15 Ocak 2021 Cuma

2020'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

    Her sene ilk yazıda bir önceki yıl okuduğum kitapları anlatıyorum. Bu sene biraz gecikmeli de olsa listemi hazırladım. 2020 zor bir seneydi. Evlere kapandığımız zaman daha fazla okuyacağımı düşünmüştüm fakat öyle olmadı. Kişisel yorucu sebeplerin üzerine bir de Covid19 korkusu, yılın ilk birkaç ayı okuduğum hiçbir şeyin kafama girmemesine sebep oldu. Okudum okudum anlamadım, tekrar tekrar döndüm okudum. Korkunç bir durumdu. Benimle aynı sıkıntıyı yaşayanlar olduğunu biliyorum. Neyse ki bahar aylarında toparladım. Aslına bakılırsa benim için okumak sayılarla ölçülecek bir şey değil. Yavaş yavaş, sindire sindire okurum. Roman okuyorsam olayların içinde hissetmek isterim. Bazen sesli okurum.Yeni bir bilgiyle karşılaştığımda onu araştırmak için kitaba ara veririm. Bir kitap bitince anında diğerine başlamam, tadı hemen kaybolsun istemem. Yani tüm bunlar beni yavaşlatır ama önemli olan skor değil, o kitaptan alabildiklerimdir. Bu neşe olur, hüzün olur, yeni bir bilgi, yeni bir tanışıklık olur. Hepsi bana katkıdır. Şu yaşıma kadar okuduğum her kitabı yol arkadaşım sayarım. Zorlu 2020 senesinde bana eşlik eden kitaplar aşağıda. Uzun uzun yazdım yine. 
Fakat sıkmayacağına inanıyorum. Keyifli okumalar efendim!


    1- ÖYLE GÜZEL BİR YER Kİ - MURAT GÜLSOY
    2020'ye Murat Gülsoy'la başlamışım ki romanlarını sevdiğim gibi Diyaloglar'ı dinlemeyi de ihmâl etmem. Örneğin Ayfer Tunç ile sohbetleri hoştur, verimlidir.
    Öyle Güzel Bir Yer Ki, Kerem'in hikâyesini anlatıyor bize. Bir grup lise arkadaşıyla buluştuğu gece, onun antikacı dükkânında devam ediyor. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Sabaha kadar eski günler konuşuluyor. Semt Nişantaşı. O gecenin ardından Kerem hayatının muhasebesini yapmaya başlıyor. Antika dükkânının asıl sahibi artık hayatta olmayan yaşlı bir levantenmiş. Kerem'in babası ise onun yardımcısı. Kerem yaşlı adam sayesinde iyi okullarda okumuş, farklı bir ortama girmiş ama o ortamlarda hep sırıttığını hissetmiş. İlerleyen yaşında, lise arkadaşlarıyla da buluşmasının ardından bu duygu daha bir görünür oluyor ve onu içsel bir yolculuğa çıkarıyor. 


    2- PORTRELER - JOHN BERGER 

    John Berger'den mağara resimlerinden günümüz resim ve heykeline uzanan dolu dolu, enfes bir kitap. Siyasi, dönemsel, toplumsal, bireysel, ekonomik vs. tüm altyapısıyla... Bu konuda ondan daha iyi kim yazabilir? Hatırı sayılır kalınlıktaki kitaptan altı çizili satırlarımın hepsini buraya almam mümkün değil. Birkaç örnekle ipucu vermek isterim. Örneğin arka sokak insanlarını, baldırı çıplakları, lümpen-proletaryayı ve aşağı sınıfların yaşadığı hayatı ilk resmeden kişi olan Caravaggio'nun tablolarının karanlığı hakkında şöyle der Berger: "Onun karanlığı mum, içi geçmiş karpuz, ertesi gün asılmayı bekleyen çamaşır kokar; merdiven boşluklarının, kumarbaz batakhanelerinin, ucuz yatakhanelerin, ani karşılaşmaların karanlığıdır bu." 
   "Dürer, kendi suretiyle sürekli meşgûl olan ilk ressamdı. Ondan önce hiçbir sanatçı onun kadar çok yapmadı kendi portresini. İlk işleri arasında 13 yaşındayken gümüş kalemle çizdiği bir resmi vardır. Bu çizim onun dahi olduğunun bir kanıtıydı; kendisiyse suretini şaşırtıcı ve unutulmaz bulmuştu."

    Picasso hakkında:İspanyolların küfürbazlıklarından gurur duyduklarını herkes bilir. Ettikleri küfürlerin yaratıcılığına hayrandırlar ve küfretmenin bir onur belirtisi, hatta onurluluğun kanıtı olabileceğini bilirler. Daha önce kimse boyayla küfretmemişti." "...çünkü gök bir pencere ve bir ayna gibidir; kâinatın geri kalanına açılan bir pencere ve aşağıda meydana gelen dünyevi olaylara bir aynadır. El Greco'nun gökleri Reform karşıtlarının ve İspanyol Engizisyonu'nun fesat planlarını yansıtır; tıpkı Turner'ınkilerin Sanayi Devrimi'nin kargaşasını yansıtması gibi. Hiç kimse gerçek gökyüzüne, güncel bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan daha fazla bakamaz." Nazım Hikmet'le de tanışıklığı olan John Berger, onun hakkında çok güzel satırlar yazmış. Bir kısmı şöyle: "...işte o zaman Nazım'ın şiirinin benzersiz ve zorunlu stratejisine ilişkin bir şeyi kavradım: Sürekli olarak kendi tutsaklığını aşmak zorundaydı. Tutuklular hemen her yerde büyük firarı hayal ederler; Nazım'ın şiirlerindeyse buna rastlanmaz. Onun şiiri, başından beri cezaevini dünya haritasında küçük bir nokta olarak belirtir." "...Senin kocaman başına mıhlı masmavi gözlerin bana değişik gökyüzlerine sahip pek çok dünyanın bir arada, birbirinin içinde, biri ötekine gözdağı vermeksizin, huzur içinde ama kalabalıklarla haşır neşir yaşayabileceğini ilham ediyor".

    Ve daha fazlası... İlgilisi için şahane bir kitap bu.


    3- BALIK İZLERİNİN SESİ - BUKET UZUNER
    Buket Uzuner'den fantastik bir roman. Tarihe geçmiş öncü isimlerin torunları olduğunu soyadlarından anladığımız farklı kişiler "Özel Burslu Seçilmiş Öğrenci" sıfatıyla Finlandiya'da bir kampüste bir araya getirilmişlerdir. Gezginlerin, ressamların, yazarların aynı karakterdeki torunlarıdır bunlar. Birleşmiş Milletler projesi olduğu söylenen toplantıda herkes okuyacak, araştıracak, sunacak, tartışacaktır ve çalışmalarına asla karışılmayacaktır. Bu özel insanlar bir süre sonra kendilerine söylenenden farklı bir yerde olduklarını anlarlar. Amaç onları denetim altında, gözden uzak tutmaktır. Organize olurlar ve bir adaya kaçmayı başarırlar. Adalarının ismini Balık İzlerini Sesi koyarlar. Adanın akıbeti ne olacaktır? Cesur insanlar kötülüğe karşı koyabilecekler mi, yoksa sulara mı gömülecekler? Sorunun cevabı kitapta. Ben bu romanı, son zamanlarda kendisine epeyi bir kafayı taktığım Romain Gary de karakterlerden biri olduğu için okudum. İsmi Romain Kacew olarak geçiyordu ancak Buket Uzuner'in bahsettiği tam da yazarın kendisiydi. Balık İzlerinin Sesi'nde şövalye ruhlu Romain, Piri Reis'in torunu Afife Piri ile şahane bir aşk yaşıyordu. Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmış olan bu eser bizi cesur insanlara bakış açısının sembolize edildiği bambaşka bir düşünce dünyasına götürüyordu. Sonu ne olursa olsun cesur insanlar iyi ki vardı. Ve aşk... Aşk da iyi ki vardı.


    4- MOSKOVA'DA BİR BEYEFENDİ - AMOR TOWLES

    Bu romanı okuduğunuzda Kont Aleksandr İlyiç Rostov'a hayran olacaksınız. Beş yıl önce yazdığı bir şiir yüzünden 1922 yılında ev hapsine mahkûm edilen bir soylu o. O sıralar Moskova'da Metropolitan otelde yaşadığı için ev hapsini de orada geçiriyor. Tam 32 yıl ayrılamıyor otelden. Bu sürenin önemli bir kısmını güzelim odasından çıkarılıp gönderildiği tavan arasında bir odada geçiriyor. Ancak bu odayı bile ince zevkiyle güzelleştirmeyi biliyor Kont Aleksandr. Otel çalışanlarıyla, müşterileriyle arkadaş oluyor. Herkes ona saygı gösteriyor, seviyor onu. İlk zamanların ağır baskısı geçince otelde çalışmaya başlıyor. Misafirlerin oturma düzeninden sorumlu baş garson oluyor. Oturma düzeni önemli. Devlet kademesindeki her isim ayrı ayrı değerlendirilmeli. Onlara sunulacak yemek,şarap vs. yerinde olmalı. Aleksandr bu iş için biçilmiş kaftan. Hem eski bir aristokrat hem de her şarta uyum sağlamasını bilen görgülü bir insan. Böyle böyle yaşayıp giderken zamanında otel müşterilerinden arkadaşlık ettiği küçük bir kız, büyüyüp geliyor karşısına. "Kocamı Sibirya'ya sürgüne gönderdiler, onun peşinden gitmem lâzım. Küçük kızıma sen bakar mısın?" diyor ve ortadan kayboluyor. Böylece babalığı da tadıyor Aleksandr. Otel çalışanlarıyla birlikte büyüttüğü kızı, gün geliyor bir piyanist oluyor. Devlet adına çalışmaya mecbur tabii. Kont öyle ince bir plan yapıyor ki kızı Avrupa'ya kaçırmayı başarıyor. Onu bir daha görmeyeceğini bile bile özgürlüğe yolluyor kızını. Kendisi de artık gevşeyen denetimin açıklarından faydalanıp doğduğu köye gidiyor. Son yıllarını orada mutlu mesut yaşamış olacağını umuyorum. Kont Aleksandr'ın hikâyesi içime dokunuyor. Aslında sonunu söylememem gerekirdi ancak öyle bir kaptırdım ki kendimi... Yine de okumayanlara tavsiye ederim. Su gibi içeceksiniz. Şu salgın günlerinde, eve kapandığımız günlerde, bir otelde yaşamak zorunda olan Kont Aleksandr'ın şartlara uyumlu, nazik, görgülü karakteri bana olduğu gibi size de iyi gelecek.

    "Ve birdenbire Nevski Caddesi boyunca yürümenin, Rus Edebiyatı'nda gezi yapmaya benzediği düşüncesi düştü aklıma. Tam orada, başta -Moyka Rıhtımı'ndaki meydanın hemen dışında- Puşkin'in hayatına son verdiği ev vardı. O evin birkaç adım ötesinde Gogol'un Ölü Canlar'ı kaleme almaya başladığı daire. Sonra daha ileride, Tolstoy'un müdavimi olduğu Ulusal Kütüphane... Ve burada mezarlık duvarının ardında, kiraz ağaçlarının altında, insan ruhunun huzursuz şahidi Fydor birader gömülü." 

    "Bir insan dostu tarafından hafife alındığında haklı olarak gücenir; ne de olsa dostlarımız kapasitemizi hafife almak değil, gözlerinde büyütmek durumunda olan kişilerdir. Dostlarımız ahlâki metanetimiz, estetik hassasiyetimiz ve entelektüel kapasitemiz hakkında abartılı bir fikre sahip olmalıdır. Bizi bir elimizde Shakespeare'in eseri, diğer elimizde tabanca, son anda pencereden dışarıya atlarken hayâl edebilmelidir." (Dostlukla ilgili bu cümlelere bayıldığımı söylemeliyim:))


    5- SON AYDINLIK YAZ - DORIS LESSING 

    1973'te yayınlandığında feminist manifesto kabul edilmiş bir roman bu. Dört çocuğu ve doktor kocası olan İngiliz kadın kahramanımız, çoluk çocuk büyüyüp de kendisine ihtiyaç azalınca durumu sorgulamaya başlıyor. Çeşitli organizasyonlarda ara sıra çevirmenlik yapıyor. Dünyanın dört tarafına dağılmış çocuklarının ilk defa eve gelmeyecekleri o yaz kendisi de İstanbul'a bir konferansa gidiyor. Burada tanıştığı bir gençle başka ülkelere geçiyorlar. Sonra yalnız başına gezmeye başlıyor. Düşünüyor, sorguluyor. Bir noktada giyinmeyi, süslenmeyi, saçlarını boyamayı vs. bırakıyor. Kendi evinin yakınlarında kalıp evine uzaktan bakıyor. Çocukları o sırada gelmeye başlıyorlar. Saçlarının beyazladığı, görünümünün pejmürde hâle geldiği o sıralar, onu o civarda tanımadıklarını fark ediyor. İyi, güzel de... Ben bu noktada bunun feminizmle bağlantısını çözemiyorum. Erkek ya da kadın olsun; bakımlı, temiz pak insana ilk anda bakışlar ayrıdır, bakımsız insana bakışlar ayrıdır. Yazarın bunu kafalara yerleşmiş kadına bakış durumuna bağlamasını zayıf buluyorum. Kadınlığa dair sorunları çok daha iyi anlatan eserler var. Bu roman beklentimi karşılamadı. Zaten kahramanımız en sonunda sevgiyle dolu olarak evine döndü. Ha artık kendi fikrince hareket edecek, doktor eşi konumuna uygun davranmayı reddedecek, o ayrı. Bence biz daha farklı dertleri olan kadınlara dikkatimizi vermeliyiz.

    Not: Fotoğrafa dikkat! En son metrobüse bindiğim gün çekmişim. Neredeyse bir yıl olacak. Ah Covid ah! Bana metrobüsü bile özlettin.


    6- YOLDA - JACK KEROUAC
    Okumak için çok geç kaldığım, Beat Kuşağı'nın kült romanı "Yolda". Aslında bu romandan fazla bahsetmeme gerek yok çünkü bilen biliyor hakkında yüzlerce, binlerce yazı olduğu gibi çıkış noktası Yolda olan onlarca film ve roman da mevcut. İlham verici bir grup bu Beat Kuşağı.
    Yolda, isminden de anlaşılacağı gibi plansızca yapılan birkaç yolculuğun hikâyesi. Gelişine yaşayan Beatnikler'i tanıma rehberi. Salgın karantinasının sıkı olduğu günlere denk gelen bu okumayla Jack ve Neal ile yollara düştüm. 

    "Neal ile babamın ölümünün üzerinden fazla zaman geçmeden tanıştım... Aslında babamın ölümü ve her şeyin öldüğü yolundaki o berbat his ile doğrudan ilgili olması haricinde bahsetme zahmetine girmeyeceğim ağır bir hastalığı yeni atlatmıştım. Neal'in gelişiyle gerçek manâda yoldaki yaşamım denebilecek dönem başladı benim için. Öncesinde de batıya gitme, ülkeyi görme hayâlleri kurardım hep, kabaca tasarlayıp bir türlü ciddi ciddi yola düşmeden falan işte. Neal için yol biçilmiş kaftan çünkü sahiden yol üzerinde, 1926'da bir külüstürün içinde, Los Angeles'a giden anne ve babası Salt Lake City'den geçerken dünyaya gelmiş." 

    Neal Cassady, Beat Kuşağı yazarları için önemli bir karakter. Her birinin eserinde adı muhakkak geçiyor. Aslında bir "Kaybeden" fakat etkileyici bir kaybeden. İçinden geldiği gibi yaşıyor. Yine de bende bir acıma hissi uyandırıyor. Onun hakkında bir de şöyle diyor Jack: "Neal, annesinin yüzünü hiç görmemişti. Her yeni kadın, her yeni eş, her yeni çocuk bu kasvetli yoksulluğa bir ilaveydi."

    Yolda'nın filminin de olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Tahmin edilebilir bir durum.


    7- BENİ ASLA BIRAKMA - KAZUO ISHIGURO
    2020'de okuduğum en etkileyici kitap bu oldu sanırım. Hakkında ayrıca bir yazı yazmıştım. Linkini şuraya ekliyorum: Beni Asla Bırakma 



    8- MANHATTAN MASALLARI - BUKET ŞAHİN
    Bu kitabı yanılmıyorsam Mirgün Cabas'tan duymuştum. Kitap kapağında Tesla, Paul Auster, Marilyn Monroe ve Arthur Miller gibi isimleri görünce, bir parça Buket Şahin'i araştırınca okumaya karar verdim. Buket Şahin kitabı yazdığında 27 senedir New York'taydı, yazarlığı, belgeselciliği, sanat ve finans dünyasında çalışmışlığı vardı. Ülkemizde epeyce konuşulan meşhur Paul Auster ropörtajını yapan kişiydi, Eduardo Galeano gibi isimlerle de söyleşileri vardı. Kendisinin Amerika hakkındaki fikirlerini ve deneyimlerini okumak ilginç olacaktı. Böyle düşünmüştüm ancak kitaptan beklentimin karşılandığını söyleyemem. Çünkü yazar Amerika hakkındaki olumsuz düşüncelerini döndüre döndüre, aynı sözlerle o kadar çok tekrarlamış ki... New York sokaklarında farelerin cirit attığını defalarca yazmasının nedenini anlayamadım. Bir noktada "Peki neden hâlâ oradasınız?" diye sormak istedim. Neticede Türkiye'de medya ve sanat çevresinden fazlaca tanıdığı olan, bir kısmıyla iyi işler yapmış biri. 27 sene boyunca burada değil, orada yaşıyorsa (ki bu kitabın yazıldığı tarihte 27 yıl, dahası da var) memnun olduğu durumlar da vardır muhakkak. Tabii ki istemiyorsa övmeyecek, hepimiz Amerika'nın nasıl bir ülke olduğunun farkındayız. Sanırım insanın yaşadığı yeri sürekli kötülemesi bana biraz ters geliyor. Bu neresi olursa olsun. Eksikleri söylemekten bahsetmiyorum, sürekli kötüleme durumundan bahsediyorum. Her şey insanın hayata bakış açışıyla ilgili olsa gerek. Örneğin tam şu anda Buket Uzuner'in New York Seyahatnamesi geldi aklıma. O da bir süre bu şehirde yaşamış ve yazmış. Irkçılıkla, göçmenlikle, sosyal adaletsizlikle ilgili bir şeyler söyleyecekken bunu markette gördüğü siyahi genç kadın ya da oturduğu apartmanın kapı görevlisi üzerinden sakin sakin öyle güzel sunuyor ki. Okuyorsun ve düşünüyorsun. Bir süre New York'ta yaşamış ya da yaşamayı düşünmüş çok fazla sanatçı var. Demek ki bu şehir bu anlamda sanatçıyı besliyor. Kafelerinde oturup yazıyorlar, kitapçılarda vakit geçiriyorlar, parklarında yürüyüş yapıyorlar, sergilerini geziyorlar, temsilleri izliyorlar. Birçoğunda yaşarken memnuniyet, anlatırken belirli bir Amerika fikrine ters düşmemek adına kötüleme refleksi görülüyor. İlerleyen satırlarda bahsedeceğim Enis Batır'un "Amerika Büyük Bir Şaka..." kitabında da gözlemledim. Yazar sanat ortamından, kent yaşamından çok memnun fakat Amerika ırkçı, büyüklük kompleksinde vs. duyguları nedeniyle ülkeye mesafeli olduğundan tam olarak yansıtmak istememiş bu memnuniyeti. Kafasının karıştığı hissediliyor.  Çok uzattım. Konu genel bir havaya büründü diye Buket Şahin'in edebiyatçılar, müzisyenler, tiyatro sanatçıları söz konusu olunca şehrin nimetlerinden az da olsa bahsettiğini atlamış olmayayım. Örneğin New York'ta yaşamış besteci İlhan Mimaroğlu hakkındaki satırlardan bahsedeyim. Fellini'nin "Satyricon" isimli filminde Mimaroğlu'nun müziği de yer almış. Bu konu hakkında şöyle demiş Mimaroğlu: 
    "...Nasıl oldu da müziğim girdi o filme? Plaktan dinlemiş müziklerimi. Prelüdlerimden ikisini kullanmak istemiş filminde. Özel olarak toparladım, yeniden gönderdim. Film 12. Prelüd ile başlar. Orhan Veli'nin bir şiiri Türkçe olarak okunmaktadır o parçada Güngör'ün sesiyle. Ne yeri ne anlamı var Orhan Veli'nin şiirinin eski Roma'yla ilgili bir filmde. Aldırmadım bu yakışıksızlığa. Fellini bu ya! İstediğini yapar."


    9- BAMBİ - FELIX SALTEN
    Çocukken Bambi'yi okuduğumu ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yıllar geçti, Bambi doğduğunda çalıların arasında bir kuytuda annesiyle huzur içinde uyudukları sahne gözümün önünden gitmedi. Çocukluk kitabım elimde değildi. Sahafta aynı baskıyı görünce hemen satın aldım. Tekrar okudum. Etkilendiğimin sadece o sahne olduğunu anladım. Aslına bakılırsa sert bir hikâye. Bambi'nin büyüdükçe dahil olduğu orman kanunlarını anlatıyor. Büyük olanın küçük olanı yuttuğu yetmiyormuş gibi bir de insan avcılar giriyor işin içine. Devamlı bir kaçıp kovalama, devamlı ölüm. Bunları hatırlamayıp hayallerimde sadece annesiyle olan o ilk sahneyi yaşattığım için kendimi tebrik ettim. Keşke tekrar okumasaydım da Bambi'nin ormanı aklımda hep o romantik haliyle kalsaydı:)


    10- MAVİ YOLCULUK - AZRA ERHAT
    Günümüzdeki anlamıyla değil ilk zamanlarındaki gerçekliğiyle Mavi Yolculuk'u anlatıyor Azra Erhat. Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı ve arkeolog olan, İlyada ve Odissea'nın çevirilerini yapan, alanındaki en önemli kaynak sayılan Mitoloji Sözlüğü'nü yazan kişi o. Bu yüzden yolculukları anlatırken zaman zaman şiirsel bir havaya bürünüyor sözcükler. Hem bilgilendiren, hem Akdeniz ve Ege kıyılarına götüren bir kitap bu. Bildiğim halde okumakta geç kaldıklarımdan. Neyse ki geç oldu ama güç olmadı. Sokağa çıkma yasaklarının en yoğun olduğu zamanlarda okudum, deniz havasını hissetmek bana iyi geldi.

    Bilen bilir, mavi yolculukları başlatan kişi Cevat Şakir Kabaağaçlı, yani Halikarnas Balıkçısı'dır. İsim babası ise Sabahattin Eyüboğlu'dur. Mavi yolculuğun kendine özel bayrağı vardır. Açık mavi zemin üzerine beyaz bir kupa ve iki küçük amfora. Koyu mavi ya da lacivert kumaş üzerine yazılan "Merhaba" yazısıyla birlikte törenle asılırlar tekneye. Şartlar şimdiki gibi değildir, daha zorludur. Yolcuların her biri sırayla yemek yapar, temizlik yapar örneğin. Ki ilk yolculukların müdavimleri dönemin yazarları, şairleri, ressamlarıdır. Yolculuğun kurallarından biri de yol üzerindeki antik kentlerin gezilmesidir. Çokça bunları anlatır Azra Erhat. Goethe'nin sözlerini hatırlatır:"Taşlar seslenin bana, konuşun yüce saraylar!" 60'lı yıllar yaşanıyordur. Ara ara karaya çıkıp antik kentleri gezerler, o zamanlar tenha olan köylerin yerli halkıyla hoşbeş ederler ve her seferinde yeniden yeniden denize dönerler. "Deniz mavi mavi yanıyordu" der Halikarnas balıkçısı.
    Onca romantizm bir yana, Bozcaada'nın geçmiş yıllardaki durumunu anlatan satırlar epeyi bir ilgimi çekti. Gökçeada'nın medeni, okumuş, çalışkan insanlarla sevilen havasının tersi bir hâl varmış Bozcaada'da. Kemal Pilavoğlu denen bir sözde din lideri laikliğe aykırı hareketler ve Atatürk'ün büstlerini kırmak nedeniyle tutuklanıp Bozcaada'ya sürgüne yollanmış. Zamanla buraya müritlerini toplamış bu şahıs, tarlaları köylülerden satın almaya, her türlü ticareti ele geçirmeye başlamış. Daha önce hiçbir yerde okumamıştım, duymamıştım, bilmiyordum. Bozcaada'nın 60'lardaki hâline şaşırdım. Pilavoğlu, karısının şikâyetiyle üç erkek çocuğu taciz ederken yakalanmış ve hapse atılmış. Birkaç ay sonra da ölmüş. Yani ne diyeyim ki? Yurdumdan enstantaneler...


    11- AMERİKA BÜYÜK BİR ŞAKA SEVGİLİ FRANK, AMA ONA NE KADAR GÜLEBİLİRİZ? - ENİS BATUR
    Enis Batur bol bol yazar, ben de severek okurum. New York'ta geçirdiği üç haftayı kaleme almış bu kez. Çektiği fotoğrafları da eklemiş. Yukarıdaki satırların bir kısmında bahsetmiştim. Faydalı bulduğum bir kitap oldu. Özellikle kitabın sonunda Amerika ile özdeşleştirdiği altı sanatçıya yer vermesi hoş.

    Bu kitabı sahaftan almıştım. Eve geldikten sonra bunu Nazif isimli biri için "Sevgili Nazif, sen bu şakadan anlar mısın?" sözleriyle imzaladığını fark ettim. Yazarın her zaman kullandığı mor mürekkepli el yazısıyla... Kitabın ilk basım olduğunu da görünce yazar tarafından arkadaşına hediye edildiğini düşündüm. Acaba kitap benim elime nasıl geçti? Nazif Bey'den ödünç alan birinin geri vermemesi mi onun elinden çıkmasına neden oldu? Yoksa Nazif Bey'in ölümünün ardından kütüphanesi mi dağıldı? Tahminler çoğaltılabilir tabii fakat nedense ben Nazif Bey'in artık bu dünyada olmadığı düşüncesine takıldım. Kendisi ortalarda olmayı sevmez, ulaşması zor olabilir ama bir gün Enis Batur'a bunun için mail atacağım. 


    12- DIANA, YALNIZ AVLANAN TANRIÇA - CARLOS FUANTES 

    Geçtiğimiz bahar aylarında bir yazıda bu enfes kitaptan bahsetmiştim. Şöyle yazmıştım:
    "Carlos Fuentes'in Diana'sı... Yalnız avlanan tanrıça... Yani Jean Seberg. Şu sıralar yazarın kaleminden ikilinin kısa süren aşk hikâyesini okuyorum. Seberg'in bir film çekimi için Meksika'da bulunduğu sırada başlayan ve biten bir hikâye bu. Bir yazar ve bir aktris beraberliği. Fuentes'in satırlarında su gibi akan aşk dolu günler... Birkaç ay önce Romain Gary ve Jean Seberg çiftine takılmıştım. İlginç hayatlar. Bir yazıdan diğerine ulaşan referanslarla epeyi bir okuma yapmıştım haklarında. Ancak yıllardır kütüphanemde bekleyen Diana'ya sıra gelmemişti. Tam o sırada Seberg filmi vizyona girmişti. İzlemeyi çok istedim. Seberg'in aktivist yanının, Kara Panterler'in lideriyle olan ilişkisinin, şaibeli ölümünün nasıl yansıtıldığını merak etmiştim. Fuentes'in deyimiyle "Tanrı'nın elinin tersiyle dokunduğu bir kadındı o". Gel gör ki tarihler 2020 yılının mart ayını gösteriyordu. Türkiye'de ilk Covid19 vakası ortaya çıktı çıkacaktı. Çin ve İran en zorda ülkelerdi. Seberg'i izlemeye gidip gitmeme konusunda çok düşündük. Gösterimde olduğu bize en yakın yer Florya'da bir alışveriş merkeziydi. İstanbul'da yaşayan İranlılar'ın ya da turist olarak burada bulunanların kesinlikle tercih ettikleri alışveriş merkezlerinden biri olduğu için gitmekten vazgeçtik. Sınırlar henüz kapatılmamıştı, ne olur olmazdı."
    Bugün de kitaptan altını çizdiğim şu satırları ekleyeyim yazıma:
    "... Üstünde 1960'ların en ulu ikonası Che Guevera'nın resmi bulunan bir tişört bile bastırmıştı. Che Guevera 1967'deki korkunç ölümünden sonra 'Chic' (şık) Guevera'ya dönüşmüş, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki sözde radikallerin hepsinin vicdanını rahatlatan bir şıklık simgesi olmuştu. 
    ...Mantegna'nın İsa'sı gibi serilmiş yatan Ernesto Che Guevera çağımızın en güzel kadavrasıydı."


    13- NİLÜFER, HEPSİ BU - BİRCAN SİLAN
    Nilüfer'in 50.yaşına özel yazılmış bir biyografi. Başarılı bulmadım. Biyografi farklı bir yazın türüdür. Kolay gibi görünse de aslında zordur, herkes lâyığıyla yazamaz. Bircan Usallı Silan, Nilüfer'in çok yakın bir gazeteci arkadaşı. Kitaptan anladığımıza göre bu biyografiyi gerçekleştirme konusunda ısrarcı olmuş. Böylece yazık edilmiş. Türkiye'nin en başarılı şarkıcılarından biri olan, bir dönemi temsil eden Nilüfer'in çok daha iyi bir biyografisi olmalıydı. Kitap röportaj şeklinde ilerliyor, yani aslında edebi bir tat aramaya gerek yok. Ancak döne döne farklı versiyonlarıyla sunulan aynı tip sorular o kadar yüzeysel ki. Her biri soru hazırlamanın da özel bir iş olduğunu kanıtlar nitelikte. Nilüfer'i sevdiğim için bitirdim ama sıkılmadığımı söyleyemem.
    Nilüfer ailesinin tek çocuğu olarak İstanbul'da dünyaya gelmiş. Sevgiyle büyüymüş. Ancak annesiyle babasının arasında yaş farkı olduğundan erken yaşta babasını kaybetmiş. Babasını en son hastanede görmüş, konuşmuş. Öldüğünde annesi bunu Nilüfer'e söylememiş. Daha sonra vasiyet okunurken farkına varmış Nilüfer. Babasının ilk evliliğinden olan ablasını ve abisini de orada öğrenmiş. Dolayısıyla bu konuda annesini hiç affetmemiş. Çok erken yaşta müzik hayatına atıldığını herkes bilir. Okulu sevmemiş. İşinde titiz, kuralcı ve ilkeli. Normal yaşamında da son derece mantıklı, sözünü esirgemeyen biri. Bu yüzden bazen duygusuz olarak nitelendirilmiş. Ancak çocuklara, hayvanlara, doğaya düşkünlüğü ve bu konularda gerçekleştirdiği sosyal etkinlikler onun duygusal bir insan olduğunun kanıtı. Kitapta Kayahan'la aralarında geçen olaylara bol bol yer verilmiş. Mesela bu konuyu merak eden biri kitaptan epeyi faydalanabilir:)


    14- KAPTANIN TEKNESİ - SEZGİN KAYMAZ
    Sezgin Kaymaz'ın ismini çok duyuyordum. Romanları epeyi bir seviliyor. Nihayet ben de okudum. İsmi ilgimi çektiği için seçtim bu romanı. Konuyla bağdaştıramayacağım bir anlamı varmış meğer. Bana ters köşe oldu. Sevdim bu hikâyeyi.
    Selen ve Cavidan üniversite öğrencisi iki yakın arkadaş. Bir gün sınıflarına Murat isimli bir öğrenci geliyor. Değişik tavırlarıyla kızların hayatına sızıyor. Özellikle de Selen'in hayatına. Bundan sonra azıcık bile anlatsam işin tadı kaçar. Çok enteresan bir konusu var bu romanın. Kızların aralarındaki muhabbete, konuşma tarzlarına takılmadan devam edin. Yazar üniversite öğrencisi karakterleri niye o şekilde konuşturmuş bilmiyorum. İyi ki en başta "Bu ne böyle!" deyip bırakmamışım. İlerledikçe sardı. Hem esprili, hem son derece duygusal bir akış mevcut. Merak da cabası. 

    "Hayat boyu Arnavutluk gibi sınır kapılarım kapalı yaşamışım, sonra o gelip içimdeki Enver Hoca'yı nallamış, dışarıyı bir görmüşüm, coğrafyamın her köşesinden ayrı bi ses yükseliyo şimdi. Bi köşem diyo ki eski düzen daha iyiydi. Oramda buramda isyanlar patlıyo; bastır diyo bi köşem, bi köşem, elleme patlasın."


    15- YÜREĞİMDEKİ ÜLKEM - ISABEL ALLENDE
    Yazarın henüz hiçbir romanının okumadım desem? Romanlarını okumadan bu otobiyografik kitabını okudum. Kendime söz veriyorum bu sene Ruhlar Evi alınacak. 

    Isabel Allande'nin babasının kuzeni Şili'de seçimle başkan olmuş ilk marksist isim Salvador Allende. 1973'te darbeyle indirilince tüm ailesi için zor zamanlar başlıyor. Isabel de kocası ve çocuklarıyla Venezuella'ya geçiyor. Daha sonra Amerikalı bir adamla ikinci evliliğini yapıyor. O gün bu gündür Amerika'da yaşıyor. Bu kitapta aslında daha çok Şili'den bahsediyor fakat kendini artık nasıl Amerikalı hissettiğini de şu sözlerle anlatıyor: 
    "Daha kısa bir süre önce bana nereli olduğumu sorsalardı, üzerinde fazla düşünmeden, hiçbir yere ait olmadığımı ya da Güney Amerikalı olduğumu söylerdim. Oysa bugün Amerikalı olduğumu söylüyorum, ...bundan kısa bir süre önce terörist bir saldırı Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerini yerle bir ettiği ve o andan itibaren bazı şeyler değiştiği için. Bir kriz anında insan tarafsız kalamaz. Bu facia beni kimlik duygumla yüz yüze getirdi. Eskiden nasıl Şilili idiysem, bugün artık benim de o çok renkli Amerikan halkının içinde yer aldığımın ayırdına varıyorum. Artık kendimi ABD içinde bir yabancı olarak görmüyorum. İkiz kulelerin yıkılışını gördüğümde, o karabasanı neredeyse kendim yaşamışım gibi bir duyguya kapıldım. Tüyler ürpertici bir rastlantı sonucu -belki de tarihsel bir karma olarak- Birleşik Devletler'de kaçırılan o uçaklar hedeflerine bir 11 Eylül Salı günü, yani 1973 yılında Şili'deki askeri darbenin gerçekleştiği aynı gün ve aynı tarihte -hâttâ neredeyse sabahın aynı saatlerinde- çarpmışlardı. Askeri darbe CIA tarafından demokrasiye karşı düzenlenmiş bir terörist saldırıydı. Cayır cayır yanan binaların, dumanın, alevlerin ve paniğin görüntüleri her iki sahnede de aynıydı. 1973'ün artık uzaklarda kalmış olan o salı günü hayatım yıkılmıştı, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve vatanımı yitirmiştim. 2001'deki o uğursuz salı günü de belirleyici bir tarih oldu, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve ben bir ülke kazanmıştım."  Aynen böyle diyor Allende. Enteresan bir bakış açısı. 

    Şili'ye gelince... 
    Allende'nin satırlarından anladığım kadarıyla Şili halkının bazı özellikleri Türkler'e çok benziyor. Örneğin kadınları fazlasıyla anaç. Bizim gibi şapır şupur öpmeyi seviyorlar. Yardımseverler. Ama onlar Latin Amerikalı. Ve diğer Latin Amerikalılar'dan ayrılan tarafları var. Onlar gibi neşeli değiller. Venezuela ve Küba halkının neşesine şaşıyorlar ve hayranlar. Kendilerine "İyi misin?" diye sorulduğunda, iyi olmayanlara ayıp olur diye, asla olumlu cevap vermiyorlar, geçiştiriyorlar.

    "Ülkemi yüreğinde duyumsayabilmesi için, insanın, Pablo Neruda'yı okuması gerek."

    Bu kitaptan öyle çok not almışım ki hepsini yazmak olmaz. En iyisi Isabel Allende'nin yazmaya ilişkin satırlarıyla bitireyim:
    "Tıpkı bir gazete ya da dergi gibi, kitap da yalnızca bir iletişim aracı, bu yüzden de okuyucuyu gırtlağından yakalayıp sonuna kadar bırakmamaya çalışırım. Tabii bunu her zaman başaramam, okuyucu çok zaman ellerimin arasından kaçar gider. Kimdir bu okuyucu? Amerikalılar gözden düşmüş general Noriega'yı Panama'da tutukladıklarında, yanında iki kitap bulmuşlar: biri İncil'miş, biri de Ruhlar Evi. Hiç kimse kimin için yazdığını bilemez. Her kitap, öteki kıyıya varması umuduyla bir şişe içinde denize atılan bir mesajdır. Birisi, özellikle de Noriega gibi biri, onu bulup da okuduğu zaman, büyük bir minnet duyarım."

    Son bir not: Şili'nin kuzeyindeki Elqui Vadisi şahane bir yer. Bu kitaptan öğrenip inceledim. Gökyüzü burada çok berrak olduğu için dünyanın en önemli gözlem evlerinden La Silla burada. Astronomlar ve mistikler akın akın geliyorlar bu vadiye. Çatısı camdan otellerle dolu turistik bir yer olmuş artık. 


    16- BEN YUSUF - SEZGİN KAYMAZ
    Sezgin Kaymaz'ın romanını sevdiğim için Ben Yusuf'u bir arkadaşımdan alıp okudum. Öykü kitabı olduğunu fark etmemişim. Anlasaydım almazdım. Ne yazık ki ben öykü insanı değilim. 
    Sezgin Kaymaz, bu kitapta öykülerini kendisi yaşamış gibi anlatmış. Belki gerçekten yaşamıştır. Bilemiyorum. Annesi, eşi, kedileri, köpekleri gerçek çünkü. "İlk Sayfası" podcast serisinde röportajını dinlemiştim. Esprili, hoş öyküler bunlar. Öykü sevenler tercih edebilir. 


    17- İŞİN ASLI, JUDİTH VE SONRASI - SANDOR MARAI 

    Aynı olayın içindeki üç insandan dinlenen yaşantılar... Adam, kadın ve diğer kadın... Olaylar Budapeşte'de geçiyor. Çok sevdiğim bu kent söz konusu olduğu için dikkatimi çekiyor roman. Erkek karakter doğuştan burjuva sınıfına ait. Ait olduğu sınıfın gelenekleri gereği kendisine yakın kültürden bir kadınla evleniyor. Karısı, sonradan zengin olan küçük burjuva sınıfına ait. Başarılı görünen bir evlilik bu. Fakat adamın aklı annesinin evindeki hizmetli Judith'te. Neredeyse beraber büyümüşler. İkisinin arasında adı konmamış, sözlere dökülmemiş bir yakınlık var. Hâl böyle olunca birleşme kaçınılmaz. Resmi evlilik sona eriyor, bir süre Londra'da kalıp kendini geliştiren Judith kente dönüyor. Ancak sınıfsal farklar öyle belirgin ki herkes eninde sonunda kendi yolunda ilerlemek zorunda kalıyor. Ve 2.Dünya Savaşı olanca hızıyla devam ediyor. Ait olduğumuz sınıfların ister istemez bizlere dayattığı yaşam tarzının, ruh durumlarının, zevklerin gerçekçi bir dökümü yer alıyor bu romanda. Örneğin savaş zamanında dükkan dükkan gezip içi dolgulu zeytin arayan bir başka karakter şöyle diyor: 
    "Çünkü kültür bitti. Hem de onun parçası olan her şeyle birlikte. Zeytin sadece bir yan tattı. Fakat bir sürü küçük tat, bir sürü lezzet birleşince, kültür denilen o harika yemeğin özünü ve gücünü oluşturur. Şimdi bu yok oluyor. Onu oluşturan unsurlar sağlam kalsa da kültür yok oluyor. Belki gelecekte bir yerlerde yine içi dolgulu zeytin satılır. Fakat bu kültürü bilincinde taşıyan insan tipi yok oluyor. İleride sadece bilgiler olacak ve bu aynı şey değil. Kültür bir deneyimdir. Güneş ışığı gibi sabit bir deneyim. Bilgi ise sadece bir katkıdır."

    "Sonraları, yurt dışında yaşayan Macarlar Amerika'dan ziyarete gelip de şahane arabalarıyla demir köprülerden vızır vızır geçerken daima ağzımda acı bir tat oldu, çünkü bu yabancıların yeni köprülerimizi bu kadar kayıtsızca kullanmaları beni üzüyordu. çok uzaklardan gelmiş ve savaşın sadece şöyle bir kokusunu almış, onu uzaktan, film izler gibi izlemişlerdi. Ne güzel yaşıyorsunuz ve köprülerinizde gidip geliyorsunuz demişlerdi. Bunu duyduğumda kalbim sızlamıştı. Siz ne bilirsiniz, diye düşünmüştüm. Ve anladım ki burada yaşamamış, o zamanlar bizimle birlikte olmayan biri, o harikûlade eski Tuna köprülerimiz bir bir havaya uçarken bir milyon insanın ne hissettiğini bilemezdi. Ve günün birinde nehri tekrar ayağımız kuru geçebilince neler hissettiğimizi."


    18- UYGARLIKLARIN BATIŞI - AMİN MAALOUF 

    Amin Maalouf, yakın tarihi dikkate alarak günümüz karmaşasını değerlendirmiş. Çözüm yollarını da düşünmüş ancak bir sonuca varamamış, neredeyse "Hayırlısı artık!" diyerek bağlamış. 
    Günümüzdeki hızlı değişime atıfta bulunarak sözlerine şöyle başlamış Lübnan doğumlu yazar:
    "Ölmekte olan bir uygarlığın kucağında sağlıklı bir bebek olarak doğdum ve ömrüm boyunca etrafımda onca şey harap olup giderken övünecek bir şey yapmadan, suçluluk da hissetmeden, hayatta kalma duygusuyla yaşadım; geçtikleri sokaklarda bütün duvarlar yıkılırken yine de sağ salim kurtulan ve sonra, arkada bıraktıkları koca kent bir moloz yığınından ibaret kalmışken, giysilerindeki tozları silkeleyen film kahramanları gibiydim. 
    İlk soluğumdan itibaren hüzünlü ayrıcalığım bu olmuştu. Ama hiç kuşkusuz, daha öncekilerle karşılaştırıldığında, çağımızın da ayırt edici özelliklerinden biri bu. Eskiden insanlara hiç değişmeyen bir dünyada gelip geçici oldukları duygusu hakimdi; ailenizin yaşadığı topraklarda yaşar, onların çalıştıkları gibi çalışır, onların tedavi oldukları gibi olur, onların eğitildikleri gibi eğitilir, aynı şekilde dua eder, aynı ulaşım imkânlarıyla yolculuk ederdiniz. 
   ...İnsanlık gözlerimizin önünde başkalaşıyor. Serüveni hiç bu kadar vaatkâr ve hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı."
    Ve anlatıyor yazar, düşünüyor, değerlendiriyor. Bir noktada "Dünyada yeminli düşmanlarının kesin olarak icabına bakma düşleri kuran ve bazı koşullarda eyleme de geçebilecek o kadar çok aktör var ki... Beklenebilecek tek umut, asla bu imkânı bulamamaları" sözlerini sarf ediyor. Maalouf'la hemfikirim.Teknolojik ve siyasi açıdan geleceğe dair öyle fikirler, öyle varsayımlar, öyle korkular uçuşuyor ki havada... Kafa yoramayacak noktaya geldim. Dünyanın hızla değiştiği aşikâr. Ve aslında bu normal bir seyir. Gelişmeleri takip etmekle birlikte akışa bıraktım kendimi. Gücün kötü insanların eline geçmemesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. 


    19- TATAR ÇÖLÜ - DINO BUZZATI
    Methini çok duyduğum için, hakkında onlarca yazı olduğu için, başyapıt kabul edildiğinden okudum Tatar Çölü'nü. Fakat felsefesini algılamış olsam da içine giremedim. Yeni asker ve aslında bir kent insanı olan Giovanni Diago'nun ilk görev yeri Bastiani Kalesi'nden asla ayrılamamış olması bende derin düşünceler yaratmadı. 
    Bastiani Kalesi nerede olduğu belirsiz bir çölün sınırında. Yıllarca çölden gelebilecek bir saldırı beklenmiş. Yeni gelen askerler, emekli olup gidenler, kendi isteğiyle görevi bırakanlar ya da bırakamayanlar... Yıllar boyu uçsuz bucaksız çölü gözleyip durmuşlar. Hepsinin ilk motivasyonu "Bir gün önemli bir şey olacak ve ben o an burada olmalıyım, kaçırmamalıyım" duygusu. Giovanni de ilk görevini tamamladıktan sonra nasıl olsa başka yere geçeceğini düşünüp gelenlerden. Aynı zamanda o önemli olayı bekleme duygusuna kapılıp bulunduğu yerden ayrılamayanlardan. Yazarın anlatımı beni empati yapmaya çekemedi. Çeviri de yardımcı olmadı bu konuda. Örneğin, yer ve zaman belirsiz olsa da Müslüman olmadıkları belli olan yabancı askerlerin söze "Vallahi!" diye başlaması gibi ayrıntılar konsantrasyonumu bozdu. Hâl böyleyken mantıklı yanım ağır bastı. Basiretsiz insanlara tahammül seviyem düşük sanırım. Elinde olmayan sebeplerden dolayı olduğu yerde sıkışan insanları anlıyorum. Yürekten hak veriyorum. Ancak insanın elinde imkân varken kıpırdamaması ve bunun dramatize edilmesi romanda dahi olsa yoruyor beni.


    20- KATİNA'NIN ELİNDE MAKASI - FİGEN AKŞİT, KORHAN ATAY
    Seyfi Dursunoğlu vefat ettiğinde kitaplığımda biyografisinin olduğu aklıma geldi. Henüz okumamıştım. Böylece daldım onun dünyasına. Gerçi Huysuz Virjin'in hayatına girmek o kadar değil. İzin verdiği ölçüde yaklaştım diyelim. Çünkü çok kuralcı, titiz, otosansürde kuvvetli ve muhafazakâr bir insan söz konusu. Bu yüzden huysuz diyor kendisine. Huysuzluk ettiği çoğu konuda haklı oysaki. Seyfi Dursunoğlu'nun hayat mücadelesine şapka çıkarmamak mümkün değil. Ne istediğini, nasıl yaşamak istediğini çok iyi bilen ve bunun için çabalayan biri. Çocukluğundan başlayan anlatımda, kendisinden yaşça epeyi büyük olan ablasının onu bir köle gibi kullanması çok dikkatimi çekti. Ablası isterse oturuyor, ablası isterse kalkıyor. Çok dayak yiyor ondan. Sokağa çıkıp oynaması bile engelleniyor. Bu durumun insanın tüm hayatını etkilememesi zor. Yıllar sonra ablasına tüm bunların sebebini soruyor ancak net bir cevap alamıyor. "Aman ben de çocuktum, gençtim" gibi sözlerle geçiştiriyor ablası. Asıl anlamadığım, anne nasıl izin vermiş bu duruma? Dönem açısından bana ilginç gelen bir diğer olay da abisine dans öğretmek için kavalye olurken kadın kıyafetleri giydiğinden, espriyi devam ettirmek adına abisinin nişanında da kadın kıyafetiyle dans etmesi. 50'li yıllarda bunun Trabzon'da yadırganmamasından bahsediyoruz. Hayal ürünü değil, fotoğrafla belgeli bir olay. 
    Kitap bir dönemin eğlence hayatı ve burada yaşanan rekabet ortamı açısından da ilgiyle okunuyor. En azından benim ilgimi çekti. Zira çocukken annemle Çakıl gibi, Lunapark gibi gazinoların kadınlar matinesine az gitmedim:) 


    21- UÇURTMALAR - ROMAIN GARY 
    Son zamanlarda Romain Gary'nin edebi hayatına kafayı taktığımdan bahsetmiştim. Eleştirmenlerin olumsuz anlamda hedefi olduğu dönemlerde Emile Ajar takma adıyla yazması ve bir kere verilme kuralı olan Goncourt Ödülü'nü tekrar kazanması, bunu da intihar mektubunda açıklaması çok havalı bir hareket değil mi? Dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını okumak gibi bir amacım var fakat kitapların yeni basımları yok. Sahaflardan buldukça alıyorum. 

    İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Polonya ekseninde geçen bir aşk hikâyesini anlatan Uçurtmalar'ı çok sevdim. Çocuk yaşlarda tanışan, Fransa köylüsü Ludo ile Polonya asillerinden (tavır olarak değil sadece ünvan olarak asil bir aile) Lilâ'nın öyküsünün temelinde direniş var. Yan karakterler de çok etkileyici. Kitaba ismini veren uçurtmaları yapan postacı Ambroise Fleury ve Fransız Mutfağı'nın ateşli temsilcisi aşçı Duprat gibi... Romanın özü, Normandiya Çıkarması'na uzanan bir yaşam mücadelesi; savaşın anlamsızlığı; aşkın, sanatın, zanaâtin, keyifle oturulan sofraların önemine dair. 

    "Küçük Polonyalım diye adlandırdığım bu kızı görmeyeli neredeyse dört yıl oluyordu. Ama belleğim en küçük bir ayrıntıyı bile yitirmemişti. öyle zarif, öyle ince yüz çizgileri vardı ki, insanda avucunun içine alma isteği uyandırırdı. devinimlerindeki o uyum dolu canlılıksa, felsefe bitirme sınavından çok yüksek bir not almama yardımcı oldu. Estetikten sözlüyü seçmiştim. Bütün bir çalışma gününün yorgunluğundan olmalı, sınav öğretmenim bana şöyle dedi:
    - Yalnız tek bir soru soracağım size, tek bir sözcükle cevap vermenizi istiyorum. Albeninin, zarafetin özü nedir?
    Küçük Polonyalıyı, boynunu, kollarını, uçuşan saçlarını düşündüm ve duraksamadan cevapladım:
    - Devinim
    Yirmi üzerinden on dokuz aldım. Olgunluk sınavımı aşka borçluyum."


    22 - EYUB / BASİT BİR ADAMIN ROMANI - JOSEPH ROTH 

    Çarlık Rusyası'nda, devrimden sonra Polonya'ya dahil olmuş bir köyde yaşayan Yahudi din adamı Mendel Singer'in zorluklarla dolu yaşamını anlatan etkileyici bir roman bu. Mendel kendini Eyub gibi Tanrı'ya adamış. Öyle ki sakat doğan en küçük çocuğu Menuhim'i doktora götürmeyecek kadar kapatmış kendini. Gün geliyor, askerlerle olmayacak yakınlıklar kuran kızları Miryam'ı kurtarmak için, bir süre önce Amerika'ya göç etmiş büyük oğullarının yanına gidiyorlar. Hem evlerini, hem küçük Menuhim'i gözleri arkada kalsa da komşularına bırakıyorlar. Miryam çabuk alışıyor Amerika'ya. Anne ve babanın yüreği ise hep yaralı. Bir gün evlerinde yangın çıktığını öğreniyorlar, o tarihten sonra Menuhim'den haber alamaz oluyorlar. Yıllar geçiyor, tek başına kalıyor Mendel. Yaşadıklarını sorguluyor, dinden uzaklaşıyor, arkadaşlarının desteği de olmasa yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor. Peki bir gün Menuhim'e ne olduğunu öğreniyor mu? Sorunun cevabı kitapta. 

    
    23 - ASLINDA HAYAL - KÜRŞAT BAŞAR 

    Bir otobiyografi daha. Kürşat Başar bence enteresan bir insan. 90'larda yoğun dergi ve gazete okuduğum yılların gazetecisiydi. Çok satan Tempo'nun genel yayın yönetmeniydi örneğin. Farklı gazetelerde köşe yazıları yazardı. Okurdum. Kitaplarını da okudum. Başucumda Müzik'i sevmiştim. Televizyon programları yaptı, izledim. Hâttâ şu sıralar yine yemek masasında geçen formatıyla bir sohbet programı mevcut. Son yıllarda albümlerini de dinler oldum. Farklı sanatçılara saksafonuyla eşlik ettiği hoş albümler bunlar. Adam müzikale ve bale gösterisine bile metinler yazmış. Ve daha neler neler. Tam şu an aklıma geldi, oyunculuğu da var. En sevdiğim dizilerden biri olan Hatırla Sevgili'de rol alıyordu örneğin. Kitaptan anlaşıldığına göre tüm bunları gerçekleştirmek için kendini paralamamış. Teklifler hep çevresinden gelmiş. Sevilen, güvenilen bir insan olduğu, başında yıldızıyla doğduğu belli. Ben hayranı mıyım Kürşat Başar'ın? Hayır. Yakışıklı olduğu söyleniyor ama bence değil. Oyunculuğu var ama bu konuda yetenekli değil. Haldun Taner Ödülü alan bir öykü kitabı bile var ama kitapları en çok okunanlarda değil. Siyasetten günlük yaşama sohbet programları çok ve bazen "Ne saçma espri yaptı şimdi" diye diye izliyorum:) Yani hakkında asla net bir karara varamıyorum ancak fark ettim ki yıllardır işlerini takip ediyorum. Hâl böyle olunca otobiyografisini almak kaçınılmaz oluyor. Kitapçıda yine karşıma çıkınca kayıtsız kalamıyorum. Ve kitabı okuyunca iyice şaşırtıyor beni. Tabir pek klişe olacak ama önce tipik bir Nişantaşı çocuğu olduğunu düşündüğüm Kürşat Başar, asker babasının görevi dolayısıyla birçok şehirde yaşamış, yaşadığı her yerde dostlar edinmiş, her yere kolaylıkla uyum sağlayan biri olarak çıkıyor karşıma. Doğubayazıt'taki anıları ilginç örneğin. Çekingen bir çocuk olduğunu söylüyor ama hiç öyle görünmüyor. Şanslı olduğunu kendisi de belirtiyor. Evet çok çalışmış, çok üretmiş ama ilk teklifler hep çevresinden gelmiş. Her ortama uyumlu, rahat bir insan olması çevresini epeyi bir geliştirmiş anladığım kadarıyla. Felsefe okumuş. Gazeteciliği, editörlüğü, genel yayın yönetmenliği, senaryo yazarlığı, oyunculuğu, müzisyenliği hep tesadüf gibi ama bunları lâyığıyla yapmış. Hep tercih edilmiş. Dediğim gibi tepesinde yıldızla doğmuş. 


    24 - KUTSAL ANADOLU TOPRAKLARI - LORD KINROSS
    Uzun yıllar önce okuduğum, bir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı biyografisi olan Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu'nun yazarı Lord Kinross'un 1951'de gemiyle geldiği Karadeniz şeridini gezmesinin ardından Ankara'ya, oradan da Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu'ya yaptığı seyahatlerin kitabı bu. Bir İskoç soylusu olan yazarın kamyonlarla seyahat etmesi, çağrıldığı evlerde konaklaması gibi ayrıntılar, yani tam bir seyyah tarzında gezmesi yerel halkı tanıma açısından verimli olmuş. Köy Enstitüsü de gezmiş, Rize'de çaycılığın nasıl başladığını da anlatmış, Ağrı Dağı'na güzellemeler de yapmış. Özel bir ilgiyle tarihi mimariden de bol bol bahsetmiş Lord Kinross. Bir yabancının gözünden genç Türkiye Cumhuriyeti'ni okumak adına verimli bir kitap.

    "Bunlar günümüzün genç Türkleri'ydi; bilim adamlarından, ekonomistlerden, doktorlardan, mühendislerden, oluşan bir nesil. 1909'un Genç Türkler'i siyasetçiydi. Eski Türkler, atalarıysa askerdi. Bir gün sanatçılardan ve yazarlardan oluşan yeni bir nesil de olabilirdi ama henüz değil. Gençliğe ekonomik çevre şekil veriyordu. Tarım, kültürden önce gelmeliydi." (50'li yılların gençliği için)

    Kars'ın bir köyündeki lokantadan gözlemleri şöyle yazarın:
    "Ama bu köylüler arasında ne bir bunalım ne de sınıf ayrımı vardı. Bu insanlar yüzyıllar boyunca kendi başlarına buyruk yaşamaya alışmış, kölelikten uzak insanlardı. Yaşam tarzları, Araplar ya da Asyalı göçmenlerinkinden ziyade batılı köylülerinkine yakındı. Sessizce ve iştahlı bir şekilde yemeklerini yiyorlardı; bu, Anglo-Sakson ırkla paylaştıkları bir özellikti. Gülümsemiyorlardı, ama doğrusunu söylemek gerekirse, Türkler gülümseyen insanlar değillerdir. Bunun yerine asık suratlı, ciddi bir ifadeden aniden gür ve dolu dolu çınlayan kahkahalara geçerlerdi. Anglo-Saksonların aksine içkiye düşkün olmamakla birlikte, bir iki tabak yemek yedikten sonra neşeleniyor, sert seslerle konuşmaya başlıyorlar, salon bir anda uğultuyla doluyordu."


    25 - YABANCI KUCAK - IAN EWAN 

   Ian Ewan'ın daha önce en az bir kitabını okuduğumu zannederken anladım ki Yabancı Kucak hariç hiçbir kitabını okumamışım. Şaşırdım. Ian Ewan'ı tanıdığımdan nasıl da emindim oysa:) Yabancı Kucak kısa fakat çarpıcı bir roman. Yavaş yavaş tırmanan gerilim, son satırlara kadar bırakmayan merak duygusu ve karamsar düşünceleri bir parça uzaklaştırıp denge sağlanması açısından hikâyeye eklemlenen Venedik'te turist olma hâli. Çok sevdim. Venedik seyahatinde olan Mary ve Colin'in tekinsiz Robert'la tanışmasının ardından olabilecekleri tahmin etmeye çalışırken ciddi gerilim hissettim. Bundan sonra yazarın diğer romanlarını da okuyacağımı biliyorum. Yabancı Kucak 1990 yılında sinemaya da uyarlanmış. Roman kadar etkileyici olacağını düşünmüyorum, sanırım seyretmem.


    26 - SİNEMA BENİM MEMLEKETİM - FATİH AKIN 

    Filmlerini izledim, izliyorum ancak Fatih Akın hakkında pek bilgim yoktu. Olması mı gerekir peki? Eserlerini sevdiğimiz her yazarı, her yönetmeni tanımalı mıyız? Bunlar ayrı konular. Tanıyınca hayâl kırıklığına uğramak gibi bir durum var nihayetinde. Ben daha çok sanatçıların yetiştiği ortamı, yaratma dürtüsünü ve yeteneklerini besleyen durumları merak ettiğim için okuyorum biyografileri. Tabii yalnız sanatçılar değil bilim insanları, siyasetçiler, farklı meslek grubundan kimselerin motivasyonları da ilgimi çekiyor. Fatih Akın merakımın sebeplerine gönderme yapar gibi bir isim seçmiş biyografisine: "Sinema, Benim Memleketim". Onu filmlerine götüren yolu anlatmış. Çalışkanlığıyla, dost canlısı karakteriyle ve okumaya olan tutkusuyla dikkatimi çekti. En çok etkilendiği kitap Monte Kristo Kontu'ymuş. Bunu her sene tekrar okurmuş. Kitabın sonunda Edmond Dantes'nin oğullarına yazdığı gibi, insanın tüm bilgeliğinin beklemek ve ummaktan ibaret olduğunu anlatan sözleri örneğin... Yaşamın Kıyısında filminin son sahnesi bu sözler üzerine oluşmuş.


    27 - ŞANS MÜZİĞİ - PAUL AUSTER
    Paul Auster kitaplarını tamamlamama sanırım az kaldı. Otobiyografik olsun, roman olsun yazarın kitaplarını okumaya başlayınca elimden bırakamıyorum. Şans Müziği, merak duygusunu yoğun olduğu, saçma görünen durumların gerçekmiş duygusu yaşattığı romanlardan biri. Her şeyin gayet normal başladığı, satırlar ilerledikçe olaylar absürtleştiği hâlde bunun kanıksandığı, gerilimin asla tükenmediği, yani anlatıcının son derece başarılı olduğu bir roman. 

    Jim Nash bir itfaiyeci. Babasından kendisine bir miktar para kalıyor. Aslında bu parayı almak istemiyor Jim ancak bir şekilde ikna oluyor. Paranın bir kısmını kızı için ayırıp kalanıyla yollara düşüyor. İşinden bir süre izin alıyor ve saatlerce araba sürerek oradan oraya amaçsızca geziyor. Yollarda olmak ona iyi geliyor. Parasının bitmesine yakın bir anda, yolda fena halde dayak yemiş bir gençle karşılaşıyor. Arabasına alıyor ve onun başarılı bir poker oyuncusu olduğunu öğreniyor. Parasını çaldırmış, dayak yemiş. Başına bunlar gelmemiş olsa ertesi gün iki zengin adamla poker oynayacağını söylüyor. Daha önce de oynadıklarını, bu iki adamın çantada keklik olduğundan bahsediyor. Jim, çocuğa sponsor oluyor. Kazandıkları parayla bir süre daha yollarda olabileceğini hesaplıyor. Beraberce zengin adamların devasa evine gidiyorlar. Poker oynanıyor. Bundan sonrası fazla tuhaf, fazla gerilimli. Jim ve kumarbaz gencin bu şatodan çıkıp çıkamayacakları üzerine kurulu. Ve hepsi kitapta efendim. Anlatılmaz yaşanır cinsten.


    28 - YARASA - JO NESBO
    Geçtiğimiz yıl çok çok az polisiye okudum. Bu açığı suç dizileriyle kapatıyorum sanırım. Oysaki polisiye gerilim romanları severim. 

    Yarasa, Nesbo'nun dedektif karakteri Harry Hole'u ilk kez tanıdığımız roman. Ben ters bir harekette bulunup önce serinin diğer kitaplarından okudum. Fakat bilindiği üzere, böyle polisiye seri kitaplarının her birinde ayrı bir olay olduğundan çok da fark yaratan bir durum oluşmuyor. Yarasa'da, kuzey polisiyesi okuyacağım heyecanıyla harekete geçen okur kendini Avustralya'da buluyor. Norveçli genç bir kadının öldürülmesi üzerine Avustralya'ya gönderiliyor Harry. Sorunlu dedektif klişesine uygun olarak yaralarını sarma döneminde karşılaşıyor bu olayla. Katili yakalıyor mu? Kişisel yaralarını sarabiliyor mu? Olayların nasıl sonuçlanacağını takip ederken bir yandan da Aborjin kültürünün içine giriyoruz, ufak tefek de olsa Avustralya yerlileri hakkında bilgi ediniyoruz.


    29 - ERJE AYDEN EFSANESİ - ERJE AYDEN
    "Amerika'nın en çok okunan Türk yazarı ne Orhan Pamuk'muş ne de Elif Şafak. Amerika'da en çok okunan yazar Erje Ayden'miş ve ben bunu yeni öğrendim." sözleriyle başlayan bir yazı yazdım bundan 3-4 ay önce. Linki burada. O sırada bu kitabı yeni sipariş etmiştim. Fazla bekletmeden okudum. Beatnik yazınının bir örneği olan otobiyografisinden tanımaya çalıştım bu farklı karakteri. Tanıdığıma da memnun oldum. Hızlı bir hayatı geride bırakıp yazarlıkta karar kıldığında çevresinde değişen (ki burada New York sanat çevresi söz konusu) bazı tavırlar için şunları söylüyor Erje Ayden: 
    "Onların hoşlandığı Erje Ayden profesyonel bir sefa pezevengi, karılarını kızlarını düzen, hepsinden önemlisi de çevresini eğlendiren biriydi. Sanatıyla o güne kadar kimseye meydan okumamış, rakip olmamıştı. Ama hoşlarına gitsin gitmesin eski Erje Ayden artık yoktu. Sokak kavgalarının ve küçük dolandırıcılıkların adamı Erje Ayden efsanesi sona ermişti. Şimdi o bambaşka bir efsanenin peşindeydi".


    30 - BEYAZ KALE - ORHAN PAMUK 

    Öncelikle fotoğrafa dikkat çekmek isterim. Konuyla bağlantısı, renkler vs. çok iyi olmamış mı? :) 
Pek beğendim. Gecenin bir yarısı, yazıya ekleyeceğim diye alelacele iyi iş başarmışım doğrusu.
    Daha önce okumamış olduğumu düşünerek elime aldığım, fakat her sayfada "Yok yahu, daha önce okumuştum" diye diye devam edip, yine de kararsız kaldığım Beyaz Kale. Neyse ki artık okuduğumdan eminim:) Venedikli bir genç, gemi yolculuğu sırasında Osmanlı'ya esir düşüyor ve bir paşanın konağında buluyor kendisini. Paşa, "Hoca" denen bir zatla Venedikli'yi tanıştırıyor, onları bir havai fişek gösterisi için görevlendiriyor. Venedikli de Hoca da bilime meraklı, araştırmacı karakterler. İşin ilginç tarafı, birbirlerine ikiz kardeşler gibi benziyorlar. Zamanla Hoca'nın evinde yaşamaya başlıyor Venedikli. Günlerce, gecelerce konuşuyorlar, icatlar yapıyorlar, birbirlerinin aklıyla ve ruhuyla oynuyorlar. Batılı, Doğulu, efendi, köle birbirine karışıyor. Hikâyenin sonu da buna göre şekilleniyor. Okuyucular arasında bu iki kişinin aslında tek bir kişi olduğunu söyleyenler var. Psikoloji biliminden mi yardım almalı, sosyolojiyi mi hesaba katmalı? Gerçek şu ki kitap üzerine biraz düşünmeli. 


    31 - ONCA YOKSULLUK VARKEN - ROMAIN GARY
    Romain Gary'nin en bilinen kitaplarından biri. Kısa süre önce Netflix için filmi de çekildi. Filmde Madam Rosa'yı Sophia Loren canlandırıyor. 

    Hüzünlü bir hikâye bu. Madam Rosa 2.Dünya Savaşı'nı acı şekilde yaşamış, toplama kampından kurtulmuş, sonrasında geçimini bedenini satarak kazanmış yaşlı bir kadın. Hayat kadınlarının çocukları ortada kalmasın diye belli bir ücret karşılığında onların bakımlarını üstleniyor. Para gelip gelmediği de belirsiz aslında. Kimi kadın arayıp sormuyor çocuğunu ya da belki de ölüp gittiğinden arayamıyor. Arap Momo küçüklüğünden beri Madam Rosa'nın yanında. Aslında 14 yaşında ama 10 yaşında olduğunu zannediyor çünkü çabuk büyümesin diye eksik söylemiş Madam Rosa. İkili birbirlerine yoldaş oluyor. Hayatının son deminde savaş travmasının sık sık yokladığı aklının gidip gelmesiyle zorlanan Madam Rosa'yı yalnız bırakmıyor Momo. Fransa'nın bir kentinde, göçmen mahallelerinden birinde yaşıyorlar. Ortam sadece onları değil, hayat yorgunu farklı karakterleri de tanımamızı sağlıyor. Basılı hikâye, ekrana yansıyan hikâyeden çok daha derin. Filmi de sevdim fakat kitap çok daha etkileyici. Bir yandan Madam Rosa'nın sorumluluğunu yüklenirken, diğer yandan dik durmaya çalışan, büyüyen, büyürken hayatını sorgulayan Momo şöyle diyor:
    "Bir sinemanın önünde durdum, ama küçüklere yasak edilmiş bir film oynuyordu. Küçüklere yasak edilen, bir de yasak edilmeyen bütün öbür şeyleri düşününce adamın bayağı gülesi geliyor."


    32 - BİZE GÖRE BİR SEYAHATİN NOTLARI - AHMET HAŞİM
    Şair Ahmet Haşim'in 1928 yılında "İkdam" gazetesinde yayınlanan yazılarından oluşan bir kitap. İlk bölümde serbest yazılar, ikinci bölümde Paris gezisi notları var. Ahmet Haşim gazete yazılarında suya sabuna dokunulması gerektiğini, tartışma yaratmanın önemli olduğunu söylüyor. Bu sebeple olsa gerek herkese vermiş veriştirmiş. Çalışan kadınlara, gençlere sık sık lâf atmadan duramamış örneğin. Bir devirden bir başka devire geçilen yıllarda ortama uyum sağlamak kolay olmayabilir. Huysuzluğunu -muhakkak karakteriyle de birleşmiştir- ben buna bağladım. Gençlik ve yaşlılık üzerine söylediği şu sözler beni gülümsetti açıkçası:
    "Ne yazık ki vücudun harabisi, zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. Manâsız çocukluk, tatsız gençlik, sinn-i kemale hazırlanmaktan başka nedir? Zekâ -nar, ayva ve portakal gibi- geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. Dünyayı idare eden, ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat cereyanlarının nâzımı, şakakları beyazlanmış kafalardır."

    Ortamı yumuşatalım, bir de Paris hakkındaki sözlerine bakalım:
    "Seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden muntazaman mektup, kart yazarken birden bire susması, ya öldüğüne veyahut Paris'e vardığına delâlettir. Paris'in havasına giren adam, mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgûl olmayı hiç düşünmez."

    Dönem yazıları o zamanlardaki ortamı anlamak ve bugünle kıyaslamak için faydalı. Bu kitapta dikkatimi çeken bir şey oldu. Ahmet Haşim bir yazısında erkekler arasında intihar vakalarının arttığını ve bunun sebebinin aşklarına karşılık bulamamaları olduğunu söylüyor. Davranışların nasıl değiştiğine bir örnek bu. Artık aşkına(!) karşılık bulamayan akıl sağlığından yoksun erkeklerin ne yaptığını hepimiz gayet iyi biliyoruz. 


    33 - BAYAN KOLOMB'UN KEŞİFLERİ - PAULA DI PERNA
    Kristof Kolomb'un ilk karısının gözünden aktarılmış bir keşif romanı. Kolomb'un Doğu'nun zenginliklerine ulaşma macerasının tarihsel ayrıntıları yer alsa da kurgusal bir hikâye. Zira evlilikleri bittikten sonra Philipa Moniz'in nerede ve ne zaman öldüğü bilinmiyor. 
    Kristof Kolomb zenginlik peşinde, hırslı bir adam. Philipa ile çıkarları gereği evleniyor. Philipa Portekizli soylu bir aileden geliyor. Kâşif, Doğu seyahati için Portekiz kralını ikna edemeyince, rotasını  İspanya sarayına çeviriyor ve gereken desteği buluyor. Karısının çevresi ona yeni kapılar açıyor. Kitaba göre Doğu'ya varmak için Batı'ya doğru yol alma fikrini Kolomb'a veren de karısı. Ancak Kolomb her olumlu fikri ve başarıyı kendisine mâl etmeye meyilli bir insan. Philipa bunları umursamıyor, büyük bir hevesle yol boyu kocasına eşlik ediyor. Yolculuk boyunca yaşananlar, seyahatin ve evliliğin seyri, Philapa'nın alternatif sonu, yazarın hayal gücü eşliğinde ilgiyle okunuyor.  

     
    34 - KIPIRDAMIYORUZ - İSMAİL GÜZELSOY 

    İsmail Güzelsoy'un son romanı. Çıkar çıkmaz alıp okuduklarımdan. 60'lı yıllarda geçen bir masal. Güzelsoy'un tüm romanlarının olduğu gibi bu da bir nevi masal. Ancak öyle gerçek hissettiriyor ki. Olup biten tüm fantastik olayları bugünde ya da bugünlere yakın zamanlarda bu topraklarda yaşanmış sayıyorsun. Kıpırdamıyoruz'un ana kahramanı Settar ve onunla konuşan fotoğraf makinesinin hikâyesini nasıl anlatayım ki ben burada? Bahtsız Letâfet'in yaşadıklarına, gömüldüğü yerden çıkarıldığına nasıl inandırayım şu an? Harun'un kimliğini nasıl açık edeyim? En iyisi romanı okumanız. İsmail Güzelsoy okuru yaptığım arkadaşlarım oldu. Benim gibi sevdiler. Daha önce okumayanlara önce Değmez'den başlayarak tekrar tavsiye ederim efendim:)
    Kıpırdamıyoruz'da olayların geçtiği zamana kıyamet korkusu hâkim. Dört gün içinde kıyamet kopacağının söylentisiyle gerçekleşiyor her şey. Şehir çığırından çıkmış insanlarla dolu. Kimi kavga ediyor, içiyor, her tür günahı işliyor. Kimi maneviyata yöneliyor. Kimi sessizce bekliyor. Fakat herkes çok pişman. Yaşamadığı her şey için pişman.

    "Bir incinmiş ruhlar bahçesiydi hayat ve ben gördüğüm, anladığım her şeyden pişmandım."

    "Bu kadar kötülüğün kıyısında bir Tanrı yoksa, el ele verip onu yaratmak zorundayız."


    35 - ARDIÇ AĞACININ ALTINDA - SELÇUK ALTUN 

    Orta yaşın kıyısındaki Erkan, sevgilisiyle Londra'da keyif çatarken, karısı ve en yakın arkadaşının aynı kazada öldüğünü öğreniyor. Apar topar dönüyor tabii. İkilinin arasında ne olabileceğine kafayı takıyor ve düşünmek için anne memleketi Tirebolu'ya, onu büyüten dedesinin evine gidiyor. Her gün çok sevdiği ardıç ağacıyla dertleşiyor ve biz o sırada onun tüm yaşantısını öğreniyoruz. Hayatını da sorguluyor; işinde nasıl yükseldiğini, çocuğuyla ve karısıyla arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Devamında geçmişteki hatalarını düzeltme yoluna gidiyor. Her şey iyi güzel de Selçuk Altun genel kültürünü, bilgi birikimini aktarabilmek için roman yazmış gibi geldi bana. Biraz araştırınca diğer romanları için de aynı şeyin söylendiğini gördüm. Hikâyenin içinde ilgili ilgisiz o kadar çok bilgi var ki. Bunun bir kurgu olduğunu dikkate alarak söylüyorum, kesinlikle akışı bozuyor, dikkat dağıtıyor. Romanların gerçek yaşama dair bir şeyler öğretmesi gerektiğini düşünürüm. Herhangi bir romanda olayların geçtiği ülkeyi araştırırım, bir yemeğin ismi geçiyorsa onu ararım, farklı bir kişi söz konusuysa incelerim, yeni yazarlarla ve kitaplarla tanışırım vs. Böylesi çok hoşuma gider ancak bu romandaki bilgi bombardımanı halini sevemedim. Kitaptaki her bilgiyi ayrıca deneme türünde okusaydım memnun kalacağım kesin. Her şeye rağmen, öğrenmeyi sevdiğimden, roman konusundan kopmuş da olsam, Ardıç Ağacı'ndaki anekdotlardan faydalanmayı kâr sayıyorum. Örneğin Samsun Maarif Koleji'nin efsane müdürü Carl Tobey'i tanıdığıma sevindim. Kitapta bol bol bahsediliyordu kendisinden, ayrıca kendi araştırmamı da yaptım. Carl Tobey, roman kahramanı Erkan'ın okuduğu okulun müdürü. Birini tanıtacaksan roman içine konuya hizmet edecek şekilde yerleştirmen gerekir. Yazar bu ve bunun gibi gerçek bilgileri ansiklopedi maddesi yazar gibi aktarmış. Ayrıca Rasputin'i öldüren Prens Yusupov'dan, Edurdo Roditi'den, Redhouse sözlüğünün yazarı James Redhouse gibi birçok isimden de aynı şekilde bahsediliyor. Söylemek istediğim bu. Selçuk Altun belli ki bilgisini paylaşmayı seven bir insan. Bazı okurların onunla olan anılarına rastladım. Az ya da çok okuma gayretinde olan herkese dokunmak istediği belli. Örneğin kitapçıda rastlıyorsun, sohbet ediyorsun, "Şunu bulamadım" diyorsun, daha sonra hem o bulamadığın kitap hem de başka kitaplar eline ulaşıveriyor. Üstelik daha önce tanışmıyorken. Dolayısıyla roman daha çok okunduğu için, bilgi birikimini her kesime bu şekilde aktarma isteğiyle yazdığını düşünüyorum. Ardıç Ağacı'ndan edebi bir tat alamadım ancak daha önce bilmediğim bilgiler öğrendim. Örneğin Tirebolu'yu epeyi bir tanıdım. Tüm bunları denemeler halinde aktarsaydı daha bir keyifle okurdum.


    36 - PORTATİF EDEBİYATIN KISALTILMIŞ TARİHİ - ENRIQUE VILA MATAS 
    Okuduğum en ilginç kitaplardan biri. Yazar, Marcel Duchamp, Tristan Tzara, Aleister Crowly, Scott Fitzgerald, Walter Benjamin, Federico Garcia Lorca, Georgia O'Keeffe ve benzeri birçok sanatçıyı "Portatifler" olarak betimliyor ve bu isimlerin "Shandy" cemiyetini kurduklarından bahsediyor. Kurgu tabii. Fakat nerede toplandıkları, hangi faaliyetlerde bulundukları vs. derken ciddi ciddi böyle bir cemiyetin var olduğunu düşünüyorsun. Portatifler renkli sanatçılar. Cinselliğe düşkün, karanlığa sempati duyan ancak intiharı kesinlikle reddeden, bekâr, hırsları olmayan, arsız, kültürlü, kimsenin acayipliklerini küçümsemeyen, sınırlara inanmayan, ufku geniş ve kökleri derin bir dünya arzulayan kişiler. Tüm bu tanımlardan, yazarın kitapta bahsettiği her sanatçıyı böyle değerlendirdiğini anlıyoruz. "Her gizli cemiyetin kurucuları arasında muhakkak aykırılık etmeyi seven biri bulunur" diyor yazar. Shandy özelinde bu kişi Rigaut. Gerçekten intihar ettiği biliniyor. Şöyle bir mısrası var: "Siz hepiniz şairsiniz, bense ölümün tarafındayım". 
    Her Shandy'nin içinde tekinsiz bir ikizi var ve buna "Odradek" diyorlar. Odradek ismi, Kafka'nın bir hikâyesindeki küçük, garip yaratıktan geliyor. Odradekler bazen aylarca görünmüyor, ne zaman nasıl ve nerede ortaya çıkacakları belli olmuyor. Bir ara Prag'da toplanıyor Portatifler. Bu şehir gölge yanları çıkarmakta usta olduğundan Odradekler beliriveriyor sağda solda. 
    Sıkıcı, bunaltıcı kitaplar portatif edebiyat dışı. Dadacılar, fütüristler, sürrealistler hep Shandy. Walter Benjamin portatifle sıkıcı kitapları ayırmak için bir makine icat ediyor. Ağır tembellik dönemleri hariç çok üretken Portatifler. Evlilik çalışmaya engel olduğu için evlenmemeyi tercih ediyorlar. Beatles'ı, Led Zeppelin'i ve daha birçoğunu etkilemiş okültist Aleister Crowley sözde şöyle anlatıyor Portatifler'i: 
"Biz Portatifler'in dünyaya geliş sebebimizin, doğamızın en kuytu ve çapraşık köşelerini dışa vurmak olduğu gözümde her geçen gün biraz daha belirginleşiyor. Bizi yavan çağdaşlarımızdan ayıran da bu. Ayrıca hepimizin, dönemin ruhuna, ona eziyet ederek tonunu ve karakterini belirleyen temel sorunlara derinden bağlı olduğumuza inanıyorum. Yeni bir üslubun ustaları olduğumuzdan dilimiz esrarlı, çenebaz ve kaçık." Burada bir parantez açmak istiyorum. Aleister Crowley'i biliyordum ama oğluna Atatürk ismini koyduğunu yeni öğrendim. Şaşırdım. Doğru gibi duruyor. Çok ama çok ilginç bir karakter daha.
    Portatif Edebiyatın Kısa Tarihi böyle eğlenceli bir kitap. Enrique Vila-Matas'ın farklı görülen sanatçılara dair ayrıntılardan yola çıkarak hayali bir bütünlük yaratmasındaki zekâya bayıldım. 

    
    37 - BEN, KİRKE - MADELINE MILLER
    16 yaşındaki yeğenim mitolojiye merak sardığı için bahsetmiştim ona. Ben, Kirke'nin çok okunduğunu biliyordum. O da hemen almış. Ama ondan önce ben okudum. 
    Antik Yunan mitolojisi, büyücü tanrıça Kirke üzerinden başarıyla romanlaştırılmış. Daha önce Deep Tone bu kitaptan bahsettiğinde "Hazır mitolojik hikâyelerden yola çıkıp roman yazmak işin kolayına kaçmak oluyor" diye yorum yapmıştım. O da "Bu öyle değil" demişti. Haklıymış:) Erken konuşmuşum.
    Güneş Tanrı Helios ile Okeanos kızı Perseis'ten doğan Kirke, titan akrabalarıyla ve nymphelerle birlikte yaşıyor. Ancak diğerleriyle anlaşamıyor. Güzel olmadığı için dışlanıyor, büyücülük yeteneği ondan saklandığı için beceriksiz bir tanrıça olduğunu düşünüyor. Aşık olduğu bir ölümlüyü tanrıya çevirdiği gün büyü yeteneğini keşfediyor. Onunla uğraşan güzel ve kalpsiz nymphe Skylla'yı bir canavara döndürdüğünde Aiaie adasına sürülüyor, burada tek başına yaşamaya mahkûm ediliyor. (Aiaie'nin bugün Sardunya karşısındaki Etruia burnu olduğu düşünülüyor). Kirke bitkilerin gücünü keşfederek yaşıyor adada. O bir ölümsüz. Yıllar içinde pek çok misafiri oluyor. Kimi iyi niyetli, kimi değil. Kimini domuza çeviriyor, kimine aşık oluyor. Feminist bir roman bu. Yukarıdaki satırlarda bahsettiğim Son Aydınlık Yaz'dan daha feminist bir roman. Her satırda, tanrıça dahi olsan bir kadın olmanın zorluklarını hissediyorsun. Kirke, tanrıça dahi olsa tacizden kaçamıyor, güzel olmadığı için alay ediliyor, tanrı haline getirdiği ölümlü aşkı ona sırt çeviriyor. Ve tanrıça da olsa o bir anne... Günü gelip Odysseus'tan çocuğu olduğunda onu büyütmek için, Athena'nın kötülüklerinden korumak için, hem fiziksel hem psikolojik yorgunluk çekiyor, endişeler içinde kıvranıyor. Ölümlülerle kurduğu her ilişki canını yakıyor çünkü onlar dünyadan ayrılırken, o yaşamaya devam ediyor. Buna çocuğu da dahil. 
    Hem bir kadın romanı olarak, hem de mitolojiye merak sarmış okuyucuya rehber olma anlamında güzel bir kitap. 


    38 - ŞEHİRLER KİTABI - G.CABRERA INFANTE 

    Küba doğumlu Infante, devrimden sonra bir süre Küba Kültür Dairesi başkanlığı yapmış. Castro ile bir noktada fikir ayrılığı yaşayınca ülkesini terk etmiş ve Londra'ya yerleşmiş. Kitapta bol bol Londra'dan bahsediliyor. Ayrıca Küba, Venedik, Bahia,  Las Vegas, Peniscola, Avustralya'nın tinsel merkezi Alice Springs de yer alıyor bu kitapta. En sevdiğim türlerden biri. Ülkeler, şehirler, bol bol deneyim, tarih ve coğrafya... 
    Şehirler Kitabı'ndan yola çıkarak yazdığım bir başka yazı burada. 


    39 - NORMAL İNSANLAR - SALLY ROONEY
    Arka kapakta Elif Batuman'ın övgü dolu satırlarını okuyunca almaya karar verdim. İrlandalı iki gencin büyüme hikâyesine tanık oldum böylece. Connell ile Marianne aynı lisede okuyorlardı. İkisinin de akademik başarısı yüksekti. Connell okulun futbol takımında oynayan popüler bir gençti, Marianne ise bir parça asosyal. İkisinin de babası yoktu. Connell'ın maddi durumu iyi değildi, Marianne'in annesi varlıklı bir avukattı. Lise hayatının sözde normal şartlarında bir araya gelmeleri mümkün görülmeyen bu ikili birbirlerini buldular, ilişkilerini gizlice devam ettirdiler. Hep diğerlerini normal zannettiler, uyumsuz olan onlardı. Böyle böyle duygularına ket vurdular. Trinity Üniversitesi'ne başladıkları sırada ayrıydılar, bir süre sonra tekrar birleştiler. Üniversite yıllarında roller değişmişti. Bu kez Marianne popüler bir öğrenciyken, Connell büyük şehre alışmakta zorlanan sessiz bir gençti. Birbirlerine hep destek oldular. Kimi zaman sevgiliydiler, kimi zaman sadece arkadaş. Büyümek ve gerçek hayatla yüzleşmek zordu. Bu zorlu dönemin ağırlığını beraberce sırtladılar. 

    "Bir akşam, tam 'Emma'da' Mr.Knightley'nin Harriet'la evlenecek gibi olduğu yere geldiği sırada kütüphanenin kapanma saati gelmiş, kitabı kapatıp eve içinde garip bir sıkıntıyla dönmüştü. Romanlardaki olaylara bu şekilde kendisini kaptırmasını matrak buluyor. Romanlardaki insanların evlenmelerini bu kadar dert etmek ciddi bir entelektüel iş değilmiş gibi geliyor ona. Ama yalan değil, edebiyat duygulandırıyor onu. Profesörlerden biri 'Büyük sanat eserleriyle ilişkiye girmenin verdiği keyif' diyor buna."

    "Onun için burs devasa bir somut gerçek, bir anda karşısına çıkan dev bir yolcu gemisi gibi; isterse artık bedavaya yüksek lisans yapabilir, Dublin'de tek kuruş ödemeden yaşayabilir, kirayı dert etmeyebilir. Vermeer'in Die Malkunst'una bakarak Viyana'da öğleden sonrasını geçirebilir; dışarıda hava sıcakmış, isterse artık kendine ucuzundan bira da ısmarlayabilir. Hayatı boyunca bir manzara resminden ibaret sandığı şeylerin gerçek olduğunu fark etti bir anda:Yabancı kentler gerçekmiş, ünlü sanat eserleri de, metro sistemleri de, Berlin Duvarı'nın kalıntıları da. Adı paraymış bunun; dünyayı gerçek kılan madde."
   

    40 - YETİŞKİNLERİN YALAN HAYATI - ELENA FERRANTE 

    Bir büyüme hikâyesinden bir başkasına... İrlanda'dan İtalya'ya geçiyoruz. Hâttâ Napoli'ye... Çünkü Elena Ferrante söz konusu. Yazarın Napoli Romanları'ndan sonra okuduğum ilk kitabı bu. Sanırım diğerleri benim için asla Napoli Romanları'nın yerini tutamayacak. 
    Neden Yetişkinlerin Yalan Hayatı? Çünkü Giovanna'nın çok düzenli zannettiği aile hayatı, anne ve babasının sırlarının açığa çıkmasıyla alt üst oluyor. Ergenlik çağındaki Giovanna'nın kafası iyice karışıyor tabii. Ona dayatılan değerlerin gerçekliğini sorguluyor. Duygusal açıdan düşe kalka, olan bitenin içinde yol almaya çalışıyor. Elena Ferrante yine İtalyan ailelerin nefis portrelerini çizmiş. Bazı açılardan bize oldukça benzediklerini düşünüyorum. Aşk, meşk, miras, kavga, gürültü, gelenek, görenek... Napoli Romanları'nda da bunu hissetmiştim. 


    41 - EDUARD RODİTİ VE İSTANBUL AVANGARDI - CLIFFORD ENDRES
    Selçuk Altun'un tarzına epeyi bir lâf söyledim ama yalan yok, onun satırlarında Eduard Roditi'ye rastlayınca, kütüphanemde bu kitabın olduğu aklıma geldi. Hafızamı tazelemek için tekrar okudum.
    Ebat olarak küçük fakat içerik olarak dopdolu bir kitap bu. Eduard Roditi, bir dönemin Türk sanatı ve sanatçıları için çok önemli bir isim. Kendisi de bir şair. Babası İstanbul doğumlu fakat Fransa'ya yerleştiklerinden dolayı Eduard Paris'te doğmuş. 2.Dünya Savaşı sırasında Amerika'ya geçmiş. Daha sonra Yaşar Kemal'in İnce Memed çevirisini yapmak için İstanbul'a gelmiş ve 50'lerin, 60'ların sanat ortamına rüzgâr gibi girmiş. En yakın arkadaşları D Grubu ressamları. Toplanma yerleri Narmanlı Han'da sanat sohbetleriyle dolu günler yaşanmış. Eduard Roditi Türk sanatçıları yurt dışında tanıtmak için elinden ne geliyorsa yapmış. Bu anlamda Paris ve İstanbul arasında bir köprü gibiymiş. Türk sanatı hakkında yabancı kaynaklarda yazılar yazmış, gerekli kişileri birbirleriyle tanıştırmış, Türkçe eserlerin Fransızca çevirilerini yapmış. İstanbul Film Festivali'nin kuruluşunda bile onun izi var desek yalan olmaz. Şakir Eczacıbaşı onun için "Eduard sanat dünyasında o kadar çok kişiyi birbiriyle tanıştırmıştır ki, onsuz bir Türk kültür hayatı çok daha yoksul olur" demiştir. İstanbul onun için bir ilham kaynağıdır. Şöyle söyler yazar Clifford Endres: "Şurası tartışmasız bir gerçek ki, genç Eduard Paris'te yetişirken bile hem kendi ailesinden hem de uzaktan akraba oldukları Kamondo Ailesi'yle yaşadığı tecrübelerden süzülmüş bir İstanbulluluk kültürünü fazlasıyla özümseyerek yansıtacaktır tüm yaşantısına." 
    Eduard Roditi ve ailesinin İstanbul'la ilişkisi ayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun. Lisans yıllarımdaki sanat tarihi okumalarımdan bilirdim kendisini. Bir kez daha anmış oldum. 


    42 - ROMANTİK BİR VİYANA YAZI - ADALET AĞAOĞLU 

    Farklı bir roman bu. Adalat Ağaoğlu da aynen böyle söylüyor. Kitabın ilk sayfasında şunlar yazıyor: "Bu sayfalardaki bütün kişi, yer, kitap adlarının, tarihlerin, coğrafyaların 'gerçektekilerle' her türlü ilişkisi vardır. Sadece, kitabın okunup üflenmiş roman kategorilerinden hiçbiriyle ilişkisi yoktur. Yazarın özlemi bu romanın kafalarda önden hazır herhangi bir kalıba sokulmadan okunmasıdır". Öyle okuyorum ben de. Ve çok seviyorum. Tarih öğretmeni Kâmil Kaya'ya bayılıyorum. Herhangi bir savaşın nasıl bittiğiyle değil, o sırada askerlerin neler hissettiğiyle ilgilenmesi hoşuma gidiyor. Ya da siyaset gereği yapılan bir düğünde ne yendi ne içildi diye düşünmesi örneğin. Anlatılana değil, anlatılmayana olan merakıyla yakınlık kuruyorum. Bir de hep Viyana'yı görme isteği var. Yüreğimi ısıtıyor. Peki bir gün Viyana'ya gidebiliyor mu? Evet, gidiyor. Gerisi kitabın sayfalarında efendim. Rüya gibi, hâyâl gibi bir roman bu. Bir gün tekrar Viyana'ya gidersem, aklımda Kâmil Kaya'nın olacağına eminim.


    43- KÖŞEYE KISTIRMAK - PAUL AUSTER
    Yazarın ilk romanlarından biri bu. Tarzının dışında bir polisiye. Güç bela, takma isimle yayımlatmış. Bana kalırsa polisiye romanda da hiç fena olmadığını kanıtlamış.
    Ünlü beysbol oyuncusu George Chapman, bir kaza sonucu spor kariyerine veda etmek zorunda kalır. İlerleyen zamanda politikaya atılır. Bir gün bir tehdit mektubu alır ve olayı aydınlatması için özel dedektif Max Klein'den yardım ister. Max Klein, sistemin dayatmalarına dayanamayıp istifa etmiş eski polistir. Paul Auster'in klasik polisiye romanlardaki gibi bir dedektif portresi çizmeye çalıştığını gözlemleriz. Düzen karşıtı, korkusuz, umursamaz, evliliği henüz bitmiş, esprili bir dile sahip dedektif Max. Bunu bir seri haline getirse olurmuş. 
    Max işi alıp araştırmaya başladıktan iki gün sonra George Chapman evinde ölü bulunur. Cinayet zanlısı Chapman'ın karısıdır. İşler farklı bir yola girmeye başlar. Acaba George'u kim öldürmüştür? 


    44 - ÇİLİNGİR SOFRASINDA RAKI - DENİZ GÜRSOY 

    2020'yi şöyle keyifli bir kitapla bitirmek istedim. Neşeyle oturduğumuz sofraları özledik. Eskilerin "Adab-ı işret" dedikleri rakı içme terbiyesi bize özeldir. Dünyanın başka bir yerinde görülmez. Sevdiklerinle paylaştığın sofraların tadı başkadır, hatırası unutulmaz. Tüm bunlardan ve daha birçok bilgiden bahsediyor bu kitap. Örneğin, 9.yy.'da Arapların Sicilya'yı fethettiklerinde, üzümü sıkarak şırasını damıtıp elde ettikleri alkolü lamba yakmakta ve yaraları dezenfekte etmekte kullandıklarını; Sicilyalılar'ın da buna anason ekleyip "Tutone" adı verdikleri içkiyi yaptıklarını ve bunun bugün içilen rakının atası olduğunu söylüyor yazar. Güzel bir derleme olmuş. Sofraların sohbetine genel kültürü katmak için birebir:) 

    İşte benim listem böyle! Dilerim 2021 gönül rahatlığıyla okuduğumuz, endişeden uzak bir yıl olsun.


    Not: Özellikle Portreler bölümündeki paragraf karmaşası için kusuruma bakılmasın. Defalarca denedim fakat düzeltemiyorum. 

    Diğer listeler için: 2019'da HANGİ KİTAPLARI OKUDUM? 
                                  2018'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM? 
                                  2017'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?
                                  2016'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?