3 Aralık 2019 Salı

CERVANTES'İN DÜNYASINDAN YARIŞ PİSTLERİNE...

    Hafta sonu izlediğim bir tiyatro oyununun ve bir filmin kritiğiyle buradayım. İlki "Don Kişot'um Ben". Daha çok Ozan Güven'i tiyatro sahnesinde görmek isteyenlerin ilgisini çeken bir oyun. Benim öncelikli tercihim Baba Sahne yapımı olması. Zira Bir Baba Hamlet'i çok beğenmiştim.
    Don Kişot'un konusunu, yazarının Cervantes olduğunu hepimiz biliriz. Seyrettiğimiz oyun, Mihail Bulgakov uyarlaması. Don Kişot'la birlikte maceradan maceraya atılan seyis Sancho Panza bu kez bir kadın. La Mancha'nın soylularından, gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış, hafiften deliliğe bulaşmış Alanso Quijano yani Don Kişot adalet aramak amacıyla yola çıkmaya karar verir. Yakınları ona göz kulak olması için evin beslemesini erkek kılığına sokup Sancho Panza olarak yanına yoldaş ederler. Bundan sonra olaylar güncel konulara da atıfta bulunulan bir komedi olarak ilerler. Oyun uzun. Fakat sıktığını söyleyemem. Tempo düşmüyor çünkü oyuncular çok iyiler. Yalnız sıkmamak için yaşanan hareketlilik sırasında ne yazık ki bazı konuşmalar anlaşılamayabiliyor. Yüksek tempoya rağmen net duyduğum iki cümle var ki beni biraz rahatsız etti. "Dul kadının eli ağır olur" ve "Eli lezzetli olanın yatağı da lezzetlidir" cümleleri. Ne gerek vardı anlamadım. Yazılı veya görsel bir eser içerisinde mantıklı duran hiçbir şeye, fikrime uymasa dahi itirazım olamaz. Fakat bunlar gerçekten anlamsızdı. Halk diline yakın konuşup güldüreceğim derken gereksiz yere seksist söyleme kaymak olmamış. Üstelik ilerleyen sahnelerde Sancho Panza'nın vali olduğu zaman, handa çalışan kıza saldırdığı için suçlanan katırcıyı kadına şiddet konulu çeşitli mesajlarla yargılaması ve hapse atması alkış almak amacıyla sergilenmişti. Ortada tecavüz yoktu bile. Kız resmen iftira attı, katırcı hapse girdi, biz de alkışladık :) Elmalarla armutlar yine birbirine karıştı. Bunlara kafayı takmazsanız, neyin ne amaçla yapıldığını tahmin ediyorsanız,  yani zamanın ruhunu çözdüyseniz, amacınız yalnızca eğlenmekse, Ozan Güven ve Günay Karacaoğlu'nu sahnede izlemek isterseniz tavsiye edilebilir bir oyun. Don Kişot gibi romantik bir edebi karakteri Charles Manson'la ilişkilendirmek ne kadar doğru bilemem ama ne çare ki Ozan Güven'in bazı tavırları onu hatırlattı:) Muhtemelen o sırada onu taklit ediyordu aslında. Başarılıydı.

    Gelelim filme. Pazar günü Asfaltın Kralları'nı izledik. Orijinali "FORD v FERRARI" olan ismin Türkçeye "Asfaltın Kralları" olarak çevrilmesi berbat ama film güzeldi. Otomobil yarışlarının en zorlularından biri olan Le Mans yarışlarının birinciliğini her seferinde Ferrari'ye kaptıran Ford'un bu konuda atılım yapması üzerine gelişen biyografik bir film bu. Ford'un amacı yarışlarda zirveye çıktıktan sonra araba satışlarını arttırmak. Yeni geliştirilecek olan yarış arabasının tasarım ekibinde yer alan ve bu arabayla Le Mans 1966 yarışına katılan Ken Miles'ın amacı ise en hızlı arabayı yapmak ve kazanmak. Matt Damon'ın canlandırdığı Carroll Shelby o zamana kadar Le Mans yarışını kazanmış tek Amerikalı yarışçı. Sağlık sorunlarıyla pistlerden uzak kalınca işin ticari kısmına yönelmiş ve otomotiv sektörüne girmiş. En hızlı arabayı yapmak için Ford'la anlaşan Shelby'nin büyük umudu Ken Miles. Adam hem iyi bir tamirci, hem de korkusuz bir yarışçı. Aksi, başına buyruk ama tutkulu Miles'ı canlandıran Christian Bale. Ve bu rolde çok başarılı. 

    Film her ne kadar Amerikan Ford ile İtalyan Ferrari'nin rekabeti gibi lanse edilse de aslında bu 
Ken Miles'ın hikâyesi. Emekçi ile sermaye, para ile tutku ilişkisinin hikâyesi. Sevimsiz patron Ford karşısında centilmen Enzo Ferrari'yi tutsam da Ken Miles'ın uğruna Le Mans 66'yı Ford'un kazanmasına sevinmek durumunda kaldım:) Gerçi adamcağızın zaferine bile gölge düşürdüler ama gerçek hikâyeyi bilmeyip filmi seyredecek olanlar için bu konuda ipucu vermeyeyim.
Ken Miles ve Carroll Shelby
   Şahane spor arabaların, bol bol yarış görüntülerinin yer aldığı Asfaltın Kralları'nı izledikten sonra eve geldiğimde Orhun'un çocukluğundan sakladığım spor arabalarını çıkarıp tek tek sevesim geldi:) Filmde geçen Ford Shelby'miz bile var. Bir de o çok ufakken Play Station 1'de beraber oynadığımız yarışları düşündüm. Çok oynardık. Ama ben Play Station 1'de kaldım. 2'den itibaren asla beceremedim, gitgide zorlaştı :) Velhasılıkelam, salonda zırt pırt telefonlarını açanlar yüzünden sinemaya daha az gidiyor olsak da seyrettiğimize değdi. Bu telefon bağımlılığının sonu ne olacak arkadaş? Sadece sinema mı? Artık tiyatroda bile açıyorlar. Hem fotoğraf ve video çekiliyor, hem mesaj vs.'ye bakıp çevredekiler rahatsız ediliyor. Üstelik bunun yaşı da yok. 17 yaşında bir delikanlı da aynı görgüsüzlüğü yapıyor, 60 yaşında bir kadın da. Olan gerçekten film ve oyun izlemeye gelmiş izleyicilere oluyor. Ve bana bu yazıyı durduk yere böyle bağlamak düşüyor.







27 Kasım 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    İki gün önce yeni yaşıma girdim. Elveda diyen yaşımın son birkaç gününde farklı bir coğrafyada, Sicilya'daydım. 2 yıla yaklaşan bir süre önce İtalya'dan aldığımız Schengen vizesi için artık bu ülkeye bir ziyarette bulunmamız gerekiyordu. Eşimin bu ziyareti doğum günüme denk getirmesi hoş bir sürpriz oldu. Biraz da uçuş saatlerini dikkate alarak Sicilya Adası'nı ben seçtim. Zaten merak ettiğim bir yerdi. 
Yaz kalabalığından arınmış tarihlerde gezmek güzeldi. Hem belki yaz değildi ama tam bir ilkbahar havası hüküm sürüyordu Akdeniz'in o civarlarında. 
    Bir mahalle ötesi ya da dünyanın uzak bir köşesi... Fark etmez. Gezmek, görmek, tanımak kendimi bildim bileli keyif aldığım, öncelik verdiğim şey oldu. Neredeyse çocukluğumuzdan beri beraber olduğumuz hayat arkadaşımı da tarafıma çektim:) Aslında, daha doğrusu şu olacak sanırım, bunca yıldır hayatı beraber keşfedince, aynı keyiflerde buluşunca, anılar biriktirdikçe bu konuda ortak bir felsefe geliştirebildik. Belki başka maddi ihtiyaçlar dururken bize manevi anlamda çok şey katacak seyahatlere öncelik verdik. En son örnek: Bir süre önce baya iyi sallandığımız depremde duvarlarımızda derin sıva çatlakları oluştu. Panik yok, tehlikeli değiller. Deprem sigortası kapsamında kontrolleri yapıldı. Hepsi dekoratif çatlak ama az buz değiller, epeyi bir masraf çıkaracakları gibi tüm o sıva, badana vs. işleri fiziksel olarak zorlayacak. Erteledik. Bahara kadar erteledik. Onun yerine Sicilya'ya gittik:) İşi gücü ertelemenin bir sebebi de sağlık sorunlarıydı. Yaklaşık bir yıldır iki merdiven dahi çıktığımda nefes nefese kalmamın sebebi yüksek miktarda demir eksikliğiymiş. Kolay kolay doktora gitmem. En son beş sene önce gitmişim, ondan öncesi de bir beş seneye denk geliyor. Fakat en ufak hareketlenmede bile zorlanınca mecbur kaldım. Bunun bir sebebi küçükken kalp romatizması geçirmiş olmammış. Kalp kapakçığı etkilenmiş ama neyse ki fazla değil. Bu noktada boğaz enfeksiyonu geçiren çocuklarınız için dikkatli olmanızı, gerekli tüm tahlilleri yaptırmanızı hatırlatırım. Aile hekimimiz "Anlatamıyorum ailelere" dedi. Yani zaten bir çarpıntı ve ritim bozukluğu sıkıntım var ama son zamanlarda aşırı artmasının en büyük sebebi demir eksikliğiymiş. "Kan nakli yapmamız lazım" dedikleri için önce biraz endişelendim fakat neyse ki ilaç tedavisine karar verdiler. Sonrasında duruma göre bakılacak. E şimdi tüm bunları toplarsak, kış vakti evin altını üstüne getirip nefes nefese sıva-badana işlerine girişmek mi yoksa Sicilya'da Akdeniz güneşinin altında sağlık bulmak mı mantıklı? Sorarım size dostlar! :) 
    Catania ve Taormina'dan oluşan seyahatimizi anlatacağım. Ama şimdilik Facebook'taki paylaşımımla bitiriyorum. Pastanın hikâyesi enteresan. Minik bir girizgâh olsun.
    "Yeni yaşıma girmeye saatler kala çok farklı bir bölgede, Sicilya adasında Catania'daydık. Bir de burada üflemek için bir pasta seçtim. Catania'nın her noktasından Etna yanardağı görünüyor. "A! Ne güzel! Etna'nın pastasını yapmışlar" dedim. Bugün öğrendim ki Etna falan değilmiş bu, Azize Agatha'nın göğsüymüş:) Romalılar kadıncağızı göğüslerini keserek öldürmüşler. Neyse artık. İlk defa bu sene şımarıklık yapıp 3 pasta üfledim. Bir tanesi de böyle olsun:) Hayat böyle bir şey zaten. Bazen gülerek, bazen üzülerek, bazen çok başarılı olarak, bazen hata yaparak, yanılarak, öğrenerek ilerliyoruz. Yaşamın her halini seviyorum. Yeni yaşım hoş geldi! İyi dileklerde bulunan herkese teşekkür ederim."







8 Kasım 2019 Cuma

İÇİMDEKİ ÇOCUK

    Bu sene İstanbul Bienali sergilerine çeşitli sebeplerle -Pera Müzesi'ndeki hariç- katılamadım. Aslında bu hafta sonuna kadar tamamlama fırsatım var fakat benim gibi son günlere bırakanlar yüzünden sergi mekânlarının aşırı kalabalık olacağına eminim. Zannederim bu son 3 günü de değerlendiremeyeceğim. 
    Bienal bu hafta sonu bitiyor. Ancak paralelinde gerçekleşen "İçimdeki Çocuk" sergisinin süresi 
29 Aralık'a kadar uzatıldı. Abdülmecid Efendi Köşkü'ndeki bu sergiyi ziyaret ettim. Hafta içi kalabalık olmayacağını düşündüğüm saatlere denk getirmeye çalıştım ancak yanılmışım, çok kalabalıktı. Bu sene 
ne yazık ki bienale dair söyleyecek pek sözüm yok, isteyip de halâ gidemeyenler için bu hafta sonunun son şans olduğunu hatırlatabilirim yalnızca. İçimdeki Çocuk sergisine dair izlenimlerimi ise ziyaret tarihinin uzatılmasından dolayı aktarabilirim. 
    Nakkaştepe'deki tarihi köşk, son halife Abdülmecid Efendi'nin yazlık konutu. Bugün Koç Topluluğu Spor Kulübü tesisleri içinde yer alıyor. Belli zamanlarda sanatsal faaaliyetlerle ziyarete açılması hoş. Bu sene de tıpkı 2017'de olduğu gibi İstanbul Bienali paralelinde düzenlenen "İçimdeki Çocuk" sergisiyle gündemde. 

    İçimdeki Çocuk, ziyaretçilere Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç koleksiyonundan bir seçki sunuyor. Picasso'dan Ahmet Doğu İpek'e; Antoine de Saint-Exupery'den Taner Ceylan'a yerli-yabancı pek çok sanatçı bu sergide. Tarihi mekânla çağdaş sanatın zıtlıktan doğan uyumu yine etkileyici.

Dean Snyder - Final Freeze

Erwin Wurm - Disobedience

Daphne Wright - Kitchen Table
    
Nancy Fouts - Bird On Arrow

Yaşam Şaşmazer - Shell

Claudio Bravo - Autorretrato

Ronit Baranga - Wild Thing

    Sadece iç mekân değil, köşkün bahçesi de sergileme alanı olarak kullanılmış. 

    Kendime birkaç hatıra almanın dışında çok fazla fotoğraf çekmedim. Önünde yem verirken, poposunda ise artistik halde fotoğraf çektirmek için sıraya girilen zürafayı hiç fotoğraflamadım örneğin. Örnekleri Instagram'da bol bol görebilirsiniz. Bir sergiyi, bir müzeyi gezerken fotoğraf işini abartmam. Önem verdiğim konu eserleri incelemektir, tanımaktır. Üzülerek söylüyorum ki son zamanlarda bilhassa böyle popüler etkinliklere sadece Instagram fotosu çekmek ve orada olduğunun altını çizmek için gidenler çoğaldı. Deliler gibi fotoğraf çekerken gerçekten sergi için gelenlere fiziken ve ruhen öyle engel oluyorlar ki. Ayrıca fotoğrafını çektikleri eseri kim üretmiş ilgilenmiyorlar bile. İnsan merak etmez mi? Sanatçının ismine en azından bir göz atmaz mı? "İçimdeki Çocuk" için şöyle bir kitapçık bastırılmış. 


    Serginin konusuna uygun olarak bir çocuğun elinden çıkmış gibi çizilen primitif çizgiler her bir eseri tanımlıyor. Gezerken bu kitapçığa bakarak karşındaki eserin kime ait olduğunu anlamak bence çok keyifli. Ve aslına bakarsanız beyin jimnastiği için de mükemmel. Fakat ziyaretçiler kitapçıkla birlikte ilerliyorlar mı? Hayır. Kitabı rehber alan bir genç kız gördüm sadece. Neyse. Belki evde bakacaklardır diye düşünerek iyimserliğimi korumak istiyorum. 
    Sergiye ilgi güzel. Özellikle şu günlerde içeriye girebilmek için hafta içi dahi en az 1.5-2 saat kuyrukta beklemek gerekiyor. Ziyaretçiler daimi sanatseverler, Instagram fotoğrafı çekmek için gelenler ve son halifenin köşkünü görmek için gelenler olarak 3'e ayrılıyor. 2 saat kuyrukta beklerken haliyle gözlem yapıyorsun. Bahçedeki küçük dereye yerleştirilen ayak heykelleri için (David Breuer-Weil/Visitors) "Herifin ayağı nasırlı" diyenleri duymak zorunda kalıyorsun mesela. Günümüzde belki geçerliliği tehlikede fakat nerede nasıl davranılması gerektiği konusunda takıntılıyım. Böyle davranışlardan hoşlanmıyorum. Yine de, her şeye rağmen bu tip mekânların, sergilerin, etkinliklerin ücretsiz olarak herkese açık olmasını önemsiyorum. Belki küçük adımlarla da olsa ilerleyeceğiz, sanat bizi iyileştirecek, zevkimizi, fikrimizi inceltecek. Kimimiz eğitimli olsak da kabayız, kimimiz yetişirken imkân bulamadığımızdan bilemiyoruz bazı şeyleri. O gün sıra beklerken, ister istemez arkamdaki iki genç kadının konuşmalarına tanık oldum. Sergi hakkında, bahçedeki eserler, köşk vs. hakkında kendilerince konuştular. Bir tanesi az önce bahsettiğim bahçedeki heykeller için "Yanlış yerleştirilmiş. Çok ışık vuruyor fotoğrafı çekilemiyor" dedi. Bir heykelin yerleştirilmesinde öncelik fotoğraflamadaymış gibi. Zaten devamlı fotoğrafları Instagram'a koyacağından bahsediyordu, hattâ bunun için özel giyinmiş. İçimden la havle çektim. Fakat "Bahçe bakımsız" vb.yorumlarda bulunduktan sonra, bir noktada bu genç kadın, "Yine de Allah razı olsun, ücretsiz yapıyorlar da gezip görebiliyoruz" deyince bende yelkenler suya indi. Hakikaten belli ki kültür-sanat etkinlikleri için bütçe ayırmakta zorlanıyorlardı. Konuşmalarından anlaşılıyordu. Çok sonra kendime kızdım, çaktırmadan sohbet açıp konuşabilirdin, bilgini paylaşabilirdin dedim. Sanat tarihi okuyup, öğretmenlik de yapmış biri olarak, ukalâlık etmeden bunu yapabilirdim. Biliyorsan fakat gerektiğinde paylaşmıyorsan bilmenin ne faydası var? Herkesle konuşulmaz. "Ben bilirim" havasında olup gelecek bilgiye kapalı olanlar var. O yüzden dikkatli olurum. Fakat o genç kadınla sohbet edilebilirdi. 2 saat boyunca kendilerini epeyi tanıdım:) İşte tam bu noktada bir ülkenin varlıklı ailelerinin tavırları devreye giriyor. Koç Ailesi ülkemizde kültür-sanat-eğitim alanında faydalı olan ailelerin en başında geliyor. Toplumun her kesimine ulaşan çalışmaları var. Bünyelerindeki müzeler, galeriler, salonlar, araştırma enstitüleri saymakla bitmez. Festivallere, restorasyonlara sponsorlukları saymakla bitmez. Yurt dışında da bizi şahane temsil ederler. Son haberlerden biri New York Metropolitan Müzesi'nde İslami Eserler bölümündeki iki galeriye sponsor olmaları ve isim vermeleri. Kültürel değerlere yaptıkları katkılarla dünyada ve ülkemizde yaptıklarının karşılığını alıyorlar, takdir ediliyorlar. Sosyal ve ekonomik anlamda yeterli imkânı bulamayan birisi bir gün çıkıp "Allah razı olsun" diyebiliyor. 
    İçimdeki Çocuk sergisinden izlenimlerim bunlar. Aralık sonuna kadar uzatılmış olması, merak edenler açısından güzel. Yalnız ismine bakıp küçücük çocuklarını götürecek olanların tekrar düşünmesini tavsiye ederim. Muhtemelen onları da eğlendirir diyerek çocuklarıyla gelen çoktu. Burada çok küçük çocuklardan bahsediyorum. Belli bir yaşa gelince elbetteki çocuklar da sergilere gidecekler. Ancak 1.5-2 yaşındaki çocukların saatlerce sıra beklemeleri, bu sırada sıkılıp gürültü yapmaları ve sergiden hiçbir şey anlamamaları bana mantıklı gelmiyor. (Bahçe bebek arabası doluydu, öyle söyleyeyim). İçeride şöyle eserler olduğunu ve korkan çocuklarla karşılaştığımı belirteyim de yine siz bilirsiniz:)
   Patricia Piccinini eserlerini severim ama 2 yaşındaki çocuğunuz ne düşünür bilemem. Herkes yaşına uygun faaliyetlerde mi bulunsa acaba? Ya bak yine aklıma +18 yaş sınırı olduğu halde ailesiyle sinemaya giden, hattâ bazen yanında ailesi olmadan içeriye sokulan çocuklar geldi. Neyse. Tuhaf zamanlardayız deyip susuyorum.
    Son söz Abdülmecid Efendi hakkında olsun. 2017 yılındaki sergiyi anlatırken, Abdülmecid Efendi'nin yaptığı, köşkün içini gösteren şu resmi paylaşıp şöyle yazmışım:
   
       
    "İyi eğitim almış bir Osmanlı aydınıdır. Ressamdır ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin destekçisidir. Eserlerinde Batılılaşma dönemindeki Osmanlı soylu yaşantısının izleri görülür. Bir zamanlar sanatsal sohbetlerin yapıldığı yazlık evinde uluslararası bir serginin düzenleniyor oluşu kanımca hoş bir harekettir. Sanat her zaman... Sanat her yerde... Sanat herkes içindir." 




6 Kasım 2019 Çarşamba

iSTANBUL KİTAP FUARI ALIŞVERİŞİM...

    Geçtiğimiz pazartesi günü TÜYAP'a İstanbul Kitap Fuarı'na gittim. Belli ki bu sene fuarın tadı tuzu yok. Günlerden pazartesi olduğunun farkındayım. Yani en tenha olabilecek gün. Fakat daha önceki yıllarda da hafta içi akşamüzeri saatlerinde ziyaret etmişliğim var ve ilk defa bu kadar tenha olduğunu görüyorum. Yayınevlerinde de bir azalma var sanki. Ve imza etkinliklerini incelediyseniz bu sene birçok yazarın fuara gelmeyeceğini görmüşsünüzdür. Bana kalırsa bu sene keyifsizliğin neden ekonomik. Her şey gibi kitaplar da pahalı. Devamlı kitap alan bir okur olarak artışı minimumda tutmaya çalıştıklarının farkındayım fakat ister istemez artan fiyatlarla cebimize giren paranın artışı aynı oranda olmayınca alım gücümüz düştü. Birkaç yıl önce o fuardan poşet poşet kitapla çıkardım. Kuşe kağıda basılı sanat kitapları, Orhun'un çizgi romanları vs. gibi daha lüks alımlar da cabası. Şimdi aynı şeyi yapamıyorum. Çok istiyorum, aklım kalıyor ama abartmadan alış veriş yapıyorum. Çoğu kişinin aynı durumda olduğuna eminim. Eskiden bir de fuarda çok iyi indirimler olurdu. İndirimlilerin içinde şahane kitaplar vardı. Şimdi yok. 10 lira diye ayırdıkları kitapların içinde alacak bir şeyler bulamadım. Sahaf tarafından 10 liraya bir roman aldım ki onlar da geçen sene 5 liraydı. Geçen sene sahaftan 5 liraya çok güzel kitaplar almıştım. Ha şöyle bir durum var tabii, hafta sonu yine 5 liraya inebilir. Fakat bu sefer o zamana kadar seçenek azalıyor. Katılımcı yazar az olsa da umarım önümüzdeki hafta sonu eski şenlikli hava yakalanır. Umarım yayıncı da kazanır, okur da kazanır. Hafta sonu fırsatım olursa belki bir kez daha uğrarım. 

    Bu alışverişimde hangi kitapları aldığıma gelince... Okuyan arkadaşlarla fikir alışverişinde bulunmak iyidir. 
Az sayıda da olsa paylaşmaya değer kitaplarımdan bahsetmek isterim.
      Şule Gürbüz'den sadece Kambur'u okudum. Tüm romanlarını okuma isteği veren bir tat aldım. Kambur'dan sonra sıra Coşkuyla Ölmek'te. Şule Gürbüz sessiz ama güçlü bir edebiyatçı. Favori yazarım Hakan Günday'a hangi yazarın kitaplarını sevdiği sorulduğunda her seferinde Şule Gürbüz'ün ismini verir. İlber Ortaylı son kitabı 
Bir Ömür Nasıl Yaşanır'da Şule Gürbüz için şunları söylüyor: 
    "...Musiki ve felsefede tecrübesi olan birini, Şule Gürbüz'ü anmadan geçemeyeceğim. Gürbüz, bizim muhitimizin sessiz ama çok aranan bir aydınıdır; medyayı da kullanmaz. Kullansa belki çok çekici konuşmalar da yapacaktır. Yazdıkları arasında Zamanın Farkında, Öyle miymiş?, Akıl Yoktur: Ne Yaştadır Ne Başta, Coşkuyla Ölmek, Kambur'u sayabiliriz. Dikkat ettiğiniz zaman renkli ve etkili bir Türkçedir; üslubuyla Hüseyin Rahmi'yi, Ercüment Ekrem'i, Ahmet Rasim'i andırır ama bunun çok ötesine geçmiştir. Adeta o ekolün yazarlarından biridir. Şüphesiz ki dünya görüşü itibariyle de kendi asrını temsil eder. Gözlemleri zengindir; Avrupa'yı içinden, diliyle yaşayarak tanımış; diplomasını almıştır. Şarkın musikisini ve sanatlarını da bilir. Bir yandan da bir çello üstadıdır. Şule Gürbüz; genç nesilde umut veren, yeniliği arayıp ona yaklaşanlardandır". 
    E daha ne olsun? Popüler değil ama kitlesi var. Şule Gürbüz okunur. 


    Amin Maalouf yeni kitap çıkarmış da ben okumaz mıyım? Uygarlıkların Batışı deneme türünde. Günümüz devletlerine dair yazılardan oluşuyor. Fikrine değer verdiğim isimlerin denemelerini zevkle okuyorum, bunu da seveceğime, muhakkak bir şeyler alacağıma eminim. 


        Efendim, tüm romanlarını okumayı hedeflediğim bir yazar daha... Japon asıllı İngiltere vatandaşı, Nobel ödüllü Kazuo Ishiguro. Onun o sakin akan cümlelerini seviyorum. En son okuduğum Günden Kalanlar'da yazar değişen İngiliz toplumunda geleneklerine tutunan bir uşağı anlatıyordu. Bu kitapta değişen dünyaya ayak uydurmaya çalışan kişi ise bir Japon ressam. 


    Bir Türk kadın yazar daha. Buket Uzuner'in seyahat yazılarını çok seviyorum. New York Seyir Defteri'ni okumamıştım. Vakit bu vakitmiş. Balık İzlerinin Sesi ise içinde Romain Gary geçtiği için dikkatimi çekti. Romain Gary ile yeni tanıştım. Ancak henüz bir kitabını okumadım. Fuardan almayı umuyordum fakat bulamadım. Internette araştırdığımda da stokta olmadığını görüyorum. İyice bir bakmam lâzım. Yazarın Emile Ajar ismiyle yazdığı iki kitap ise stokta var. Romain Gary ilginç bir isim. 1914'te Litvanya'da doğar. Önce Polonya'ya göçerler, 14 yaşında annesiyle birlikte Fransa'da bulur kendini. 2.Dünya Savaşı'nda savaş pilotluğu yapar. Savaşın ardından diplomat kimliğiyle görünür. Oyuncu Jean Seberg'le evlenir. Öyküler, romanlar, senaryolar yazar. Başarılıdır. Goncourt Akademisi Edebiyat ödülünü kazanır. Gün gelir eleştirilmeye başlar Gary. Eleştirmenler eskisi gibi yazamadığını söylerler. Gary, bunun üzerine Emile Ajar ismiyle kitaplar çıkarmaya başlar. Emile Ajar eleştirmenler tarafından göklere çıkarılır. Eleştirdikleri kitapların yazarı ile ile övdükleri kitapların yazarı aynı kişidir. Kim olduğu bilinmemesine rağmen Emile Ajar, Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazanır. Oysaki bu ödülü iki kere aynı kişinin almaması kuralı vardır. Bak sen şu eleştirmenlerin işine! Romain Gary de kendi hayatına kendisi son veren yazarlardan. Emile Ajar'ın kim olduğunu intihar mektubunda açıklayarak eleştirmenlere müthiş bir gol atmıştır. Hayatına dair daha bir çok ayrıntıyı okuduğum bu ilginç yazarı daha kitaplarını okumadan sevdim. Kitaplarını da seveceğimi hissediyorum. Önce kendisini bir de Buket Uzuner'in satırlarından tanıyalım bakalım.


    Beat Kuşağı'ndan William S.Burroughs'u henüz okumadım ama Jack Kerouac'ı bilirim. İkilinin bu kitabı çok ilginç. Arkadaşlarının işlediği bir cinayeti öğrenen, ancak bunu polise bildirmeyen yazarlar bu suçtan dolayı tutuklanırlar. İşte bu kitap bu gerçek olayın hikâyeleştirilmiş hâli. Aynı zamanda Beat  hareketinin ilk ürünü.



    Fotoğrafta başlık net görünmüyor çünkü kitap 1995 basımı. Bayan Kristof Kolomb'un Keşifleri. Sahaftan aldığım. Kitabın arkasında şöyle yazıyor: "Kristof Kolomb'u bilmeyen var mıdır? Ya onun evlendiği kadını, Dona Felipa Moniz e Perestrello'yu? Bayan Kolomb, ünlü bir adamın gölgesinde kalmış olsa da, dünyayı sonsuza kadar değiştiren keşiflerin keskin bir dille yorumlanışı olan bu anlatı, onun da kaleminden çıkmış olabilirdi". 
İlginç değil mi? Gerçek olaylara dayanan bir kurgu roman. 

    Fuardan bir de kendi yazdığı kitapları satan engelli bir arkadaşımızdan Uykudaki Aşk'ı aldım. Kendisine belki daha önce rastlamışsınızdır. Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olan, yüksek ölçüde konuşma ve hareket engelli bir yazar arkadaş. Erdal Yalçın. Geçen sene de kendisinden birkaç kitabını almıştım ve sanırım birkaç sene önce Haydarpaşa Garı'ndaki kitap festivalinde alışveriş yaptığım arkadaş da yine kendisiydi. Bu fuarda numarasını hatırlamadığım salondan sahaf tarafına geçerken olan ara bölümde duruyor. Çoğu insan tarafından görmezden geliniyor. Bunu önümüzdeki günlerde gidecek olanlar belki destek olmak için kitaplarından birini alırlar diye yazıyorum. Üstte saydığım kitaplardan biri gibi değil belki, çok büyük puntolarla yazılmış incecik bir kitap. Fakat engelli arkadaşımızı hayata bağlayacak değerde. Kredi kartıyla ödemek isteyen için yan taraftaki sahaf arkadaşlar yardımcı oluyorlar. 

    Bu seneki İstanbul Kitap Fuarı alışverişimin özeti budur. Ben de keyifle okuyayım , sizler de keyifle okuyun:) Gidecek olanlara iyi alışverişler efendim...




1 Kasım 2019 Cuma

SEZER ESER PERKER / KLİO'NUN ŞARKISI

   
    Bu sıralar blog sayfama dair teknik sorunlarla boğuştum. Link adresini ve blog adını değiştireyim derken bir şeyleri karman çorman ettim. Bundan 10 yıl önce blog açarken çok fazla düşünmeden "Klio'nun Şarkısı" ismini seçmiştim. Sebebi hemen yan tarafta yazıyor. Fakat genelde gözden kaçtığı için bir de burada paylaşayım ki neden Klio'nun Şarkısı dediğim anlaşılsın:
    "Mitolojide yer alan dokuz ilham perisi vardır. Bunlar Zeus'un kızlarıdır. Şarkı söyler, dans eder, müzik aletleri çalar, şiirler okurlar. Böylece ilham verirler insanlara. Bu kızlardan biri Klio'dur. tarih alanı ona ayrılmıştır. İnsanların unutmaması gereken ünlü, şanlı eylemleri dile getirir. Tarih yazıcılarına ilham verir. Blogumun ismini seçerken bu güzel periden ilham aldım ben de. Zaman içerisinde gördüğümü, yaşadığımı, hissettiğimi, unutmak istemediklerimi, paylaşmak istediklerimi yazmak için ilham versin diye bana... Klio şarkısını söylesin... Biz yazalım. Hoş geldiniz... "
    İşte böyle romantik hislerle seçtiğim isim, mitolojik anlamıyla değil de daha çok bir araba markasının modeliyle tanındığı için, sayfamı ziyaret eden kişilerde bazı bazı "Niye bu ismi seçmiş?" düşüncesi uyandırdı. Doğrusu buna takılmadım. Beni yıkan İstanbul B.Ş. Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun, bir önceki yönetimin gereksiz harcamasını gözler önüne sermek için sıra sıra dizdiği Cliolar oldu :)) Şimdi hepimiz doğal olarak Klio'yu duyunca ilk önce o arabaları hatırlıyoruz. O günlerde herkes müsrifliği konuşup siyasi tartışmalara girerken benim aklımdan geçenleri duysaydınız kahkahalar atardınız. Hadi yediniz, harcadınız, savurdunuz, bari bunu başka model arabalarla yapmış olsaydınız da benim sayfamın ismine yazık olmasaydı. Neyse efendim, madem öyle ismi değiştireyim dedim. Hem zaten blog arkadaşlarıma yorum yazdığımda ismim Klio'nun Şarkısı olarak göründüğü için, bilmeyenler -dönüp sayfayı incelemedilerse- kendi adımla hitap edemiyorlardı. Klio'yu tamamen silip atmak istemediğim için Link adresini klionunsarkısı.blogspot.com olarak düzenledim. Sayfa adı da Sezer Eser Perker oldu. Yorumlarda da böyle çıkacaktı. Fakat ben bu değişiklikleri yapınca eski yazılarım açılmamaya başladı. Sayfanın takipçisi olmayıp dışarıdan okuyan birkaç arkadaşımın haberiyle anladım bunu. Ben de girip baktığımda "Bu sayfa kaldırıldı" gibi bir şey yazıyordu. Malûm, her zaman buradaki takipçilerimiz okumuyor yazıları. Google araması yapıldığında bulunup okunan yazılarımız çok fazla. İşte benim durumumda, Google'da yazım çıksa bile tıklayınca açılmıyordu. Müthiş panikledim tabii. Bir ara düzeltmeye çalıştıkça daha da karıştı. En sonunda eski haline döndürmeyi başardığımda "Bu sayfayı görenler bana haber versin lütfen!" diye bir yazı bile yazdım:) Eski link adresine dönünce görünür olmuştum. Fakat şimdi şöyle bir şey var. Sanırım şimdi de değişiklik sırasında girdiğim birkaç yazı açılmıyor. 
Ki bunlar Bali seyahati yazıları. Canggu hakkında yazdığım ikincisinin okunma sayısı o zamandan beri ilerlemedi. Bu normal bir durum değil. Konu hakkında anlattıklarımdan başka bir fikrim de yok. Fakat daha fazla karıştıramayacağım. Eskiye döndürdüm ve bu şekilde kalacak.
    Yorumlarım yine Klio'nun Şarkısı olarak yayınlanıyor. İsmim sayfaların, yani yazılarımın başında yazıyor. Oraya bari ismimi nasıl kondurdum bir fikrim yok. Teknik konular benden bu kadar:) Çevremdeki gençlere sorup karıştırtmak da istemiyorum açıkçası. İsmim soyadım da kafa karıştırıcı ama olsun. Sayfaya ilk kez ulaşan, fotoğrafıma bakmayan biri rahatlıkla "Sezer Bey" diye yorum yapabilir:) Günlük hayatta da karşılaşmadığım bir durum değil. İsmim, ikinci ismim ve soyadım buram buram maskülenlik kokarken insanlara nasıl kızabilirim? :) 
Er = Erkek. Soyadı benim değil bu arada. Eşimin soyadı. Eser de evlenmeden önceki soyadım değil, ikinci ismim. Kendi soyadımı da kullanıyor olsaydım Sezer Eser Gür Perker olacaktım. Evlendiğim tarihte istersen kendi soyadını yazdırma gibi bir durum yoktu. Olsaydı yazdırırdım. Emin değilim ama şimdi sanırım evli olsan da sadece kendi soyadını yazdırabiliyorsun. Fakat bence benim için çok geç. Sezer Eser Perker diye tanındım bir kere :) Hakikaten öyle ama. Eski iş arkadaşlarım, (evlendikten sonra üniversiteye gittiğim için) üniversiteden arkadaşlarım, hocalarım şimdiki resmi adımla tanıyorlar. Kafiyeli ve değişik olduğu için de asla unutulmuyor:) Sosyal medya hesaplarım da bu şekilde düzenlendi. Resmi işlerle uğraşmak da zor. 
    Her şey bir yana, bir aile kız çocuğuna neden Sezer ismini koyar ki? Sonra o yetmiyormuş gibi niye Eser'i ekler? Perker'in tesadüfiliğine hiç girmiyorum. Annem bana hamileyken "Sezer de olabilir aslında, hem kıza hem erkeğe uyar" demiş. İnsan 19 yaşında doğurunca böyle oluyor:) Doğumdan sonra hastanede belgeler için teyzeme "Bebeğin ismini ne yazalım?" demişler. O da "Sezer diyordu sanırım" demiş. Öyle kalmış. Gerçi Sezer olmasa Burcu ya da Pınar da seçenekler arasındaymış ve şu an düşündüm de galiba Sezer daha değişik:) Hadi Sezer koydunuz, Eser nereden çıktı? Onu da babam nüfus kağıdı çıkarırken aniden gelen ilhamla ekletmiş. Okumayı severdi rahmetli ama şiire ilgi duyduğunu hiç hatırlamıyorum. Nereden gelmiş bu kafiye merakı bilmem. Eskiden arkadaşlarımızın hatıra defterlerine "Şair değilim şiir yazayım, ressam değilim resim yapayım, bari şuraya bir imza atayım" yazardık. Babamınki de o hesap:) Benzer iki isimli olmaktan resmi anlamda çok çektim. Ortaokuldaki takdir belgelerimden birinde ismim "Sezer Esergül" yazıyor mesela. Bunu uygun görmüşler. Böyle bir iki örnek daha var. 
    Annem babam ikinci çocukta daha organize tabii. Ona sadece Aslı demişler. Aslı Gür. Kısa ve net. Budur! Erkek olsa Kerem olacakmış:) Anneme bunları söyledikçe nasıl bozuluyor anlatamam. Her şeye bahanesi ve cevabı olan bir insan olmasından mütevellit "E sen de Eser'i kullansaydın" diyor bir de bana. Çocuk aklımla, herkes bana "Sezer" derken "Eser deyin" diyecekmişim demek ki. Üstelik ha Sezer, ha Eser. Çok farklıymış gibi:) Adımı sevmiyor değilim bu arada. Öyle düşünülmüş, kaderim öyle şekillenmiş. Değişiklik istemem. Perker'le saçma bir uyum yakaladım hem :) Ama yine de kız ismi koyaydınız ya! Yaşı ileri insanlarda Sezer isimli kadınlara rastlıyorum ama benim doğduğum dönemden sonra yok. Genç erkeklerde Sezer'e rastlıyorum. Toplumumuz bilinçlenmiş:)
    İşte böyle, blog adresini değiştireyim, ismimi ön plana çıkarayım derken bir şeyleri karıştırdım ve devamında bunlar aklıma geldi. Bakalım bu yazı kaç kişiye ulaşacak? Umarım karmaşa sürmüyordur. 
Ha bu arada! Ben Sezer Eser Perker! Kadınım! :)









22 Ekim 2019 Salı

ERDİL YAŞAROĞLU'DAN OYUN...

    Seyahat yazılarının arasına bir başka yazı girmesin derken aklımda olan birçok şeyi paylaşamadım. Örneğin havalar güzel giderken keyifli bir sergi önerisinde bulunacaktım. Geç kaldım fakat neyse ki ucundan kıyısından yakalayacak kadar vakit var.  
    Karikatürlerine herkesin aşina olduğu Erdil Yaşaroğlu, bu kez heykelleriyle Yapı Kredi bomontiada'da ilk kişisel sergisini açtı. Güneşli bir sonbahar gününde, Bomontiada'nın çok sevdiğim açık hava mekânında ve devamında kapalı sergi merkezinde bu keyifli heykelleri izlemek de bize düştü. "OYUN" isimli sergi 
3 Kasım 2019 tarihine kadar ziyaret edilebilir. 


    Penguen dergisinin kurucularından olan Erdil Yaşaroğlu aslında heykel mezunu. Hem de bu işin en iyi okulundan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden mezun olmuş. Karikatürist kimliğiyle heykel sanatçılığı birleşmiş ve OYUN sergisinde adına yaraşır işler ortaya çıkmış.


   Yapı Kredi bomontiada sergi mekânında Yaşaroğlu'nun kendine has heykellerinin yanı sıra eskiz defterleri, çizimler de yer alıyor. Sergiyi gezmek gerçekten bir oyun gibi. Yanına yaklaşınca arkasını dönen Küçük Mevlevi'ye bayıldım:)


   

    Bomontiada özel bir mekân. İsviçreli Bomonti kardeşlerin 1885 yılında açtıkları bira fabrikasının etrafında şekillenen bölgenin günümüzde tekrar canlandırılması söz konusu. Yaklaşık 130 yıl önce buluşulan, yenen, içilen Bomonti'de bugün tüm bunlara ek olarak müzikten sinemaya, resimden heykele, fotoğrafa kadar uzanan sanatsal etkinlikler düzenlenmekte. İstanbul gibi bir metropole böyle mekânlar çok yakışıyor. Ara Güler Müzesi'nin de burada olduğunu belirtmek gerekir. Erdil Yaşaroğlu'nun heykelleri Bomontiada'nın açık ortak alanına da yerleştirilmiş durumda ve ortama neşeli bir hava katmış. 

    

    Güneşli günler halihazırda devam etmekteyken, eğer görmediyseniz, OYUN sergisini tavsiye ederim. 
Bu arada bizim gibi Ara Güler Müzesi'nin geçici sergisi "Göbeklitepe'ye Bir Bakış"ı da ziyaret etme fırsatı bulup, Popülist'in leziz yemekleri eşliğinde tarihi Bomonti birasını yudumlayabilirsiniz. 
 



 

17 Ekim 2019 Perşembe

BALİ'NİN KÖPÜKLÜ KIYILARINDA... CANGGU...

      Bali seyahatimizin ikinci kısmını anlatmanın zamanı geldi. Biliyorum arayı açtım fakat pencereye vuran sonbahar yağmurunun sesini dinlerken okyanus kıyısındaki yaz günlerini anmak güzel olacak.
    Bir önceki yazının konusu olan Ubud'da geçirdiğimiz birkaç gün, yerel havayı solumak, Bali adasına hakim kültürü ve Hindu geleneklerini gözlemlemek açısından verimliydi, keyifliydi. Ancak yaz tatilindeydik ve artık tuzlu suyla buluşmanın zamanı gelmişti.

    Bu tropik adaya gelen turistlerin denizin keyfine varacakları yerleşim yeri çok. Aşağıdaki fotoğrafta görülenler en çok tercih edilenler. Birinde kalıp diğerlerine de gidip gelenler olduğu gibi, günlere bölerek farklı yerlerde konaklayanlar olabiliyor. Sağ alt köşede görülen Nusa Penida'yı, Gili adalarını, Lombok adasını da listeye katmak mümkün. Bunlar da tercih edilen adalar. Yalnız seçenekler bu kadarla sınırlı değil. Bali'de ve genel anlamda Endonezya'da o kadar fazla görülecek yer var ki seç seçebildiğin kadar, gönlünce rotalar oluştur.


    Biz bir haftalık tatilimizin 3 gününü Ubud'a, 4 gününü Canggu'ya ayırdık. Canggu'yu niye seçtim? (Evet, ailenin tatil planları tamamen bana ait). Sanırım sörfçüler tercih ettiği için, ve örneğin Seminyak gibi bölgelerden daha az turistik ve daha az kalabalık olduğunu öğrendiğimden. Peki evde sörf yapan var mı? Hayır! :) Tamamen farklı bir ortam olsun istedim. Sörf tahtasını kolunun altına almış gün batımına doğru ilerleyen yaz insanları geldi gözümün önüne:) Hem belki denerdik. Olamaz mı? Tabii ki olmadı. Kendisinden umutlu olduğum Orhun bile bu kez üşendi. Okyanus kıyısındaki şahane plajların keyfini çıkarmak hepimize daha tatlı geldi. Sörf yapmasak da Canggu'yu seçtiğime hiç pişman olmadım.


    Ubud Canggu arası yolculuğumuz, otomobille yaklaşık 1 saat sürdü. Yine Ubud'daki otelimizin sahibiyle anlaşmıştık. Canggu'daki otelden de "Araç ister misiniz?" mesajı gelmişti tabii ki. Daha önce bahsettiğim gibi, Bali'de resmi ya da korsan fark etmez, taksiciler muhakkak sizi bulacaklardır.


    Canggu'ya gelip otelimize yerleştikten sonra kendimizi hemen 3-4 km. uzaklıktaki Batu Bolong Beach'e attık. Akşam saatlerine kadar güneşin ve Hint okyanusunun tadını çıkardık.


    Canggu sörfçülerin gözdesi dedik. Haliyle denizi dalgalı. Bu yüzden bazı gezi yazılarında yüzmeye elverişli olmadığı söyleniyor. Bizim Ege ve Akdeniz kıyılarımızın şahane deniziyle kıyaslandığında bu bir bakıma doğru. Fakat asla yüzülemez değil. Sörfe uygun dalgalar epeyi geride kalıyorlar. O dalgalara kadar olan kısımda yüzmek mümkün. Dalgaların biraz daha yaklaştığı vakitlerde ise hoplayıp zıplamak çok eğlenceli.


   Ben ki dalgalı denizden hiç hoşlanmam, tercihim berrak ve durgun sudur ama Canggu'nun dalgalarında inanılmaz eğlendim. Yerden yere vuran, yuvarlayan, sersemleten dalgalar değillerdi. Bu kadar keyif alacağımı beklemezdim.


   İkinci günümüzü bir başka plaj olan Echo Beach'te geçirmek istedik. Hava kapalıydı, ara ara yağmur atıştırıyordu. Echo Beach kıyıları sörf yapmak için daha uygun olduğundan burada dalgalar daha fazla. Hâttâ o günkü iklimle iyice coşmuşlardı. Ertesi gün hava açarsa tekrar dönmeye karar vererek sahil boyunca yürüdük ve Batu Bolong'a geçtik. O sırada Orhun bizden ayrıydı, biz okyanus kıyısında baş başa 

-ki oğlumuz büyüdüğü için artık çoğunlukla böyle:)- keyifli bir yürüyüş yaptık. Romantizm için her zaman güneşin olması gerekmiyor. Caspar David Friedrich tablolarını hatırlatan enfes gri bulutlar altında ben ve hayat arkadaşım... En güzel, en unutulmayacak anlardandı.
    Bu sırada birbirinden renkli deniz kabukları topladık. Geriye çekilen deniz, kumsalda şahane izler bırakmıştı. Çıplak ayakla ıslak kumlarda yürümek o kadar iyi geldi ki. O gün tüm kış yetecek enerjiyi topladığımı umuyorum.

    Biz iki plaj arasındaki yürüyüşümüzü tamamlarken gökyüzü yavaş yavaş aydınlandı,  güneş yüzünü gösterdi, günümüzün geri kalanını şenlendirdi. Yüzmek için sadece birkaç günümüz olduğu için bizi fazlasıyla mutlu etti.

    Canım güneş sadece parıltısıyla mutlu etmiyordu bizleri. Bali'de gün batımları ayrı şahaneydi. Farklı kişilerden okudum, izledim, Bali'nin turizme yönelik reklamlarından biri zannettim fakat öyle değilmiş. Hakikaten muhteşemmiş. Bu yaşıma kadar gerçek bir akşam güneşi görmediğimi anladım.  Fotoğraflara asla yansımayan güzellikte bir görüntüydü. Kalemle çizmişsin gibi yusyuvarlak... Güneşi gördüm dedirten netlikte... Uzaktaki tepelerin silüetinin üzerinden yavaş yavaş inmesi hipnotize edici...
    Gün batımının fotoğrafını çektim fakat bu işi abartmadım. Zaten gözün gördüğünü asla ekrana yansıtamıyorduk, bu işle uğraşacağımıza anın tadını çıkarmaya çalıştık. Ada'da günü uğurlamak bir ritüeldi. Turistler, yerliler, herkes uygun bir noktaya oturmuş aynı noktaya bakıyor, güneşi uğurluyor. Gündüz başka bir yerde olsalar dahi bu saatlerde plajlara inenler var. O an herkesin hisleri ortak. Kelimelere dökmekte zorlandığım bir duygu durumu. Bali'de günü uğurlamak asla turistik bir hareket değil. Bali'de günü uğurlamak bir tören.


     Kapalı hava ve kıyıya vuran güçlü dalgalar nedeniyle zaman geçiremediğimiz Echo Beach'e bir sonraki gün gitmemiz şart olmuştu. Özellikle kısa bir süre göz attığımız La Brisa aklımızda kalmıştı. Ertesi gün hava yaz normallerine dönünce, tüm günümüzü Echo'nun en güzel plaj kulübü olan La Brisa'da geçirdik.


    La Brisa kulüp-restoran kategorisine girse de aslında kendi deyimleriyle bir "kaçış noktası" ve bu çok daha yerinde bir benzetme. 500'den fazla yerel kayığın parçalarıyla oluşturulan dekorasyon bir masal havası yaratmış. Çocukken denize dair okuduğun tüm öykülerin, romanların burada aklına üşüşmemesi mümkün değil.


   Ahşap mekânın her yeri gerçekten kullanılmış balıkçılık malzemeleriyle süslenmiş. Balık ağları, fenerler, oltalar, deniz kabukları... Tekdüzelikten uzak bir düzenlemeyle her köşe ayrı görsellik sunuyor. Bakmaya, incelemeye bir açık hava müzesi gezer gibi keyifle vakit ayrılıyor.





    Önünde uçsuz bucaksız uzanan Hint Okyanusu ve sen hayalinde bir balıkçı...

    Bali seyahati düşünenlere kesinlikle tavsiye edeceğim bir mekân La Brisa. Biz o gün öğlen saatlerinden akşama kadar tüm günümüzü orada geçirdik. Özleyeceğim günler listeme eklediğim bir gündü. Palmiyelerin gölgesinde, bir masal dekorasyonu içerisinde, okyanus manzarasına karşı tam anlamıyla tatil tembelliği yaptık. Serinlemek istediğimizde denize gidip geliyorduk, Echo plajının dalgalarıyla eğleniyorduk.


    Tüm gün şahane geçmişti ancak akşamüzeri günün en güzel zamanıydı. Güneşi La Brisa'da uğurlamanın keyfini anlatmak zor.


    Ortam sırf gün batımını izlemek, elveda diyen güne karşı içkilerini yudumlamak için gelenlerle kalabalıklaştı. Bali'de adet böyleydi.


    Böyle romantik satırlara maddiyatı eklemek hoş değil belki ama -belirtmeden geçemeyeceğim- bu özel mekânda öğlen saatlerinden akşam gün batana değin suşiden tut dondurmaya kadar 3 kişi yiyip içtiğimize ödediğimiz miktâr yalnızca 300 liraydı. Kişi başı 100 lira. Bazı özel bölümlerde vakit geçirmek istersen ayrıca para ödeyebiliyorsun fakat bizim olduğumuz yerde giriş ücreti yoktu, sadece yiyecek-içecek hesabı geliyordu. İster istemez bizim sahillerimizdeki mekânlarla kıyaslama yaptım. Bizde bu özellikte bir plajda kat be kat fazlasını ödememiz gerekirdi. La Brisa'nın mutfağında yerel ve doğal malzemeler kullanıldığını da ayrıca eklemem gerekir. Balıkların, sebze ve meyvelerin günlük kullanıldığını, doğal ürünlerin ucuza yenmesinin amaçlandığını özellikle belirtiyorlar.


   

Akşam güneşi mutlusu
    Akşam yemeğini de La Brisa'da yemek istedik. Çünkü palmiyelere asılan lambalarla, sahilde aydınlatılmış şemsiyelerle o kadar hoş bir ortam vardı ki ayrılmak zordu. Bu mekân dolu dolu geçen günümüzün baş rolündeydi. Dediğim gibi, çok özleyeceğim.

    Canggu'da deniz kıyısında tek bir günü klüp-restoranda geçirdik. Diğer zamanlarda bizim tabirimizle halk plajındaydık. Ülkemiz kıyılarının kısıtlı serbestliğinin aksine Bali'de bu mümkün. Herkese açık kıyılarda takılmasaydık dünyanın her yerinden gelen turistlerle bir arada olurken aynı zamanda yerel halkı gözlemlemek, sörf yapanları ve yapamayanları izlemek ve hâttâ şu enfes mısırların tadına bakmak nasıl mümkün olacaktı? :)


    Az daha unutuyordum! Bir de köpeklerle oynayan çocukları... Bali halkı köpekleri çok seviyor. Köpeklere gösterdikleri özen ve sevgi dikkat çekici. Köpeklerin mutluluğu da gözler önünde.


    Canggu'da son dolu dolu günümüzü yine Batu Bolong'da geçirdik. Plajın salaş lokantasında çalışanlarla bile aşina olmuştuk artık. Ertesi gün dönüş yoluna koyulacağımız gerçeğini kafamızdan uzaklaştırmaya çalışıp bol bol yüzdük. Yine sörfe üşendik. Normalde yeltenmeyeceğim bir uğraş aslında ama orada o kadar çok deneyen, düşen, kalkan vardı ki arada kaynarım diye düşündüm:) Sörf tahtasının üzerine uzanıp, kollarıyla yüzerek uzaklara giden çoktu da dalgaların üzerinde ayakta geri gelebilen azdı. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen sörf okullarının gençleri, çocukları fazlaydı. Ada'ya yakın mesafedeki Avustralyalılar, sörf konusunda olduğu kadar, günlük yaşama da hakimdiler. Bali'deki birçok turistik mekânın sahibinin Avustralyalı olduğu söyleniyor.


    Seyahatimizin Canggu ayağı da Ubud kadar güzeldi. Birkaç gün de olsa adalı gibi yaşadık. Basit giyindik, vaktimizi doğanın tadını çıkarmak için kullandık. Tüm gün yüzüp dalgalarla boğuştuktan sonra dağılan saçı başı hiç düşünmedik. Akşam yemeği için giyinip süslenmeyi vakit kaybı saydık. Zaten doğallığın ön planda olduğu Canggu'da geçerli olan buydu.

Plaj öncesi dağılmadan :)

    Akşam yemekleri için bir gün La Brisa'da, bir gün -adını not almayı unuttuğum- balıklı ve sebzeli çeşitlerin ağırlıkta olduğu bir burgercide ve bizimkiler çok sevdiğinden iki gün Varuna'daydık. Varuna açık büfe sisteminin olduğu, daha çok bir süreliğine Canggu'da yaşayan gençlerin takıldığı yerel ve salaş bir mekân. Çeşitli projelerle, yaz okullarıyla, staj gibi nedenlerle orada olan Avrupalı, Amerikalı ve tabii ki Avustralyalı genç çok. Biz de bunları Orhun sayesinde öğrendik. Gençlerin kaynaşması, sohbeti çok daha başka oluyor. İşte Varuna, ucuz ve yerel yemeklerinden dolayı bu gençlerin buluşma noktası gibi bir şey. 


    Yiyecekler yerel mutfaktan kızartma ağırlıklıydı. Mücver çeşitleri çoktu. Neyse ki daha hafif sebzelerle destekleme gibi bir seçenek bulunuyordu. Kırmızı et yoktu. Menü tavuk ve ördek eti, pilav, sebze, meyve ve yumurta ağırlıklıydı. Örneğin ben şöyle bir tabak yapmışım. Ne olduğunu bilmeden aldığım, tavuk derisinden yapılmış bir kızartma da yedim. Tüm seyahat boyunca yediğim en faydasız yiyecek oydu sanırım.


    Kızartma tabağından sonra şuraya daha hafif bir tatlı ekleyeyim. Bali'nin gözde kahvaltılık ya da ara öğünlerinden olan smoothie bowl.


    Bildiğimiz smoothie. Yoğurt ağırlıklı, taze sebze ve meyvelerden yapılmış. "Muzumuz bitti" denildiğinde alamadıklarından. Benim canım hindistan cevizlerine dikkat. Şimdi gel de özleme bu lezzeti.


    Canggu'nun ve aslında genel olarak Bali'nin çok şeyini özleyeceğim. Fakat iki şeyi ayrı tutacağım. Birincisi taksiciler, ikincisi satıcılar. Dışarıda olduğun her an sağdan soldan gelen "Taksi" kelimesi bunaltıcıydı. İnsanları görmezden gelip geçip gitmekten hoşlanmıyorum ama taksiye ihtiyacın yoksa burada bunu yapmak zorundasın. Taksi sistemlerini de çözmüş değiliz. Üzerinde Taxi yazan mavi renkli Blue Bird'lerin resmi araçlar olması gerektiğini sanıyorum. Bizdeki sarı taksiler gibi. Ancak onları çevirmek zor çünkü bizim korsan zannettiğimiz, onların "Yerel" dedikleri başlıksız arabaların sürücüleri bunlara izin vermiyorlar. Kendi aralarında ne konuşuyorlar anlamadık tabii ama mavilerde bir çekingenlik olduğu barizdi. Taxi durağı olan derme çatma yerlerde "Bali'yi seviyorsan yerel taksiyi kullan" yazıyor da arkadaş yerelden kastın ne? Tepenizde başlık yok, sağınızda solunuzda yazıya rastlarsak durduruyoruz. Tüm bu kargaşadan ayrı olarak bir de fiyat sorunu var. İllâ pazarlık edeceksin. Normalde plajla otelimizin arası için 50 Rupi alınıyor. Ama ilk söylenen 100 ile 150 arasında bir şey oluyor. Al takke ver külah 50'ye indiriyorsun. 60 verdiğimiz de oldu. Bir akşam bunların arasındaki çekişmenin ortasına düştüğümüz için sinirlerim tepeme zıplamıştı. Üstüne bir de "Hadi çabuk binin!" dediği için gizli bir iş yapıyormuş gibi atladığımız bir Blue Bird şoförü otele kadar "150 Rupi" deyince ben iyice delirdim. "Çabuk çek sağa!" diye bir çemkirdim ki adam "Sakin! Sakin!" deyip durdu:) 60 Rupi'ye gittik. Ne yerel dedikleri taksi, ne Blue Bird, hiçbiri taksimetre açmıyor. Aç diyorsun açmıyorlar. Bu durumda en güzeli eğer kullanabiliyorsan Scooter kiralamak. Soldan akan trafiğe de alışırsan her yeri çok rahat gezersin. Canggu'da kaldığımız otel plajlara ve onların çevresinde konuşlanmış merkez bölgelere birkaç kilometre uzaktı. O yüzden her gidip gelişte taksi kullanmak zorunda kaldık. Taksicilerle uğraşma zorluğu yüzünden Seminyak vb. bölgelere gitmeyi tercih etmedik. Giderken daha rahat giderdik ama dönüş yorardı. Çünkü otele döneceğini bildikleri için akşam saatleri pazarlık çetin geçiyor:) Turistik eşya satıcılarında da benzer bir durum var. Bir kere turistik dükkanlarda aman aman değişik hediyelikler yok. Yine de ufak tefek bir şeyler bakayım dediğinde pazarlığa hazır olman gerekiyor. Örneğin 20 Rupiye alabileceğin bir şey için 150 Rupi diyorlar. Pazarlıktan gerçekten hiç ama hiç hoşlanmam. Ayrıca beceremem. Eşim de pek yetenekli değildir bu konuda. Ama orada yapmamak mümkün değil. Aum hareketi yapan küçücük bir el figürünü beğendim ve fiyatını sordum. 150 dedi. Fakat ederi kesinlikle o değil. İster istemez "Ama çok" diyorsun. "Ne verirsin?" diyor bu sefer. La havle! Neyse onu 20'ye aldık. Ne ara böyle bir sistem oluşmuş acaba? Bunu turistler mi başlatmış, yoksa satıcılar mı? Makûl bir fiyat söylense ve kimse pazarlık yapmadan satın alsa her şey ne kadar daha az yorucu ve üzücü olacak halbûki. Satıcılar bir de şöyle bir savunma geliştirmişler. İşlerine geldiği zaman İngilizce anlıyorlar, gelmediğinde anlamıyorlar. Anlamaza geldiklerinde sinir bozucu şekilde sadece gülümsüyorlar. Hele hele zaten alışverişi yaptıysan "Güle güleee, güle güleee!" diye paket ediyorlar seni. Alışveriş için en güzeli merkez dışında yol kenarlarında gördüğümüz dükkanlar. Bunların toptancı gibi görünümleri var. Ahşap objeler, kumaşlar, yastık-tabak gibi ev dekorasyonu malzemeleri buralardan bakılabilir. Bunun için ya scooterla geziyor olacaksın ve rahat rahat istediğin yerde duracaksın ya da arabayla isen şoföre durmasını rica edeceksin. Durdurmayı göze alamadım açıkçası. Bir de tatillerde alışverişle vakit kaybetmeme gibi bir düsturum var. Zaman açısından müsaitsen ve alışverişi de seviyorsan merkez bölgelerde basmakalıp hediyelik eşyacılar dışında kalan daha kaliteli mağazaları da tercih edebilirsin tabii. Bali'de özellikle kadınlar için çok hoş elbiseler bulmak mümkün. Onları denemek benim için uzun iş. O yüzden yeltenmedim. Hatıra birkaç eşya, yerel içkiler, belki yerel yiyecekler almak daha hoşuma gidiyor. Bir de her yerden şal ya da fular alıyorum. Çok kullanırım. Bali'de ucuzdan pahalıya şaldan bol bir şey yok.


    Velhasılıkelam klasik herhangi bir Bali seyahat yazısında olduğu gibi "Aman da ne tatlıydı Bali insanı" diyemeyeceğim. Yarısı turisti seviyorsa, yarısı mecbur katlanıyor gibi geldi. Bir gün plajdaki bir satıcıya "No, thank you" dediğimde sesini incelterek "Yes, thank you" dedi, taklidimi yaptı:) Bunun gibi bir-iki örnek daha var. Fakat hizmet sektöründekiler son derece güler yüzlüler, çalışkanlar ve misafirleri mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Örneğin kaldığımız her iki otelin çalışanları böyleydi. Sabah gülen yüzleriyle karşılaşmak güzeldi. Ubud'da ilk gece çok geç gidip hemen uyuduğumuz için, ertesi günü görevli çocuğa "Odayı temizlemene gerek yok" dedim. Ben zaten derli toplu bıraktığım için her gün girilsin istemiyorum. Ama burada çocukcağıza bunu söyleyince bir ağlamadığı kaldı. "Niye ki?" dedi üzgün üzgün. "Zaten geç geldik, temiz yani" dedim. Hâlâ üzgün bakıyor. "Tamam temizle o zaman" dedim. Ne diyeyim? :) Orhun da aynı şeyi söylemiş, ona da aynı tepkiyi vermiş çocukcağız. Aslında huylarını anladım ama meraktan diğer otelde de aynı şeyi yaptım. Yine aynı tepkiyi aldım:) Peki dedim, bir daha da işlerine karışmadım.

    Otel demişken... Bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi Bali Adası'nda bir tatil, uçak biletini hallettikten sonra çok uyguna geliyor. Uygun fiyata tertemiz otellerde kalıp çok iyi hizmet alabiliyorsun. Ubud'da kaldığımız otelin -ilk yazıdaki ufak bir avlu görünümü hariç- fotoğrafını çekmeyi unuttum. Kendisi küçüktü fakat odaları çok genişti. Tertemizdi. İki odaya 3 gece, 3 kişi, kahvaltı dahil 500 lira ödedik ki bizim ülkemizde bu şartlarda bir otelde bu çok zor olur. Diğer otel de yine iki kocaman oda, kahvaltı dahil, 4 gece 
3 kişi 1200 liraydı. 

    Denize daha yakın bir yer ayarlayabilirmişim ama otelin yeşillikler içindeki konumu çok iyiydi. Sakinliği, sessizliği bize çok iyi geldi. Kahvaltıyı uyandığını anlayınca odaya getiriyorlar ancak biz üst kattaki terasta, kuş seslerini dinleyerek, yemyeşil bir pirinç tarlası manzarasına karşı yemeyi tercih ettik. Çok erken saatte uyandığım için bizimkileri ve hâttâ çalışanları beklerken, huzur veren sessizliğin içinde aynı manzaraya karşı kitabımı okudum sabahları.


   

Minik otelimizin minik köpeği
    Bali'den Türkiye'ye dönüşü, o sıra uçaklar dolu olduğu için başkent Cakarta'dan gerçekleştirdik. Ancak oraya dair anlatacağım bir şey yok çünkü vakit geçirmedik. Dikkatimi çeken yine hava alanı çevresindeki taksici kalabalığı oldu:) Yalnız Cakarta hakkında şunu söyleyebilirim, öğrenince bana da ilginç gelmişti, başkenti başka bir yere taşımaya başlamışlar. Cakarta bataklık alan üzerine kurulduğundan, yavaş yavaş sulara gömüldüğü için Borneo Adası'ndaki Doğu Kalimantan'a geçiliyormuş. 


    Bali tatili her anlamda öyle dolu dolu geçti ve her anıyla öyle mutluluk verdi ki ne kadar anlatsam az. Algılarımı zorlayan, dikkatimi çok başka yönlere çeken bir seyahatti. Yazdıkça aklıma farklı şeyler geliyor. Mesela, Endonezya televizyonundaki makyaj malzemesi reklamları ilgimi çekmişti. Ünlü markaların reklamlarında tesettürlü oyuncular rol alıyordu. Bizde böyle bir şey dindar olsun olmasın, her iki kesim tarafından da hoş karşılanmaz. Oyuncuların makyajı hafifti ancak bunlar yine de bildiğimiz makyaj malzemelerinin reklamlarıydı. Bizim televizyondakilerle birebir aynı. Sadece oyuncu tesettürlü. Aynı dinin her bölgede aynı yaşanmadığına iyi bir örnek. Ubud'da kaldığımız otelin sahibiyle sohbet ederken "Benim dedemin ruhu bu sefer kızımla dünyaya geldi. Bunu bize rahip söyledi" demesi de ilginçti mesela. Hinduizm'deki reenkarnasyon inanışını biliyorduk tabii ama inanan birinden bunu duymak çok enteresandı. Şaşkınlık göstermek, saçma sapan sorular sormak nezakete sığmaz. Kafa sallayarak dinledik. Çoğunluğu Müslüman ülkede, çoğunluğu Hindular'dan oluşan bir ada zaten başlı başına ilginçti. 

Böyle böyle bir çok konuyu her iki yazıda anlatmadan duramadım. Bu yazıya ulaşıp ilkini okumayan varsa, alt kısıma linki ekleyeceğim ki isterse onu da okusun. Ayrı bölgeleri anlatsa da her iki yazı beraberce benim gözümden Bali manzarası çiziyor. Oradayken herhangi bir yerliye teşekkür edeceğim zaman, tıpkı onlar gibi iki avucumu yüzümün altına doğru birleştirip eğilerek "Suksma", yani "Teşekkür ederim" diyordum. Doğrusu bu teşekkür şeklini çok sevmiştim. Kimisi aynı şekilde karşılık veriyordu, kimisi "Suksma dedi" diye gülüyordu. Hoşlarına gidiyordu yani. Bali'de ailecek geçirdiğimiz her andan mutluyum. Düşündüm, gözledim, bana çok şey kattı. O yüzden şimdi tüm kalbimle şöyle söylüyorum: "SUKSMA BALİ!"



İlgili Yazı: BALİ'DE İLK DURAK... UBUD...