5 Nisan 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (10)

     İVAN KONSTANTiNOVİÇ AYVAZOVSKİ (1817-1900)
    MEHTAPTA İSTANBUL'A BAKIŞ 
   

    Birkaç yıl önce oğlum Tallinn'de üniversiteye başlayacağı zaman, evinden ilk kez ayrılacak olmasının anne-baba olarak bizde yaratacağı etkiyi hafifletmek için, bu şehirde 10 gün kadar kalmıştık. Orhun okula giderdi, biz de kenti keşfetmeye çıkardık. Daha sonra çok kez gidip geldik fakat o ilk ziyarette neredeyse adımlamadığımız sokağı, gezmediğimiz müzesi kalmamıştı. Büyük Petro'nun (bir başka deyişle Deli Petro) eşi Katerina için yaptırdığı Kadriorg Sarayı'nı gezerken, Ayvazoski'nin muhteşem bir deniz manzaralı tablosuyla karşılaştığımda çocuklar gibi sevindiğimi hatırlarım. Sanki ülkemden biriyle karşılaşmış gibi hissetmiştim. İlk anda "Burada ne arıyor?" diye düşünmüştüm fakat hemen aklımı başıma topladım ve Ayvazovski'nin Rusya'nın en büyük sanatçılarından biri olduğu, Estonya'nın da şimdi AB üyesi bağımsız bir ülke olmasına rağmen bir zamanlar Rusya'nın hakimiyetinde bulunduğu bilgilerini hatırladım. Yani benim bir an kendimi Türkiye'de zannetmem dışında normale aykırı bir durum yoktu. Abarttığım zannedilmesin. Zira benim kadar siz de Ayvazovski'nin bir çok tablosunu tarihi saraylarımızda, müzelerimizde görmeye alışkınsınız. Anadolu kıyılarını ve Ege adalarını gezen, sekiz kez İstanbul'da bulunan sanatçı, ülkemiz görünümlerine dair pek çok eser meydana getirmiş, hâttâ padişah Abdülaziz'in ve V.Murad'ın portrelerini yapmıştır. 
    Ivan Ayvazovski 1817 yılında, Ukrayna'nın Kırım yarımadasında yer alan Feodosia'da (Kefe) doğar. Ivan, Osmanlı uyruklu Ermeni bir ailenin oğludur. Resme yeteneği küçük yaşlarda anlaşılmış ve eğitimi bu yönde devam etmiştir. Bir sahil kentinde hayata adım atmış olması, onun denizin her türlü haliyle defalarca karşılaşmış olduğu anlamına gelir. Bu da ileride en güzel deniz resimlerini yapan ressamlardan biri olacağının işaretidir. 1833 yılında Çar 1.Nikola'nın ilgisi ve emriyle Petersburg'da Çarlık Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim gören Ayvazovski, başarılı çalışmaları nedeniyle bir çok Avrupa ülkesine gönderilir. Rusya'ya dönüşünde ise Deniz Bakanlığı'na birinci ressam sıfatıyla atanır. Rus deniz ressamlarının en bilinen temsilcisidir. Deniz yüzeyinin günün her saatinde değişen rengi, fırtınalı havalarda oluşan dalgalar, sallanan gemiler, deniz savaşları onun ilgi alanındadır. Suyun şeffaflığını en iyi çalışan ressamlardandır. Kimi donanma gemileriyle olmak üzere, çok seyahat etmiştir. Sadece Avrupa'ya değil, yolu Amerika'ya kadar uzanır. Defalarca Türkiye'ye gelir, Osmanlı nişanlarıyla ödüllendirilir. Zaman, Doğu'ya ilginin arttığı, resim sanatında Oryantalizm'in revaçta olduğu zamandır. 
    Bu noktada Oryantalizme parantez açmak gerekiyor. Napolyon'un 1798 tarihli Mısır seferiyle başlayıp 1.Dünya Savaşı'yla sona eren bu dönem, sanayileşmenin katılığından bunalan Batı insanının düşsel bulduğu Doğu'ya ve romantizme duyduğu ilgiyle, yeni ulaşım yollarının devreye girmesi sonucu uzak ülkelere yapılan seyahatlerle, Doğu ülkelerinde artan arkeolojik çalışmaların yarattığı etkiyle, uluslararası sergilerin çoğalmasıyla şekillenmiş bir dönemdir. Öncelikle Fransa ve İngiltere kaynaklıdır, zira biliyoruz ki her ikisi de Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır ve Hindistan'da sömürgeci durumundadır. Resim sanatı açısından baktığımızda Fransa ve İngiltere'nin ardından, diğer Avrupa ülkelerinin hâttâ Amerika'nın da Oryantalizme kayıtsız kalmamış olduğunu görürüz. Doğu ülkelerinin manzaralarını, Doğulu insanların günlük yaşantılarını kimi zaman abartılı kimi zaman oldukça gerçekçi konu edinen resimler çok sayıda alıcı bulmuş, önemli bir pazar oluşmuştur. Önce gezginlerin, elçilerin söylemlerine dayanarak hayalen yapılan çizimler, sanatçıların da seyahat olanağı bulmasıyla daha gerçekçi bir hâl almıştır. Ayvazovski de bu açıdan Oryantalist akıma dahildir. İstanbul'da bulunduğu süre içinde, bu kentin günün her saatindeki görünümünü romantik tarzıyla, defalarca tuvaline aktarmıştır. Ayrıca şehir sakinlerini sahilde, kayıklarda, kahvehanede vb. birçok günlük yaşam hâlinde resimlemiştir. 
    Bu yazının konusu olan Mehtapta İstanbul'a Bakış, sanatçının şehrimizin romantizmini görselleştirdiği örneklerden biridir. Parlak dolunayın ışığıyla yıkanan Boğaz'da gemiler, kayıklar, kayıkların içinde insanlar ve arka planda tarihi yarımadanın varlığı dikkat çeker. Gece resminin sınırlı renk paleti, ayın ve çevresinin sarı-beyaz tonlarıyla hareketlendirilmiştir. Gece karanlığının içinde ayışığıyla aydınlanan noktaların görüntüsü sanatçının başarısını vurgular gibidir. Nispeten yüksek binaların ve sağ bölümdeki geminin aya dönük yüzeyleri daha ışıklıdır. Tüm bunların nedeni dolunay, tablonun yarısından çoğunu kaplayan hafif bulutlu gökyüzünde ihtişamla parlamaktadır. Gece vakti İstanbul güzeldir, masalsıdır. Doğa karşısında kapıldığımız iyi ya da kötü yüce duygular resimde romantizmin konusudur. Bu anlamda Mehtapta İstanbul'a Bakış romantik bir eserdir. 19.yy. boyunca geçerli olan Oryantalizm'de sanatçılar sadece konuda birleşmişler, üslup açısından ise farklı yönelimlerde bulunmuşlardır. 
    Anılarımın evreninde küçük ama anlamlı bir köşe edinen Ayvazovski, 83 yaşında şövalesinin başında hayata veda eder. Sebebi beyin kanaması. O ana kadar resim yapar. Çok ülkede bulunmuş, onur nişanlarıyla ödüllendirilmiştir ancak doğduğu Feodosia'ya her zaman bağlı kalmıştır. Ömrünün son yıllarını burada geçirir ve kentin imarı için elinden geleni yapar. Evi bugün bir müzedir. Gidip de görmek hevesinde olduğum. Üstelik anne tarafımın Kırım'dan geldiği halde benim hâlâ o toprakları gidip görememiş olmamın verdiği istekle birlikte... 



    * Resim sanatında oryantalizmle ilgilenenler için sevgili hocalarım Semra Germaner ve Zeynep İnankur'un "Oryantalizm ve Türkiye" isimli kitabını tavsiye ederim efendim.
    



    

29 Mart 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (9)

   SEMİHA BERKSOY (1919-2004) - AĞLAYAN OTO-PORTRE

     Bir yıldır süren malûm salgın -virüsün adını dahi ağzıma almak istemiyorum- bizleri kültür sanat faaliyetlerinden uzak bıraktı. Aklım müzelerde, yavaş yavaş hayata geçmeye başlayan sergilerde. Birkaç gün önce Sabancı Üniversitesi'ne bağlı Kasa Galeri'de düzenlenen "Renk Ver Bana" başlıklı güncel serginin haberini okudum ve bu hafta Semiha Berksoy'dan bahsetmeye karar verdim. Marguerite Bornhauser, Semiha Berksoy ve Çınar Eslek'in eserlerinin sergileneceği "Ten ve renk ilişkisi" temalı bu sergiyi, tüm korunma tedbirlerini uygulayarak, 
23 Nisan'a kadar ziyaret edebilirsiniz. Ben ne mi yapacağım? Bilmiyorum. Şehrin kalabalığına karışma konusunda hâlâ kararsızım.
    Semiha Berksoy ilk önce opera sanatçılığıyla tanınır. 1934 yılında ilk Türk operası olan Özsoy'da başrol oynamıştır ve ardından Atatürk'ün desteğiyle Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi'ne burslu gönderilmiştir. Birincilikle bitirir bu okulu. Türkiye'de ve yurt dışında pek çok opera ile tiyatro sahnesinde başrol oynar. Aynı zamanda ressamdır. Berlin'den birkaç yıl önce, 1929'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde Namık İsmail atölyesine kabul edilmiştir. Resim yeteneğini daha çocukken İspanyol gribinden kaybettiği annesi ressam Fatma Saime Hanım'dan almış olmalıdır. Güzel sesinin ise maliye katibi ve şair babası Ziya Cenap Bey'den geldiği söylenmektedir. Hem müzik hem de resim alanında uluslararası üne kavuşmuş sanatçılarımızdandır. Öyle ki ölümünün hemen ardından 51.Venedik Bienali'nde meşhur Arsenale Salonu'nda eserleri sergilenir. 
    İlginç bir karakterdir Semiha Berksoy. Farklı makyaj tarzıyla, her iki yanağına kondurduğu yuvarlak elma şekerleriyle, renk renk giysileriyle, kocaman şapkalarıyla hafızalarda yer etmiştir. Sanatına da yansır bu durum. Çocuk yaşta yazmaya başladığı sürrealist hikâyelerinde olduğu gibi resimlerini de hiçbir yere konamayan tarzıyla, içinden geldiği gibi çizmiştir, boyamıştır. Kimi eserlerinde hayal gücünün ürünleri olan fantastik imgeler, kimisinde de birebir yaşamış oldukları vardır. Resimlerinin başlıca konularını annesi, aşk, opera, kurgusal öyküler, tiyatro ve aile oluşturur. Her birini saf bir duygusallıkla ifade etmiştir. 
    Bu yazıya konu olan oto-portre'de acıyla ağlayan figürü görmekteyiz. Öyle acıyla ağlamaktadır ki iri gözlerinden kanlı gözyaşları akar. Resme kırmızı ve sarı egemendir. Sıcak renkler daima formu izleyiciye yaklaştırır. Burada da kırmızı ve sarı gibi iki sıcak renkle betimlenen figür, izleyiciye doğru yaklaştırılmış, hüzün ve acı daha belirgin duruma getirilmiştir. Aslında sarı renk ilk anda akla güneşi ve aydınlığı getirir, anlamca mutlulukla özdeşleşmiştir. Berksoy belki de sarıyı sık kullanan Van Gogh gibi, resmine baskın olan sarı renkle, umutsuzluğun içinde umudu arama peşindedir. Resimdeki figürün Semiha Berksoy olduğu kesindir çünkü burada kendisini yanaklarındaki ve alnındaki kendine özgü makyajıyla betimlemiştir. Kullanılan renklerle, dinamik fırça hareketleriyle izleyicide oldukça güçlü etkiler bırakan bu eserde ifadeyi güçlendiren bir diğer unsur, sanatçının pek çok resminde olduğu gibi burada da kullandığı yazıdır. Ressam Wassily Kandinsky'nin "Sanatta Ruhsallık Üzerine" kitabındaki şu sözleri, içinden geldiği gibi resimleyen Semiha Berksoy'un duygusal üslubunu tanımlamada yardımcı olacaktır: "Sanatçı, kabul edilmiş ve edilmemiş form gelenekleri arasındaki ayrımlara kör, çağının fani öğreti ve isteklerine sağır olmalıdır. Sadece içsel ihtiyacı izlemeli ve onun sözlerini duymalıdır. O zaman, çağdaşları tarafından onaylanan ve yasaklanan araçların tümünü güvenle kullanacaktır. İçsel ihtiyacın gerektirdiği tüm araçlar kutsaldır. İçsel ihtiyacı gözden saklayan tüm araçlar günahtır."
    Semiha Berksoy'u daha yakından tanımak için Fikret Mualla ile yazışmalarından oluşan İki Aykırının Mektupları'nı önerebilirim. Dış görünümü ve resimleriyle çılgın bir imaj çizen bu şahane kadının ne kadar duygusal, anaç, tahminlerin ötesinde maneviyata düşkün olduğunu söz konusu kitapla keşfettim. Paris'teki Fikret Mualla'ya bir anne şefkatiyle öğütler vermesini, yiyecekten gazete ve sigaraya dek devamlı ihtiyaçlarını gönderdiğini, yetenekli bulduğu kızını (Tiyatro ve sinema sanatçısı Zeliha Berksoy) Berlin'de okutmak için para biriktirdiği halde belli ki yardım amacıyla Mualla'nın resimlerini satın almaya gönüllü olmasını, "Paris'e gelince sana Bursa havlusu, bir yeşil tespih, bir de Kuran getireceğim" sözlerini, hayran olduğu Bursa'da türbelerde tüm garipler için mum yaktığını öğrendim. Mektuplarından, resimlerinden, sesinden taşan hassasiyetiyle sevdim. 

     "Fakirlikten bahsediyorsun. Dünyanın bütün sanatkarları fakir. Almanya'daki ressamlar ve heykeltraşlar da -değerlileri- sürünüyor. Sanattan ziyade, açıkgöz, iş psikolojisi üstün olanlar para kazanıyor. Ama onlar da tam sanatkar değil. Van Gogh da fakirdi. Böylesi daha iyidir emin ol. Becerikli olmaya, sanatkar olmayı tercih ederim. Yeter ki hürriyetime sahip olacak bir param olsun, kimseye muhtaç olmayayım."
                                                     Semiha Berksoy'dan Fikret Mualla'ya (İki Aykırı'nın Mektupları)



24 Mart 2021 Çarşamba

SİHİRLİ KARANLIKTA... ÖNÜMDE KOCAMAN PERDE...

     Oscar 2021 adayları açıklandı.  Açıklanmasıyla 2 tanesi hariç hiçbirini seyretmemiş olduğumu anlamam bir oldu. Sebebi son bir yıldır -bir kez hariç- sinemaya gitmiyor oluşumuz. Her şey normal seyrinde ilerleseydi, şu salgın olmasaydı salon salon film kovalayıp mümkün olan en fazla sayıda adayı izlemiş olurdum. Kimi zaman yanımda arkadaşım olurdu, çokça eşim, müsaitse Orhun. Ama yalnız başıma da ziyaret ederdim salonları ki bunu gerçekten severim. Eşim ve Orhun takıntılı değiller ancak ben evde film seyretmekten hoşlanmıyorum, illâ salonda seyretmeli şeklinde bir fikrim var. Hâl böyle olunca, bu yıl sinemada sadece En İyi Görsel Efekt ve En İyi Yapım Tasarımı dallarında aday olan TENET'i seyretmiş oldum. Onu da özel sebeplerle izlediğimizi biliyorsunuz. Geçen yaz bu film uğruna yüzümüzde maskelerle sinema salonunun yolunu tutmuştuk. Aday olduğu dalların ödüllerini alacağını düşünüyorum. Bu durumda en azından alanında başarılısını seyrettiğimi söyleyebilirim. Neyse ki bir de 
Ahtapottan Öğrendiklerim belgeselini izlemişim, TENET yalnız kalmamış. 

    Dün Netflix yapımı adaylara bir baktım, birinden başlayayım dedim ve Glenn Close En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayı olduğu için Hillbilly Elegy'yi seçtim. Seçmez olaydım. Glenn Close ve Amy Adams gerçekten çok iyiler ama film bildiğin klişe. Amerika'da hepimiz, nereden gelirsek gelelim istersek başarılı oluruz söyleminin yeni bir ürünü. Gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyormuş. Netflix gibi ticari bir platformun filmi olduğu için araya bol bol reklam da alınmış. Her yerden Sprite, Coca Cola, Apple fırlıyordu ve dikkatimi fena dağıttı. Tüm Netflix yapımlarında durum böyle değildir muhakkak ama bu film o filmlerdendi işte. Sanırım Oscar organizasyonunun da suyu çıkmaya başladı. Neyse... Hiç olmazsa önce Mank'ı izlemeyi seçmemiş bir insanın fazla konuşmaması gerekir. O filmden umudum var. Bu akşam izleyeceğim. Munk gibi eski tarz siyah-beyaz bir filmin sinema salonunda izlenmesi gerekirdi, o ayrı. 
    Velhasılıkelâm ben sinema salonlarını özledim. Olur olmaz zamanlarda açılan telefonun ışıkları için aynı şeyi söyleyemem ama çok rahatsız olduğum mısır çıtırtılarını kabul edebilirim, razıyım, yeter ki salonlarda film izlemeye başlayalım. Böyle olmuyor. Ne sanal müze turu yapabiliyorum, ne evde filmden tat alıyorum. Düşünüyorum, kalabalık parti kongreleri tehlike oluşturmuyorsa, sinema ve tiyatrolar neden kapalı?



22 Mart 2021 Pazartesi

BİR RESSAM , BİR RESİM (8)

 HENRI MATISSE (1869-1954) - KEDİ İLE KIRMIZI BALIK

    Ülke gündeminin sürekli artan ve yoran yoğunluğundan bir parça uzaklaşmak için bu hafta renkli bir resim seçtim. Renkli ve üstelik kedili... Hem ressamı Henri Matisse şöyle diyor: "Ben kaygılı, perişan, aşırı çalışmaktan bitap düşmüş insanların resimlerime bakarak huzura kavuşmasını istiyorum". Madem öyle, şimdi bugünden uzaklaşıyoruz ve 1905 yılına, Paris Sonbahar Salonuna gidiyoruz. Sergiyi gezerken parlak renklerle boyanmış yepyeni tablolarla karşılaşıyoruz. Sanat eleştirmeni Vauxcelles'in "Bunlar vahşi hayvanları(Fov) andıran resimler" söylemine ve böylece Fovizm'in doğuşuna tanık oluyoruz. 
    Renge önem veren, rengi nesneden ayrı düşünen, canlı ve parlak renk alanları düzenleyerek çalışan, ifadeyi ve hacmi renklerle oluşturan, boyayı tüpten çıktığı gibi kullanan, yalın kompozisyonlara yönelen fovistlerin en önemli temsilcilerinden biri Henri Matisse. Kuzey Fransa'da Le Cateau-Cambresis'te dünyaya geliyor. Babası tohum üreticisi ve tahıl tüccarı. Maddi anlamda bir sıkıntıları yok. Matisse önce hukuk okuyor ve bu alanda kısa bir süre çalışıyor ancak bir noktada sanata yöneliyor, Paris Güzel Sanatlar Akademisi'ne giriyor. Bu serinin daha önceki yazılarında babası tarafından desteklenen ressamlar tanımıştık. Henri Matisse için aynı durum söz konusu değil çünkü onun babası resim eğitimi almasına karşı çıkıyor. Yine de yolundan dönmüyor Matisse ve ömrünün sonuna kadar, tekerlekli sandalyede yaşamaya başladığı yıllarda dahi sanat adına üretmekten vazgeçmiyor. Varlıklı bir ailenin kızı Amelie ile hayatını birleştiren sanatçı, tarih boyunca birçok ressamın kaderi olmuş yoksulluğu yaşamıyor. John Berger'e göre o, kaygı ve geçmişe özlemin yaygın olduğu ideolojik bir iklimde samimiyet ve mükemmellikle zevküsefayı taçlandırıyor; eserleri hayatta en güzel şeyin anı özgürce yaşamak olduğunun teminatı. Belki de o yüzden yeterince ciddi olmadığı sanılıyor.* Oysaki Matisse resmederken oldukça ciddi. Eserlerini renkli yüzeylerle adım adım inşa ettiğini, hayalindeki denge, saflık ve dinginliğe ulaşmak için titizlikle çalıştığını belirtiyor.
    Yukarıdaki resim 1914 tarihli. Yaramaz bir kedi, açık pencerenin önünde yer alan masanın üzerine çıkmış, kavanozdaki balıkları yakalamaya çalışıyor. Masanın üzerinde birkaç meyve görülüyor. Sınırlanmış mekân duygusu pek çok Matisse resminde olduğu gibi burada da belirgin. Ancak her birinde pencereler aracılığıyla bu sınırlama bir parça aşılıyor. Pencerenin gerisinde alışık olmadığımız renklerde bir doğa tasviri mevcut. Kedinin olağan dışı sarısı, dış mekanda görülen pembe tepeler rengin nesneden ayrı düşünüldüğünün kanıtı. Zıt renklerin kullanımıyla denge oluşturulmuş. Yine Berger'in sözlerine kulak verirsek -tam da bu tabloda hissedildiği gibi- Matisse zilleri birbirine çarparcasına renkleri çarpıştırıyor ve yarattığı etki adeta bir ninni gibi. Tüm bunların yanı sıra duvarda, masada, çimenlerin ve ağaçların üzerinde bezemeci anlayış dikkat çekmekte ki bu durum Matisse'in sanatını belirleyen en önemli özelliklerden. Kumaş desenlerini andıran süslemelerin neredeyse tek bir boşluk bırakmamacasına kompozisyonu kapladığı farklı eserlerini görmek mümkün. Oluşturduğu desenler onun Afrika, Asya ve Okyanusya kültürlerine ilgisinin senteziyle ortaya çıkmış. Farklı ülkeleri gezen sanatçı, aynı zamanda koleksiyoncu olduğu için az önce bahsettiğim bölgelerden birçok objeyi koleksiyonuna katmış. Bunlar bugün Fransa Nice'teki Matisse Müzesi'nde sergileniyor. Nice kenti Matisse için çok önemli. 1917 yılında bu kente geliyor ve özellikle güneşli havasına aşık oluyor. Bu duyguyu daha sonra "Her sabah bu ışığı tekrar göreceğimi fark ettiğimde sevincimi tarif edemedim" sözleriyle anlatıyor. 1921'de Nice'e yerleşiyor ve o tarihten sonra tüm resimlerini ve hâttâ heykellerini burada yapıyor. Zamanla Fovizm'den uzaklaşan ressamın ileri tarihli eserleri yine renklere dayalı canlı özelliğini koruyor ancak dinamizmden bir parça uzaklaştığını söylemek mümkün. Bir pencere aracılığıyla gördüğümüz sakin Nice manzaraları resimlemeye başlıyor. Bu şehirdeki Matisse Müzesi, evinin yakınında satın aldığı bir başka binanın düzenlenmesiyle hayata geçmiş. Sanatçının diğer eserleri Nice dışında çoğunlukla Rusya'da Pushkin ve Hermitage müzelerinde yer alıyor. Zira Rus koleksiyoncu Sergei Shchukin ve Matisse'in dostluğu birçok eserin Rusya'da olmasının sebebi. Rusya ve Ruslar demişken... Amelie ile Henri'nin uzun süreli evliliği genç bir Rus kadın nedeniyle son buluyor. Evlilik bitene değin Matisse'in pek çok Amelie portresi yaptığına tanık oluyoruz. Madem özel hayata girdik, bu tabloya da dayanarak sanatçının tam bir kedi dostu olduğunu belirtmek isterim. Kucağını, odasını, yatağının üzerini kedilerin işgâl ettiğinin görüldüğü fotoğraflarda, sanatçının bu küçük dostlara olan sevgisi yüzünden okunuyor. Kaygılı insanlara resimleriyle huzur vermek istediğini söyleyen Matisse... Senin gibi sanatçılara, rengârenk görüntülere, kedilerin mutlu eden varlığına bugünlerde nasıl ihtiyacımız var, bilemezsin...




    * John Berger - Portreler / Metis Yayınları


15 Mart 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (7)

 GENTILE BELLINI (1429-1507) - FATİH SULTAN MEHMET

    Kütüphanemi karıştırırken, yıllar önce okuduğum, sonrasında neredeyse varlığını unutmuş olduğum 
"Fatih ve Bellini"* isimli kitaba rastladım. Tabii ki aklıma geçtiğimiz yaz aylarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından London National Gallery'den satın alınan Fatih Sultan Mehmet portresi geldi. Ve bu hafta, bu tablo ile ressamından bahsetmek istedim. Kimileri tarafından mutlulukla karşılanan, kimilerinin olumsuz tepkilerine neden olan hareketle 770 bin sterline satın alınan tablo, bir süre belediyenin Saraçhane binasında sergilenmişti. Bana kalırsa güzel hareket. İstanbul'u kendi topraklarına katmış doğulu bir hükümdarın batılı bir ressam tarafından yapılmış, tam da bu nedenden önem kazanmış tablosu dönüp dolaşıp evine geldi. Hoş geldi. 
    Fatih Sultan Mehmet'in bilime, sanata, kültüre verdiği önem, askeri ve politik başarılarının, güçlü hükümdar kimliğinin kimi zaman gölgesinde kalan özellikleri. Çok okurdu, araştırmacı bir karaktere sahipti, beş dil bilirdi. İleri görüşlüydü. Dünyayı tanıma gayretiyle hareket ederken, tarihiyle, kültürüyle özel bir yere sahip İstanbul'u bilim ve sanat merkezi haline getirmek arzusundaydı. Belli ki resim sanatına da ilgi duyuyordu. Çocuk yaşlarda kullandığı not defterinde kendi yaptığı çizimlere rastlanır ki bunlardan bir kısmı insan figürleridir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 7.padişahı olarak 30 yıl tahtta kalan Fatih, hükümdarlığının son döneminde kendi portresini yaptırmak için Venedik'ten bir ressamı sarayında ağırlamıştır. İslami açıdan insan suretinin resimlenmesinin yasak olduğunu düşündüğümüzde ilginç bir durum ortaya çıkar. Ancak burada güçlü, başarılı, evrensel değerlerin farkında bir hükümdar söz konusudur. 
    Gentile Bellini, 3 Eylül 1479 yılında Venedik'ten yola çıkar. İstikamet Osmanlı Sarayı'dır. O ayın sonunda varır İstanbul'a. Venedik ile Osmanlı arasında 16 yıldır süren savaş hâli kısa bir süre önce son bulmuş ve barış imzalanmıştır. Venedik'e giden bir Osmanlı elçisi, şehrin yöneticisi olan Duca'yı (Dük) Fatih'in torununun sünnet düğününe davet eder. Fatih'in bir isteği daha vardır. Portre yapımında usta bir ressamın, kendi portresini yapmak üzere İstanbul'a gönderilmesini istemektedir. İlişkileri sağlam tutmak gayesindeki Venedik yönetimi bu iş için Gentile Bellini'yi görevlendirir. Gentile, ressam bir aileden gelmektedir. Babası dükler sarayını resimlemekle görevli ressamlardan biridir. Oldukça başarılıdır ve oğulları Giovanni ile Gentile'nin de ressam olmalarını sağlamıştır. 2 yaş daha küçük olan Giovanni kendine has bir tarza sahipken, Gentile daha realist eserler üretmektedir. Bu anlamda portrelerde başarısıyla bilinir. Dini ve tarihi olaylara yer verdiği, Venedik manzaralarıyla bezeli resimleri de vardır. Venedik'in başarılı sanatçısı İstanbul'da saygıyla karşılanır. Fatih Sultan Mehmet'in ilgisine mazhar olur. 15-16 ay kaldığı bu şehirde pek çok resim yapar. Fatih, ondan farklı saray insanlarını da resmetmesini istemiştir. O günlerden yadigâr "Yeniçeri" ve "Saray Kadını" çizimleri bugün British Museum'da, "Oturan Katip" Boston Isabella Gardner Museum'da sergilenmektedir. Sanatçının Osmanlı sarayında yaptığı her resim günümüze gelmemiştir. Bunun sebebi, Fatih Sultan Mehmet'in kendisinden sonra tahta çıkan oğlu II.Bayezid'in dindar kişiliği nedeniyle resimleri saraydan çıkarmış olmasıdır. Gentile Bellini'nin yapmış olduğu Fatih Sultan Mehmet portrelerinden yalnızca iki tanesi bugüne gelebilmiştir. Bir de madalyon mevcuttur. Yeniden İstanbul'a dönmüş olan dışında diğer ikisi Victoria and Albert Museum koleksiyonunda yer alır. Resimlerin, madalyonun farklı ülkelerde olmasına benzer bir durum daha vardır ki o da Bellini'nin sarayda misafir olduğu zamana dair kaynakların yine bizde değil yut dışında yer almasıdır. Dönemin siyasi ve ticari durumu gereği İstanbul'a gelen elçilerin ve seyyahların tuttukları raporlar, yazdıkları yazılar Fatih ve Bellini ilişkisi hakkında bilgi veren kaynaklardır. 
    Gentile İstanbul'a geldiğinde 50 yaşındadır. Güçlü bir fiziksel yapısı, ahlâklı bir karakteri vardır. İyi niyetli ve yumuşak huylu olduğu söylenir. Yine söylenen o ki Fatih kendisinin sanatından, sohbetinden, huyundan suyundan çok memnun kalmıştır. İşinden başka bir şey düşünmeyen çalışkan insanlardandır Gentile Bellini. İşini lâyığıyla yerine getirip ülkesine dönerken, ne isterse verileceği söylendiği hâlde, Sultan Mehmet'ten sadece bir referans mektubu ister. Sultan, mektubun yanında ona bir soyluluk nişanı ile değerli bir gerdanlık armağan eder. Bellini'nin ülkesine dönme nedeni Fatih'in bir sefere çıkacak olmasıdır. Bellini Venedik'e, Fatih Sultan Mehmet Anadolu'ya doğru yola çıkarlar. Ancak bu son sefer olacaktır. Fatih, yazıya konu olan portrenin yapımından 6 ay sonra hayata veda eder. 
    Elimizdeki portrede Fatih Sultan Mehmet yalnız değildir. Karşısında daha genç biriyle resimlenmiştir. Kimi yerde "Fatih ve Şehzadesi" ismiyle anılan resimdeki ikinci kişinin şehzadelerden biri olduğu teorileri vardır. Ancak Şehzade Mustafa'nın Bellini'nin gelişinden önce hayatını kaybetmiş olması, Cem ile Bayezid'in Konya ve Amasya'da bulunmaları bu teorileri güçsüz kılar. Bu konuda bir kitabı olan F.Babinger'a göre tablodaki kişi, Fatih'in yanında bulundurmaktan ve sohbetinden çok hoşlandığı Bosna Kralı'nın oğlu İshak Bey olabilir. 3/4 görünümle betimlenmiş iki figür, nötr bir fon önünde karşılıklı yer almıştır. Rönesans resimlerinin yalın ve statik biçimi burada da göze çarpar. Işığın eşit yansıdığı görülür ki bu da bir Rönesans resmi özelliğidir. Ağırlıklı yeşil ve kırmızı tonlarıyla denge sağlanmıştır. Sultan Fatih'in mütevazı kıyafetine nazaran, karşısındaki gencin giyimi daha gösterişlidir. Desenli kaftanıyla, sarığının tepesindeki sorguçla dikkat çeker. Fatih'in sivri, sakallı bir çeneye, kemerli burna sahip olduğu görülmektedir. Ölümünden altı ay önceki hâlini yansıttığını ve o sıralar gut hastalığı çektiğini düşünürsek, göz altındaki belli belirsiz gölgelerin bunlara işaret ettiğini, hâttâ yüzünden izlenen tavrın yorgunluğu anlattığını söylemek yanlış olmayacaktır. Gentile Bellini resmi tamamlamış ve köşesine 25.Kasım.1480 tarihini düşmüştür. Sanatçı ülkesine döndüğünde ilgiyle karşılanır. Daima Fatih'in cömertliğinden bahsettiği söylenmiştir. Hayatının sonuna kadar resim yapar. Bu onun en sevdiği şeydir. Bir tablosunu "Osmanlı Devleti'nin şövalyelik rütbesini kazanmış olan Bellini, bu eseri aziz vatanına hediye etmiştir" diye imzalar. Dile kolay 500 yıl önce, ruhumuzun ilacı sanat, Venedikli bir ressamla, yeni bir çağ başlattığı bilinen bir hükümdarı benim canım İstanbul'umda buluşturmuştur. 




    *Yazı için Önder Kaya'nın yayına hazırladığı "Fatih ve Bellini" kitabından yararlandım. Yeditepe Yayınevi'nden çıkan kitabın yazarı Ahmed Refik olarak geçiyor. Orijinalinin yazarı L.Thuasne. Ahmed Refik Fransızca'dan Osmanlıca'ya, Önder Kaya da Osmanlıca'dan günümüz Türkçesine çevirmiş. 
   - Yeri gelmişken, Venedik, Osmanlı, Sultan Mehmet, Bellini, resimler, ressamlar konusunda keyifli bir okuma için Nedim Gürsel'in "Resimli Dünya" isimli romanını tavsiye edebilirim.



13 Mart 2021 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     


    Geçtiğimiz pazartesi günü yazımı yayınlamış ve hemen ayrılmıştım buralardan. Bugün nihayet geri döndüm ve takip ettiğim blogları birer birer ziyaret ettim. Herkes ne güzel şeyler yazmış. Bazen sanırım herkese topluca bir ilham geliyor, bazen de topluca enerjimiz düşüyor:) Kimi yazı pozitif bir coşku içindeydi, kimi hüzünlüydü, kimi sadece bir konuda bilgilendirme amaçlıydı, şu salgın günlerinde pek rastlamadığımız ufak tefek gezi yazıları bile vardı. Her ne şekilde olursa olsun hepsi çok iyiydi. Hepsine yorum yapamadım belki ama inanın her birini sevdim, günümü şenlendirdiniz. Sonra düşündüm: "Ben ne yazabilirim?" Açıkçası hiç romantik bir havada değilim, süslü bir yazı çıkmaz bu ara. Son günlerde izlemelere doyamadığım ve pek huyum olmadığı halde sesli güldüğüm "The Good Place" olmasa neşeli olduğum da söylenemez. Ama hüzünlü ya da gergin de değilim açıkçası. Kızgın ya da üzgün bir yazı da yazamam. Meşhur salgınımızın birinci yıl dönümünde, artan hasta sayılarına rağmen geçilen "Normalleşme" nedeniyle millet açıldı, biz tam tersi ve tam da bu sebepten iyice kapandık. Yani gezi yazısı da yazamam. Fakat her şeye rağmen yazasım varmış ki buradayım. Şu ara hayatımızdaki en heyecan verici olay, annemin Covid aşısının ilk dozunu olmasıydı:) İkinci doz için yeterli aşı vardır umarım diye dua ediyorum şu an. Zira Sağlık Bakanı daha geçenlerde 20 yaşına kadar herkesin Mayıs bitimine kadar aşılanacağını söylemişti, dün bir baktım "Sonbahara kadar herkesi aşılarsak" diyor. Mayıs deyince nasıl mutlu olmuştum anlatamam. Her şeye şüpheyle bakan ben, bu ayın sonuna kadar aşılanacağımıza ciddi ciddi inanmıştım. Kendime kızdım. Aşı, normalleşme falan derken... Bizim burada meşhur bir ciğerci var. Dışarı çıktığımda muhakkak önünden geçiyorum. Normalleşme dendiği an yine doldu. Geçen haziranda da aynı şey olmuştu. Ciğere hasret mi kaldınız arkadaş? Anlamıyorum ki. Üç tarafı cam fakat yine de kapalı bir mekân. Kışın kapı da hep kapalı. Ve masalar birbirine o kadar yakın ki. Gösterilen cesaret enteresan. Neyse... Bu yazı kızgın bir havaya bürünmemeli. Bugün yine güzel bir yürüyüş yaptım. Hava ne sıcaktı, ne serin. Yaşam Vadisi pek kalabalık da değildi üstelik. En son Elif Batuman'ın "Budala" romanını bitirdim. Bu roman Pulitzer Ödülü finaline kalmış bir roman. Yazar, Amerika doğumlu bir akademisyen ve gazeteci. Dolayısıyla eserin orijinali İngilizce. Kitapta çeviri hatası değil de o kadar çok baskı hatası var ki okurken zaman zaman dikkatim dağıldı. Bir kelimede bazen bir harf fazla ya da bir harf eksik yazılmış ve defalarca tekrarlanmış. Oysa ki ne çok severim Elif Batuman'ın tarzını. Yeni tanışacaklar için önce Ecinniler'i tavsiye ederim. Yalnız o bir deneme kitabı. Budala'da Harvard Üniversitesi'nin ilk senesindeki Selin'le Amerika'da yaşamıştım, şimdi İran'dayım. Hayatının baharındaki bir insanın yaşamından, sona yaklaşmakta olan bir başkasının düşüncelerine geçiş yaptım. Goli Taraghi'nin "Kış Uykusu'na" başladım. İranlı yazarlarla tanışmak açısından bu kitabı seçmek iyi mi, bilmiyorum? Henüz karar veremedim. Internete şöyle bir göz attım, "Israrla okumaya devam edin, bırakmayın" diyenler var. Bir kitabı yarım bırakmak huyum değildir zaten. Bakalım, göreceğiz. Nasıl olsa bahsederim bir ara. En olmadı yıl sonunda okuduklarımın listesini yaparken anlatırım. Annem aşı olurken bir parça endişelendim. Zamanında penisilin iğnesi yüzünden yarım saat civarında geçici körlük yaşamışlığı var. Yine bir başka iğneye karşı da alerjik reaksiyon göstermişti. Çok tuhaf şeyler gelir başına. O yüzden daima endişelenirim. Aşı günü daha "Benim şöyle alerjim var, böyle vs. var" derken vuruverdiler iğneyi:) Ben annemin genç yaşından beri yaşadığı hastalıkların ve hayatına dair bilumum sorunların baş dinleyicisi olduğum için geliştirdiğim endişeyle, kardeşime "Annem bugün birimizde kalsın" dedim. Kardeşim aynen şu cevabı verdi: "Bir şey olmaz":) 
Fakat yine de aklına şüpheyi sokmuşum ki evleri birbirine daha yakın olduğu için annem o gün onlarda kaldı. İkimizin arasındaki farkı gösteren bir örnek bu. Anneme göre, çocukluğumdan beri onun en yakın arkadaşı oldum. İyi, kötü her şeyi anlattı, anlattı, ağladı, güldü, ağladı. Bu tabii ki beni çok sevmesinden, hep yakınında tutmak istemesinden ve benim de akıllı uslu, dinleyen, anlayan bir çocuk olmamdan kaynaklanıyordu. Oysa benim fikrime göre anne annedir, çocuk çocuktur. Siz siz olun, çocuğumla arkadaş gibiyim diye düşünerek, ona taşıyabileceğinden daha ağır duygusal yükleri yüklemeyin. Pozitif bir coşkuyla başladığım bu yazı, galiba kızgın ve üzgün dediğim tarzda bitiyor. Hoş görün. Sanırım bu ara empatinin dibine vurdum, herkesten bir duygu kaptım gidiyorum.



8 Mart 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (6)

 JACKSON POLLOCK (1912 - 1956) - BLUE POLES (11 NUMARA)    


    Figürlerin yer aldığı, gerçek dünyadan görünümlerle oluşturulmuş resimlerin daha çok sevildiğinin farkındayım. Ancak tüm riskleri göze alarak, bu hafta resimden nesneyi ve figürü kaldırıyorum. Bu kez Soyut Expresyonizm'den bir örnek vereceğim ve dileğim bu eylemden sonra takipçi kaybetmemek:) Bunun için bana Jackson Pollock yardımcı olacak. 1912 doğumlu Amerikalı ressam Pollock, tam da bu ülkede şekillenen Soyut Expresyonizm'in yani Soyut Dışavurumculuk'un en önemli temsilcilerinden biri. "Dışavurumculuk" doğayı olduğu gibi aktarmayı reddeden, sanatçının içsel dünyasını ve kendine özgü görüşünü temel alan üsluptur. 1890'larda modern sanat akımlarından biri olarak popüler hale gelmiş olsa da geçmişi eskilere dayanır. Çünkü geleneği ve gerçeklikle birebir uyumu yadsımış, öznel görüşünü eserlerine yansıtmış her sanatçı aslında dışavurumculuğun parçası olmuştur. Klasik kabul ettiğimiz pek çok sanatçı bu şekilde davranmıştır. Soyut Dışavurumculuk ise bu üslubun tamamen nesneden arınmış, tamamen soyut özellik kazanmış hâlidir ve 1940'lı yıllarda New York'ta ortaya çıkmıştır. Yüzyıllardır Avrupa'nın egemenliğinde hayat bulan resim sanatı, 30'ların sonundan itibaren artık Amerika'da güçlenecektir. İki dünya savaşı ile zorlanan Avrupa'ya karşılık zenginleşen Amerika ve onun kendi sanat ortamını yaratmak istemesi; Nazi zulmünden kaçan Avrupalı sanatçıların bu ülkedeki etkisi; 1929'da kurulan Modern Sanat Müzesi MOMA'nın ve zengin kesimin Avrupa'dan eserler toplaması gibi etkenler bu güçlenmenin sebepleridir. Ayrıca Amerika özgür ve zengin bir sanat ortamı oluşturarak Rusya'ya da "Sizin baskıcı rejiminize karşı bizim özgür dünyamız" mesajını vermektedir. Ressamın özgür edimine dayanan Soyut Dışavurumculuk böyle bir ortamda doğar ve söylenen o ki devamında Soğuk Savaş sırasında dönem sanatçıları ve etkinlikleri CIA tarafından el altından desteklenir. 
    Pollock'un bu destekten ne kadar haberi vardır bilinmez. Ancak o gerçek anlamda iç dünyasını resmine aktarmış ve soyut dışavurumcular içinde dahi kendi tarzını yaratmış bir isimdir. Pollock denince akla "Damlatma" tekniği gelir. Duvara astığı ya da çoğunlukla yere serdiği büyük boyutlu tuval bezleri üzerinde serbestçe çalışır Pollock. Boyayı sopalarla, kalın fırçalarla, şırıngalarla akıtır, kutu içerisinden doğrudan fırlatır, sıçratır, resmin dört bir tarafında döner. Onun tarzıyla resim sanatı tarihi "Action Painting, (Aksiyon Resmi)" kavramını kazanmıştır. Sanatçının alışılmadık tekniğinin tamamen tesadüfi sonuçlar oluşturacağı beklenirken, tüm o devinim içerisinde bütünlüğün oluştuğu görülür. Pollock "Benim resmimde kazaya yer yok" sözleriyle bu fikri destekler. Ona göre resmin bir hayatı vardır ve bunun ortaya çıkmasına yardım eden kendisidir. Resimle teması kaybetmediği takdirde saf bir uyum ve kolay bir alış-veriş söz konusudur. Pollock'un kendine özgü tarzını oluşturduğu dönem 1947-1950 yılları arasını kapsar. Bu dönemde kariyerinin zirvesindedir, Amerika'nın ilk ünlü ressamı olmuştur, öyle ki erken gençlik yıllarından beri boğuştuğu alkol sorunu bile hafiflemiş gibidir. En büyük desteği kendisi de ressam olan eşi Lee Krasner'dir. Krasner ona en başından beri inanmaktadır. Şahsi çalışmalarını arka plana atar, Pollock'un rahatça çalışması için çabalar. Kocasının yemeğini saatinde hazır eder, eline kahve fincanını tutuşturur, çaktırmadan antidepresanlarını almasını sağlar, iş bağlantılarını kurar. Her şekilde hamilik ettiği, deyim yerindeyse annelik ettiği bir adam varken çocuk yapma fikrinden bile caymıştır. Bana kalırsa Lee Krasner olmasa Jackson Pollock olmayacaktır,  hâttâ 44 yaşında değil, çok daha erken yaşta ölümle tanışacak olması bile mümkündür. Tam bu noktada Ed Harris'in yönettiği ve sanatçıyı canlandırdığı, 2000 yapımı "Pollock" adlı filmi tavsiye edebilirim. 
    "Modern ressam bu çağı, uçağı, atom bombasını, radyoyu, Rönesans'ın eski formlarında veya herhangi bir geçmiş kültüründe ifade edemez" diyen sanatçı, iki yıpratıcı dünya savaşının atlatıldığı, yükselen teknolojinin ve bu kez sinsice süren güç savaşlarının etkisiyle şekillenmeye doğru giden bir dönemde, kendi düşünceleriyle baş başa kalmış insanın ortaya çıkarmak istediği içsel birikmişliği kendine özgü ifade tarzıyla göz önüne sermiştir. Fakat iniş çıkışlarla dolu ruh hali bunun devamına izin vermez. Aniden bırakır aksiyon resmini. Daha piyasaya dönük işler yapar. Yapmak durumunda kalır. Eski öfkeli, kadın düşkünü, alkolizmin pençesindeki hayatına geri döner. 
En sonunda, uyarılarını dinlemeyen Krasner tarafından terk edilmesi bardağı taşıran damladır. Wyoming'de bir çiftçi ailenin en küçük çocuğu olarak başladığı hayata, dünyaca ünlü bir ressam ünvanıyla, 44 yaşında, kimilerinin intihar saydığı bir araba kazası sonucu, yanındaki iki genç kadından birinin de ölümüne sebep olarak veda eder. 
    Yazının konuğu olan, 1952 tarihli Blue Poles, Pollock'un damlatma tekniğiyle oluşturduğu anıtsal eserlerin sonuncusudur. Akışkan özelliği nedeniyle kullandığı emaye boya ile yapılmıştır ve yüzeyde küçük cam kırıkları da mevcuttur. Resminde benzetmeler aranmasına karşı çıkan sanatçı, yapıtına tabii ki böyle bir isim vermemiştir, orijinal adı 11 Numara'dır. Blue Poles sonradan koyulmuş bir isimdir. Eser 1973 yılında, rekor sayılabilecek bir fiyata Avustralya Ulusal Galerisi tarafından satın alınmış ve bugün de aynı mekânda sergilenmekte. Galerinin en önemli parçalarından biri. Ancak çağdaş bir Amerikalı sanatçının ezber bozan resminin İşçi Partisi hükümetinin desteğiyle alınmış olması, zamanında Avustralya'da tartışmalara neden olmuş. Anlaşılan, Pollock ve onunla anılan "aksiyon" Avustralya'yı da sallamış.