyorsan tutmadan önce niye söylemedin, vazgeçmedin?" dedim. O yangın düşünmeye devam etti. Bildiğin çağırdı. Ve inanın böylesi bir olay ilk değil. "Allah aşkına bir şeye başlarken olumlu düşün, iyi niyetlerle başla" derim, dinlemez, dillendirmeye devam eder. İlaç zehirlenmesinden tut, elektrik çarpmasına kadar onun başına gelir. Vallahi de billahi de abartmıyorum. Kardeşim ve ben böyle büyüyüp de nasıl pozitif insanlar olduk inanamıyorum. Şimdi yangın çıkınca rahatladı:) Şaşılacak derecede sakin çünkü geri dönmek için aradığı bahaneyi buldu. Bir yıllık kirayı peşin verdiği için şu an dönemese de görünen o ki 5-6 ay sonra bizi yine taşınma işleri bekler. Orada gönül rahatlığıyla yaşayamazmış bu olaydan sonra. Beylikdüzü'nde bana yakın olsun diye önerdiğim yerlere burun kıvırırken şimdi o yerler kıymete bindi. "Artık iyi düşün, bu sondur" dedim. Hiçbir yerden memnun olmamanın psikolojik bir sebebi olmalı. Bu ilk taşınması değil. Sever ev değiştirmeyi. Ama ben artık yoruldum. Ve tavrım artık buna göre olacak. Herkese karşı, en çok kendime karşı net olduğum bir dönemdeyim Gerçi hep nettim ama yakın çevrem bunu göremiyordu. 
Daha doğrusu görmek istemiyorlardı. "Sezer sert görünür ama yumuşaktır, ne istersem ikna ederim" devri bitti. "Senden korkuyorum" derler bana ama her şeyi ama her şeyi yaptırırlar:) Nisan küçükken "Teyzeme ben söylerim, yapar" dermiş kardeşime:) Kimsenin korktuğu yok. Sadece söylediklerim ve tepkim kimsenin işine gelmiyor. Ayrıca kimseye kıyamadığımı da biliyorlar. Şimdi bunu değiştirmeye başladım. Kardeşim, yeğenim, kuzenim, eşim, oğlum vs.açısından artık "Hayır" dediysem iş bitiyor gibi. Ufak ufak delirmeye başladığımı anladılar:) Kendimi tanıdığım için açık açık söylüyorum:"İyi değilim, ileride anne tarafımın kadınları gibi sinir küpü ve negatifi olmamam için beni anlayın, bana zaman verin". Şükür ki sevildiğimden ve "Bu böyle diyorsa vardır bir şey" duygusunu yerleştirdiğimden işler fena gitmiyor. Annem hariç:) O kendi bildiğinden devam. Kardeş, kuzen, en yakın arkadaş... Beraber büyüdüğümüz bu kişiler annemin beni annesi sandığını söylüyorlar ki bu çok ağır bir şey. Ama halledeceğim. Gerekirse psikolojik destek alacağım, az çok halledeceğim. Tamamen halledeceğime dair umudum yok:) En azından bunu biliyorum.
    Güya dertlenmeyecektim değil mi? Dert demeyelim de "insanlık halleri" diyelim bunlara. Tek yaşayan ben değilim ne de olsa. Neyse ki kendimi tanımak konusunda fena değilim, bana nelerin iyi geldiğini biliyorum. 
Mesela seyahat... Bunca hengâme içinde ayarladığım seyahatler olmasa işim zordu. Hep sıkıntıdan bahsetmeyelim, biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Son 3 ay içinde 4 farklı ülke gördüm dostlar. Hepsinde elimizde telefon, Twitter üzerinden devamlı gündemi takip etsek de; Kopenhag'a iner inmez İstanbul'daki deprem haberini, Brüksel'e iner inmez annemin apartmanındaki yangın haberini alsak da, yani akıl fikir hep bu coğrafyada olsa da iyi gezdim. Dibine kadar yay burcuyum sanırım. Dikkat ettim de psikolojik olarak zorda olduğum zamanlar çok gezmişim. 2014-2015 yılları da hatırlamak istemediğim kadar zor yıllardı ve aynı zamanda seyahat açısından verimli bir dönem... Bilinçli olmadı bunlar. Yani "Aman çok bunaldım, şöyle bir gezeyim geleyim" demedim. Ya farkında olmadan içsel bir sezişle ayarlıyorum ya da bana mistik bir şekilde hediye ediliyor. En enerjisiz halimde kilometrelerce yol gitmeye üşenmemek enteresan geliyor. Şükür! Bin şükür! Peki bu seyahatlerden en ilginci, en mutlu edeni nereye oldu dersiniz? Tabii ki Buenos Aires'e! :) Yaptım dostlar. 16.5 saatlik uçak yolculuğunu göze aldım, aldırdım. İyi de geldi. 16.5 saat havada, her şeyden uzak olmak terapi gibiydi. Anlatacağım. Anlatmaya değer bir yolculuktu. Hani dillendirmek istemem, o moda girmek istemem ama elle tutulur maddi şeylerin hayrını pek görmedim. (Yine de bundan sonra görürüm umarım:)) Bana deneyim lâzım. Okumak, gezmek, yemek, içmek lâzım. Orhun genç. Onun yolu uzun. Fakat eşim açısından düşünürsek benim tarafıma kaymış gibi:)
Tövbe estağfurullah, savaş falan çıkmasın, sınırlar kapanmasın, ülkemize huzur gelsin, sağlık sıhhat olsun da bol bol gezelim. Daha doğrusu gezmek isteyen gezsin, oturmak isteyen otursun, herkes ne istiyorsa öyle mutlu olsun. Ben de şimdilik burada keseyim. Döneceğim. Yazacağım. Yazmam lâzım. 
Okuyan, beni anlayan her kimse... Selam olsun!


Not: Yazmayı unuttum, yangın fırından çıkmadı tabii ki:) 7/24 açık fırında çıksa çabuk söndürürlerdi. Bir komşu ütüyü yatakta bırakıp başka odaya geçmiş. Ütü düşmüş. Alevi gören kadın paniklemiş. Böyle saçma sapan bir şey kısacası.



    

10 Mart 2025 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

     Bir süredir maddi manevi telaşlardaydım dostlar. Annem Kuşadası'na taşındı. Bildiğin şehir değiştirdi. 
Fiziken ve ruhen çok yoruldum. Yıllardır buraya yerleşmek istediğini söylüyordu. Hem kendisinin büyüttüğü torununu bırakmak istemediği için hem de iyi düşünmesi adına onun önüne sorular çıkardığımızdan ve pek desteklemediğimizden eyleme geçemiyordu. Yeğenim büyüdü, üniversiteye başladı. Annem Kuşadası konusunu yeniden gündeme getirdi. Bu arada devamlı surette kendi yaşadığı apartmanı kötüleyip illallah dedirtti. 
"Bana yakın gel" dedim, kabul etmedi. "Büyükçekmece'de ev tutalım, orası da sakin, orası da sahil kasabası gibi, hem bize yakın" dedim, istemedi. Konuya mesafeli oluşumun başlıca nedeni, kendimi bildim bileli annemin her şeyden şikâyet etmesine ve kendini her daim bahtsız görmesine dayanarak, yeni bir hayat beklentisiyle gittiği yere aynı ruh halini götürüp bir süre sonra pişman olursa korkusuydu. Bir-iki senedir aklım bu konuyla meşgûldü. 
Biraz da yaşla birlikte gelen sorgulama halleri sayesinde düşündüm de düşündüm. Düşünceler geniş bir alana yayılmaya başladı. Geçmişe gidiyordum, bugüne dönüyordum. Anneanne ve teyze de giriyordu işin içine. 
Nasıl yetiştirildim, en önemlisi kendimi nasıl yetiştirdim gibi konularda vardığım sonuçları burada uzun uzun anlatamam. İddia ediyorum tüm analizlerimi ve vardığım sonuçları, hislerimi orta kalınlıkta bir kitapta toplayabilirim. Louis Althusser'in hayatını didik didik ettiği "Gelecek Uzun Sürer"i kadar kalın bir kitap olmasa da en azından onun yarısı kadar sayfa kullanabilirim ve tıpkı onun gibi anlamca yoğun bir anlatı oluşturabilirim. 
O kadar dolmuşum yani. Daha doğrusu dolmuştum. Şimdi daha iyiyim. 
    İşin özü şu ki ben hep annemin annesiydim. Çocukken de böyleydi. Annem mutsuzdu, hastaydı, mutsuz yaşamının sebebi ona göre tamamen çevresindeki insanlardı. Ben onun dert ortağıydım. Kardeşimi de beni de çok sever. Bizi sevgiyle büyüttü. Hep öptü, kokladı. Öyle ki yaşıtlarımdan imrenenler, kendi anne ve babasıyla anlaşamadığı için bana bunu hatırlatanlar oldu. Ama işte işin bir başka yanı daha var. Anne anne olmalıdır, baba da baba. Anne ve baba çocuğuna rehber olmalıdır. Gerektiğinde katı olmayı bilmelidir. Güçlü durmalıdır. Annem sanki onun arkadaşıymışım gibi her derdini her sıkıntısını bana anlatırdı. Sadece güncel olanları değil, eskiye de dönük her şeyi ağlaya üzüle anlatırdı. İçten içe üzülürdüm tabii. Ve onu ben de üzmemek adına hep ağırbaşlı bir çocuk oldum. Orta birinci sınıfta Türkçe öğretmenimiz konusunu net hatırlamadığım bir kompozisyon istemişti bizden. Ben de annem için ne kadar üzüldüğümü anlatmıştım. "Anneannem şöyle üzüyor annemi, babam böyle üzüyor. Zaten hasta" diye baya bir dökülmüştüm. Tabii öğretmen annemi çağırdı. "Kızınız çok hassas" demiş. Yani bugünkü aklımla düşündüğümde diyebilirim ki öğretmen "Dikkat edin, kendi hayatınızın sıkıntılarını çocuğunuza yansıtmayın" demek istemişti. Annem hiç üzerine düşünmeden, sen bunları kafana niye takıyorsun demeden, yine bana olağan bir şekilde anlatmıştı. "Öğretmenin senin için hassas dedi" demişti. Belki hiç konuyu açmasına gerek yoktu, sadece kendi tavırlarını düzeltmesi gerekiyordu. Çok ağlardı bir de. Hâlâ çok ağlar. Her şeye ağlar. O yüzden ben ağlayamam. Ağlamayı güçsüzlük sayarım. Velhasılıkelam kendimi her daim anneme karşı sorumlu hissettim. 
O da beni iyice bazen anne, bazen arkadaş yerine koyarak tamamen benim yörüngemde hareket etmeye başladı. Bence ben annemin yörüngesinde olmalıydım. Çocukluktan beri ben ne dersem o oldu, ben ne dersem dinlendi. Enteresan şekilde babam da bana sonsuz güvenirdi. Olgunluğum, akıllılığım işlerine geldi. Hep arkamdalardı, hep desteklerdi ama biraz da önümde olmalılardı. Ne kariyer yolunu çizerken fikir belirten oldu, ne 21 yaşında evlenirken "Erken değil mi kızım?" diyen. Dese de dinlemezmişim. Öyle söylüyor. Evliliğimden memnunum, erken anne olmanın olumlu yanları da var ama yine de erkendi işte. Keşke bir deneseydiniz. Sizi dinlemediğim, dikkate almadığım zaman haklı olurdunuz. Bugün bile özel günlerde annemde toplanılmaz biliyor musunuz? Bugün dedim ama hep öyleydi. Herkesi Sezer toplar, Sezer masalar hazırlar. Son yıllarda kardeşim de toparlar oldu ama annemde toplanılmaz. Fakat kendime yüklenmeyi azaltmaya başladım. Şu son bir-iki yıldır düşüne düşüne bir miktar tavır değiştirdim. Orhun'un uzun süren sağlık sorunları nihayet ve çok şükür ki düzeldiğinde kendimi dinler oldum. Kardeşim beni çok iyi anladı ve destek oluyor. Sevdiklerime karşı sorumluluğum baki, biz hep biriz ve beraberiz ancak en yakınım dahi olsa -çocuğum hariç- kimsenin kendine uygun gördüğü hayattan ben sorumlu olamam. (Hâttâ çocuğumunkini bile bir yere kadar kontrol edebilirim). Bu konudaki üzülmelerimi, kendimi faydasız kahredişlerimi minimuma indirmeye çalışıyorum. 
    Günün sonunda geldiğimiz nokta annemin şehir değiştirme isteğine destek olmaktı. En ufak bir fikir belirtmenin neticesi, konu hoşlanmadığı noktaya gelirse, pişman olursa "Seni dinledim" alt metinli "Sen öyle demiştin ya" cümlesi ile sonuçlandığı ve beni aşırı öfkelendirdiği için bir süredir kendimi alıştırdığım gibi "Sen bilirsin, ben her türlü kararında destek olurum" dedim. İnanın tüm bunların yaşlanmakla ilgisi yok. Hep böyleydi. "Sen bilirsin" dedim ama tabii ki kendi kendime durumu her açıdan düşündüm. Geçen yaz tatilini eşimle Kuşadası'nda geçirdik. Alıcı gözle bakmak istedim. Evet aman aman bir yer değil. Küçük bir kent gibi. Biraz kalabalık. Ancak annem belli bir yaşta olduğu için hastanesinin olması, market vs. alışveriş olanaklarının ulaşılır olması, yaz kış yaşanması önemliydi. Zaten annemin "Küçük bir kasabaya yerleşeyim, küçük bir bahçem olsun, ekeyim biçeyim, kafamı dinleyeyim" gibi hevesleri de yok. Hiçbir zaman doğa insanı olmadı. Birçok kıyı kentine göre ekonomik açıdan da uygun. Emeklisi bol. Kendisi sağa sola gitmez ama biz gittiğimizde gezecek görecek yerlere ulaşılabilir mesafede. Çevresi güzel. Dilek Yarımadası'nda deniz güzel. Epeydir inceliyorum, belediyesinin yaz-kış kendine has etkinleri iyi. En önemlisi ve kardeşimle benim açımdan içimizi bir nebze rahatlatan şey, annemin benimle akran olan arkadaşının yıllardır orada yaşıyor oluşu. Maşallah diyeyim, uzun yıllardır abla-kardeş gibi görüyorlar birbirlerini. Eğer o orada olmasaydı ağırlığımı koyardım ve gitmesini muhakkak engellerdim. 
    Öyle böyle derken yaklaşık iki ay kadar önce ciddi ciddi ev aramaya başladık. Bu sırada yeğenime sarılıp bol bol gözyaşı döktü. "Hem gitmek istiyorsun hem ağlıyorsun" diyeceğimi bildiği için bana karşı pek duygulanamadı. Zaten yeni sırdaşı Nisan. Yani yeğenim. Bana küçükken neler anlattıysa, nelerden dert yandıysa aynılarını ona da anlatıyor. O da üzülüp duruyor. Biraz uzaklaşmaları bu açıdan iyi olacak. Merkezde güzel bir daire bulduk. 
Ben önünün açıklığını, manzarasını, merkeziliğini, komşuların kimler olduğunu kontrol ettim; annemin önceliği pencere kolları, kapılar, yer karoları, duvarların rengi falandı. Eğer orada bir aydınlanma yaşamazsa sanırım balkonun keyfini en çok ben çıkaracağım. Sonra evi tuttuk. Uzaktan işleri halletmek çok zordu. Evde hâlledilmesi gereken şeyler vardı. Emlakçıyla arada gerildik, arada iyiydik. Kardeşim internetti, elektrik aboneliğiydi onları buradan halletti. Annemin tüm şifreleri, bilgileri senelerdir onda. "Ben telefonla konuşmayı sevmiyorum, ben resmi işlerden hoşlanmıyorum, beceremiyorum" dediği için normalde de kontrol genelde bizdedir. Sonra taşınma zamanı geldi. Evin beyaz eşyaları, yatağı, koltuğu, masası olduğu için (ve sıfırdan alınacağı için kabul ettiğimizden) kalan özel eşyaları bir tanıdığın geniş arabasına doldurduk, iki damat tam da en karlı günlerde yola çıktılar. Öyle denk geldi. Şöyle fena yağacak, böyle fena yağacak söylentileri olduğu için epeyi bir gerildik ancak tarihi önceden ayarlamıştık. Erkekler eşyaları bıraktılar, evin içinde onlara düşen işleri yaptılar. Annem ve ben bir-iki gün sonra gittik. İnce temizliği yaptırdık. Su aboneliğini orada hâlletmek zorunda kaldık. Nüfus müdürlüğüne gidip ikâmetgâh çıkardık. İnterneti bağlattık. Klozet musluğunun çalışmadığını gördük, tesisatçı bekledik vs.vs. vs. Yerleşmek yaklaşık bir hafta sürdü. İlk birkaç gün hava orada bile nasıl soğuktu anlatamam. Yine de her fırsat bulduğumda kendimi dışarı attım. Sonra sonra güneş çıkınca mutlu oldum, yürüyüşler yaptım. Hava birkaç gün içinde şundan şuna geçiş yaptı: 

   

   İşler biraz kolaylaşınca, hem fiziksel yorgunluğu hem de annemi orada bırakıp dönecek olmanın tedirginliğini atmak için günlerdir okuyamadığım kitaplara sığındım yine. Sabah erken kalkıp sakin kafelerde kitabımı okudum. 

   Eksikleri tamamlarken, gerekli alışverişleri yaparken çevre esnafla muhabbeti ilerlettim. Tanıdığımızın bile ayarlayamadığı tesisatçı işini fotokopi çektirirken sohbet sırasında sorup hâllettim. "Teyzeyi getirip tanıştırın, bir şey lâzım olursa söylesin" diyenler oldu. Aslında huyum değil sanıyordum ama küçük bir yere taşınırsam komşuluk müessesesine rahatlıkla dahil olabileceğimi fark ettim. Semt pazarına da gittim. Görmemiş bir İstanbullu sıfatıyla şu çiçekleri aldım: 

   Sanırım çiçeklerin fiyatı konusunda kazıklandım. "Olsun" dedim, "Gide gele alışırız". Bir başka tezgâhtaki satıcı kadın, elimdekileri görünce "Şu sümbül gibi olanların adı neymiş ki? Bizim bahçede hep çıkıyor. Yabani diye yolup atıyorum" dedi. Bence "Salak mısın bunlara para verdin? Çayıra çimene çıksan bulursun" demek istedi. Sümbüller fotoğrafta çıkmamış. 
    Sonra ben döndüm işte. Annem "Hayalimi gerçekleştirdim" dediği için bir yandan mutluyum, bir yandan bir süre sonra şikâyete başlarsa diye gerginim, çocuğumu merak eder gibi meraktayım. Hep birlikte alışmaya çalışacağız. Kendi kendini idare edebileceği kaç yılı varsa istediği gibi yaşamasını, memnun olmasını istiyorum. Belki orası ona iyi gelir. "Madem öyle, en olmadı bir sene denersin" dedik ama taşınmak berbat yorucu bir iş. O fikrimden vazgeçtim:) Ben ki istediğim hâlde taşınma işini göze alamadığımdan, satma ya da kiralama durumlarından gözüm korktuğundan yıllardır bir yere kıpırdayamıyoruz. Annem için resmen sınırlarımı zorladım. Dün oturdum telefonumdaki emlakçı, tesisatçı, kornişçi vb. herkesin numarasını sildim. Bu süreçte yıllık telefon görüşmesi kotamı doldurduğumu düşünüyorum.
    Belki fazla sitem ettim ama annemi tanısanız seversiniz. "Negatif dediğin kadın bu mu?" diye şaşırırsınız. 
Aile dinamikleri, anne-çocuk ilişkisi farklı durumlar malûm. Annemin de su gibi kolay akan bir hayat yaşamadığını biliyorum. Ancak hangimiz yaşadık ki? Şükürsüz bir insan olduğunu söyleyemem. Öyle değil. Farklı bir kafa. 
O yüzden, "Nasılsın?" diye sorunca bir kere bile "İyiyim" diyemeyen, demek istemeyen annemin artık "İyiyim kızım" demesini istiyorum. Kendim için de fazla takmamayı, her dediğinin altında bir şey arayıp iyi olup olmadığını sorgulamayı bırakmayı, iyiyim diyemiyorsa bunun artık doğalı haline geldiğini kabul etmeyi, herkesi olduğu gibi görmeyi diliyorum. Bir çocuk için annesinin huzurlu olduğunu bilmek o kadar önemli ki. 
     Toparlayıp olumlu yönleri öne çıkaracak olursam... Küçük yerde insanlara kibar yaklaştığın zaman kibar karşılık aldığını gözlemledim. İstanbul'da yaşayanlar öyle tuhaflaştı ki nazikçe lâf anlatmaya çalıştığım birinden "Öyle kibar kibar konuşarak beni ezmeye çalışamazsın" çıkışını duydu bu kulaklar. Her yerin iyisi de var kötüsü de ama yüksek sezon haricindeki sakin dönemler Kuşadası'nı daha yaşanır kılacaktır. Orada yaya geçidinde duran şoförlerin varlığı İstanbul'daki gibi tükenmemiş henüz. 
    Annem benim dönüşümden birkaç gün sonra devlet hastanesinden randevu alıp doktora gitti. Kalça ağrısı yürümesini engelleyecek kadar ayyuka çıktığı için gitmesi gerekiyordu. Gel gör ki doktora gitmeme huyu var. 
Biz burada devletten veya özelden ne zaman randevu alsak bir gün önce arayıp "Kızım çok fenayım, ben yarın gelemem" deyip iptal ettiriyordu. Orada, biraz da arkadaşının zorlamasıyla ve ona ayıp olmasın diye iptal etmemiş ve beraber gitmişler. Üstelik hemen randevu almışlar ve MR da hemen ertesi gün çekilmiş. Bu annem için -ya da belki bizim için- mucize gibi bir şey. Yarınlar adına umut verici. Belki de her şey güzel olur.
    Ve son olarak... Allah sağlık sıhhat versin, belli ki sık sık İzmir üzerinden Kuşadası'na gideceğim. Yaz gelince daha fazla denize gireceğim. Civar bölgeleri keşfedeceğim. Hani geçen sene blog dostlarımın kıl payı kaçırdığım İzmir buluşması vardı ya? Bu sene tekrarını talep ediyorum:) Ve Ege civarında kim varsa buluşma, görüşme tekliflerine de açığım:) 
    Çok anlattım, epeyi kafa şişirdim. Ne diyeyim? Hayırlı uğurlu olsun.






30 Aralık 2024 Pazartesi

2024'ÜN ARDINDAN...

     Şöyle bir toparlama yapmadan 2024'ü uğurlamak istemiyorum. Bir süredir tuşlarına dokunmadığım bilgisayarımı bu sebeple açtım. Son zamanlarda yazmayışım tamamen tembellikten. Bu mecraya ait bir tembellik. Bazen oluyor öyle. Nasıl olsa dönüp dolaşıp geleceğimi biliyorum. 
    2024 enteresan bir yıldı. Yakın aile çevremizden eksilenler de oldu, hayatımıza girenler de... Bazen üzüldük, bazen sevindik, kimi sevdiklerimize pek şaşırdık. Evlilikler, ayrılıklar gördük. Sağlık konusu gündemimizi epeyi meşgûl etti. Büyük ameliyatlar, büyük hastalıklar atlatıldı bu sene. Tövbe estağfurullah, parmağı kopan bile oldu öyle söyleyeyim:) Yerine dikildi. Gülücük attım diye yadırganmasın, olayların olduğu sırada tedirginlik yaşasak da şu an her şey yolunda:) Doktora gitmemek için sonuna kadar direnen ben bile mecburen bu yıl fazlaca tetkikten geçtim. Var bir şeyler ama halledeceğiz. E yaş dolu dolu 50 oldu bu sene. Doğum günümde son derece içimden gelerek "Yaşamak o kadar zor ki iyi kötü bu yaşa gelmek, yarım asrı devirmek bir başarıdır. Kendimi çok takdir ediyorum, çok seviyorum" dedim, güldürdüm milleti. Espri yapmamıştım, net fikrim budur:)
Pastama "Bright" yazacaklarına "Bride" yazmışlar:)

    Yılın son zamanlarında babaannemi sonsuzluğa uğurladık. 97 yaşındaydı. İyiydi de aslında. 100 olmasını umuyorduk. "Sana 100. yaş partisi yapacağız" diyorduk. Hoşuna gidiyordu. Biz de hayalini kuruyorduk. Olmadı. Ardında güzel anılar bıraktı ve gitti. 
    Bu yıl hem eşimin hem oğlumun mesleki hayatlarında ani değişimler, yeni başlangıçlar oldu. Yeni kararlar alındı, ufak tefek kalp çarpıntıları yaşandı. Dengeyi sağlamak yine bana (kadınlara) düştü. İşler rayına yeni yeni oturuyor. Umuyorum 2025 yeni başlangıçların güzel etkileriyle ilerleyecek. 
    Bu sene önceki yıllara göre daha az seyahat ettim fakat olanlar gayet keyifliydi. 10 yıl aradan sonra okyanusu tekrar aştık, Amerika'ya ulaştık. Yolculuk bu kez farklı bir bölgesine, Boston'aydı. Güzel bir şehir. Üniversitesi bol malûm ve dolayısıyla genç nüfusu da bol. Harvard Üniversitesi'nin turistlere açık bölümünü gezdik, aynı kurumun Sanat Müzesi'ni ve Doğal Tarih Müzesi'ni gezdik. Harika şeyler gördük. Okulun yer aldığı bölgede dünyanın her yerinden gelen; kafede, bahçede, parkta ders çalışan öğrencileri görünce asla olmayacak hayallere kapılıp "belki başka bir evrende burada okumuş bir Sezer vardır" diyerek kendimi avuttum:) Ciddi anlamda imrendim o öğrencilere. 

    Bol bol sergi ve müze gezdim bu yıl. Konserlere gittim, tiyatro oyunları izledim. Birçok söyleşiye katıldım. 
Yeni insanlar tanıdım. Özellikle yazdan bu yana, yılın ikinci yarısı bu anlamda dolu dolu geçti. Ancak büyük çoğunluğunu burada paylaşamadım ve bunun için kendime çok kızdım. 

    Güzel buluşmalar da oldu. Yeni tanışıklıklar yaşadığım gibi, tanıdığım ancak yüz yüze ilk kez görüştüğüm dostlar mutlu etti beni. 2025'te buluşmaların sayısını arttırmak dileğindeyim. 
     İyi kitaplar okudum. Kitaplar bana yoldaş olmaya devam ediyorlar. Üzüldüğüm, kızdığım, kabuğuma çekildiğim her zaman yanımdaydılar. Okumayı gönülden seven biri kendini asla yalnız hissetmeyecektir. Şu sıra ne okuduğumdan bahsedeyim madem. Yılı Gabriel Garcia Marquez'in otobiyografik kitabı "Anlatmak İçin Yaşamak" ile bitiriyorum. 
    Sürprizli bir yıldı 2024. Yüreğimi hoplatan olaylar bana göre fazla olsa da her şey bir şekilde rayına oturdu, oturuyor. Günün sonunda iyi anları hatırlamaya meyilli bir insan olduğuma şükrediyorum. Bu yılı da çoklukla olumlu anacağım. 2025 senesi de hoş gelsin. Hepimize güzel sürprizler getirsin. Herkese mutlu yıllar diliyorum!
    
    
    

12 Eylül 2024 Perşembe

    "Geçtiğimiz hafta sonu bir grup blog arkadaşımla buluşma gerçekleştirdik. Buluşmamız herhangi bir markanın sponsor olmadığı, yeni bir yazarın tanıtımının yapılmadığı, kısacası bu gibi popüler zorlamalarla düzenlenmemiş bir buluşmaydı. Tamamen fikir ve gönül birliğiyle bir araya gelmiş, birbirini bulmuş dostlardık. Instagram'a yönelenler çoktan blog dünyasından uzaklaşmış ve link paylaşmaya başlamışlardı. Kısacası biz bize kalmıştık. Bizler Web3 fikrinin hayata geçmeye başladığı şu günlerde Web2.0'ın derinliklerinden seslenen, "Blog mu kaldı? Okunmuyor ki!" denmesine rağmen ısrarla yazan, "Medya Arkeolojisi"ne konu olmuş insanlardık:)
Evet! Biraz demode kalmış olabiliriz. Ancak unutulmamalı ki ülkemizde kültür-sanat etkinlerini en fazla takip eden; bütçesinin hatırı sayılır kısmını sinemaya, tiyatroya, kitaba ayıran; gezmeye görmeye çalışan ve tüm bunları yazarak aktaran, paylaşan insanlarız. Bizler İKSV Lale Kart'a sahip olanlarız:)

Aramızda önemli sayıda eğitimci vardı ancak çok farklı mesleklerden kadınlardık. Kimimiz hâli hazırda profesyonel olarak çalışmakta, kimimiz (artık bu şartlarda ne kadar olursa) emekliliğinin tadını çıkarmakta. O gün saatlerce sohbet ettik. Sonbaharla birlikte artan etkinlikleri hatırlattık birbirimize, biraz yazar dedikodusu yaptık (evet, iyi okuyucular olarak yayıncılık piyasasına oldukça hakimiz:)), filmlerden kitaplardan sergilerden konuştuk, ekonomik durumları irdeleyip beraberce seyahat planları yaptık. Ruhen ve fikren oldukça doyurucu bir buluşmaydı.
    Israrla yazmaya, paylaşmaya devam eden blog yazarlarını okuyunuz efendim. Bizi koruyup kollayınız. Bizler her yeniliğin farkında olan, takip eden ancak neyi ne kadar seçeceğine deneyimlerle ulaştığı olgunlukla karar veren insanlarız. Her konuda geçerli olan şudur ki geçmişle gelecek arasında denge kurmak şart."

-------------------- 


       Yukarıdaki yazıyı Linkedin'de paylaştım. Daha önce de söylemiştim, "Niye Linkedin?" demeyin:) 
Öncelikle, o mecrada araştırma yapmayı, takibi seviyorum. Ve geçtiğimiz hafta sonu bazı blog dostlarıma belirttiğim gibi, ara ara profesyonel anlamda bazı iş fikirlerine kapılıyorum:) Harekete geçtiğim yok, o ayrı.
    Linkedin'de paylaştığım yazıyı buraya da eklemek istedim. O günkü buluşmamıza farklı bir yerden yaklaşıyor olabilir ancak hepsi kafamda dönüp dolaşan düşüncelerden oluşuyor. Biz "Boomer" değiliz dostlar:) Biz varız ve güzeliz:) Paylaştıklarım işin teknik ve güncel yönü. Bir de duygusal yönü var ki bu mecra beni gerçekten moral açısından yükselten, insanlara dair umutlarımı korumamı sağlayan bir mecra. Belki bunda -gerçekçi bir insanım- yakın çevremizde olduğu gibi her an birbirimize fiziken maruz kalmamamızın, ara ara görüşüyor olmamızın, birbirimize karşı sorumluluğumuzun olmamasının etkisi vardır. Ancak bu da önemli. Çok önemli. Fikren, ruhen yakın olmak, birbirini anlamak ancak bıkmayacak, bıktırmayacak uzaklıkta -ya da yakınlıkta- olmak... 
Blog dünyası benim hayatıma çok güzel insanlar kattı. Bir kısmıyla geçtiğimiz hafta İstanbul'da buluştuk. 
Aklım bir günle kaçırdığım İzmir buluşmasında kaldı. İstanbul'daki görüşmeyi organize eden Ceren'e teşekkürlerimi sunuyorum. Onca yoğunluğunun arasında günü belirledi, haberi verdi ve uzak yollardan geldi. 
Ben ki düşüncede samimi olsa da eylemde pek belirtemeyen biriyimdir, o gün defalarca Ceren'e sarıldım:) 
Öyle bir his. Kendime şaştım:) Ve herkesle "Vır vır vır" konuşup, gülüp, söyledikten sonra dönüş yolunda "Abarttım mı?" diye sorguladım, utandım:) Sonra abartmadığıma karar verdim. Demek ki kendimi yakın hissettiğim kişilerle birlikteydim. Bu öyle bir şey ki Orhun şu an Boston'da ve orada benim eskiden yazan ama şu an buralardan uzaklaşsa da irtibatımızın hiç kopmadığı bir blog arkadaşımla buluştu. Birbirlerini çok sevmişler. Yani benim orada oğlumun acil bir şeye ihtiyacı olursa görüşebileceği bir blog dostum var. İnanılmaz! 
Ve yüz yüze görüşelim ya da görüşmeyelim, çok kişinin kalbinin benimle olduğunu biliyorum. 
Ara sıra gerçekleşen buluşmalara gelince... 
Onlar pastanın çileği oluyor ve bana çok ama çok iyi geliyor. İyi ki varsınız sevgili blog dostlarım. 


    

26 Temmuz 2024 Cuma

BUGÜNLERDE...

     Merhabalar! Buralardayım, buralardayım da hiç yazasım yok. Şu sıra hiç hoşlanmıyorum kendimden. 
En son Nisan ayında yazmışım. Vakit nasıl geçti anlamadım. 
    Okuyorum, düşünüyorum, okuyorum, düşünüyorum... Vaktim genelde böyle geçiyor. Ne düşünüyorsun derseniz verecek doğru dürüst cevabım da yok. Yaş dönümü, hayat muhasebesi falan filan... Çok erken yaşlarda sorumluluk altına girmek -biraz şartlar, biraz da yapımdan dolayı- sanırım şimdi yormaya başladı. Bazen kendimi "Şöyle 80 olmuşum, kimse bana bir şey sormuyor artık, gözler görüyorsa günlerimi sadece kitap okuyarak geçiriyorum" diye hâyâl kurarken buluyorum:) Böyle hâyâl mi olur? :) İşin püf noktası sanırım "Kimse bana bir şey sormuyor, danışmıyor, onay beklemiyor" kısmı. Küçük yaşlardan beri sorumluluk hissetmenin zararları. Neyse... 
Herkes gibiyim işte. Hepimizin az ya da çok yükleri var. Kafaca daha rahat bir döneme geçeceğimi biliyorum fakat sanki biraz zamanı var gibi. Bir sürü plan, proje düşünüyorum, bir türlü harekete geçemiyorum.
    Normal akışta evden pek çıkmıyorum ancak buralarda olmadığım süre içinde bir-iki ufak seyahat yaptım. 
Biri büyüktü gerçi. Temmuz başında birkaç gün Boston'daydım. Amerika değişik memleket malûm. Bari o birkaç günü anlatmanın sözünü vereyim de sözünü tutmayınca aşırı rahatsız olan biri olarak motive edeyim kendimi. 
    Ara ara Blogger'a girip herkesi okuyorum. Ortalarda olmadığım için utanıp yorum yazmıyorum ama. (Ben niye böyleyim acaba?:) ) Ara sıra, özellikle bayramlarda buradan birkaç dostla konuştuğum, yazıştığım oldu. Görüşmek istediğim, enerji düşüklüğünden dolayı gerçekleştiremediğim, aklımın ve gönlümün kaldığı dostlar da çok. 
Yani öyle ya da böyle bir yanımla bu mecradayım. Bu öyle bir şey ki Boston'da bile eski blogger dostumuz var:) 
O uzun zamandır burada yazmıyor ama biz hiç kopmadık, ara ara yazışıyoruz, birbirimizi merak ediyoruz. 
Ben oradayken ne yazık ki işi dolayısıyla başka bir eyaletteydi, görüşemedik, üzüldük. 

    İki satır yazarım, çıkarım dedim ama yine lâfı uzatacağım çünkü Boston, Blogger vs. derken tam şu an aklıma gelen bir şey var. Burada daha önce yazdım mı bilmiyorum, yazmış da olabilirim. Öyle de olsa bilmeyenler vardır. Anlatmam lâzım. Şöyle ki: Eşimin kuzeni bana seneler önce fal bakmıştı. Değişik bir kızcağızdır, acayip hisseder. "Böyle uzun saçlı, uzun sakallı, Hz.İsa gibi biri seni işaret edecek ve sen dünyanın bir çok yerinden insan tarafından tanınacaksın" dedi:) Ben de "İyice uçtu bu" diye düşündüm:) Yani ne âlâkası var değil mi? Bir süre sonra, bir gece Okan Bayülgen'in bloggerlar'la yaptığı programı seyrettim. Yıl 2012, aylardan Şubat. Ben de 2 yıl önce sayfa açmışım, yazıyorum ama dünyadan haberim yok. Kendi kendime yazıyorum. Meğer herkes birbiriyle baya kaynaşmış:) Neyse... Hemen o düşünceyle "Ben de Blogger mıyım Arkadaş?" başlıklı bir yazı yazdım. Yazdıktan sonra Twitter'a girdim. Geç uyurum mâlum. Baktım Okan Bayülgen de o sıra bir şeyler paylaşıyor. Yazımı paylaşıp onu etiketledim. O da görmüş, bir süre sonra yazımı retweet etti. Böylece bana 20-25 takipçi geldi:) O kadarcık:) Ama ben ondan sonra Blogger'da iletişimi öğrendim. O sıra Okan Bayülgen baya saçlı sakallıydı, hakikaten İsa gibiydi:) Beni işaret etmiş oldu ve onun sayesinde beni takip etmeye başlayanların arasında yurt dışında yaşayanlar da vardı. Devamında arttı. Çok arkadaşımız yurt dışında yaşıyor malûm. Kimiyle yüz yüze tanıştığım oldu, görüşmesek de irtibatı koparmadıklarım oldu. Boston'daki arkadaşımdan bahsederken de aklıma bu olay geldi. Buna ne diyorsunuz? Böyle bir ayrıntıyı kahve fincanında nasıl görürsün? :) Asla unutmayacağım olaylardan biridir. 
     Düşük moralle başladığım yazıyı bir nebze olumlu enerjiyle bitiriyorum. Bu, Orhun'un ilkokuldayken günlüğüne yazdıklarına benzedi. Bir akşam "Sevgili Günlük, bu akşam Aslılar bize geldi. Mutlu geldiler, Nisan'ın ağlamasıyla mutsuz gittiler" yazmış:) Aslı teyzesi, Nisan da yeğeni:)   
    Kısacası, şu an yazmak iyi geldi. Umarım devamını getiririm. Okuyan herkese sevgilerimi gönderiyorum:)                                       







6 Nisan 2024 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     Selam! Laptopumu değiştirdim ve yeni sisteme alışmakta biraz zorlanıyorum. Geçtiğimiz hafta birçok blog arkadaşımın yazısını okudum ve yorum yazmak istedim ancak kendi blogger hesabımla yapamadım bir türlü. 
Daha doğrusu hepsinde "Anonim" göründüğüm için yazdıklarımı sildim. Son yazıma gelen yorumlara cevap yazarken de yine ben, ben olmadığım için eski laptopumdan girip hallettim bu durumu:) Tabii geçici olarak. Yorumlarda niye böyle oluyor anlayamıyorum. Gerçi bu yazıyı da yazıyorum fakat yayınlanacak mı emin değilim:) 
Tokyo yazısını eski laptoptan göndermiştim. Böyle karışık durumlar. Bakalım düzeltebilecek miyim? 
    Bir süredir buradan uzaktım yine. Sevmiyorum uzaklaşmayı ama elim yazı yazmaya varmadı bir türlü. 
Çok kişide gözlemlediğim bir iç sıkıntısından muzdaribim. Belki yaş almayla ilgilidir diyeceğim ama gençlerde de ayrı bir keyifsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu konularda çok fikrim var çünkü gece gündüz kafa patlatmacasına düşünüyorum, inanılmaz bir sorgulama halindeyim ama şu an hiç bunları deşecek durumum yok dostlar! Zaten kimsenin duymaya da mecali yok. Boş yere kafa açmayalım:) Neyse ki son yerel seçimler birçoğumuzun yüzünü güldürdü. Resmen moralim yükseldi. Müreffeh bir ülke olma yolunda daha yapacak çok iş var ama umudumuz da var. "Umut" demişken, bunca zamandır benim gibi umudunu koruyanlara ve bunu ısrarla belirttiğinde karamsar tavırlarla karşılaşanlara, inançsız sözlerle susturulmaya çalışanlara, bir nevi iyimserlikle suçlananlara, sabrından dolayı kaç puan verilmeli dersiniz? :) Tamam, coşmak yok, daha yapılacak çok iş var. 

    Bu sıralar düşünmekten başka neler yaptım? Bol bol okudum, bol bol izledim. Ama yazmadım. Epeyi sinemaya gittim. Hâttâ zamanında kaçırdığım "Bir Düşüşün Anatomisi" gibi filmleri Oscar ödül töreninden sonra izledim ve az sayıda sinemada gösterildiği için muhitimden uzaklara doğru epeyi bir yol katettim. Muhitim derken aklıma geldi, kardeşimle birlikte Ayşegül Aldinç konserine gittik. Daha doğrusu o buralara geldi:) Konser Beylikdüzü Atatürk Kültür Merkezi'ndeydi. Çok da hoş bir konserdi. Erkek hayranların "Çok güzelsiniz!" nidaları eşliğinde geçti:) İlk defa böyle bir şeye tanık oldum. Herkeste aynı değil ama hatırı sayılır çiftin konser, sinema, tiyatro vs. sanat işlerine kadınlar bakar. Gidilecek yerleri belirlerken erkeğin yüzde yüz istediği bir etkinlik değilse onların kıpırdamadan, hafifçe yaylanmış şekilde, suratsızca koltuklarında oturduğunu görürsün. Ara ara telefonlarını açarlar bakarlar falan. Yani illâ rastlamışsınızdır, bir tek ben dikkat ediyor olamam:) Neyse... Ayşegül Aldinç konserinde erkekler pek hareketlilerdi. Kibar kibar lâf atmalar, dans etmeler, pür dikkat bir izleme... İsteyince oluyormuş kısacası:) Kadınlar onlar gibi davranmadılar ama. Kadınlar da son derece keyiflilerdi. Canım kadınlar:) Ayşegül Aldinç'i ilk kez sahnede izledim. Tabii ki çok hoş bir kadın. Ayrıca sesini ve enerjisini yerinde kullanmasına, canlı konser performansına bayıldım. Şöyle kabare tarzı bir yerde dinlemek istiyorum. Salgından önce programlarını takip ediyordum, salgınla birlikte birçok şey yalan oldu malûm. Kısmet farklı zamanda, farklı bir mekânda saklıymış.
Görsel: Aynı günden, Aldinç'in sosyal medya hesabından.

    Sene başından bu yana birkaç sergiye gittim ama o sinir bozucu atalet hali yüzünden yazamadım, bahsedemedim. Bu gezilerin ikisinde yanımda sevgili blog arkadaşım Ekmekçi Kız vardı. İlkinde yolumuz Arter İstanbul'a düştü. Ömer Koç koleksiyonundan eserlerin yer aldığı "Farzet ki Sen Yoksun", muhteşem bir sergi. Yıl sonuna kadar gezilebilir olacak. Aklında olanlar muhakkak yolunu düşürmeli derim. 

    Arter'e gittiğimiz gün, Ekmekçi Kız'la yüz yüze ilk tanıştığımız gündü. Yine bir blog arkadaşımla bu sayfaların dışında tanıştığım, görüştüğüm için çok mutlu oldum. Öyle ki hemen bir ay sonra tekrar buluştuk. Güzel bir sistem geliştirmiş olabiliriz:) Şöyle ki yazışıyoruz, "şu saatte şurada" diyoruz ve tam o saatlerde orada oluyoruz. Bazen beraber, bazen ilgimizin bizi çektiği yöne doğru, bir süre ayrılarak sergiyi geziyoruz. Ardından mekânın kafesine oturup sohbet ediyoruz. Önce yiyeceklerimizi seçiyoruz tabii. Maşallah iştahlar da yerinde:) Şu olur mu? Olur. 
Bu olur mu? Olur. Ardından kahve faslı geliyor. Tatlı yiyip yememek konusunda -çoklukla benim kilo alma kaygım nedeniyle- bir süre istişare edip, "o zaman bir tane alalım, yarım yemiş oluruz" kararına varıyoruz:) Sohbeti tatlı tatlı sonlandırıyoruz. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissediyorum. Birçok blog dostumda hissettiğim gibi. Ayrıca net insanları seviyorum. Gereksiz hareketleri, kaprisleri, boş konuşmaları çekemediğin yaşa gelmek diye bir şey var. Zaman kıymetli. Biz de sanırım o sularda olduğumuz için, e biraz da kafa yapısı uyduğundan iyi anlaşıyoruz:) 
    Az önce bahsettiğim sergilerden biri de Artİstanbul Feshane'deki "Dinamik Göz: Optik ve Kinetik Sanatın Ötesinde" isimli sergiydi. Bu da çok iyi bir sergi. Londra'nın ünlü modern sanat müzesi Tate Modern'in küratörü Valentina Ravaglia düzenlemiş. 21 ülkeden 57 sanatçının eserini görmek mümkün. 

    Kinetik sanat, bugünkü digital sanatın kaynağı diyebiliriz. Digital teknoloji çağının öncesinde manuel tekniklerle hareket yaratan her sanatçı, yapay zeka tartışmalarının ve denemelerinin eşliğindeki digital üretimin revaçta olduğu günümüz sanatının öncüsüydü. Bu anlamda ufuk açıcı, keyifli bir sergi olan "Dinamik Göz", 19 Mayıs tarihine kadar meraklılarını bekliyor olacak. 

 

    Artİstanbul Feshane'de bir de Emin Barın'ın eserlerinden oluşan "Ne Senden Rükû Ne Benden Kıyam" adlı bir sergi daha var. Emin Barın, hepimizin bildiği gibi çok önemli bir hattat ve cilt sanatçısı. Aynı zamanda bir grafik tasarımcı. İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde gelenekselle moderni sanatında başarıyla uygulamış muazzam bir insan. Çalışmalarına bakıp etkilenmemek mümkün değil. Emin Barın sergisini, Tate Modern işbirliğiyle gerçekleştirilen diğer sergiyle bir arada düşünmek gerekir. Tasarım anlamında bir dönemden bir döneme geçişi, yeniyi arama tutkusunu kendi alanlarında hayal edip üretenlerin benzerliğini hatırlatan iki başarılı sergi. Emin Barın'ın eserleri de 29 Nisan'a kadar görülebilir. Bence, az önce bahsettiğim nedenle, ziyaret süreleri aynı olabilirdi. 

    

    Feshane'nin restorasyonu, İBB Kültür ve İBB Miras'ın en güzel işlerinden biri. II.Mahmud zamanında, 1833 yılında, Osmanlı ordusu askerlerine üniforma temini için kurulan Feshane, 1839 yılında Haliç kıyısına taşındı. 
Yani bugünkü binaya. 2023 yılında biten restorasyondan sonra İstanbul'un en önemli kültür sanat merkezlerinden biri haline geldi. Şahane bir kütüphanesi, şık bir kafeteryası, etkinlik alanları mevcut. İBB'nin kültür ve sanat merkezi haline getirdiği diğer tarihi mekânlarda olduğu gibi. Tüm bu mekânları tanımak için İBB Kültür, İBB Miras sosyal medya hesaplarını incelemek yeterli. Gezmek görmek ise ayrı keyif. Henüz hepsini tamamlamadım fakat her birini ziyaret edeceğim. Etkinlikler de devamlı değiştiği için kimine tekrar tekrar gitmek mümkün olacak. 

  


  
    Ekrem İmamoğlu'na tekrar İstanbul belediye başkanlığını kazandıran etmenlerden birinin kültür sanat alanındaki faaliyetler olduğunu düşünüyorum. Otel ya da alışveriş merkezi yapılmayan tarihi binalar, 24 saat açık şahane kütüphaneler, halk konserleri, çocuklara yönelik festivaller, atölyeler, bu şehirde yaşayanların ihtiyaçlarından birini giderdi ve bu durum belli ki aynı istikrarla devam ediyor. Geçtiğimiz yaz, bize yakın sayılan Yakuplu'da açılan Kitap Kafe'ye gittim. İmamoğlu'nun kurduğu Batı İstanbul Vakfı'nın açtığı bir yer. Kafe dediğime bakmayın. Yiyip içmek şart değil, herkesin girip sadece kitap okuyabileceği, çalışabileceği bir yer. Hemen yanında şehir tiyatrolarına ait bir de salon açıldı. Açılışlar yapılırken bir hafta boyunca çocuk festivali vardı. Çocukların ne kadar eğlendiğini gördüm. Arada Kitap Kafe'ye de uğrayıp kitapları inceliyorlardı. Sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı halkın yoğun olduğu bir yerde, çocukların sanatla, kitapla eğlenerek tanışması için özellikle uğraşıldığı belliydi ki o gün konuştuğum bir yetkili de fikrimi doğruladı. Bu sadece benim gördüğüm. İstanbul'un birçok yerinde anneler çocuklarını gönül rahatlığıyla kütüphanelere çalışmaya gönderiyorlar. Çayları, kahveleri belediyeden. Daha küçük yaştaki çocuklarını da etkinlikten etkinliğe gezdiriyorlar. Farklı bir kafada değilse her anne çocuğunun iyi şartlarda yaşamasını ister, iyi şeyler görsün ister, gündemden geri kalmasın ister. Annelerin gönlünü kazanmak önemli. 
Ve sanat, ruhumuzu besleyen, mutlu eden, geliştiren, öğreten en önemli kaynaklardan biri. Herkesin mutlu hissetmeye hakkı var. Mutlu olursak iyi düşünürüz, iyi düşünürsek makûl hareket ederiz. Bence İmamoğlu ve ekibi, ihmâl edilmiş bu açığımızı çok iyi kapatan işlere imza attılar, atıyorlar. 
    Güya kısa bir selam yazısı yazacaktım, yine aktı gitti. "Buraya kadar okuyan varsa..." derler ya? :) 
Boş bıraktığım kısmı şöyle tamamlayayım o zaman. Malum, birkaç gün sonra bayram. Buraya kadar okuyan herkesin bayramı kutlu olsun:) Şöyle keyifli bir bayram yaşayalım. Vallahi hak ettik dostlar!