15 Mayıs 2022 Pazar

BUGÜNLERDE...

     Son yazım epeyi depresifti. Şimdi daha iyiyim. Bunda muhakkak güneşli havaların etkisi var. Mesela arkadaşlarımla buluşma planlarımız arttı, gün belirlemeler başladı, kimiyle buluşuldu, kimiyle buluşulacak, sohbetler edilecek. Niye? Çünkü hava iyi, evler sıktı, gönlümüzce dışarı çıkabiliriz. Ayrıca bayramda küçük bir İzmir seyahati yaptık. İzmir'in her yeri ayrı güzel. İlk kez ziyaret ettiğimiz Foça da güzeldi. 2-3 günlük bir kaçamak ne iyi geldi. Çanakkale üzerinden, boş olacağını tahmin ettiğimiz yeni köprüden gidip döndüğümüz için trafiğe takılmadık. Sanırım bayram zamanı şehir dışına ikinci çıkışımız bu. Bayram kalabalığından, zamanı trafikte geçirmekten hep korkardım. Bu yıl okulların tatil olmaması, Çanakkale köprüsünün yoğun olmayacağı tahmini ve ne yazık ki bilet fiyatlarının, benzinin uçukluğu yola çıkanların daha az olacağını düşündürmüştü. Nitekim yanılmadık. Hakkımızı bu sene kullandık, sakin sakin gidip döndük. Dönüşte Troya Müzesi'ne de uğradık. 
Bir ara anlatırım...

    Dün akşam Cem Adrian konserine gittik. Dönüp kontrol ettim, ilk albümünü 2005 yılında çıkarmış. İlk iki albüm zamanı hiç sevmezdim, abartılı bulurdum. Sonradan sonradan öyle bir sardım ki devamlı dinler oldum. Geçen gün yine açmışım dinliyorum, bir yandan da "Acaba konserleri ne zaman?" diye düşünüyorum. 24 saat geçmedi, hani artık korkmaya başladığımız o şey oldu ve Turkcell'den Cem Adrian'ın hafta sonundaki konseriyle ilgili bir mesaj geldi. İndirimli bilet alabilirmişim. Yine düşüncelerim okunmuştu:) E alalım o zaman dedim. Açık hava konseri ve sıcaklık ne zamandır ilk defa makûl seviyelerde. Kendisini o kadar seviyorum sevmesine de konserine ilk kez gittik. Güzeldi tabii. Yalnız Cem Adrian'ın yeteneğini ve tarzını biliyoruz da eşlik eden müzisyenlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Onlar ayrıca şahanelerdi. Şarkıları farklı yollardan yürüten, onlara taklalar attıran sanatçıyla uyumlarına bayıldım. Sanırım bizim için Cem Adrian konserlerinin devamı gelecek. Kendisinin konser sonunda söylediği ve teşekkürlerini ilettiği üzere bu zamanda böylesi etkinliklere bütçe ayırmak kolay değil. Çoğumuz gibi birtakım ayarlar çekerek, kimini çok isteyip kimini erteleyerek bakacağız durumlara. Zira her insan hoş vakit geçirmeye ihtiyaç duyar. Ve onca kızgınlığıma rağmen yadsıyamayacağım bir gerçek var ki İstanbul çok hareketli, çok canlı, her köşesinde ayrı bir etkinliğin olduğu bahar ve yaz aylarına son sürat giriş yapmış durumda. Ücretli, ücretsiz bir dolu etkinlik. Hepsine yetişmek mümkün değil, herkes kendine uyanları yakalayacak bir şekilde. Bir de önümüzdeki hafta gençlik bayramı var ya, gençlere yönelik çok güzel programlar görüyorum. Gençler bir göz atsın derim. Dün konser için toplu taşımayı kullandık. Mayıs ayının bir cumartesi akşamında İstanbul'un farklı yerlerindeki bir dolu etkinlikten dönen gençleri görmek güzeldi. Uzun zamandır böyle bir hava yoktu buralarda. Holifest'ten çıkmış, üstleri başları renkli boya içindeki gençler ayrı gülümsetti. Orhun'un da lise zamanlarında katıldığı geldi aklıma. Gençler hep eğlensin istedim, her şeye rağmen gençliklerinin tadını çıkarmalarını diledim. 15-20 yaş arası benim açımdan pek kolay değildi. Anne ve babamın ayrılığıyla sonuçlanan sıkıcı bir dönemdi. Ancak şimdi düşünüyorum da çocukluktan beri arkadaşım bize geldiğinde ya da ben onlara gidip kaldığımda sabahlara kadar konuşup gülerdik. Dışarıdayken de aynı şekilde saçma sapan gülme sebeplerimiz olurdu. Yani diyeceğim o ki gençlik her şeye karşın hayattan keyif almanın tavan yaptığı bir dönem ve kimsenin bunu elinizden almasına izin vermeyin. Umursamaz olun demiyorum. Tepki vermek istiyorsanız verin, değişmesini istediğiniz şeyler varsa elinizden geldiği kadarını yapın ancak her ne şartta olursa olsun gülmekten ve umut etmekten vazgeçmeyin. İnanın bunlar klişe değil, yaşanmışlıkların sonucu ortaya çıkan sözler. İleride dönüp baktığınızda "Yine de güzeldi" diyeceksiniz. Şu hayatta en çok kıymeti bilinmesi gereken şey "Gençlik"
   Az önce bahsettiğim çocukluk arkadaşımla hafta içi tiyatroya gideceğiz. Bakın yine gençlere bağlayacağım. 
Şehir Tiyatroları'nın 36.Genç Günler kapsamındaki oyunlarından birine biletimiz var. Üniversiteli öğrencilerden Keşanlı Ali Destanı'nı izleyeceğiz. Belki geleceğin ünlü oyuncularından olacak birini ilk kez sahnede görmüş oluruz değil mi? Aslında "Genç Günler" etkinliklerinden daha önce bahsetmek, rastlamamış olan varsa haber vermek gerekirdi. Örneğin bugün Kadıköy Gazhane'de Cos-Power vardı. Demek ki bugün Kadıköy sokaklarında kostümlü gençlere rastlanacak:) Güzel işler bunlar. Oradan oraya atladığımın farkındayım ama tam yeri gelmişken önümüzdeki hafta 19-22 Mayıs tarihleri arasında yine Gazhane'de gerçekleşecek olan Karikatür Festivali'ni de hatırlatayım. Etkinlik sırf gençler için değil. Öyle düşünen varsa kusura bakmasın, biz Gırgır-Fırt çocuklarıyız. Zaten festivalde eski-yeni neredeyse tüm karikatüristler olacak. Ne yazık ki o tarihlerdeki hava durumu hakkında olumlu şeyler söylenmiyor ancak yine de gitmek istiyorum. Bakalım... 
    Tiyatroya gideceğimiz gün, arkadaşıma erken çıkıp önce SSM Müzesi'ne gitmeyi teklif edeceğim. SSM'de yepyeni bir sergi, David Hockney'in "Baharın Gelişi, Normandiya 2020" sergisi açıldı. Yollara düşmüşken zamanı dolu dolu geçirelim. Biliyor musunuz, o gün çocukluk arkadaşımla beraberken yine güleceğiz ama gençlik yıllarımızdaki gibi olmayacak. Bazen düşünüyorum da bir zamanlar ne aptaldık ve aslında ne güzeldik:) 
     Oradan oraya atlayarak kafaları karıştırmadım umarım. Bilinç akışının eseri konumundaki bu karmaşık yazıyı dönüp dolaşıp yine İstanbul'a bağlayacağım. En son yazımda İstanbul'un düşürüldüğü durumdan epeyi bir şikâyet etmiştim ve benim açımdan gidip gitmemek arasında kararsız bıraktığından bahsetmiştim. Tam onun üzerine kütüphanemden Selim İleri'nin "İstanbul'un Tramvayları Dan Dan!" kitabını çektim, okumaya başladım. Şehrin eski zamanlarında yolculuk yapmanın iyi geleceğini düşündüm. Öyle de oldu. Selim İleri, Türk romanlarındaki İstanbul satırlarını bize sunup yorumluyor bu kitapta. Her bir satır birer belge niteliğinde. Canım nasıl İstanbul'u anlatan eski romanları okumak istedi anlatamam. Bahsettiği çoğu romanı okudum ama o zamanlar neredeyse çocuktum. 
Şu anki bilinçle tekrar okumam lâzım. 

    Selim İleri "İstanbul'un Tramvayları Dan Dan"da Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Lâle" konusunda ikircikli kaldığından bahsediyor. Lâlenin İstanbul için git git bir hevesten, boşuna geçmiş bir zaman özleminden ibaret kaldığını söylüyor. Ta 1953 yılında şöyle demiş Tanpınar: 
    "Bugün İstanbul'da belki eskisinden çok lâle yetiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten, şahsi çalışmadan uzak olarak. Çünkü lâlenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değildir."
    Bu satırları okuyunca Tanpınar'ın bir de bugünün İstanbul'unu görse ne diyeceğini düşündüm. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada dolaşan videoyu hatırlarsınız. Lâle zamanı için hazırlanan alanların nasıl talan edildiğine dair bir videoydu. İstanbul'da değişen görgü konusunda iç çektirmişti. Birkaç gün sonra küçük bir mola için, İstanbul'un keşmekeşinden az da olsa uzak kalıp nefes almak için İzmir'e uzanırken, Çatalca'da ve devamında Çanakkale'de gelincik tarlalarına rastladık. Doya doya izledik. Oh! dedik. Başka bir alem! İhtiyacımız vardı! 
Ve hemen akabinde yine aynı kitapta Tanpınar'ın şu sözlerine rastlamaz mıyım?
     "... ben bile eski ve bırakılmış şeylerden gelen hülyayı o kadar sevmeme rağmen çoktan beri rüzgârda bir ipek mendil gibi buruşan bir gelincik tarlasını artık lâle bahçelerine tercih ediyorum". 
    Bu cümleyi okudum ve gündelik yaşam içindeki tesadüflere bir kez daha hayret ettim. İstanbul'un geldiği nokta beni bunaltmıştı, eski hâllerini anlatan bir kitaba sarılmıştım, aynı sırada selfi çekmek uğruna üzerine basılan lâleleri görmüş ve bir kez daha hayıflanmıştım, biraz uzaklaşmak iyi gelir diye düştüğümüz yollarda gelinciklerle nefes almıştım, o sırada zihnimde tarttığım lâle-gelincik görüntülerinin hissettirdiklerini ertesi gün yine aynı kitapta sözcük sözcük okumuştum. 1953'ten 2020'ye... İstanbul kafa karıştırmaya devam ediyordu. Ben bunları düşünürken açıyordum bir Cem Adrian şarkısı. Hemen üzerine telefonuma bir mesaj düşüyordu. Cem Adrian konserine gitmek ister miydim? İstersem indirim kodum hazırdı. E bir noktada bıraktım düşünmeyi, aldım biletleri. Trafik çekilmez şimdi. Öyleyse metrobüs, metro düştük yola. Konser, Vadi İstanbul'da. Vadi İstanbul ne? Koca bir yaşam alanı ve koca bir AVM. Kocaman bir AVM ise önüne kadar giden ulaşım da vardır. Evet, Havaray kondurmuşlar kapısına kadar. Onu da deneyelim bakalım. Ne de olsa battı balık yan going... Ve görüldüğü üzere... Benim zihin halâ karmaşık...




28 Nisan 2022 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Son yazıyı gireli bir ay olmuş, hâtta geçmiş bile. Bu süre içinde bırak yazmayı, okumak için dahi buralara uğramadım, uğrayamadım. Aslında elimi kolumu bağlayan yoktu. Sadece kafa olarak uzaklardaydım. Müthiş bir keyifsizlik var üzerimde. Genel keyifsizlikten payıma düşeni fazla fazla üstleniyorum. Yoksa bireysel olarak hayatımda olumsuz giden bir şey yok. Sadece, birazcık, omzumun acısına takılmış durumda olabilirim. 
Salgın nedeniyle eve kapandığımız günlerde kendi kendime spor, mutfakta artan zaman, bütün gün elde telefon, tablet derken belli ki bir şeyleri zorlamışım. Israrla doktora gitmedim fakat bayram sonrası için kaçış yok. 
Yaşın ilerlemesiyle birlikte vücutta ufak tefek arızalar çıkmaya başlıyor ya, işte buna çok bozuluyorum. 
Bunun haricinde... Salgın sırasında eve öyle bir kapandım ki şimdi açılmaya üşeniyorum. Covid19 yavaş yavaş uzaklaşırken bana koca bir tembellik bıraktı. Gerçi eskisi gibi çokça çıksam ne olacak? İstanbul vahşi bir orman adeta. Resmen ayakta kalmak için, ezilmemek çabalıyoruz. Şehir içine her yolculuk bir sinir harbi. Arabanla seyahat ediyorsan trafik, toplu taşıma kullanıyorsan görgüsüz kalabalık ömründen ömür alıyor. Geçtiğimiz günlerde Muhabbet Kralı'ndaki sohbette, kalabalık bir topluluk içindeki insanların akıl yaşının 6'ya indiği söylendi. 
Bunu duyunca İstanbul ahalisinin neden saçma sapan davrandığı konusunda bir aydınlanma yaşadım. Geçen gün Orhun geç saatte işten gelirken bir intihar girişimine denk gelmiş. Çocuk eve gelince sinirinden ağladı. Birçok kişinin "Atla, atla" demesinden, konuşmalarından, küfürlerinden etkilenmiş. "Orada ben de olabilirdim, bir arkadaşım da olabilirdi, demek ki kimse hâlimizden anlamayacaktı, atla diyeceklerdi" diye derinlere indi, resmen sinirden titreye titreye ağladı. İçinde kalanlardan biri de yanında küfür edeni dövmemiş olmak. "Niye suratının ortasına indirmedim bir tane" deyip durdu. Polisler de adama sinirlenip şöyle bir kalkışmışlar tabii ama Orhun'un içi soğumamış. Günlerce terapi niyetine konuştuk. Gel de çocuğun dışarıdayken endişelenme. 
Göreceksiniz, Orhun da durmayacak buralarda. Kafasındaki planların işleyişini hızlandırmaya başladı. 
Bana gelince... Onca yıpratmasına rağmen ve işin tuhaf tarafı, doğduğu şehri bırakıp gitmek isteyenlerden değilim. Annem ve babam da burada doğmuşlar. Bilhassa anne tarafından birkaç kuşak İstanbullu olarak bu şehri kıymet bilmeyenlerin elinde bırakmak zoruma gidiyor. Oysa eşim gitmeye dünden hevesli. İstanbul'da yaşayanların beni anladığını düşünüyorum. Eh! Bir de ülkenin genel durumu, genel huzursuzluğu var. Gençler ümitsiz, yetişkinler şaşkın. Özellikle ekonomik olarak herkesin giderek daha fazla zorlandığını görüyorum. Bir süredir kırmızı biber çorbasını denemek istiyordum. Markete gidip geldikçe bakıyorum, fiyatı arttıkça artıyor. En son artık dayanamadım, çorbayı kafaya takmıştım, kilosu 49 liradan 4 tane kırmızı biber aldım ve yaptım. Enfes oldu ama 
49 lira nedir yahu? Kırmızı biber küçük bir ayrıntı. Hadi biz istediğimizi az çok alabilen gruptayız fakat her markete gittiğimde yaptığım hesaplarla asgari ücretli çalışanların nasıl ev döndürdüğünü, çok çocuklu ailelerin nasıl idare ettiğini düşünmeden edemiyorum. Günümüzde lüks sayılabilecek bir şeyler satın almışsam, gidişatın sorumlusu ben olmadığım halde kendimi kötü hissediyorum. Ve korkuyorum. Ekonomik durumlar adi suçların artmasına neden olursa diye... İstanbul dışında yaşayanlar için buralarda olanlar hakkında bir bilgi daha vereyim: Yabancı uyruklu bir kısım insanlar dolmuşta, metrobüste, minibüste şoförlerin söylenmesine rağmen para vermeden yolculuk yapıyorlar biliyor musunuz? Daha doğrusu dolmuş şoförleri kavga kıyamet indiriyorlar da diğerleri artık "lanet olsun" moduna geçiyorlar. Adamların umurunda bile olmuyor. Buna ben de şahit oldum, olanlardan da dinledim. Toplu taşıma ücretini ödemeyen elektriği, suyu öder mi zannediyorsunuz? Maske konusunda da böyleydi. Yasaklar varken bile yabancı uyrukluların büyük kısmı takmıyordu. Cesaretlerine şaşıyordum. Ben olsam farklı bir ülkede daha çok endişelenirim. Türkiye bize iyi bakar güveniydi bu sanırım. Asla ve asla ırkçı değilim, bana kalırsa yasal çerçeveler içinde isteyen istediği ülkede okumalı, çalışmalı, işini gücünü ilerlettiği ülkede yaşama özgürlüğünde olmalı ancak iş huzur bozma ve sömürüye geldi mi yetkililerden olumlu bir hareket beklemek benim hakkım. 
    İşte böyle... Çevrende sıkıntı kol gezerken sen nasıl rahat edeceksin? Ufak tefek hoşluklarla hayatı güzelleştirme heveslisiyken hiçbir şeyden keyif alamaz oldum. Depresyona yatkın olmayan, ne olursa olsun bu yaşa kadar kıyısından köşesinden geçmemiş bünyem zorlanmaya başladı. Uykuyla aram ise her zaman açıktı ama son zamanlarda iyice uyuyamamaya başladım. Bunun için Pasifflora Mood alıyorum. Aman aman bir etki göstermedi, halâ dalarken zorlanıyorum ama hiç olmazsa arada uyandığımda "Neden uyumuyorum ben?" diye dakikalarca sağdan sola dönüp kendimi yemiyorum. Klasik bir rahatlama yöntemi olarak bol bol yürüyorum. 
Yaşam Vadisi forever! Neyse ki bahar geldi, ağaçlar pembelere büründü de bir parça gözümüz gönlümüz açıldı. 

    Şu çiçek açmış ağacın site içindeki haline bakar mısınız? Daha geniş bir yerde olmalıydı sanki. 
İşte bu sıra bunlar bana hep hüzün... 

    Geçtiğimiz senelerde nisan ayında ne güzel postlar girerdim. Bu ay bizde doğum günü çok olduğu için bol bol kutlama yapardık. Evlilik yıl dönümümüz için ufak bir seyahate çıkardık. Bu kez yolculuk için üşendik. 
Yine toplandık ama küçükler büyüdüğü için doğum günleri eski tantanasında, parti havasında geçmedi. Salgının eski hızımızı kestiği gerçeği de var tabii. Seneye nisan enerjisini tekrar toplamamız lâzım.

    Klişe gibi durur ama değildir, hakikaten iyi ki kitaplar var. Dün Floransa Büyücüsü'nü bitirdim. Yıllardır kütüphanemde duruyordu. Niye bu zamana kadar okumadım bilmem. Demek ki bu günlerde bana destek olmak için beklemiş. Masal tadında bir roman. Beni bugünden aldı, zaman içinde yolculuk yaptırdı. Doğu'dan Batı'ya gezdirdi. Bu kitabı buraya not düşmesem haksızlık etmiş olurum.

    İçini kararttığım dostlar varsa affetsin. Sıkıntılı haller arasında daldan dala atladım ama birçok kimsenin benzer duygular içinde olduğunu tahmin ettiğim için rahat konuştum. Şahane bir ortam varmış da mızıkçılık yapan benmişim gibi bir durum olduğunu sanmıyorum. Umarım en kısa zamanda toparlarım, toparlarız. 
    Neyse ki ufukta küçük bir seyahat var. Bu sene bayram tatili uzun değil ama yine de hazır Orhun'un da birkaç gün izni varken, kardeşim ve ailesiyle, annemle, hep beraber Foça'ya doğru yol alacağız. Annem Foça'yı görmeyi çok istiyordu, gezdirelim bakalım. Biz de biraz hava alalım, kafa dağıtalım. Daha keyifli yazılarda buluşalım. Şimdiden herkese iyi bayramlar diliyorum. 



    

24 Mart 2022 Perşembe

ADALAR'DA ZAMAN...

     İstanbul'da bu sene güzel kar yağdı, tuttu, hepsi iyiydi hoştu fakat biraz sıkmaya başladı sanki. Şu satırları yazarken ara ara pencereye göz atıyorum. Kar mı yağsın, güneş mi parlasın kararsız bir hava görüyorum. Biri diğerine baskın çıkmaya çalışıyor. Ee ne de olsa Mart ayındayız. 3 gün sonra ayın 21'i olacak fakat söylenene göre kar yağışı devam edecek ve bu sene ilkbahara enteresan bir giriş yapacağız. Neyse ki enteresanlıklara alıştık. 
Karlı günleri atlatıp mutlaka bahara da uyum sağlarız. Ortam yumuşamaya başladığında Adalar'a uzanabiliriz örneğin. Ya da iyisi mi "Uzanabilirsiniz" diyeyim. Zira biz birkaç hafta önce güneşli günleri değerlendirip yaptık bunu. Kalabalık yaz aylarına kalmadan güzel güzel gezdik. 

    Bu kez zamanımızın çoğunu Heybeliada'ya ayıracaktık. Ancak Büyükada'yı asla pas geçemezdim. Kadıköy'den atladık vapura, önce Prens Adaları'nın en büyüğünde aldık soluğu. Bir gece orada konaklayıp, ertesi gün erkenden Heybeliada'ya geçtik. 

    Büyükada sokaklarında yürüdük, eski evlerine bir kez daha hayran olduk, açık gökyüzünün keskinleştirdiği İstanbul manzarasını izledik, akşamına rakı-balıkla keyiflendik. Bize kediler eşlik etti her zamanki gibi. Bir de artık kendini insandan sayan, baya baya yürüyüşe çıkan İstanbul martıları. 



    

    Yine Mizzi Köşkü'ne takıldım. Şu köşede görmüş olduğunuz gözlem kulesinden, tıpkı bir zamanlar sahibi olan Lewis Mizzi gibi gökyüzünü izlemek istedim. 

    Her şey iyiydi de elektrikli araçların çokluğu hiç hoşuma gitmedi. Faytonlara, daha doğrusu faytonları çeken atlara yapılan kötü muameleye karşıydım. Karşı olanlar ısrar etti, adalara elektrikli araçlar geldi. Ancak her konuyu abartma eğilimimiz var ve adalar şimdi bu araçlardan geçilmiyor. Biz kış mevsiminde, oldukça tenha bir cuma günü orada olduğumuz halde bu dikkatimi çekiyorsa, yaz kalabalığında nasıl bir ortam olacağını düşünemiyorum. Nitekim otel görevlisi delikanlı da beni doğruladı. "Bu mevsimde araçların sadece yüzde 10'u dışarıda" dedi. Anladığım kadarıyla neredeyse her evde birer, ikişer var bu araçlardan. Dükkanlarınkiler ayrı. Onlar da mal taşımak için büyütebildikleri kadar büyütmüşler. Kimi neredeyse küçük bir kamyonete dönüşmüş. Faytonlara da dikkat etmek zorundaydık ama onlar hiç olmazsa çıngır çıngır sesleriyle kendilerini belli ediyorlardı. Şimdi bilhassa Büyükada sokaklarında tedirgin tedirgin yürüyorsun. Artık güzel fotoğraf çekmek başlı başına bir uğraşı çünkü evlerin önüne park etmiş araçlar çirkin bir görüntü oluşturuyor. 

    "Fayton kötü, elektrikli araç kötü, peki ne yapılabilirdi?" diyenler olacaktır. Bisiklet çoğalabilirdi. Elektrikli araç gelince resmen bisikletliler azalmış. Ada hayatı için bundan daha uygun ve romantik ulaşım aracı düşünemiyorum. Güzel havada yürünür, bisiklet kullanılır. Soğuklarda belediyenin devamlı sefer yapan elektrikli minibüslerine binilir. Bomboş dönüp duruyordu bunlar. Evlerin önünde ise fazla fazla özel araçlar vardı. Anlatabildim mi bilmem? Bu noktada aklıma seyrettiğim bir belgeselin Sardunya Adası bölümü geldi. 90 yaşında bir ada yerlisi her akşamüstü inişli çıkışlı ada yollarında sakin sakin yürüyüşünü yaparak bara gidiyor ve bir kadeh kırmızı şarabını içerek evine geri dönüyordu. Buyurunuz... Sardunya adasının dünya üzerinde en uzun ömürlü insanların yaşadığı yerlerden biri olmasına şaşmamak gerek. Hayattan keyif alma tarzımız farklı. Ve gözümüzün gördüğü yerleri güzelleştirerek, sadeleştirerek huzur bulacağımıza tembellik ve abartıyla birçok değeri önemsizleştirme huyumuz da var. Neyse... Biraz daha tenha ve dolayısıyla rahat olan Heybeliada'yla devam edeyim.

    Nasıl sakin, nasıl güzeldi Heybeliada. Bu adayı en son yıllar önce, genç yaşlarımda görmüş olduğumu anımsadım. Ondan da kayda değer bir şey kalmamıştı hafızamda. Bu kez vakit yettiğince, dikkatlice gezecektim. Önce Heybeliada Ruhban Okulu'nu görmek için Ümit Tepesi'ne çıktık. 

    Şu an eğitimin sürmediği, bu konuda yıllardır tartışma ve görüşme haberlerini okuduğumuz 1844 tarihli okulun bazı bölümlerinin ziyarete açık olduğunu biliyordum. Saat 16.00'ya kadar gidip görebilirdik ancak o günün cumartesi olduğunu hesaba katmamışız. O gün 12.30'da ziyaret bitiyormuş. 15 dakika ile kaçırdık. Üzüldüm tabii. Kuş seslerini dinleyerek ağır ağır yürürken, öğlen güneşinin tadını çıkarmaya çalışırken,saf şehirliler olarak ağaçlara zarar veren tırtılların kozalarını toplayan görevlileri izleyip onlarla sohbet ederken epeyi bir gecikmişiz. Bunu adaya tekrar gelmek için bir bahane sayarak, yine yola düştük. Daha sırada ve aklımda İnönü Müzesi, açık mı kapalı mı olduğunu anlayamadığım Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi ve Heybeli Sahaf vardı. 

    Manzarasının şahane olduğu bizzat adalılar tarafından söylenen Hagios Spyridon, yani Terk-i Dünya Manastırı konusunda ise kararsızdık. Her birine vakit ayırıp ayıramayacağımızdan emin değildik. Ancak internetten adanın haritasını incelediğimizde önce oraya yürüyüp daha sonra merkeze inerek diğerlerini görebileceğimiz kararına vardık. Enfes ada ağaçlarının altında, yine kuş sesleri eşliğinde bir uçtan bir uca yürümeye başladık. İyi ki yapmışız. 1868 tarihli manastır binasının küçük kilisesine giriş kısmı açıktı ancak asıl ibadet mekânına kapının camından bir göz attık. Zira her ne kadar ada tarihini yansıtan yapılardan biri olsa da burası müze statüsünde değil, yazın belli günlerde ibadete açık. Bir de bahar ve yaz aylarında bahçesinde oturup bir şeyler içebileceğimizi biliyorum.



    Zamanında onca yürüyüşün ardından bu manastıra gelen keşişlerin amacı dünya nimetlerinden elini eteğini çekip inziva hayatı yaşamaktı, bugün turistlerin yaptığı yürüyüşün amacı ise muhteşem manzaranın tadını çıkarmak. Manastır binasına sırtını verip gözünü güzelim maviliğe açtığında sağında uçsuz bucaksız denizi, solunda çam limanını ve onun tepesinde eski sanatoryumu izlemek mümkün. Bakalım fotoğrafta sanatoryumu seçebilecek misiniz?

    Antik çağlarda çam limanı bölgesinde maden ocağı işletilirmiş. Ada hem bakır, hem demir madeni açısından zenginmiş. Sanatoryum binasına gelince... Klasik Türk romanlarında şifa bulmak için misafiri olan veremli hastalarına üzüldüğümüz, Kelebeğin Rüyası filmiyle fiziksel varlığı hakkındaki merakımızı giderdiğimiz hüzünlü bina... 1924 yılında Atatürk'ün talimatıyla kuruldu. Zira verem, toplum sağlığını tehdit eden önemli bir sorundu. 1980 sonrasında sanatoryumdan devlet desteği çekilince çöküş başladı, 1999 depremi mevcut durumu daha da kötüleştirdi ve bir ara toparlansa da nihayetinde 2005 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi. Ara sıra çıkan haberlerden takip ettiğimize göre tartışmalar muhtelif. 
    Gözümüz gönlümüz maviye ve yeşile, ciğerlerimiz temiz havaya doyduğuna göre artık merkeze doğru inebiliriz. Burada bir parantez açmak isterim ki bana kalırsa yokuş inmek, çıkmaktan daha sinir bozucu. Üstüne üstlük hangi akla hizmet, yürüyeceğimi bile bile kısa topuklu botlarımı giymiştim. Normalde çok rahatlar, düz yolda saatlerce yürüsem bana mısın demezler ancak yokuşlardan inmek çok zor. Heybeliada Büyükada'dan daha inişli çıkışlı. 
Rum Okulu'na ve ardından diğer uçtaki manastıra tırmanırken, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın evini ararken hem keyif aldım, hem zorlandım. Minik bebek adımlarıyla yokuş aşağı yürümek yüzünden çektiğim kas ağrısı 2 gün boyunca sürdü. Akılsız başın cezasını yine ayaklar çekti anlayacağınız:) Siz benim yaptığım yapmayın. 

    İsmet İnönü Evi'ni görevli hanımefendinin nazik eşliğinde gezdik. Canla başla, büyük bir hevesle anlattı bize evin tarihini. İsmet İnönü geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda dinlenmek için doktor tavsiyesiyle 1924 yılında gelmiş Heybeliada'ya. Bu evi kiralamışlar. Yazları gelip gitmeye başlamışlar. Çocuklar adada mutluymuş. 1934 yılında evi satın almak istemişler. Fiyat yüksek olunca Atatürk eşyasız satın almak için pazarlık yapmalarını önermiş. Eşyaları Atatürk hediye etmiş. Bugün evde sergilenen eşyaların hepsi orijinal. 

    Yıllar boyunca kim bilir kimler gelip gitmiş, kimler konuk olmuş, neler konuşulmuş bu evde ancak bugün sergilenen halinde siyasete değil aile yaşamına bir vurgu var. Mevhibe-İsmet İnönü çiftinin çocukları Ömer, Erdal ve Özden'in odaları... Hattâ anneannelerinin yatağı... Giysiler, okunan kitaplar, satranç tahtası, İsmet İnönü'nün sağlık nedenleriyle her gün kullandığı tartı, çocuklara yazılan mektuplar, çocuklarından gelen mektuplar, aralarında meşhur çivileme atlayışının da yer aldığı bolca fotoğraf... Sade ama yaşanmışlıkla dolu bir ev. Erdal İnönü eşini bu ev sayesinde bulmuş. Komşu kızı Sevinç'le birleştirmişler hayatlarını. Duvarları süsleyenler arasında Ada'da yapılan nişan töreninden fotoğraflar da var. 

    

    İsmet İnönü'nün ölümünden sonra Heybeliada'ya gidip gelmeler azalıp da ev bakımdan yoksun kalmaya başlayınca, aile binayı İsmet İnönü Vakfı'na bağışlamış. Ve bina Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerinden birine ait hoş ve başarılı bir "Anı Evi" olarak düzenlenmiş. 

    Bunlar tarihine sahip çıkan bir ülke açısından olması gerekenler. Bir de olmaması gerekenler var. Türk Edebiyatı'nın sevilen isimlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın da bir evi var Heybeliada'da. Mizahi tarzıyla biliriz Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı. Günümüzün gençleri ne kadar tanırlar bilemem ama ben ortaokul ve lise yıllarımda kitaplarını bol bol okumuşumdur. Bugünün gençleri kitaplarını okumasalar dahi sanırım Süt Kardeşler filmini bilirler. Gürpınar'ın "Gulyabani" romanından uyarlanmıştır ve olur da televizyonda yayınlanışına denk gelirsek daha önce defalarca izlemiş olmamıza rağmen tekrar takılırız. İşte bu yazarın da ömrünün son 30 yılını geçirdiği mekân bir anı evi olarak düzenlenmeliydi. Aslında bir süre müze olarak ziyarete açıkmış. Heybeliada'ya giderken o sıra açık olup olmadığından emin değildim. İnternette karma karışık bilgiler vardı. Kimi yerde saat 17.00'ye kadar açık olduğu belirtilirken, kimi yerde şu an faaliyette olmadığı yazıyordu. Ufak araştırmam sonrasında müzenin aktif olmadığını düşünsem de aklımızda halâ bir şüphe vardı. En iyisi gidip yerinde görmek dedik. Epeyi bir aradık evi. Sapa bir yerdeydi (fakat manzarası şahane), bol bol yokuş tırmandık, ara sokaklara girdik. En sonunda bulduk. Kapalı kapısı, bakımsız görüntüsü, yazarın aslında burada yaşamış olduğunu ama eşyaların başka bir binaya taşınıp o binanın müze yapılmış olabileceğini düşündürttü bana. Yani adada ısrarla bir Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi olduğunu düşünüyordum. Pek safmışım. Ada'dan döndükten birkaç gün sonra önüme çıkan bir imza kampanyası ve daha ayrıntılı bir araştırma sayesinde anladım ki şu an orada yazar adına bir müze yok. Uzun süredir kapalıymış, 2017 yılından beri tadilatta olduğu söyleniyormuş ancak bunun için yapılan herhangi bir çalışma görünmüyor. Sadece içerisindeki eşyalar Aşiyan Müzesi'ne taşınmış. Eşyalar bizzat Hüseyin Rahmi Gürpınar'a aitmiş. Öyle ki bunların arasında yazarın elleriyle ördüğü dantel yatak örtüleri, masa örtüleri dahi varmış. Yıllar önce müze açıkken gidip göremediğimiz, bir yandan kişiselliğiyle bir yandan dönemi yansıtması açısından önemli eşyalar bunlar. Yaşamaları için bizler de bu tür müzelere özen göstermeliyiz. İhmâl ettiğim için kendi adıma üzüldüm. Binanın tekrar müze ve kültür-sanat merkezi yapılması için çaba sarf edenlere destek olması adına şimdilik en azından imza kampanyasına katıldım. İlgilenenler ve imza vermek isteyenler olabilir, linki buraya ekliyorum:
    Uzun aramalar sonucu bulduğum evin köşesinde bir hatıra fotoğrafı çektirebildim ancak. Elimdeki mimozalar "Al abla bunlar da senin olsun" diyen, bir kucak dolusu mimoza taşıyan bir kız çocuğundan hediye. 
Halâ masamda duruyorlar. 


    Birkaç saat içinde, pek de rahat yürüyememe rağmen epeyi bir yer gördük dolaştık. O saatten sonra artık yapmak istediğimiz, adanın sevimli sahaf dükkanında biraz vakit geçirmek, birkaç kitap satın almak, ardından bir yorgunluk kahvesi içmekti. Devamında evimize dönüş yoluna geçecektik. Onca hayalini kurduğum sahaf ziyareti ne yazık ki gerçekleşemedi. Dükkân kapalıydı. Cumartesi günü kapalı olmasına şaşırdım. Dönüşte Twitter'dan yoklayayım dedim. Meğer adamcağızın Covid testi pozitif çıkmış, dükkânı açmamış. Herkes iyi olsun, bir daha ki sefere yine uğrarız nasıl olsa.

    Yorgunluk kahvemizi şirin mi şirin Torpi Kafe'de yudumladık. Deniz tarafından değil de arka sokaktan giriş yaptığımız için dükkânın en sevimli kısmına denk geldik. Zaten sigara içilmeyen taraf da orası. Bol kitaplı, bol çiçekli, el yapımı seramiklerle renklendirilmiş bir ortamda güzelce dinlendik. Yaz mevsiminde olsaydık yer bulmak zor olurdu muhtemelen. İşte bu yüzden Adalar'ın diğer mevsimlerini daha çok seviyorum.

    Ve bu gezinin kitabı... Mahallede Kaybolma Diye. Adını çok beğendiğim için satın aldım. Yani daha önce hiç Patrick Modiano kitabı okumamıştım. Hata etmişim. Tarzını sevdim. Polisiye havasında ilerliyor ancak belli bir kurgu içerisinde başlayıp biten bir roman değil. Hatırlamak üzerine, zaman zaman geçmişe kayan anlatımıyla, neyin doğru olup neyin doğru olmayacağını sorgulatan bir roman. Diğer kitapları da böyleymiş. Yazarın hayat hikâyesini incelediğimde bu romandaki karakterle ortak noktaları olduğunu gördüm. Demek ki oto-biyografik izler taşıyor. Diğer kitaplarını da aklımın bir köşesine yazdım.

    İşte böyle... Daha önce birkaç Büyükada ve hattâ Burgazada yazısı yazmıştım. O zaman ne anlattım hiç hatırlamıyorum. Yazıyı yayınlayınca dönüp bakarım belki. Bu seferki Adalar gezisinin özelliği, bizi neredeyse 2 yıl evlere kapatan meşhur salgınımızın hafiflediği zamanlarda gerçekleşmiş olması. Dikkati elden bırakmış değiliz. Maske hâlâ yüzümüzde. Hâlâ çok kalabalığa girmiyoruz, tenha zamanları kolluyoruz. Ancak şu bir gerçek ki sokaklarda olmayı özledik. Bu yüzden çevremizdeki her şeye daha bir farklı bakıyoruz. Bu kez daha bir kıymetliydi ada gezisi. Dalgalar daha köpüklü, martılar daha neşeli, ada sokakları daha bir davetkârdı. 
"Oh be!" Dedim. "Dünya varmış! İstanbul'un güzelim adaları iyi ki varmış!"


  

9 Mart 2022 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    

    Bu ara üzerimde öyle bir tembellik var ki sorma gitsin. 
Kaç haftadır buralara uğramadığımı fark ettim. Bırak yazı girmeyi, okuma bile yapmamışım. Dizüstü bilgisayar kullanıyorum. Kendisi 12 yıllık bir emektar. Şu sıra bir parça sıkıntısı olduğu için, açarken bir takım işlemler nedeniyle işim uzadığından elime almaya üşeniyorum. Orhun'un kendine ayrı bir ev açması artık uzak bir ihtimâl değil. Araya salgın girmeseydi bu daha önce gerçekleşmiş olurdu. Demek istediğim o ki ara ara Orhun'un odasını nasıl kendim için düzenleyeceğimin planlarını yapıyorum:) Yeni bir çalışma masası, yeni bir bilgisayar, okuma alanı, kitaplar için bolca yer, verimli bir düzen... "Bir anne bunu düşünür mü?" demeyin. Orhun benim canımın ta içi. Ama sağlıklısı bu. Aşırı sevgimle ona zarar verdiğimi düşündüğüm öyle anlar oldu ki onun sağlıkla, huzurla kendi yolunu çizmesi benim için bir lütuf. Yoksa herkes ister çocuğu hep yanı başında olsun ama öyle bir dünya yok. Her şeyin normal seyrinde akması lâzım. Zaten hep beraberiz, birbirimize hep desteğiz, çok şükür bol bol sevgimiz var. Rahat rahat bahsediyor gibi görünebilirim ancak bu kafaya gelmek için çok çabaladığımı da belirtmek isterim:) Yine lâf lâfı açtı. Kısacası birtakım sebeplerin, bir parça bahanelerin, bolca üşenmelerin ardından bugün buradayım. Birkaç blog yazısı okudum. Muhtemelen saatlerce devam edeceğim. 
Bir kez bu dünyaya, dostların arasına adım attığımda ayrılmak zor oluyor. Biriktirdiğim her yazıyı tek tek okuyorum.  Yeni bir yazıyı ne zaman yazarım bilmem. Sanırım bu hafta hallederim. Çünkü kar geliyor ve evdeyim. Birkaç hafta öncesinin güneşli bir hafta sonunu Büyükada ve Heybeliada'da geçirmiştik. Ondan bahsedebilirim. Özellikle Heybeliada'dan. Zira Büyükada daha fazla biliniyor. 
    Bu ara verimli okumalar, araştırmalar yaptığımı söyleyemem. Geçen yazıda bahsettiğim Konstantinapolis'le ilgili kitap elimde epeyi bir oyalandı. Şimdi ressam Yüksel Arslan'ın çizimleriyle bezeli bir kitabını okuyorum. 
"Bir Ressam, Bir Resim" serisinin Mart ayı yazısı için ilham alabilirim belki. Bakalım aklıma neler düşecek? Herkes şakır şakır Oscar adayı filmleri izliyor, ben o konuda sınıfta kaldım. Filmlerden çok dizilere yöneldim. 
True Detective'in 3 sezonunu da bitirdim.  Çok sıkı bir seri. The Witcher'ı bitirdim. Geralt haliyle Henry Cavill'a bayılıyorum. Şimdi Amazon'daki The Marvelous Mrs. Masiel'a sardım. Batman'i seyrettim. Fikirler muhtelif. Beğenenlerin tarafındayım. Zaten gördüğüm kadarıyla beğenenler çoğunlukta. Bazı sahnelerin çizgi roman karelerine özgü kompozisyonu yansıttığını fark ettim. Hoşuma gitti. Ne de olsa bizler çizgi romanlarla büyüyen çocuklardık. Robert Pattinson'ı Batman rolüne yakıştırdım. Bruce Wayne'nin duygusal yaralarının varlığını hissettim. Batman karakterinin süper kahraman olduğu gerçeğini bir yana bırakırsak, filmin genelinde, 
çok sevdiğim True Dedective atmosferini yakaladım. 
    İşte böyle...Ufak tefek kişisel meşguliyetlerimi, kişiye özel duygu durumlarımı yansıtan kısa bir bildirimdi bu. Onun dışında, Türkiye ve dünya genelinde, halâ iyi niyetini koruyabilen herkes neye üzülüyorsa, ne için sıkılıyorsa ben de aynı şekilde hissediyorum. Beni de +1 olarak ekleyiverin dostlar. 




21 Şubat 2022 Pazartesi

İSTANBUL'DA BU NE BİZANTİNİZM!

     Pera Müzesi'nde sadece iki hafta daha sürecek olan bir sergi var. "İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!" 
Duymayanlar veya duyup da ziyareti erteleyenler için hatırlatmak isterim. Ben nihayet geçtiğimiz cuma akşamı gezme fırsatı buldum. Pera Müzesi cuma günleri 18.00-22.00 arası ücretsiz ziyaret edilebildiği için, akşam saatlerinde sergi gezmek epeyi keyifli olduğundan, güzel bir yemeğin ardından müzenin girişindeki kuyruğa ekleniverdik. 

    İstanbul 7/24 yaşayan bir şehir. Bu haliyle pek güzel. İstanbul hep renkliydi, çekiciydi, hep kalabalık ve hareketliydi. Görkemli Roma İmparatorluğu'nun Doğu'daki son parçası Bizans'ın başkenti Konstantinopolis iken de böyleydi. Her çekici ve kalabalık topluluk gibi karmaşıktı belki. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Panorama" isimli romanının kahramanı, 2.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan toplumsal karmaşayı anlatmak için "İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm!" sözlerini sarf etmişti. İşte günümüzdeki sergi, ismini bu sözlerden alıyor. Müze binasının 4.katı "İstanbul'dan Bizans'a /Yeniden Keşfin Yolları, 1800-1955" başlığı altında şekillenmiş tarihi okumalara yer veren bir ziyaret sunarken, 5.kata çıktığında popüler kültüre dahil, tarihle bugünün harmanlandığı rengârenk bir dünyaya adım atmış oluyorsun. 

    

    Bilgisayar oyunlarındaki Bizans, Türk filmlerinin afişlerindeki Bizans, çizgi romanlarda Bizans, kitap kapaklarındaki Bizans, Zuckerberg gibi günümüz ikonlarının Bizans ikonalarında yeniden temsili, metal müzikte Bizans, moda dünyasında Bizans'tan ilham alanlar vs. Renkli, keyifli, ufuk açıcı, ilham verici bir sergi olmuş. Bizans hakkında fazla bilgiye sahip olmayan herkesi geriye dönük incelemelere sevk edebilir. Topraklarımızın geçmişi olması nedeniyle aslında bilmemiz gerekenlere merak artabilir, dar kalıplara sıkışmış düşünceler geniş bir açı kazanabilir. 

 

   




    Tam bu noktada, sergiyi tavsiye ederken, yanına bir de faydalı bir kitap ekleyebilirim. Şu sıra okuduğum Jonathan Harris'in "Konstantinopolis-Bizans'ın Başkenti" isimli kitabı uzmanlık alanı Bizans olan bir yazardan, ancak ders verir nitelikten uzak, derleyip toplayıp anlatan, keyifli bir çalışma. İstanbul'un bir zamanlarını anlamak için, İstanbul'daki Bizans eserlerinin izini sürmek için faydalı. Ayrıca metal müziğin Bizantinizme yaptığı yolculuk için Pera Müzesi'nin Spotify'da "Bizans'a Kafa Sallamak" başlığıyla düzenlediği çalma listesi, uzaklarda olup sergiyi gezemeyenler için eğlenceli bir hatırlatma olacaktır. 
    Sanatla kalın efendim!


Not: Serginin süresi 13 Mart 2022 tarihine uzatılmış. 

 

8 Şubat 2022 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM

     "Bir Ressam, Bir Resim" serisini geçtiğimiz sene 1 Şubat gününde başlatmıştım. Tam anlamıyla evlere kapandığımız günlerdi. Benim için faydalı bir meşgale olacaktı. Üniversite eğitimimin getirisi olan sanat tarihi bilgimi ilgilenenlerle paylaşacaktım. Aynı zamanda hafızamı tazeleyecek, yazılar için farklı okumalar yaparken belki de yeni bilgiler edinecektim. Nitekim oldu da... Yazılar ilgi gördü ve yorumlar benim için itici güç oldu. Faydalandım, fayda sağladım. Hazırladığım, hazırlandığım her bir yazı Covid19 salgının yarattığı belirsiz ortamda bana ışık oldu. Yola ilk çıktığımda süreyi 1 sene olarak belirlemiştim. Yazıları her hafta yayınlayacaktım. 
Sene boyunca planladığım her yazıyı yayınladım ancak yaz aylarında artık dışarı çıkabiliyor olmanın yarattığı zaman sorunu nedeniyle iki haftada bir yazmaya başladım. Bunu da öncesinde belirttim. Sonbaharda tekrar haftada bir yazıya döneceğimi söyledim ancak olmadı. Eve kapandığımız günler yazı yazmak açısından verimli geçerken, salgının aşı vs. ile nispeten kontrol altına alınmasıyla günlerimi farklı meşguliyetlere de ayırır oldum. Son iki senedir yavaş akan zaman sanki atağa kalktı. Öyle hızlı akıyor ki bir yazıyı hazırlamamın üzerinden iki haftanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Ve söz vermiş olmamın baskısıyla zorlanıyorum. O yüzden, ilk başta 1 seneyle belirlediğim fikre "kısmen" bağlı kalacağım. Bu seriyi şu anda, yani yıl dönümünde ne bitiriyorum, ne bitirmiyorum:) Her ay bir yazı olmak üzere devam edeceğim. Ne de olsa bahsetmek istediğim şeyler henüz tükenmedi. Blog sayfası zaten her daim açık, arada aklıma gelenlerle bu seriye zamansız ekleme yapmamam için de bir neden yok. Bugüne kadar 36 resim ve 36 hayattan oluşturduğum "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 
yıl dönümünü, yarı sonunu küçük bir sınavla kutlamak istiyorum:) 
    Bir nevi saygı duruşu... Bir parça hafıza yoklama... Cevaplar sayfanın sonunda. Keyifle göz atınız efendim.




    1- Günün farklı saatlerinde farklı şekilde yansıyan ışığın değiştirici etkisini tuvale yansıtırlar. Bu yüzden açık havada zamanla yarışıp hızlı çalışırlar. Aynı yerin sabah, öğle, akşamüzeri, gece görünümlerini betimleyebilirler. Anlık izlenimin ressamıdırlar. Kimdir bunlar?
    a) Fütüristler       b) Empresyonistler      c) Dadaistler     

    2- Hangisi 20.yy akımlarından biri değildir?
    a) Ekspresyonizm       b) Fovizm        c) Realizm

    3- Picasso'nun kariyerinin başında, kübizme yönelmeden önce, en yakın arkadaşının ölümünden etkilenip belli bir rengin ağır bastığı resimler yaptığı bir dönemi olmuştur. Hüzün ve umutsuzluk içeren, yaşam ve ölüm döngüsüne işaret eden resimlerden oluşan bu dönem hangi isimle adlandırılmıştır?
    a) Gri Dönem          b) Mavi Dönem        c) Kırmızı Dönem

    4- Hangisi 17.yy.'da Kuzey Hollanda resminde ortaya çıkan, ölümü ve yaşamın geçiciliğini hatırlatma görevini üstlenmiş Vanitas sembollerinden biri değildir?
     a) Sabun Köpüğü      b) Güneş         c) Kuru kafa

    5- Bir resimde güçlü ışık ve gölge karşıtlığı, dramatik ifadeler, teatral bir kompozisyon, bol kıvrımlı kumaşlar, hareket ve illüzyon baskın ise bu resmin hangi üsluba dahil olduğunu söyleyebiliriz? 
     a) Barok        b) Rönesans         c) Oryantalist

    6- Devrin eğitim bakanının huzuruna çıkarak kızların da yüksek öğrenim düzeyinde sanat eğitimi alması gerektiğini belirten ve böylece 1914 yılında İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin açılmasını sağlayan, yani günümüz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne kadınların da kabul edilmesinin yolunu açan ressamımız kimdir? 
     a) Hale Asaf           b) Mihri Müşfik      c) Müfide Kadri

    7- Amerikalı soyut dışavurumcu ressam. Onun tarzıyla resim sanatı "Action Painting" kavramını kazandı. Duvara astığı ya da yere serdiği büyük boyutlu tuval bezlerine boyayı sopalarla, kalın fırçalarla, şırıngayla akıtır, kutu içinden doğrudan fırlatır, sıçratır, tuvalin dört bir yanında dönerdi. Tüm bu devinim içinde tesadüfi sonuçlar beklendiği halde, bütünlüğe ulaşan kompozisyonlar oluştururdu. 44 yaşında, kimilerinin intihar dediği bir araba kazasında hayatını kaybetti. Kimdi bu?
     a) Jean Michel Basquiat      b) Andy Warhol       c) Jackson Pollock

    8- Bilime, sanata, kültüre verdiği önemle de bilinen, çocuk yaşlarına ait not defterinde çizimler yer alan Fatih Sultan Mehmet, hükümdarlığının son yıllarında portresini yaptırmak istemiş ve Venedik'ten bir ressam davet etmiştir. Hükümdarın portresini yapan bu ressam kimdir?
     a) Gentile Bellini       b) Giovanni Bellini     c) Fra Filippo Lippi

    9- Resimde kompozisyon, yapıtı oluşturan elemanların belirli düzen bağlantıları içinde bir araya getirilmesi ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkan yapıtın kendisidir. Kompozisyonda aranması gereken özellikler aşağıdaki şıklardadır. İçlerinden hangisi kompozisyonu oluşturan elemanların kendi aralarında oluşturdukları ardışık zaman ve mekân aralıklarının belirlediği, tekrara dayanan uyumdur.
     a) Oran       b) Birlik        c) Ritm        d) Denge

   10- İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni kuran, yurt dışına kaçırılmalarını önlemek için eski eserler kanununu hazırlayan, arkeolog ve ressam aydınımız kimdir? 
     a) Şeker Ahmet Paşa       b) Osman Hamdi Bey      c) Hoca Ali Rıza

   11- Napolyon'un 1798 tarihli Mısır seferi ile 1.Dünya Savaşı arasındaki tarihte Avrupa'da popüler olan bir akımdır. Sanayileşmenin katılığından bunalan Batı insanının Doğu'nun egzotik güzelliğine duyduğu ilgiyle, farklı ülkelere doğru artan seyahat imkânlarıyla, arkeolojik kazıların oluşturduğu merakla, uluslararası sergilerin çoğalmasıyla şekillenmiştir. Hangi akımdır bu? 
     a) Oryantalizm        b) Art Nouveau      c) Manyerizm

   12- Bedri Rahmi Eyüpoğlu öğrencilerinin kurduğu bir gruptur. Bu öğrenciler Cumhuriyet döneminin sanat ortamında süren "Yeni Sanat mı? Milli Sanat mı?" tartışmalarına taze bir bakış açısı getirmişlerdir. Batı'nın soyut üslupları ile Anadolu folklorundan esinlenilmiş formlarla yakalan bir biçim dili söz konusudur. Amacı evrensel değerlerle yerel geleneklerin kaynaştığı eserler üretmek olan ressamların oluşturduğu bu grup hangisidir? 
     a) D Grubu       b) Yeniler Grubu       c) 10'lar Grubu 

   13- Bu akımı niteleyen terim ilk kez 1917'de şair Apollinaire tarafından "Gerçek dışı olanı aramak" anlamında kullanıldı. Freud'dan etkilenen ressamların konularını bilinçaltı, rüyalar, sanrılar, ilk akla gelenler oluşturuyordu. Resimde nesne gerçek işlevinden bağımsız betimleniyordu. Bazen uyumsuz nesneler bir aradayken, kimi zaman ikiz nesneler bir arada kullanılıyordu. Olağan nesne ve figürleri sınırsız hayal gücüyle olağan dışı durumlarda resimleyen bu sanatçılar kimlerdi?
   a) Dadaistler        b) Sürrealistler        c) Süprematistler      

   14- Melankolik yapısı ve araştırmacı kişiliği nedeniyle Geç Orta Çağ tıbbının en yaygın teorilerinden biri olan "Dört Salgı Teorisi" üzerinde çalışmış, bu konuda eserler üretmiştir. Şahane oto-portreleri vardır. John Berger'in deyimiyle "Kendi suretiyle sürekli meşgûl olan ilk ressamdır". 1471 doğumlu, Nürnberg kentinin ileri gelenlerinden, yetenekli, entelektüel, melankolik sanatçı kimdir? 
   a) Albrecht Dürer       b) Lucas Cranach       c) Caspar David Friedrich

   15- Özellikle 15.Louis döneminin saray ve soylular çevresinden türemiştir. Bu grubun sanatı eğlence olarak gören zevkini yansıtır. Paris'te ortaya çıkıp tüm Avrupa'ya yayılmıştır. Gününü gün etmek, hoş şeylerle vakit geçirmek, havailik temalıdır. Bu üslupla oluşturulmuş resimler uçarı figürlerle, aşırı, şaşaalı, bol kıvrımlı dekorasyonla, çiçeklerle, dallarla, deniz kabuklarıyla, "s" ve "c" kıvrımlı hatlarla, kat kat renkli giysilerle, yapay bir görünümle bezelidir. Abartılı fakat pek bir sevilen bu akım hangisidir?
   a) Barok       b) Rokoko    c) Romantizm

   16- Son soru en sevilen, en çok okunan yazıdan gelsin:) Avusturyalı iki ünlü şahsiyet ressam Oscar Kokoschka ile Alma Mahler'in aşkını görselleştiren, Alma'nın "Bir sanat şaheseri yarattığın zaman seninle evlenirim" demesi üzerine Oscar tarafından yapılan tablo hangisidir?
   a) Sen ve Ben        b) Düş Gören Çocuklar    c) Rüzgârın Gelini






Not: Serinin yazılarına ulaşmak isteyenler sağ taraftaki "Bir Ressam, Bir Resim" etiketine tıklayabilirler

CEVAPLAR:
1-b , 2-c , 3-b , 4-b , 5-a , 6-b , 7-c , 8-a , 9-c , 10-b , 11-a , 12-c , 13-b , 14-a , 15-b , 16-c






25 Ocak 2022 Salı

BİR RESSAM - BİR RESİM (36)

   JEAN AUGUSTE DOMINIQUE INGRES (1780-1867) - TÜRK HAMAMI

    Bu kez seçimi resmin ve sanatçının hikâyesinden çok, onu bir süre koleksiyonunda tutmuş olan ilginç kişiden, Halil Şerif Paşa'dan bahsetmek için yaptım. Jean Auguste Dominique Ingres, yazının görselini oluşturan "Türk Hamamı"nı bir Osmanlı paşası olan Halil Şerif Paşa için imzalamış. Halil Şerif Paşa, Mısırlı hidiv ailesinden gelen, Osmanlı'da çeşitli diplomatik görevlerde bulunmuş, bakanlık yapmış önemli bir isim. Görevi gereği Kahire'de, Paris'te, Atina'da, St. Petersburg'da, Viyana'da yaşamış. Her gittiği ülkede şaşaalı hayatıyla kendinden söz ettirmeyi bilmiş. Ama en çok 1864-1868 yılları arasındaki Paris dönemi ilgi çekmiş. 1864'te St.Petersburg'da büyükelçi iken babasını kaybedip büyük bir servete konunca görevinden istifa etmiş ve öğrenciliğini yaşadığı, 
iyi tanıdığı, sevdiği, özlediği Paris'e geçmiş. Umarsızca harcamış parasını. Paris sosyetesini muhteşem evinde gerçekleşen toplantılarda ağırlamış; atlara, kumara, kadınlara servet dökmüş. Fransız gazetelerinde her gün haberi yapılırmış. "Bulvardaki Türk" denmiş ona. Bunlar işin magazinsel tarafı. Bizi ilgilendiren asıl konu parasının önemli bir kısmını sanata yatırmış olması. Paris'te bulunduğu sırada önemli bir resim koleksiyonu oluşturmuş 
Halil Şerif Paşa. Bu yönüyle de dikkat çekmiş. Onun hakkında başarılı bir biyografi yazmış olan Michele Haddad kitabında şöyle diyor: 
    "Boğaziçi sahillerinden kopup gelmiş birinin yalnızca ağzının tadını bilen, hoş sohbet bir beyefendi değil, aynı zamanda bir sanatsever ve akıllı bir koleksiyoncu olduğunun da anlaşılması, Parislileri hem şaşırtacak, hem de büyüleyecekti." 
    "Akıllı bir koleksiyoncu" tanımı önemli. İyi bir resim koleksiyonu rastgele parçalardan oluşmaz. Kendi içinde bir tutarlılık taşımalıdır. Belli bir sanatçıya, belli bir döneme, üsluba ya da konuya ait eserler toplanabilir. Gruplar arasında bağlantı olabilir. Zamanla kazanacağı maddi değer hesaplanabilir vs.vs. Pek çok ayrıntı barındıran incelikli bir iş. Kişi bilgi birikimiyle kendine bir koleksiyon oluşturabilir ya da bu konuda yardım alabilir. Sanırım Halil Paşa'da ikisi de mevcut. Paris'te hem çeşitli sanatçılarla tanışıklığı vardı ve böylece eserleri birinci elden görebiliyordu hem de sanat tacirleriyle bağlantılıydı. En çok modern resme ilgi duyuyordu. Koleksiyonunda eski eserlerden ziyade 19.yy. Fransız ressamlarının çok sayıda eseri mevcuttu ki bu da bir "Doğulu" olduğu halde onun vizyonuna şaşılmasına sebep oluyordu. Malûm yeniliğe her zaman önce itiraz edilirdi. Halil Şerif Paşa Paris'teki dört yıllık sivil hayatı sona erdiğinde koleksiyonunu açık arttırmayla elden çıkardı. Theophile Gautier imzalı açık arttırma sunumunda şu sözler yer alıyordu:
    "Bu koleksiyon pek öyle kalabalık değil- en fazla yüz tablo!- ama seçkin bir koleksiyon. Resimlerle dolu bu mücevher kutusunda ne sahte taşlar var, ne de sahte inciler. Her sanatçı, en saf elmaslarından biriyle temsil ediliyor. Bir Müslüman çocuğunun oluşturduğu ilk resim koleksiyonu sayılması gereken bu nadir koleksiyonun sahibine, şaşmaz bir beğeni, kusursuz bir sezme yeteneği, içten bir güzellik tutkusu yol göstermiş. Eski başyapıtlara duyulan saygı, burada, modern başyapıtlara duyulan sevgiyle birleşmiş; geçmişe taparcasına saygı duyulması, günümüze duyulan hayranlığa en küçük bir zarar vermemiş."
   Evet, 1868 yılında tekrar devlet görevlerinde bulunmak üzere İstanbul'a dönerken koleksiyonu satışa çıkarmış Halil Şerif Paşa. Bu da onun parasını tükettiği söylentisine yol açmış. Ancak sonraki hayatında maddi sıkıntı yaşamaması, Paris'teki kadar ışıltılı olmasa da yine refah içinde bulunması bu söylentilerin doğruluğuna kuşku düşürmekte. 
    Halil Şerif Paşa'nın koleksiyonunda erotik tablolar da yer almaktadır. Bunlardan en sansasyonel olanı 
Gustave Courbet tarafından yapılan, koleksiyon sahibi tarafından bizzat ısmarlanmış "Hayatın Kaynağı"dır ki (L'Origine du Monde) 129 yıl saklı kaldıktan sonra ancak 1995 yılında gözler önüne çıkarılmıştır. Biliyorum yazının konusu "Hayatın Kaynağı" değil. Halil Şerif Paşa'nın kendi zamanı açısından değerlendirildiğinde bize farklı gelen kişiliği ve koleksiyonu hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için bir ipucu attım ortaya. İlgilisine Enis Batur'un bu resim hakkında yazdığı "Elma" isimli, bir dönem yasaklanmış olan kitabını da tavsiye ederim. Konuyu şuraya bağlayacağım: Yazının görselini oluşturan "Türk Hamamı" da koleksiyondaki erotik statüsündeki eserlerden biridir. "Hayatın Kaynağı" az önce sözünü ettiğim açık arttırmanın listesinde yoktur, 
"Türk Hamamı" satışa çıkanlardandır. Oryantalist bir bakış açısıyla yapılmıştır. Ingres, bu resmi Halil Şerif Paşa için imzaladığında 82 yaşındadır. Sanatçı bu tabloyu İngiltere'nin Osmanlı Büyükelçisi'nin eşi Lady Mary Montagueu'nün İstanbul anılarına dayanarak yapmıştır. Ingres'in oryantalist tabloları vardır ve bunları Doğu'da bulunmadığı halde yapmıştır. Daha önce Oryantalizm'den bahsettiğim (Bir Ressam, Bir Resim 10) bir diğer yazıda şu satırlar yer almaktaydı: 
   " Napolyon'un 1798 tarihli Mısır seferiyle başlayıp 1.Dünya Savaşı'yla sona eren Oryantalizm, sanayileşmenin katılığından bunalan Batı insanının düşsel bulduğu Doğu'ya ve romantizme duyduğu ilgiyle, yeni ulaşım yollarının devreye girmesi sonucu uzak ülkelere yapılan seyahatlerle, Doğu ülkelerinde artan arkeolojik çalışmaların yarattığı etkiyle, uluslararası sergilerin çoğalmasıyla şekillenmiş bir dönemdir. Öncelikle Fransa ve İngiltere kaynaklıdır, zira biliyoruz ki her ikisi de Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır ve Hindistan'da sömürgeci durumundadır. Fransa ve İngiltere'nin ardından diğer Avrupa ülkelerinin hattâ Amerika'nın da Oryantalizme kayıtsız kalmamış olduğunu görürüz. Doğu ülkelerinin manzaralarını, Doğulu insanların günlük yaşantılarını kimi zaman abartılı kimi zaman oldukça gerçekçi konu edinen resimler çok sayıda alıcı bulmuş, önemli bir pazar oluşmuştur. Önce gezginlerin, elçilerin söylemlerine dayanarak hayalen yapılan çizimler, sanatçıların da seyahat olanağı bulmasıyla daha gerçekçi bir hâl almıştır."
    İşte Türk Hamamı da Doğu'yu görmeden yapılan, hayâl gücüne dayanan resimlerden biridir. Sanatçı önce kare şeklinde oluşturduğu tabloyu daha sonra tondo haline getirmiştir. Bu da hamama bir anahtar deliğinden bakıldığı izlenimini yaratır. Teknik anlamda gerçekçilikten uzaktır. Figürlerin ebatları birbirleriyle orantısızdır. Perspektif doğruluk yoktur. Kadınların vücut hareketleri anatomik gerçeklik taşımaz. Bunlar sanatçının bilinçli gerçekleştirdiği deformasyonlardır ki Ingres daha önce bir çok çıplak figürde aynı yöntemi kullanmıştır. Ön plandaki enstrüman çalan, sırtı dönük kadın figürünü de sanatçı daha önce farklı kompozisyonlarda defalarca resimlemiştir. Kalabalık içinde her biri diğerinden kesin şekilde ayrılan figürler Ingres'in çizgisel üslubunu, çizgiye verdiği önemi yansıtır. Kadınların içinde bulundukları mekân oldukça sadedir. Duvarların ve tenin soluk renkleri, ara ara göze çarpan kırmızı, mavi, siyah, sarı renkli kumaşlarla hareketlendirilmiştir. Sırtı izleyiciye dönük figür boynuna ve omuzlarına yönelen ışıkla bir parça daha aydınlık olsa da önden arkaya her figür eşit ışık etkisinde boyanmış gibidir. Zamanın kimi eleştirmenlerince yerilen bu orantısız kadın bedenleri, Haddad'a göre çıplağın tasvirini kökünden değiştirmesi nedeniyle önemlidir. Halil Paşa'nın bizzat seçtiği Courbet ve Ingres gerçekten çağın yıkıcı sanatçıları arasındadır. Halil Bey'in yalnızca 100 eserden oluşması nedeniyle küçük sayılan koleksiyonu büyük bir şöhrete sahiptir çünkü erotik resimleriyle ilgi çekmektedir. Yüksek sosyetenin kadınları, o yokken bu tabloları görebilmek amacıyla dairesinin kapısını açtırmanın bir yolunu muhakkak bulurlar.*** 
    İngres'e gelince... Ömrü sanatla geçmiş. Belki birçok ressamın aksine hayattayken tanınmış, takdir edilmiş. Babası heykeltraşmış ve ilk derslerini ondan almış. Müziğe de yatkınlığı varmış ve doğduğu, hayatının ilk dönemini geçirdiği Montauban'da belediye orkestrasında çalışmış. İlerleyen yıllarda Paris'e gelmiş ve neo-klasik ressam Jacques-Louis David'in öğrencisi olmuş. Ingres da neo-klasik ressamlardan biri sayılmakta. Başta Napolyon'unki olmak üzere çok sayıda portre, dönemin modasına uygun oryantalist resimler, mitolojik konulu 
neo-klasik eserler üretmiş. Fransız ressamlar için önemli bir ödül olan Roma bursunu kazanmış, 4 sene Roma'da çalışmış. Ülkesine döndüğünde yeterli ilgiyi göremeyince tekrar Roma'ya gitmiş ve bu sefer kentte uzun süre yaşamış. Orada evlenmiş. Tekrar Fransa'ya döndüğünde artık tanınan bir ressammış, bu kez gördüğü ilgi farklı olmuş, ülkesinde coşkuyla karşılanmış.
    Ingres'la yolu bir noktada kesişen ve bu yazıya ilham olan Halil Şerif Paşa hakkında Fransa'da çokça yazılmış. Türkçe'ye çevrilmiş olanlardan Michele Haddad'ınkini önerebilirim. Ve Enis Batur'un "Elma"sı... Yıllar önce okuduğum, bugün tekrar ilgiyle gözden geçirdiğim bir kitap. En sevdiklerimden. Son sözü de Enis Batur'a bırakayım öyleyse:
    "Halil Şerif Paşa kazısı sürdürülse, siyasal çehresi biraz daha aydınlanabilir belki de: 'Uzak akrabası Şerif Mardin'in saptadığı gibi kendi çıkarlarını Osmalı'nınkinin üstünde tutmuş Mısırlı bir aristokrat mı, Taner Timur'un ileri sürdüğü gibi kumarbazlığı ve sefahatının devlet adamlığını gölgelemiş olduğu biri mi, Jöntürkleri ve Anayasalı Osmanlı Devleti'ni olanca gücüyle desteklemiş bir modern çağ siyasetçisi mi?' Yakın çağ tarihçisinin işini üstlenmeye kalkışacak değilim. 
    Burada, beni mıknatısına çeken, siyasal kimliğinin arkasındaki puslu birey.
    Ulaşabildiğimiz kadarını, onu kaba hatlarıyla yerine oturtmayı, çalakalem portresiyle yetinmeyi seçen Batılı araştırmacılara, yazarlara borçlu olmamız, içinde çırpındığımız çaresizlikten tek bir çare bulup çıkarmamıza yol açıyor: Batılının imgelemindeki Öteki'yi okumayı denemek şu aşamada tek çıkış kapısı."
    
    


 *   Neo-Klasizm ve Jaques-Louis David için bkz: Bir Ressam, Bir Resim (23) 
**  Oryantalizm için bkz: Bir Ressam, Bir Resim (10) 
*** Elma, Enis Batur