6 Eylül 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (26)

     NIKOLAY BOGDANOV-BELSKY (1868-1945) - OKUL KAPISINDA

    Yaklaşık 1.5 yıl aradan sonra bugün okullar açıldı. Çocukların, gençlerin ileride karmaşık duygularla hatırlayacağı günler, aylar yaşadık. Çok zorlandılar. Dilerim bugün yaşanan heyecan sağlıkla, keyifle devam etsin ve kesintisiz bir eğitim yılı olsun. 
    Salgın, okul, ulaşılamayan eğitim derken bugün "Bir Ressam, Bir Resim" serisi için çok sevdiğim bir tablodan bahsetmeye karar verdim. 2010 yılının son günlerinde Pera Müzesi'nde düzenlenen, bir Rus romanı tadında akan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler" isimli muhteşem sergide görüp, önünden bir süre ayrılamadığım: "Okul Kapısında"
    Arka planda bir köy okulundan bir sınıf görüntüsü var bu resimde. Çocuklar çoktan sıralara yerleşmiş, yazmaya dalmışlar bile. Sınıfın kapısında bir başka çocuk durmakta. Yamalı giysiler, elde değnek, sırtında bir çıkın, omuzunda bir bez çanta. Sanırım bu çocuk bir çoban. Sınıfın içine, diğer çocuklara bakıyor. Bizden uzakta olsalar da onların kıyafetlerindeki, saçlarındaki farklılığı anlayabiliyoruz. Evet onlar da köy çocukları, evet Rusya'da 1800'lerde bazı kesimler için hayat zor ama dışarıdaki çocuk içeridekilerden daha da yoksul sanki. Gıptayla bakıyor onlara. Bedeni dışarıda fakat sınıfın içine kayan değneği onun orada olmak istediğini kanıtlar nitelikte. 
O gün, bu resme bakarken aklımdan bunları geçirmiştim. Kimileri ilk başta bu çocuğun okula geç kalmış bir öğrenci olduğunu söyleyebilir fakat ben tersini düşünüp çok etkilendim, üzüldüm. Çünkü zaman 1800'lerin sonunu gösteriyordu. Mekân Rusya'da bir köydü. Rus nüfusunun neredeyse üçte birinin toprak sahiplerine tabi olduğu, yani bir anlamda köle sayıldığı sistem henüz 1861'de kaldırılmıştı. Yine de Rusya için toprak sorunları bitmemişti. Köylü ayaklanmaları devam ediyordu. Yoksulluk da aynı şekilde... 
    İşte böyle bir dönemde Rus köylüsünün çokça çileli, kimi zaman neşeli hayatını birebir yansıtmanın yolu resim sanatında Realizm'den yani Gerçekçilik'ten geçiyordu. Batı ülkelerinde 1840-1880 arasında en güçlü akım olan Realizm tarafsızlığa dayanıyordu. Kendisinden önceki Romantizm'in duygusallığından uzaktı, hâttâ buna tepkiliydi ve klasik sanatta olduğu gibi tarihi dönemleri ideal bir anlayışla yansıtmıyordu. Sadece gerçekler vardı. Realizm'in en görünür olduğu Fransa'da Courbet'nin resimlediği "Taş Kırıcıları" tablosu büyük bir tepkiyle karşılaşmıştı.* Çünkü sanatta akademik geleneğe alışkın gözler sıradan insanların ve konuların betimlenmesini kaba bulmuşlardı. Ancak gerçekler ortadaydı. Birileri bunları göstermeyi iş edinmişti. Örneğin yine Fransız sanatçı Daumier, burjuvayla, doktorlarla, avukatlarla alay etmiş; çocuklara, çalışan kadın ve erkeklere, kentte yaşayan sıradan ve yoksul insanlara karşı yakınlık duymuş, bunu eserlerinde aktarmıştı.** Rusya'da ise bu misyonu daha çok "İlerici Gezgin Ressamlar" üstlenmişlerdi. Çarlık Güzel Sanatlar Enstitüsü sergilerine katılmak için zorunlu tutulan konuların gerçeklerden uzak oluşuna tepki gösterip bu kurumdan ayrılmış ve kendi birliklerini kurmuşlardı. 
Daha sonra il il gezerek resimlerini sergilemişlerdi. Nikolay Bogdanov-Belsky de bu sergilere katılan ressamlardan biriydi. 
    Hayat sürprizlerle dolu. Nikolay Bogdanov-Belsky hakkında çok farklı bir şey söyleyeceğim. Ressamın yoksul bir köyde başlayan hayatı, yazının görseli olan Okul Kapısında'nın anlattıklarına ve bana eğitimden uzak kalan çocukları hatırlatışına ters bir şekilde yön değiştirmiş. Bir tarım işçisinin gayrı meşru çocuğu olarak annesi ve akrabalarıyla büyüyen Nikolay, kilise okulunda yeteneğiyle dikkat çekmiş. Kilise rahibinin ve bir zenginin gayretiyle farklı okullarda okumuş, akademik resim eğitimi almış. Çar ve ailesinin resimlerini yapmış, akademi üyesi olmuş. Onu fakir bir tarım işçisi olmaktan kurtaran, yeteneği ve karşısına çıkan insanların iyi niyeti. 
Ne mutlu, ne talihli bir olay! İşlerin her zaman tahmin edileceği gibi gitmeyeceğinin, hayatlarımızın sürprize açık oluşunun bir işareti gibi.  Ekim Devrimi'nden sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Nikolay, Riga'ya yerleşmiş. Uzun yıllar burada yaşamış, bir okul açmış. Eserleri Avrupa sergilerinde izleyiciyle buluşmuş. Tedavi amacıyla gittiği Berlin'de, savaşın tam da sonunda, bir görüşe göre hastanenin bombalanmasıyla 77 yaşında hayata veda etmiş. Şimdi ondan çocuk resimleri kaldı geriye. Çok sevdiği, onlar için cebinde daima şeker ve kuru yemiş taşıdığı, onların masumiyetini tuvallerine taşıdığı köy çocukları. Kimi okulda, kimi tarlada, kimi dua ederken, kimi yemek yerken, kimi piyano çalarken, kitap okurken, oyun oynarken... Rusya'da resim yapmak için bir süre yaşadığı köyün çocukları. Çocuklar... İyiliği, güzelliği en çok hak edenler...
    Realizm'e gelince... Bu hafta pek teknik bilgi yok. Zira her şey ortada, her şey gerçeğine uygun. Konusuyla, renkleriyle, bakış açısıyla bir fotoğraf karesi gerçekliğinde resimler. Gerçeği aktaran, iyisiyle kötüsüyle yaşamda bunlar da var diyen görüntüler...
   Çocuklarımızın gerçekliği bu yıl en güzeli, en umutlusu olsun sevgili dostlar!



*  Zeynep İnankur, 19.Yüzyıl Avrupası'nda Heykel ve Resim Sanatı
**Zeynep İnankur , a.g.e

 

3 Eylül 2021 Cuma

GÖRÜŞ AÇISI...

     
    Bu yazıyı yazmak için bilgisayar ekranını bakışlarımla nasıl netleştirmeye çalıştığımı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Yaklaşık iki yıldır kullanmakta direndiğim uzak-yakın gözlüğümü aldım. Yani yaşlı gözlüğünü:) 
On gündür bir robot gibi yavaşça kafamı sağa sola yukarıya aşağıya çevirerek görmeye çalışıyorum. Kitap okurken dahi aynı. Kelimeleri soldan sağa, soldan sağa başımla takipteyim. Israrla okuyorum çünkü alışmam lâzım. Minimum 15 günde, olmadı bir ayda düzene girermiş. Sabırla bekliyorum. 
    Bu arada, yani tam bu hâldeyken, Beylikdüzü Belediyesi'nin kitap toplama kampanyası için evdeki bir kısım kitapları gözden geçirdim. Orhun'un odasındaki gömme dolabın kocaman bir bölümü kitaplarla, dergilerle, ders notlarımla, el işi malzemeleriyle vs. dolu. Epey bir süredir elden geçirmemiştim. Hepsini indirdim. İçlerinde günlüklerim, Orhun'un eski defterleri, ödevleri olduğu için onu oku, bunu oku, ona hüzünlen buna gül derken saatler sürdü. Orhun'un da ilkokulda kısa süreli tuttuğu günlükleri vardı. Onlara bir daha güldük. Arada sırada çıkarıp okurum. Bayılıyorum yazdıklarına. Şöyle yazmış bir gün: "Bugün sınav vardı. Benim de hiç umudum yoktu. Sabahtan beri gördüğüm her iyi insandan umut istedim" :) Bunu Orhun'un küçüklüğünü bilerek değerlendirmek lâzım tabii:) Çok acayip fikirleri ve eylemleri vardı. Her okula gittiğimde öğretmenleri gülerek "Orhun bana şöyle dedi" deyip anlatmaya başlarlardı. Benim çocukluktan kalan günlüklerim daha düz, daha sıradan. Orhun'unki rengârenk. 
    Okumayı sevenlerin kitaplarını elden çıkarması zor oluyor ama artık evin hakimiyetini onların alıp bizi atacakları bir durumda olduğumuzdan ara ara bunu yapmak gerekiyor. Ana kütüphanemin dışında diğer odalarda muhtelif dolaplar da dolu. Belediye'ye bağış konusunda denenmiş bir güvenim var. O yüzden yine bir seçme yapıp, örneğin Orhun'un çocukluk kitaplarından bizde anısı olan birkaçını bırakıp kalanını bağışladım. Yalnız ne almışız arkadaş! O zaman hayat bu kadar pahalı değil tabii. Ne kalın kapaklar, sayfalar, ne janjanlı tasarımlar, üç boyutlu kale görüntüleri, kat kat açılan oyuncaklı anatomi kitapları vs.vs.vs. Kitaba verilen paraya acımadığım için Guinness Rekorlar Kitabı'nın özel tasarımlarını bile almışız. Şimdi olsa ne yazık ki kırk kere düşünürdüm ve şu an elimizde olanların bir kısmını alamazdım. Çünkü çok pahalılar, çünkü Orhun'un çocukluk yılları ile günümüz arasında ekonomik açıdan uçurum var. Fakat şundan memnunum ki her kitabını okudu. Sadece almak için alan çocuklardan olmadı. 
    O dolapta bekleyen yetişkin kitaplarını da elden geçirdim. En çok okuyan ben olduğum için herkes kitaplarını bana veriyor ya da beğendiğimi ben istiyorum, zira daha iyi bakacağımı biliyorum. Kitabın kapağını açıp bakıyorum kardeşime hediye edilmiş, bir başkası arkadaşından kayınpederime imzalanmış. Hepsi bende, güvende:) Babamın kütüphanesinden kurtarabildiklerim de var. (Annem pek tutmazdı da ). Mesela Zengin ve Yoksul'u okuyacağım bu yakınlarda. 2 cilt. Ben çocukken TRT'de dizisinin yayınlandığını ve ilgimi çektiğini hatırlıyorum. Araştırdım, ülkesinde 1976'da yayınlanmış ama bizde o tarihte yayınlanmamıştır herhalde. 2 yaşındaki halimle onu seyretmiş ve sevmiş olamam. Acaba yanlış mı hatırlıyorum, bir başka diziyle mi karıştırdım? Annem hatırlar herhalde. Büyüklerimden bilen varsa söylemesini rica ediyorum:)
    Dolabımız bir küçük sahaf olmuş neredeyse. Kıyamıyorum ne yapayım? Almaya da devam ediyorum. Yine Beylikdüzü Belediyesi'nin düzenlediği sahaf festivali var bu aralar. Yıllardır süren Barış ve Sevgi Buluşmaları dahilinde. Geçen gün ufak bir gezinti yaptım, 2 kitap aldım. Birazdan tekrar gideceğim. Her sene sabırsızlıkla beklediğim bir etkinlik bu. Her akşamüstü yazarların, televizyoncuların, tiyatrocuların, kafama uyan birçok ismin sohbetleri de oluyor. Barış ve Sevgi Buluşmaları haftası, bu tarafta yılın en güzel zamanları...
    Filmlerde kafaya darbe yemişlerin bayılmadan önce gördüğü o dalgalı görüntüler vardır hani? Bir sağa bir sola veya köşelere doğru uzarlar, kısalırlar, bayrak gibi dalgalanırlar. İşte 10 gündür öyle görüyorum:) Yine de iyi iş başarmışım. Kitapları, dergileri dayanamayıp okuya okuya iyi düzenlemişim. Ve bu yazıyı da iyi kotardım. Alışma sürecinin baş ağrısı yapmaması çok iyi. Tekrar buraya döndüğümde umarım görüşüm düzelmiş olur. Ben şimdi sahaflara gidiyorum. Kesin bir iki kitap alırım. Yaşam Vadisi'ne şöyle güneşlenme koltukları yapmışlar. Bu fotoğrafı çektiğimde çok sıcaktı, o yüzden hepsi boş. Fakat bugün yağmur yağdı, hava bunaltıcılığını attı. Şimdi daha dolu olsa da, dönüşte birini kapıp kitapları okumaya başlarım muhtemelen. 




24 Ağustos 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (25)

     PAOLO UCCELLO (1397 - 1475) - SAN ROMANO SAVAŞI 

   Eskiden evde bitki yetiştiremezdim ve bu duruma çok üzülürdüm. Fakat bir süredir fena gitmiyorum. 
Neredeyse 2 yıl önce aldığım bitkiler yaşıyorlar, büyüyorlar, gelişiyorlar. Mutlu oluyorum, ufak ufak yenilerini ekliyorum yanlarına. Ve her birine özel adlar takıyorum. Evimize en son areka palmiyesi geldi. Düzenli, ince yaprakları bana Uccello'nun savaş resimlerindeki mızrakları hatırlattı. İnanın bu seriye konu olsun diye söylemiyorum, palmiyeme bakınca o mızraklar belirdi gözümün önünde:) Çünkü lisans eğitiminin ilk senesinde, resimde kompozisyonun özellikleri anlatılırken sıra ritme geldiğinde gösterilen örnekler arasında bahsettiğim savaş resimleri de vardı. Yeri gelince zihnimin derinliklerinden fırlayıverdiler. Bu sebeple yeni bitkime Uccello adını koyup koymamak konusunda düşündüm:) Acaba kısaca Ucce mi desem? 
    1397 Floransa doğumlu Paolo Uccello erken Rönesans sanatçılarından biri. Perspektif denince akla ilk gelen isim. Bu konuda çok çalışmış. İlk sanat tarihçisi sayılan Giorgio Vasari (1511-1574) onun için şöyle söylüyor: "Paolo Uccello perspektifin inceliklerine harcadığı ve kaybettiği zamanı insan figürlerine ve hayvanlara vakfetmiş olsaydı, Giotto'dan beri yaşamış en büyüleyici ve en yaratıcı ressam olabilirdi". Vasari'ye göre doğa Uccello'ya keskin ve kavrayışlı bir akıl bağışlamış. Ancak o herkesten uzak bir keşiş gibi yaşamış çünkü haftalarca, aylarca evine kapanıp resimde perspektif üzerine araştırmalar yaparmış. Vasari onu "Dolayısıyla ömrü boyunca şöhretten çok yoksulluk içinde yaşadı" diyerek eleştirse de ben onun adanmışlığını, ilgi duyduğu konuya yönelttiği tutkusunu seviyorum. Üstelik atölyesinden hiç çıkmamış da değil. Öyle olsaydı Floransa'nın ileri gelenlerinin ısmarladığı resimleri yapmış olamazdı. Kiliselerde, şapellerde onun resimleri yer almazdı. Bugün Floransa'ya giden meraklı bir turist onun resimlediği, Floransa Katedrali'nin girişinde yer alan saati göremezdi. 
    Uccello neden perspektife takıntılı? Çünkü o tarihlerden önce resimde perspektif yoktu. Ortaçağ Avrupası'nda düşünce dinle şekillenmişti, günahkâr doğan insanın bedeni ve onun içinde yer aldığı dış dünya önemsizdi. Her bilgi dini kitaplardaydı. Deneyin, gözlemin, araştırmanın önü kapalıydı. Gel gör ki doğası gereği insan düşünür, sorar, ilgi duyar. Bireye ve dış dünyaya yönelen gözlemler Ortaçağ düşüncesinin sonunu getirip Rönesans'ın önünü açtı. Böyle bir zamanın sanatçısıydı Uccello. Bir araştırmacıydı. Dış dünyayı nasıl daha gerçekçi resmedeceğini düşünüyordu. Bunun için perspektif önemliydi. Ortaçağ resminde kullanılmayan perspektif... 
    Yazının görseli olan San Romano Savaşı'nda Uccello'nun ön plana yerleştirdiği atların boyutları ve duruşlarıyla bu konuyu çalıştığını görebiliriz. Sağ tarafta yerde yatan atın arkaya doğru uzanmış olması, onun arkasında çifte atar pozisyondaki atın arka ayaklarının bize doğru yönelmesi perspektif oluşturma gayretiyle yapılmıştır. Ayrıca at figürlerinde ışık etkisi daha fazladır. Öndeki obje ve figürlerin arkadakileri kısmen örtmesi, bunların giderek küçülmesi, renklerin önden arkaya doğru değişmesi, arkaya doğru flûlaşma (hava perspektifi)  derinlik yaratmak, yani perspektif oluşturmak için kullanılan yöntemlerdir. Bir de çizgisel perspektif denen matematik konusu vardır ki tekniğe girer. Uccello çizgisel perspektif üzerinde çok çalışmıştır. San Romano Savaşı'nda arkaya doğru giderek küçülüyor olduğunu gördüğümüz askerler ve ağaçlar bugün bize "E ne var bunda? Tabi ki öyle olması lâzım" dedirtiyor olabilir. Bu kadar basit ve doğal gördüğümüz bir konuda dahi belli güçlerce belirlenmiş kurallara bağlı kalınan dönemlerin yaşandığını unutmamak gerek. Gerçeğin peşindeki Uccello'yu seviyorum. Her ne kadar mantıklı yanına değinen bir yazı yazmış olsam da kuşları çok sevdiğinden dolayı ona "Kuşların Paolo'su" denmesi, bu naif yanı beni gülümsetiyor. Kıskançlıktan uzak yanını da seviyorum. Vasari'nin aktardığına göre gelecek kuşakların tanıması için yeteneğine güvendiği isimlerin resmini yapması şahane bir davranış. Uzun bir pano üzerine ressam Giotto'nun, mimar Brunelleschi'nin, heykeltraş Donatello'nun, matematik üzerine sohbetler yaptığı Rönesans aydını Manetti'nin portrelerini yapmış ve kendi evinde tutmaktaymış. Yanlarına beşinci kişi olarak kendisini eklemeyi ihmâl etmemiş:) 
    San Romano Savaşı, İtalya'nın şehir devletlerine ayrılmış olup bolca savaştıkları dönemlere ait bir resim. Floransa ve Siena arasındaki savaşı anlatıyor. Uccello bu resmi sipariş üzerine yapmış ve üç ayrı pano halinde, ahşap üzerine tempera tekniğiyle boyamış. Sekiz saat süren savaşı sabah, öğle ve akşam vakitlerindeki haliyle betimlemiş. 3 ayrı resim,  bugün biri Londra National Gallery'de, biri Paris Louvre Müzesi'nde, yukarıda görülen parça ise Floransa Uffizi Galery'de olmak üzere 3 ünlü müzede yer almakta.
    İlk satırlarda bahsettiğim ritm konusuna gelecek olursak... Bu konuda kısaca bilgi verip yazıyı bitirmek isterim. Kompozisyon, yapıtı oluşturan elemanların belirli düzen bağlantıları içinde bir araya getirilmesi ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkan yapıtın kendisidir. Kompozisyonda aranması gereken özellikler oran, birlik, denge ve ritmdir. Ritm, kompozisyonu oluşturan elemanların kendi aralarında oluşturdukları ardışık zaman ve mekân aralıklarının belirlediği düzendir. Tekrara dayanan uyumdur. Bu resimde ritm, mızrakların dizilişiyle yakalanmıştır.
    Uccello'nun resimde mızraklarla yakaladığı ritmi doğa kendi düzeni içinde sessiz sedasız oluşturmakta. Evdeki minik palmiyemin ardışık yaprakları, her bakışımda ruhumun ritmini yakalamamı, doğayla uyumu hissetmemi sağlıyor. Ve sanat... O zaten her daim ruhumu besliyor.



Serinin Rönesans resim sanatıyla ilgili bir diğer yazısı: Bir Ressam, Bir Resim(3) - Sandro Botticelli 
Yazıda bahsi geçen kaynak: Sanatçıların Hayat Hikâyeleri / Giorgio Vasari - Sel Yayıncılık 



15 Ağustos 2021 Pazar

BUGÜNLERDE...

     Bu aralar Paulo Coelho'nun biyografisini okuyorum. Fernando Morais imzalı, başarılı bir çalışma. Coelho'nun 
ne kadar enteresan bir karakter olduğunu gösterdi bana. Kitaplarından birkaçını okudum ancak yaşam öyküsünü pek bilmiyordum, ilgilenmemiştim. Şaştım kaldım. Ailesinin standartlarına uymadığı için yanlış değerlendirilip neredeyse çocuk yaşta akıl hastanesine yatırılmış olması üzdü beni. Ancak yanlış anlaşılmasın, tamamen masum da değil Paulo. Sadece daha farklı yaklaşılması gerekirdi. Sanırım olayların 60'lı yılların Brezilyası'nda geçtiğini dikkate almak lâzım. Bakalım... Kitabın ortalarındayım, bir ara satanizme yönelecek kadar karanlık bir yanı da olan yazarın kendisini nasıl terbiye ettiğini, ruhunu nasıl dinlendirdiğini okuyarak öğreneceğim. 
    Modern Family izliyorum. Birkaç yıldır listemdeydi. Başlamak için geç kalmışım. Kâbuslarla dolu ülke gündeminin içinde öyle iyi geliyor ki. Bunalıyorum, bunalıyorum, antidepresan niyetine uyumadan önce bir bölüm Modern Family izleyip yatıyorum. İzlemek demişken... Dün akşam 1917'yi izledik. Hatırlayacaksınız, Oscar 2020 En İyi Film adaylarından biriydi. Vizyona girmesini bekledik, haberleri sabırla takip ettik ama lanet salgın patlayınca sinemalarda gösterilmedi. Covid19 öncesi ne verimli bir seneydi o. Bütün filmleri sevmiştim. 1917'ye de bayıldım. Hâttâ Oscar heykelciğini Parazit'ten aldım ona verdim. 
    Geçen gün Orhun'un Taksim'de işi vardı, ben de peşine takıldım. İşini tamamlayınca biraz takılırız dedim. Uzun bir aradan sonra ilk gidişimdi. 2 doz aşıyı oldum ve üzerinden birkaç hafta geçti, maskeyi ihmâl etmeden ufak ufak açılırım ben. Artık biraz da salgına ve aşıya inanmayanlar otursun. Bu konuda düzenleme gelecek olursa sonuna kadar desteğim. Aşı yetersiz kaldıkça virüs konak bulacak, konak buldukça mutasyona uğrayıp devam edecek. Temel biyoloji bilgisi. Neyse... Beyoğlu'nda çok dükkan kapanmış, yerine yenileri açılmış. Her yer turistlere yönelik lokumcu, şekerciyle dolmuş. Turist var. Sadece Yakın Doğu'dan değil, her coğrafyadan var gibi geldi bana. Turist olsun. Ama sağlıkla olsun. Şu günler (pek çok anlamda) atlatılsın, Türkiye turistik açıdan hak ettiği değere kavuşsun. 
    Beyoğlu'nda İstanbul Madam Tussauds'un önünden geçerken dayanamadık içeri girdik. Ziyaret keyifliydi fakat kısa süreliydi. Zira balmumu heykel sayısı fazla değil. Ücret de ona göre epeyi pahalı. Bazıları tamam ama her heykelin başarılı olduğunu da söyleyemeyeceğim. İlk müzeyi, yani Londra'dakini gezmedim. Bir günlük Amsterdam ziyaretimiz sırasında önünde uzun bir kuyruk gördüğümüz Madam Tussauds'a da girmedim. Kısacası birebir karşılaştırma imkânım yok ancak özellikle bizim yerli karakterler -bu müzenin popülaritesini dikkate alırsak- özenli değildi. Orhun Londra'daki müzeyi gezmişti. Fikrimi ona söyledim. Karşılaştırmayı o yaptı. Tahmin ettiğim gibi, gerçekçilik açısından, orijinal müzede heykellerin yüzündeki tüyler bile gözardı edilmemiş. Orada içimden "Allahım ne olur Londra'daki Madam Tussauds'u da gezeyim. Lütfen! Lütfen!" dedim. Burada söz konusu olanın balmumu heykel aşkı değil, Londra seyahati olduğunun altını çizmek isterim. Bir gün olur diye diye ertelediğimiz Londra. Görmeyi en çok istediğim şehir. Neden bu kadar geç kaldı bilmem. Vardır bir sebebi. Belki en güzel şekilde olacaktır. 
    Yurt dışı seyahatleri o kadar özledim ki... Geçenlerde ilk kez ince patlıcan dilimlerini un, su ve tuz karışımına bulayıp kızartmıştım. Baktım 6-7 sene önce Malaga sahilinde yediğimiz patlıcan kızartmasına benziyor. Bir tek pekmezi eksikti. Hemen üzerinde ince ince gezdirdim pekmezi. Malaga tatilini anarak afiyetle yedik. Sahilde dizi dizi salaş lokantalar vardı. Dekoratif amaca hizmet eden sandaldaki ızgarada cızırdayan sardalya, pekmezle tatlandırılmış patlıcan kızartması, salata... Denizden yeni çıkılmış, karınlar açıkmış. Ne güzeldi... 
    İşte böyle... Aklımıza mukayyet olmaya çalışarak tükettiğimiz günlerde ısrarla üretmeye çalıştığımız ufak tefek keyiflerin, durmadan yoklayan uzak düşlerin bu ara bana düşenleri bunlar. İki fotoğrafla bağlıyorum yazıyı. Biri Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'tan aldığım güzelim kitaplarımın fotoğrafı. Diğeri de Madam Tussaud İstanbul'a olumsuz lâf etmenin sıkıntısını gidermek için eklediğim, en başarılı heykellerden birinin fotoğrafı. 
Brad Pitt iyiydi, iyi! Adamın balmumu heykelini bile çirkin yapamamışlar. 






9 Ağustos 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (24)

     MARC CHAGALL (1887 - 1985) - VITEBSK ÜZERİNDE 

    Depresif ruh halleri içinde debelenme zamanlarındayız. Özelde ülke gündemi, genelde dünya halleri asla ama asla rahat bırakmıyor. İki günü iyi geçirdiysek, bir parça oh dediysek, devamında gelen üç gün tüm iyi hisleri alıp götürüyor. Neler olup bitiyor tek tek saymayacağım. Hepimiz biliyoruz. Kimimiz daha az rahatsız oluyoruz, kimimiz çok sıkılıyoruz ama hepimiz olan biteni biliyoruz. Şuraya girip herhangi bir yazı yazmaya mecalim yoktu fakat zorladım kendimi, açtım bilgisayarımı. "Rutininden uzaklaşma" dedim kendime, "böyle böyle toparlanılır belki". Seriye bağladığım resim yazıları için düşündüm ancak notlarımı araştıracak enerjiyi bulamadım. İlham perileri de ziyaretime gelmedi. Tam "Onlar da unuttu galiba bizi" derken, şairlere esin kaynağı olan Chagall yokladı zihnimi. O Chagall ki Ece Ayhan onun resimleri için "Enfes renkler, şiirler havada uçuşuyor" demişti. Cemal Süreya, ressamlar kadar şairlerin de ondan öğreneceği çok şey olduğunu söyleyip "Yazmam Daha Aşk Şiiri"ni onun bir tablosundan esinlenip yaratmıştı. Muhakkak rastlamışsınızdır, Chagall resimleri hakkında daha pek çok şair, yazar ve müzisyenin söylemi var tam şu anda hatırlayamadığım. 
    Marc Chagall, 1887 Vitebsk doğumlu. Bugün Belarus'un bir şehri olan Vitebsk, o yıllarda Rusya'ya bağlı. Chagall Yahudi kökenli ve Rusya'da bunun zorluğunu yaşamış olduğunu söylüyor. Vitebsk, ressamın doğduğu, unutamadığı çocukluk günlerini yaşadığı, resimlerinde defalarca betimlediği kent. Fakir ama mutlu bir çocukluk, ufak tefek ama güçlü bir anne, akrabalarla, komşularla, bitmeyen hareketle, Yahudi gelenekleriyle yoğrulmuş ilk yıllar... Vikipedi'de babasının ringa balığı ticareti yaptığı söylentisine bakmayın. Ressamın anılarını okudum, onun sözleriyle babası "yanaşma, ayak işçisi". Bunu küçümsemek için söylemiyor, gerçeği dile getiriyor. Beden gücüyle ekmeğini kazanan bir baba. Marc sanatçı olmak için St.Petersburg'a gitmek istediğinde "Tek param bu" deyip kızgınlıkla yere savuran, Yahudilerin seyahat kısıtlaması olduğu için çalıştığı yerden oğlu adına bir şekilde bir belge ayarlayıp onun önünü açan, yani içten içe destekleyen bir baba. Yazı duygusallığa doğru evrilecek diye düşünmeyin. Chagall Vitebsk'te çok mutlu. O yüzden resimleri hep renkli. O yüzden onun resimlerinde uçan inekler var. Kemancılar var, aşıklar var. Her birinin ayrı hikâyesi olduğunu söylediği evler var onun resimlerinde. Yıllar sonra bu zorlu günlerde bakmak için, umutlanmak için yapılmış olabilirler mi acaba? Bizi de mutlu ederler mi?
    Peki hiç mi zorluk yaşamamış Chagall? Bu mümkün olabilir mi? İnsan olup zorlanmadan hayatı tamamlamak olası mı? Değil! Örneğin -ne kadar etkilendi bilmiyorum- çocukluğunda kekemeydi, yaşlılık yıllarında alamadığı ödemeler karşısında "Tanrım! Tamam bana yetenek verdin, en azından öyle diyorlar. Ama neden bana, insanlar korksunlar ve saygı duysunlar diye, etkileyici bir surat vermedin?" diye isyan etmişti. İki dünya savaşını da yaşadı. Üstelik bir Yahudi olarak. Naziler, dönemin tüm modern ressamlarının eserleriyle birlikte onunkileri de toplayıp yaktılar. "İkinci Vitebsk'im" dediği Paris'te yaşarken Amerika'ya kaçmak zorunda kaldı. Fakat o yılmadı. "Gülümseyeceksin, şaşacaksın, güleceksin ey fani insan!" sözleri de ona aitti. Dünyanın her yerini dolaştı. Hep üretti. Tiyatro dekorları, kostümler tasarladı; vitraylar, seramikler boyadı. La Fontaine masal kitaplarını süsledi, Gogol'un Ölü Canlar'ını resimledi,  Paris Operası'nın tavanını desenleriyle bezedi. Ve daha pek çok şey... Kendine özgüydü. Bir kere moderndi. Okul ona göre değildi. Girdiği sanat okullarını tamamlamadı. Eski ustalara saygıyı ihmâl etmedi fakat 20.yüzyılın başındaki her modern hareket ona göreydi, çocukluğundan kalma duygularını, ona atfedilen mistik yanını, lirizmi özgürce yansıtmak için birer araçtı. Sembolizmi, kübizmi, fütürizmi,süprematizmi, fovizmi, sürrealizmi, orfizmi kullandı. Fakat hep kendine özgü tarzıyla çizdi, boyadı, anlattı. "Bana uçuk demeyin! Tem tersine gerçekçiyim" ben demişti çünkü onun gördüğü dünya her şeye rağmen çok renkliydi. Bir de Bella var. Çok sevdiği, 1944 yılında kaybettiği eşi. Birçok resminin ana kahramanı Bella. Resimlerinde ve hayallerinde el ele Vitebsk'in evleri üzerinde uçuyorlar. Tıpkı bu yazının görseli olan, 1913 tarihli "Vitebsk Üzerinde" tablosunda olduğu gibi... 
    Oldukça yalın bir kompozisyon. Kübizmin geometrik formlarına hafifçe yaklaştırılmış renk alanları. Deforme edilmiş figürler. Kolay değil uçuyorlar, hafiflemişler, her şeyden soyutlanmışlar. Marc, Bella'yı bir eliyle sıkı sıkı kavramış. Çoğunluğu beyaza yakın gri hakim ancak genç aşıkların kıyafetleri Chagall'ın en sevdiği renklerde. 
Bir de mor olsaymış tam olacakmış. Sanatçının "Evimizin yanında başka evler vardı, içinde yaşayanların koşuşturup durduğu" diye anımsadığı evlerden oluşmuş kompozisyon içinde kırmızı bir ev dikkat çekmekte. Acaba bu doğup büyüdüğü ev mi? Hani bir gün her yerde aradıkları dedesini çatıda havuç yerken buldukları o ev? Olabilir. Gönlümüzce beyin fırtınası yapabiliriz. Herkes Chagall'ın resimlerinde onun geçmişinden ya da hayata dair düşüncelerinden bir iz arar. O yaptıysa bir anlamı vardır. Örneğin birçok resminde görülen uçan inekler neyi simgeler? İyi niyetin simgesi diyenler var. Ya da mükemmelliğin. Ama... Düşündüm de... Dedesi kasapmış. 
Pek çok Vitebsk görünümü çizmiş Chagall. Şöyle diyor onun hakkında: "Değnekler ve damlar, mertekler, çitler ve arkalarındaki her şey beni adeta büyülüyordu. Dizi dizi kulübeler, küçük evler, pencereler, avlu kapıları, tavuklar, kapalı bir fabrika, bir kilise, küçük bir tepe, eski mezarlık... Tavan aramızın küçük penceresinden, iyice aşağı sarkarak, daha fazla ayrıntı gözleyebiliyordum. Başımı dışarı çıkarıp taze ve mavi havayı içime çekiyordum. Kuşlar uçarak önümden geçiyor." 
    Sıkıntılı bir zamanda günüme renk getirdi Chagall. Bu yazı için kütüphanemdeki "Hayatım" isimli otobiyografisini tekrar gözden geçirmiş oldum, bir kez daha onun dünyasında buldum kendimi. Kitapseverlere, resim sanatına ve Chagall'a ilgi duyanlara tavsiye ederim. Biliyor musunuz? Aslında ölü doğmuş Chagall. Doğduğunda nefes almıyormuş. Zira tam o doğacağı sırada bir yangın sarmış Vitebsk'i. Tesadüfe bakar mısınız? Tıpkı bu ara pekçok köyümüzü, kasabamızı sardığı gibi. Anneyi apar topar şehrin bir ucuna taşımışlar. "Yaşamak istemiyormuşum" diyor sanatçı. "Yaşamak istemeyen beyaz bir hava kabarcığı düşünün. Sanki Chagall tablolarıyla tıka basa doluymuş gibi". Ve ardından ekliyor: "Psikologların bundan münasebetsiz sonuçlar çıkarmasını istemem. Lütfen!" 
    Hayat öyle başlar, böyle devam eder. İnişler de yaşanır çıkışlar da... Galiba umut hep var arkadaşlar!




    

26 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (23)

JACQUES-LOUIS DAVID (1748-1825) - HORASLAR'IN YEMİNİ 


     "Bir Ressam, Bir Resim" serisine başladığımdan bu yana, 22 yazının okunmasına yönelik çıkardığım sonuç, Rokoko üslubuna ait resimlerin en sevilenler olduğu. Rococo tablolar seviliyor. Onlar aristokrat sınıfı anlatan resimler, sarayların ihtişamını gösterenler, havailiği, uçuculuğu ön plana çıkaranlar. Eğlenmeye, en güzel kumaşlarla yapılmış giysiler giymeye, biraz boş vermeye ihtiyacımız var demek ki. Fakat ters bir günümdeyim sanırım, huysuzluk yapacağım, bu hafta Rokoko'ya zıt gideceğim,  Rokoko'ya tepki olarak doğmuş Neoklasizm'den bir örnek vereceğim:) 
    Serinin 23.resmi "Le Serment des Horaces". Yani "Horaslar'ın Yemini". Neoklasizmin önemli temsilcilerinden Jacques-Louis David'e ait, bugün Louvre Müzesi'nde sergilenen, 1785 tarihli yağlı boya bir tablo. Tarihe dikkat çekmek isterim: Fransız İhtilâli'nin 4 yıl öncesi. Jacques-Louis David devrim yanlısı bir isim. Devrim ilkelerini yansıtan tablolar yapması son derece doğal. Tıpkı bu resimde olduğu gibi...
    Resimdeki konu Antik Roma dönemine ait yaşanmış bir olayın bir anına ait. 18.yy'da başlayıp bir sonraki yüzyılda da etkisini sürdüren Neoklasik dönemde antik dünyaya büyük bir ilgi vardı. Antik Yunan ve Roma'ya dönüş vardı. Çünkü arkeolojik kazılar başlamıştı. Herculaneum, Paestum ve Pompei'den çıkan her bir kalıntı merakla beklenmekteydi. Antik dünyanın evrensel değerleri, antik çağ eserlerinin yalınlığı sınırlı saray ortamının cafcafından çok uzaktı. Bu özellikler yaklaşmakta olan devrimin değerleriyle örtüşüyordu. Öyleyse yalın çizgilerle, evrensel ahlâki değerleri yüceltmekle, yapay hayatların üslubundan vazgeçelim, gerçeklere dönelim. İşte Neoklasizm! 
    Yazının görseli olan ünlü tablodaki Horaces Kardeşler, eski Roma'nın kahramanları. Roma ve Alba şehri arasındaki savaşı bitirmek için onlar seçilmişler. Bu savaşta ordu yok. Her iki şehirden üçer erkek kapışacak. Alba'nın savaşçıları da yine üç erkek kardeş. Roma'nın savaşçısı olan üçlüyü vatan uğruna savaşmak için babaları karşısında yemin ederken görüyoruz. Kahramanların duruşları sağlam. Vatan için kendini feda etme hissini, devrime yakın yıllarda şekillenen yeni ahlâkçılığı, Stoacılar'a özgü kendini denetleme özelliğini ve Spartalılar'ın sertliğini yansıtan bir sahne bu. Arka planda Toscana tarzı, dor sütunlu, derinliği olmayan sade bir mekan görünmekte. Neoklasik resimlerde mimari önemli. Figürler antik bir lahitteki kabartmalar gibi mekanın önünde paralel şekilde dizilmişler. Işık sağ alttan geliyor. Keskin yatay ve dikeylerlerle sağlanan düzen, mızrak ve kılıçların diyagonalliğiyle bozulup hareketlendirilmiş. Erkek figürlerin kaslarına dek belirtilen güçlü duruşlarıyla, sağ tarafta ağlayan ve erkeklere göre biraz daha arkada, biraz daha ufak betimlenen kadınların duygusallığı zıtlık yaratmış. Aslında kadınlar ağlamakta haklılar. Zira içlerinden biri -Horaslar'ın kız kardeşi- Albalı savaşçılardan biri ile nişanlı. Çarpışmada ya kardeşini ya da nişanlısını kaybedecek. Figürlerin giysileri dönemin gerçeğine uygun, aksesuar az. David, giysiler ve eşya üzerine fazlaca çalışan bir ressam. 
    Neoklasizm Rokoko'ya göre daha ciddi ve ahlâki yönü daha ağır basan bir üslup. Akla, evrenselliğe, idealizme, düzene, klasik nesnelere verilen önem mevcut. Çizgi renge egemen. Simetri önemli. Mimari önemli. Tıpkı bu yazının görselindeki gibi, arka plan genelde resim düzlemine paralel ve fazla derinliği yok. İç mekan sahnelerinde koyu renk kullanımı çoğunlukta. Konu açısından kompozisyon kapalı. Yani konu devam etmiyor, çerçeve içinde anlık bir görüntü var. Kullanılan ışık soğuk ve yoğun. Fırça hareketleri hissedilmiyor, yüzey pürüzsüz. Soylu bir yalınlık, sakin yücelik resmin başrolünde. Tıpkı Horaces Kardeşler'in Yemini'nde olduğu gibi... Neoklasik resimde figür kullanımı azdır fakat her biri büyük çizilir. Kişiler idealize edilir. Portrelerde antik kıyafetler içinde görürüz onları. Bu dönemde kadından çok erkek çıplaklığı yansıtılmıştır. Rokokoya karşı ahlâkçı ve entelektüel bir tepkidir Neoklasizm. 
    Jacques-Louis David bu resmin konusu için bir yıla yakın süre boyunca Roma'da kalmış. Horaslar'ın Yemini'ne verdiği önem onun devrim sanatçısı olmasını sağlamış. Çalışkan bir ressam David. Küçük yaşlardan itibaren elinden fırçayı düşürmeyenlerden. Belki de bunun bir sebebi yüzündeki rahatsızlık nedeniyle konuşmakta zorluk çekmesi. Okulda diğer öğrencilerden kaçıp sürekli resim çizmesi gibi bir durum söz konusu ve bu onu en ünlü Fransız ressamlardan biri olmasına giden yolun başına getiren özelliği. Varlıklı bir aileye mensup. 11 yaşında babası bir düelloda ölünce annesinin kardeşleri tarafından yetiştirilmiş, hevesi olan resimden uzaklaştırılmamış, önce mimar olması istense de resim konusunda desteklenmiş. Serinin beşinci resminin sanatçısı olarak hatırlatacağım Boucher yakın akrabasıymış ve bir süre onunla çalışmış, devamında onun yönlendirmesiyle kendi yolunu çizmiş. Akademi üyeliği, eğitimciliği, ünvanları arasında. Ve bir de siyasi kimliği var tabii. Fransa tarihinin karmaşık bir döneminde yaşayan David, olan biten her şeyden payını almış. Fransız İhtilali sonrası meclise girmesi, 16.Louis'nin idamı için oy kullanması, Bourbonlar'ın hakimiyeti sırasında hapsedilmesi, son yıllarını Brüksel'de bir nevi sürgün olarak yaşaması ve orada tiyatro oyunundan çıkarken araba çarpması sonucu ölümü... Fırtınalı bir hayatın göstergeleri... 
    Akımlar, karşı akımlar, her daim değişim peşindeki insan... Ve sanat... Hayatın yansıması...


    İlgili yazılar:Bir Ressam,Bir Resim (5) - Boucher 
                           Bir Ressam,Bir Resim (11) - Watteau

 

17 Temmuz 2021 Cumartesi

YOLCULUK ERTESİ... YORGUN, MUTLU...

    1.5 yıl aradan sonra ilk uçak yolculuğumu gerçekleştirdim. Uçuşun yönü Dalaman'a ve ardından Kaş'a doğruydu. Mutluluğum tarifsizdi. Bayram kalabalığına kalmadan gittik geldik. Bir hafta boyunca denizden çıkmadım desem yeridir. Kaş mavisi bana çok ama çok iyi geldi. 
    Tedirginlik yaşadım mı? E yaşadım aslında. Bunun için otel yerine Airbnb'den daire kiralamayı tercih ettik. Bu siteden kiraladığım evlerle ilgili yurt içi, yurt dışı hiç sorun yaşamamıştım, bu kez de öyle oldu. Pırıl pırıl ve kullanışlı bir evde çok rahat ettik. Dışarıda yoğun kalabalıktan uzak durduk. Zaten kalabalık döneceğimize yakın zamanda artmaya başladı. Bayram tatili bu açıdan sıkıntılı olacak gibi. Maske ve mesafe konusuna dikkat eden var, etmeyen var. Hava da öyle sıcak ki maske kullanımı zorlaşıyor ve umursamamaya yol açıyor. Eğer ortam kalabalıksa, açık havada dahi olsak, biz hâlâ kullanıyoruz, onu belirteyim. Artık açık havayı geçtim bari kapalı alanlarda gevşeme olmasa düşüncesindeyim. Örneğin İstanbul Havalimanı'nda her şey normaldi, görevliler devamlı uyarıyorlardı, herkes sessiz sakin ilerliyordu. Dalaman'a uçuş da sıkıntısızdı. Ancak Dalaman Havalimanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım tatilde nispeten rahat davranmanın etkisi sürüyordu ki maskesini indirip gezen çok kişi vardı ve ortalıkta görevli görünmüyordu. Kaş'ta pek Rus turiste rastlamadım ancak havalimanında civar tatil bölgelerinden dönüşte olanlar vardı ve epeyi rahatlardı. Ben farklı bir ülkede olsam misliyle dikkat ederim, milletteki bu gevşekliği anlamam mümkün değil. Bir de üzgünüm ama -ve dikkatli davrananları ayrı tutarım- yurt dışında yaşayan Türkler'de de gözledim o rahatlığı. Tahminim PCR testi ve aşı gibi gerekli şartları karşılamış olmalarından kaynaklı bir durumdur ancak hiçbir şeyin garanti olmadığı bir salgında semptomsuz hasta olmanın tedirginliğini yani başkalarına bulaştırma potansiyelimizi düşünmemiz lâzım. Özelikle kapalı alanlarda. Hadi biz birkaç saat havalimanında bulunduk. Fakat sabahtan akşama kadar orada çalışanlar var, onların risklerini arttırmaya gerek yok.

    Uçak yolculuğunu o kadar özlemişim ki... Ne inişte ne kalkışta, önceden sık yaşadığım korkuyu yaşamadım. Aksine çocuklar gibi mutlu ve heyecanlıydım. Ortam eskisi gibi değildi muhakkak ama o an onu düşünemedim bile. Şimdi daha korkusuz günlerde keyifli uçuşların hayalini kuruyorum. Mümkünse bir kısmı uzak uzak diyarlara olsun. 
    Ve Kaş... Kaş'a ilk kez gittik. Şu salgın şartlarında bile o kadar sevdik ki...  Daha önce tercih etmediğimiz için defalarca kendi kendimize söylendik. Türkiye kıyılarında ziyaret etmediğimiz ender yerlerden biriydi Kaş. Bunca yıl "Denizi çok soğuk, girilmiyor" diyenlerin kurbanı olmuştuk resmen. Yüzmeyi sevdiğimiz için ve yazın toplamda ancak 2-3 hafta denizle buluşabildiğimizden, hâliyle girilmeyecek derecede olan yerleri tercih etmiyorduk. Pişmanız. Küçükçakıl'daki yer yer soğukluk dışında son derece normal bir suyu var. Ben bu klişeye nasıl aldandım bilmiyorum. Kısacası Kaş'a ziyaretlerimiz devam edecek. Hakikaten Kaş'ta denizin mavisi bir başkaymış. Çok güzelmiş. Anlatırım. Bir sonraki yazıda...

    Her anını değerlendirmek isteyince erkenden kalkıp tüm gün koşturuyorsun ve bu hâliyle tatil yorucu oluyor. 
Bir süredir çıkmaya çıkmaya da hamlamışız. Ancak kafam öyle rahat ki... Kollarımın bacaklarımın sızlamasına aldırmadan gelir gelmez bavulları boşalttım, her şeyi yıkayıp yerleştirdim. 2-3 gün böyle geçti. Şimdi buradan uzakta kaldığım süre boyunca kaçırdığım yazıları okuyacağım. Dikkatlerden kaçmasın, "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 22.yazısını önceden ayarlamıştım ve uzaklarda olsam da yayınladım. Aferin bana! :) Artık okuma, yazma rutinime dönüyorum. 
    Okuma demişken... Tatilde yanıma -öncesinde bitiremediğim için- Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ni almıştım. Nasıl yanlış bir karar! "Tatil kitabı" kavramını sevmem ama salgının çekilmeyen gölgesinde kafa boşaltmak için gittiğin tatilde bu kitap olmaz aslında. Bir de sağ olsun yazar öyle çok tekrara düşmüş ki okumama denizin  minik dalgaları ve cırcır böceklerinin sesi eşlik ederken konsantre olmam oldukça güç oldu. Hiç huyum olmadığı halde bir kere uyuyakaldım. Neyse yarıdan sonra tekrarlar azaldı da tempoyu yine kazanabildim. Bunca söze karşın kitabı sevmediğim zannedilmesin. Sevdim. Düşündüren bir kitap. Fakat benim için en iyi Orhan Pamuk kitabı her daim "Benim Adım Kırmızı".
    Ufak bir merhaba yazısı yazayım derken yine lâfı uzattım. Şimdilik burada kesiyorum. Artık diğer bloglara yolculuğum başlamalı bence.