30 Ocak 2023 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

     Ara ara uğrayıp takip ettiğim dostlarımın yazılarını okuyorum fakat koskoca Ocak ayında kendi adıma tembelliği kırıp bir türlü yazı giremedim. Birkaç senedir her yıl ilk yazıyı bir önceki sene okuduğum kitapların ayrıntılı listesi olarak hazırlardım. Onu bile yapamadım. Ne yazık ki bu kez bu blogda "2022'de Hangi Kitapları Okudum" başlıklı bir yazı olmayacak. 
    Yine de... Yazma konusunda tembellik yapsam da hayata karşı o kadar tembel olmadığımın altını çizmek, kendimi savunmak isterim:) Ocak ayını keyifle ders çalışarak geçirdim. Geçtiğimiz Eylül ayında Anadolu Üniversitesi AÖF'nin "İkinci Üniversite" kapsamında "Görsel İletişim Tasarımı"na kayıt olmuştum. Bir süredir düşündüğüm bir şeydi. Fakat şu salgın o kadar enerjimi düşürmüştü ki hiçbir şeye yeltenemiyordum. Resmen hayattan soğumuştum. Kendimi ayağa kaldırmak için mücadele veriyordum. Neyse ki toparlamaya başladım. Hem seyahat perilerim geri gelmeye başladı hem de işte böyle bir takım faaliyetlerle ilgilenmeye başladım:) 
AÖF kaydından kimselere bahsetmedim. Başkaları nasıl davranır bilemem ancak ben koca kadın olarak, bir normal örgün lisans eğitimi üzerine iki açık öğretimin lâfını etmekten biraz çekiniyorum. Gel gör ki bir şeyler öğrenmeyi gerçekten çok seviyorum. Kendi kendime okumak, yazmak, çalışmak çok hoşuma gidiyor. Ama iş profesyonel anlamda çalışmaya gelince orada yokum:) AÖF'ye kayıt yaptırınca kardeşime "Bak şimdi anneme söyleyeceğim, 
o da 'okuyorsun okuyorsun çalışmaya gelince faydası yok' diyecek" dedim ve aynen öyle oldu:) Güldük tabii. Çünkü annem ben dışarıda çalışmadığım için "sen de çalışmıyorsun" deyip kardeşim tam bir işkolik olduğundan "sen daha ne kadar çalışacaksın" diyen biri. Ve anlamsızca senelerdir bunu tekrarlıyor. Bu arada... Ben de çalışan bir kadındım. Karnım burnumda toplu taşımayla işe gidip geldiğim, aniden doğuma gidip doğum iznimi bile kullanamadığım, huyuma suyuma hiç uymayan memuriyet günlerim unutuluyor. İş hayatını bırakıp evime, zevklerime, gezmeye, okumaya odaklandığımdan ve bir de çocuğumu büyüttüğüm için artık kendime daha fazla zaman ayırabildiğimden sanki hayatı hep laylaylom yaşamışım gibi algılanıyor. Çevremde herkes daha geç evlendi, daha geç anne-baba oldu. Biz eşimle çok erken tanıştığımız için hayata çok erken atıldık. Bunun sıkıntısını da yaşadık. Bir noktada işi gücü bıraktım. Bir ara yine dayanamadım -eski blog dostlarım bilir- ücretli öğretmenlik yaptım. Sosyo-kültürel açıdan zorluklarla dolu bir bölgenin ortaokulunda çalıştım. Manevi açıdan tatmin edici yanları olduğu gibi, aynı açıdan çok da hırpalayıcı bir deneyimdi. Zaten ücretli öğretmenin kalıcılığı olamaz, bir süre sonra ötesine ben de yeltenmedim.  Çalıştığım süre boyunca birkaç çocuğa dahi olsa -umarım tahminimden fazladır- olumlu etki yapmış olduğumu biliyorum. O defteri de kapattım. Ardından Orhun'un sağlık problemleri geldi ve çok şükür ki geçti. Birkaç sene de kafamı o meşgûl etmişti. İşte tüm bu süreç boyunca yeni şeyler öğrenmekten hiç uzaklaşmadım. Arada AÖF Halkla İlişkiler bitirdim. Mozaik, Katı', yağlı boya dersleri aldım. Şimdi Görsel İletişim Tasarımı'na devam ediyorum. Dikkat ederseniz tamamen ilgi alanlarım doğrultusunda keyfe keder bir eğitim durumu:) MSGSÜ Sanat Tarihi, arkasından AÖF Halkla İlişkiler ve AÖF Görsel İletişim Tasarımı. Zaman zaman pratik sanat kursları. Tam bir disiplinler arası eğitim örneğiyim:) 
    Lâfı çok uzattım ancak demek istediğim şu ki Görsel İletişim Tasarımı'nı zevkle okuyorum. Bundan bahsetmemenin "İkinci Üniversite" oluşumunu bilmeyenlere, bilseydi tercih edeceklere haksızlık olacağını düşündüğüm için oluştu bu yazı. O yüzden niye memnun olduğumu anlatmak istiyorum. 
    Eğer bir üniversite bitirdiyseniz, tekrar sınava girmeden, Anadolu Üniversitesi "İkinci Üniversite" seçeneklerinden birine kayıt yaptırabiliyorsunuz. Ben bir süredir açık öğretim Antropoloji okumak istiyordum. Bazı arkadaşlarım "sınava girip normal üniversiteye gitsene" diyorlar ancak cidden yollara düşmeye, yeni insanlarla muhatap olmaya mecalim yok. Genç birinin öğrencilik hakkını almak da doğru gelmiyor. Mütevazi olamayacağım, sınavı kazanırdım:) Yeğenim de sınava hazırlanıyor ve neyin ne olduğunu biliyorum. Hadi kazandım gittim diyelim, ben inek bir öğrenciyim, sınıfta dereceye girip çok sevdiğim gençlerin tepkisini çekmek istemem:) Dayanamam çalışırım çünkü. En iyisi açık öğretimdir, kendi kendime okurum dedim. İnceledim ve gördüm ki İkinci Üniversite kapsamında Antropoloji yok. Ben de Görsel İletişim Tasarımı'nı seçtim. Ve özellikle ilk yılın derslerinin Sanat Tarihi ile ne kadar uyumlu olduğunu gördüm. İşin teknik kısmında ne yaparım bilmiyorum, belki ek kurs vs.alırım ancak şu an her şey iyi gidiyor. Zaten senelerdir ilgilendiğim konuları -örneğin Estetik- bu kez farklı hocalardan dinlemek çok keyifli. Dikkat ederseniz "dinlemek" dedim. Her ünite için canlı dersler var ve bunları Eskişehir Anadolu Üniversitesi akademisyenleri veriyor. Biliyorsunuz, Eskişehir Anadolu Üniversitesi ülkemizin en iyi eğitim kurumlarından biri. Bu üniversitenin alanlarında isim yapmış hocalarını tanımak harika. Vakitlerini ayırıp bazen evlerinden, bazen okuldan canlı yayın açıyorlar. O sırada katılamazsan daha sonra kayıtları izleyebiliyorsun. Süre kısıtlı olduğu için fazla soru-cevap yapılamasa da konu üzerinde sesli değil ancak yazılı olarak interaktif bir iletişim sağlayabiliyorsun. Zaten devamlı "Sormak ya da eklemek istedikleriniz varsa bize mail atabilirsiniz, Eskişehir'e geldiğinizde okulu ziyaret edebilirsiniz" deniyor. Öğrenciler belli bir yaşta, belli birikime sahip kimseler olduklarından kısıtlı da olsa konu ile ilgili verimli yorumlar yapılıyor. Kitap, film önerileri oluyor. Asla boş muhabbetler dönmüyor ki bu bence şahane bir şey. Hocalar ağız alışkanlığıyla tam "Evet çocuklar!" derken "Çok özür dilerim, sevgili arkadaşlar demem lâzımdı" şeklinde konuşuyorlar:) Benim için, Mimar Sinan Güzel Sanatlar gibi katı akademik geleneğin sürdüğü bir okuldaki eğitimin ardından farklı hocalardan benzer konuları dinlemek çok iyi oldu. Bakış açım biraz daha genişledi. Bu blogda dahi sanat konularında yazarken kendi hocalarımın dediğinin gram dışına çıkmaktan endişelenirdim. Eskişehir Anadolu ekolünü ucundan kıyısından da olsa tanımak, o katılığımı kırmama sebep oldu. Gerçi çok da zıtlık yok. Örneğin "Görsel Estetik" dersini anlatan ressam Mustafa Toprak hocamız, sanatta yeterliliğini MSGSÜ'den almış bir sanatçı. Her şey benim açımdan çok keyifli yani. Takdir edersiniz ki sadece verilen üniteleri çalışıp geçmiyorum. Zaten her zaman okuduğum, incelediğim konular olduğu için dışarıdan da epeyi bir araştırma yapıyorum. Sayelerinde yeni kitaplara, yeni isimlere de ulaştım. Ve internete sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu bir kere daha anladım. AÖF Halkla İlişkiler'i okuduğumda sadece kitap okunup sınava giriliyordu. Şimdi okulun web sitesinden sana ait sayfaya giriyorsun, istediğin dersi çalışıp canlı ders kayıtlarını tekrar izleyebiliyorsun. Testler çözüyorsun, kitapları pdf olarak indirebiliyorsun, deneme sınavlarını kullanıyorsun. İstatistiksel olarak durumunu da görüyorsun. Şu kadar çalıştın, bu kadar çözdün gibi... Sınav belgesini de buradan indiriyorsun. Tek sorun, kitaplarda imlâ hatalarının çok olması. -de, -da kullanımı tam bir facia ve ben bu konuya takıntılıyım:) Kaptırmış içimden okurken imlâ hatalarıyla karşılaşmak bütün ritmi bozuyor. Bunun için okula mail atmayı düşünüyorum. Çünkü bu kadar emek verilmiş, verimli bir sisteme bu hata yakışmıyor.
    Bir yarı dönemi tamamladım. Final notları belli olmadı ama vizeler iyiydi. En düşük notu "Ben bunu havada karada yaparım" diye böbürlenip çalışmadığım, sadece ders kayıtlarını izlediğim Mitoloji ve Din dersinden aldım:) Öyle çok da hava atmayacaksın. Mezopotamya tanrılarının hepsini birbirine karıştırdım, mitolojik hikâyelerini okumadığım için zorlandım. Mart ayında ikinci dönem başlayacak. Yeni dersleri heyecanla bekliyorum. 
    Bu eğitim sayesinde yeni kitaplar, yeni filmler, yeni isimler tanıdığımı söylemiştim. Bir hareket, bir seçim ne güzel açılımlara sebep oluyor değil mi? Okul sayesinde aklıma gelen bir başka şey de Eskişehir gezisiydi. Onu da yaptık:) Okula gitmedim ama Eskişehir'e gittik ki onu bir sonraki yazıda anlatacağım. Bu sene kitap fuarında gezerken "Adım Adım Eskişehir" diye bir kitaba rastlamıştım. Ben onu normalde de alırdım ama Levend Kılıç ismini görünce "Yahu kimdi bu Levent Kılıç" diye düşünmeye başladım. O zaman dersleri yeni yeni çalışıyordum. Canlı derslerde Alper Altunay'ın devamlı "Levend Kılıç hocamız" dediğini, ona işaret ettiğini hatırladım. Hemen hem o kitabı, hem de bir başka kitabını aldım. Adım Adım Eskişehir'i tren yolculuğu sırasında okudum. Eskişehir'e bir kaç kez gitmişliğim var. Eşim de aynı şekilde. Ancak Orhun henüz görmemişti. Ben de devamlı "Bir gidip görmedin" diyordum. Zira severim bu kenti. Hoş biz de çocuğu yanımıza almamışız ama üniversite öğrencisiyken kendisi gidebilirdi:) Orada okuyan arkadaşları vardı. Hattâ bir sene o Tallinn'de normal okurken bile sınıfına Erasmus'la Eskişehir'den gelen öğrenciler olmuştu, halâ görüşür. Yine lâfı uzattım, yani bu kez onun da boş bir zamanına denk getirerek, anne-oğul iki günlüğüne Eskişehir'e gittik. Odunpazarı Modern Müze'yi görmek istiyordum ve açılışından bu yana araya salgın girmişti. Hızlı treni de denemek istiyordum. E hocalar da devamlı "Eskişehir'i gelin görün vs." dedikçe bir seyahat kıpırtısı başlamıştı. Gittik, geldik. Şahaneydi. Evden çıkmamızla Eskişehir'e varmamız bir oldu sanki. Bizim ev metrobüs durağına çok yakın, Söğütlüçeşme metrobüs durağı da tren istasyonuna çok yakın. Pıt pıt oradan oraya atlayıp Eskişehir'e geçiverdik. Bir sonraki yazıda anlatacağım.
  Bende bu sıra durumlar böyle... Bundan sonra daha sık yazı gireceğimin ümidiyle herkesi selamlarım efendim! 

    

30 Aralık 2022 Cuma

2022... SENİ GÜZEL UĞURLAMALI...

     Seneyi güzel bir seyahatin mutluluğuyla kapatıyorum dostlar! Geçtiğimiz hafta 2 gün Helsinki'de, 2 gün Tallinn'deydik. Evet, yine Tallinn:) Orhun iki aydır oradaydı. Film festivalinde çalıştı, bir-iki ufak tefek proje içinde yer aldı, arkadaşlarıyla, hocalarıyla görüştü. Son senesine denk gelen salgın sırasında okuldan aniden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Tezini uzaktan tamamlamıştı. Bu geri dönüş ona iyi geldi. Biz de çok sevdiğimiz Tallinn'i tekrar ziyaret etmek için bahane yarattık, gidelim gezelim Orhun'la birlikte dönelim dedik. Araya Helsinki'yi de kattık. 
    Daha önce Tallinn'i defalarca kez yazdım. Helsinki hakkında da bir yazım var. Yani şimdi tekrar uzun uzun anlatmam gereksiz olacak. 2019 yılındaki Helsinki gezisini ve Tallinn'e dair ilk yazının linkini en sonda paylaşacağım. Okumak isteyenleri bu yazılara beklerim efendim. Şimdi bir miktar fotoğrafla kısa kısa anlatmak, seyahat ateşini canlı tutmak isterim. Zira bende bir süredir cılızdı o ateş. Ve bundan hiç hoşlanmıyordum. 

    Sabah uçağıyla yola koyulup öğlen saatlerinde vardığımız Helsinki'de şöyle hafif karlı bir hava karşıladı bizi. Kuzey ülkesidir malûm, 1-2 saat sonra gökyüzü iyice kararacaktı.
    Soğuk mu derseniz? Çok soğuktu diyemem. Biz oradayken hava sıcaklığı -2 ile +2 arasında gidip geldi. Fakat yine de üşütür müyüz, hasta olur muyuz diye endişelendim çünkü hepimizin deneyimlediği  gibi ülkemizde halâ ılık günler yaşıyoruz. Bünye henüz soğuk havaya alışmış değil. Neyse ki olaysız döndük. 
Sadece dudağımda uçuk çıktı, o kadar :)
     
 
    Bu sefer gezimiz tamamen yürümek ve yemek içmek üzerine kuruluydu diyebilirim. Tallinn'in görmediğimiz bir tek müzesi yok. Kimilerini 2'şer kere ziyaret ettik hattâ. Finlandiya'da ise Tasarım Müzesi'ni görmüş ve çok beğenmiştim. Bu sefer, en azından Güzel Sanatlar Müzesi'ni gezeriz dedim ancak o da tadilattaymış. Diğerlerinin giriş ücretlerinin Euro bazında bize göre yüksekliği de gündemde olunca bu kez bağrıma taş bastım ve şehir gezmesine verdim kendimi. Zaten yeni yıl geliyor diye her yer ışıl ışıldı. Kuzey ülkelerinin insanı pek dindar olmasa da Noel esintisi yok değildi. İlk akşam Helsinki Katedrali'nin önünde kurulan Christmas Market'te epeyi bir vakit geçirdik.


    Aşağıdaki fotoğrafı ibret-i alem olsun diye ekliyorum. Eşim bunu çekti ve "Acayip güzel oldu" dedi. Peki arkamdaki o çifti ne yapacağız? :) Erkekler kusura bakmayın ama neden böyle oluyor? :) Orhun'a "Fotoğraftaki insanları silsene" desem o da üşenir şimdi. Neyse ki Instagram kullanmayı bıraktım da çok umursamıyorum. 
Siz blog dostlarım da bizi idare edersiniz artık. Burası başka bir dünya, burada önemli olan içerik. Öyle değil mi?

    Helsinki'deki ikinci günümüzde kahvaltımızı Regatta'da yaptık. Bir balıkçı kulübesinden dönüşen kafeyi o kadar çok sevmiştim ki ayrılırken hüzünlenmiştim ve bir daha yolumun düşmesi için dilekte bulunmuştum. Ve oldu! 
Artık üçüncü kez olacağını zannetmiyorum:) Eşimin bu şehre ilk gelişi olduğu için sevdiğim ve tekrar görmek istediğim neresi varsa sürükledim onu.

    
 
   Bu fotoğrafı da diğerlerinin neredeyse hepsinde kapkara bir kabanla olduğum için, değişiklik olması amacıyla ekliyorum. Sabahın erken saatlerinde soğuktan şişmiş olan yüzümün kusuruna bakılmasın. Regatta'nın içinden. Eski eşyaları bir parça azaltmışlar. Birkaç sene önce daha tıklım tıkış doluydu. 
Tarçınlı çörekler ise halâ taze ve mis kokulu...


    Aşağıdaki fotoğrafı ekleme sebebim ise arkamda görülen buz parçalarıyla dolu denizde bir kadının yüzüyor oluşu. Başımın arkasında kalmış görünmüyor ancak şunu hayal edin: Biz soğukla baş etmeye çalışırken orta yaşlı bir kadın sanki yaz mevsimindeymişiz gibi yürüdü ve suya girdi. Kuzey insanları alışık tabii. Tam bilemiyorum, 
ya sauna öncesinde ya da sonrasında soğuk suya giriyorlar da işte düşününce ister istemez bizim içimiz titriyor. 


    "Mutlaka görmelisin" dediğim yerlerden biri de "Taş Kilise". Orijinal ismiyle "Temppeliaukio"...  Bugün konser binası olarak kullanılan bu mekâna bayılıyorum. Ayrıntılı bilgi ve daha fazla fotoğraf için 2019 yılındaki yazıma, yani en sondaki linke muhakkak tıklamalısınız. Şehre ait daha aydınlık görüntüler de orada. Çünkü o zaman daha soğuktu fakat hava şahane berraklıktaydı.




Yürüdük, yorulduk, üşüdük. Şimdi ısınma vakti. Kapanma saati gelmeden, 1889 tarihli eski kapalı markete koşturduk. Önceki ziyaretimde çok kalabalık olduğu için yer bulamadığım meşhur çorbacıda aldık soluğu. 
Balık çorbası bitmişti. Gulaş olsun o zaman dedik. Çorbacının şöhretinin haksız olmadığına karar verdik.


    Ve Oodi... Şehrin en yeni kütüphanesi. Şehrin 101.bağımsızlık yılında yöneticilerin halka hediyesi. Tam bir yaşam alanı. Okuyanlar, müzik yapanlar, dikiş dikenler, bilgisayarları kullananlar, sadece oturup vakit geçirenler... Genç, yaşlı, çoluk çocuk... Biz de burada epeyi bir vakit geçirdik. Daha fazla fotoğraf için yine diğer yazıya tıklanması gerekmekte. Daha önce bol bol fotoğraf çektiğim için bu kez sadece anın tadını çıkarmayı tercih ettiğimi belirtmek isterim.


    Ve 3.gün Tallinn'e... Helsinki-Tallinn arası 2 saat süren keyifli gemi yolculuğu... Bir ara gemideki free shop'u gezmenin haricinde, Baltık denizinde tatlı tatlı yol alırken ikimiz de kitaplarımıza gömüldük. Sıcak şarap eşliğinde Ishiguro cümleleri... Ne keyif!


    Canımız Tallinn'imiz halâ çok güzel, çok romantik. Eski şehir bölgesinin girişinde yer alan çiçek pazarı halâ rengârenk. Bir yerde, zamanında Helsinki'nin Tallinn'e rakip olması amacıyla kurulduğunu okumuştum. Doğrudur. Şehri kuranlar sonuçtan memnun kaldı mı bilemem ama bugün bir turist gözüyle Tallinn'in Helsinki'den daha sıcak, daha samimi, daha estetik, tarihi açıdan daha korunmuş olduğunu söyleyebilirim. Eski Helsinki evlerini görmek için ufak bir bölgeyi ziyaret etmek gerekiyor. Tallinn'de ise çoğu sokak zamanda yolculuk hissi yaratıyor. Ki bunlar asla yıkık dökük değiller. Pırıl pırıl, halâ yaşanan evler. Önceki Tallinn yazılarımda ve artık kullanmadığım ancak açık olan Instagram hesabımda bol fotoğraf mevcut. 
    
    Tallinn'in Old Town bölgesi en iyi korunmuş Ortaçağ mekânlarından biri. Christmas Market'i ise daha önce ödül almış küçük, sevimli bir pazar yeri. Her iki gecemizde de uğramadan yapamadık. 


    Örneğin evlerden biri... En güzeli değil. Ama yine de beni etkiledi. Şehrin her bölgesinin böyle olduğu düşünülmesin. Eski SSCB zamanından kalma binaların olduğu bölgeler de var, yeni teknolojiyle yapılmış evlerin olduğu bölgeler de var. Ancak hepsi uyum içinde. Son gidişimizden bu yana imar işlerinin arttığı, yeni alışveriş merkezlerinin, yeni evlerin yapıldığı, hattâ ahşap geleneğin aksine tasarımlarda metalin gözle görülür şekilde kullanıldığı, bazen ahşapla yan yana kullanıldığı, fütüristik açılımlar yapıldığı bir gerçek. Yine de eski ve yeni uyum içinde. Bunu başaranlar da varmış dedirten cinste. Anlatımımı fotoğrafla destekleyemiyorum çünkü pek çekmedim, çektiklerim de başarılı değil. Görmek lâzım.


    Tallinn'de en sevdiğim kitapçıya uğramasam olmazdı. Burası bir sahaf aslında. Daha önce eski resimli masal kitapları gibi kitaplar aldığım oldu. Bu kez kitap almadım ama her zamanki gibi eski rozetlerin olduğu kutuyu karıştırdım. Dayanamayıp birkaç tane daha aldım. Hepsini de kullanıyorum. Zamana direnmişler, bugüne gelmişler, kazaklarımın gömleklerimin yakasını süslüyorlar. Keyifle taşıyorum. 

    Ve tabii antikacılar çarşısı. Ne olacak benim bu eski merakım bilmem? Bu tip mekânlarda vakit geçirmeye bayılıyorum. Hele farklı bir ülkede oldu mu o ülkenin yaşanmışlıklarına dair ipucu verdiği için ayrı dikkatimi çekiyor.

    Biz gezdik, gördük, keyifli vakitler yaşadık ancak hepimiz çok iyi biliyoruz ki dünyanın başka yerlerinde savaşlar sürmekte. Tallinn'de çok sevdiğim tarihi Cafe Maiasmokk'un karşısında yer alan Rusya Büyükelçiliği'nin önünde böyle bir görüntü mevcut. Rusya'nın Ukrayna karşısındaki tutumunu protesto etmek isteyenlerin tepkisi yazıya dökülmüş. Normalde doğru dürüst polis görülmeyen şehirde binanın önünde bir polis arabası nöbet tutmakta. Bu durum benim kafamı kurcalıyor. Kendi hayatımı sorunsuzca yaşamak isterken aslında sorunların hiç bitmediğini bilmek kötü hissettiriyor. Hattâ ikiyüzlü hissettiriyor. Elimizin uzanabildiği kişiler var, uzanamadıklarımız var. Hepimiz için böyle. Herkese ulaşabilmemiz mümkün değil. Bir yandan kendi hayatımızı da yaşamak durumundayız. Şimdi tam açıklayamadığım, dillendirmeyi beceremediğim bir keyifsizlik hali ki korkarım asla bitmeyecek. Kötülerin sıradan insanın sırtına yüklediği ağırlıktan nefret ediyorum. 

    Öff! Güya ben bu blogda hep güzel şeyleri yazacaktım. Arada bir ipin ucu bir miktar kaçıyor böyle. 
Velhasılıkelam sevgili dostlar! Gözlemlerime göre Helsinki halâ güzel, Tallinn ondan kat kat güzel. Her iki şehirde de turistik faaliyetler artmış. Müzelerin giriş ücretleri artmış. Açık olmayan bazı tarihi binalar ziyarete açılmış. 2016'da ilk gittiğimde işaretlemek için ismini zorlukla bulduğum sahaf dükkanı "Fotoğraflarınızda bizi etiketleyin. #raamatukoi" diye yazı asmış. Çok fazla gezen var. Yabancı turist çok. Türk turist az. Uzakdoğulu ve Asyalı hakimiyeti dikkat çekiyor. Sanırım insanlar salgındaki kapanmaların acısını çıkarıyorlar. Her iki şehirde de kış mevsiminde akşam çok erken saatte sokaklarda in cin top oynardı. Bu değişmiş. İnsanlar dışarıda daha fazla vakit geçirir olmuş. Yeni restoranlar, kafeler açılmış. Toplu taşıma ücretleri de 1 ya da 2 Euro civarı artmış. Tallinn'de resepsiyonun olmadığı, her işini makinelerle hallettiğin yeni nesil oteller çoğalmış. Sokaklarda elektronik kuryeler gezer olmuş. O an soğuktan telefonumu çıkarıp fotoğrafını çekemedim, elektronik kuryeyi görünce çok şaşırdık. Piti piti adres arıyordu. Küçücük bir şey.  Bir an "Taşımayı da bunlar yaparsa insanlar ne iş yapacaklar" diye düşünüp dehşete düştüm ancak o sırada esen rüzgâr ve yüzüme yüzüme çarpan kar, böyle soğuk ülkelerde tercih edilebilir bir durum olduğunu hatırlattı. Kaçınılmaz bir değişimin içinde olduğumuz kesin. İnsanlığın hayrına olmasını diliyorum. Aslında oldu olacak her işi robotlar halletse, biz sadece gezsek, görsek, iletişim kursak ne güzel olur değil mi? Abarttım mı? Bence abartmadım. Yeni bir yıla girerken dilek dilemek hakkımız. Bu yazıyı okuyan herkes için dileklerinin gerçek olacağı şahane bir yıl temenni ediyorum. 2023 hepimize güzellikler getirsin. 
Yazının son fotoğrafından size el sallıyoruz. Sevgiyle efendim...







   *Sağda yer alan "Etiketler" bölümünde, Tallinn başlığı altında, şehre dair diğer yazılar bulunmaktadır.


1 Aralık 2022 Perşembe

İLK FOTOĞRAF...

    Birkaç gün önce basılı ilk fotoğrafın görüntüsüne rastladım. Bunu ilk kez görüyordum ve daha önce nasıl olup da merak etmediğime çok şaşırdım. Çünkü fotoğraf makinesi artık cebimizde ve biz gerekli gereksiz devamlı görüntü kaydediyoruz. Hattâ o fotoğrafları internet ortamında başkalarıyla paylaşıyoruz. Ve ben -bir süredir ihmâl ettim ancak- elimde maddi olarak kalmasını istediğim fotoğrafları muhakkak bastırıyorum. Görüntü kaydetmeye önem veriyoruz yani. Hâl böyleyken tarihteki ilk fotoğrafı daha önce görmemiş olmama, merak etmemiş olmama şaşırdım. Neyse ki bir şekilde karşıma çıktı. İlk basılı fotoğraf bu efendim:

    Tarih 1826. Neredeyse 200 sene öncesi... Görüntüyü kaydetmeyi başaran kişi Joseph Nicephore Niepce. Varlıklı bir ailede doğmuş, bu yüzden kendini rahatça bilime, araştırmaya adamış bir Fransız. Bir süre Nice yöneticiliği de yapmış ancak bu görevi bile araştırmalarına vakit ayırmak için bırakmış. 
    Camera Obscura'yı bilir misiniz? Bu "Karanlık Oda" denebilecek bir düzenektir. Ben lisans eğitimim sırasında öğrenmiştim. Çünkü kullanan ya da ilgilenen ressamlar vardı. Herhangi bir kutuya delik açıp ışığın bu delikten geçmesini sağladığınızda, arkadaki görüntü ters şekilde kutunun içinde belirir. Bu durumu ta Antik Çağ zamanlarında keşfeden insan, önce camera obscurayı gerçeğe yakın çizimler yapmak için kullanmış ve yıllar içerisinde "Mercek eklesem ne olur? Görüntüyü nasıl sabitleyebilirim?" gibi sorularla adım adım bugünün fotoğraf makinesini oluşturmuştur. Basit bir camera obscura düzeneğini herkes hazırlayabilir. Şu anda, Orhun küçükken neden denemediğimi sorguluyorum. Her neyse... Konumuza dönecek olursak... Bugünün fotoğraf makinesinin atası camera obscuradır. Günümüze ulaşan yolda Niepce, camera obscura kullanarak görüntüyü sabitleyen ilk kişi konumundadır. Daha önceki deneylerde görüntü silinmiş. Niepce ötekini denemiş, berikini denemiş, en sonunda bitümüyle kaplı, cilalı kalaylı bir levha üzerine silinmeyen görüntüyü basmayı başarmış. Les Gras'daki aile evlerinin bir penceresine yerleştirdiği kamera, bunun için 8 saat pozlama yapmış. Evin bulunduğu yeri, manzaranın bugününü merak ettim ve küçük bir internet araması yaptım. Ev bu imiş:

    Aman fotoğrafı aldığım sayfanın linkini eklemeyi unutmayayım. Zira insanlar gidip araştırmışlar, ortaya güzel bir yazı ve video kaydı çıkarmışlar. Meğer bu ev bugün ziyarete açıkmış. Şu adresten konuyla ilgili sayfaya ve diğer fotoğraflara ulaşabilirsiniz: https://petapixel.com/the-first-photo/
    Ömrünü bilime adamış Nicephore Niepce -ki kardeşiyle birlikte ilk içten yanmalı motorlardan birini keşfeden de kendisi- tüm varlığını araştırmalarında harcayarak yokluk içinde hayata veda etmiş. Bir süre, kullanılabilir ilk fotoğraf makinesi sayılan aletin yaratıcısı Mande Daguerre ile çalışsa da her zaman olduğu gibi kıymet bilmezliğe kurban gitmiş. Neyse ki oğlu, Daguerre ile ortaklığı sürdürerek Fransız hükümetinin maddi desteğine hak kazanmış.
   Fotoğrafın akıbetini de merak ettim. Bir süre kayıpmış. Fotoğraf tarihçisi Helmut Gernsheim, bir dedektif gibi iz sürerek 1952 yılında "Les Gras'daki Pencereden Görünüm"e ulaşmış. Fotoğraf bugün Texas Üniversitesi koleksiyonunda özel şartlarla korunmaktaymış. 
    Fotoğraf çekmek bugün bizim için oldukça sıradan bir eylem. Bu uğraştan aldığımız keyfi yıllar içinde gelişim anlamında kafa yoranlara borçluyuz. Bu yazıyı telefonumla en son hangi fotoğrafı çektiysem onu paylaşarak bitirmek istedim. Annemin göz doktorundan aldığım reçetesini çekmişim:) Dolayısıyla paylaşamıyorum. Annemin gözlük numarasını ne yapacaksınız? Saçma olur:) O zaman WhatsApp'tan bana en son ne gönderilmiş, ona bakayım dedim. Orhun bir Twitter görüntüsü yollamış. Twitter'da yer almış olsa da siyasi içerikli olduğu için hadi onu da paylaşmayayım. Bu sefer son ekran görüntüsüne yöneldim. Bazen bir şeylerin ekran görüntüsünü alıyoruz ya hani? Teknolojinin geldiği noktaya bakar mısınız? Eh onu paylaşayım madem. Spotify 2022 dökümümden bir görüntü almışım en son. Niye diyeceksiniz? Belki burada kişisel Spotify yıl sonu değerlendirmemi paylaşıp bir yazı yazarım diye düşünmüştüm:) Buyurunuz: 

    Son fotoğraflar gönlüme göre çıkmasa da bu ekran görüntüsüyle fena bir yazı sonu olmayacak gibi:) 
Yapay zeka beni "Detaycı" olarak değerlendirmiş. Bir sanatçıyı sevdiğimde kataloğunu tüm yönüyle öğreniyormuşum. Keşfettiğim her sesi ve bilgiyi adeta içime çekiyormuşum. Hakikaten öyle, orada dinlediğim şarkıcının her albümünü teker teker inceliyorum. Yıllarına bakıyorum, hangi şarkıların olduğuna bakıyorum, unuttuklarımı hatırlıyorum, yenilerini öğreniyorum. Kitap okurken, film izlerken de böyle. Bir ayrıntıya takılıp anında araştırıyorum. Yazarın, yönetmenin, şarkıcının, ressamın, bilim insanının hayat hikâyesine göz atıyorum. Spotify da hakkımı teslim etmiş:) Tabii bu bir yandan korkutucu bir şey aslında. Internet üzerindeki her işlemimiz profilimizin oluşturulmasına yarıyor. Teknolojinin ulaştığı nokta inanılmaz, ulaşacağı yeri hayal etmek ise 
bir yandan ürkütücü bir yandan heyecan verici. İlk fotoğrafın dumansı görüntüsünden, digital ortamda dinlediğim şarkılarla belirlenmiş analizin net görüntüsünü almaya... Şaşırmamak elde değil!
    


15 Kasım 2022 Salı

DÜŞÜNME MEVSİMİ İNLETEN RENGİ... *

     Emektar laptopum nihayet tamir edildi. 15 yıla yakın bir süredir benimle ve son zamanlarda iyice teklemeye başlamıştı. Her işlemi yapamıyordum. Kesinlikle yeni bir laptop almak da istemiyordum çünkü kendisinden çok memnundum. Hâlden anlayan bir tamirci buldum. Elimdekinin Lenovo'nun en başarılı modellerinden biri olduğunu, ayırabildiğim bütçeyle alacağım yeni bir makinenin bunun yerini tutmayacağını söyledi. Derledi, toparladı. Ve şimdi umarım birkaç sene daha canım dostumla beraberiz. Evet, çok sevdiğim eşyaları canlı zannediyorum:) Bu hiç de hoş olmayan bir durum aslında. Yok yere duygusal bir yük. İşin duygusallığı bir yana, bu devirde gereksiz yere para harcamak da akıl kârı değil. Bu ara bir de telefonumu değiştirmek zorunda kalmıştım. Yani laptopumun tamir edilebilirliği beni her açıdan mutlu etti. O zaman artık daha sık yazı yazabilirim. Bir dakika! Yazabilir miyim? Bilmiyorum! Pek kısa olmayan bir süredir enerjim epeyi düşüktü. Bazen insanın çok fazla düşündüğü, gerekli/gereksiz hüzünlendiği zamanlar olur. Böyle bir dönemdeydim. Gerekli hüzünlerim vardı, gereksiz hüzünlerim vardı. Kimini yolcu ettim, kimi hâlâ mevcut. Yine de... Sanırım ufak ufak toparlıyorum. 
    Toparlamak için harekete geçmek şart. O zaman evi baştan aşağı boyatalım dedim. Hiç de sevmem ama boyanın zamanı çoktan gelmişti. Salgın zamanı tembelliğinden uzaklaşmak gerekiyordu. Hazır Orhun birkaç aylığına Tallinn'e gitmişken, hane halkı sayısı ikiye düşmüşken işe koyulduk. Taşınır gibi her şey yerinden oynayıp tekrar elden geçirildiği için benim açımdan ayak altında gezen insan sayısı ne kadar az olursa o kadar iyiydi, zira bu tip işlerde biraz sinirli oluyorum:) Renkleri tamamen değiştirdik. Mutlu sarılar, karizmatik griler, salda mavileri havada uçuştu.  Bir haftaya yayılan bir boya-tadilat işlerine girişip yorulduk ama renk değişimi bana iyi geldi.
Fotoğraf gerçek tonları yansıtmıyor olsa da şöyle ufak bir örnek ekleyeyim. 

    Buralardan uzak kaldığım süre içinde küçük bir de Selanik gezimiz oldu. Schengen vizesini Yunanistan'dan almıştık ve henüz bir yere çıkamamıştık. Açılışı yapalım dedik. Bu sonbaharın en güzel günleriydi sanırım. 

    Selanik bize hep iyi gelmiştir. Kendimizi en rahat hissettiğimiz, özlediğimiz kentlerden biri... Ekim ayına göre hava da çok güzeldi. Kafeler, restoranlar yine hayattan keyif almayı bilen Yunanlarla doluydu. Önceki yıllara göre Türk turistin azlığı dikkat çekiyordu. Avrupalı turistler ise bir o kadar artmış. Profitis Ilias Kilisesi'nin bahçesinde "The End Of The F...ing World" dizisinin başrolündeki Alex Lawther'e rastladım. Ana kapının karşısındaki bankta bağdaş kurup oturmuş kitap okuyordu. Böylesi bir turistlik hoşuma gittiği için internete girip Lawther'ü inceledim. Tarih okumayı planlamış ancak oyunculuğa yönelmiş. Bir Bizans kilisesinin bahçesinde vakit geçirdiğine göre, Yunanistan öncesinde veya sonrasında İstanbul'a uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüm. Anlaşılan tarihe meraklı bir İngiliz olduğundan Atatürk'ü de tanıyor olmalı. Atatürk'ün evine gidip gitmediğini merak ettim. Bizler için önemli bir mekân orası. Ancak yabancı turistler açısından düşününce Atatürk ve döneminin Selanik'i hakkında ne denli yeterli olduğunu sorguladım. Biraz bilgi sahibi olmadan gitmek ve anlamak zor gibi. Niye Alex Lawther'le konuşup ondan öğrenmediğimi sorabilirsiniz ancak ünlüleri rahatsız etmek, fotoğraf çektirmek gibi hareketlere girmeyenlerdenim. Dikkatlice bakmam bile. Çünkü ben ünlü olsam böyle isterdim:) Üstelik çocuk dalmış kitap okuyordu. Belki bir Selanik rehberi, belki Bizans mimarisi hakkında bir kitap... Entelektüel oyuncuları severiz. 
    En son gördüğümüzden beri Selanik pek değişmemiş. Liman tarafı düzenlenmiş. Haberlerden görmüşsünüzdür, bu noktadan İzmir-Selanik feribotları ulaşıma başladı. 

    Selanik'te yine geç saatlere kadar sokaklar canlı. Şehrin eski Müslüman bölgesi Ana Poli'de çok şirin bir evde konakladık. Eski evimiz güzeldi güzel olmasına ama biz daha çok dışarıda, kalabalıklar içindeydik. 
    İşte böyle... Bu sonbaharın keyiflerinden bahsetmek istedim. Aslında Kasım ayı da ben ve yakın çevrem için neşeli bir aydır. Bu ay -benimki de olmak üzere- çok fazla doğum günümüz vardır ve kutlamalar yaparız ancak bu yıl teyzem rahatsız olduğundan, tedavisi sürdüğü için ister istemez tatsızız. Kafamın karışıklığı biraz da bundan. Her şey yaşama dair diyerek tevekkül gösteriyoruz ve devam ediyoruz. Ancak herkes çok iyi bilir ki böylesi ailevi durumlarda eskiler, yeniler, her olan biten, olacak olan kafanı kurcalar. Bizim coğrafyada, kişisel huzursuzluğun yanına bir de asla yok olmayan toplumsal huzursuzluklar eklenir. Dimdik ayakta kalabilene ne mutlu. 
Ben de ayaktayım. Buradayım. Ve bazen uzaklaşsam da bu mecrayı ihmâl etmemeye niyetliyim.



*Sonbahar / Ahmet Hamdi Tanpınar


11 Ekim 2022 Salı

BUGÜNLERDE... VE BİR MİKTAR GEÇEN YAZDAN...

     Aksiliklerin üst üste geldiği bir dönemdeyim. Ailecek öyleyiz. Hattâ buna yakın çevrem de dahil. 
Birkaç gün öncesine kadar -olumsuz haberler ve birtakım belirsizlikler yüzünden- ruh gibi dolaşıyordum, 
yavaş yavaş kendime geliyorum. Kendisine ayıp olacak ama geçen yaz mevsiminden bir şey anladığımı söyleyemem. Tuhaftı. Ne ara geldi, ne ara gitti bilmiyorum. Dileğim hepimiz için sonbahar ve kışın güzelliklerle gelmesi. Muhakkak bilirsiniz, Twitter'da birkaç meşhur meteoroloji hesabı var. "Ben bildim" diye övüne övüne, çekişe çekişe hava durumu tahminleri yapıyorlar. Bu hesaplar eylül ayı girer girmez kış mevsimini, soğuk ve karlı havaları güzellemeye başladılar. Hava bozdukça "Yaz sıcaklarını sevmeyenlere müjde" diyerek yorumlarda bulundular. Bence biraz abarttılar. Yaz dediğin zaten çabucak gelip geçen bir mevsim. Eylül girer girmez "Yaşasın! Soğuk havalar şu gün başlıyor" demek niye? Bana hiç de müjde gibi gelmedi. Eylül ayının da yaz sayılabileceğini düşünüp kendini avutanlardanım. Kış nasıl olsa gelecek. Şanslıysak battaniyemizin altına sığınıp kahvemizi içerek huzurla kitap okuyacağımız, film izleyeceğimiz günleri de yaşayacağız. Bu sene nasıl gelip geçtiğini anlamasam da bende yaz mevsimini çekiştirmek yok. Birçok beklenmeyen gelişmenin, bir miktar sağlık probleminin arasında 
yine de güzel bir tatil yapmıştık. Senelerdir görmek istediğim Selimiye köyüyle tanışmak bu yaza kısmet olmuştu örneğin. Kafamın dağınıklığından dolayı Selimiye'yi anlatamadım. Nerede benim keyifle yazdığım seyahat yazılarım? Tarihinden girer coğrafyasından çıkar, gerekiyorsa biraz güncel biraz politik yorumlar katar, kulaktan dolma değil tamamen deneyime dayalı tavsiyelerde bulunur ve tekrar geziyormuşçasına hevesle anlatır da anlatırdım. Küresel salgın dönemi seyahatlerimizi kısıtlamakla kalmadı, yeni yeni başlayan yolculuklara dair paylaşımların coşkusunu da köreltti. Madem yeri geldi, ben yine de Selimiye'ye dair iki kelâmı sakınmayayım. 

    Daha önce ziyaret etmeyip aklında olan varsa muhakkak görmeli. Zaten Marmaris'in her yeri ayrı güzel. Selimiye de Marmaris'in en sakin, en doğal, en şirin yerleşimlerinden biri. Dilerim böyle kalmaya devam eder. 
Biz yüksek bölgelerinde bir otelde konaklamayı tercih etmiştik ve her sabah şöyle bir manzaraya uyanıyorduk. 



    Yorgun zihinlerimize nasıl iyi geldiğini söylememe gerek yok. Serçe Limanı'nda, Çiftlik Koyu'nda geçirdiğimiz sakin saatler; tekne turunda Selimiye yerlisi kaptanla yaptığımız sohbet, Giritimu'da rakı-balık, tatlılarına karşı koyamadığımız için iki akşamda bir uğradığımız Paprika, Delice'nin asla gürültüye kaçmayan müzikli geceleri... Selimiye yazı çok güzeldi. Soğuk mevsimi sevenler sabırsızlıkla bekleyedursun belki tatilini ekim ayına erteleyenler vardır. Neyse ki ülkemizin bazı bölgeleri denize girmek için halâ uygun. Biz sezonu kapattık; bu ay Akdeniz'e, Ege'ye uzanacak olan varsa benim için de maviliklerle buluşsun.

    Bana göre yaz bitmeden, hemen eylül ayının başında küçük bir de Pamukkale seyahatimiz oldu. Pamukkale'yi çok seviyorum. En son 2015 yılında gitmiştik. 7 yıl nasıl geçmiş anlamadım. O seyahatte Orhun yanımızda değildi. Haliyle bu özel coğrafyayı ne bizimle, ne kendisinin henüz gidip görmemiş olması sürekli aklımdaydı. 
Ayarlamaları yaptım, düştük yola. 

    Birtakım belirsizlikler içinde düşüncelere daldığımız dönemde yapılacak en güzel şeydi. Pamukkale travertenlerinin, o doğa harikasının ve antik Hierapolis kentinin enerjisi bize çok iyi geldi. Orhun "Haklıymışsın, burayı yaşamak gerekiyormuş" deyip durdu ve çocuk gibi hem travertenlerden, hem antik havuzdan ayrılamadı:) Bense Hierapolis'in antik tiyatrosunda saatlerce oturup hiçbir şey düşünmeden kalabilirim. Türkiye'de en sevdiğim, en etkilendiğim antik kenttir Hierapolis. 

    

    Pamukkale bu kez çok kalabalıktı. Dünyanın aklınıza gelebilecek her yerinden turist vardı. Türk lirasının ekonomik kaybı nedeniyle onlar için en çok gezilecek zaman bu zaman. Tabii ki gelsinler görsünler, olması gereken bu ancak "Sevgili Günlük" modunda tarihe not düşmek isterim ki bizim de gezemediğimiz zaman bu zaman. Hem dövizin değerinin artması hem de "giden kalıyor" mantığıyla bu sıra diğer ülkeler tarafından özellikle gençlerimize uygulanan vize reddindeki yüksek oran, uzak coğrafyalara yapmak istediğimiz yolculukları engelliyor, 
hevesler bir başka bahara kalıyor. Dilerim baharlar yakındır.

    İşte böyle... Hep sıkıl, hep bunal olmaz. Bir süredir uğramadığım sayfama tatlı kaçamakların anılarıyla selam çakmak istedim. 2022'yi hoşluklarla da hatırlamak gerekir. Kışı ve sonbaharı hevesle bekleyenlere serzenişte bulunmuş olabilirim fakat sonbahar ritüelimi ihmâl etmiş de değilim. Yazıyı yazmadan önce mevsim döngüsü tabağımı yeniden düzenledim:) 
    
    Mum ışığının yumuşaklığı, sakinliği iyi gelsin. Sağlıkla... Huzurla...



2015 yılından Pamukkale yazıları: Hierapolis'te Ben... 
                                                        Hafta Sonunda Denizli



24 Ağustos 2022 Çarşamba

ÇOĞU İNSAN İYİDİR...

     Dışarıda öyle pis bir hava var ki... Yağacak mı yağmayacak mı bir türlü karar veremiyor. Biz yağmur beklerken araya dolu bile sıkıştırabilirmiş. Bazen acayip bir esinti oluyor, balkonun kapısı açılıp kapanıyor. Sandalyeyle desteklemek lâzım. "Bu yazdan hiçbir şey anlamadım" diyesim var ama diyemiyorum. Yazın çoğunu hastalıklarla geçirmiş olsak da diyemiyorum. Dilim varmıyor. Hep böyleyim. Mesela çok zor bir sene mi yaşandı? Konuşulduğu zaman "Ama hep kötü değildi ki, şu da olmuştu" diye ekliyorum. Bir insanın acayipliğini mi düşündüm? Aklımdan "Şu huyu iyi ama" diye geçmese olmuyor. Bazen bu özelliğim karşımdakini sinir etmiyor değil. Gazını almış giden kişiyi "Ama şöylesi de var..." diye frenlemek iyi olmayabiliyor:) Vallahi bunları çok iyi bir insan olduğumu belirtmek için söylemiyorum. İyilik değil bu, farklı bir şey. Yaşadığım hiçbir şeye, tanıdığım kimseye kıyamama duygusu... "Zor bir seneydi ama benimdi, benim hayatımdan bir parçaydı" hissi... "Bazen sinirlendiriyor ama o benim hayatımdaki insanlardan biri" düşüncesi... Örneğin ben kendini beğenmeyenleri asla anlayamam, özdeşlik kuramam. Fiziksel güzellik isteğinin ayyuka çıktığı bu dönemde birçok kişinin takır takır estetik müdahalelerde bulunmasına da anlam veremem. Yanlış anlaşılmasın, kınama değil bu. İsteyen istediğini yapar. Anlamlandıramıyorum sadece. Güzel olmadığımı biliyorum, kafama taksam çoktan burnumu, çenemi yaptırmıştım:) Ancak içimde öyle samimi bir "Bu benim. Ve Sezer'i çok seviyorum" duygusu var ki..:) 
Gel gör ki bu konularda aksi yönde sıkıntı çekenleri de çok iyi anlıyorum. Ben nasıl ki ilk anda her şeyin içindeki iyi ya da idare edilir yönlere dikkat ediyorsam, bunlar dikkatimi çekiyorsa, önce olumsuz tarafı görenlerin de elinde olmadan böyle davrandığını biliyorum. Sanırım bu konuda biraz şanslıyım. Çocukluğumdan beri böyleyim. Yaşarken zorluklar beni de etkilemiyor değil. O ayrı... İçine içine atan, bu yüzden zona olmuş, epileptik durumlar yaşamış da bir insanım. Hassasiyet üst seviyede ama işte bir noktada, fırtınalar dinince, her şeyi açıkça görebiliyorum ve olması gerekenin olduğu duygusunu da yoğun yaşıyorum, Kesinlikle zorlanmadan, hiçbir yaşadığıma kıyamayıp, bana ait olduklarını hissedip iç rahatlığına geçebiliyorum. Daha doğrusu kötüleyemiyorum. Salt kötü geçen bir zaman dilimini ya da salt kötü bir insanı kastediyor değilim. Pozitifliğiyle, negatifliğiyle harmanlanmış bir yaşanmışlığın önce pozitif tarafını hissediyorum. Negatif yönlerini kötüleyeceğim diye pozitif yönlerin unutulmasına gönlüm razı olmuyor. E insan da zıtlıklarla bezeli bir varlık. Onun da sırf olumsuz yanından bahsetmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum.  Bilmiyorum anlatabildim mi?
    Şu sıra okuduğum kitap bu anlamda tam benlik çıktı dostlar! Rutger Bregman'dan "Çoğu İnsan İyidir". 

    Bregman insanların kötü doğasına dikkat çeken haberlerin, deneylerin bir kısmını yeni baştan incelemeye almış, bol bol araştırma yapmış, araştırmalarının sonuçlarını kaynaklarıyla ortaya koymuş. Benim de sürekli düşündüğüm gibi insan doğasının kötü yanını ön plana seren haberlerin ilgi çektiğini ve medyanın, siyasilerin de bunu çok iyi kullandığını anlatmış. Söz konusu kişilerin olayları olumsuz yönde köpürtmenin, çarpıtmanın kamuoyunu nasıl etkilediğini işlemiş. Bahsedilen olumsuz haberlerin karşısına, olumlu örnekleri koymuş. "Neden bundan da bahsetmiyorsunuz?" diye sorgulamış. Örneğin "Sineklerin Tanrısı" romanını ele alalım. Issız bir adaya düşen birkaç çocuğun nasıl canavara dönüştüğünü anlatan bu kitap kendisinden sonra birçok esere referans olmuştur. Kitabın yazarı William Golding bir öğretmendir ve karısına böyle bir durumda çocukların ne yapabileceklerini düşündüğünü, bu konuda bir kitap yazacağını söylemiştir. Bence bir öğretmen olarak çocuklar hakkında nasıl bu denli karamsar olduğu sorgulanmalıdır. Bregman da sorgulamış. Golding'in şiddete ve depresyona yatkın, alkol sorunu olan bir insan olduğunu söylüyor. Onun çocuklar hakkında çizdiği dünya, insan doğası hakkında sohbetler açıldığında söz ettiğimiz kaynaklardan biri. Çünkü çoğumuz buna inanmaya, çocuk da olsak zor şartlarda canavarlaşacağımıza inanmaya meyilliyiz. Bregman, bunun tam tersinin yaşanabileceğini ispatlayan bir örnek sunuyor okuyucuya ve Peter Warner'ı tanıtıyor. Kaptan Peter'ın hayatındaki diğer ayrıntıları geçelim. Önemli olan onun 1966 yılında, Büyük Okyanus'un ortasındaki bir adada kazazede çocuklara rastlaması. Nuku'alofa'daki bir yatılı okulda okuyan 6 erkek öğrenci, çaldıkları bir balıkçı teknesiyle denize açılırlar. Canları çok sıkılıyordur ve amaçları onları Fiji'ye ya da Yeni Zelanda'ya ulaştıracak bir macera yaşamaktır. Acemi çocuklar denizde kaybolurlar tabii. Kendilerini kimsenin yaşamadığı bir adada bulurlar. En küçüğü 13, en büyüğü 16 yaşındadır. Tam 15 ay bu adada kalırlar. Ve bu süre içinde kendilerine bir düzen kurarlar. Öyle ki derme çatma bir badmigton sahaları bile vardır. İkişerli bir sistem kurarak iş bölümü yapmışlardır. Hiç söndürmedikleri bir ateşleri ve devamlı değişen iki gözcüleri vardır. Kavga edenleri birbirlerinden uzaklaştırmaya karar vermişlerdir. Sakinleşinceye kadar birbirinden ayrılan, birkaç saat yalnız vakit geçiren taraflar, döndüklerinde birbirlerinden özür dilediklerini söylemişlerdir. Neyse ki Kaptan Peter Warner tamamen tesadüf eseri çocukların bulunduğu adadaki ateşi görür ve onları kurtarır. Bu gerçek bir olay. Yazar Rutger Bregman, Peter'ı ve adadaki en küçük çocuk olan Mano'yu bulmuş, görüşmüş. Onlar da zaten bağlarını hiç koparmamışlar. Issız bir adaya düşenlerin Sineklerin Tanrısı ve benzeri eserlerde olduğu gibi karmaşa yaşayacağını düşünmek çoğumuzun yaptığı bir şeydir. Öncelikle insanın içindeki kötü yanın ortaya çıkacağına inanırız. Dolayısıyla kötü haberler ilgimizi çeker. Onları bitmeyen bir merakla dinleriz. İyi haberler ise vasattır, birçoğumuz için haber değeri yaratacak ilginçlikte değildir. Nitekim Mano ve arkadaşlarının haberi de bir süre sonra unutulur gider. Çekilecek olan belgesel rafa kaldırılır. Oysa Sineklerin Tanrısı onlarca filme, diziye, hattâ psikolojik deneylere ilham olmuştur. "Çoğu İnsan İyidir"de böyle daha birçok örnek yer alıyor. 
    Hatırlar mısınız? Hangi kanalda olduğunu unuttum ama bir ara "İyi Haberler" diye bir haber programı başlamıştı. Sadece iyi haberlerden bahsedilecekti. Ömrü çok kısa olmuştu. Çünkü reyting getirecek bir program değildi. Aslında Bregman'ın bahsetmek istediği sadece "İyi olmak" değil. Yüzde yüz iyi yoktur zaten. Yüzde yüz iyi olmak ve bunu pratiğe dökmek çok ama çok zor. Bregman'ın kitabını okursanız doğamızın iyi yanının da var oluşuna inanmanın önemine, gerektiği zaman sağduyulu davranabilme özelliğimize dikkat çektiğini göreceksiniz. Böylece bizi manipüle edenlere karşı durabileceğiz diyor yazar. 
    Bregman'ın araştırdığı örneklerden biri de, Kitty Genovese davası. New York'ta bıçaklanarak öldürüldüğü gece, sokak sakinlerinden hiçbirinin bırak yardıma çıkmayı polisi bile aramadığı konusu haftalarca Amerika'yı meşgul etmiş. Görgü tanıklarının evlerinde perde arkasından olayı izlediği anlatılmış. Gazeteler, televizyonlar günlerce bu sokaktan ayrılmamış. Birçok psikolog, araştırmacı bu konuyu irdelemiş. Acaba gerçek bu mu? Onlarca insandan hiçbirinin o gece -hadi yardıma koşmakta tereddüt etse de- polisi dahi aramadığı doğru mu? Ben bir kişinin dahi polisi aramamış olabileceğine, mümkün değil, inanmayanlardanım. Peki siz hangi taraftasınız? 



16 Ağustos 2022 Salı

BİR YAZ GECESİ...

     Geçtiğimiz günlerde Beykoz Kundura'da şahane bir etkinlik düzenlendi. 6 yıldır olduğu gibi... 
"Bir Yaz Gecesi Festivali" ismiyle düzenlenen ve 2 hafta süren etkinlik bu sene Amerikalı besteci ve müzik yapımcısı Hanry Mancini'ye odaklanmıştı. Müziklerini Mancini'nin yaptığı filmler, Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında gösterildi. Gösterimler kimi gün konserlerle desteklendi. Bir gece biz de oradaydık. Biletleri epeyi bir önceden aldığım halde "Pempe Panter" ve "Tiffany'de Kahvaltı" filmleri için yer bulamamıştım. Festivalin bitmesine iki gün kala gösterilen "Tatlı Budala" ile bu güzel etkinliği ucundan kıyısından yakalamış olduk. Aslında gözden kaçırmış olanlar için daha önce bahsetmeliydim ancak bir önceki yazıda belirttiğim gibi bizim için hastalıklarla ve bekleyişle geçen günlerde bunu yapmak aklıma gelmedi. Biletleri bir gece aniden "Biz gidemezsek illâ giden bulunur" düşüncesiyle almıştım. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi geç de olsa Beykoz Kundura'dan bahsedeyim ki önümüzdeki etkinlikler için ipucu olsun. 

    Beykoz Kundura, eskilerin çok iyi bileceği, gençlerin tahmin edeceği gibi Cumhuriyet'ten sonra son hız faaliyet gösteren fabrikalarımızdan biri. Osmanlı döneminde kağıt ve deri imalathanelerinin bulunduğu alanda, 1933 yılında "Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası" olarak kurulmuş. 1999 yılında kapanmış. 2004'te Yıldırım Holding'e satılmış. Neyse ki bir konut projesi, otel ya da AVM olarak değerlendirilmemiş. Beykoz Kundura, bugün izlediğimiz birçok film ve dizinin çekildiği bir platoya dönüşmüş. Seyircilere yalnızca etkinlik zamanları açık. 
İşte bu etkinliklerden biri de "Bir Yaz Gecesi Festivali" idi. 

    Boğaz kıyısındaki bu şahane mekânda, açık havada, üstelik dolunay eşliğinde film izlemek için ta Beylikdüzü'nden çıktık yola. Güzel anılar yaşamak için bazen epeyi bir emek vermek gerekiyor. İstanbul kocaman bir şehir. Beylikdüzü nerede, Beykoz nerede? Saatlerimiz yolda geçecekti. Bu kadar büyük bir şehirde, üstelik uzak ucunda yaşamanın akıl kârı olup olmadığını düşünüp hayıflansak da tekneyle Boğaz'da süzülürken tüm stresimizden arındık. İstanbul bir kez daha yüreğimizden yakaladı bizi. Daha iyi olacağını düşündüğümden, etkinliğe katılanlar için sağlanan teknede yer ayırtmıştım. Beşiktaş iskelesinden düştük yola, Beykoz Kundura'nın iskelesinde aldık soluğu. O soluk ki buram buram İstanbul kokuyordu. Kıyı boyunca keyifle izledik şehrimizi, gözlerimiz bayram etti. Uzun zamandır Boğaz'da böyle bir gezi yapmadığımızı hatırladık. Dönüşte bir de dolunay eşlik etti ki bize köprülerin altından geçerken güzelliklerle doğmuş olmasını, uğur getirmesini diledim.



    Filmin başlamasından yaklaşık 1 saat önce Beykoz Kundura'daydık. Tüm muhteşemliğiyle önümüzde uzanan manzaraya karşı içeceklerimizi yudumladık. Biraz da bir şeyler yedik. Az ama öz, sokak yemekleri konseptli çok sevimli yeme-içme mekânları var burada. Normalde dizi-film çalışanları için faaliyette olan Demirane Restoran, etkinlik günlerinde herkese açık. İsteyen orayı da kullanabiliyor. Adından da anlaşılacağı gibi fabrika zamanında demir dövme atölyesiymiş. 

    Ve sinema zamanı... Kocaman beyaz perdenin üzerinde orijinal adı "The Party" olan "Tatlı Budala"nın görüntüleri akmaya başladı. Bir Peter Sellers filmi. Yönetmen Blake Edwards. 1968 yapımı... Kundura Sinema&Sahne'nin IG hesabında bu filmden bahsederken Oğuz Atay'ı anmışlar. Oğuz Atay şöyle bahsetmiş bu filmden: 
    "Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- The Party adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikâyesi. İlk defa bir komedinin beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. Böyle bir insan ne yapabilir? Ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur: ya da -Peter Sellers gibi- bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. Peki bu adam ne yapsın? 
Benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı?" 

    Oğuz Atay hassas bir insan. Kıymetlilerimizden. Nasıl ince görmüş, nasıl empati kurmuş değil mi? Oysa biz o gece, şahane bir Ağustos İstanbul'unun etkisinde Peter Sellers'a epeyi bir güldük. Ve eskiden ne kadar basit şeylere güldüğümüzü düşündük. Çocukken pazar günleri öğlene doğru izlediğimiz filmler geldi aklımıza. 
Daha doğrusu, o zamanlar... O duygular... Hatırlayamadım ama belki "Tatlı Budala"yı da izlemiştik. Tüm ülkede ailecek oturulan ekranların karşısında hep beraber gülmüştük belki. Saf bir adam, çetrefilli yollara girmeden güldüren basit bir komedi. Şimdinin kafa yoran film ve dizilerinden o kadar farklı ki. Dümdüz... Sonrasında çok düşündüm. Eskiden her şey daha basitti. Şimdi bize aptallık derecesinde görünecek bir basitlik. Bugün? Dark ne anlatıyormuş, 33 senelik döngüler neymiş? Lost'un sonunda acaba böyle mi olmuş? Hangisi daha iyi bilemedim. Derinlere inelim, düşünelim, farklı bakalım derken iyice karışıyor mu acaba kafalar? Karışan kafaların ürünleri günlük hayata yansıyor mu mesela? Komplo teorileri, endişe çoğaldıkça çoğalıyor ve daha mutsuz mu oluyoruz? Aptallıktan uzaklaştığımızı düşünürken daha mı fazla yaklaşıyoruz? Yoksa ben mi yaşlanıyorum ve eskinin basitliği artık bana daha güzel görünüyor? O gece güldük geçtik işte. İstanbul güzeldi, yaz güzeldi, sahnedeki partinin havası yükseldikçe dolunay da yükseliyordu. Üstelik seyircilerin çoğunluğu gençti. Onlar da bu basit komediyi yadırgamadan eğlendiler. Sanırım hepimizin gülmeye ihtiyacı vardı. Velhasılıkelam... Hoş bir geceydi, güzel bir festivaldi.

    Beykoz Kundura'ya biraz daha erken saatte gitmiş olsaydık "Kundura Hafıza"nın "Bir Fabrikaya Sığan Dünya" sergisini gezebilirdik. Bünyesinde önemli bir arşivi barındırıyor burası. Üstelik Tarih Vakfı işbirliği ile birlikte yürütülen araştırmalarla daha da genişliyor. Baba tarafından memleketim Gemlik'te de bir ipek fabrikası vardı ve ülkemizin diğer şehirlerindeki fabrikalarda olduğu gibi burası öyle bir yaşam alanıydı ki oradan yolu geçmiş olanların anlattıklarına imrenirdim. İşte Beykoz'daki, Cumhuriyet'in kazanımlarından biri olan Sümerbank da yaklaşık 3000 kişilik nüfusuyla, sinema, kütüphane, kreş, sağlık ocağı gibi birimleriyle zamanında -belki de halâ- imrendiğim bir tesisti. O günlerde kullanılan makineler, o günlere dair fotoğraflar, belgeler "Kundura Hafıza" çatısı altında korunuyor ve sergileniyor. Bazı tarihlerde fabrikanın eski çalışanlarıyla ve aileleriyle toplanılıyormuş. 
Bu çok güzel bir hareket. Ayrıca arşivi oluşturma aşamasında da çalışanların bilgilerinden, anılarından faydalanılıyormuş. Az önce bahsettiğim sergi ise yaz boyunca cuma-cumartesi ve pazar günleri açıkmış. Merak eden, yolu düşen gezebilir ancak unutmayın film platolarının olduğu bölümlere girilmiyor. 
    Farklı bir mekân Beykoz Kundura. Geçmişten günümüze uzanan bir köprü gibi. Bu yazıda yer almayan pek çok ayrıntısı var ki bunun için sosyal medya sayfalarına ya da internet sitelerine göz  atabilirsiniz. Bugün kültür-sanat merkezi olmuş eski fabrikalarımızdan birinin, üretim tarihimize ve bu konuda günümüzde neler olup bittiğine dair hatırlattıkları meselesi, uzun uzun tartışılacak bir mesele. Ben bu yazıda İstanbul'a dair güzel bir etkinliği ön planda tuttum. Arka planda düşündürdükleri ise daima aklımda. İlk satırlarda değindiğim gibi, Boğaz'ın enfes bir noktasındaki bu alanın, en azından şu anda bir konut projesi, bir AVM, bir otel olarak değerlendirilmemiş olması da bir tesellidir.