24 Ağustos 2022 Çarşamba

ÇOĞU İNSAN İYİDİR...

     Dışarıda öyle pis bir hava var ki... Yağacak mı yağmayacak mı bir türlü karar veremiyor. Biz yağmur beklerken araya dolu bile sıkıştırabilirmiş. Bazen acayip bir esinti oluyor, balkonun kapısı açılıp kapanıyor. Sandalyeyle desteklemek lâzım. "Bu yazdan hiçbir şey anlamadım" diyesim var ama diyemiyorum. Yazın çoğunu hastalıklarla geçirmiş olsak da diyemiyorum. Dilim varmıyor. Hep böyleyim. Mesela çok zor bir sene mi yaşandı? Konuşulduğu zaman "Ama hep kötü değildi ki, şu da olmuştu" diye ekliyorum. Bir insanın acayipliğini mi düşündüm? Aklımdan "Şu huyu iyi ama" diye geçmese olmuyor. Bazen bu özelliğim karşımdakini sinir etmiyor değil. Gazını almış giden kişiyi "Ama şöylesi de var..." diye frenlemek iyi olmayabiliyor:) Vallahi bunları çok iyi bir insan olduğumu belirtmek için söylemiyorum. İyilik değil bu, farklı bir şey. Yaşadığım hiçbir şeye, tanıdığım kimseye kıyamama duygusu... "Zor bir seneydi ama benimdi, benim hayatımdan bir parçaydı" hissi... "Bazen sinirlendiriyor ama o benim hayatımdaki insanlardan biri" düşüncesi... Örneğin ben kendini beğenmeyenleri asla anlayamam, özdeşlik kuramam. Fiziksel güzellik isteğinin ayyuka çıktığı bu dönemde birçok kişinin takır takır estetik müdahalelerde bulunmasına da anlam veremem. Yanlış anlaşılmasın, kınama değil bu. İsteyen istediğini yapar. Anlamlandıramıyorum sadece. Güzel olmadığımı biliyorum, kafama taksam çoktan burnumu, çenemi yaptırmıştım:) Ancak içimde öyle samimi bir "Bu benim. Ve Sezer'i çok seviyorum" duygusu var ki..:) 
Gel gör ki bu konularda aksi yönde sıkıntı çekenleri de çok iyi anlıyorum. Ben nasıl ki ilk anda her şeyin içindeki iyi ya da idare edilir yönlere dikkat ediyorsam, bunlar dikkatimi çekiyorsa, önce olumsuz tarafı görenlerin de elinde olmadan böyle davrandığını biliyorum. Sanırım bu konuda biraz şanslıyım. Çocukluğumdan beri böyleyim. Yaşarken zorluklar beni de etkilemiyor değil. O ayrı... İçine içine atan, bu yüzden zona olmuş, epileptik durumlar yaşamış da bir insanım. Hassasiyet üst seviyede ama işte bir noktada, fırtınalar dinince, her şeyi açıkça görebiliyorum ve olması gerekenin olduğu duygusunu da yoğun yaşıyorum, Kesinlikle zorlanmadan, hiçbir yaşadığıma kıyamayıp, bana ait olduklarını hissedip iç rahatlığına geçebiliyorum. Daha doğrusu kötüleyemiyorum. Salt kötü geçen bir zaman dilimini ya da salt kötü bir insanı kastediyor değilim. Pozitifliğiyle, negatifliğiyle harmanlanmış bir yaşanmışlığın önce pozitif tarafını hissediyorum. Negatif yönlerini kötüleyeceğim diye pozitif yönlerin unutulmasına gönlüm razı olmuyor. E insan da zıtlıklarla bezeli bir varlık. Onun da sırf olumsuz yanından bahsetmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum.  Bilmiyorum anlatabildim mi?
    Şu sıra okuduğum kitap bu anlamda tam benlik çıktı dostlar! Rutger Bregman'dan "Çoğu İnsan İyidir". 

    Bregman insanların kötü doğasına dikkat çeken haberlerin, deneylerin bir kısmını yeni baştan incelemeye almış, bol bol araştırma yapmış, araştırmalarının sonuçlarını kaynaklarıyla ortaya koymuş. Benim de sürekli düşündüğüm gibi insan doğasının kötü yanını ön plana seren haberlerin ilgi çektiğini ve medyanın, siyasilerin de bunu çok iyi kullandığını anlatmış. Söz konusu kişilerin olayları olumsuz yönde köpürtmenin, çarpıtmanın kamuoyunu nasıl etkilediğini işlemiş. Bahsedilen olumsuz haberlerin karşısına, olumlu örnekleri koymuş. "Neden bundan da bahsetmiyorsunuz?" diye sorgulamış. Örneğin "Sineklerin Tanrısı" romanını ele alalım. Issız bir adaya düşen birkaç çocuğun nasıl canavara dönüştüğünü anlatan bu kitap kendisinden sonra birçok esere referans olmuştur. Kitabın yazarı William Golding bir öğretmendir ve karısına böyle bir durumda çocukların ne yapabileceklerini düşündüğünü, bu konuda bir kitap yazacağını söylemiştir. Bence bir öğretmen olarak çocuklar hakkında nasıl bu denli karamsar olduğu sorgulanmalıdır. Bregman da sorgulamış. Golding'in şiddete ve depresyona yatkın, alkol sorunu olan bir insan olduğunu söylüyor. Onun çocuklar hakkında çizdiği dünya, insan doğası hakkında sohbetler açıldığında söz ettiğimiz kaynaklardan biri. Çünkü çoğumuz buna inanmaya, çocuk da olsak zor şartlarda canavarlaşacağımıza inanmaya meyilliyiz. Bregman, bunun tam tersinin yaşanabileceğini ispatlayan bir örnek sunuyor okuyucuya ve Peter Warner'ı tanıtıyor. Kaptan Peter'ın hayatındaki diğer ayrıntıları geçelim. Önemli olan onun 1966 yılında, Büyük Okyanus'un ortasındaki bir adada kazazede çocuklara rastlaması. Nuku'alofa'daki bir yatılı okulda okuyan 6 erkek öğrenci, çaldıkları bir balıkçı teknesiyle denize açılırlar. Canları çok sıkılıyordur ve amaçları onları Fiji'ye ya da Yeni Zelanda'ya ulaştıracak bir macera yaşamaktır. Acemi çocuklar denizde kaybolurlar tabii. Kendilerini kimsenin yaşamadığı bir adada bulurlar. En küçüğü 13, en büyüğü 16 yaşındadır. Tam 15 ay bu adada kalırlar. Ve bu süre içinde kendilerine bir düzen kurarlar. Öyle ki derme çatma bir badmigton sahaları bile vardır. İkişerli bir sistem kurarak iş bölümü yapmışlardır. Hiç söndürmedikleri bir ateşleri ve devamlı değişen iki gözcüleri vardır. Kavga edenleri birbirlerinden uzaklaştırmaya karar vermişlerdir. Sakinleşinceye kadar birbirinden ayrılan, birkaç saat yalnız vakit geçiren taraflar, döndüklerinde birbirlerinden özür dilediklerini söylemişlerdir. Neyse ki Kaptan Peter Warner tamamen tesadüf eseri çocukların bulunduğu adadaki ateşi görür ve onları kurtarır. Bu gerçek bir olay. Yazar Rutger Bregman, Peter'ı ve adadaki en küçük çocuk olan Mano'yu bulmuş, görüşmüş. Onlar da zaten bağlarını hiç koparmamışlar. Issız bir adaya düşenlerin Sineklerin Tanrısı ve benzeri eserlerde olduğu gibi karmaşa yaşayacağını düşünmek çoğumuzun yaptığı bir şeydir. Öncelikle insanın içindeki kötü yanın ortaya çıkacağına inanırız. Dolayısıyla kötü haberler ilgimizi çeker. Onları bitmeyen bir merakla dinleriz. İyi haberler ise vasattır, birçoğumuz için haber değeri yaratacak ilginçlikte değildir. Nitekim Mano ve arkadaşlarının haberi de bir süre sonra unutulur gider. Çekilecek olan belgesel rafa kaldırılır. Oysa Sineklerin Tanrısı onlarca filme, diziye, hattâ psikolojik deneylere ilham olmuştur. "Çoğu İnsan İyidir"de böyle daha birçok örnek yer alıyor. 
    Hatırlar mısınız? Hangi kanalda olduğunu unuttum ama bir ara "İyi Haberler" diye bir haber programı başlamıştı. Sadece iyi haberlerden bahsedilecekti. Ömrü çok kısa olmuştu. Çünkü reyting getirecek bir program değildi. Aslında Bregman'ın bahsetmek istediği sadece "İyi olmak" değil. Yüzde yüz iyi yoktur zaten. Yüzde yüz iyi olmak ve bunu pratiğe dökmek çok ama çok zor. Bregman'ın kitabını okursanız doğamızın iyi yanının da var oluşuna inanmanın önemine, gerektiği zaman sağduyulu davranabilme özelliğimize dikkat çektiğini göreceksiniz. Böylece bizi manipüle edenlere karşı durabileceğiz diyor yazar. 
    Bregman'ın araştırdığı örneklerden biri de, Kitty Genovese davası. New York'ta bıçaklanarak öldürüldüğü gece, sokak sakinlerinden hiçbirinin bırak yardıma çıkmayı polisi bile aramadığı konusu haftalarca Amerika'yı meşgul etmiş. Görgü tanıklarının evlerinde perde arkasından olayı izlediği anlatılmış. Gazeteler, televizyonlar günlerce bu sokaktan ayrılmamış. Birçok psikolog, araştırmacı bu konuyu irdelemiş. Acaba gerçek bu mu? Onlarca insandan hiçbirinin o gece -hadi yardıma koşmakta tereddüt etse de- polisi dahi aramadığı doğru mu? Ben bir kişinin dahi polisi aramamış olabileceğine, mümkün değil, inanmayanlardanım. Peki siz hangi taraftasınız? 



16 Ağustos 2022 Salı

BİR YAZ GECESİ...

     Geçtiğimiz günlerde Beykoz Kundura'da şahane bir etkinlik düzenlendi. 6 yıldır olduğu gibi... 
"Bir Yaz Gecesi Festivali" ismiyle düzenlenen ve 2 hafta süren etkinlik bu sene Amerikalı besteci ve müzik yapımcısı Hanry Mancini'ye odaklanmıştı. Müziklerini Mancini'nin yaptığı filmler, Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında gösterildi. Gösterimler kimi gün konserlerle desteklendi. Bir gece biz de oradaydık. Biletleri epeyi bir önceden aldığım halde "Pempe Panter" ve "Tiffany'de Kahvaltı" filmleri için yer bulamamıştım. Festivalin bitmesine iki gün kala gösterilen "Tatlı Budala" ile bu güzel etkinliği ucundan kıyısından yakalamış olduk. Aslında gözden kaçırmış olanlar için daha önce bahsetmeliydim ancak bir önceki yazıda belirttiğim gibi bizim için hastalıklarla ve bekleyişle geçen günlerde bunu yapmak aklıma gelmedi. Biletleri bir gece aniden "Biz gidemezsek illâ giden bulunur" düşüncesiyle almıştım. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi geç de olsa Beykoz Kundura'dan bahsedeyim ki önümüzdeki etkinlikler için ipucu olsun. 

    Beykoz Kundura, eskilerin çok iyi bileceği, gençlerin tahmin edeceği gibi Cumhuriyet'ten sonra son hız faaliyet gösteren fabrikalarımızdan biri. Osmanlı döneminde kağıt ve deri imalathanelerinin bulunduğu alanda, 1933 yılında "Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası" olarak kurulmuş. 1999 yılında kapanmış. 2004'te Yıldırım Holding'e satılmış. Neyse ki bir konut projesi, otel ya da AVM olarak değerlendirilmemiş. Beykoz Kundura, bugün izlediğimiz birçok film ve dizinin çekildiği bir platoya dönüşmüş. Seyircilere yalnızca etkinlik zamanları açık. 
İşte bu etkinliklerden biri de "Bir Yaz Gecesi Festivali" idi. 

    Boğaz kıyısındaki bu şahane mekânda, açık havada, üstelik dolunay eşliğinde film izlemek için ta Beylikdüzü'nden çıktık yola. Güzel anılar yaşamak için bazen epeyi bir emek vermek gerekiyor. İstanbul kocaman bir şehir. Beylikdüzü nerede, Beykoz nerede? Saatlerimiz yolda geçecekti. Bu kadar büyük bir şehirde, üstelik uzak ucunda yaşamanın akıl kârı olup olmadığını düşünüp hayıflansak da tekneyle Boğaz'da süzülürken tüm stresimizden arındık. İstanbul bir kez daha yüreğimizden yakaladı bizi. Daha iyi olacağını düşündüğümden, etkinliğe katılanlar için sağlanan teknede yer ayırtmıştım. Beşiktaş iskelesinden düştük yola, Beykoz Kundura'nın iskelesinde aldık soluğu. O soluk ki buram buram İstanbul kokuyordu. Kıyı boyunca keyifle izledik şehrimizi, gözlerimiz bayram etti. Uzun zamandır Boğaz'da böyle bir gezi yapmadığımızı hatırladık. Dönüşte bir de dolunay eşlik etti ki bize köprülerin altından geçerken güzelliklerle doğmuş olmasını, uğur getirmesini diledim.



    Filmin başlamasından yaklaşık 1 saat önce Beykoz Kundura'daydık. Tüm muhteşemliğiyle önümüzde uzanan manzaraya karşı içeceklerimizi yudumladık. Biraz da bir şeyler yedik. Az ama öz, sokak yemekleri konseptli çok sevimli yeme-içme mekânları var burada. Normalde dizi-film çalışanları için faaliyette olan Demirane Restoran, etkinlik günlerinde herkese açık. İsteyen orayı da kullanabiliyor. Adından da anlaşılacağı gibi fabrika zamanında demir dövme atölyesiymiş. 

    Ve sinema zamanı... Kocaman beyaz perdenin üzerinde orijinal adı "The Party" olan "Tatlı Budala"nın görüntüleri akmaya başladı. Bir Peter Sellers filmi. Yönetmen Blake Edwards. 1968 yapımı... Kundura Sinema&Sahne'nin IG hesabında bu filmden bahsederken Oğuz Atay'ı anmışlar. Oğuz Atay şöyle bahsetmiş bu filmden: 
    "Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- The Party adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikâyesi. İlk defa bir komedinin beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. Böyle bir insan ne yapabilir? Ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur: ya da -Peter Sellers gibi- bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. Peki bu adam ne yapsın? 
Benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı?" 

    Oğuz Atay hassas bir insan. Kıymetlilerimizden. Nasıl ince görmüş, nasıl empati kurmuş değil mi? Oysa biz o gece, şahane bir Ağustos İstanbul'unun etkisinde Peter Sellers'a epeyi bir güldük. Ve eskiden ne kadar basit şeylere güldüğümüzü düşündük. Çocukken pazar günleri öğlene doğru izlediğimiz filmler geldi aklımıza. 
Daha doğrusu, o zamanlar... O duygular... Hatırlayamadım ama belki "Tatlı Budala"yı da izlemiştik. Tüm ülkede ailecek oturulan ekranların karşısında hep beraber gülmüştük belki. Saf bir adam, çetrefilli yollara girmeden güldüren basit bir komedi. Şimdinin kafa yoran film ve dizilerinden o kadar farklı ki. Dümdüz... Sonrasında çok düşündüm. Eskiden her şey daha basitti. Şimdi bize aptallık derecesinde görünecek bir basitlik. Bugün? Dark ne anlatıyormuş, 33 senelik döngüler neymiş? Lost'un sonunda acaba böyle mi olmuş? Hangisi daha iyi bilemedim. Derinlere inelim, düşünelim, farklı bakalım derken iyice karışıyor mu acaba kafalar? Karışan kafaların ürünleri günlük hayata yansıyor mu mesela? Komplo teorileri, endişe çoğaldıkça çoğalıyor ve daha mutsuz mu oluyoruz? Aptallıktan uzaklaştığımızı düşünürken daha mı fazla yaklaşıyoruz? Yoksa ben mi yaşlanıyorum ve eskinin basitliği artık bana daha güzel görünüyor? O gece güldük geçtik işte. İstanbul güzeldi, yaz güzeldi, sahnedeki partinin havası yükseldikçe dolunay da yükseliyordu. Üstelik seyircilerin çoğunluğu gençti. Onlar da bu basit komediyi yadırgamadan eğlendiler. Sanırım hepimizin gülmeye ihtiyacı vardı. Velhasılıkelam... Hoş bir geceydi, güzel bir festivaldi.

    Beykoz Kundura'ya biraz daha erken saatte gitmiş olsaydık "Kundura Hafıza"nın "Bir Fabrikaya Sığan Dünya" sergisini gezebilirdik. Bünyesinde önemli bir arşivi barındırıyor burası. Üstelik Tarih Vakfı işbirliği ile birlikte yürütülen araştırmalarla daha da genişliyor. Baba tarafından memleketim Gemlik'te de bir ipek fabrikası vardı ve ülkemizin diğer şehirlerindeki fabrikalarda olduğu gibi burası öyle bir yaşam alanıydı ki oradan yolu geçmiş olanların anlattıklarına imrenirdim. İşte Beykoz'daki, Cumhuriyet'in kazanımlarından biri olan Sümerbank da yaklaşık 3000 kişilik nüfusuyla, sinema, kütüphane, kreş, sağlık ocağı gibi birimleriyle zamanında -belki de halâ- imrendiğim bir tesisti. O günlerde kullanılan makineler, o günlere dair fotoğraflar, belgeler "Kundura Hafıza" çatısı altında korunuyor ve sergileniyor. Bazı tarihlerde fabrikanın eski çalışanlarıyla ve aileleriyle toplanılıyormuş. 
Bu çok güzel bir hareket. Ayrıca arşivi oluşturma aşamasında da çalışanların bilgilerinden, anılarından faydalanılıyormuş. Az önce bahsettiğim sergi ise yaz boyunca cuma-cumartesi ve pazar günleri açıkmış. Merak eden, yolu düşen gezebilir ancak unutmayın film platolarının olduğu bölümlere girilmiyor. 
    Farklı bir mekân Beykoz Kundura. Geçmişten günümüze uzanan bir köprü gibi. Bu yazıda yer almayan pek çok ayrıntısı var ki bunun için sosyal medya sayfalarına ya da internet sitelerine göz  atabilirsiniz. Bugün kültür-sanat merkezi olmuş eski fabrikalarımızdan birinin, üretim tarihimize ve bu konuda günümüzde neler olup bittiğine dair hatırlattıkları meselesi, uzun uzun tartışılacak bir mesele. Ben bu yazıda İstanbul'a dair güzel bir etkinliği ön planda tuttum. Arka planda düşündürdükleri ise daima aklımda. İlk satırlarda değindiğim gibi, Boğaz'ın enfes bir noktasındaki bu alanın, en azından şu anda bir konut projesi, bir AVM, bir otel olarak değerlendirilmemiş olması da bir tesellidir. 




11 Ağustos 2022 Perşembe

SELAM!

     Yaşasın! Yine buradayım! İki aylık aradan sonra... Hiç kimseyi okumadan hemen yazmaya giriştim zira okumaya bir dalarsam yine yazamayacağım. Okumalara da sıra gelecek. Tembelliği kırıp buraya adım attım ya iki aylık uzaklığın acısını çıkaracağım ve takip ettiğim her arkadaşımın sayfasına tek tek göz atacağım. Bakalım bloglara yaz rehaveti düşmüş mü? Kimler çalışkanlığından vazgeçmemiş, kimler seyrekleştirmiş yazılarını? 
    Enerjik bir giriş yapmış olabilirim, bu ara öyle hissediyorum fakat yaz başında aynı duyguda değildim. Haziran ayının ilk günlerinde eşim mide kanaması geçirdi ve toparlanması biraz zaman aldı. Kanamanın nedeni fazla ağrı kesici kullanımı. O sıra dişinde problem vardı. Diş hekimimiz şehir değiştirdiği için kime gideceğine karar vermeye çalışırken zaman geçti, ağrısı arttı, yüzü şişti vs. Hep olabileceği gibi dayanılmaz bir noktada en yakındaki doktora koştu. Doktorun verdiği antibiyotiği yarım yamalak içmiş ki bunun farkında değildim, öyle davranacağı aklıma bile gelmezdi. Nitekim dişindeki enfeksiyon bitmeyince tekrar bir posta antibiyotik, tekrar ağrı kesiciler... Yani epeyi bir süre günde ikişer ikişer ağrı kesici aldı. Hem de -isim vermeyeyim, tahmin edersiniz- en ağırlarından biri. 
Diş tedavisi başlayınca doktor "Birkaç gün daha iç, iyileşmesine yardım eder" demiş. Ben de artık bu noktada "Ağrımıyorsa alma. Ya midene dokunursa?" dedim. Tabii bu geç kalmış bir uyarıydı, olan olmuştu. Neticede, durduk yere bir güzel mide kanaması yaşadı. Aslında midesi hızlı toparladı ama kendini iyi hissetmeyince yine hastanelik oldu. Kanında enfeksiyon varmış. Bir süre de onunla uğraştık. Fakat inanılmaz kan kaybetmiş. Tabii ki biliriz ama kansızlığın insanı bu kadar beyazlatıyor oluşuna birebir şahit oldum ve şaşırdım. Kırmızı tombik yanaklı adam bildiğin hayalete döndü:) Damardan demir takviyeleriyle kendine geldi. Şimdi yine kırmızı kırmızı geziyor. Tam iyileşti ve işe başladı dedik... İşten muhtemelen covid kaptı geldi. Kendisi zaten o sıra son antibiyotikleri aldığından ve yoğun bir vitamin desteğinde olduğu için pek hastalanmadı. Olan bize oldu. İkişer gün arayla Orhun ve ben de hastalandık. E Orhun genç. O sadece hafif boğaz ağrısı, hafif ateş ve kırıklık yaşadı. Bende bunlara ilave olarak bir baş ağrısı vardı ki hayatımda böylesini görmedim. Nasılsa geçecek diye sabrettim, 24 saat sonra geçti de ama resmen o sıra dünyadan koptum. Hastaneye gidecek mecalim yoktu. Eşim gitti, onu faranjit deyip gönderdiler, test yapmadılar. Fakat ben covid virüsü aldığımızı düşünüyorum. Bambaşka bir şeydi. Şunca yıllık aile hayatımızda ardı ardına grip olmuş değiliz. Bu böyle sırayla vurdu geçti. Eczanede test satılıp satılmadığını bilmiyordum. Sanırım varmış. Onu da almadık. Pozitif olma ihtimaline karşı iyileşene kadar evden çıkmadık. Neyse... Hepsi geçmiş gitmiş oldu. Hastalıktan bahsetmeyi hiç sevmem. Çocukluktan gelme travmaların etkisi... Sevmediğim halde yine iyi anlattım değil mi? İnanın tüm bunlar yüzünden yaz ne ara geldi, ne ara geçti anlamadım. Bir karamsarlığa kapıldım ki anlatamam. Hayır bir de 2 yıllık salgından çıkmışız, herkes gibi tam olarak kendime gelmiş değilim. Yaşlanıyoruz ve bundan sonra herhalde böyle geçecek diye bunalıma girdim:) Şimdi iyiyim. Bunda hava değişiminin etkisini yadsıyamam. Gerçekleştireceğimize bir türlü inanamadığım tatilimizi yapıp geldik. Marmaris Selimiye'den birkaç gün önce döndük. O yemyeşil doğa ve masmavi deniz çok iyi geldi. Şimdi evdeyiz. Bavulları boşalttım, çamaşırları yıkayıp yerleştirdim. Kafam rahat oturdum bilgisayarın başına. Umarım daha sık buralarda olurum yine. Güzel konularla birlikte, güzel haberler vererek, blog dostlarımın güzel yazılarını okuyarak... 

    Geçtiğimiz iki ayın yoruculuğu içinde ara ara keyif molaları vermedim değil. Aksi hâlde her şey çok daha çekilmez olurdu. Kendimi tanıyorum ve mümkün olduğunca buna göre davranmayı önemsiyorum, çaba sarf ediyorum. Örneğin Pera Müzesi'ndeki "Ve Şimdi İyi Haberler" sergisi bana çok iyi geldi. Şahane bir sergiydi. Vakit varken burada yazmayı, hatırlatmayı çok istedim. Gel gör ki o atalet hâli elimi kolumu bağladı. Şimdi müzenin sayfasına girip baktım ki sergi 7 Ağustos'ta sonlanmış. Aklımda bu ay biteceği vardı ama tarihini bilmiyordum. Kaçırmak üzere olanlar ya da duymayanlar için yetişememişim, üzüldüm. 

    Buralarda değilken Isabel Allende'den "Kış Ortasında"yı, Freud'un "Totem ve Tabu"sunu, Pavese'den "Kumsal"ı, Aziz Nesin'den "Şimdi Avrupa"yı okudum. Bir de Stefan Zweig'den "Brezilya"... Bunu okurken ciddi ciddi Brezilya seyahati planları yaptım. Belli mi olur? Belki bir gün görürüm o toprakları. Şu günlerde Paul Auster'ın 
"Ay Sarayı" romanını bitirmek üzereyim. Yazarın diğer romanları gibi bunu da çok sevdim. 

    "The Offer"ı izledim. Bayıldım. Kesinlikle tavsiye ederim. "Baba" filminin çekilme serüvenini anlatan şahane bir dizi. Uzun bir aradan sonra ilk kez açık hava sinemasında film izledim. Fişekhane'de... Burası eski fişek fabrikası. Eski sanayi yapılarının yeniden düzenlenerek kültür-sanat mekânları yapılması fikrine bayılıyorum. Fişekhane de bu anlamda güzel olmuş fakat bir konut projesi içinde yer alması, avm konseptinin dikkat çekmesi kafamı karıştırdı. Galataport misali. Tam olarak içime sinmedi. Mağazalara hiç uğramadık, bünyesindeki  restoranlardan birinde güzel bir yemek yedik, ardından filmimizi izledik. Film çok hoştu yalnız. Seneler öncesinden bildiğim, akranlarımın da çok iyi hatırlayacağı "Dışlanmışlar"ı izledik. Ta 1984'ten bir film. Tom Cruise, Patrick Swayze, Rob Lowe, Matt Dillon'un, yani bir zamanlar odamızın duvarlarını posterleriyle süsleyenlerin en tıfıl halleri:) Yönetmen Francis Ford Coppola ki "The Offer"ı yeni bitirmişim, dizide bol bol Coppola'yı izlemişim. Her şey çok hoştu. Geçmişe yolculuk gibiydi. Yakında bir de Beykoz Kundura'nın açık hava sinemasında bir film izleyeceğiz. Onu da ayrıca anlatırım. 
    İşte böyle... Ben geldim. Buradayım. "Nerelerdesin?" diyen blog dostlarım olmuştu, çok çok teşekkür ederim. 
O zaman... Bir sonraki yazıda görüşmek üzere...




5 Haziran 2022 Pazar

BAHARDI... FOÇA'DAYDIK...

     Mayıs ayındaki küçümencik Foça seyahatinden bahsetmek lâzım. Biz bahar zamanı oradaydık ancak önümüz yaz. Birçok kişi Foça'yı biliyor olsa da henüz görmeyenler için, yaz aylarında rotasını nereye çevireceğini düşünenler için bir hatırlatma yapabilirim. Tam bu noktada millette tatil düşünecek durumların olup olmadığı sorgulanabilir. Buna rağmen elimizden geldiğince hayattan kopmamaktır amaç. Ve niyetim kuru muhalefet değil. Tarihe not düşmek sadece. 2022'de gidişat iyi değil. Ama düzelecek. Çalışıp çabalamakla geçen hayatların molası ve en insani haklardan biri olan seyahatlere gönül rahatlığıyla çıkılacak. 

    Foça, özelde her köşesi ayrı güzel İzmir'in, genelde tarihi ve coğrafyasıyla gönüllerimize taht kurmuş Ege'nin bir ilçesi. Askeri terimlerden, düzenden pek anlamam, anlatımımı mazur görün ama oradakilerin söylemlerine göre askeri birimlerin varlığı sayesinde bozulmadan kalmış şirin bir tatil beldesi. Benim ilgi alanıma giren kısmına gelecek olursak... Foça, antik dünyanın 12 İyon kentinden biri... Phokaia. Denizciliğiyle ünlenmiş. Genel kanıya göre ismini -şu an sayıları azalmış olsa da- bir zamanlar denizlerinde çokça görülen Akdeniz foklarından almış. Gerçekten de Phokaia sözcüğü antik Yunancadaki "phoke" yani "fok" sözcüğünü barındırmakta. Biraz daha fazla bilgi için Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nü karıştırdım. Deniz tanrılarından biri olan Nereus'un kızı Psamathe, onunla birlikte olmak isteyen Aiakos'tan kaçmak için fok kılığına girmiş ancak olacakları engelleyememiş. İkisinin birlikteliğinden Phokos doğmuş. Phokos, vakti gelince doğduğu Aigina adasından ayrılıp orta Yunanistan'a geçmiş ve burada Phokis'i kurmuş. Phokis halkı daha sonra bugünkü Foça'ya yerleşmiş. Kurucusunun anneden gelen adı veya Foça kıyılarında yaşayan foklar... Görüldüğü gibi her ikisi de bu güzel beldenin ismine dair ipucu vermekte.
    Antik zamanları bugünle birleştirmeye devam edecek olursak... Bir de Sirenler var işin içinde. Foça'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri Siren Kayalıkları. Sirenler, mitolojik efsanelere göre denizcileri yoldan çıkaran kadın bedenli, önceleri kanatlı, sonra sonra yarı balık formuna evrilmiş, güzel sesli yaratıklar. Kirke, Odysseus yola çıkmadan önce onu Sirenler'e karşı iyice uyarmış. "Denizcilerin kulaklarını balmumuyla kapasınlar, sen de kendini bir direğe bağlat ki güzel şarkılarını dinlesen de yoldan çıkma". İşte bu efsanevi yaratıkların şarkılarını söyledikleri kayalıklar Foça açıklarında. Henüz yaz sezonu açılmadığı için biz gidip göremedik ancak siz bir yaz gününde buraya ulaşan teknelerle yola koyulup civarında güzelce yüzebilirsiniz. O sırada geçmişten gelen bir ürpertiyle kapatabilirsiniz kulaklarınızı ya da Melih Cevdet Anday gibi atılabilirsiniz maceraya, sağ salim geçer gidersiniz:
                            "Kürekçiler hasatsız denizi köpürttüler kürekleriyle,
                        tez yürüyüşlü gemi gün batarken ulaştı Sirenlerin adasına, 
                        yüreğim kopacak gibiydi,
                        kanatlanıp uçacak gibiydi ama
                        Sirenlerin izi bile yoktu ortada.
                        Yalnız bir ezgi, ta derinden,
                        ta içerimden gelen bir ezgi başladı yavaş yavaş yükselmeye;
                        o yabansı, o büyülü türküleri ben söylüyordum sağır gemicilere,
                        yalnız ben duyuyordum Sirenleri.
                        Kirke, bilge tanrıça, selam sana!
                        Sağ salim geçtim kendimi."

Görsel: focadayiz.com

    Biz o güzel mayıs gününde Siren kayalıklarına ulaşamadık belki ama kısa bahar turları yapan teknelerden birine atlayıp, yakın çevredeki diğer adaları ve Foça kıyılarını yerli birer turist gözüyle seyre daldık. Çevresinde tur atıp giremediğimiz, ziyarete açık olup olmadığını anlayamadığımız Foça Beş Kapılar Kalesi'ni denizden izledik. O da antik dünyadan bu zamana ulaşan yapılardan biriydi. Ceneviz, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde daha da büyümüş, her gelenle tarih dizinine bir çentik atmış, yenilenmişti.

    Foça'daki ilk duraklarımızdan biri buram buram Ege havası estiren, gün batımlarında daha keyifli olduğu söylenen Kavala Kafe'ydi. Sahilin bir ucundaki otelimize eşyaları bıraktıktan sonra diğer ucundaki Kavala'ya yaptığımız yürüyüş, İstanbul'dan erken düştüğümüz yolların yorgunluğu üzerimizde olsa da bize iyi geldi. 
Hafif birkaç Ege lezzeti, soğuk içecekler... Foça'nın tarihi Rum evlerinden birinde, güzelim denize karşı, annem, kardeşim, çoluk çocuk, ailecek yapılan sohbetler... 

    Tekne gezisine işte burada depoladığımız enerjiyle heveslenmiştik. Aramızdan iki kişiyi dinlenmeye otele gönderdik, kalanlarla yola devam ettik. Foça'da iki gün böyle geçti aslında. Biraz kalabalıksan kimi kez ortak hareket etmeli, kimi kez farklı enerjide ya da istekte olanları rahat bırakmalısın. Bilin bakalım herkesin her yaptığına tek uyan kimdi? Tabii ki ben! Yeğenimle sahaf aradık, yine onunla arkeolojik kazı alanına göz attık, Orhun'la herkes uykuya gitmişken bira içtik, diğerleri acıkmamış diye ilk akşam eşimle baş başa yemek yedik, ertesi gün iki kardeş iki bacanak Kozbeyli Köyü'ne uğradık vs. vs.vs. Her masada ben vardım:) Kardeşim "Aramızda en dayanıklı sen çıktın" diyor bir de. İlk kez gördüğüm bir yere gittiğimde öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek isterim ama aile seyahatindeki bu hareketliliğimin asıl sebebi kimseye kıyamamaktan kaynaklanıyor:) Amaç eşlik edeyim, anı biriktireyim, bilhassa çocukların istediği bir şey varsa boş geçmeyeyim. Hele ilk gün akşamında otelle merkez arasında birkaç kez mekik dokudum. Biri uyuyor biri uyanıyor, biri acıkıyor, geliyor gidiyor, herkesin yanında ben eşlikçi. Kimini "Sen acıkmadın mı? Bir şey getireyim mi? diye arıyorum. Herkes rahat, uyuyor uyanıyor. Ben ailenin rahatsızı. Yanlış anlaşılmasın, hepsini keyifle yapıyorum. Tipik bir yükselen Yengeç hali:) Güneşim de Yay. Yani gezi, tozu, öğrenme ve anaçlık bir arada. 
    Bir yazı son derece havalı bir gezi yazısı olarak başlamışken ancak bu kadar kişisele bağlanabilirdi değil mi?:) Buraya nasıl geldim bilmiyorum. Öyle ya da böyle... Anlatmaya devam. 
    Foça'daki ikinci günümüzde bir öncekine göre daha bir aradaydık. Keyifli ve uzun kahvaltının ardından, henüz Foça'ya girerken görüp aklımıza yazdığımız yel değirmenlerine gitmeye karar verdik. Tepelik bir alanda bulunan değirmenlere yürüyüş yorabileceği için annem arabada beklemeye karar verdi. O kendince haklı ancak sağlığı ve yaşı müsaade edenler için çok da dik bir noktada olduklarını söyleyemem. Birbirimize renk renk bahar çiçeklerini, kelebekleri göstere göstere, arada bir dönüp Foça manzarasına baka baka, tabii ki fotoğraflar çekerek yavaş yavaş ulaştık değirmenlere. 

    Önümüzde masmavi Foça manzarası, ardımızda tarihin fısıltısı... Şahaneydi. 18.yy'dan kalan değirmenlerin varlığı bir yana, daha fazla ilerlemeye, tırmanmaya karar versek ve araştırmaya girişsek tanrıça Kibele'ye adanmış sunak taşlarını da görebilirdik. Zira antik çağda Kibele'ye adanmış bir tapınağın sınırlarındaydık. Değirmenlere giden yolun başında dikkatimizi çeken tiyatro kalıntısı da bu bölgedeki antik yerleşimi ispatlamıştı zaten. 
Her şey o kadar güzeldi ki kente inerken ayaklarımız geri geri gitti desem yeridir. 

        Değirmenlere tırmanışın ardından birer yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahve çeşitleriyle, ev yapımı tatlılarıyla çok beğendiğim ve tavsiye edeceğim Martı Kafe'de vakit geçirdikten sonra Foça sokaklarında yürüdük. Güzelim evlere göz attık, kedilerle ve hattâ insanlara alışmış pelikanlarla selamlaştık. Yağmur da yağacak gibiydi ama akşama kadar bizi rahat bıraktı. 
    Öğleden sonra yine aramızdan bir gurup ayrıldı ve kalanlar Kozbeyli köyüne yollandık. Gezi yazılarında muhakkak uğrayın denen Kozbeyli'de dikkate değer bir şey bulamadım açıkçası. Çanakkale üzerinden Foça'ya varışımız sırasında gördüğümüz yemyeşil köylerimizden, kasabalarımızdan bir tanesi.





    Kozbeyli'de fazla vakit geçirmeyince Yeni Foça sahiline indik. Yani Foça'nın merkezden biraz daha uzak olan yerleşim bölgesine geçmiş olduk. Ancak fikir edinecek kadar kalamadık. 
    Foça'da geçirilen iki günü, hep beraber keyifli bir akşam yemeğiyle taçlandırdık ve sonlandırdık. Bunun için Fokai Restaurant'ı tercih ettik. Kabul ediyorum, Kavala Kafe gibi burası turistik bir mekân. Kısıtlı süremiz olduğu için keşiften ziyade tercih edilenlere yöneldik ancak kararımızdan da pişman olmadık. Tüm gün gri bulutlarla kaplı olsa da Foça'nın havası bize akşama kadar ıslanmadan gezmemiz için izin vermişti. Fokai'ye girer girmez döktü yağmurunu. Yarı açık, hafif esintili mekânda, yağmur eşliğinde usul usul başlayan sohbetler, çınlayan kadehlerin eşliğinde gülüşlere dönüştü. Ege'de olmanın tadına varıldı. Seyahatimiz böylece sonlandı.
Tekrar görüşelim güzel İzmir! Tatlı Foça!
    Tatlı demişken... Gitmişken uğramamak, uğrayınca bahsetmemek olur mu? Sakızlı, taze sütlü, taze meyveli Nazmi Usta dondurmalarıyla noktalamalı bu yazıyı. Önümüzdeki yazın herkes için tatlı ve renkli geçmesi dilekleriyle birlikte...




    

15 Mayıs 2022 Pazar

BUGÜNLERDE...

     Son yazım epeyi depresifti. Şimdi daha iyiyim. Bunda muhakkak güneşli havaların etkisi var. Mesela arkadaşlarımla buluşma planlarımız arttı, gün belirlemeler başladı, kimiyle buluşuldu, kimiyle buluşulacak, sohbetler edilecek. Niye? Çünkü hava iyi, evler sıktı, gönlümüzce dışarı çıkabiliriz. Ayrıca bayramda küçük bir İzmir seyahati yaptık. İzmir'in her yeri ayrı güzel. İlk kez ziyaret ettiğimiz Foça da güzeldi. 2-3 günlük bir kaçamak ne iyi geldi. Çanakkale üzerinden, boş olacağını tahmin ettiğimiz yeni köprüden gidip döndüğümüz için trafiğe takılmadık. Sanırım bayram zamanı şehir dışına ikinci çıkışımız bu. Bayram kalabalığından, zamanı trafikte geçirmekten hep korkardım. Bu yıl okulların tatil olmaması, Çanakkale köprüsünün yoğun olmayacağı tahmini ve ne yazık ki bilet fiyatlarının, benzinin uçukluğu yola çıkanların daha az olacağını düşündürmüştü. Nitekim yanılmadık. Hakkımızı bu sene kullandık, sakin sakin gidip döndük. Dönüşte Troya Müzesi'ne de uğradık. 
Bir ara anlatırım...

    Dün akşam Cem Adrian konserine gittik. Dönüp kontrol ettim, ilk albümünü 2005 yılında çıkarmış. İlk iki albüm zamanı hiç sevmezdim, abartılı bulurdum. Sonradan sonradan öyle bir sardım ki devamlı dinler oldum. Geçen gün yine açmışım dinliyorum, bir yandan da "Acaba konserleri ne zaman?" diye düşünüyorum. 24 saat geçmedi, hani artık korkmaya başladığımız o şey oldu ve Turkcell'den Cem Adrian'ın hafta sonundaki konseriyle ilgili bir mesaj geldi. İndirimli bilet alabilirmişim. Yine düşüncelerim okunmuştu:) E alalım o zaman dedim. Açık hava konseri ve sıcaklık ne zamandır ilk defa makûl seviyelerde. Kendisini o kadar seviyorum sevmesine de konserine ilk kez gittik. Güzeldi tabii. Yalnız Cem Adrian'ın yeteneğini ve tarzını biliyoruz da eşlik eden müzisyenlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Onlar ayrıca şahanelerdi. Şarkıları farklı yollardan yürüten, onlara taklalar attıran sanatçıyla uyumlarına bayıldım. Sanırım bizim için Cem Adrian konserlerinin devamı gelecek. Kendisinin konser sonunda söylediği ve teşekkürlerini ilettiği üzere bu zamanda böylesi etkinliklere bütçe ayırmak kolay değil. Çoğumuz gibi birtakım ayarlar çekerek, kimini çok isteyip kimini erteleyerek bakacağız durumlara. Zira her insan hoş vakit geçirmeye ihtiyaç duyar. Ve onca kızgınlığıma rağmen yadsıyamayacağım bir gerçek var ki İstanbul çok hareketli, çok canlı, her köşesinde ayrı bir etkinliğin olduğu bahar ve yaz aylarına son sürat giriş yapmış durumda. Ücretli, ücretsiz bir dolu etkinlik. Hepsine yetişmek mümkün değil, herkes kendine uyanları yakalayacak bir şekilde. Bir de önümüzdeki hafta gençlik bayramı var ya, gençlere yönelik çok güzel programlar görüyorum. Gençler bir göz atsın derim. Dün konser için toplu taşımayı kullandık. Mayıs ayının bir cumartesi akşamında İstanbul'un farklı yerlerindeki bir dolu etkinlikten dönen gençleri görmek güzeldi. Uzun zamandır böyle bir hava yoktu buralarda. Holifest'ten çıkmış, üstleri başları renkli boya içindeki gençler ayrı gülümsetti. Orhun'un da lise zamanlarında katıldığı geldi aklıma. Gençler hep eğlensin istedim, her şeye rağmen gençliklerinin tadını çıkarmalarını diledim. 15-20 yaş arası benim açımdan pek kolay değildi. Anne ve babamın ayrılığıyla sonuçlanan sıkıcı bir dönemdi. Ancak şimdi düşünüyorum da çocukluktan beri arkadaşım bize geldiğinde ya da ben onlara gidip kaldığımda sabahlara kadar konuşup gülerdik. Dışarıdayken de aynı şekilde saçma sapan gülme sebeplerimiz olurdu. Yani diyeceğim o ki gençlik her şeye karşın hayattan keyif almanın tavan yaptığı bir dönem ve kimsenin bunu elinizden almasına izin vermeyin. Umursamaz olun demiyorum. Tepki vermek istiyorsanız verin, değişmesini istediğiniz şeyler varsa elinizden geldiği kadarını yapın ancak her ne şartta olursa olsun gülmekten ve umut etmekten vazgeçmeyin. İnanın bunlar klişe değil, yaşanmışlıkların sonucu ortaya çıkan sözler. İleride dönüp baktığınızda "Yine de güzeldi" diyeceksiniz. Şu hayatta en çok kıymeti bilinmesi gereken şey "Gençlik"
   Az önce bahsettiğim çocukluk arkadaşımla hafta içi tiyatroya gideceğiz. Bakın yine gençlere bağlayacağım. 
Şehir Tiyatroları'nın 36.Genç Günler kapsamındaki oyunlarından birine biletimiz var. Üniversiteli öğrencilerden Keşanlı Ali Destanı'nı izleyeceğiz. Belki geleceğin ünlü oyuncularından olacak birini ilk kez sahnede görmüş oluruz değil mi? Aslında "Genç Günler" etkinliklerinden daha önce bahsetmek, rastlamamış olan varsa haber vermek gerekirdi. Örneğin bugün Kadıköy Gazhane'de Cos-Power vardı. Demek ki bugün Kadıköy sokaklarında kostümlü gençlere rastlanacak:) Güzel işler bunlar. Oradan oraya atladığımın farkındayım ama tam yeri gelmişken önümüzdeki hafta 19-22 Mayıs tarihleri arasında yine Gazhane'de gerçekleşecek olan Karikatür Festivali'ni de hatırlatayım. Etkinlik sırf gençler için değil. Öyle düşünen varsa kusura bakmasın, biz Gırgır-Fırt çocuklarıyız. Zaten festivalde eski-yeni neredeyse tüm karikatüristler olacak. Ne yazık ki o tarihlerdeki hava durumu hakkında olumlu şeyler söylenmiyor ancak yine de gitmek istiyorum. Bakalım... 
    Tiyatroya gideceğimiz gün, arkadaşıma erken çıkıp önce SSM Müzesi'ne gitmeyi teklif edeceğim. SSM'de yepyeni bir sergi, David Hockney'in "Baharın Gelişi, Normandiya 2020" sergisi açıldı. Yollara düşmüşken zamanı dolu dolu geçirelim. Biliyor musunuz, o gün çocukluk arkadaşımla beraberken yine güleceğiz ama gençlik yıllarımızdaki gibi olmayacak. Bazen düşünüyorum da bir zamanlar ne aptaldık ve aslında ne güzeldik:) 
     Oradan oraya atlayarak kafaları karıştırmadım umarım. Bilinç akışının eseri konumundaki bu karmaşık yazıyı dönüp dolaşıp yine İstanbul'a bağlayacağım. En son yazımda İstanbul'un düşürüldüğü durumdan epeyi bir şikâyet etmiştim ve benim açımdan gidip gitmemek arasında kararsız bıraktığından bahsetmiştim. Tam onun üzerine kütüphanemden Selim İleri'nin "İstanbul'un Tramvayları Dan Dan!" kitabını çektim, okumaya başladım. Şehrin eski zamanlarında yolculuk yapmanın iyi geleceğini düşündüm. Öyle de oldu. Selim İleri, Türk romanlarındaki İstanbul satırlarını bize sunup yorumluyor bu kitapta. Her bir satır birer belge niteliğinde. Canım nasıl İstanbul'u anlatan eski romanları okumak istedi anlatamam. Bahsettiği çoğu romanı okudum ama o zamanlar neredeyse çocuktum. 
Şu anki bilinçle tekrar okumam lâzım. 

    Selim İleri "İstanbul'un Tramvayları Dan Dan"da Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Lâle" konusunda ikircikli kaldığından bahsediyor. Lâlenin İstanbul için git git bir hevesten, boşuna geçmiş bir zaman özleminden ibaret kaldığını söylüyor. Ta 1953 yılında şöyle demiş Tanpınar: 
    "Bugün İstanbul'da belki eskisinden çok lâle yetiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten, şahsi çalışmadan uzak olarak. Çünkü lâlenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değildir."
    Bu satırları okuyunca Tanpınar'ın bir de bugünün İstanbul'unu görse ne diyeceğini düşündüm. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada dolaşan videoyu hatırlarsınız. Lâle zamanı için hazırlanan alanların nasıl talan edildiğine dair bir videoydu. İstanbul'da değişen görgü konusunda iç çektirmişti. Birkaç gün sonra küçük bir mola için, İstanbul'un keşmekeşinden az da olsa uzak kalıp nefes almak için İzmir'e uzanırken, Çatalca'da ve devamında Çanakkale'de gelincik tarlalarına rastladık. Doya doya izledik. Oh! dedik. Başka bir alem! İhtiyacımız vardı! 
Ve hemen akabinde yine aynı kitapta Tanpınar'ın şu sözlerine rastlamaz mıyım?
     "... ben bile eski ve bırakılmış şeylerden gelen hülyayı o kadar sevmeme rağmen çoktan beri rüzgârda bir ipek mendil gibi buruşan bir gelincik tarlasını artık lâle bahçelerine tercih ediyorum". 
    Bu cümleyi okudum ve gündelik yaşam içindeki tesadüflere bir kez daha hayret ettim. İstanbul'un geldiği nokta beni bunaltmıştı, eski hâllerini anlatan bir kitaba sarılmıştım, aynı sırada selfi çekmek uğruna üzerine basılan lâleleri görmüş ve bir kez daha hayıflanmıştım, biraz uzaklaşmak iyi gelir diye düştüğümüz yollarda gelinciklerle nefes almıştım, o sırada zihnimde tarttığım lâle-gelincik görüntülerinin hissettirdiklerini ertesi gün yine aynı kitapta sözcük sözcük okumuştum. 1953'ten 2020'ye... İstanbul kafa karıştırmaya devam ediyordu. Ben bunları düşünürken açıyordum bir Cem Adrian şarkısı. Hemen üzerine telefonuma bir mesaj düşüyordu. Cem Adrian konserine gitmek ister miydim? İstersem indirim kodum hazırdı. E bir noktada bıraktım düşünmeyi, aldım biletleri. Trafik çekilmez şimdi. Öyleyse metrobüs, metro düştük yola. Konser, Vadi İstanbul'da. Vadi İstanbul ne? Koca bir yaşam alanı ve koca bir AVM. Kocaman bir AVM ise önüne kadar giden ulaşım da vardır. Evet, Havaray kondurmuşlar kapısına kadar. Onu da deneyelim bakalım. Ne de olsa battı balık yan going... Ve görüldüğü üzere... Benim zihin halâ karmaşık...




28 Nisan 2022 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Son yazıyı gireli bir ay olmuş, hâtta geçmiş bile. Bu süre içinde bırak yazmayı, okumak için dahi buralara uğramadım, uğrayamadım. Aslında elimi kolumu bağlayan yoktu. Sadece kafa olarak uzaklardaydım. Müthiş bir keyifsizlik var üzerimde. Genel keyifsizlikten payıma düşeni fazla fazla üstleniyorum. Yoksa bireysel olarak hayatımda olumsuz giden bir şey yok. Sadece, birazcık, omzumun acısına takılmış durumda olabilirim. 
Salgın nedeniyle eve kapandığımız günlerde kendi kendime spor, mutfakta artan zaman, bütün gün elde telefon, tablet derken belli ki bir şeyleri zorlamışım. Israrla doktora gitmedim fakat bayram sonrası için kaçış yok. 
Yaşın ilerlemesiyle birlikte vücutta ufak tefek arızalar çıkmaya başlıyor ya, işte buna çok bozuluyorum. 
Bunun haricinde... Salgın sırasında eve öyle bir kapandım ki şimdi açılmaya üşeniyorum. Covid19 yavaş yavaş uzaklaşırken bana koca bir tembellik bıraktı. Gerçi eskisi gibi çokça çıksam ne olacak? İstanbul vahşi bir orman adeta. Resmen ayakta kalmak için, ezilmemek çabalıyoruz. Şehir içine her yolculuk bir sinir harbi. Arabanla seyahat ediyorsan trafik, toplu taşıma kullanıyorsan görgüsüz kalabalık ömründen ömür alıyor. Geçtiğimiz günlerde Muhabbet Kralı'ndaki sohbette, kalabalık bir topluluk içindeki insanların akıl yaşının 6'ya indiği söylendi. 
Bunu duyunca İstanbul ahalisinin neden saçma sapan davrandığı konusunda bir aydınlanma yaşadım. Geçen gün Orhun geç saatte işten gelirken bir intihar girişimine denk gelmiş. Çocuk eve gelince sinirinden ağladı. Birçok kişinin "Atla, atla" demesinden, konuşmalarından, küfürlerinden etkilenmiş. "Orada ben de olabilirdim, bir arkadaşım da olabilirdi, demek ki kimse hâlimizden anlamayacaktı, atla diyeceklerdi" diye derinlere indi, resmen sinirden titreye titreye ağladı. İçinde kalanlardan biri de yanında küfür edeni dövmemiş olmak. "Niye suratının ortasına indirmedim bir tane" deyip durdu. Polisler de adama sinirlenip şöyle bir kalkışmışlar tabii ama Orhun'un içi soğumamış. Günlerce terapi niyetine konuştuk. Gel de çocuğun dışarıdayken endişelenme. 
Göreceksiniz, Orhun da durmayacak buralarda. Kafasındaki planların işleyişini hızlandırmaya başladı. 
Bana gelince... Onca yıpratmasına rağmen ve işin tuhaf tarafı, doğduğu şehri bırakıp gitmek isteyenlerden değilim. Annem ve babam da burada doğmuşlar. Bilhassa anne tarafından birkaç kuşak İstanbullu olarak bu şehri kıymet bilmeyenlerin elinde bırakmak zoruma gidiyor. Oysa eşim gitmeye dünden hevesli. İstanbul'da yaşayanların beni anladığını düşünüyorum. Eh! Bir de ülkenin genel durumu, genel huzursuzluğu var. Gençler ümitsiz, yetişkinler şaşkın. Özellikle ekonomik olarak herkesin giderek daha fazla zorlandığını görüyorum. Bir süredir kırmızı biber çorbasını denemek istiyordum. Markete gidip geldikçe bakıyorum, fiyatı arttıkça artıyor. En son artık dayanamadım, çorbayı kafaya takmıştım, kilosu 49 liradan 4 tane kırmızı biber aldım ve yaptım. Enfes oldu ama 
49 lira nedir yahu? Kırmızı biber küçük bir ayrıntı. Hadi biz istediğimizi az çok alabilen gruptayız fakat her markete gittiğimde yaptığım hesaplarla asgari ücretli çalışanların nasıl ev döndürdüğünü, çok çocuklu ailelerin nasıl idare ettiğini düşünmeden edemiyorum. Günümüzde lüks sayılabilecek bir şeyler satın almışsam, gidişatın sorumlusu ben olmadığım halde kendimi kötü hissediyorum. Ve korkuyorum. Ekonomik durumlar adi suçların artmasına neden olursa diye... İstanbul dışında yaşayanlar için buralarda olanlar hakkında bir bilgi daha vereyim: Yabancı uyruklu bir kısım insanlar dolmuşta, metrobüste, minibüste şoförlerin söylenmesine rağmen para vermeden yolculuk yapıyorlar biliyor musunuz? Daha doğrusu dolmuş şoförleri kavga kıyamet indiriyorlar da diğerleri artık "lanet olsun" moduna geçiyorlar. Adamların umurunda bile olmuyor. Buna ben de şahit oldum, olanlardan da dinledim. Toplu taşıma ücretini ödemeyen elektriği, suyu öder mi zannediyorsunuz? Maske konusunda da böyleydi. Yasaklar varken bile yabancı uyrukluların büyük kısmı takmıyordu. Cesaretlerine şaşıyordum. Ben olsam farklı bir ülkede daha çok endişelenirim. Türkiye bize iyi bakar güveniydi bu sanırım. Asla ve asla ırkçı değilim, bana kalırsa yasal çerçeveler içinde isteyen istediği ülkede okumalı, çalışmalı, işini gücünü ilerlettiği ülkede yaşama özgürlüğünde olmalı ancak iş huzur bozma ve sömürüye geldi mi yetkililerden olumlu bir hareket beklemek benim hakkım. 
    İşte böyle... Çevrende sıkıntı kol gezerken sen nasıl rahat edeceksin? Ufak tefek hoşluklarla hayatı güzelleştirme heveslisiyken hiçbir şeyden keyif alamaz oldum. Depresyona yatkın olmayan, ne olursa olsun bu yaşa kadar kıyısından köşesinden geçmemiş bünyem zorlanmaya başladı. Uykuyla aram ise her zaman açıktı ama son zamanlarda iyice uyuyamamaya başladım. Bunun için Pasifflora Mood alıyorum. Aman aman bir etki göstermedi, halâ dalarken zorlanıyorum ama hiç olmazsa arada uyandığımda "Neden uyumuyorum ben?" diye dakikalarca sağdan sola dönüp kendimi yemiyorum. Klasik bir rahatlama yöntemi olarak bol bol yürüyorum. 
Yaşam Vadisi forever! Neyse ki bahar geldi, ağaçlar pembelere büründü de bir parça gözümüz gönlümüz açıldı. 

    Şu çiçek açmış ağacın site içindeki haline bakar mısınız? Daha geniş bir yerde olmalıydı sanki. 
İşte bu sıra bunlar bana hep hüzün... 

    Geçtiğimiz senelerde nisan ayında ne güzel postlar girerdim. Bu ay bizde doğum günü çok olduğu için bol bol kutlama yapardık. Evlilik yıl dönümümüz için ufak bir seyahate çıkardık. Bu kez yolculuk için üşendik. 
Yine toplandık ama küçükler büyüdüğü için doğum günleri eski tantanasında, parti havasında geçmedi. Salgının eski hızımızı kestiği gerçeği de var tabii. Seneye nisan enerjisini tekrar toplamamız lâzım.

    Klişe gibi durur ama değildir, hakikaten iyi ki kitaplar var. Dün Floransa Büyücüsü'nü bitirdim. Yıllardır kütüphanemde duruyordu. Niye bu zamana kadar okumadım bilmem. Demek ki bu günlerde bana destek olmak için beklemiş. Masal tadında bir roman. Beni bugünden aldı, zaman içinde yolculuk yaptırdı. Doğu'dan Batı'ya gezdirdi. Bu kitabı buraya not düşmesem haksızlık etmiş olurum.

    İçini kararttığım dostlar varsa affetsin. Sıkıntılı haller arasında daldan dala atladım ama birçok kimsenin benzer duygular içinde olduğunu tahmin ettiğim için rahat konuştum. Şahane bir ortam varmış da mızıkçılık yapan benmişim gibi bir durum olduğunu sanmıyorum. Umarım en kısa zamanda toparlarım, toparlarız. 
    Neyse ki ufukta küçük bir seyahat var. Bu sene bayram tatili uzun değil ama yine de hazır Orhun'un da birkaç gün izni varken, kardeşim ve ailesiyle, annemle, hep beraber Foça'ya doğru yol alacağız. Annem Foça'yı görmeyi çok istiyordu, gezdirelim bakalım. Biz de biraz hava alalım, kafa dağıtalım. Daha keyifli yazılarda buluşalım. Şimdiden herkese iyi bayramlar diliyorum. 



    

24 Mart 2022 Perşembe

ADALAR'DA ZAMAN...

     İstanbul'da bu sene güzel kar yağdı, tuttu, hepsi iyiydi hoştu fakat biraz sıkmaya başladı sanki. Şu satırları yazarken ara ara pencereye göz atıyorum. Kar mı yağsın, güneş mi parlasın kararsız bir hava görüyorum. Biri diğerine baskın çıkmaya çalışıyor. Ee ne de olsa Mart ayındayız. 3 gün sonra ayın 21'i olacak fakat söylenene göre kar yağışı devam edecek ve bu sene ilkbahara enteresan bir giriş yapacağız. Neyse ki enteresanlıklara alıştık. 
Karlı günleri atlatıp mutlaka bahara da uyum sağlarız. Ortam yumuşamaya başladığında Adalar'a uzanabiliriz örneğin. Ya da iyisi mi "Uzanabilirsiniz" diyeyim. Zira biz birkaç hafta önce güneşli günleri değerlendirip yaptık bunu. Kalabalık yaz aylarına kalmadan güzel güzel gezdik. 

    Bu kez zamanımızın çoğunu Heybeliada'ya ayıracaktık. Ancak Büyükada'yı asla pas geçemezdim. Kadıköy'den atladık vapura, önce Prens Adaları'nın en büyüğünde aldık soluğu. Bir gece orada konaklayıp, ertesi gün erkenden Heybeliada'ya geçtik. 

    Büyükada sokaklarında yürüdük, eski evlerine bir kez daha hayran olduk, açık gökyüzünün keskinleştirdiği İstanbul manzarasını izledik, akşamına rakı-balıkla keyiflendik. Bize kediler eşlik etti her zamanki gibi. Bir de artık kendini insandan sayan, baya baya yürüyüşe çıkan İstanbul martıları. 



    

    Yine Mizzi Köşkü'ne takıldım. Şu köşede görmüş olduğunuz gözlem kulesinden, tıpkı bir zamanlar sahibi olan Lewis Mizzi gibi gökyüzünü izlemek istedim. 

    Her şey iyiydi de elektrikli araçların çokluğu hiç hoşuma gitmedi. Faytonlara, daha doğrusu faytonları çeken atlara yapılan kötü muameleye karşıydım. Karşı olanlar ısrar etti, adalara elektrikli araçlar geldi. Ancak her konuyu abartma eğilimimiz var ve adalar şimdi bu araçlardan geçilmiyor. Biz kış mevsiminde, oldukça tenha bir cuma günü orada olduğumuz halde bu dikkatimi çekiyorsa, yaz kalabalığında nasıl bir ortam olacağını düşünemiyorum. Nitekim otel görevlisi delikanlı da beni doğruladı. "Bu mevsimde araçların sadece yüzde 10'u dışarıda" dedi. Anladığım kadarıyla neredeyse her evde birer, ikişer var bu araçlardan. Dükkanlarınkiler ayrı. Onlar da mal taşımak için büyütebildikleri kadar büyütmüşler. Kimi neredeyse küçük bir kamyonete dönüşmüş. Faytonlara da dikkat etmek zorundaydık ama onlar hiç olmazsa çıngır çıngır sesleriyle kendilerini belli ediyorlardı. Şimdi bilhassa Büyükada sokaklarında tedirgin tedirgin yürüyorsun. Artık güzel fotoğraf çekmek başlı başına bir uğraşı çünkü evlerin önüne park etmiş araçlar çirkin bir görüntü oluşturuyor. 

    "Fayton kötü, elektrikli araç kötü, peki ne yapılabilirdi?" diyenler olacaktır. Bisiklet çoğalabilirdi. Elektrikli araç gelince resmen bisikletliler azalmış. Ada hayatı için bundan daha uygun ve romantik ulaşım aracı düşünemiyorum. Güzel havada yürünür, bisiklet kullanılır. Soğuklarda belediyenin devamlı sefer yapan elektrikli minibüslerine binilir. Bomboş dönüp duruyordu bunlar. Evlerin önünde ise fazla fazla özel araçlar vardı. Anlatabildim mi bilmem? Bu noktada aklıma seyrettiğim bir belgeselin Sardunya Adası bölümü geldi. 90 yaşında bir ada yerlisi her akşamüstü inişli çıkışlı ada yollarında sakin sakin yürüyüşünü yaparak bara gidiyor ve bir kadeh kırmızı şarabını içerek evine geri dönüyordu. Buyurunuz... Sardunya adasının dünya üzerinde en uzun ömürlü insanların yaşadığı yerlerden biri olmasına şaşmamak gerek. Hayattan keyif alma tarzımız farklı. Ve gözümüzün gördüğü yerleri güzelleştirerek, sadeleştirerek huzur bulacağımıza tembellik ve abartıyla birçok değeri önemsizleştirme huyumuz da var. Neyse... Biraz daha tenha ve dolayısıyla rahat olan Heybeliada'yla devam edeyim.

    Nasıl sakin, nasıl güzeldi Heybeliada. Bu adayı en son yıllar önce, genç yaşlarımda görmüş olduğumu anımsadım. Ondan da kayda değer bir şey kalmamıştı hafızamda. Bu kez vakit yettiğince, dikkatlice gezecektim. Önce Heybeliada Ruhban Okulu'nu görmek için Ümit Tepesi'ne çıktık. 

    Şu an eğitimin sürmediği, bu konuda yıllardır tartışma ve görüşme haberlerini okuduğumuz 1844 tarihli okulun bazı bölümlerinin ziyarete açık olduğunu biliyordum. Saat 16.00'ya kadar gidip görebilirdik ancak o günün cumartesi olduğunu hesaba katmamışız. O gün 12.30'da ziyaret bitiyormuş. 15 dakika ile kaçırdık. Üzüldüm tabii. Kuş seslerini dinleyerek ağır ağır yürürken, öğlen güneşinin tadını çıkarmaya çalışırken,saf şehirliler olarak ağaçlara zarar veren tırtılların kozalarını toplayan görevlileri izleyip onlarla sohbet ederken epeyi bir gecikmişiz. Bunu adaya tekrar gelmek için bir bahane sayarak, yine yola düştük. Daha sırada ve aklımda İnönü Müzesi, açık mı kapalı mı olduğunu anlayamadığım Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi ve Heybeli Sahaf vardı. 

    Manzarasının şahane olduğu bizzat adalılar tarafından söylenen Hagios Spyridon, yani Terk-i Dünya Manastırı konusunda ise kararsızdık. Her birine vakit ayırıp ayıramayacağımızdan emin değildik. Ancak internetten adanın haritasını incelediğimizde önce oraya yürüyüp daha sonra merkeze inerek diğerlerini görebileceğimiz kararına vardık. Enfes ada ağaçlarının altında, yine kuş sesleri eşliğinde bir uçtan bir uca yürümeye başladık. İyi ki yapmışız. 1868 tarihli manastır binasının küçük kilisesine giriş kısmı açıktı ancak asıl ibadet mekânına kapının camından bir göz attık. Zira her ne kadar ada tarihini yansıtan yapılardan biri olsa da burası müze statüsünde değil, yazın belli günlerde ibadete açık. Bir de bahar ve yaz aylarında bahçesinde oturup bir şeyler içebileceğimizi biliyorum.



    Zamanında onca yürüyüşün ardından bu manastıra gelen keşişlerin amacı dünya nimetlerinden elini eteğini çekip inziva hayatı yaşamaktı, bugün turistlerin yaptığı yürüyüşün amacı ise muhteşem manzaranın tadını çıkarmak. Manastır binasına sırtını verip gözünü güzelim maviliğe açtığında sağında uçsuz bucaksız denizi, solunda çam limanını ve onun tepesinde eski sanatoryumu izlemek mümkün. Bakalım fotoğrafta sanatoryumu seçebilecek misiniz?

    Antik çağlarda çam limanı bölgesinde maden ocağı işletilirmiş. Ada hem bakır, hem demir madeni açısından zenginmiş. Sanatoryum binasına gelince... Klasik Türk romanlarında şifa bulmak için misafiri olan veremli hastalarına üzüldüğümüz, Kelebeğin Rüyası filmiyle fiziksel varlığı hakkındaki merakımızı giderdiğimiz hüzünlü bina... 1924 yılında Atatürk'ün talimatıyla kuruldu. Zira verem, toplum sağlığını tehdit eden önemli bir sorundu. 1980 sonrasında sanatoryumdan devlet desteği çekilince çöküş başladı, 1999 depremi mevcut durumu daha da kötüleştirdi ve bir ara toparlansa da nihayetinde 2005 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi. Ara sıra çıkan haberlerden takip ettiğimize göre tartışmalar muhtelif. 
    Gözümüz gönlümüz maviye ve yeşile, ciğerlerimiz temiz havaya doyduğuna göre artık merkeze doğru inebiliriz. Burada bir parantez açmak isterim ki bana kalırsa yokuş inmek, çıkmaktan daha sinir bozucu. Üstüne üstlük hangi akla hizmet, yürüyeceğimi bile bile kısa topuklu botlarımı giymiştim. Normalde çok rahatlar, düz yolda saatlerce yürüsem bana mısın demezler ancak yokuşlardan inmek çok zor. Heybeliada Büyükada'dan daha inişli çıkışlı. 
Rum Okulu'na ve ardından diğer uçtaki manastıra tırmanırken, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın evini ararken hem keyif aldım, hem zorlandım. Minik bebek adımlarıyla yokuş aşağı yürümek yüzünden çektiğim kas ağrısı 2 gün boyunca sürdü. Akılsız başın cezasını yine ayaklar çekti anlayacağınız:) Siz benim yaptığım yapmayın. 

    İsmet İnönü Evi'ni görevli hanımefendinin nazik eşliğinde gezdik. Canla başla, büyük bir hevesle anlattı bize evin tarihini. İsmet İnönü geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda dinlenmek için doktor tavsiyesiyle 1924 yılında gelmiş Heybeliada'ya. Bu evi kiralamışlar. Yazları gelip gitmeye başlamışlar. Çocuklar adada mutluymuş. 1934 yılında evi satın almak istemişler. Fiyat yüksek olunca Atatürk eşyasız satın almak için pazarlık yapmalarını önermiş. Eşyaları Atatürk hediye etmiş. Bugün evde sergilenen eşyaların hepsi orijinal. 

    Yıllar boyunca kim bilir kimler gelip gitmiş, kimler konuk olmuş, neler konuşulmuş bu evde ancak bugün sergilenen halinde siyasete değil aile yaşamına bir vurgu var. Mevhibe-İsmet İnönü çiftinin çocukları Ömer, Erdal ve Özden'in odaları... Hattâ anneannelerinin yatağı... Giysiler, okunan kitaplar, satranç tahtası, İsmet İnönü'nün sağlık nedenleriyle her gün kullandığı tartı, çocuklara yazılan mektuplar, çocuklarından gelen mektuplar, aralarında meşhur çivileme atlayışının da yer aldığı bolca fotoğraf... Sade ama yaşanmışlıkla dolu bir ev. Erdal İnönü eşini bu ev sayesinde bulmuş. Komşu kızı Sevinç'le birleştirmişler hayatlarını. Duvarları süsleyenler arasında Ada'da yapılan nişan töreninden fotoğraflar da var. 

    

    İsmet İnönü'nün ölümünden sonra Heybeliada'ya gidip gelmeler azalıp da ev bakımdan yoksun kalmaya başlayınca, aile binayı İsmet İnönü Vakfı'na bağışlamış. Ve bina Cumhuriyet tarihimizin en önemli isimlerinden birine ait hoş ve başarılı bir "Anı Evi" olarak düzenlenmiş. 

    Bunlar tarihine sahip çıkan bir ülke açısından olması gerekenler. Bir de olmaması gerekenler var. Türk Edebiyatı'nın sevilen isimlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın da bir evi var Heybeliada'da. Mizahi tarzıyla biliriz Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı. Günümüzün gençleri ne kadar tanırlar bilemem ama ben ortaokul ve lise yıllarımda kitaplarını bol bol okumuşumdur. Bugünün gençleri kitaplarını okumasalar dahi sanırım Süt Kardeşler filmini bilirler. Gürpınar'ın "Gulyabani" romanından uyarlanmıştır ve olur da televizyonda yayınlanışına denk gelirsek daha önce defalarca izlemiş olmamıza rağmen tekrar takılırız. İşte bu yazarın da ömrünün son 30 yılını geçirdiği mekân bir anı evi olarak düzenlenmeliydi. Aslında bir süre müze olarak ziyarete açıkmış. Heybeliada'ya giderken o sıra açık olup olmadığından emin değildim. İnternette karma karışık bilgiler vardı. Kimi yerde saat 17.00'ye kadar açık olduğu belirtilirken, kimi yerde şu an faaliyette olmadığı yazıyordu. Ufak araştırmam sonrasında müzenin aktif olmadığını düşünsem de aklımızda halâ bir şüphe vardı. En iyisi gidip yerinde görmek dedik. Epeyi bir aradık evi. Sapa bir yerdeydi (fakat manzarası şahane), bol bol yokuş tırmandık, ara sokaklara girdik. En sonunda bulduk. Kapalı kapısı, bakımsız görüntüsü, yazarın aslında burada yaşamış olduğunu ama eşyaların başka bir binaya taşınıp o binanın müze yapılmış olabileceğini düşündürttü bana. Yani adada ısrarla bir Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi olduğunu düşünüyordum. Pek safmışım. Ada'dan döndükten birkaç gün sonra önüme çıkan bir imza kampanyası ve daha ayrıntılı bir araştırma sayesinde anladım ki şu an orada yazar adına bir müze yok. Uzun süredir kapalıymış, 2017 yılından beri tadilatta olduğu söyleniyormuş ancak bunun için yapılan herhangi bir çalışma görünmüyor. Sadece içerisindeki eşyalar Aşiyan Müzesi'ne taşınmış. Eşyalar bizzat Hüseyin Rahmi Gürpınar'a aitmiş. Öyle ki bunların arasında yazarın elleriyle ördüğü dantel yatak örtüleri, masa örtüleri dahi varmış. Yıllar önce müze açıkken gidip göremediğimiz, bir yandan kişiselliğiyle bir yandan dönemi yansıtması açısından önemli eşyalar bunlar. Yaşamaları için bizler de bu tür müzelere özen göstermeliyiz. İhmâl ettiğim için kendi adıma üzüldüm. Binanın tekrar müze ve kültür-sanat merkezi yapılması için çaba sarf edenlere destek olması adına şimdilik en azından imza kampanyasına katıldım. İlgilenenler ve imza vermek isteyenler olabilir, linki buraya ekliyorum:
    Uzun aramalar sonucu bulduğum evin köşesinde bir hatıra fotoğrafı çektirebildim ancak. Elimdeki mimozalar "Al abla bunlar da senin olsun" diyen, bir kucak dolusu mimoza taşıyan bir kız çocuğundan hediye. 
Halâ masamda duruyorlar. 


    Birkaç saat içinde, pek de rahat yürüyememe rağmen epeyi bir yer gördük dolaştık. O saatten sonra artık yapmak istediğimiz, adanın sevimli sahaf dükkanında biraz vakit geçirmek, birkaç kitap satın almak, ardından bir yorgunluk kahvesi içmekti. Devamında evimize dönüş yoluna geçecektik. Onca hayalini kurduğum sahaf ziyareti ne yazık ki gerçekleşemedi. Dükkân kapalıydı. Cumartesi günü kapalı olmasına şaşırdım. Dönüşte Twitter'dan yoklayayım dedim. Meğer adamcağızın Covid testi pozitif çıkmış, dükkânı açmamış. Herkes iyi olsun, bir daha ki sefere yine uğrarız nasıl olsa.

    Yorgunluk kahvemizi şirin mi şirin Torpi Kafe'de yudumladık. Deniz tarafından değil de arka sokaktan giriş yaptığımız için dükkânın en sevimli kısmına denk geldik. Zaten sigara içilmeyen taraf da orası. Bol kitaplı, bol çiçekli, el yapımı seramiklerle renklendirilmiş bir ortamda güzelce dinlendik. Yaz mevsiminde olsaydık yer bulmak zor olurdu muhtemelen. İşte bu yüzden Adalar'ın diğer mevsimlerini daha çok seviyorum.

    Ve bu gezinin kitabı... Mahallede Kaybolma Diye. Adını çok beğendiğim için satın aldım. Yani daha önce hiç Patrick Modiano kitabı okumamıştım. Hata etmişim. Tarzını sevdim. Polisiye havasında ilerliyor ancak belli bir kurgu içerisinde başlayıp biten bir roman değil. Hatırlamak üzerine, zaman zaman geçmişe kayan anlatımıyla, neyin doğru olup neyin doğru olmayacağını sorgulatan bir roman. Diğer kitapları da böyleymiş. Yazarın hayat hikâyesini incelediğimde bu romandaki karakterle ortak noktaları olduğunu gördüm. Demek ki oto-biyografik izler taşıyor. Diğer kitaplarını da aklımın bir köşesine yazdım.

    İşte böyle... Daha önce birkaç Büyükada ve hattâ Burgazada yazısı yazmıştım. O zaman ne anlattım hiç hatırlamıyorum. Yazıyı yayınlayınca dönüp bakarım belki. Bu seferki Adalar gezisinin özelliği, bizi neredeyse 2 yıl evlere kapatan meşhur salgınımızın hafiflediği zamanlarda gerçekleşmiş olması. Dikkati elden bırakmış değiliz. Maske hâlâ yüzümüzde. Hâlâ çok kalabalığa girmiyoruz, tenha zamanları kolluyoruz. Ancak şu bir gerçek ki sokaklarda olmayı özledik. Bu yüzden çevremizdeki her şeye daha bir farklı bakıyoruz. Bu kez daha bir kıymetliydi ada gezisi. Dalgalar daha köpüklü, martılar daha neşeli, ada sokakları daha bir davetkârdı. 
"Oh be!" Dedim. "Dünya varmış! İstanbul'un güzelim adaları iyi ki varmış!"