26 Mayıs 2020 Salı

MAVİ MAVİ DÜŞLER...

    Azra Erhat'tan Mavi Yolculuk'u okuduğum şu günlerde sık sık "Şimdi Bodrum'da olmak vardı" diye düşündüm. Normal şartlarda bayram tatilinde belki birçok insan orada olacaktı. Ya da diğer sahil kentlerinde veya yurt dışında, çokça da ayrı yaşadığı memleketinde olacaktı insanlar. Biz bayram tatilinde farklı bir yere gitmeyenlerdeniz. Sebebi kalabalıktan kaçınmak. Ama hemen her bahar Bodrum'a giderim. Teyzem ve kuzenim yıllardır orada yaşıyorlar. Yaz mevsiminin curcunasından uzak Bodrum baharı bana daha bir keyifli gelir. Bu bahar olmadı. Nasıl geçtiğini anlamadan tükettik Nisan ve Mayıs aylarını. Ben de o civarların kokusunu almak için Azra Erhat'a başvurdum. Onunla ve Halikarnas Balıkçısıyla, Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerle, Melih  Cevdet Anday'la, Füreya'yla ve daha birçok mavi yolcuyla birlikte yalnızca Bodrum'u değil, tüm Ege kıyılarını koy koy dolaştım, antik kentlerin izini sürdüm, Herodot'un anlattıklarına kulak verdim, Homeros'un dizelerini mırıldandım.
    Bodrum için ayrılmış özel sayfalar vardı elbet. O sayfalardaki satırlarla Karya hakkında bilgilerimi tazeledim. Mausolos'la ya da Prenses Ada'yla ilgili bölümlerle, Artemisia ile, St. Jean Şövalyeleri'ni anlatan satırlarla Bodrum Kalesi Müzesi'ne yaptığım sayısız ziyareti, Mausolos'un şimdi birkaç kalıntıyla sessizce bekleyen anıt mezarını gezdiğim güneşli bahar gününü hatırladım. Halikarnas Balıkçısı denince aklıma gelen çok daha fazla şey var tabii ama onunla özdeşleşen tanımlardan yalnızca biri olan denizi düşündüğümde, yine büyük bir keyifle gezdiğim Bodrum Deniz Müzesi'ni andım. Her Bodrum'a gidişimde tekrar tekrar gezerdim her birini. 
    Şu salgın günlerinde ulaşamayacağım uzaklıkta olan güzelim Bodrum'u Azra Erhat'ın satırlarıyla gezdim bu sefer. Kitabın içerisinden bir de Zai Bodrum'un ayracı çıkmaz mı? Bu kitabı Zai'den almış olduğumu hatırladım o an. Zai'nin bahçesinde olmayı diledim. Kitapları karıştırmayı bitirip seçmiş olduğum bir tanesini satın almayı, soğuk kahve ve tiramisu siparişi verdikten sonra güzelim zeytin ağaçlarının altında bir masaya oturup kitabımın satırlarını çevirmeyi diledim. En kısa zamanda tekrar...


    Ve kaçınılmaz olarak mavi yolculuğa çıkmış olduğumu hayal ettim. Mavi yolculuğu başlatan kişi Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı'dır. İsim babası ise Sabahattin Eyüboğlu'dur. Kendilerine mavi üzerine beyaz bir kupa ve iki küçük amforadan oluşan bayrak bile hazırlamışlardır. 1945 yılında başlamıştır serüven. Bugünün şartlarına göre daha zordur fakat gerçek anlamıyla yaşanmıştır o yıllarda. Doğayla bir olma isteği bir yana, entelektüel anlamı da fazladır. Azra Erhat üniversite yıllarında elimizden düşürmediğimiz Mitoloji Sözlüğü'nün yazarı. İlyada ve Odissea'yı dilimize kazandıran isimlerden biri. Onun da yolcusu olduğu bir mavi yolculukla varılan antik kentleri dolaşmak ne keyifliydi kim bilir. Antik kente ulaşırken rastlanan bir kayaya Bedri Rahmi'nin balık deseni çizdiğine tanık olmak mesela? O da ayrı hoşlukta bir olay.
    İlk bölümde 1962 yılında çıkılan 2 mavi yolculuğun anlatıldığı kitabın ikinci kısmı bir rehber gibi hazırlanmış. Tarihi bilgilere ve mavi yolculuk hakkında merak edilenlere ayrılmış bu kısım. Herkesin mavi yolculuğu tatmasını dilemiş Azra Erhat. Böylesi bir yolculuğa kimlerle çıktığın önemli. Çok istesem de bu yüzden hayata geçiremediğim bir şeydir mavi yolculuk. Romantik düşlerle başladığın gezi, uygun olmayan kimseler bir araya geldiyse şayet, bir korku filmine de dönüşebilir:)  Duruma bakar mısınız? Benim yazım da iyi başlamıştı fakat gerçekçiliğim devreye girdi ve aklıma korku filmlerine uzanan olur olmaz şeyler geldi. Hayâl kurmakta acemileştim mi acaba evlere kapandığımız şu salgın günlerinde? Buna izin vermemeliyim. Kendi içimde, hayallerimde Ege'yi, Akdeniz'i, güzel ülkemin görülesi kentlerini, mavi yolculuğu, Bodrum baharını, Zai'nin bahçesini yaşatmalıyım. Bu yolda yardımcı olan kitaplara, filmlere, yazarlara, şairlere, sanatçılara selam olsun.




21 Mayıs 2020 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Annemi, kardeşimi, yeğenimi, artık hesaplamayı bıraktığım bir süredir görmüyordum. Geçtiğimiz hafta bir gün görüşme kararı aldık ve kardeşimde toplandık. Neyse ki çok geniş bir aile değiliz. Hepi topu 7 kişiydik. Kardeşimin nüfus olarak daha tenha, mekân olarak daha geniş ve daha yeşil bir sitede oturuyor olması bir süre dışarıda da vakit geçirmemizi, güneşten faydalanmamızı sağladı. Bugün hava berbat ama o gün mayıs ayının en sıcak günlerinden biriydi. 
    Renk renk açmış çiçekleri görmek, kuş seslerini dinlemek, güneşlenmek, açık hava iyi geldi mi? Gerçekten bilmiyorum. Geniş bir alanda çevremizde kimse yokken dahi korkudan maskemi çıkaramadım örneğin. Evlere girip çıkarken baştan aşağıya üst baş değiştirmek, onları yıkamak, kişisel olarak yıkanmak paklanmak kabus gibi. Tamam, normalde de bunlara dikkat ediyoruz ama ne demek istediğimi anladınız siz. Şu anki hijyen çalışmaları insanın kafasında hep soru işaretleri bırakıyor ve bu da ekstra ekstra yoruyor. Yine de her şeye rağmen farklı bir gün oldu, iyi oldu. Normal yaşantımız içerisinde gayet sıradan olan toplanmamızı, salgın günlerinde "farklı bir gün" olarak nitelemek zoruma gidiyor. Ama durum bu. 
    Toplanmışken, kardeşimin 19 Mayıs'taki doğum gününü de erkenden kutladık. Ne de olsa o gün sokağa çıkma yasağı olduğu için görüşme imkânımız olmayacaktı. Kardeşim doğum gününü çok sever. Farklı olsun ister. Sürprizlere açıktır. Bu konuda hepimizi gerer:) Ancak bu sene tam 19 Mayıs günü beraber olamadık. Tahminimden daha olgun karşıladı, suratını asmadı, bunalıma girmedi. Kendi kendine cheesecake bile yaptı:) Covid19'un hepimizi birçok konuda törpülediğinin canlı örneği gibiydi:) Dilerim seneye telafi ederiz ve güzel bir sürprizle kutlarız yeni yaşını. 
   Annem kardeşime yakın oturduğundan ve doğduğundan beri yeğenime baktığından, onlar devamlı görüşüyorlar. Ben biraz uzak kalmıştım ve annem bizi görünce biraz ağladı. Ama sorun yok. Çünkü her an ağlamaya müsaittir. Yaşla âlâkalı bir durum değil, gençliğinden beri böyledir. O yüzden ağlaması ne yazık ki bende istenen etkiyi yapmıyor. Fakat çok özlediğini biliyorum tabii ki. Elden ne gelir? Bekliyoruz. 
Bu günler de geçecek muhakkak. Yine sık sık görüşeceğiz.
    Yeğenim 15 yaşında ve aşırı iticilikte olmasa da ergen havalarında:) Evde çok canı sıkılıyordu ama bu sene artık okula gidilmeyeceğini öğrenmeden önce de okul açılırsa diye triplere giriyordu. Her şeye sıkılıyor yani. Onu oyalamak için masa oyunları oynadık o gün. "Evde bile olsanız sosyal mesafeye dikkat edeceksiniz" diyorlar ancak bağırış çağırış Tabu oynarken aramızda sosyal mesafe falan kalmadı. 
    Ne zamandır ilk defa ev dışından birilerini gören Saşa bile mutluydu o gün. Bacaklarımızın arasında geziniyordu, kendisini sevdirmek için yerlere yatıp duruyordu. 
    Şimdi yine herkes kendi evinde. Hava almak için küçük balkonuma kaldım yine. Bitişik sitenin çocuklarının gürültüsü izin verirse balkonda kitap okumaya çalışıyorum. Anneleri çocuklar için survivor parkuru bile yaptılar. Çığlık çığlığa yarıştılar. (Sosyal mesafe yok, maske yok). Tamam şu salgın günlerinde çocukları oyalamak için yapıyorsunuz bir şeyler ama ben de kendi moralim için kitap okumak istiyorum mesela. Böyle zamanlarda apartman hayatı zor. İleri tarihlerde daha sakin bir yere taşınma isteğimiz vardı, gel gelelim şu virüs, isteğimizi gerçekleştirmeden bizi gafil avladı:) Neyse, bakacağız artık. Ne de olsa düşünmek için güzel zamanlar bu zamanlar. 








7 Mayıs 2020 Perşembe

SANAL...

    Telefonuma Free Sims indirdim, deliler gibi Sims oynuyorum. Oluşturduğum karakterlerimin birine yemek yedirirken diğerine duş aldırıyorum. Birini evlendiriyorum, diğerini iş sahibi yapıyorum. Bir yandan şehrimde sinema salonu, market vs. açıyorum. Polis departmanı olmadan olmuyor, onu da kuruyorum. 
Şu günlerde kendi yaşantımda yapamadığım şeyleri onlara yaptırıyorum. Parkta yürüyüş yapıyorlar, arabaya atlayıp geziyorlar, spor salonuna gidiyorlar. Bu aralar en önemli uğraşım bu. Evet okuyorum, dizi izliyorum, podcast'ler dinliyorum ancak onları zaten yapardım. Üstlerine artı etkinlikler eklemedikçe kendimi körelmiş hissediyorum. Evden çıkmaya çıkmaya aptallaşıyorum sanki. Şu salgın günleri için "Herkes içine dönecek, yaratıcılık artacak" diyenlere zaten inanmamıştım, şimdi tam ortasından yaşıyorum. İnsanın yaratıcılığını besleyen sosyal yaşamdır, başkalarıyla kurduğu ilişkidir, sokaklardır, seyahatlerdir, müzelerdir, galerilerdir, sinema ve tiyatro salonlarıdır, konserlerdir. Geçen gün nihayet J.D.Salinger biyografisi olan Çavdar Tarlasındaki Asi'yi izledim. Salinger'ın hayatının büyük bölümünde kendini inzivaya çektiği bilinir. Filmde şöyle bir sahne vardı. Kendisine ilham veren üniversite hocası Whit Burnett, yıllar sonra yazarı ziyaret eder. Salinger zamanını evinin bahçesindeki bir kulübede geçiriyordur. Burnett "Fakat bu inziva, yaratıcılığını öldürmüyor mu?" der. Salinger'in son öykülerinin tatsızlığından bahseder. Tam şu noktada "Sana ne oluyor? Sen ünlü bir yazar mısın?" denilebilir. Değilim. Zaten yaratıcı düşünce sadece öykü veya roman yazarken lâzım olmuyor. Hayatın her alanında yaratıcı düşünceye ihtiyacımız var. Şu meşhur salgın günlerinde yaratıcılığını geliştirebilen varsa saygı duyarım. Neticede her daim istisnalar olacaktır. Ve çocuklar... Çocukların işi bizden daha zor. Uyaranların azalmış olması gelişme önünde bir engel. Büyüklerin çocukları için, farklı zaman geçirme yolları konusunda ellerinden geleni yaptığını biliyorum ama dış dünya uyaranları ve eş dost akraba sosyalliği eksik kalıyor. Yeni bir şey gördüğümüzde, duyduğumuzda, öğrendiğimizde; farklı bir maddeye dokunduğumuzda, kokladığımızda beynimizde ne tür kimyasal durumlar oluştuğunu, bunun bizi nasıl geliştirdiğini düşündüğümüz zaman Covid19 günlerinin mahrumiyet halleri beni üzüyor. Şu kargaşa bitince her işe daha sıkı sarılmamız gerekecek. Kayıp zamanı telafi etmemiz gerekecek fakat hırsla değil, bilinçle hareket ederek... Malûm, iş yerleri ufak ufak açılıyor. Okulların açılma tarihi konuşuluyor. Lig maçlarının nasıl oynanacağı tartışılıyor. Üniversite ve lise giriş sınavları yapılacak. Hazır mısınız? Ben henüz önceki hayatıma dönmeye hazır değilim. En basiti, benim de kuaföre gitmeye ihtiyacım var fakat haziran ayından önce asla düşünmediğim gibi o tarihi bile ileri atabilecek ruh halindeyim. Nasıl olacak da parkta yürüyüş yapacağım bilmiyorum. Hangi arkadaşımla ne zaman yüz yüze görüşeceğimi planlayamıyorum. Aptallaştığımı söylemiştim. Harekete geçmekte zorlanacağımı biliyorum. En iyisi, Sims şehrime gideyim de biraz prova yapayım. 







30 Nisan 2020 Perşembe

BENİ ASLA BIRAKMA...

    Son birkaç gündür çok farklı bir dünyada geziniyordum. Kazuo Ishiguro'nun yarattığı bambaşka bir İngiltere'deydim. Tüm kalbimle Kathy, Ruth ve Tommy'nin yanındaydım. Okulları Hailsham'dan önceki hayatlarını hatırlamayan bu üç ismin mutlu çocukluk günlerine tanık oldum. Ancak bu tanıklık benim için zaman zaman bir iç sıkıntısıyla gölgelendi. Okulda çocuklara çok iyi bakılıyordu, sağlıklarına aşırı özen gösteriliyordu, sanata eğilimleri destekleniyordu. Fakat havada bir tuhaflık vardı. Yazarın becerisiyle adım adım tırmanan ve asla aşırılaşmayan gerilimin ışığında her şey açığa kavuştu. Bu okuldaki çocuklar kendileri için belirlenmiş bir geleceğe hazırlanıyorlardı. Tarihler 70'lerin sonundan 90'lara uzanan bir zaman dilimini gösterse de bu günden farklı bir dünyadaydık. Tıp ilerlemiş, çaresiz hastalık neredeyse yok gibi, yaşam süreleri uzamış. Ancak bunun için bedel ödeyenler var. Tıpkı bu çocuklar gibi...
    Ruth, Kathy ve Tommy ileride organ bağışı yapması için klonlanmış insanlardan yalnızca üç tanesi. Hailsham yöneticileri işin iyice fabrikalaşmaya dönmemesi için, bu çocukların da ruhunun olduğunu dışarıdaki insanlara göstermek için çabalamaktalar. Sektörün en iyi, en gözde okulu burası. Romanın ilk yarısı Hailsham günlerine odaklı. İkinci yarısı dış dünyaya ve kaçınılmaz gerçeklere... 18 yaşına gelip de okuldan mezun olanlar bir süre bakıcılık yapıyorlar, 3 ya da 4 sefere ulaşan organ bağışı ameliyatlarının öncesi ve sonrasında bağışçılara destek oluyorlar. Bakıcılık görevi biten bağışlara başlıyor. Her şey o kadar olması gerektiği gibi işliyor ki... En fazla hangi yaşa ulaşacaklarını çocukluklarından beri bilen her bağışçı o kadar sakin ki... Anlamakta zorlanıyorum. Bir an her şey bana da normal gelirken, bir süre sonra isyan eder halde buluyorum kendimi. Hailsham mezuniyetinden sonra kısa bir süre daha birlikte olan Kathy, Ruth ve Tommy'nin arasındaki duygusal gelgitler, birlikte büyüyen üç arkadaşın yollarını bir noktada ayırıyor. Fakat tamamen kopmak imkânsız. Yıllar sonra tekrar buluşuyorlar. Belli bir amaç için yaratılmış bu insanları birer makine mi saymalıyız? Yoksa tıpkı bizler gibi duyguları olup olmadığına mı odaklanmalıyız? Bundan sonrasını anlatmak kitabı okuyacak olanlara haksızlık olur. Meraklısı okuyacaktır. Şu salgın günlerinde ağır geleceğini düşünebilirsiniz. Fakat tam tersi bana iyi geldi. Bambaşka bir dünyada dolaşmak aklımı farklı noktalara odaklamak açısından yararlı oldu. Kazuo Ishiguro romanlarını seviyorum. Bu, okuduğum üçüncü romanı ve okuduklarım açısından bir değerlendirme yaptığımda, değişen durumları baz alsa da her seferinde bunu çok farklı karakterler üzerinden anlatması beni hayrete düşürüyor. İlk okuduğum "Günden Kalanlar", İngiltere'de artık yok olmaya doğru giden uşaklık müessesesini, gelenekleri sürdürmekte kararlı bir uşak üzerinden anlatıyordu. İkinci roman "Değişen Dünyada Bir Sanatçı" Japonya'da geçiyordu. Kahramanımız bu kez yaşlı bir ressamdı. Ve "Beni Asla Bırakma"... Bu kez bilim kurgunun sularında geziniyorduk. Aslında bize aktarılan distopik bir dünyaydı ancak zaman şu zamandı. Ishiguro'nun yeteneğine bir kez daha şapka çıkardım. Kitabı bitirdikten sonra biraz da internetteki yorumlara bakmak istedim. Ve Beni Asla Bırakma'nın filminin de olduğunu öğrendim. Şaşırdım. Çünkü senaryosunun sevdiğim bir yazara ait olmasına ve oyuncularının bilindik isimler olmasına rağmen daha önce rastlamamıştım. Hemen onu da izledim.
  
    Çok minik değişikliklerin yer aldığı, genelde aslına sadık kalınan iyi bir film olmuş. Neden bilmem, uyarlama filmleri izlediğimde arkasından kitabı okumayı tercih etmiyorum ancak sevdiğim bir kitabın ardından filmini izlemeyi de seviyorum. Her zaman en çok keyfi kitaptan alsam da... Eğer filmi izleyecekseniz (belki izlediniz) atmosferin günümüz dünyasını yansıtıyor olmasına rağmen nasıl olup da bilim kurgu kategorisine girdiğine siz de şaşıracaksınız. Müthiş bir karışım. Aynı zamanda bizi nasıl bir geleceğin bekliyor olduğuna dair düşündürücü. 
    Yazarın bu romanda vermeye çalıştığı bir mesaj daha var. Bir ruhumuzun olduğunu en iyi ispatlayan alan sanat mıdır? Beni Asla Bırakma'yı düşününce... Kazuo Ishiguro sanatını öyle bir konuşturmuş ki diyorum, bu adamın kesinlikle bir ruhu var.






24 Nisan 2020 Cuma

11 YIL ÖNCE, 11 YIL SONRA...

    Hazır vakit varken eski yazılarımı tekrar okuyayım dedim. Bu sayfayı 2009 yılında açmıştım. 
Haliyle o günden bu güne epeyi bir yazı birikmiş. 2009 ve 2010 yılında kendimi gazeteci zannediyordum sanırım, bol bol gündeme değinmişim, hâttâ çemkirmişim. Biyodizel yakıt konusuna bile girmişim:) 
Bir yazım var ki beni şaşkınlıklar içinde bıraktı. Domuz gribi salgını 2009 yılında yaşanmış. Sayısal bilgiler vermişim. Eğer önlem alınmazsa çok fazla sayıda insanın öleceği, yoğun bakıma maruz kalacağı, sağlık sisteminin çökeceği söylenmiş. Bu gün olduğu gibi o zaman da grip için aşı konusu gündemdeymiş. Ben de aşıyı ve bu konudaki kararsızlığımı yazmışım. Amerika'nın domuz gribi aşısını piyasaya çıkarması an meselesiymiş. Fakat ben tedirgin olmuşum ve çıksa da çocuğuma yaptırma konusunda kararsız kalmışım. Yazıyı okuyunca hayretler içinde kaldım. Zamanımızın aşı karşıtları gibi konuşmuşum:) Yahu ben aşıya karşı değilim ki! Sonuna kadar bilimsel tıbba inanırım. Aşı karşıtlarına tepkiliyimdir.  Çok ama çok şaşırdım. Fakat ilerleyen satırlarda konuya bir parça açıklık getirecek argümana rastladım da rahatladım. Bizden bir yetkili, Amerika'nın çıkaracağı aşıyı ilk deneyenlerden olacağımızı söylemiş, hali tavrı bana pek rahat gelmiş. Aslında aşıya değil mevcut yönetime güvenmemişim. Kendimi denek gibi hissetmişim. Yine de biraz abartmışım. Şu sıra tüm insanlık "Aman aşıyı birileri bulsun da bu birileri kim olursa olsun" ruh halinde olduğumuz için o zamanki endişemi kınadım. Hayır, komplo teorilerine inanmam, çoğu zaman dalga geçerim ama o ara  niyeyse bir paranoyaya sürüklenmişim. Yazıyı bulmaya çalışmayın çünkü sildim:) 
İlk kez bir yazımı sildim. Fakat görüldüğü üzere hepsini şu an anlatarak kendi kendimle dalgamı geçtim. Yazıda sadece bir kararsızlık söz konusuydu ancak yine de aşı karşıtlarına hizmet etsin istemem. Zira çocuklarına gerekli aşıları bile yaptırmayanlar çoğaldı ve bunlar toplumu büyük tehlikeye atıyorlar. 
    Söz konusu yazı başka şeyler de getirdi aklıma. O günlere döndüm. Domuz gribi denen H1N1 salgını 2009'un sonbaharında başlamıştı. Benim o yazıyı yazmamın hemen ardından babam Bypass için hastaneye yatmıştı ve ameliyat sonrası oluşan başka komplikasyonlar nedeniyle 2 ay sonra vefat etmişti. O süre içinde hastaneden çıkamamıştı. Bu yetmiyormuş gibi o zaman 3 yaşında olan yeğenim domuz gribine yakalanmıştı. Daha hafif olsa da kardeşim de... Onlar da hastaneye yatmıştı. Babamla sadece ben ilgilenebilmiştim. 
Her gün hastaneye gidip gelirken, bir de olmaması gereken şekilde yeğenimi, kardeşimi ziyaret ederken nasıl oldu da gribe yakalanmadım hâlâ şaşarım. Şu sıra amacım aşı ve ilaç bulunana kadar Covid19'dan da sıyrılmak:) 
    Biraz hüzün, bolca şaşkınlık... Bir yazı bana bunları yaşattı. Ara ara eskilere dönmek iyi oluyor. 
Hayat böyle böyle ilerliyor.






18 Nisan 2020 Cumartesi

BİZİM KIZLAR...

    Akşam üzeri maskeleri almak için eczaneye gidip geldim. Sadece 15 dakika dışarıda durdum ama o kısa süre içinde dahi gördüklerim sosyolojik incelemeyi hak edecek nitelikteydi. Favorim el ele tutuşmuş yürüyen üç genç kadın. Arada mesafe bırakın diye bas bas bağırılan bir dönemde, daracık kaldırımda üç kişi niye el ele yürürsün ki? Maskeyi taktık işlem tamam diye düşünüyorlardı sanırım. Neyse... Ne diyeyim? Acayip bir dönemdeyiz zaten. Daha neşeli şeylerden bahsetmeli. Mesela çocuklardan. Evlere kapandığımız şu zamanda, her ne kadar yorsalar da çocukların varlığı umut taşıyor, enerji veriyor. Biz çocuğu büyüttük ancak yeğenim uzaktan bile yetişiyor. Ya da kuzenimin küçük kızı uzaktan da olsa neşelendiriyor. Şöyle ki: Yeğenim Nisan yine bana amigurumi siparişi verdi. Bu konuda usta falan değilim, Nisan'ın itmesiyle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Filmlerden, dizilerden hayran olduğu karakterlerin figürlerini biriktirmesi ayrı, bir de örme bebeklerini istiyor benden. Daha önce Harry Potter'dan Hermione'yi, Stranger Things'ten Eleven'ı yapmıştım, bu sefer Loki'yi istedi:) Ne yapayım? Onu çok seviyorum. Yanlış anlaşılmasın, kendisi 9.sınıfta bu arada. Çocuklukla gençlik arasında bir yerde. Fakat sanırım büyüse de benim gibi incik cincik işlerden vazgeçmeyecek. Şu an tam karşımda Dumbledore'un Funko Pop figürü duruyor örneğin:) Hâl böyleyken bana da farklı bir uğraş oldu Nisan'ın isteği. Loki'yi inceledim. Miniminnacık bir Loki yaptım. Şu sıra yüz yüze görüşemediğimiz için babası gelip aldı, iki gün sonra başka hediyelerle birlikte verecekler. 

    İşi bilen birkaç saatte tamamlardı bunu fakat bende 2 gün sürdü. Uygun malzemeleri evde bulduğum için sevindim. Loki'nin yeşilli siyahlı uzun ceketini nasıl yapsam diye düşünürken, koyu yeşil kadife ufacık bir parçam olduğu geldi aklıma. Bunu düşündüğümde uykuya dalmak üzereydim, o ampul nasıl yandı bilmiyorum. Evdeki ıvır zıvırlar hep Nisan'a yarıyor:) Bunları ayrıntılı anlatmamın sebebi, beni bir süre gündemden uzaklaştıran şeyler olması. Loki iki gün oyaladı beni, iyi oldu.
    Kuzenimin kızı demiştim. Ailemizin en küçük üyesi Parem. O da ayrı güldürdü bizi. Benim Loki'yle uğraştığım gün onlarda da farklı bir telaş varmış. Öğretmenlerinin verdiği ödeve göre bir sanatçıyı ve bir tabloyu canlandıracaklarmış. Kuzenim epeyi yorulmuş ve söylenip duruyordu ama ortaya şöyle işler çıkartmışlar. İlk fotoğraf Leyla Gencer, ikincisi Renoir'ın Little Girl With A Cat canlandırması.



    Leyla Gencer şahane olmamış mı? Bayıldım. Bu minnak da 1.sınıfa gidiyor fakat öyle bir poz vermiş ki yaşından büyük durmuş. Zaten her işini ciddiyetle yapan bir arkadaşımızdır:) 
    Şu malûm salgın günlerinde çocukları oyalamak yorucu fakat işin böyle güzellikleri de oluyor. Benim için uzaktan izlemesi keyifli. Açık konuşacağım, şu sıra küçük çocuğum olmadığı için ziyadesiyle mesudum:) Bilhassa uzaktan eğitimle, ev ödevleriyle uğraşan herkese sabırlar diliyorum. Ve her şeye rağmen çocukların varlığının kocaman bir umut olduğunu en görünür yere, büyük harflerle not ediyorum efendim. 



 

4 Nisan 2020 Cumartesi

BOŞ... BELKİ DE ÇOK DOLU... BİLEMEDİM.

   
(Yazı fotoğrafsız kalmasın. Geçen sene bu zamanlardan... Ben, gıdım ve çiçeklerim.)
    Bugün iyiyiz. Fakat dün üçümüz de sıkıntılıydık. Kalktım saçlarımı değişik şekillerde toplamaya başladım. Birkaç sene öncesine kadar renkli bandaları, eşarpları çok kullanırdım. Niyeyse uzaklaştım bir süredir. Fırsat bu fırsat dedim, tekrar çıkardım hepsini ortaya. En son İstanbul desenli olanında karar kılıp kafamın tepesinde, yanlamasına koca bir fiyonk yaptım. Maksat gözümle göremediğim şehrimi başımın üzerinde taşıyayım. Sokaklarında özgürce dolaşacağımız günlere dair bir nevi totem yani:) Kendi kendime çok güldüm. 

   Sabah sabah diyemeyeceğim, Orhun öğle saatlerinde uyanır uyanmaz küçük bir anksiyete krizi yaşar gibi "Ben çalışmak istiyorum, işimi yapmak istiyorum" dedi. Her yaş gurubunun kaygısı ayrı bugünlerde. Hayata atılma evresindeki gençler tam bu aşamada inanılmaz bir engelle karşılaştılar. Atlayıp geçmesi ne kadar sürecek belirsiz. Endişelenmekte haklılar yani. Rahatlatmaya çalıştık. "Nasıl olsa ileride bıkana kadar çalışacaksın oğlum! O günler de gelecek, üzülme!" dedik. Aslında rahat görünüyordu. Tüm dünya duraklamada olduğu için fazla takmıyor gibiydi fakat sakin kalmaya çalışsak da hepimizin içinde öyle fırtınalar kopuyor ki zaman zaman ortaya çıkmaması imkânsız. Lise zamanındaki kaygılı halleri beni çok yormuştu, yeni krizler istemiyorum açıkçası. İş, güç hepsi zamanla halledilecek, su akacak ve yolunu bulacak. Yeter ki sağlık olsun! Orhun'un haftada bir on-line dersi var.  Tezini nasıl sunacağı konusunda henüz bilgi gelmedi. Bunlar biraz oyalıyor onu. Biraz yazıyor, biraz çiziyor. Hepimiz gibi bekliyor. 
    Babamız ise dün birden kalkıp ellerini arkasında birleştirip dedeler gibi turlamaya başladı evin içinde. Dizi izlemekten sıkılmış. Yürüdü yürüdü, sonra "Orhun ya, Play Station'da benim oynayacağım hangi oyunlar var?" dedi:) Tabii ya! Niye daha önce aklımıza gelmediyse. Birkaç senedir oynamıyordu. O arada oyunlar iyice gelişmiş. Kendi bildiklerinden başladı ufak ufak. Herkesin kendini oyalaması benim için önemli. Çünkü ortamda sıkılan oldu mu onun tüm hislerini çekerim ben. Ayrı ayrı uğraşlarımız olması iyi ancak biz bir aileyiz, ortak eğlencelerimiz de olacak. Bu akşam 3-5-8 oynayacağız örneğin:)
    Bein.connect'te Big Little Lies'a başladım. Dört gözle beklenenen La Casa De Papel'in son sezonunu henüz izlemedim. Yakında izlerim. Beat Kuşağı kitaplarından en önemlisi sayılan Yolda'yı henüz okumamıştım. Tam zamanı olduğunu düşünerek buna başladım. Jack Kerouac'la yollara düştüm, umarsızca geziyorum. Ekmek yapımına hızla devam ediyorum, yoğurtlarım hâlâ sulu oluyor. Ekmekteki başarım beni şaşırttı. Kabardıkça kabarıyorlar maşallah! :) Yemek yaparken Fikret Şeneş Şarkıları albümünü dinliyorum. 70'ler, 80'ler, 90'lar... Tanıdık şarkılar. Yeğenimi özledim. Arada görüntülü konuşuyoruz. 15 yaşında, sarılarak sevgisini belli etmeye programlı bir genç kız kendisi. Yapışık gezerdik. Bu durumlar sevgi pıtırcığımı da ayrı zorluyor.
    İşte böyle... Dün yazsam zehir zemberek bir yazı çıkardı ortaya. Öylesi zamanlarda tutuyorum kendimi. Böyle böyle aşacağız. Dünyanın herhangi bir yerindeki insanla aynı şeyleri yaşamak, aynı şeyleri düşünüyor olmak çok acayip değil mi bu arada?