31 Mart 2020 Salı

HAYATIMIZIN EN UZUN MART AYI DEĞİL MİYDİ BU?

    Bunaldım. Dışarı çıkmak istiyorum ama yapmayacağım. Ne kendisini, ne bir başkasını düşünmeyen sorumsuzlardan olmayacağım. Evdeyim, tehlikenin geçmesini bekliyorum. Eşimin işe gidip gelmesi beni rahatsız ediyordu ama geçtiğimiz cuma gününden beri o da evde. Çünkü ekiplerinden bir elemanın Covid19 testi pozitif çıktı. Hepsine ertesi gün işe gelmemeleri söylendi. Dün ise 14 gün sağlık raporu almaları gerektiği. Kimi sağlık ocağından, kimi bu işlere ayrılmış özel hastanelerden raporlarını aldılar. Nisan ayı için işe gidip gelme konusunda farklı düzenlemeler yapılacakmış. Görünen o ki bazı resmi konularda oturmamışlıklar var. Hasta arkadaşın durumu iyi. Bunu belirteyim de dolaylı bir panik yaratmayayım. Kendisi 30 yaşlarında. Hafif geçiriyor. Bana kalsa hiç hastaneye gitmeseydi diyeceğim ama dinlenmesi için rapor alması gerekiyordu tabii. Gitmeseydi dememin sebebi fazla beklemesi, hastanede çok vakit geçirmiş olması. Doktorların devamlı söylediği gibi en ufak şikâyette hastaneye koşmamak, bekleyebilecek farklı rahatsızlıklar için başvurmamak, sağlık çalışanlarını yok yere meşgul etmemek, yığılmayı önlemek en mantıklısı. Aksi halde hastaneye sağlam girip virüs kapmış olarak çıkmak gibi bir olasılık da var. (Bizim aile hekimimiz de virüsü kapmış ve hastanede yatıyormuş bu arada). Yakınlardan birinin hastalandığını öğrenince haliyle hem onun adına hem kendi adımıza canım sıkıldı. Çocuk ilk kez doktora gittiğinde soğuk algınlığı denmiş, 2 gün rapor verilmiş, ardından tekrar işe başlamış, bir gün çalışmış, yorgunluk ve ateş belirtisiyle tekrar kontrole gitmiş. Ne kadar temasta bulunduklarını sorguladım tabii. Her ihtimale karşı evde aramıza mesafe koymaya başladık, evi sık sık havalandırdık hatta ben başka odada yatmaya başladım ki dün akşam bir programda Prof.Dr.Mehmet Ceyhan eşlerden biri evden çıkıyorsa ayrı odalarda uyunması gerektiğini söyledi, tedirginliğimin haklı sebepleri olduğunu ondan öğrenmiş oldum. Bazen ayrı saatlerde yemek yiyorduk, bazen de masayı açarak uzatıp babamızı en uca oturtuyorduk:) Eşim dün rapor almaya gittiğinde, özel hastane fırsatı kaçırmamış tabii, nasıl olsa sağlık sigortaları olduğundan akciğer tomografisi çekmiş. Süreci takip edenler bu tomografinin önemini bilirler. Ön tanı gibi bir şey. Sakıncalı çıktığında diğer testler yapılıyor. Neyse ki tomografi sonucu temiz çıktı. Şu an bir sorun yok ama mâlumunuz neyin ne olacağı bilinmiyor. Bir süre daha tetikte olmak lâzım. 
    Bunlar haricinde galiba iyiyim. Bilemiyorum. Herkes gibi dalgalanmalar yaşıyorum. Market alışverişleri sonrasındaki dezenfekte durumları yüzünden çıldırmanın eşiğindeyim, herkes gibi ellerimi hissedemediğim dakikalar hatta saatler geçiriyorum. Bu olaylar olmadan önce de aldıklarımı çalkalardım, içime sinmeyenleri sabunlardım. Tabii ki böyle bir durumda bunun artmaması düşünülemezdi. Şimdi alınan her şey yeterince emin olana kadar foşur foşur sabunlanıyor. Geçen gün, içinde birkaç çeşit sebze bulunan bir salata yaptım. Çiğ yendiği için sebzeleri önce epeyi bir sirkeli suda, sonra yarım dakika kadar sabunlu suda beklettim. WhatsApp grubundaki sohbette arkadaşlarım bunu öğrenince saçmaladığıma hükmettiler. Bunun üzerine biraz düşündüm ve sahiden abarttığıma karar verdim. Çünkü o işlemleri yaparken hissettiklerim hiç normal değildi. Kendimden korktum. Normalde hamarat bir insan değilim. Temizlik takıntısı olan biri değilim. Fakat tanımadığım, bilmediğim insanların ellerinden gelebilecek mikroplar konusunda hep hassastım. Metroda, metrobüste tutamaçları peçeteyle tutarım, dışarıda her fırsatta el yıkarım vs. Hâl böyleyken, bu virüs mevcut endişelerimi fazlasıyla arttırdı. Ancak şu saatten itibaren kendime söz veriyorum. Abartısız bir dikkatle davranacağım. Aksi halde gerçekten psikolojik anlamda profesyonel desteğe ihtiyacım olacak. Bu günleri eksilerle değil, artı değerle atlatmak istiyorum. 
    Havalar ısınsa da tek sandalye genişliğinde olup gereksiz bir uzunlukta ilerleyen fransız balkonumu temizlesem, dar mar otursam da kitabımı okuyup kahvemi içsem. Güneşli günler gelince milletin dayanamayıp sokaklara çıkacağından endişeleniyorum ama şu küçücük keyif için bile olsa havaların iyi olmasını istiyorum. Nisan ayı için seyahat hayalleri kurarken konforsuz balkona mecbur kalmak da varmış:) Fakat gerçekten şikâyet etmiyorum. Canıyla uğraşanlar varken, çalışmak zorunda olup dışarıda olanlar varken, sağlık çalışanları yoğunluktan çocuklarının yüzünü göremezken, ekonomik olarak zor duruma düşenler çoğunluktayken mızmızlanmak bana göre değil. Keyfe keder sokaklara çıkanlardan, keyfe keder hastaneleri meşgûl edenlerden, ev partilerinde toplananlardan, yurt dışından ya da umreden gelmiş eşini dostunu ziyaret edenlerden şikâyetim olabilir ancak. Biz yakın zamanda hep beraber dışarı çıkalım, işimize gücümüze bakalım derken, o günlerin hayalini hepimiz için kurarken, bilinçsizce davranıp evde kalma sürecini uzatan herkesten şikâyetçiyim. 
    Biraz karamsar bir yazı mı oldu bu sefer? Bu tarihlerdeki yazılarımız günlük niteliğinde. İleride açıp açıp okunacak, üzerine romanlar yazılacak belki, filmler çekilecek... Hislerimizde ara ara dalgalanmalar yaşamamız normal. Çoğunlukla karamsar değilim. Fakat evde ekmek yaptığım için, çok üşendiğim yoğurt yapımını arttırdığım için şaşkınım:) İşin bir de bu kısmı var. Ben kim, ekmek yapmak kim derken markete daha az gitmek için ekmek yapar oldum. Hem de çeşit çeşit:) Sanal market sistemini kullanmıyorum. Başkasını kendi adıma dışarıya çıkarmak rahatsız ediyor. Ancak bir yandan, ekonomik açıdan işlerin bir şekilde yürümesi gerektiğinin de farkındayım. Beni ikilemde bırakan sisteme lanet ediyorum. Umarım bu zamanda fazla risk ve iş yüklenen herkese emeklerinin karşılığı olarak maddi destek yapılır. Migros'ta sanal market için sipariş hazırlayanlar harıl harıl çalışıyorlar örneğin. En azından benim yakınımdaki Migros'ta normal müşteri çok az. Ve haberiniz olsun o siparişleri hazırlayan arkadaşlar en iyisini göndermek için sebzeleri meyveleri tek tek elden geçiriyorlar:) İlk dokunduğunun alınması için müşterileri uyaran yazılar var fakat kendileri buna uymuyorlar ne yazık ki. Sonra bana evde sebzeleri, meyveleri sirkeli ve sabunlu sularda bekletmek düşüyor:) Yine sirkeye sabuna bağladım. Daha fazla uzatmadan gideyim yeni bir diziye başlayayım. Dıgıturk dizi kanallarını üyelere açmış. İyi de yapmış, zira maçlar yüzünden tutuyoruz kendisini. Liglerin ertelendiği bu zamanda bir faydaları dokunmuş oldu. En son burada Çernobil'i izledim. Karantina günlerinde çok ihtiyacım varmış gibi bir başka felaket dönemini izlemek de ayrı bir saçmalık. Yarın bir gün dizi kanallarını kapatırlar, kaçırmayayım diye düşündüm. Şimdilik benden bu kadar. 
Kısır bir dönemdeyiz ama bu duygu durumları epeyi farklı yazılar yazdırıyor bize. Herkesi tek tek okuyorum. Sağlıkla kalın diyorum.








23 Mart 2020 Pazartesi

ÇİÇEKLER, KİTAPLAR, DİZİLER... BU GÜNLERDE İYİ GELENLER..

    Evden ailecek çıkılmadığı zaman ev işi bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor. Her ne kadar -en azından bizdeki durum bu- erkekler yardımcı olmaya çalışsalar da benim gibi her daim "Dur sen yapamazsın" tepkisiyle hareket eden kadınların işi zor. Delirmemize az kaldı. Fakat yine de şikâyet etmiyoruz, başta sağlık çalışanları olmak üzere işinin başında olan herkese saygı duyuyoruz, evde kalıyoruz, virüsün yayılmasını önlemeye gayret ediyoruz. O yüzden bu konuyu daha fazla uzatmayacağım, işten güçten ve salgının gidişatını her türlü medyadan izlemenin dışında kalan vakitte neler yaptığımdan bahsedeceğim. Malûm tavsiye alıp verdiğimiz bir dönem bu.
    "Nasıl olsa evdeyiz, boş zamanımda kendimi dizilere, filmlere vururum" demiştim ama yeterince olmuyor. Çünkü kafa yerinde değil. Çok az izliyorum. Eşim de çalışmaya devam ettiği için beraber film izlemelere başlamadık. Bu zor günlerde bana Frankie ve Grace arkadaşlık ediyor. Dizinin komedi olması gündemden uzaklaşmamı sağlıyor. 
    İki orta yaşlı kadının hikâyesi bu. Eşleri yıllardır iş ortağı. Bir gün ortaya çıkıyor ki meğer gönül ortaklıkları da varmış. Birbirlerine senelerdir aşık olan iki adam artık aşklarını saklamamaya, ömürlerinin son yıllarını birlikte geçirmeye karar vermişler. Korona virüsü mü daha sarsıcı yoksa böyle bir durumla karşılaşmak mı bilemedim:) Kırılan, üzülen, şaşıran Frankie ve Grace ortak yazlık evlerinde beraber yaşamaya başlıyorlar. Karakterleri, yaşam tarzları çok farklı. Olaylar 30-35 dk. süren diziler halinde tatlı tatlı ilerliyor. 6 sezon var. Her gün bir doz Frankie ve Grace fena olmaz. Eğer başlarsanız ve beğenirseniz Korona günlerinde sizi epeyi bir oyalayacaktır:) Başrollerdeki Jane Fonda ve Lily Tomlin' izlemek inanılmaz keyifli. Jane Fonda'ya zaten bayılıyorum. Özellikle Vietnam savaşı karşıtlığı takdire şayandı. Ve bir de güzel yaşlanıyor kadın. Hem fiziksel anlamda hem düşünsel anlamda.
    Frankie ve Grace'ten önce Witcher'ı izlemiştim. Orhun oyununu ve kitaplarını çok sevdiği için diziyi bekliyordu, o bekledikçe ben de merak ettim. Bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Çabucak bitiriverdim. Henry Cavill dikkatimi çeken bir aktör değildi fakat bu dizide bayıldım. 

    Moskova'da Bir Beyefendi'yi okuyorum. Birkaç sayfası kaldı. Evlere kapandığımız bu günlerde okunacak en güzel romanlardan biri bu. Çünkü Kont Aleksandr İlyiç Rostov da kaldığı otelden çıkamıyor. Bolşevik İhtilâli'nin ardından kurulan düzen, onu daha önce yazmış olduğu bir şiir yüzünden cezalandırıyor. Neyse ki bu bir ölüm cezası ya da sürgün değil. Ona uygun görülen, ihtilâlden sonra konaklamaya başladığı Metropol Otel'den ömür boyu çıkmama cezası. Moskova'nın ünlü oteli ve çalışanları ile bazı daimi müşteriler Kont'un tüm dünyası oluyor. Kont, zarafetle bezeli geçmiş yaşantısının ona kazandırdığı tarzdan ödün vermeden yeni durumlara uyum sağlamayı başarıyor. Okuyucuyu kendine hayran bırakıyor.

   Sanırım salgın günlerinde beni en çok oyalan şey, motif üzerine motif ekleyerek bitirmek üzere olduğum yatak örtüsü oldu. Yaklaşık iki yıl önce heveslenip başlamıştım. Sonra pişman olmuştum, nasıl bitireceğimi düşünüyordum fakat bırakmak da istemiyordum. Orhun'un nekahet döneminde evden çıkmayışımın ardından gelen bu salgın günleri sebep oldu ve resmen terapi niyetine ördüm de ördüm. Bir de baktım bitirmek üzereyim. Son bir sırası kaldı. 
    Fotoğrafta iyi çıkmadı, renkleri gerçekte çok daha güzel. Ayrıca yanlış anlaşılmasın iki kişilik yatak için kocaman bir örtü bu:) Ve motifleri de ufak üstelik. Niye böyle bir işe kalkıştım, ne ara bitirdim anlayamıyorum ama mutluyum. Evlerden çıkacak duruma gelelim, Gemlik'teki halama götürüp alt tarafını kaplattıracağım ve ondan sonra mutlu mutlu, renkli renkli kullanacağım. 

    Renk demişken... Bir süredir çiçek yetiştirme denemeleri yapıyorum. Şu güne kadar hiç beceremediğim bir şey bu. Kaktüsü bile kurutuyorum ve çok üzülüyorum. Fakat mevsimden dolayı ortalığa o kadar güzel çiçekler çıkmaya başladı ki geçici ev hapsimizden önceki günlerde dayanamayıp aldıklarım oldu. Evlere kapanma ihtimaline karşı alışveriş yapmak için markete gidiyordum, mercimek yerine çiçek alıp dönüyordum. Guzmanya aldım mesela. Yani adının guzmanya olduğunu sanıyorum:) Daha sonra şu mor çiçekleri aldım. Bir başka sefer aloe vera aldım.
    Mor çiçeklerin geçici olacağını biliyorum ama diğerlerine bakabilirim umarım. Eskiden herkesin evinde kauçuk bitkisi vardı, deve tabanı vardı. Kocaman kocaman olurlardı, çok güzellerdi. Bu ikisinden de almak istiyorum. Bakacağız. Önce şu günleri atlatalım da. Örgüydü, çiçekti derken iyice ev kuşu olmuşum ben. Aslında çok gezerim, çok çıkarım ama evde vakit geçirmeyi ayrı severim. O yüzden fazla sıkılmıyorum. Gelecek güzel günlerin hayaliyle sabrediyorum. Bu arada, yakında yeni bir seyahat yazısıyla gelebilirim haberiniz olsun:) Geçen senenin Budapeşte gezisini yazmaya başlamıştım ama tamamlamaya fırsat bulamamıştım. Onu bitirmek istiyorum. Hiç olmazsa fotoğraflarla gezeriz, bu günlerde iyi gider. Geçmiş seyahatlerin anısı, gelecek olanların hayali kafamda dönüp duruyor. Sınırların kapanmış olması beni üzüyor ama düşünmemeye çalışıyorum. Bırak farklı bir ülkeye seyahati, kendi ülkemin bir başka şehrine ulaşamama düşüncesi de rahatsız ediyor. Ancak işler düzelecek. Tüm bu hengâme bitince turizm nasıl bir hâl alacak merak ediyorum. Belirsiz çok şey var, merak edilecek çok şey var ama bugün bunu merak ettim işte:) Güzel şeyler düşünmek istiyorum. İyi düşünelim iyi olsun. Bir de kafamı boşaltıp kitap okuma hızımı arttırsam şahane olacak.






20 Mart 2020 Cuma

KÜÇÜK BİR ÖYKÜ BU...

 
   Şu malûm salgın başlamasaydı bugün bir arkadaşımla birlikte Zuhal Olcay konserinde olacaktık. Biletleri çok erken almıştık. Tabii ki bir süre önce tüm konserler gibi bu da iptal edildi. Konser için hevesleniyordum. Zuhal Olcay'ı çok severim fakat sahnede hiç izlemedim. 15 yaşımın simgelerinden biridir. 1990 tarihli "Küçük Bir Öykü Bu" adlı albümünü döndüre döndüre döndüre dinlerdim. Birçok arkadaşım MC Hammer'ın "U Can't Touch This" şarkısıyla kopup, adamın hareketlerini yapabilmek için kendini paralarken ben Zuhal Olcay'ın sesiyle romantik hayallere dalardım. Bak yine gözümün önüne U Can't Touch This'le dans etmeye çalışanlar geldi. Bilen bilir, bilmeyenler için hayâl etmesi zor olabilir. Gerçekten komikti. Çok acayip dönemlerden geçtik biz:) Dalga geçiyorum ama yanlış anlaşılmak istemem, komik olsa da ne gam, yeter ki dans olsun, müzik olsun insanların hayatında. Ayrıca söz konusu şarkıyı hiç dinlemiyor değildim ve bugün de arada sırada açıyorum. Şimdi daha bir tatlı geliyor. (Ay bir de Lambada vardı:)) Neyse... Zuhal Olcay diyordum, Küçük Bir Öykü diyordum. Albüm, adından da anlaşılacağı gibi bir aşk hikâyesini anlatıyordu. Baştan sona, şarkı şarkı ilerliyordu hikâye. Çok farklıydı. Türüne ne denir bilmem. Görselliği olmayan bir müzikâldi. "Sizi Gözlerdim Hep" açılış şarkısıydı. Kadın kahramanımız aynı sokakta oturan bir erkeğe aşık olmuştu ve onu izliyordu. "Sizi gözlerdim hep, göz bebeğimde yansırdınız" diyordu. "Karşı karşıya gelmemek için kaldırım değiştirirdim, ödüm patlardı yürek atışlarımı duyacaksınız diye" devam ediyordu. Adam belli ki entelektüel bir adamdı. Kadının anlatımından anlıyorduk bunu. Adamın teras katından yayılan Mozart, Vivaldi ve Monteverdi'nin müziğiyle tanışmıştı kahramanımız. Derken, ortak bir arkadaşlarının doğum gününde tanışıyorlardı. İlk randevuya gelmeyen erkek ve üzülen kadın... Fakat yine de kendine bir yol bulan aşk ve ilerleyen ilişki. Adam belli ki entelektüel demiştim. Kadının hayata, dünyaya dair deneyimi daha az. Kadın daha genç olmalı. "Beni Korumalısın" isimli şarkıdan anlaşılan bu. Çünkü şunları söylüyor kahramanımız: "Kamboçya, Bangladeş, Beyrut ve Filistin'de bir şeyler oluyor / Güney Afrika'da, siyahların ülkesinde, hep beyazların sözü geçiyor / Bu dünyada garip, çok garip şeyler oluyor / Beni korumalısın / Bilemediğim, anlayamadığım şu karmaşık dünyayla beni tanıştırmalısın / Sevgilim, sevgilim benim / Beni korumalısın ". Her ilişkide yaşanan dalgalanmalara şarkıların her birinde ayrı ayrı tanık oluyorduk. Kimi romantik, kimi öfkeli ilerliyor şarkılar. Fakat bir noktada bu aşkın da sonu geliyor. Albümü başta sona dinlemeyenlerin dahi tanıdığı güzelim "Yalnızlığım" şarkısı giriyor devreye. "Yalnızlığım / Yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin" diyor kadın. O sırada erkek ne düşünüyor acaba? Son şarkısında "Küçük bir öykü bu / Herkesin başından geçen" diyor Zuhal Olcay. Anlam açısından bir novella tadında ilerleyip bitiyor albüm. Her şarkının anlattığı farklı duruma uygun müzikal tat ise hikâyeyle bütünleşmemizi sağlıyor. Çok farklı, çok romantik, şahane bir albüm bu. Bugünlerde Spotify'dan tekrar tekrar dinliyorum. Salgın çıkmasaydı bugün konserde olacaktık. Acaba bu albümden hangi şarkıları söylerdi? Bir süre daha bu sorunun cevabını alamayacağım. Şu günler geçsin, konserle başlasın, sinema ve tiyatrolar açılsın, müzeler ve galeriler günlük rutinine dönsün, o zaman öğreneceğim. Dileğim çok uzun sürmemesi.


19 Mart 2020 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Günler oldu klavyenin tuşlarına dokunmayalı. Evdeyim ama herkes gibi televizyonu ve sosyal medyayı takip etmek en büyük uğraşım oldu. Güya bol bol okuyacaktım, yazacaktım, diziler, filmler izleyecektim. Herkes gibi ruh halim dalgalı. İki hafta önce yazmaya kalksaydım farklı şeyler yazabilirdim. Ya da bir hafta önce, ya da dün, veya bir saat önce... Birinde umutlu satırlar olurdu, diğerinde panik hissedilirdi, ötekinde boş vermişlik ağır basardı, berikinde belki endişe belki de saçma şekilde mizah yer alırdı. Covid19 nedeniyle ülkemizde hasta sayısının 191'e, can kaybının 2'ye çıktığını öğrendiğim şu anda ise ne hissettiğimi bilemiyorum, ayırt edemiyorum. Bizim için günler nasıl geçiyor bundan bahsedeyim en iyisi. 
    Aslında bugünlerde ete kemiğe bürünmüş de hayatlarımıza hakim olmuş gibi hissettiğimiz bekleme hâline bir süredir aşinayım ben. Oğlumun sağlık sorunu şu son birkaç yılda beklemeyi, sabretmeyi öğretmişti bana. Uzaklarda okuması da aynı şekilde sınamıştı. Oysa gençken o kadar sabırsızdım ki. Her şey hemen olsun isterdim, kafamdakileri gerçekleştiremeyince çocuk gibi ağladığım bile olurdu. Covid19 yüzünden eve kapanmadan önce Orhun'un ameliyatı nedeniyle evdeydik. Kolay bir süreç değildi ama atlattık çok şükür. Ömrümdeki sabır testlerinden biriydi. Üzerine bu olaylar patlak verdi. Zaten gerekmedikçe evden çıkmıyorduk. İlk vakayı gördüğümüz günlerde, okulların tatil edildiği söylenen pazartesi gününden önceki cuma günü doktor kontrolü vardı. O gün mecburen İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna gitmek durumunda kaldık. Birkaç yıldır arabamız yok ve aramıyoruz da ancak o gün ilk defa eksikliğini hissettim çünkü metrobüs kullanmak zorundaydık. Bir noktadan sonra da taksi. Fakat takdir edersiniz ki hijyen açısından taksilerin durumunun pek de iç açıcı olduğunu sanmıyorum. Kendi adıma korka korka gidip geldiğimi söyleyebilirim. Okullar tatil olduğu için elinde bavullarla otogarlara veya havalimanına ulaşmak isteyen öğrencilerle doluydu her yer. Dışarıda evden çıkmamaları tavsiye edilen 65 yaş üstü büyüklerimiz de çok fazlaydı. Mevsim gereği öksüren, aksıran boldu. Bir de doktorumuz bir süre önce Almanya'da olduğunu söylemez mi? Şu son günlerdeki önlemlerden önce o kadar çok kişi yurt dışına gidip gelip çalışmaya, iş yerine gitmeye devam etti ki. Ne yalan söyleyeyim endişelendim. Endişelerim kendi adıma değil. Hasta olup anneme bulaştırırsak diye korkuyorum. Kronik hastalıkları var ve aksi bir durumun onu çok zorlayacağına eminim. Orhun da "Anneanneme dikkat etmemiz lâzım" deyip duruyor. Paranoyak oldu. Daha Çin'den ilk haberler gelir gelmez söylenmeye başladı. "Evde eksik varsa tamamlayalım, sokağa çıkamayacağımız günler olacak" deyip deyip geriyordu beni. O değil ama onun yüzünden ben ameliyat sürecinde hastanede kaldığımız 2 günü de tedirgin geçirdim. Ki daha Türkiye'de durum normaldi. Orhun hem sağlık konusunda hassas olması nedeniyle, hem gençliğinden dolayı dünyaya açık olması ve olası senaryolara şaşırmaması nedeniyle beni gerdi de gerdi.  O yüzden çok daha önceden market alışverişimizi yapmıştık. "Market alışverişi" dedim. Asla istifçilik değil. Normalde yedekleme huyumuz yok. Bittikçe alırız hep. Yalnız bizimki biraz vurdumduymazlık oluyor. Aslında doğrusu en azından birer yedek bulundurmak. Orhun baskı yapınca kontrol ettim ki evde ne bakliyat kalmış, ne de yedek yağ vs. var. Ana malzemeleri tamamladım. Tuvalet kağıdı gibi temizlik malzemelerini hâlâ gerektikçe alıyoruz. Özellikle ben tuvalet kağıdı alırken utanıyorum istifçilik yapıyor derler diye:) Bir süre için evden çıkma yasağı gelirse günlük ihtiyaçlar konusunda sıkıntı çekileceğini düşünmüyorum. O yüzden panik yapıp da marketlere saldırmamak en doğrusu. 
    Dünya genelindeki hasta sayısını takip ettiğimiz sıralardaki artışı gördükçe başka bir endişeye daha kapılmıştık. Orhun Nisan ayının başında, kalan tek dersini ve tezini vermek için Tallinn'e dönecekti. İlk önce kaygılanmadık. Estonya 1.3 milyon nüfusuyla küçücük bir ülke. Başkent Tallinn'de bırak insanlar arasında olması gereken 1 m. mesafeyi, daha bile geniş aralıklar oluyor. Acayip tenha ve sakin bir şehir. Açıkçası orada daha güvende olabileceğini düşündük. Fakat ilk hasta çıkıp da sayı katlana katlana artmaya başlayınca bizde de panik başladı. Hem korkuyordum hem de "Artık yetişkin oluyor, hayatının kontrolünü eline alması lâzım" diye gönülsüzce mantık yürütüyordum. Derken olaylar her yerde kontrolden çıktı ve Estonya da sınırlarını kapattı, okullar uzaktan eğitime geçti. Şu an orada hasta sayısı 258, can kaybı yok. Ama arkadaşlarının anlattığına göre çok sıkılıyorlarmış, mutsuzlarmış. Bakacağız, uzaktan eğitimle hallolursa olacak. Olmazsa, diplomayı seneye alacak. Zaten tüm dünyada eğitim fena kesintiye uğradı. Okulları ne zaman bitirecekler, nasıl iş hayatına atılacaklar bilmiyorum. Mezuniyet törenleri, yüksek lisans başvuruları, Erasmus hayalleri, üniversite ve lise giriş sınavları... Hepsi askıda kaldı. Bilinmezliklerle dolu bir dönemdeyiz. Ama önce sağlık olsun diyoruz. Dediğim gibi beklemeyi, sabretmeyi öğrendim. Bu sıkıntıların atlatılacağına eminim. Hâttâ ucu henüz karanlık olan bu tünelden daha bilinçli ve güçlü bireyler olarak çıkacağımıza dair umutlarım var. Herkes bilinçlenmeyecek belki ama bilinçlenenler yetecek. Fabrikaların kapandığı Çin'de ve İtalya'da hava kirliliğinin azalmış olması, yıllar sonra ilk defa Venedik kanallarında balıkların görülmesi, kuğuların ortaya çıkması bir şeyler anlatıyor olmalı. Tüm dünyanın aynı anda aynı kaygıları yaşaması; hepimizi aynı hastalıkların vurduğunu görmek; korkuda, kaygıda, sevinçte, umutta aynı şekilde hissettiğimizi bilmek; yani fiziksel ve ruhsal benzerliklerimizle aynı olduğumuzun gün gibi ortada olması bir şeyler öğretmeli. Bunları kendi aklımla düşünüp, ruhumla hissediyorum ama inanır mısınız bilmem astrologlar da bu seneye girmeden aynı şeyleri söylüyorlardı. Astroloji konusunda aradaydım fakat şimdi "Gel de inanma" diyorum:) 2020 için "Öyle inanılmaz olaylar olacak ki tüm dünyada sistemler değişecek" diyorlardı. Ekonominin zora gireceğini söyleyip  2020 için kenara para ayrılmasını tavsiye ediyorlardı. Çin'in çok konuşulacağından bahsediyorlardı. Beni en çok etkileyen ise sevdiklerimizin kıymetini anlayacağımızı söylemeleriydi. "Evlerde vakit geçireceğiz, sevdiklerimizle vakit geçireceğiz" diyorlardı. İçimize döneceğimizi, kendimizi dinleyeceğimiz bir yıl olacağını da ekliyorlardı. 2023'e kadar sınavların yaşanacağını ama en zorunun 2020 olacağını anlatıyorlar. Hâttâ bu dönemin sonunda altın çağ denebilecek bir devrin geleceğini söyleyenler var. Ha gayret! :) Ben enteresan şekilde tüm zorluğuna rağmen 2020 için olumsuz düşünmüyorum. Umarım haklıyımdır. Yazı uzadı. Arkası yarın olsun. Zaten evdeyiz. Blogların aktif olması gereken bir dönem bu. Blog dünyası şimdiden altın çağını yaşayacak sanırım:)  Evdeyiz dedim ama ben evdeyim, oğlan evde, babamız işe gidiyor tabii. Aslında madem ki önümüzdeki 2-3 hafta kritik deniyor, bu süre için sokağa çıkma yasağı getirilmeliydi diye düşünüyorum. Zorunlu yerler güvenliği sağlanmış az elemanla çalışabilir ve bu süreç böylece atlatılabilirdi. Neyse... Yaşayacağız... Göreceğiz... Herkese sağlıklı günler...




2 Mart 2020 Pazartesi

SADECE MAVİ...

 
    John Berger'ın şu sözlerini okudum bugün: "Hiç kimse gökyüzüne, güncel bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan daha fazla bakmaz". Okudum, düşündüm. 
Sahiden de öyle. En huzurlu anlarda dahi gökyüzüne baktığımızda aklımıza türlü düşünceler üşüşür, dilekte bulunurken buluruz kendimizi. Bu ara güncel korkularımız ve beklentilerimiz o kadar fazla ki o bir dakika araya bile yer yok, dualarımız çok. İnsanca yaşamak isteyenler ve bunu engellemek için elinden geleni yapanlar... Dün olduğu gibi bugün de... Bir gün biter mi acaba? Devran döner mi? 
İnsan hiçbir şey düşünmeden göğe bakabilir mi?




26 Şubat 2020 Çarşamba

20 SANİYE...

Image : Marc Sendra Martorell
    İnsanlığın başına musallat çiçeği burnunda virüsümüz elleri doğru yıkama konusunu yeniden gündeme getirdi. "Ellerinizi en az 20 saniye boyunca sabunlayın" uyarısını her duyduğumda aklıma yıllar önce yaşadıklarımız geliyor. Efendim aklın yolu bir, bu denli kalabalıklaşan dünya nüfusu açısından el hijyeni her şartta önemli bir konu. Dolayısıyla ben de birçok insan gibi bu konuya takıntılıyım. Artık Orhun'u da ben mi etkiledim yoksa içinde mi vardı bilemem, o da küçüklüğünden beri mikrop korkusuyla ellerini sık sık yıkar, yıkamayanları mimler, hanelerine eksiyi yazıverir:) 15-16 yıl önce, bir sohbet sırasında ben buna "Elleri en az 20 saniye yıkamadan mikroplar ölmüyor" deme gafletinde bulundum. Hayır zaten yaşına göre gayet iyiydi, sık sık ve yeterli süre boyunca yıkıyordu. Ama küçük tabii, farkında değil, "20 saniye" sözü onu etkiledi. Her elini yıkadığında yavaş tempoda ve sesli şekilde 20'ye kadar saymaya başladı. Bir gün, üç gün, on gün... Asabım bozuldu:) Annelik vicdan azabının vücut bulmuş halidir malûm, çocukta takıntı oluşturdum diye içim içimi yedi. 20'ye kadar saymayla başlar, farklı takıntılara doğru gider diye düşündüm. Aldım çocuğu psikologa götürdüm. Dinledi, Orhun'la özel olarak sohbet etti, gayet normal bir çocuk olduğunu söyleyerek gönderdi bizi. Elini yıkarken sayma işlemi bir süre sonra geçti. Ben de tabii o ara yıkama esnasında onu konuşturarak dikkatini başka yöne çekmek gibi yöntemler denedim. Bak şimdi yine ne aklıma geldi? Gördüğünüz gibi çocuklar üzerindeki etkimiz büyük. Ve bu çok sinir bozucu. Neyse... O apayrı ve derin bir konu. İşte şimdi her "20 saniye" uyarısını duyduğumda bunlar aklıma geliyor. Ve itiraf edeyim ellerimi yıkarken arada bir ben de saymaya başlıyorum ve bunun farkına varınca uzaklaşmak için bir şarkı mırıldanıyorum:) Şarkı söylemek saymaktan daha iyi. Hem bu zor günlerde moral açısından da besleyici. 



18 Şubat 2020 Salı

TARİH NE DENLİ DUYARSIZSA, KOLLWİTZ O DENLİ ŞEFKATLİYDİ

   
    Bugünlerde John Berger'dan Portreler'i okuyorum. Sanatçılar üzerine yazdığı yazıların toplamından oluşuyor. Bugün Alman ressam ve heykeltraş Kathe Kollwitz'i anlattığı satırları okudum. Bir yerde şöyle diyordu: "Tarih ne denli duyarsızsa, Kollwitz o denli şefkatliydi. Üstelik ufku asla daralmamıştı. 
Dolayısıyla paylaştığı ıstırabın da sınırı yoktu". Bu satırlar bana Kathe Kollwitz'i ayrıntılı incelediğim ilk zamanlardaki düşüncelerimi hatırlattı. Bunlar hislerimi anlatan sözlerdi lâkin yazar çok daha muazzam ifade etmişti. Çünkü o John Berger'dı. Ben ise Kathe hakkında şöyle bir yazı kaleme almıştım: 
"GEÇMİŞTEN BUGÜNE DİNMEYEN ENDİŞE" Açtım, bir daha okudum. Neredeyse altı sene öncesinden bir yazı. Kollwitz'in anısına tekrar paylaşmak istiyorum. Zira onun yaşadıkları, hissettikleri, bu doğrultuda ürettikleri zamandan ve mekandan öylesine bağımsız ki... Aynı acılar döne dolaşa yaşanmaya devam ediyor, ülkeler aşıyor, zaman tanımıyor. Ve bana kalırsa tarihi tarihçiler değil, sanatçılar yazıyor.



GEÇMİŞTEN BUGÜNE DİNMEYEN ENDİŞE