14 Eylül 2026 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

    Enteresan bir yaz mevsimiydi. Çok şey yaşandı. Gerginliklerini hatırlamak istemiyorum, güzelliklere odaklıyım. Artık böyle adım adım gidiyorum. (Yakın çevremdeki gamlı baykuşların izin verdiği ölçüde). Hâl böyleyken sonbaharı yorucu ama keyifli bir seyahatle karşıladığımı belirtmek isterim. Düne kadar birkaç günlüğüne Berlin'deydim. Yine Orhun'un peşinde. Özlediğim için bazen kızıyorum ama bu çocuğun kendisiyle birlikte bizi farklı coğrafyalara sürüklemesini de seviyorum aslında. Bu kez epeyi bir süre durağı Berlin olacak. Tam onluk bir sanat şehri. Kozmopolit ve onu kızdırmak için söylediğim üzere pis:) Belli bir kesime mensup şahıslar gibi dayanaksız konuştuğum düşünülmesin lütfen, İstanbul gerçekten bunca kalabalığa rağmen düzenli ve temiz bir şehir. Hak, hukuk, adalet, özgürlük, yozlaşma gibi basit (!) konulara takılmazsak Türkiye'nin  dünya üzerinde yaşanacak ülkeler arasında ilk sıralarda olduğunu düşünmüşümdür her zaman.  Bambaşka yerlerde olacakken kendimizi yarınlar yokmuşçasına harcamamıza çok üzülüyorum. Neyse... Bu başka yazının konusu olabilir. 
    Orhun'un Berlin işi gündemde dahi yokken bu şehir hakkında çok iyi bir kitap okumuştum. Ulrich Gutmair'in yazdığı "Berlin'in İlk Günleri / Birleşme Yıllarının Sound'u"... Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen öncesini, yıkılma günlerini ve sonrasında otorite boşluğundan oluşan özgür ortamı anlatıyordu. Yazar o dönemi bizzat yaşamıştı. Duvarın yıkılmasından sonra -eksileri olsa da- özellikle özgürce sanat yapmak isteyen ve dünyanın her yerinden gelen insanların ortak bir yaşam kurması, yönetimin ne yapacağına karar verip kontrolü ele alana kadar özel bir zaman diliminin oluşması muazzamdı. Tanık olanlara, o özgür ve umutlu havayı soluyanlara ne mutlu. Onlar bugünün kozmopolit sanat kenti Berlin’i yaratanlardı. Eski kulüpler, atölyeler, galeriler biçim değiştirmiş olabilir ama temel sağlam. Kitabı okudukça başka bir dünyanın mümkün olma potansiyelini sorgulamıştım. Daha önce Berlin'e gitmediğim için bu şehri görmeyi çok istemiştim. Kitap bir manifest objesine dönüşmüş sanırım. 
Bir yıl geçmeden kısa süreliğine de olsa Berlin'deydim. Çocuğu büyüse de helikopter anneliğin gereklerinden kopamayan biri olarak koşturmacayla geçen günlerin mola saatlerinde kafama göre gezdim, gördüm. Allah izin versin, daha rahat zamanlarda daha verimli geziler yapacağımı yazdım bir kenara. Çocuğumu artık daha rahat bırakacağım sözümün de kayıtlara geçmesini isterim. Birkaç senedir yaşam üzerine binbir sorgulamadan geçiriyorum kendimi. Neler olacağını bilemesek de makûl bir geleceği baz alarak hem kendimizin, hem çevremizin yararına aklı başında davranmanın faydasına inanıyorum.
     Dediğim gibi Berlin kozmopolit bir şehir. Metroda, tramvayda gördüğüm ortam bana Londra'yı hatırlattı. Evet, Türk çok ama başka ülkelerden gelen öğrenciler de çok fazla. Örneğin Orhun'un yaşadığı paylaşımlı dairede Latin Amerikalı fazla. Avustralyalı bile var. Doğayı, yeşili, sakinliği seviyorum ve yaşım gereği zaman zaman bunları barındıran yerlere çekiliyorum ancak şehir hayatından vazgeçemeyen biriyim. O yüzden Berlin hem yeşiliyle, hem şehir hayatınının tüm gereklerini karşılamasıyla sempatimi kazandı. 

    Hava enteresandı. Bir gün yağmur, ertesi gün 8 derece birden artarak yaşanan bir yaz hatırlatması, birkaç saat rüzgâr ve ardından dinginlik şeklinde ilerleyen bir durum söz konusuydu. Turist boldu. Müzeler adası pek güzeldi. 

    Müzelerden müze beğen bir şehir Berlin. Şimdilik sadece bir müze seçebildim. Caspar David Friedrich eserleri görmek istediğim için ağırlıklı olarak 19.yy. resim ve heykellerini barındıran Alte Nationalgalerie'de karar kıldım. Orada çok iyi vakit geçirdim, birkaç saatliğine dış dünyanın karmaşasından uzaklaştım. Oysa o resim ve heykellerin yapıldığı zaman dilimi de karmaşadan muaf değildi, o sanatçılar da insan olmanın gereği olarak bizimle benzer acılara sahiplerdi. Hayat -hep hissettiğim gibi- garipti. 

    Bir de Degas eseri ekleyeyim. Alışık olmadığımız bir noktadan bakan göz doğrultusunda çizdiği bu resmi merak ediyordum. Bu müzede olduğunun farkında değildim. Benim için hoş bir sürpriz oldu. 

    Berlin'de Bud Spencer-Terence Hill Müzesi'ne bile rastladım. Fan gruplarının, festivallerinin olduğunu gördüm. İlgimi çekti tabii. Araştırdım ve öğrendim ki çocukluğumdan çok net hatırladığım bu ikilinin filmleri Berlin Duvarı yıkılmadan önce her iki tarafta da izlenen nadir filmlerdenmiş. Bu ikili Almanya'da sosyolojik bir fenomene dönüşmüş. Çünkü tamamen Alman jargonuna uygun ve soğuk bildiğimiz Almanlar'ın espri anlayışına yönelik bir çeviri yapılmış. Bu da günümüze kadar uzanan bir sevgi yaratmış. 

    Bir şehirde bence muhakkak su olmalı. Mümkünse ve en şahanesi bir deniz; deniz olmazsa göl; göl yoksa nehir; nehir yoksa bari bir kanal:) Neyse ki Berlin 180 km.'yi aşan su yollarına sahip bir kanallar şehriymiş. Katedralin yanından geçen ve benim kanal zannettiğim su ise Spree Nehri'ymiş. Memnun oldum. 

    Az önce, duvarın yıkılmasından hemen sonra oluşan özgür sanat ortamından bahsetmiştim. Durum şöyle gerçekleşmiş: Dünyanın her yerinden gelen sanatçılar, şehrin doğu kısmında, özellikle Mitte bölgesinde Batı Berlin tarafına geçenlerin boşalttığı binalara yerleşmişler. Bir nevi işgâl etmişler. Polisin bile giremediği alanlar yaratılmış. Ressamlar, heykeltraşlar, müzisyenler beraber üretme yoluna gitmişler. Küresel tekno müzik o sırada doğmuş. Yönetim boşluğu sürdükçe sürdürmüşler faaliyetlerini. Olan bitene biraz da göz yumulmuş ki aslında bugün dahi sanat şehri olmasının en önemli sebeplerinden biri bu. Mitte bölgesinde işgâl edilen bazı binalar aynı şekilde duruyor ve turistler tarafından bolca ziyaret ediliyor. Şunun gibi: 
(Görsel:Ivan Sopin)

    Fotoğraf bana ait değil. Daha rahat bir zamanda gezmek için Mitte bölgesinin çoğunu sonraya bıraktım. Ancak aynı civarda işgal edilmeyip kurumsal ve lüks yollarla şehre kazandırılan eski tip avlulu bir Berlin yapı kompleksinin kafe kısmında bir kahve içtim. Aşağıdaki fotoğraf benim:)


    Burası Sophie-Gips-Höfe. Eskiden burada tuğla ve demir eşyalar üreten küçük fabrikalar varmış. Doğu Berlin döneminde kamulaştırılmış. Ardından cerrahi aletler üreten bir imalathane haline gelmiş. Berlin duvarı yıkılınca ünlü sanat koleksiyoneri Erika Hoffman tarafından satın alınıp restore edilmiş ve bir kültür-sanat kompleksine dönüştürülmüş. Binada yer alan "Ya/Ya da" isimli kavramsal duvar yerleştirmesi Thomas Locher'e ait ve 1996 tarihli.  İnsan doğasına ait "haklı-haksız, saf-kirli, özgür-baskı altında" vb. zıtlıkları, çelişkileri bir arada yazıyla gözümüzün önüne seren bir çalışma. Doğu-Batı birleşmesi dönemini 1990'ların punk ruhuna zıt şekilde, daha güncel hâlde sembolleştiren mekânlardan biri Sophie-Gips_Höfe.
    Şimdi düşünüyorum da az zamana epeyi bir bilgi görgü sığdırmışım:) Boş zamanımda devamlı yürüdüm. Yürüyerek bir şehri okumayı çok seviyorum. Öyleyse bir de şundan bahsedeyim: Bu ay Berlin'in içinde olduğu bölgede başkanlık seçimleri varmış. Seçim var ama gürültü patırtı yok. Böyle ufak ufak afişler var mesela. Görüldüğü üzere sol partinin başkan adayı bir Türk. Elif Eralp. 
    Gittiğim yerlerden edebiyat ve okuma temalı hatıra biblolar, figürler aldığımdan bahsetmiştim. Bir figür mağazasında Hirono'nun "Küçük Prens" serisini görünce dayanamadım. Sürpriz oyuncaklar olmasına rağmen şansımı denemek istedim. Yani kutudan serinin hangi oyuncağı çıkarsa kabul edeceksin. Ben bu tip işlerde kendime güvenmem çünkü görmediğim zaman en beğenmediğimi seçerim:) Pek yanaşmam o yüzden. Ama bu sefer çok istedim. Bir kutuyu gözüme kestirdim, "bundan Coğrafyacı çıkacak" dedim. Ve bingo! O kadar mutlu oldum ki :) Sadece yazan, yazdığı yerleri gidip görmenin gerekliliğine inanmayan, hayatı kaçıran, Küçük Prens'in gülüne olan sevgisinin geçici olduğunu söyleyip ona tam tersi gülünün önemini hatırlatan Coğrafyacı, şimdi "siz böyle yapmayın" demek için kitaplığımdaki objeler arasında yerini aldı. 

    Biz hem görelim hem okuyalım hem yazalım deyip sözü iyi bir yere bağlamak isterim:) 19 Eylül Cumartesi günü, saat 15.00'te kitabımın imza günü ve söyleşi etkinliği olacak. Şişli Kalyon Kültür'de. Müsait olan, gelmek isteyen blog dostlarımı beklerim. Mekân hoş. Tarihi bir konak ki sevgili arkadaşım Aslı Bora söyleşi sırasında hikâyesini anlatacaktır. Şu sıra "Güneşin Kıyısı" isimli geçici bir sergiye ev sahipliği de yapıyor. 
Görüşürüz, tanışırız, sanat ve tarihle dolu birkaç saat geçiririz. Bugünlerdeki gündemime dahil olmanız mutlu eder:) 







26 Ağustos 2026 Çarşamba

TEŞEKKÜRLER...

    Güzel bir haberim var. "Bu Resim Var ya" isimli kitabım Günce Yayınları tarafından yayımlandı. 

    Aslında ilk önce blog dostlarıma haber vermek istiyordum ancak gün boyu farklı işler nedeniyle o kadar meşguldum ki az önce sosyal medyada paylaşabildim ve hemen ardından bilgisayar başına oturdum. 
Virginia Woolf, hemcinsleri için "kendine ait bir oda" temennisinde bulunuyordu, ben "yalnızca kendimize ait zamanlar" diledim:)
   Buradaki siz dostlarımı öncelememin sebebi, bu kitabı elime almamdaki itici güç olmanızdır. Meşhur salgın günlerinde başlattığım "Bir Ressam Bir Resim" yazılarına o kadar önemli dönüşler yaptınız ve devam etmem konusunda o kadar destek oldunuz ki tam bir sene boyunca vazgeçememiştim o yazılardan. Her metin hazırlığı benim için bilgimi tekrar gözden geçirmeme, üzerine yeni bilgiler eklememe ve en önemlisi her seferinde tatlı bir heyecan duymama sebep olmuştu. Ara sıra "Bunları kitap haline getirsen" deniyordu. Sevgili Buraneros'un görsellerin telif sorununu aşma konusundaki uzun yorumlarını unutamam örneğin:) Fakat o zamanlar kitap çıkarma konusunda cesaretim yoktu. Son birkaç yıl -muhtemelen yaş dönümüm gereği- her konuda içsel sorgulamalarla geçmişken, birçok farklı karar almışken aradan kitabı da çıkarıverdim. 
    Bir süre elimdeki metinleri düzenlemeyle geçti. Biliyorsunuz 33 yazı yazmıştım. Mecburen eleme yoluna gittim. Artık kamuya mâl olmuş 12 resim seçtim. Bunların çoğunun ortak temasının kadın, çocuk, yuva olması bir deneme kitabı için olumluydu. 12 yazıyı ufak tefek değişikliklerle hazırladım ve yayınevi arayışına girdim. Bir süre de o vakit aldı. Fakat sabırlıydım. Olması gereken zaten oluyor hissini yaşadım. Günce Yayınları ile yolum kesiştiği için mutluyum. Bunları kısaca Ön Söz bölümünde anlattım ve en sonunda siz blog dostlarıma teşekkür ettim. Belki aynı tarzda, belki farklı konularda devamı gelir ya da gelmez bilemem ancak ilk kitabımı sizlere ithaf ettim. 
Bir kez daha buradan teşekkür ediyorum.
    Velhasılıkelam kitabım satış platformlarında:) Şimdilik Günce Yayınları'nın kendi sitesinde, Kitap Yurdu'nda ve Hepsi Burada'da bulunabiliyor. Farklı yerlerde de satışa çıkacağı söylendi. İşin acemisiyim, ben de yavaş yavaş öğreniyorum. 
    Kapaktaki fotoğraf bana ait. Hâttâ 2021 yılında burada da kullanmıştım. Telefonumdaki galeriyi gözden geçirirken gördüm ve kapakta yer alsın istedim. Fotoğrafta incelediğim çalışma Pınar Bora'ya ait. Aslı Bora ile yani ablası ile Bomontiada'daki Mamut Art Project sergisine gitmiştik. "Beni şöyle çeker misin?" demiştim Aslı'ya ki öyle kompozisyon oluşturarak fotoğraf çektirdiğim nadir görülür. Sevgili Pınar'ın eserinin ismi "Bir Hayalim Var". Ve bence bu, bir hayalimin gerçek olması adına sihirli bir tesadüf. Sessiz sedasız, tek başıma bir şeyler ortaya çıkarmış gibi görünsem de bu yolda birçok güzel insanın desteği olduğunu fark ediyorum şimdi. 
    Hani son bir kaç senedir içsel sorgulamalar yaşadığımdan bahsetmiştim ya... O süre zarfında mevcut Instagram hesabımda hiçbir şey paylaşmadım. Fakat bağlı hesaplar da silinir korkusuyla tamamen silemedim de. O eskisi öylece duruyor. Bir süre önce sadece sanatçıları, müzeleri, yayınevlerini takip ettiğim; sanat ve seyahat paylaşımları yaptığım bir başka hesap daha açtım. Çevremden hiç kimsenin günlük hayatını sosyal medyadan takip etmek istemediğim için (yüz yüze görüşmek ya da telefonlaşmak, yazışmak, hâl hatır sormak var neticede) takip ettiklerim arasında tanıdıklarım yoktu. Zamanla hey heylerim azaldı, kardeşimi dahi birkaç ay önce takibe aldım:) Ufak ufak açılıyorum:) Bu yeni hesapta çok az güncel kişisel paylaşım yapıyorum ama sanat, seyahat, kitap paylaşımlarım devam ediyor. Demem o ki isterseniz, bu şekilde beni kabul ederseniz "Sezer Eser Perker" hesabımı takip edebilirsiniz. Bu kez herkese dönüyorum:) 
    Durum budur dostlar. Mutluluğuma ortak olan herkesi sevgiyle kucaklarım.




    

30 Temmuz 2026 Perşembe

TEMMUZ'DAN KALAN...

     Bunca zaman Gökçeada'yı çok rüzgârlı, denizi her daim soğuk bir ada zannedip önyargılı davranmışım. Oysa o, Azra Erhat’ın “Mavi Yolculuk” anılarında bahsettiği gibi mutlular adasıymış, mutlu bir adaymış. Geçinmenin, insanca yaşamanın yolunu bulanların adasıymış. Bir giden bir daha kopamazmış. Benim gördüğüm, rengarenk çiçekleri, pırıl pırıl denizi, ışıl ışıl yıldızlı göğü, ağırbaşlı keçileri, misafirperver kedileri, muhteşem günbatımı, mis kokulu lavanta, zeytin, badem, biberiyeyi de eklersek buna… Sanırım o vazgeçemeyenlerden biri de ben olacağım. 

    Bu yaz deniz tatili için Gökçeada'yı tercih ettik. Durduk durduk da neden bu sene? Bilmiyorum. Yaptık bir hovardalık:) Denizi soğuksa soğuktur dedim, merak ediyoruz sonuçta. 

    Martılar eşliğinde adaya ulaştık. Cenevizlilerden kalma kalenin eteklerinde konuşlanmış otelimizi pek sevdik. Her günbatımına doğru kaleye çıkmak isteyenler gelir geçerdi yakınından. Geceleri yıldızlarla dolu gökyüzü örterdi bu tarihi yapıyı. Ve güneş gerçekten artistik bir edayla vedalaşırdı. 




    Bol bol yüzdük, çok kadeh tokuşturduk, sakızlı muhallebiler yedik, kahvenin yanında şık bir kutuda gelen bademli kurabiyelere bayıldık. Tepeköy'ün en eski tavernasında Türkçe, Rumca şarkılar eşliğinde dans ettik. 
Her fırsatta dans edebilen biri değilimdir. Çekinirim. Fakat öyle davetkâr bir hava vardı ki ortamda... 
Hem oynadım, hem şaştım. 



    Bir gün adanın meşhur sabun atölyesine uğradık. Zeytinyağı, keçi sütü, Gökçeada'nın yağmuruyla harmanlanmış menekşeli, lavantalı, biberiyeli sabunlardan aldık da aldık. Kolonyaları da attık sepete. Her birini koklaya koklaya bir hâl olduk. Şehirden gelen turistler olarak üzerimize düşeni yaptık. Atölyenin enfes bahçesine bakıp, yapılan butik işe gıpta edip bir miktar hasetlenmedik değil. Ne var ki son tahlilde herkese hakkını verdik. Asla beceremeyeceğimiz şeyler için hâyâl kurmanın gereksizliğinde hemfikir olduk. Takdir edilmesi gereken kişileri takdir ettik, güzel dileklerde bulunduk. Sabunları İstanbul'da kullanıyoruz şimdi. Bana zeytin kokularıyla Gemlik'teki babaannemi ziyaret ettiğimiz çocukluk günlerimi hatırlatıyorlar. 



    Otel sahibi ve personeliyle zaten birbirimizi sevdik de ada esnafıyla da çok çabuk kaynaştık. Eylül'de tekrar bekleniyoruz efendim. Eve döndüğümüzde Azra Erhat'ın "Mavi Yolculuk" kitabını çıkardım kitaplıktan. Gökçeada ile ilgili satırları tekrar okudum. Azra Erhat bu adayı neden "Mutlular Adası" ilan ettikleri konusunu uzun uzun tartıştıklarından bahsediyordu. Vakit 1960'ların ilk yılları. Tartışanlar da dönemin mavi yolculuk müdavimleri şairler, yazarlar, ressamlar. "Bozcaada'daki gibi sömürücü zenginler yok. Geçinmenin, insanca yaşamanın yolunu buluyorlar. Giden de asla kopmuyor. Ada'yla bağı var" diyordu Erhat. Onları yemeklerle, şarkılarla, danslarla karşılayan insanlar yok bugün. O günlerin üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmiş. Örneğin şarkılarla, türkülerle topluca çamaşır yıkandığına tanık olunan çamaşırhane, turistik bir rota izlendiğinde ziyaret ediliyor şimdi. Bomboş haliyle... Bir zamanlar Türkiye'nin en kalabalık köyü olan Dereköy bugün oldukça tenha.  Bir Rum ortaokulu ve lisesi olan Tepeköy nispeten hareketli. Özellikle Ağustos ayının ortalarında Meryem Ana'nın göğe yükselişinin kutlandığı günlerde ziyaretçi akınına uğradığı biliniyor. Sirtaki yapılan tavernalar da bu köyde. Ancak gördüğüm kadarıyla Tepeköy'de muhtemelen büyükleri bu dünyadan ayrılmış kişilerin satılığa çıkardığı taş evler de oldukça fazla. Zeytinliköy'de de bir miktar Rum vatandaş ve ilkokul bulunuyor. Eskinin coşkusu ve kültürel çeşitliliği azalsa da Gökçeada kendine özgülüğü muhafaza ediyor. Ada'yla bağını koparmayan, yürekten bağlı olan kişileri biz de gözlemledik. Kışın yaşamak bize zor görünürken ve bu durumu sorgularken -ki kışın bazen feribot seferleri iptal edilebiliyor- ada sakinlerinin konuya normal yaklaşımı bu kez kendimizi sorgulamamıza yol açtı. Biz de mavi yolcular gibi düşünür olduk. Ada sakinlerinin bağlılığına şapka çıkardık. Az kalsın unutuyordum, Gökçeada'nın uluslarası bir ünvan olan Cittaslow'a sahip tek ada olduğunu belirtmeliyim. Bu ünvanı sonuna kadar hak ediyor. 

     Deniz, kum, güneş, taş evler, çiçekler  vs. derken bir de farklı gerçekler var ki Gökçeada Türkiye'nin en batısında yer aldığı için ve Yunanistan'la geçmişi olan konumundan dolayı devamlı askeri jetlerin uçuşuna tanık olunan bir bölge. Denizdeyken birden jetlerin sesini duyuyorsun ve herkesle birlikte kafanı gökyüzüne kaldırıp görmeye çalışıyorsun. Bu da ilginç bir deneyimdi. Ayrıca adada askeri yerleşke de fazla. Ancak günlük yaşam içinde bu durumun varlığını unutuyorsun, adanın tadını çıkarıyorsun. 

   "Denizini soğuk zannediyordum" diyerek başlamışım söze. O konuya açıklık getirmek lâzım. Hiç soğuk değildi. Mis gibiydi. Denize girilen her bölgesini denedik. En çok Uğurlu Köyü sahilini beğendik. Sörf yapılan bir ada malûm. Yani rüzgârlı olmalı. Ancak Temmuz ortalarında az rüzgârlı olduğuna tanık olduk, sevindik. Zeytinliköy, Tepeköy, Değirmenköy, Bademli... Her birini biraz biraz gezdik. Bir başka zamanda tekrar buluşmak üzere sözleştik. 





    Adanın kedi nüfusu İstanbul'u aratmıyordu. 
Hepsi pek kibardı, pek havalıydı. Keçiler ise adanın olmazsa olmazıydı. 


    
Doğa o kadar güzeldi ki ondan yüzümü çevirip pek kitap okuyamadım. Bir kelebeği takip ettim. 
Ağaca konunca yaprak oldu kelebek. Gözlerime inanamadım. 


     Şair Haydar Ergülen adalar için "Tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde" demiş. Bana öyle geliyor ki Gökçeada'nın alfabesiyle çokça güzel hikâye yazılır. Mutlulukla anıyorum. Benim için zaman bu zamanmış. Kendi hikâyemin huzur veren hissiyatıyla, Gökçeada'nın hep sakin, hep kendine özgü kalmasını diliyorum.




22 Nisan 2026 Çarşamba

BUENOS AIRES'TE EDEBİYATIN İZİNDE...

     Yakında Buones Aires seyahatimizin üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olacak. Yazıya dökmediğim için üzgünüm. Zira enteresan bir deneyimdi. Her şeyden önce 15-16 saat havada olmak, uçaktan indiğinde yaşadığın yerin zıddı bir mevsime geçiş yapmak etkileyiciydi. Hem zihnen, hem bedenen etkileyici. Mimari açıdan hiçbirinin diğerine benzemediği binaların yer aldığı kocaman caddeleri, Maradona'nın ruhunun gezindiğine emin olduğum 
La Bocca'yı, sanat sokağı Caminito'yu, Mayıs Meydanı'nı, bohem San Telmo'nun pazarını, yemelere doyamadığım dulce de leche'yi şimdilik bir kenara bırakıyorum ve şehrin okuma kültürüne dair tanık olduklarımdan bahsetmek istiyorum. Genelde Latin Amerika'nın, özelde Arjantin ve Buenos Aires'in okuma kültürüne dair, gerçeğin küçücük bir kısmını kapsayan bir yazı olacaktır bu. Latin Amerika ve edebiyat denince köklü bir gelenekten bahsedildiği hepimizin malûmudur. 
     Efendim, Dünya Şehirleri Kültür Forumu verilerine göre en çok kitapçıya sahip şehir Buenos Aires. Siyasi ve ekonomik dalgalanmalara rağmen 2014-2015 yıllarından beri bu ünvanı kaptırmamış. Dikkatli gözler sosyal medya haberlerinde bu şehirde düzenlenen kitap fuarlarının büyüklüğünü, Ekim-Kasım aylarına denk gelen "Kitapçılar Gecesi" gibi etkinlikleri fark ediyorlardır. Biz seyahatimiz sırasında herhangi bir fuara denk gelmedik ancak şehirde ne kadar çok kitap mağazası ve sahaf olduğunu gözlemledik. Kimine göz attık, çoğunun önünden geçip gitmek zorunda kaldık. 
    Alberto Manguel'in "Kütüphanemi Toplarken" kitabını okuduğumda şu sözlerinin altını çizmiştim: "Buenos Aires kurulduğu zamandan beri daima bir kitap şehri olmuştur. Tarih öğretmenimiz bize derste Buenos Aires'in bir kütüphaneyle birlikte kurulmuş olduğunu anlattığında duyduğum tuhaf gururu anlatamam. Kaşif Mendoza, yanında hayalini kurduğu şehri gizliden gizliye tarif eden kitapların yer aldığı küçük bir koleksiyon getirmiş. İsimleri günümüze ulaşmamış ama siyah deri ciltli, orta boyda 7 kitap. Ve Erasmus'un bir kitabı, Petrarca'nın şiirleri, içinde Vergilius yazan bir kitap ve bir Fransisken keşişi olan De Bridia'ya ait bir kitap daha..." 
    Gururlu yazarların ve okurların şehri Buenos Aires'te bu kadar çok kitapçı varken içlerinden en az birinin dünyaca ünlü olmaması beklenemez tabii. El Ateneo Grand Splendid, şehrin en çok turist çeken mekânlarından biri. Avusturyalı girişimci Max Glücksmann tarafından 1919 yılında tiyatro binası olarak açılışı yapılmış. Tiyatrodan sonra sinemaya evrilen Grand Splendid'de beyaz perdenin ilk kez ülkeye gelişi kutlanmış, ilk sesli film burada gösterilmiş. Aynı binada radyo yayınları ve Odeon adına müzik kayıtları yapılmış. Sinema olarak 1999 yılına kadar açık kalmış. Grand Splendid bugün El Ateneo Yayınları'nın en özel mağazası olarak hizmet veriyor. Birçok kaynağa göre dünyanın en güzel ikinci kitapçısı olarak yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor, ziyaret rekorları kırıyor. 

    El Ateneo Grand Splendid'te "Sanatın Barışa Çağrısı" isimli tavan freskleri, sahne perdesi, altın varaklar, karyatidler, dekor ve ışık kontrol panelleri ilk günkü orijinalliğinde korunuyor. Localar bugün birer okuma alanı olmuş. Sahne kısmı kafeterya olarak düzenlenmiş. 


    




    Bu özel kitapçıda birkaç saat geçirdik ve zamanın nasıl tükendiğini anlamadık. İspanyolcam yokmuş ne gam! 
Bu durum, bir Jorges Luis Borges kitabını hatıra olarak almama engel olmadı.

    Jorges Luis Borges'i burada uzun uzun övmeyeceğim. Bırakın okurları, yazarlar ve hâttâ farklı alanlarda üreten sanatçılar tarafından da en çok ilham alınan isimlerden biri olduğu net bir gerçeklik. Cenneti bir kütüphane olarak hayal eden, orta yaşlarında görme yetisini tamamen kaybetmesini "ona hem kitapları hem sonsuz bir geceyi bahşeden Tanrı'nın ironisi" sayan Borges, kitaplarıyla olduğu kadar kendi varlığıyla da ilgi çeker. Ve onun "Bir kitabın bize mutluluk olasılığı sunduğuna neden inandığımı tam bilmiyorum. Ama bu alçakgönüllü mucize için gerçekten minnettarım" sözleri sanırım en çok bir Arjantinli'ye yakışır. 
    Jorge Luis Borges öykülerini ben de severim. Onun yıllarca Ulusal Kütüphane'nin müdürlüğünü yaptığını biliyordum. Görme yetisini kaybetmeye başladığında dahi oradaydı. Anılarından öğrendiğimize göre Manguel gibi yazarlar, öğrencilik yıllarında ona gönüllü olarak kitap okurlardı. Borges göremese de aradığı kitabı yüzlercesinin arasından kolayca bulurdu. 

    Farklı mimarisiyle meşhur bugünkü Ulusal Kütüphane binasını görmek istedim. Aslında Borges bu yeni binanın yapımı başladıktan iki yıl sonra istifa etmiş. 1961'de tasarlanan bina ancak 1971'de yükselmeye başlamış. Peron sürgünden dönüp 1973'te tekrar başkan seçilince Borges kendi isteğiyle devlet görevinden ayrılmış. Kütüphane ise siyasal çalkantılar sebebiyle ancak 1992'de faaliyete geçmiş. Mayıs Devrimi'nin öncü isimlerinden Mariano Moreno'nun ismi verilmiş. O ilk yıllarda Borges binanın beton yapısından memnun değilmiş. Parmaklarını duvarlarda gezdirir ve hissettiği soğukluktan şikayet edermiş. Bir önceki kütüphane binası da kullanılıyor fakat sanırım sadece araştırmacılara açık. 

    

    Eski ve yeni binalar mimari açıdan birbirinden tamamen farklı. Biri ne kadar tarih kokuyorsa diğeri o kadar uzaydan gelip dünyaya konmuş gibi duruyor. Her ne kadar gönlüm yüzyılları devirmiş yapılarda olsa da bazen brütalist binaları, steampunk ya da cyberpunk vb. işleri beğendiğimi itiraf ediyorum. 

    

    Fotoğraflardan belli olmasa da oldukça etkileyici bir bina burası. Dört bir yandan gezdikçe sürprizlerini sunuyor. Sarmal merdivenler, uzay gemisini andıran pencereler, rampalar... Gördükçe neşeleniyorsun. Oysa pek gri. 
Çünkü Brütalist mimari ürünü. Ama keyifli işte. Mimari karakteri açıkta. Cesur ve şaşırtıcı. İçerik açısından Kütüphanecilik Okulu'nu bile barındıran pratiklikte. Kullanışlı. Ve en sevdiğim detay, bu binanın bir Gliptodon'a benziyor oluşu. Ulusal Kütüphane'yi görmeden önce nesli tükenen bu dev böceği bilmiyordum. Meğer Güney Amerika'ya özgü, insan boyutunda bir böcekmiş. Hâttâ kütüphanenin inşaası sırasında fosillerine rastlanmış. 
Mimar Clorindo Testa binayı dört ayak üzerinde dev bir kabuk şeklinde tasarlamış. 90'lar değil de 60'lar havasını taşıyan şahane bir yapı kendisi. Çok sevdim. Gördüğüme çok sevindim. 

    Ek binalardan birinde Arjantin'in çizgi roman tarihiyle ilgili bir sergi vardı. Bizim için bonus gibi bir şey oldu. Bu konuda hem kendilerine özgü çizgileri hem ABD etkili süper kahramanlı çizgi romanlarıyla zengin bir kültürleri olduğunu, sokakta aniden karşına çıkıveren "Mafalda" gibi neşeli figürlerden sonra bir de bu sergiyle öğrenmiş olduk. 



    Buenos Aires'in sürprizleri bu kadarla bitmiyordu. Bir akşam yemeğini yerel tatların dışına çıkarak London Cafe'de yemeğe karar verdiğimizde, bu mekânın Arjantinli ünlü yazar Julio Cortazar ile özdeşleşmiş olduğunu yerinde deneyimlemiş olduk. Artık seyahatlere çıkmadan önce, görülecek mekânlar hakkında delicesine bir araştırmaya girmiyorum. Kısaca bilgilenip gerisini orada keşfetmeye bırakıyorum. London Cafe'nin varlığını da şehri her zaman olduğu gibi yürüyerek gezerken böylece öğrendik. 
    Benim de çok sevdiğim, oyuncaklı öykülerine bayıldığım, Arjantinliler hakkındaki "Tamam tembel olabiliriz ama edebiyat konusunda tembel değiliz" sözünü not aldığım Julio Cortazar "Los Premios" romanını burada yazmaya başlamış. 

    50'li yıllardan beri hizmet veren London City'nin duvarları Cortazar fotoğrafları ve ona ait yazılarla bezeli. 
Bir masa onun anısına ayrılmış. Cortazar'ın edebi hatırasıyla harmanlanan nostaljik hava burayı özel kılmış. 
Orada ne kadar keyifli olduğum gülümsememden bellidir sanırım. 


    Sadece birkaç günlük Buenos Aires seyahati sırasında görülen birkaç mekân dahi şehrin edebi kültürünü anlamaya yetiyor. Şimdi düşünüyorum da daha bunun futbol kısmı var, protesto kültürü var. Şehri gezerken her birine ciddiyetle bağlı olduklarını hissetmemek mümkün değil. Sık sık gidilecek bir yer de değil. Mümkün olsa isterdim. En iyisi o büyülü fikirlerin sahibi yazarların kitaplarıyla teselli bulmak. Bir kütüphaneyle kurulmuş olduğu söylenen bu şehrin mütevazı insanlarına selam olsun.