Yakında Buones Aires seyahatimizin üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olacak. Yazıya dökmediğim için üzgünüm. Zira enteresan bir deneyimdi. Her şeyden önce 15-16 saat havada olmak, uçaktan indiğinde yaşadığın yerin zıddı bir mevsime geçiş yapmak etkileyiciydi. Hem zihnen, hem bedenen etkileyici. Mimari açıdan hiçbirinin diğerine benzemediği binaların yer aldığı kocaman caddeleri, Maradona'nın ruhunun gezindiğine emin olduğum
La Bocca'yı, sanat sokağı Caminito'yu, Mayıs Meydanı'nı, bohem San Telmo'nun pazarını, yemelere doyamadığım dulce de leche'yi şimdilik bir kenara bırakıyorum ve şehrin okuma kültürüne dair tanık olduklarımdan bahsetmek istiyorum. Genelde Latin Amerika'nın, özelde Arjantin ve Buenos Aires'in okuma kültürüne dair, gerçeğin küçücük bir kısmını kapsayan bir yazı olacaktır bu. Latin Amerika ve edebiyat denince köklü bir gelenekten bahsedildiği hepimizin malûmudur.
Efendim, Dünya Şehirleri Kültür Forumu verilerine göre en çok kitapçıya sahip şehir Buenos Aires. Siyasi ve ekonomik dalgalanmalara rağmen 2014-2015 yıllarından beri bu ünvanı kaptırmamış. Dikkatli gözler sosyal medya haberlerinde bu şehirde düzenlenen kitap fuarlarının büyüklüğünü, Ekim-Kasım aylarına denk gelen "Kitapçılar Gecesi" gibi etkinlikleri fark ediyorlardır. Biz seyahatimiz sırasında herhangi bir fuara denk gelmedik ancak şehirde ne kadar çok kitap mağazası ve sahaf olduğunu gözlemledik. Kimine göz attık, çoğunun önünden geçip gitmek zorunda kaldık.
Alberto Manguel'in "Kütüphanemi Toplarken" kitabını okuduğumda şu sözlerinin altını çizmiştim: "Buenos Aires kurulduğu zamandan beri daima bir kitap şehri olmuştur. Tarih öğretmenimiz bize derste Buenos Aires'in bir kütüphaneyle birlikte kurulmuş olduğunu anlattığında duyduğum tuhaf gururu anlatamam. Kaşif Mendoza, yanında hayalini kurduğu şehri gizliden gizliye tarif eden kitapların yer aldığı küçük bir koleksiyon getirmiş. İsimleri günümüze ulaşmamış ama siyah deri ciltli, orta boyda 7 kitap. Ve Erasmus'un bir kitabı, Petrarca'nın şiirleri, içinde Vergilius yazan bir kitap ve bir Fransisken keşişi olan De Bridia'ya ait bir kitap daha..."
Gururlu yazarların ve okurların şehri Buenos Aires'te bu kadar çok kitapçı varken içlerinden en az birinin dünyaca ünlü olmaması beklenemez tabii. El Ateneo Grand Splendid, şehrin en çok turist çeken mekânlarından biri. Avusturyalı girişimci Max Glücksmann tarafından 1919 yılında tiyatro binası olarak açılışı yapılmış. Tiyatrodan sonra sinemaya evrilen Grand Splendid'de beyaz perdenin ilk kez ülkeye gelişi kutlanmış, ilk sesli film burada gösterilmiş. Aynı binada radyo yayınları ve Odeon adına müzik kayıtları yapılmış. Sinema olarak 1999 yılına kadar açık kalmış. Grand Splendid bugün El Ateneo Yayınları'nın en özel mağazası olarak hizmet veriyor. Birçok kaynağa göre dünyanın en güzel ikinci kitapçısı olarak yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor, ziyaret rekorları kırıyor.
El Ateneo Grand Splendid'te "Sanatın Barışa Çağrısı" isimli tavan freskleri, sahne perdesi, altın varaklar, karyatidler, dekor ve ışık kontrol panelleri ilk günkü orijinalliğinde korunuyor. Localar bugün birer okuma alanı olmuş. Sahne kısmı kafeterya olarak düzenlenmiş.
Bu özel kitapçıda birkaç saat geçirdik ve zamanın nasıl tükendiğini anlamadık. İspanyolcam yokmuş ne gam!
Jorges Luis Borges'i burada uzun uzun övmeyeceğim. Bırakın okurları, yazarlar ve hâttâ farklı alanlarda üreten sanatçılar tarafından da en çok ilham alınan isimlerden biri olduğu net bir gerçeklik. Cenneti bir kütüphane olarak hayal eden, orta yaşlarında görme yetisini tamamen kaybetmesini "ona hem kitapları hem sonsuz bir geceyi bahşeden Tanrı'nın ironisi" sayan Borges, kitaplarıyla olduğu kadar kendi varlığıyla da ilgi çeker. Ve onun "Bir kitabın bize mutluluk olasılığı sunduğuna neden inandığımı tam bilmiyorum. Ama bu alçakgönüllü mucize için gerçekten minnettarım" sözleri sanırım en çok bir Arjantinli'ye yakışır.
Jorge Luis Borges öykülerini ben de severim. Onun yıllarca Ulusal Kütüphane'nin müdürlüğünü yaptığını biliyordum. Görme yetisini kaybetmeye başladığında dahi oradaydı. Anılarından öğrendiğimize göre Manguel gibi yazarlar, öğrencilik yıllarında ona gönüllü olarak kitap okurlardı. Borges göremese de aradığı kitabı yüzlercesinin arasından kolayca bulurdu.
Farklı mimarisiyle meşhur bugünkü Ulusal Kütüphane binasını görmek istedim. Aslında Borges bu yeni binanın yapımı başladıktan iki yıl sonra istifa etmiş. 1961'de tasarlanan bina ancak 1971'de yükselmeye başlamış. Peron sürgünden dönüp 1973'te tekrar başkan seçilince Borges kendi isteğiyle devlet görevinden ayrılmış. Kütüphane ise siyasal çalkantılar sebebiyle ancak 1992'de faaliyete geçmiş. Mayıs Devrimi'nin öncü isimlerinden Mariano Moreno'nun ismi verilmiş. O ilk yıllarda Borges binanın beton yapısından memnun değilmiş. Parmaklarını duvarlarda gezdirir ve hissettiği soğukluktan şikayet edermiş. Bir önceki kütüphane binası da kullanılıyor fakat sanırım sadece araştırmacılara açık.
Eski ve yeni binalar mimari açıdan birbirinden tamamen farklı. Biri ne kadar tarih kokuyorsa diğeri o kadar uzaydan gelip dünyaya konmuş gibi duruyor. Her ne kadar gönlüm yüzyılları devirmiş yapılarda olsa da bazen brütalist binaları, steampunk ya da cyberpunk vb. işleri beğendiğimi itiraf ediyorum.
Fotoğraflardan belli olmasa da oldukça etkileyici bir bina burası. Dört bir yandan gezdikçe sürprizlerini sunuyor. Sarmal merdivenler, uzay gemisini andıran pencereler, rampalar... Gördükçe neşeleniyorsun. Oysa pek gri.
Çünkü Brütalist mimari ürünü. Ama keyifli işte. Mimari karakteri açıkta. Cesur ve şaşırtıcı. İçerik açısından Kütüphanecilik Okulu'nu bile barındıran pratiklikte. Kullanışlı. Ve en sevdiğim detay, bu binanın bir Gliptodon'a benziyor oluşu. Ulusal Kütüphane'yi görmeden önce nesli tükenen bu dev böceği bilmiyordum. Meğer Güney Amerika'ya özgü, insan boyutunda bir böcekmiş. Hâttâ kütüphanenin inşaası sırasında fosillerine rastlanmış.
Mimar Clorindo Testa binayı dört ayak üzerinde dev bir kabuk şeklinde tasarlamış. 90'lar değil de 60'lar havasını taşıyan şahane bir yapı kendisi. Çok sevdim. Gördüğüme çok sevindim.
Ek binalardan birinde Arjantin'in çizgi roman tarihiyle ilgili bir sergi vardı. Bizim için bonus gibi bir şey oldu. Bu konuda hem kendilerine özgü çizgileri hem ABD etkili süper kahramanlı çizgi romanlarıyla zengin bir kültürleri olduğunu, sokakta aniden karşına çıkıveren "Mafalda" gibi neşeli figürlerden sonra bir de bu sergiyle öğrenmiş olduk.
Buenos Aires'in sürprizleri bu kadarla bitmiyordu. Bir akşam yemeğini yerel tatların dışına çıkarak London Cafe'de yemeğe karar verdiğimizde, bu mekânın Arjantinli ünlü yazar Julio Cortazar ile özdeşleşmiş olduğunu yerinde deneyimlemiş olduk. Artık seyahatlere çıkmadan önce, görülecek mekânlar hakkında delicesine bir araştırmaya girmiyorum. Kısaca bilgilenip gerisini orada keşfetmeye bırakıyorum. London Cafe'nin varlığını da şehri her zaman olduğu gibi yürüyerek gezerken böylece öğrendik.
Benim de çok sevdiğim, oyuncaklı öykülerine bayıldığım, Arjantinliler hakkındaki "Tamam tembel olabiliriz ama edebiyat konusunda tembel değiliz" sözünü not aldığım Julio Cortazar "Los Premios" romanını burada yazmaya başlamış.
50'li yıllardan beri hizmet veren London City'nin duvarları Cortazar fotoğrafları ve ona ait yazılarla bezeli.
Bir masa onun anısına ayrılmış. Cortazar'ın edebi hatırasıyla harmanlanan nostaljik hava burayı özel kılmış.
Sadece birkaç günlük Buenos Aires seyahati sırasında görülen birkaç mekân dahi şehrin edebi kültürünü anlamaya yetiyor. Şimdi düşünüyorum da daha bunun futbol kısmı var, protesto kültürü var. Şehri gezerken her birine ciddiyetle bağlı olduklarını hissetmemek mümkün değil. Sık sık gidilecek bir yer de değil. Mümkün olsa isterdim. En iyisi o büyülü fikirlerin sahibi yazarların kitaplarıyla teselli bulmak. Bir kütüphaneyle kurulmuş olduğu söylenen bu şehrin mütevazı insanlarına selam olsun.




























