22 Ekim 2019 Salı

ERDİL YAŞAROĞLU'DAN OYUN...

    Seyahat yazılarının arasına bir başka yazı girmesin derken aklımda olan birçok şeyi paylaşamadım. Örneğin havalar güzel giderken keyifli bir sergi önerisinde bulunacaktım. Geç kaldım fakat neyse ki ucundan kıyısından yakalayacak kadar vakit var.  
    Karikatürlerine herkesin aşina olduğu Erdil Yaşaroğlu, bu kez heykelleriyle Yapı Kredi bomontiada'da ilk kişisel sergisini açtı. Güneşli bir sonbahar gününde, Bomontiada'nın çok sevdiğim açık hava mekânında ve devamında kapalı sergi merkezinde bu keyifli heykelleri izlemek de bize düştü. "OYUN" isimli sergi 
3 Kasım 2019 tarihine kadar ziyaret edilebilir. 


    Penguen dergisinin kurucularından olan Erdil Yaşaroğlu aslında heykel mezunu. Hem de bu işin en iyi okulundan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden mezun olmuş. Karikatürist kimliğiyle heykel sanatçılığı birleşmiş ve OYUN sergisinde adına yaraşır işler ortaya çıkmış.


   Yapı Kredi bomontiada sergi mekânında Yaşaroğlu'nun kendine has heykellerinin yanı sıra eskiz defterleri, çizimler de yer alıyor. Sergiyi gezmek gerçekten bir oyun gibi. Yanına yaklaşınca arkasını dönen Küçük Mevlevi'ye bayıldım:)


   

    Bomontiada özel bir mekân. İsviçreli Bomonti kardeşlerin 1885 yılında açtıkları bira fabrikasının etrafında şekillenen bölgenin günümüzde tekrar canlandırılması söz konusu. Yaklaşık 130 yıl önce buluşulan, yenen, içilen Bomonti'de bugün tüm bunlara ek olarak müzikten sinemaya, resimden heykele, fotoğrafa kadar uzanan sanatsal etkinlikler düzenlenmekte. İstanbul gibi bir metropole böyle mekânlar çok yakışıyor. Ara Güler Müzesi'nin de burada olduğunu belirtmek gerekir. Erdil Yaşaroğlu'nun heykelleri Bomontiada'nın açık ortak alanına da yerleştirilmiş durumda ve ortama neşeli bir hava katmış. 

    

    Güneşli günler halihazırda devam etmekteyken, eğer görmediyseniz, OYUN sergisini tavsiye ederim. 
Bu arada bizim gibi Ara Güler Müzesi'nin geçici sergisi "Göbeklitepe'ye Bir Bakış"ı da ziyaret etme fırsatı bulup, Popülist'in leziz yemekleri eşliğinde tarihi Bomonti birasını yudumlayabilirsiniz. 
 



 

17 Ekim 2019 Perşembe

BALİ'NİN KÖPÜKLÜ KIYILARINDA... CANGGU...

      Bali seyahatimizin ikinci kısmını anlatmanın zamanı geldi. Biliyorum arayı açtım fakat pencereye vuran sonbahar yağmurunun sesini dinlerken okyanus kıyısındaki yaz günlerini anmak güzel olacak.
    Bir önceki yazının konusu olan Ubud'da geçirdiğimiz birkaç gün, yerel havayı solumak, Bali adasına hakim kültürü ve Hindu geleneklerini gözlemlemek açısından verimliydi, keyifliydi. Ancak yaz tatilindeydik ve artık tuzlu suyla buluşmanın zamanı gelmişti.

    Bu tropik adaya gelen turistlerin denizin keyfine varacakları yerleşim yeri çok. Aşağıdaki fotoğrafta görülenler en çok tercih edilenler. Birinde kalıp diğerlerine de gidip gelenler olduğu gibi, günlere bölerek farklı yerlerde konaklayanlar olabiliyor. Sağ alt köşede görülen Nusa Penida'yı, Gili adalarını, Lombok adasını da listeye katmak mümkün. Bunlar da tercih edilen adalar. Yalnız seçenekler bu kadarla sınırlı değil. Bali'de ve genel anlamda Endonezya'da o kadar fazla görülecek yer var ki seç seçebildiğin kadar, gönlünce rotalar oluştur.


    Biz bir haftalık tatilimizin 3 gününü Ubud'a, 4 gününü Canggu'ya ayırdık. Canggu'yu niye seçtim? (Evet, ailenin tatil planları tamamen bana ait). Sanırım sörfçüler tercih ettiği için, ve örneğin Seminyak gibi bölgelerden daha az turistik ve daha az kalabalık olduğunu öğrendiğimden. Peki evde sörf yapan var mı? Hayır! :) Tamamen farklı bir ortam olsun istedim. Sörf tahtasını kolunun altına almış gün batımına doğru ilerleyen yaz insanları geldi gözümün önüne:) Hem belki denerdik. Olamaz mı? Tabii ki olmadı. Kendisinden umutlu olduğum Orhun bile bu kez üşendi. Okyanus kıyısındaki şahane plajların keyfini çıkarmak hepimize daha tatlı geldi. Sörf yapmasak da Canggu'yu seçtiğime hiç pişman olmadım.


    Ubud Canggu arası yolculuğumuz, otomobille yaklaşık 1 saat sürdü. Yine Ubud'daki otelimizin sahibiyle anlaşmıştık. Canggu'daki otelden de "Araç ister misiniz?" mesajı gelmişti tabii ki. Daha önce bahsettiğim gibi, Bali'de resmi ya da korsan fark etmez, taksiciler muhakkak sizi bulacaklardır.


    Canggu'ya gelip otelimize yerleştikten sonra kendimizi hemen 3-4 km. uzaklıktaki Batu Bolong Beach'e attık. Akşam saatlerine kadar güneşin ve Hint okyanusunun tadını çıkardık.


    Canggu sörfçülerin gözdesi dedik. Haliyle denizi dalgalı. Bu yüzden bazı gezi yazılarında yüzmeye elverişli olmadığı söyleniyor. Bizim Ege ve Akdeniz kıyılarımızın şahane deniziyle kıyaslandığında bu bir bakıma doğru. Fakat asla yüzülemez değil. Sörfe uygun dalgalar epeyi geride kalıyorlar. O dalgalara kadar olan kısımda yüzmek mümkün. Dalgaların biraz daha yaklaştığı vakitlerde ise hoplayıp zıplamak çok eğlenceli.


   Ben ki dalgalı denizden hiç hoşlanmam, tercihim berrak ve durgun sudur ama Canggu'nun dalgalarında inanılmaz eğlendim. Yerden yere vuran, yuvarlayan, sersemleten dalgalar değillerdi. Bu kadar keyif alacağımı beklemezdim.


   İkinci günümüzü bir başka plaj olan Echo Beach'te geçirmek istedik. Hava kapalıydı, ara ara yağmur atıştırıyordu. Echo Beach kıyıları sörf yapmak için daha uygun olduğundan burada dalgalar daha fazla. Hâttâ o günkü iklimle iyice coşmuşlardı. Ertesi gün hava açarsa tekrar dönmeye karar vererek sahil boyunca yürüdük ve Batu Bolong'a geçtik. O sırada Orhun bizden ayrıydı, biz okyanus kıyısında baş başa 

-ki oğlumuz büyüdüğü için artık çoğunlukla böyle:)- keyifli bir yürüyüş yaptık. Romantizm için her zaman güneşin olması gerekmiyor. Caspar David Friedrich tablolarını hatırlatan enfes gri bulutlar altında ben ve hayat arkadaşım... En güzel, en unutulmayacak anlardandı.
    Bu sırada birbirinden renkli deniz kabukları topladık. Geriye çekilen deniz, kumsalda şahane izler bırakmıştı. Çıplak ayakla ıslak kumlarda yürümek o kadar iyi geldi ki. O gün tüm kış yetecek enerjiyi topladığımı umuyorum.

    Biz iki plaj arasındaki yürüyüşümüzü tamamlarken gökyüzü yavaş yavaş aydınlandı,  güneş yüzünü gösterdi, günümüzün geri kalanını şenlendirdi. Yüzmek için sadece birkaç günümüz olduğu için bizi fazlasıyla mutlu etti.

    Canım güneş sadece parıltısıyla mutlu etmiyordu bizleri. Bali'de gün batımları ayrı şahaneydi. Farklı kişilerden okudum, izledim, Bali'nin turizme yönelik reklamlarından biri zannettim fakat öyle değilmiş. Hakikaten muhteşemmiş. Bu yaşıma kadar gerçek bir akşam güneşi görmediğimi anladım.  Fotoğraflara asla yansımayan güzellikte bir görüntüydü. Kalemle çizmişsin gibi yusyuvarlak... Güneşi gördüm dedirten netlikte... Uzaktaki tepelerin silüetinin üzerinden yavaş yavaş inmesi hipnotize edici...
    Gün batımının fotoğrafını çektim fakat bu işi abartmadım. Zaten gözün gördüğünü asla ekrana yansıtamıyorduk, bu işle uğraşacağımıza anın tadını çıkarmaya çalıştık. Ada'da günü uğurlamak bir ritüeldi. Turistler, yerliler, herkes uygun bir noktaya oturmuş aynı noktaya bakıyor, güneşi uğurluyor. Gündüz başka bir yerde olsalar dahi bu saatlerde plajlara inenler var. O an herkesin hisleri ortak. Kelimelere dökmekte zorlandığım bir duygu durumu. Bali'de günü uğurlamak asla turistik bir hareket değil. Bali'de günü uğurlamak bir tören.


     Kapalı hava ve kıyıya vuran güçlü dalgalar nedeniyle zaman geçiremediğimiz Echo Beach'e bir sonraki gün gitmemiz şart olmuştu. Özellikle kısa bir süre göz attığımız La Brisa aklımızda kalmıştı. Ertesi gün hava yaz normallerine dönünce, tüm günümüzü Echo'nun en güzel plaj kulübü olan La Brisa'da geçirdik.


    La Brisa kulüp-restoran kategorisine girse de aslında kendi deyimleriyle bir "kaçış noktası" ve bu çok daha yerinde bir benzetme. 500'den fazla yerel kayığın parçalarıyla oluşturulan dekorasyon bir masal havası yaratmış. Çocukken denize dair okuduğun tüm öykülerin, romanların burada aklına üşüşmemesi mümkün değil.


   Ahşap mekânın her yeri gerçekten kullanılmış balıkçılık malzemeleriyle süslenmiş. Balık ağları, fenerler, oltalar, deniz kabukları... Tekdüzelikten uzak bir düzenlemeyle her köşe ayrı görsellik sunuyor. Bakmaya, incelemeye bir açık hava müzesi gezer gibi keyifle vakit ayrılıyor.





    Önünde uçsuz bucaksız uzanan Hint Okyanusu ve sen hayalinde bir balıkçı...

    Bali seyahati düşünenlere kesinlikle tavsiye edeceğim bir mekân La Brisa. Biz o gün öğlen saatlerinden akşama kadar tüm günümüzü orada geçirdik. Özleyeceğim günler listeme eklediğim bir gündü. Palmiyelerin gölgesinde, bir masal dekorasyonu içerisinde, okyanus manzarasına karşı tam anlamıyla tatil tembelliği yaptık. Serinlemek istediğimizde denize gidip geliyorduk, Echo plajının dalgalarıyla eğleniyorduk.


    Tüm gün şahane geçmişti ancak akşamüzeri günün en güzel zamanıydı. Güneşi La Brisa'da uğurlamanın keyfini anlatmak zor.


    Ortam sırf gün batımını izlemek, elveda diyen güne karşı içkilerini yudumlamak için gelenlerle kalabalıklaştı. Bali'de adet böyleydi.


    Böyle romantik satırlara maddiyatı eklemek hoş değil belki ama -belirtmeden geçemeyeceğim- bu özel mekânda öğlen saatlerinden akşam gün batana değin suşiden tut dondurmaya kadar 3 kişi yiyip içtiğimize ödediğimiz miktâr yalnızca 300 liraydı. Kişi başı 100 lira. Bazı özel bölümlerde vakit geçirmek istersen ayrıca para ödeyebiliyorsun fakat bizim olduğumuz yerde giriş ücreti yoktu, sadece yiyecek-içecek hesabı geliyordu. İster istemez bizim sahillerimizdeki mekânlarla kıyaslama yaptım. Bizde bu özellikte bir plajda kat be kat fazlasını ödememiz gerekirdi. La Brisa'nın mutfağında yerel ve doğal malzemeler kullanıldığını da ayrıca eklemem gerekir. Balıkların, sebze ve meyvelerin günlük kullanıldığını, doğal ürünlerin ucuza yenmesinin amaçlandığını özellikle belirtiyorlar.


   

Akşam güneşi mutlusu
    Akşam yemeğini de La Brisa'da yemek istedik. Çünkü palmiyelere asılan lambalarla, sahilde aydınlatılmış şemsiyelerle o kadar hoş bir ortam vardı ki ayrılmak zordu. Bu mekân dolu dolu geçen günümüzün baş rolündeydi. Dediğim gibi, çok özleyeceğim.

    Canggu'da deniz kıyısında tek bir günü klüp-restoranda geçirdik. Diğer zamanlarda bizim tabirimizle halk plajındaydık. Ülkemiz kıyılarının kısıtlı serbestliğinin aksine Bali'de bu mümkün. Herkese açık kıyılarda takılmasaydık dünyanın her yerinden gelen turistlerle bir arada olurken aynı zamanda yerel halkı gözlemlemek, sörf yapanları ve yapamayanları izlemek ve hâttâ şu enfes mısırların tadına bakmak nasıl mümkün olacaktı? :)


    Az daha unutuyordum! Bir de köpeklerle oynayan çocukları... Bali halkı köpekleri çok seviyor. Köpeklere gösterdikleri özen ve sevgi dikkat çekici. Köpeklerin mutluluğu da gözler önünde.


    Canggu'da son dolu dolu günümüzü yine Batu Bolong'da geçirdik. Plajın salaş lokantasında çalışanlarla bile aşina olmuştuk artık. Ertesi gün dönüş yoluna koyulacağımız gerçeğini kafamızdan uzaklaştırmaya çalışıp bol bol yüzdük. Yine sörfe üşendik. Normalde yeltenmeyeceğim bir uğraş aslında ama orada o kadar çok deneyen, düşen, kalkan vardı ki arada kaynarım diye düşündüm:) Sörf tahtasının üzerine uzanıp, kollarıyla yüzerek uzaklara giden çoktu da dalgaların üzerinde ayakta geri gelebilen azdı. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen sörf okullarının gençleri, çocukları fazlaydı. Ada'ya yakın mesafedeki Avustralyalılar, sörf konusunda olduğu kadar, günlük yaşama da hakimdiler. Bali'deki birçok turistik mekânın sahibinin Avustralyalı olduğu söyleniyor.


    Seyahatimizin Canggu ayağı da Ubud kadar güzeldi. Birkaç gün de olsa adalı gibi yaşadık. Basit giyindik, vaktimizi doğanın tadını çıkarmak için kullandık. Tüm gün yüzüp dalgalarla boğuştuktan sonra dağılan saçı başı hiç düşünmedik. Akşam yemeği için giyinip süslenmeyi vakit kaybı saydık. Zaten doğallığın ön planda olduğu Canggu'da geçerli olan buydu.

Plaj öncesi dağılmadan :)

    Akşam yemekleri için bir gün La Brisa'da, bir gün -adını not almayı unuttuğum- balıklı ve sebzeli çeşitlerin ağırlıkta olduğu bir burgercide ve bizimkiler çok sevdiğinden iki gün Varuna'daydık. Varuna açık büfe sisteminin olduğu, daha çok bir süreliğine Canggu'da yaşayan gençlerin takıldığı yerel ve salaş bir mekân. Çeşitli projelerle, yaz okullarıyla, staj gibi nedenlerle orada olan Avrupalı, Amerikalı ve tabii ki Avustralyalı genç çok. Biz de bunları Orhun sayesinde öğrendik. Gençlerin kaynaşması, sohbeti çok daha başka oluyor. İşte Varuna, ucuz ve yerel yemeklerinden dolayı bu gençlerin buluşma noktası gibi bir şey. 


    Yiyecekler yerel mutfaktan kızartma ağırlıklıydı. Mücver çeşitleri çoktu. Neyse ki daha hafif sebzelerle destekleme gibi bir seçenek bulunuyordu. Kırmızı et yoktu. Menü tavuk ve ördek eti, pilav, sebze, meyve ve yumurta ağırlıklıydı. Örneğin ben şöyle bir tabak yapmışım. Ne olduğunu bilmeden aldığım, tavuk derisinden yapılmış bir kızartma da yedim. Tüm seyahat boyunca yediğim en faydasız yiyecek oydu sanırım.


    Kızartma tabağından sonra şuraya daha hafif bir tatlı ekleyeyim. Bali'nin gözde kahvaltılık ya da ara öğünlerinden olan smoothie bowl.


    Bildiğimiz smoothie. Yoğurt ağırlıklı, taze sebze ve meyvelerden yapılmış. "Muzumuz bitti" denildiğinde alamadıklarından. Benim canım hindistan cevizlerine dikkat. Şimdi gel de özleme bu lezzeti.


    Canggu'nun ve aslında genel olarak Bali'nin çok şeyini özleyeceğim. Fakat iki şeyi ayrı tutacağım. Birincisi taksiciler, ikincisi satıcılar. Dışarıda olduğun her an sağdan soldan gelen "Taksi" kelimesi bunaltıcıydı. İnsanları görmezden gelip geçip gitmekten hoşlanmıyorum ama taksiye ihtiyacın yoksa burada bunu yapmak zorundasın. Taksi sistemlerini de çözmüş değiliz. Üzerinde Taxi yazan mavi renkli Blue Bird'lerin resmi araçlar olması gerektiğini sanıyorum. Bizdeki sarı taksiler gibi. Ancak onları çevirmek zor çünkü bizim korsan zannettiğimiz, onların "Yerel" dedikleri başlıksız arabaların sürücüleri bunlara izin vermiyorlar. Kendi aralarında ne konuşuyorlar anlamadık tabii ama mavilerde bir çekingenlik olduğu barizdi. Taxi durağı olan derme çatma yerlerde "Bali'yi seviyorsan yerel taksiyi kullan" yazıyor da arkadaş yerelden kastın ne? Tepenizde başlık yok, sağınızda solunuzda yazıya rastlarsak durduruyoruz. Tüm bu kargaşadan ayrı olarak bir de fiyat sorunu var. İllâ pazarlık edeceksin. Normalde plajla otelimizin arası için 50 Rupi alınıyor. Ama ilk söylenen 100 ile 150 arasında bir şey oluyor. Al takke ver külah 50'ye indiriyorsun. 60 verdiğimiz de oldu. Bir akşam bunların arasındaki çekişmenin ortasına düştüğümüz için sinirlerim tepeme zıplamıştı. Üstüne bir de "Hadi çabuk binin!" dediği için gizli bir iş yapıyormuş gibi atladığımız bir Blue Bird şoförü otele kadar "150 Rupi" deyince ben iyice delirdim. "Çabuk çek sağa!" diye bir çemkirdim ki adam "Sakin! Sakin!" deyip durdu:) 60 Rupi'ye gittik. Ne yerel dedikleri taksi, ne Blue Bird, hiçbiri taksimetre açmıyor. Aç diyorsun açmıyorlar. Bu durumda en güzeli eğer kullanabiliyorsan Scooter kiralamak. Soldan akan trafiğe de alışırsan her yeri çok rahat gezersin. Canggu'da kaldığımız otel plajlara ve onların çevresinde konuşlanmış merkez bölgelere birkaç kilometre uzaktı. O yüzden her gidip gelişte taksi kullanmak zorunda kaldık. Taksicilerle uğraşma zorluğu yüzünden Seminyak vb. bölgelere gitmeyi tercih etmedik. Giderken daha rahat giderdik ama dönüş yorardı. Çünkü otele döneceğini bildikleri için akşam saatleri pazarlık çetin geçiyor:) Turistik eşya satıcılarında da benzer bir durum var. Bir kere turistik dükkanlarda aman aman değişik hediyelikler yok. Yine de ufak tefek bir şeyler bakayım dediğinde pazarlığa hazır olman gerekiyor. Örneğin 20 Rupiye alabileceğin bir şey için 150 Rupi diyorlar. Pazarlıktan gerçekten hiç ama hiç hoşlanmam. Ayrıca beceremem. Eşim de pek yetenekli değildir bu konuda. Ama orada yapmamak mümkün değil. Aum hareketi yapan küçücük bir el figürünü beğendim ve fiyatını sordum. 150 dedi. Fakat ederi kesinlikle o değil. İster istemez "Ama çok" diyorsun. "Ne verirsin?" diyor bu sefer. La havle! Neyse onu 20'ye aldık. Ne ara böyle bir sistem oluşmuş acaba? Bunu turistler mi başlatmış, yoksa satıcılar mı? Makûl bir fiyat söylense ve kimse pazarlık yapmadan satın alsa her şey ne kadar daha az yorucu ve üzücü olacak halbûki. Satıcılar bir de şöyle bir savunma geliştirmişler. İşlerine geldiği zaman İngilizce anlıyorlar, gelmediğinde anlamıyorlar. Anlamaza geldiklerinde sinir bozucu şekilde sadece gülümsüyorlar. Hele hele zaten alışverişi yaptıysan "Güle güleee, güle güleee!" diye paket ediyorlar seni. Alışveriş için en güzeli merkez dışında yol kenarlarında gördüğümüz dükkanlar. Bunların toptancı gibi görünümleri var. Ahşap objeler, kumaşlar, yastık-tabak gibi ev dekorasyonu malzemeleri buralardan bakılabilir. Bunun için ya scooterla geziyor olacaksın ve rahat rahat istediğin yerde duracaksın ya da arabayla isen şoföre durmasını rica edeceksin. Durdurmayı göze alamadım açıkçası. Bir de tatillerde alışverişle vakit kaybetmeme gibi bir düsturum var. Zaman açısından müsaitsen ve alışverişi de seviyorsan merkez bölgelerde basmakalıp hediyelik eşyacılar dışında kalan daha kaliteli mağazaları da tercih edebilirsin tabii. Bali'de özellikle kadınlar için çok hoş elbiseler bulmak mümkün. Onları denemek benim için uzun iş. O yüzden yeltenmedim. Hatıra birkaç eşya, yerel içkiler, belki yerel yiyecekler almak daha hoşuma gidiyor. Bir de her yerden şal ya da fular alıyorum. Çok kullanırım. Bali'de ucuzdan pahalıya şaldan bol bir şey yok.


    Velhasılıkelam klasik herhangi bir Bali seyahat yazısında olduğu gibi "Aman da ne tatlıydı Bali insanı" diyemeyeceğim. Yarısı turisti seviyorsa, yarısı mecbur katlanıyor gibi geldi. Bir gün plajdaki bir satıcıya "No, thank you" dediğimde sesini incelterek "Yes, thank you" dedi, taklidimi yaptı:) Bunun gibi bir-iki örnek daha var. Fakat hizmet sektöründekiler son derece güler yüzlüler, çalışkanlar ve misafirleri mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Örneğin kaldığımız her iki otelin çalışanları böyleydi. Sabah gülen yüzleriyle karşılaşmak güzeldi. Ubud'da ilk gece çok geç gidip hemen uyuduğumuz için, ertesi günü görevli çocuğa "Odayı temizlemene gerek yok" dedim. Ben zaten derli toplu bıraktığım için her gün girilsin istemiyorum. Ama burada çocukcağıza bunu söyleyince bir ağlamadığı kaldı. "Niye ki?" dedi üzgün üzgün. "Zaten geç geldik, temiz yani" dedim. Hâlâ üzgün bakıyor. "Tamam temizle o zaman" dedim. Ne diyeyim? :) Orhun da aynı şeyi söylemiş, ona da aynı tepkiyi vermiş çocukcağız. Aslında huylarını anladım ama meraktan diğer otelde de aynı şeyi yaptım. Yine aynı tepkiyi aldım:) Peki dedim, bir daha da işlerine karışmadım.

    Otel demişken... Bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi Bali Adası'nda bir tatil, uçak biletini hallettikten sonra çok uyguna geliyor. Uygun fiyata tertemiz otellerde kalıp çok iyi hizmet alabiliyorsun. Ubud'da kaldığımız otelin -ilk yazıdaki ufak bir avlu görünümü hariç- fotoğrafını çekmeyi unuttum. Kendisi küçüktü fakat odaları çok genişti. Tertemizdi. İki odaya 3 gece, 3 kişi, kahvaltı dahil 500 lira ödedik ki bizim ülkemizde bu şartlarda bir otelde bu çok zor olur. Diğer otel de yine iki kocaman oda, kahvaltı dahil, 4 gece 
3 kişi 1200 liraydı. 

    Denize daha yakın bir yer ayarlayabilirmişim ama otelin yeşillikler içindeki konumu çok iyiydi. Sakinliği, sessizliği bize çok iyi geldi. Kahvaltıyı uyandığını anlayınca odaya getiriyorlar ancak biz üst kattaki terasta, kuş seslerini dinleyerek, yemyeşil bir pirinç tarlası manzarasına karşı yemeyi tercih ettik. Çok erken saatte uyandığım için bizimkileri ve hâttâ çalışanları beklerken, huzur veren sessizliğin içinde aynı manzaraya karşı kitabımı okudum sabahları.


   

Minik otelimizin minik köpeği
    Bali'den Türkiye'ye dönüşü, o sıra uçaklar dolu olduğu için başkent Cakarta'dan gerçekleştirdik. Ancak oraya dair anlatacağım bir şey yok çünkü vakit geçirmedik. Dikkatimi çeken yine hava alanı çevresindeki taksici kalabalığı oldu:) Yalnız Cakarta hakkında şunu söyleyebilirim, öğrenince bana da ilginç gelmişti, başkenti başka bir yere taşımaya başlamışlar. Cakarta bataklık alan üzerine kurulduğundan, yavaş yavaş sulara gömüldüğü için Borneo Adası'ndaki Doğu Kalimantan'a geçiliyormuş. 


    Bali tatili her anlamda öyle dolu dolu geçti ve her anıyla öyle mutluluk verdi ki ne kadar anlatsam az. Algılarımı zorlayan, dikkatimi çok başka yönlere çeken bir seyahatti. Yazdıkça aklıma farklı şeyler geliyor. Mesela, Endonezya televizyonundaki makyaj malzemesi reklamları ilgimi çekmişti. Ünlü markaların reklamlarında tesettürlü oyuncular rol alıyordu. Bizde böyle bir şey dindar olsun olmasın, her iki kesim tarafından da hoş karşılanmaz. Oyuncuların makyajı hafifti ancak bunlar yine de bildiğimiz makyaj malzemelerinin reklamlarıydı. Bizim televizyondakilerle birebir aynı. Sadece oyuncu tesettürlü. Aynı dinin her bölgede aynı yaşanmadığına iyi bir örnek. Ubud'da kaldığımız otelin sahibiyle sohbet ederken "Benim dedemin ruhu bu sefer kızımla dünyaya geldi. Bunu bize rahip söyledi" demesi de ilginçti mesela. Hinduizm'deki reenkarnasyon inanışını biliyorduk tabii ama inanan birinden bunu duymak çok enteresandı. Şaşkınlık göstermek, saçma sapan sorular sormak nezakete sığmaz. Kafa sallayarak dinledik. Çoğunluğu Müslüman ülkede, çoğunluğu Hindular'dan oluşan bir ada zaten başlı başına ilginçti. 

Böyle böyle bir çok konuyu her iki yazıda anlatmadan duramadım. Bu yazıya ulaşıp ilkini okumayan varsa, alt kısıma linki ekleyeceğim ki isterse onu da okusun. Ayrı bölgeleri anlatsa da her iki yazı beraberce benim gözümden Bali manzarası çiziyor. Oradayken herhangi bir yerliye teşekkür edeceğim zaman, tıpkı onlar gibi iki avucumu yüzümün altına doğru birleştirip eğilerek "Suksma", yani "Teşekkür ederim" diyordum. Doğrusu bu teşekkür şeklini çok sevmiştim. Kimisi aynı şekilde karşılık veriyordu, kimisi "Suksma dedi" diye gülüyordu. Hoşlarına gidiyordu yani. Bali'de ailecek geçirdiğimiz her andan mutluyum. Düşündüm, gözledim, bana çok şey kattı. O yüzden şimdi tüm kalbimle şöyle söylüyorum: "SUKSMA BALİ!"



İlgili Yazı: BALİ'DE İLK DURAK... UBUD...






9 Ekim 2019 Çarşamba

Deneme...

   
    Sevgili arkadaşlarım, bu yazıyı okuma listenizde görüyorsanız bana bir seslenir misiniz? :)
Link adını  ve başlığı değiştirince bir şeyler oldu. Görünüp görünmediğinden emin değilim. 
Şimdiden teşekkür ediyorum. 

24 Eylül 2019 Salı

BALİ'DE İLK DURAK... UBUD...

    Bizim için yoğun geçen ayların ardından, yaz tatili için plansız programsızken, kısa sayılacak bir sürede verdiğimiz kararla yolumuzu Bali Adası'na düşürdük. Son yılların popüler destinasyonlarından biriydi ancak kendisine dair büyük hayallerimiz yoktu açıkçası. Biraz uzaklaşma isteği ve THY'nin adaya direkt uçuşlarının başlamış olması bizi harekete geçirdi. Fakat uçaklar öyle doluydu ki dönüşü aktarmalı olarak Endonezya'nın başkenti Jakarta'dan yapmak zorunda kaldık.
    Bali, Güneydoğu Asya'daki Endonezya'nın Hint ve Pasifik okyanuslarına dağılmış sayısız adasından biri. "Sayısız" tabiri yanlış olmayacaktır çünkü gerçekten ülkenin kaç adet adası olduğundan emin değiller. 17.000- 18.000 civarında olduğu biliniyormuş ve sayıyı netleştirmeye çalışıyorlarmış. Bu kadar ada içerisinden Bali'nin sıyrılıp popülerleşmesinin bir sebebi vardır elbet. 1932'de henüz Hollanda sömürgesiyken Charlie Chaplin'in adaya yaptığı seyahati filme alması, Hollandalı ressam Arie Smit'in 1956'da buraya yerleşip "Genç Sanatçılar" akımına yön vermesi, ressam ve sanat tarihçisi Miguel Covarrubias'ın "Island of Bali" isimli kitabı yazması Bali'ye ilgi çeken hareketlerden. Tabii bunlara 2007 yılında yayınlanan "Ye, Dua Et, Sev" romanının ve ardından çekilen filmin etkisini de eklemek gerekir. Özellikle bu romanın ada turizminin gelişmesinde çok etkili olduğu söylenmekte.

    Bali pirinç teraslarıyla bezeli yemyeşil bir ada. Enfes günbatımlarıyla meşhur. Pasifik ve Hint okyanuslarının ortasında. Köpük köpük dalgalarıyla sörf tutkunlarının, lezzetli sebze ve meyveleriyle vegan beslenenlerin, huzur aşılayan iklimiyle yoga ile uğraşanların ve yüzde doksan üçlük Hindu nüfusuyla anlam arayışındaki Avrupalı gençlerin gözdesi. Ve bir de yeni evlenenlerin balayı seçeneği. 

Balayında Bali'ye gidilir mi? Evet, gidilir. Okyanus kıyısında yürüyüş yapmak, romantik günbatımına karşı içkini yudumlamak, şelalelerde yüzmek, kullanabiliyorsan scooter üzerinde tüm adayı turlamak, otellerdeki yüksek hizmet kalitesi balayı çiftleri için oldukça çekici.

   Yazdıkça aklıma ayrıntılar üşüşüyor. En iyisi ben çok sıkmadan, bir an önce adada nasıl vakit geçirdiğimiz konusuna gireyim, aklıma gelenleri aralara serpiştiririm.


    Adaya THY'nin Dreamliner tipi en yeni uçağı "Maçka" ile 13 saatlik bir uçuşla ulaştık. İstanbul'da gece yarısı başlayan yolculuğumuz, iki ülke arasındaki 5 saatlik farkın etkisiyle Bali'de ertesi günün akşam 19.00 civarında son buldu. 13 saatlik yolculuk beni ne yordu ne de korkuttu. İniş ve kalkışlardaki yürek hoplamasını her yolculukta zaten yaşıyorum. Bu dediğim zamanları saymazsak havada olduğumuzu kafamdan çıkarmaya çalışıp eğlence sistemindeki filmlere ve yanımdaki kitaba odaklandım. Yemekti, kahveydi derken vakit geçti. Çok düşünüp yolculuğu kendime zehir edersem hiçbir yere gidemem, farklı yerleri göremem. Uçak yolculuğu konusunda düsturum budur:)


    Endonezya'ya vizesiz seyahat edebiliyoruz. Pasaport polisinden kolayca geçiliyor. Herhangi bir ücret de ödenmiyor. Turizm Bali halkının en önemli geçim kaynaklarından olduğu için hava alanında her şey organize. Görevliler siz sormadan "Şuradan Rupi alabilirsiniz, arabalar şu tarafta bekliyor" şeklinde yönlendirmelerde bulunuyorlar. Çıkışta ellerinde dünyanın her yerine ait isimlerin yazılı olduğu kağıtlar tutan bir şoför kalabalığı ile karşılaşıyorsun. Eğer kalacağın yeri henüz gitmeden ayarladıysan, genelde otelden "Ulaşım ister misiniz?" mesajı geliyor. Otelle anlaşmadıysanız sorun değil. "Taksi ister misiniz?" diyen herhangi birinden fiyat alıp yola koyulabilirsiniz. Bali'de ve devamında bulunduğumuz Jakarta hava limanı çevresinde taksiciden bol bir şey yok. Taksi kelimesini duymaktan gına geldi diyebilirim.

    Bizi hava alanından, Ubud'da kalacağımız otelin sahibi aldı. Tabii belli bir ücret karşılığında anlaşmıştık. Bali genelinde (Jakarta da aynı şekildeydi) trafik çok yoğun olduğu için, hava alanının bulunduğu Denpasar ile Ubud arası yolculuk 2 saate yakın sürdü. Küçük otelimize varır varmaz uykunun kollarına teslim ettik kendimizi.
    Yola çıkmadan önce Bali'ye yapılan seyahatlerin yazılarını okudum, fotoğrafları inceledim. Ve adada görülecek çok şeyin olduğuna, herkes için farklı etkinlikler bulunduğuna, sevilen yeme-içme mekânlarının fazlalığına, plajların çokluğuna hükmettim. Herkesin rotası farklıydı. Hakkıyla gezip görebilmek için birkaç günün asla yetmeyeceği, en az 15 gün kalınmasının hoş olacağı söyleniyordu. Hemen her giden Ubud, Kuta, Seminyak, Canggu, Uluwatu vb. arasında kendince gün gün bölmüştü seyahatini. Biz bir haftalık konaklamamız sırasında her şeye yetişemeyeceğimiz konusunu netleştirerek ve kültür gezisinden çok deniz tatiline çıkmış olduğumuzu hesaba katarak 3 gece Ubud'da, 4 gece Canggu'da kalmaya karar vermiştik. Ubud, adanın muhakkak görülmesi söylenen şehir ayarındaki merkez bölgesiydi, Canggu ise denizin keyfine varabileceğimiz yerdi.

    Ubud'daki ilk sabahımıza tütsü kokuları içerisinde açtık gözümüzü. Sabahın erken saatlerinde her evde ve her iş yerinde tütsüler yakılıp tanrılara sunular yapılıyor. Endonezya aslında dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip olan ülke. % 90'ı Müslüman. Ancak Bali adasının yüzde % 93'ü Hindu. Enteresan bir durum. Endonezya'da değil de bambaşka bir ülkede gibisin. Dolayısıyla Bali'de Hindu gelenekleri hakim. Her yer Hindu tanrılarının heykelleriyle dolu. Büyüklü küçüklü tapınaklar her yerde. Evlerin bahçelerinde kendilerine ait tapınakları bile var. Her sabah kapıların önleri çiçeklerle süsleniyor. 

İyi bir gün dilekleriyle pirinçlerin, çiçeklerin, bisküvi parçalarının, hattâ bazen paranın yer aldığı sunular tütsüler eşliğinde kendilerince uygun gördükleri yerlere koyuluyor. Yerlerde, yollara dizilmiş olanlara basmamak için çaba sarf ediyorsun. Ancak bu çaba bir süre sonra umursamazlığa dönüşüyor çünkü sunular her yerde. Örneğin plajlarda dahi var ve bazen kumların arasında fark etmek mümkün olmuyor.

   Yüksek yerlere yerleştirilmiş sunuların tanrılar için, yerlere dizilenlerin ise kaçınılmaz olarak her şeyde bulunan kötülüğün iyiliğe dönmesi için olduğunu öğreniyorum. Fakat görüntüler çok renkli, pek süslü. Çiçeklere verilen önem şahane. Sunuyu yaparken bellerine muhakkak -kadın ya da erkek fark etmiyor- "Sarong" denen renkli örtüleri etek gibi bağlıyorlar. Kadınlar bazen kulaklarına çiçek iliştiriveriyorlar. 

Ki bunlardan en sevdiğim, Plumeria denen tropik çiçek.

    Bizim için bambaşka bir ortam. Farklı bir kültürün havasını gözlemlemek güzel. Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. Bir süre kendi ortamımızdan, yerel sorunlarımızdan uzağız. Seyahat etmenin en sevdiğim katkılarından biri: Dünyanın senin çevrenden ve senin alışkanlıklarından ibaret olmadığının farkına varmak.





    Ubud'da kültürel bir tur yapmayı ertesi güne erteledik. İlk günümüzü yeşillikler içindeki meşhur havuzlardan birine ayırdık. Zira adanın orta kısımlarında olduğumuz için denize yakın değiliz. Gelmeden önce çoğu gezi yazısında okuduğum Jungle Fish'te geçireceğiz günümüzü. Burası orman içine konumlanmış sonsuzluk havuzuna sahip bir mekân. Yürüyerek gitmenin daha keyifli olacağına karar verip düşüyoruz yollara. Yürüyüşün önemli bir kısmı Ubud'un meşhur trekking yolu Campuhan Ridge'te geçiyor. Ortam şahane. Yemyeşil, sessiz, sakin. Dünyanın farklı yerlerinden gelmiş insanlarla karşılaşıyorsun, selamlaşıyorsun. Herkes huzurlu görünüyor. Havanın sıcak olduğu saatlere denk gelmiş olsa da hayatımın en keyifli yürüyüşlerinden birini yapıyorum. Akşamüzeri dönüş yolculuğu daha rahat geçiyor. Diyeceğim o ki fırsatınız olursa Campuhan Ridge Walk'u es geçmeyin, serin saatleri tercih ederseniz şahane olur. 



    Jungle Fish'e ulaşmak için yürümenin haricinde taksi kullanabilirdik. Ya da scooter kiralayabilirdik. Tüm gezimiz boyunca araba kiralamış da olabilirdik. Ancak özellikle Ubud'da motorsiklet yoğunluğu o kadar fazla ki trafiğin soldan akıyor oluşunu da hesaba katarsak kiralama işlerini tümüyle kafamızdan sildik. Scooterla gezmek isteyen Orhun'a da sildirdik:)

    Jungle Fish, Ubud'un sevilen sonsuzluk havuzlarından biri. Sonsuz gibi gelen yeşilliğin ortasında, şehir gürültüsünden çok uzakta bir rahatlama noktası. Oralara gidip bu havuzlara, özellikle de Jungle Fish'e uğramayan Türk yok gibi. Seyahatimiz boyunca en fazla vatandaşımıza burada rastladık. Açık konuşmak gerekirse yurt dışında bulunduğum kısıtlı süre içinde yerel gündemimizden uzak kalmak istiyorum, hemşehrilerimle memleket meselelerinden konuşmak istemiyorum. Elbette ki Türkler'in varlığı bize güven veriyor, hoşumuza gidiyor ama genelde sadece selam verip kendi sohbetimize dönüyoruz. O gün orada sakin sakin yüzerken birbirleriyle yeni tanışan hemşehrilerimin sohbeti, kendimce yaptığım meditasyonu çok güzel böldü. Hayır, ortam da çok sessiz, mecburen duyuyorsun. Biri bir devlet kurumunda çalışıyor, iş yerine dava açmış. Diğer arkadaş avukat. Bu durumda sohbetin gidişatı tahmin edilebiliyordur sanırım. Memleket havasından kaçış yok:)


Jungle Fish
   Ubud'daki ikinci günümüz gezmek-görmek ağırlıklı ilerliyor. Bir gün önce otelin sahibiyle günübirlik tur için anlaşmıştık. Böyle bir gezi için şoför ayarlamak zor değil. Bu işi yapan çok kişi var. Herkes kendi isteğine göre rota çizebiliyor. O gün biz bir pirinç terası, önce üç iken sonradan sayısını ikiye indirdiğim tapınaklar, bir kahve plantasyonu ve bir şelale ziyareti için 450.000 Rupi'de anlaştık. Bali'de işlerin pazarlık üzerinden yürüdüğü çok ama tanışıp sevdiğimiz arkadaşla böyle bir işe girmek istemedik. Otelde de çok güzel ağırlanıyoruz. Bulandırmaya gerek yoktu. Rupi olayına gelirsek! 1 Lira yaklaşık 2.5 Endonezya Rupisi. 450.000 Rupi örneğinden gidersek benim hesaplamam şöyleydi: 45 x 4 = 180. Yani yaklaşık 180 Lira. Yüz binler söz konusu olunca fazla para harcadığını sanıyorsun ancak bizim için Euro'nun tersine bir hesaplama var. Bu güzel. Ve global markaların aynılığı dışında Endonezya hesaplı bir ülke. Bali'de kaldığımız oteller, yemek yediğimiz restoranlar ve plajlar Türkiye'de olmuş olsa 2-3 katı masraf yapacağımız kesindi.

    Şimdi gelelim Ubud'da dolu dolu geçirdiğimiz güne. Sabah 10.00'da ilk ziyaret noktamız Tegalallang Pirinç Terası'na doğru yola çıktık. Bali'nin her yeri pirinç tarlaları ve teraslarıyla dolu. Bunların hepsi çok düzenli ve görsel açıdan oldukça çekici. Kimini turistler için ziyarete açmışlar. Tegalallang ve Jatiluwih terasları UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ndeki isimler.


    Biz Tegalallang'ı ziyaret ettik. Tahminimden daha keyifli bir aktivite oldu. Yaptığımız sadece yürüyüştü aslında ama bir film platosunda hissettiren masalsı ortam mutlu etti.


   Bali'de pirinç üretimi önemli. 4 çeşit pirinç yetiştiriyorlarmış. Normal beyaz pirinç, daha yumuşak bir beyaz pirinç, kırmızı pirinç ve siyah pirinç. Kırmızı pirinç vitamin açısından güçlü olduğu için onunla daha çok bebeklere mama yapıyorlarmış. Şarabı da var. Merakımızdan denedik ve satın aldık. Fena değildi. Siyah pirinci de puding şeklinde yedik. Adını unuttuğum için bu yazıda devamlı "otel sahibi" olarak andığım arkadaş biz ayrılmadan önce denememiz için bu pudingten yaptı. O da fena değildi. Muhallebi kıvamında, "şifa olsun" diyerek yediğimiz bir tatlıydı:) Yeri gelmişken... Ubud "Şifa" anlamına geliyormuş. Bitkilerin iyileştirici gücünden gelen şifa...


    Birbirine yakın pirinç tarlası sahipleri, sulama için zamanla ortak bir sistem geliştirmişler. Subak denen su kanallarını oluşturmuşlar, verimi arttırmışlar. Bu sistem UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Rehberimiz bundan gururla bahsetti. Bali halkı için çok doğaldır ki her subak için bir tapınak inşa edilmiş. Adada tarlalar içinde yol alırken bu düzeni çok net gözlemleyebiliyorsun.

    Oldukça turistik hâle gelmiş, Instagram fotoğrafları çekmek için sevimli platformlar düzenlenmiş, gökyüzü salıncakları kurulmuş fakat yine de bizler için doğal ilginçliğini kaybetmemiş Tegalallang'tan sonra yolumuz Bali'nin en önemli tapınaklarından Tirta Empul'a, yani Kutsal Su Tapınağı'na uzanıyor. Hemen her dinde rastlanan kutsal su inanışının vücuda geldiği yer burası.

    Kral Mayadenawa ile Tanrı İndra'nın savaşı sırasında İndra'nın asasını yere vurmasıyla fışkıran su, kutsal bir nitelik kazanıyor ve yalnızca yerel halkın değil, dünyanın her yerinden gelen Hindular'ın ya da Hinduizm sempatizanlarının burada arınmasına, kendini iyi hissetmesine neden oluyor.

    "Ritüeli bilmeyenler suya girmesin" minvalinde bir uyarının bulunduğu kaynak havuzlarında görüntü ilginç. Huşu içinde yıkanan Avrupalı gençlerin çokluğu dikkatimi çekiyor. İnsan ve din ilişkisi üzerine yine düşüncelere dalıyorum, yine pek bir sonuca varamıyorum.

    Hindu tapınaklarına girmeden önce beline sarongları bağlamak şart. O gün tapınaklara gireceğiz diye pantolon-etek tarzı bir kıyafet giymeme rağmen sarongtan kurtulamadım, izin vermediler. Amaç kapalı olmaktan ziyade o örtünün bele bağlanması. Yanımızda olan şalları kullandık. Şalı olmayanlar için dağıtıyorlardı. Ortama rengarenk bir görünüm hakimdi.




    Tirta Empul, kutsal havuzun gerisinde inşa edilmiş binalarıyla beraber bir tapınak kompleksi. 10.yy.'a kadar inen bir geçmişe sahip. Ara ara düzenlenen dini törenler, havuzlar, heykeller derken burada epeyi bir vakit geçiyor. Ancak Ubud'da daha görecek şeyler var. Sonraki durağımız, dünyanın en pahalı kahvesini tadacağımız bir plantasyon.


    Kahve, kakao, vanilya vb. tropik bitkilerin üretiminin yapıldığı Satria Agrowisata'yı biz seçmedik. 

Luwak kahvesinin üretildiği yerlerden birini görmek istediğimi söylediğimde rehberimiz bizi buraya yönlendirdi. Zaten sanırım çoğunluk turist buraya gidiyor. Çünkü Bali fotoğraflarında çok sık karşılaşıyorum.

    Kakao, kahve, vanilya... Bunlar lezzetli şeyler. Severiz. Oldukça büyük alan içerisinde ilerlerken şoförümüz, rehberimiz, otel sahibimiz (!) bizi bu ürünler hakkında bilgilendiriyor. Biz de "Aaa! Dalındayken vanilya böyleymiş! Ooo! Baksana yerde kahve çekirdeği var!" diye diye saf şehirli hareketlerle onu takip ediyoruz.

Dalında kahve...
    Fakat ortam gerçekten güzel. Yemyeşil. Pirinç terasları gibi set set uzanıyor. Her adımda farklı bir manzarayla gözlerimiz bayram ediyor. Burada da keyifli Instagram fotoğrafları çekmek için düzenekler kurulmuş.Örneğin, ücretini verirsen sevdiceğinle birlikte şu kuş yuvasına kurulup anı ölümsüzleştirebiliyorsun.

    Bali kesinlikle güzel fotoğraflar veren bir yer. Bunu bilen ada halkı fırsatı ganimete çevirmek konusunda akıllı davranmış. Ubud'da meraklıları için selfie turları düzenleniyor. Belli bir ücret karşılığında kuş yuvalarında, kalplerin içinde, tapınak kapılarının önlerinde ve benzeri yerlerde fotoğraf çektirebiliyorsun. Kiminin önünde sıra oluyor ki havalı bir fotoğraf için bu asla katlanamayacağım bir şey. Görülecek onca güzellik varken ve tüm bunları kısıtlı tatil süresine sığdıramayacağım düşüncesindeyken fotoğraf için sıra beklemek tam bir vakit kaybı.


    Oydu, buydu derken hâlâ Luwak kahvesi konusuna giremedim. Dünyanın kahve kuşağı bölgesinde yer alan Endonezya'da olduğu gibi, bu tip üretim merkezlerinin yıldız ürünü Kopi Luwak. Yani Luwak Kahvesi. Dünyanın en pahalı kahvesi. Üretimi enteresan. Bir çeşit misk kedisi olan Paradoxurus, yerdeki kahve çekirdeklerini yutuyor. Hayvanın midesindeki enzimlerle fermente olan çekirdekler dışkı yoluyla atılıyor. Bu aşamada toplanan çekirdekler dezenfekte edilip kavruluyor. İlk başta itici bir fikir gibi gelse de eğer kahve seviyorsan buna kayıtsız kalmak, denememek zor. O güne kadar içmediysen, Ubud'daki plantasyonlar bu kedileri görmek ve söz konusu kahveyi denemek imkânı sunuyor.

İşte Paradoxurus. Çok uyurlarmış.


    Biz daha önce Luwak kahvesi içmemiştik. Tam da yerinde denemek istedim. Kahveyi bilen, oluşum fikrinden nefret eden ve "Asla içmem" diyen Orhun, bir sürü çay ve kahveyi deneyip beğendikten sonra Kopi Luwak'a da kayıtsız kalamadı:)




    Gezinin sonunda satış mağazasına yönlendirilecek turistler olduğumuz için avakadolu, safranlı, limonlu, zencefilli, vanilyalı, bilumum malzemeli çay ve kahveleri denemek ücretsiz. Luwak kahvesi ise ücretli. Luwak, sanki hafif çikolata aromasının hissedildiği koyu bir kahve. Lezzetli mi? Evet lezzetli. Ancak beni satın alacak derece çarpmadı. Bundan sonra denk gelirsem içerim ancak özellikle aramam. Diğer çay ve kahvelerin tadı ise kişisel zevklere göre değişkenlik gösterir. Fakat turist kandırmacası olarak bol şekeri bastıkları için o an hepsi lezzetli geliyor diyebilirim. Satış mağazasında ise kendini kaybetmek mümkün. Evimizin gurmesi Orhun önce her çaya atlamak istedi ancak sanki her zaman alışveriş yapıyormuşum gibi niyeyse birden aklıma geldi "Oğlum Mısır Çarşısı'na gideriz, orada bunların âlâsı vardır" dedim de kendimizi frenledik:) (Fakat şimdi hâkikaten Mısır Çarşı'na gidesim geldi, bir ara yapmak lâzım). Pirinç şarabı, kakao ve zencefilli çayla çıktık dükkândan.

Kırmızı Pirinç Çayı

    Peki burada işimiz bitti mi? Hayır! Ubud'un birçok noktasında olduğu gibi burada da bir gökyüzü salıncağı var. Bunlar engebeli, teraslı bölgelerde kurulan turistik salıncaklar. İpleri uzun olduğu için ormanların içine doğru epeyi bir uçuyorsun. Korkmayanlar için eğlenceli. Bağırış, çığırış, kahkahalar arasında sallanıyor gençler. Kızlar için uzun renkli kumaşlar hazırlamışlar, salıncakların alt kısmına onları takıyorlar. Salıncak gidip geldikçe kumaş havalanıyor ve son derece fotografik bir görüntü oluşturuyor. İşte bunlar hep Instagram ahalisinin yarattığı fikirler.

    Ortamda paraşüt, roller coster, bungee jumping, uçan bir salıncak vb. varsa orada onu denemek için can atan bir Orhun vardır. Dua ede ede sallanmasını bekliyoruz. Onun keyfi yerinde tabii. Yükseldikçe bağırarak komik komik bir şeyler söylüyor, diğer turistleri epeyi güldürüyor. 21 yaşında ama hâlâ bir çocuk. Olgun tarafları da olduğu için mutluyum aslında. Dilerim içindeki çocuğu hiç kaybetmesin.

    Kahvelerimizi içtik, enerjimizi topladık, bir başka Hindu tapınağı için yola koyuluyoruz. Yine 10.yy'a tarihlenen Goa Gajah'ı geziyoruz. Buraya Fil Tapınağı deniyor fakat fillerle hiçbir âlâkası yokmuş. 

Bir önceki Kutsal Su tapınağına göre daha salaş bir görünümü var. Etkileyici kabartmalarla bezeli bir kapısı olan mağara, yıllar önce devrilmiş ve bitkilere karışmış dev Buda heykeli (Budizm başka ama Bali'deki inançlardan biri), kökleri metrelerce uzağa ulaşan ağaç bu tapınak bölgesinin en dikkat çekici unsurlarından.





    Şu muhteşem ağacın Banyan Ağacı olup olmadığı konusunda kararsız kaldım. Adada çok fazla Banyan Ağacı var. Kökleri yukarıdan aşağı doğru sarkıyor ve zamanla kalınlaşıyor, uzuyor, birbirine karışıyor. Sanki onlarca ağaç bir arada gibi görüntü oluşuyor. Fotoğraftaki ağacın dalları benim kafamı karıştırdı. Yoksa bu bir Banyan derdim. O ya da bu, önemli değil, muhteşem bir ağaçtı. Bir süre yanından ayrılamadım. Ağaca sarılmış kumaşa dikkat etmişsinizdir. Ağacın da ruhu olduğunu düşündükleri için sarıyorlar. Bunu da çok sık görmek mümkün.


    Bali'deki tapınakları gez gez bitmez. Hava sıcak ve dolayısıyla merdiven ve yokuşları inip çıkmak yorucu. Yerel rehberler tapınaklarını göstermek konusunda çok hevesliler ancak o gün için bunu tadında bırakmanın zamanı geldi. Zaten saat de epeyi bir ilerledi. Diğer tapınak ziyaretini iptal ediyorum. Bir tane de şelâle görelim. Malûm tropikal kuşakta bir adadayız. Yeşilliklerin arasından çağlayan şelâleler bu cennet parçasının olmazsa olmazlarından. Çoğunu görmek isteyenler için şelâle turları da düzenleniyor ancak biz sadece bir tanesine vakit ayırabiliyoruz. Güzergâhımız üzerinde rehberimizin uygun bulduğu Tibumana'ya gidiyoruz. Şelâlenin güzelliğine ulaşmak için bizi yine dik merdivenler bekliyor. Diğerlerine göre küçük bir şelâle bu. Fakat çok güzel. Gürültülü şekilde akmıyor. Ulaştığı yerde yüzmeye elverişli ufak bir göl oluşuyor. Ortam kuş sesleriyle ve tropikal çiçeklerin görünümüyle şenleniyor.


    Şelâlenin ulaştığı gölcükte yüzmediğim için sonradan çok pişman oldum. Tabii ki Orhun yüzdü. Eşim böyle şeylerde pek hevesli değildir. Ben ise ilk kez kıyafet değiştirmeye üşendim. Hâlbuki böyle bir fırsatı kaç kez yakalarsın? Yapmalıydım.


    Bali'deki fotoğraf çılgınlığından bahsetmiştim. Burada o çılgınlığa güzel bir örnek vardı. Uzak Doğulu oldukları belli olan bir çift, bizim orada olduğumuz süre boyunca yanlarında getirdikleri bir fotoğrafçıya poz verdiler. Çocukları da vardı, onu da yanlarına aldıkları oldu ama karı-koca ayrı ayrı öyle enteresan rahatlıkta pozlar verdiler ki herkes ister istemez onları izlemeye başladı. Yüzmek isteyenler var, fotoğraf çekmek isteyenler var. Alan da büyük değil. Ama kimse bu arkadaşlara bir şey demiyor. Hep beraber hipnotize olmuş gibiyiz. Fakat ne oldu? Bir Türk aile geldi. Ailenin babası inatla arkalarında durdu, kadraja girdi, bilerek gözünü dikti, en sonunda onları yer değiştirmek zorunda bıraktı:) 


    Dolu dolu geçirdiğimiz Ubud gününde çokça şey gördük, öğrendik ancak bunlar yapabileceklerimizin sadece bir kısmıydı. Örneğin Maymun Tapınağı'na gitmedik. Tabii ki maymunların üzerimize atlamasından korktum. Orhun gidecekti fakat o da vakit bulamadı. Ubud müzelerinden en azından bir tanesine, muhtemelen Neka Art'a gitmeyi planlamıştım. Ona da vakit ayıramadım. Akşam yemeklerini merkez bölgesinde gözümüze kestirdiğimiz restoranlarda yedik. Biri balık ağırlıklıydı, diğerinde yerel ve dünya mutfağı karışımı vardı. Endonezya yemekleri bol soslu, baharatlı yemekler. Pilav olmazsa olmaz. Kırmızı et az. Kendileri yemeseler de tursitler için mevcut. Menülerinde ördek eti bol. Sebze ve meyveler daima taze. Bunun lezzetini kesinlikle ayırt edebiliyorsun. Bazen bir yerde sipariş verirken "Onu yapamayız muz bitti" diyebiliyorlar. Demek ki taze taze kullanıyorlar. Bir sonraki durağımız Canggu'da da gördüğümüz gibi -en azından bizim konakladığımız otellerde- kahvaltıyı sen ne zaman uyanırsan o zaman hazırlıyorlar. Omlet, çırpılmış yumurta, kızarmış pirinç, tost ekmeği ve reçel ile pankek arasından seçim yapıyorsun. Ne istersen iste yanında mutlaka taze, lezzetli, mis kokulu meyveler geliyor. Yiyecek konusunda enfes bir ayrıntıyı atlamamam gerekir ki o da hindistan cevizli dondurma. 


    Tukies, hindistan cevizi ürünleri konusunda efsane. Burada yediğim dondurmayı unutamayacağım sanırım. Dondurmanın üzerindeki şu kızarmış hindistan cevizleri ayrı şahaneydi. Aynı yerin satış standından alıp eve de getirdim. Sütlü tatlılara çok yakışıyor. Paket bitince ne yapacağım bilmiyorum:) Türkiye'de buna yakın bir lezzet bulabilir miyim, araştıracağım.

    Ubud'da ve aslında genel anlamda Bali'de görecek, deneyimleyecek, tadacak şey çok. Yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın bir kısmını diğer yazıya bırakayım. Seyahat yazılarını bölmeyi sevmesem de dolu dolu geçen günler bazen bunu gerektiriyor. Ubud benim aklımda en çok -belki bir gün tekrar gidene kadar- irili ufaklı tapınaklarıyla, çarpıcı yeşillikteki pirinç tarlalarıyla, deli trafiğiyle, hindistan cevizli dondurmasıyla kalacak. Ve kesinlikle özleyeceğim. Burada yeşile doyduk, şimdi sıra maviliklere uzanma zamanı. 

Bir sonraki yazı Canggu hakkında olacak. Okyanus kıyısında çok güzel günler geçireceğiz.