4 Ağustos 2020 Salı

HAYATIMIN EN TUHAF SEYAHATİ...

    Ufak bir seyahatten döndüm dostlar. Yazıyı kaleme aldığım tarih yanıltmasın, bayram başlamadan, bayram kalabalığına kalmadan gidip döndük. Herkes gibi çok bunalmıştık. Ufak bir kaçamak fikri beynimizi kemirmeye başlamıştı. Nereye gidebilirdik? Hangi tarihte ortalık daha sakin olurdu? Bol bol düşündük. Yakın aile çevremizle muhabbet ederken Enez fikri ortaya atıldı ve ani bir kararla yer ayarlandı. İki katlı bir ev tutuldu. Çok küçük olmayan bir gruptuk. En azından kimin nerelerde bulunduğunu, günlerini nasıl geçirdiğini bilen kişiler olduğumuz için fazla kaygı duymadık. Enez'in büyük kalabalıklarca tercih edilmediğini tahmin ettik. Altınkum sahilinin uzunluğu da iç içe olmayı engeller görünümdeydi. Ve Enez'in İstanbul'a yakınlığı önemliydi. Henüz uçak yolculuğuna hazır değiliz. Uzun bir araba yolculuğu da mecburi molalar açısından endişelendiriyor beni. Velhasılıkelam, güzel bir temmuz sabahı yola çıktık ve 3.5 saat sonra kendimizi Edirne'nin Enez ilçesinde bulduk. Yolculuk nasıl iyi geldi anlatamam. Önce İstanbul'a yakın, sitelerle dolu yazlık bölgelerden geçtik. Birçoğu çocukluğumdan beri orada olan binaların arasından denizi gördükçe mutlu olduk. Neyse ki bir noktada bitti beton kalabalığı. Trakya'ya adım atmamızla birlikte ayçiçekleri eşlik etmeye başladılar bize. Zeytin ağaçları... Sürülerini otlatan çobanlar... Enez'e iyice yaklaştıkça çeltik tarlaları... 
    İpsala'ya yaklaşmışken radyoda şarkılar değişti. Birden komşu Yunanistan'ın ezgileri doldu arabaya. Kanalı değiştirmedik. İnsan eliyle çizilmiş sınırla ayrılan benzer topraklardaydık. Kos Adası'nda araba kiralayıp gezdiğimiz gün geldi aklımıza. Böyle böyle ilerlerken sınıra 9 km.kala sola dönüverdik ve Enez'e ulaştık. 5 günümüzü geçireceğimiz evimizi bulduk. Şu dönemde otelde kalmak ayrı düşünce, ev kiralamak ayrı... Her ihtimale karşı kendi eşyalarımızı yanımıza almıştık. Çarşaftan tut, tabağa, tencereye kadar. Temizlik maddeleri de cabası. Böylesi elbette çok yorucu oluyor ancak bu şartlar altında başka bir yol gelmedi aklımıza. Sevindirici olan, evin çok temiz oluşuydu. Rahatladık ancak yine de kendimizce tekrar bir elden geçirdik. Ve tatil boyunca kendi eşyalarımızı kullandık. 
    Daha ilk günden vaktimizin çoğunu sahilde geçirdik. Eve yerleşir yerleşmez denize attık kendimizi. Hem Altınkum sahili, hem deniz tenhaydı. Ne mutlu ki bu yıl da, bu zorlu 2020 yılında da Ege Denizi'yle buluşmuştuk. Yine pırıl pırıl karşıladı bizi. Ne çok soğuk, ne sıcak... Sevilen serinlikte bir su. Oysaki o bölgelerden suyu fazla soğuktur diye kaçınmıştım hep. Yıllar önce Saroz'a gitmiştik. Gidiş o gidiş... Soğuk deniz nedeniyle istememiştim bir daha. Belki de dönemsel bir durumdu. 
    Bir yarım gün hariç Altınkum sahilinden ayrılmadık. Sadece pazar günü belki kalabalık olur diye kahvaltıdan sonra etrafı dolaşmaya çıktık. Denizi pek beğenilen Vakıf Köyü'ne kadar gittik. Vakıf'ta önce şezlong, yiyecek, içecek hizmeti sunan bir kamp alanına düştü yolumuz. Çok kalabalık olduğunu gördük ve hemen ayrıldık oradan. Biraz ileride hiçbir tesisin olmadığı bölgeye geçtik. Burası tenhaydı. Gönül rahatlığıyla yüzdük, eğlendik. Altınkum'da da Vakıf'taki gibi bir durum mevcuttu aslında. Beach demeyi tercih ettiğimiz işletmeler kalabalıkken, istediğin yerden denize girebileceğin yerler boştu. Normal şartlarda, eğer kendi plajı olan bir tesise gitmediysek biz de yeme, içme, şezlong vs. hizmeti alacağımız organize yerleri tercih ediyoruz ama hani durum bu sene biraz farklı ya, kalabalıklara karışmamak önemli ya... O açıdan durum bana enteresan geldi. Sakınmayanlar çok. Kiraladığımız evin sahilde şemsiye ve şezlongları olduğu için rahat konuşuyorum tabii ama bu seneki duruma istinaden yine de yanımıza plaj sandalyelerimizi ve şemsiyemizi almıştık. Kalabalığa karışmamak için hazırlıklıydık. Yeri gelmişken söyleyeyim, Altınkum'da kiraladığınız evlerin genelde şezlong ve şemsiyesi oluyor. Herkes yerini belirlemiş. Enez'in genelinde sakin bir düzen hakim. Çocukluğumun yazlık yerlerini hatırlatan havasını koruyor. Evler özenli bahçeler içinde en fazla iki-üç katlı. Gözü yormayan bir ortam. Burası bir zamanlar askeri bölgeymiş, sonradan imara açılmış. Sanırım bu yüzden eski asker olduğunu tahmin ettiğim bazı yazlık sahibi büyüklerimiz özellikle araba park yeri konusunda biraz korkutsa da her şey benim sevdiğim sakinlikteydi:) Özlediğim medenilikte bir hava var Enez'de. Dilerim bu durum muhafaza edilir. 


    Enez'in bugünü güzel. Peki ya eski tarihlerde nasıldı? Bunu biraz da olsa hayal edebilmek için Vakıf Köyü dönüşünde antik kente uğradık. Enez'in antik dönemdeki ismi Ainos. Ainos'tan ilk bahseden, tabii ki pek sevdiğimiz Homeros. Yine Homeros! Ah Homeros! İyi ki anlattın. Hâlâ ışık tutuyorsun dünden bugüne. 
    Ainos, Yunan kavimlerinden Aioller'in kurduğu bir liman kenti. Öncesinde burada Traklar'ın olduğu söyleniyor. Kalenin ana kapısının üzerinde yer alan Trak süvarisi kabartması bunu belgeliyor. Daha öncesi de var tabii. M.Ö 6000'lere kadar uzanan bir tarih söz konusu. Günümüze yaklaştıkça Pers hakimiyeti, Bizans, Ceneviz, Osmanlı... 


    İstanbul'un fethinden 3 yıl sonra ele geçiyor Enez. Kale içerisinde yer alan Fatih Cami, bu dönemden kalan bir Bizans yapısı. Tıpkı Has Yunus Bey Türbesi gibi. Yunus Bey, Enez'i fetheden donanma komutanı. Tarihin Cenevizliler'e ayrılmış kısmına gelince... 14.yy'da Bizans İmparatoru V.Ioannis Paleologos tarafından, kız kardeşi Maria'nın Ceneviz Francesco Gattilusio ile evlenmesi üzerine Midilli ile birlikte çeyiz oluyor Enez. Ülkemin her köşesi ayrı bir tarih dersi veriyor ve ben bunu çok seviyorum.
    Enez antik kenti ve kalesinde restorasyonu devam eden cami gibi kısımları göremedik. Açık olan kısımlarda güzel bir yürüyüş yaptık. Hem denize hem Meriç Nehri'ne hakîm bir tepeye kurulmuş olan Ainos'un geçmiş günlerini düşündük. Enez'de 50 yıla yakın bir süredir süren kazılarla çıkarılan kültür mirası bugün Edirne Müzesi'nde sergileniyor. Müzeyi uzun yıllar önce ziyaret etmiştim, bir de şimdi uğrayıp bilgileri pekiştirmek vardı. Fakat kısıtlı sürede mümkün değildi tabii. Edirne şehir merkezi biraz uzak kalıyor.

    Tüm kışın psikolojik yorgunluğunu attığımız günlerdi Enez günleri. Uyku sorunu yaşayanlarımız bile mışıl mışıl uyudu. Beraber olunca muhakkak masa oyunları oynarız fakat bunu bile yapamadık. Erkenden uykumuz geldi. Gençlerimiz biraz daha fazla oturdu. Bol bol kikirdediler ama onların sesleri bile biz büyüklerin uykusunu bozamadı. Sabahları zımba gibi kalktık. Kimimiz erken saatlerde de denize girdi. Kimimiz balık tutmaya gitti. Ay şahaneydi, yıldızlar parlaktı, gün batımları enfesti. Kuyruklu yıldız Neowise'ın dünyadan görüldüğü son günlerdi, gözlerimiz devamlı gökyüzünü taradı fakat yakalayamadık. Oysaki umutluydum. O iş olmadı.



    Altınkum sahilinde uzanıp denizin ve güneşin tadını çıkardığımız her gün, ilk önce, sisler arasından yükselen bir masal adası görünümündeki komşu Samothraki'yi selamlıyordum. Bizdeki ismiyle Semadirek'i... 
    Daha önce defalarca bu adaya gitmenin hayalini kurmuştum, nereden nasıl ulaşılır incelemiştim. Öncelikle üniversite yıllarımda tanıdığım Samothraki Nike'si nedeniyle ilgimi çekmişti bu ada. Bilirsiniz, Louvre Müzesi denince akla gelen eserlerden biridir kendisi. Kanatlı Zafer Tanrıçası Nike... M.Ö 3.yy'dan günümüze ulaşmıştır. Bu adanın topraklarından çıkarılmıştır. 
   Nike'yle yakınlık kurduğum Samothraki, Nazlı Gürkaş'ın dönüp dönüp faydalandığım "Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan" kitabını okuduktan sonra iyice hayallerimi süsler olmuştu. (Tabii o zamanlar 1 Euro 8 Lira değildi). Gürkaş'ın anlatımına göre bu ada ruhaniliğiyle ön plana çıkmıştı. Bu nedenle yoga ile ilgilenenlerin sevdiği yerlerdendi. Ilıcalarıyla, şelaleleriyle, kumsallarıyla muhteşem bir doğası vardı. Ücretsiz kamp alanları yoğundu, bu nedenle gençler tarafından pek tercih ediliyordu. Gençlik yıllarını aşmıştık fakat ne önemi vardı? :) İşte bu adaya en yakın olduğum nokta Enez'di sanırım. O bana baktı, ben ona baktım. "Bir gün neden olmasın?" dedim.

    Enez'de sadece bir akşam dışarı çıktığımızda turistik çarşıya uğradık. Aşırı yoğunluk yoktu ve en önemlisi dışarıdan gelen herkeste maske vardı. Orada yaşayanların bir kısmında fire verilirken, turistlerin tamamına yakını maskeliydi. Dediğim gibi özlediğim medeni havayı hissettim Enez'de. Popüler turistik bölgelerimizden, büyük şehirlerden bambaşka bir hava... Fakat dondurmacının önündeki maskeli ve mesafeli sıra ne olursa olsun çok enteresandı. Aniden böylesi bir durumla karşılaşmak hangimizin aklına gelirdi? Distopik filmlere taş çıkartan bir görüntü. Maskeyi kanıksamışız yalnız. Çok tuhaf.
    Çarşıdaki hediyelik eşyalara bayıldım. Örneğin deniz kabuklarıyla şahane şeyler yapılmış. El yapımı hatıra eşyalarında yaratıcılık, çeşit boldu. 

    Anlattıklarımdan Enez'in tam bir emekli beldesi olduğu düşünülmesin. İstanbul Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi'nin kampları da burada. Kuzenimin tam 25 yıl önce İ.Ü kampına geldiğini hatırlıyorum. Salgın sebebiyle şu an kamplar açık mıdır bilemem ama genç tatilciler de boldu. Ve gördüğüm her biri kalabalık alanlarda maske kullanacak kadar bilinçliydi. Sanırım çevresiyle birlikte bu bölge, bu sene çadır turizmi revaçta olduğu için de sık tercih ediliyor. 
    Uzun zamandır dışarıda yemek yemiyorduk. Ancak ısrarımızı bu tatilde bir kereliğine kırdık. Enez ve Vakıf arasında görüp aklımıza yazdığımız bir yerel lokantada yedik bir akşam. Açık havada az masalı, az çalışanlı bir lokantaydı. Bölgenin enfes satır etine, manda yoğurduna, fırınlanmış peynir helvasına, ev yapımı ekmeklerine yüz çevirmek çok ama çok zordu. Tek kullanımlık masa örtülerinin kullanıldığı, gördüğümüz kadarıyla hijyene dikkat edilen ufacık bir lokanta burası. İsmini bilmiyorum. Dışarıdan fotoğrafını da çekmemişim. Sanırım Küçükevren'deydi. Ama Enver Usta değil. Hiç açıklayıcı olmadı biliyorum:) Şu noktada eklemem gerekir ki Enez'de çok fazla restoran, kafe, büyük market vs. yok. Her şey az ve öz. Yeterli. Gürültüsüz patırtısız. 
    İşte böyle. Küçük ama ruhen dolu dolu bir seyahat oldu bu. Dinlenmeye o kadar ihtiyacımız vardı ki çevreyi fazla gezememek bu sefer üzmedi beni. Biraz yolu göze alarak Erikli ya da Mecidiye sahillerine gidebilirdik örneğin. Gala Gölü'ne uğrayabilirdik. Eğer ilginiz varsa, yolunuz o taraflara düşmüşken Gala Gölü'nü es geçmeyin derim. Burası Ramsar kriterlerine uygun, milli park statüsünde bir sulak alan. Türkiye'nin ikinci büyük kuş cenneti. Biz ancak gelip geçerken göl üzerindeki balıkçıllara selam vermekle yetindik. Zaman ayırmayı çok isterdim. Bir başka sefere diyorum. Zira Enez'e tekrar gitmek isterim, isteriz. 
    
    Herkesin kendi sınırları içine kapandığı böyle bir dönemde her bölgesi farklı güzel bir ülkede yaşamak büyük şans. Yaz gelince denizle buluşmak istiyorsun. İster Karadeniz'den gir denize, ister Akdeniz'den, ister Ege'den hâttâ Marmara'dan. Ülkemin sahilleri birkaç gün de olsa nefes alma imkânı verdi bana. Keşke herkes kıymet bilse. Hem bireysel, hem devlet eliyle doğallığı bozma girişimleri olmasa. Bu konuda yaşanan sorunlar hiç hoş değil ve ben bu yazıyı böyle bağlamak istemezdim. 
Fakat bu da böyle bir dönemin yazısı, böyle bir dönemin düşündürdükleri. 
    Ve şimdi yine gerekli durumlar hariç eve kapanma vakti.
    
    
    


21 Temmuz 2020 Salı

MELANKOLİK TAVSİYELER...

    Geçtiğimiz kış boyunca, ev dışına adım atamadığımız günlerde, sakin sakin yemek yaparken Spotify'dan bol bol podcast dinledim. En ilgimi çeken 2004 yılında 
Açık Radyo'da yayınlanmış olan "Didik Didik Freud" serisi oldu. "Freud'un Ailevi ve Tarihi Romanı" alt başlığıyla yayınlanan bu seriyi Psikiyatr Serol Teber ve Şenol Ayla birlikte yayınlamışlardı. Şenol Ayla'yı az çok biliyordum ancak Serol Teber'i ilk kez duymuştum. Oysa ki psikolojiye ilgim oldukça fazla ve bu konuda okumuşluğum çoktur. Gel gör ki henüz öğrendiğim, ilgimi çeken kitapları olan Serol Teber'i hiç okumamıştım. Podcast serisine başladıktan sonra yaptığım ufak araştırmada Serol Bey'in 2004 yılında bu dünyaya veda etmiş olduğunu gördüm. Podcast'in tarihine baktım. O da 2004 yılını gösteriyordu. Demek ki o tatlı tatlı konuşan adam bu programların yayınından kısa bir süre sonra göçmüştü. Çok üzüldüm. Bana bir şeyler anlatmaya, her zaman ilgimi çekmiş olan Freud'u aktarmaya, öğretmeye devam ediyordu ama cismen yoktu. Tuhaf hissettim. Kitaplarını inceledim. Son zamanlarda epeyi tartışılan fakat her daim popülerliğini koruyan Freud hakkında bir kitabı vardı. Çok ilgimi çeken "Melankoli" hakkında da bir kitabı vardı. Melankoli öyle bir ilgi alanımdaydı ki, üniversitede Dürer'in aynı adlı eseri hakkında bir yazı kaleme almıştım. Fakat Serol Teber'i bilmiyordum. Kendime şaşırdım.  Serol Teber'in de melankoliden muzdarip olduğunu öğrenince -ki bunu programda Şenol Ayla'nın biraz da zorlamasıyla ifade etmişti- daha bir dikkatli dinler oldum kendisini. Çünkü uzun yıllar Almanya'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye gelmiş ve bu programın yayınından kısa bir süre sonra evinde ölü bulunmuştu. Onu az çok takip edenlerin yorumuna göre kendi hayatına son veren melankoliklerdendi. Programın bir kısmını Tevfik Fikret'e ayırmıştı bu ikili. Ve Tevfik Fikret de melankolikti. Serol Teber'in büyük şair hakkında yazdığı kitap bugün piyasada yok. Ancak sahaf vs. bulduğum an atlayacağım. Diğer kitaplarını da sipariş etmek üzereyim. (Satışta 11 adet kitabı var) Ruhu şad olsun, dilerim aradığı huzuru bulmuş olsun. 
    Psikolojiye, melankoliye ya da sadece Freud'a ilgi duyan, Tevfik Fikret'i merak eden herkese söz konusu iki seriyi tavsiye ederim. Bir bölümde Mario Levi ile sohbet var ki o da şahane. Söz molalarında çalınan klasik müzik parçaları cabası. Teknolojinin ilerlemesi çok da korkutucu değil sanırım. 2004 yılında kaçırmış olduğum programları bugün hevesle dinlemek güzel. Yerinde tercihler yapıldığında podcast dinlemek de oldukça faydalı.

18 Temmuz 2020 Cumartesi

TATLI YAZI...

    Şu salgın günlerinde evde lahmacundan, hamburgere yapmayı denemediğimiz sokak yemeği kalmadı. Bunlara bir de dondurmayı ekledim. Fakat ne dondurmaydı o! Şahane oldu. Meyveli dondurma yapmak ne kolaymış. Öğrenir öğrenmez denedim. Bilen biliyordur, benim gibi geç kalmışlara tarif vermek gerekir diye düşünüyorum.
    Efendim, işin özünü dondurulmuş muz oluşturuyor. Bir ya da iki adet muzu ve yanına eklemek istediğin meyveyi dondurucuda birkaç saat bekletiyorsun. Donmuş meyveleri güçlü bir blenderdan geçiriyorsun. Hepsi bu! Ben ilk denememde muzun yanına çilek ekledim. Çilekler çok tatlı değildi, biraz da bal kullandım. Makinam güçlü olmadığı için meyveleri önce rondodan geçirdim, ardından blend ettim. Sonuç gerçek meyvelerle dondurma yapan klasik dondurmacılardan alınanların aynısı oldu. 
    İkinci denemede muz ve çileğin yanında nutella kullandım. Onun kıvamı daha yumuşak oldu ama tadı iyiydi. 
    Gerçek meyveyle yapılan dondurmaya bayılırım. Çok yerde bulunmaz. Kokusu çocukluk yıllarımızdan uzanıp gelir. Fabrikasyonun, kimyasalların daha az olduğu uzak yıllardan... O yüzden artık pek dondurma yemem. Kutu dondurmaları sevmem. Ama eski tarz bir dondurmacı görünce kaçırmam. Şu yazıya ekleyeceğim farklı dondurma fotoğrafım var mı diye albümleri karıştırırken aslında epeyi bir hatıra almış olduğumu gördüm. Salgından önceki seyahatlerimize uzandım. Biraz hüzünlendim, biraz keyiflendim. Bakınız, dondurma deyince akla gelen ilk şehirlerden, Roma'dan bir fotoğraf.
   Bir ekim ayında gitmiştik bu kente. Hava serindi ama dondurma yemeden duramadım. Üzerine bademciklerim şişmişti hâttâ. Ama yine de iyi ki denemişim diyorum. Salgının psikolojisiyle "iyi ki gittik, iyi ki yaptım" dediğim çok şey var zaten. Fotoğraftan belli olduğu üzere burası bir kahve dükkanı aslında. İtalyanlar geliyorlar, bir espresso istiyorlar, bar tezgahını andıran bölümde kahveyi bir dikişte içiyorlar ve gidiyorlar. İtalya ve dondurma deyince bir de Sicilya'da yediğim fıstıklı dondurma geliyor aklıma. Fıstık yerel yemişleri olduğu için denemiştim ve gerçekten dolu dolu lezzette bir dondurmaydı.
    Bu fotoğrafta Budapeşte'nin turistik dondurmacısı Gelarto Rosa'dan aldığımız gül dondurmalarımız var. 2019'un sonbaharında çok sevdiğim bir arkadaşımla kız kıza gezdiğimiz Budapeşte'ten... 
    "Gül dondurma yemeden dönmeyelim" diye tutturmuştum. Kaldığımız yere de çok yakındı ama yakın yerler hep son ana bırakılır, nihayet döneceğimiz günün erken saatlerinde tatmıştık dondurmayı. Birimiz çilek-limonu, diğerimiz çilek-çikolatalıyı seçmişiz. Aslında bu dondurmalarla çok daha güzel fotoğraflar çekilir çünkü pek şıklar. Erimesin diye ancak bu kadar uğraşabilmişim.
    Aşağıdaki fotoğrafta da hayatımda yediğim en lezzetli dondurma yer alıyor. Bali'deki meşhur Tukies'ten...
 
    Burası organik hindistan cevizi ürünleri satan bir yer. Dondurması şahane! Hele üzerindeki coconut kuruları yok mu? Onlar da ayrı bir olaydı. 
    Bu da bizim güzel ülkemizdeki bir dondurmacıdan. Ölüdeniz'deki Gelato Bianco'dan... Farklı dondurma çeşitleri var burada. Ölüdeniz'de kaldığımız süre boyunca her gün bir başkasını denemiştim. Tuzlu karameli burada tattım mesela. 
Tatlı-tuzlu karışımını severim ama onu beğenmemiştim. Diğerlerini bayıla bayıla yedim.

    Sıradaki sırf rengi yüzünden alınmış fabrikasyon bir dondurma. Birkaç sene önce "Yılın ilk dondurması" notuyla IG'de paylaşmışım. Önce epeyi bir yemişim ama:) Beylikdüzü'nün marinasındaki Minty Cafe'den. Dondurma idare eder seviyede ama ortam güzel. Marinamızı seviyorum.

    Pek yemem falan diyorum ama her gittiğim yerde denemeyi ihmâl etmiyorum anlaşılan. Dondurmayı sevmeyen azdır sanırım. Tarihçesine bir göz atayım dedim ve internette bu konuda karşıma Algida sayfası çıkınca, "herhalde yanlış bilgi vermezler" diye düşünüp okudum. Burada da Çin'le karşılaştım. Bugünkü haline yakın dondurmanın M.Ö 200'lerde Çin'de bulunduğu söyleniyor. Ana gıdaları olan pirinci sütle karıştırıp karda donduruyorlarmış. Bu yüzyılda acayip acayip şeylerle uğraşacaklarına keşke böyle dondurma gibi icatlarla gönlümüzü fethetmeye devam etselermiş. 
    Aman da pek tatlı bir yazı oldu. Ben bu akşam yine dondurma yapayım. Bu sefer muzun yanına şeftali eklerim. 





4 Temmuz 2020 Cumartesi

İYOT KOKUSU... GÜN IŞIĞI... YOLLAR... ÖZLEMİŞİM.

    Efendim, son yazımdan da belli olacağı üzere iyice kafayı bozmaktayken bu işe bir dur demeyi, minicik bir nefes molası vermeyi kararlaştırdık ve kısa bir süre önce Çilingoz sahillerine uzandık. Zaman olarak tabii ki daha tenha olan hafta içini seçtik. Hiçbir kuvvet hele hele bu salgın döneminde beni İstanbul'un ormanlarına, sahillerine, pazar kahvaltısı mekânlarına gönderemez. Perşembe iyiydi, makûldu. Çatalca Beylikdüzü'ne daha yakındı. Çayımızı, kahvemizi, sandalyelerimizi, atıştırmalıklarımızı aldık yanımıza, yemyeşil köylerden geçip mavilere vardık. 

 Şu plajda oturup denizi seyretmek o kadar iyi geldi ki anlatamam. 
Ayrılmak istemedik. 
Biz kararsız kalmış ve hazırlıklı gitmemiştik ama Orhun öyle değildi. Mayosu yanında olduğu için denize girdi ve bizi pişmanlıklar içinde bıraktı. Tek tük denize girenler vardı, kumsal upuzundu. Yani aslında yüzmek için ortam son derece müsaitti. 
Ne yapayım? Ben de biraz denizi seyrettim, biraz sohbet ettim, biraz kitap okudum. Isabel Allende ile İstanbul sahillerinden Şili sahillerine uzandım.
    Çilingoz Tabiat Parkı Çatalca'ya bağlı bir kamp alanı. Girişi ücretli. Kamp yapmak için gelenler de var, piknik alanından ya da sahilinden yararlanmak için günübirlik gelenler de... Temmuz ve Ağustos aylarında özellikle hafta sonu kalabalık olduğunu duydum ki bunu tahmin etmek zor değil. Haziran ayı geçip gitmemişken hafta içi bir günü değerlendirmek iyi oldu, iyi geldi. Bundan sonra ancak sonbaharda yürüyüş için gideriz. Sonbaharda ayrı güzel oluyor.
    Mümkün olduğunca insanlardan kaçarak yaşamak çok acayip. Kimseyle muhatap olmayacak şekilde gittik geldik. Doğa güzel, doğa iyileştirici. Fakat bize insan da gerekli. Nasıl yapsak nasıl etsek de iyice yabanileşmeden atlatsak şu günleri:)



23 Haziran 2020 Salı

RAHATSIZ YAZILAR...

   
    Şu günlerden ruh sağlığım zarar görmeden geçmek istiyorum. Burada umutlu yazılar yazıyorum çünkü gerçekten salgının makûl bir zamanda biteceğine inanıyorum. Evde vakit geçirme konusunda da sıkıntım yok, bunaldım deyip deyip kimseyi darlamıyorum. Gel gör ki dışarı çıkınca durum değişiyor. Çok az olan bu durumda ilk hedefim en kısa zamanda eve dönmek oluyor. Nasıl rahatsız oluyorum anlatamam. Ki iki gün üst üste evde duramayan bir insandım. Herkesi potansiyel tehlike olarak görüyorum, maske takmayanlara çemkiresim, sokakta sigara içenleri boğazlayasım geliyor. Şu güne kadar kardeşim dahil hiç kimseyle çata çat kavga etmedim. Fakat şu sıra edesim geliyor. Dün halletmemiz gereken ufak bir alışveriş için alışveriş merkezine gittik. Tabii ki en sakinini seçtim. Saat olarak da tenha zamanları tercih ettim. Hakikaten kalabalık değildi AVM. Fakat sokaklar kalabalık. Gidene kadar "O taraftan gel, bu taraftan git" diye diye eşimi bunalttım. AVM'deki söylenmelerimi hiç saymıyorum bile. O da ben çabuk olmaya çalıştıkça sallanıyor. Sakin kalmaya çalışmaktan bir hâl oldum. Bu aralar en büyük uğraşım bu zaten. Sakin kalmaya çalışmak. Ailemi de bunaltmamak. Yorucu oluyor. Kendimle savaş halindeyim. Anne tarafım bu konularda mimlidir. Rahmetli anneannem normal zamanda bile ekmeği, parayı yıkayan insandı. Ona benzeyeceğim diye ödüm kopuyor. Burcum yay, yükselenim yengeç. İşte anaçlığın nirvanası olan yengeçlik beni mahvediyor. Yayın rahatlığı da var aslında ama yengecin "Canım evim, aman onun güvenliğine zarar gelmesin" takıntısı içten içe yiyip bitiriyor. Herkesin sülalesinde "Amcamı daha kapıda soyardı, dış kıyafetlerle içeri almazdı" şeklinde konuşulan en az bir manyak vardır:) İşte o manyak olmayayım diye zor tutuyorum kendimi. Salgından önce de vardı bu. Yaşla birlikte artmıştı. Salgın tuz biber ekti. Eşim genelde bana uyuyor fakat bazen sinirleniyor tabii. Oğlum ondan biraz daha fazla uyuyor. Şimdi liseli olan yeğenim birkaç senedir bize gelince daha içeri girer girmez "Teyze yanımda yedek yok, bana ev kıyafeti verir misin?" diyor. Önce söyletmeden elini yüzünü yıkıyor tabii. Kardeşim bunu duyunca hayretler içerisinde kalıyor:) Çünkü yeğenimin normalde asla umursamadığı konulardır bunlar. Evinde yayılıp yatan kız bizde yemek masası kuruyor kaldırıyor:) Nasıl bir imaj yarattıysam artık. "Bunlarda ne var, hepimiz yapıyoruz" diye düşünülebilir. Haklı da olunur o konuda fakat tüm bunlar olup biterken hissettiğim sıkıntı ve endişeler söz konusu olan. Ve beni korkutan. Takıntı sahibi olmak istemiyorum. Çevremdekileri yormak istemiyorum. Ailemi yani. Yoksa kimin nasıl yaşadığı beni asla ilgilendirmiyor. Kimsenin evini incelemem, yermem ya da övmem. Kim nasıl rahat ederse öyle yaşamalıdır kafasındayım. Gezerken, sosyalleşirken kesinlikle titizlik yapıp bunaltmam, herkese uyarım. Benim sorunum evime, aileme dışarıdan bir tehdit gelip gelmemesi sorunu. 2 gün önce bir de Yengeç burcunda güneş tutulması oldu. İyice coştum bugünlerde:) Tüm bunları burçlara bağlıyorum fakat derinlerde çok daha başka şeyler var muhakkak. Orhun'un birkaç senedir hemşire hatasıyla yaşadıkları mesela. Neyse ki iyi şu an. Nihayet. Çok şükür. Tüm o süreçte kendimi tuttum ancak "Oğlumu o hastaneye ben götürmüştüm" düşüncesi hep yokladı. Var olan endişeler arttı. Bir yandan "Oğlumun üzerine çok titriyordum, hayat bana bunu biraz gevşetmem konusunda bir ders verdi" deyip kendimi değiştirmeye çalıştım. Gittim, geldim. Şu hayatı psikologluk olmadan tamamlamayı çok isterdim ancak adım adım o yöne doğru gittiğimi hissediyorum:)  En azından bunun bilincindeyim. İşler iyice sarpa sararsa asla gocunmam, bir bilene danışırım. Kendi kendine mücadele yoruyor insanı. En önemlisi çevresindekileri de yoruyor. Ve çevremdekileri yormak hiç ama hiç istemediğim bir şey. Bu ayrıca incelenmesi gereken bir takıntım. Zaten vardı, her yaşanan bunu arttırdıkça arttırdı. Yetmezmiş gibi 100 yılda bir yaşanan salgına denk gelindi. İnanın kendi adıma ölüm korkusu değil beni etkileyen. Şu virüs başkalarını da etkilememize sebep oluyor ya. İşte o bitirdi beni. Şahsi olarak hiçbir zaman hiçbir şeyden korkmadım. Ama sevdiklerimi zarara uğratma korkusu zaten varken, mevcut durum bunu katladı. Çözüyorum kendimi çözüyorum da tedavide zorlanıyorum:) Anlatırken ben şiştim, umarım kimseyi de şişirmemişimdir. Anlatmak, çözmeye çalışmak, espriyle yaklaşmak iyidir. İçime atıp surat asmıyorum en azından. Özünde kendisiyle barışık bir insanım. Bu da teselli olsun. 
    Dün AVM'de gördüğüm büyüklerimiz gibi davranmak daha mı iyi olurdu acaba? Orta yaşın üzerindeki bir çok büyüğümüz yasakların bitimiyle epeyi bir rahatlamışlar anlaşılan. AVM dediğin kapalı bir mekân. Masaj koltuğunda masaj yaptıranı, mayo almaya gelmiş olanı, rahat rahat yemek yiyeni... Ve dahası... Şaşırttılar beni. Kendi adıma ne zaman dışarıda yemek yiyeceğim konusunda bir öngörüde bulunamıyorum mesela. Ki en sevdiğim şeylerden biriydi. Zaman neler gösterecek gerçekten merak ediyorum. Fiziksel sağlık önemli fakat akıl ve ruh sağlığı da çok önemli. Hepimize gönül rahatlığıyla yaşanacak günler diliyorum. Bu da böyle bir yazı olsun:)






18 Haziran 2020 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Balkondayım. Küçücük balkonumda yazıyorum bu satırları. Hava yağdı yağacak gibiydi, birden açtı. Ne tuhaf bir haziran bu. Günlerimizi genelde evde geçirmeye devam ediyoruz. Düşüncemizde kendimizi birden dışarıya açmak yok. Eşim kısa çalışma sistemi dahilinde ayın yarısı işe gidiyor. Temmuz'dan itibaren normale geçilir mi henüz bilmiyor. Orhun dışarıya çok çok az çıktı. Korkusu dışarıdan bize virüs taşımak. Böyle bir durumda hayatının travmasını yaşar herhalde. Gençlerin sosyal anlamda böylesi bir zorunluluk yaşamasına çok üzülüyorum. Ancak bu korkusuna da hak veriyorum. Neticede ben de anneme bulaştırmak istemiyorum. Bu işte yalnız olmadığımızı, herkesin birbirini etkilediğini yeterince idrak edebilsek keşke. Sokakta sigara kullanıp dışarıya dışarıya üfleyen kesim bugün Twitter'da maskeyehayır etiketi açmış. Böyle bir bencillik yok. 
    Çalışıyor olsaydım böyle olmayacaktı tabii ama nadir dışarı çıkmalarımda saate, yoğunluğa dikkat ediyorum. İstanbul gibi büyük bir şehirde azami özen şart. Ev dışında çalışanlara parantez açmak lâzım, hepsine kolaylıklar dilerim. Mecburiyet ayrı şey. Sitemimiz hiçbir mecburiyeti yokken dikkatsizce açılanlara. 
    Geçtiğimiz haftaydı, Orhun'la gece yürüyüşüne çıktık. Daha doğrusu ben yürüdüm, o uzun zamandan sonra ilk kez kaykay kullandı. Eşimin dizindeki rahatsızlık nüksettiği için bize katılamadı. Bu aralar uzun yürüyüşler yapamıyor. Maskelerimiz hep yüzümüzdeydi. Orhun'u fotoğrafladım, "Yeni normal" diyerek paylaştım. Salgın günlerinin arşivini oluşturuyorum. Bu fotoğraf da arşivde yerini aldı.
    Doktorlar çevrede kimse yoksa maskeyi açabileceğimizi söylüyorlar fakat İstanbul'un özellikle bazı bölgelerinde başkalarına rastlamadan yürümek imkânsız. Ne yapalım? Bir süre daha katlanacağız.
    Bu haftaki dışarı çıkma hakkımı dün kitapçıya gitmekten yana kullandım. Kırmızı Kedi Kitabevi'ne gitmek istedim. Hem böylece yürüyüş de yapmış olacaktım. Bir kitapçıya girmeyi öyle özlemiştim ki. Bizim Kırmızı Kedi, Beylikdüzü Kültür Merkezi'nin girişinde yer alıyor. Dolayısıyla önce güvenlikten geçmek gerekiyor. Güvenlik de her gelenin ateşini ölçüyor. 37 dereceyle giriş hakkını kazandım. Önce bir panikledim, "Giremiyor muyum?" dedim:) Sınır 38 mâlum. Nedense o an 37'yi sınır zannettim. Evde otura otura aptallaştığımı daha önce söylemiş miydim? Bahsetmiştim sanırım. Kim ne dersin desin, bu sürecin büyük çoğunluk için uyuşturucu bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Eve kapanıp, endişe üstüne endişe yaşayıp aklına, mantığına katkı yapmak zor. Her şeyin istisnası olduğuna göre yapabilen de vardır fakat  sayısı çok azdır.  
    Kırmızı Kedi'de benden başka bir müşteri daha vardı. O da alışverişini yaptıktan sonra ben tek kaldım. Endişe veren bir durum olmadı yani. Rahat rahat dolaştım raflar arasında. Normalde burası aynı zamanda bir kafe olduğu için çok kalabalık olur. Masalarda öğrenciler ders çalışırlar. Hemen dışındaki belediyenin öğrenciler için ayırdığı masalar da hiç boş kalmaz. Gel gör ki anormal zamanlardayız. Sınavlar yaklaştığı halde bir tek öğrenci yoktu bu sefer. Bu sene lise ve üniversite sınavları ayrı sıkıntı. Önlemlerin sıkı olacağını, sorun çıkmayacağını düşünüyordum fakat son zamanlardaki vaka sayısı artışı fikrimi değiştirdi. Anne ve babalara hak veriyorum. Şu yeni normalleşme denen şey sınavlardan sonraya bırakılsaydı keşke. 
Fotoğraf geçen seneden, Covid19 gündemimizde değilken...
    Kırmızı Kedi'den iki kitap aldım. Sezgin Kaymaz'dan "Kaptanın Teknesi" ve Joseph Roth'dan "Eyub/Basit Bir Adamın Romanı". Uzun zamandır Sezgin Kaymaz okumak istiyordum fakat bir türlü sıra gelmiyordu. Bu sefer başardım, okuyacağım. Neden Kaptanın Teknesi'ni seçtiğimi bilmiyorum. Adı hoşuma gitti. Şu sıralar bilinçaltımızdaki uzaklara gitme, denizlere açılma isteğinin etkisi vardır belki. Konuyu okumadan sadece ismine kapılıp aldım bu kitabı. Okuyacağız, göreceğiz.
    Normalde burada alışveriş yaptıktan sonra kafe bölümünde oturup bir bitki çayı ya da kahve içerdim ve kitabımın sayfalarını karıştırırdım. Ne yazık bu kez cesaret edemedim. Nasıl edeyim? Oraya gelirken bir restoran-kafenin önünden geçtim ki kendisinin hijyen kurallarına uygun olarak yeniden açıldığı bilgisiyle reklamı henüz düşmüştü Facebook sayfama. Mutfak kapısı yürüyüş yoluna bakıyor. Mola vermiş çalışanların dip dibe, maske çenede, birbirlerinin suratına duman üfleyerek sohbet ettiklerini gördüm. Az sonra içeri gireceklerdi, kimi mutfağa yönelecekti, kimi servise devam edecekti. Sakıncalı, çok sakıncalı. Dışarıda yenecekse butik mekânlarda, nispeten tanıdık yerlerde yenmesi fikrindeyim. 
    Kitabevi'nden çıkınca hemen karşıdaki marketten şampanya aldım. Bir kutlamamız vardı çünkü. Orhun dün tezini verdi, online sunumunu yaptı ve okulu bitirdi. Tez hazırlama aşamasında ara ara şikâyet ediyordu ancak şimdi o günlerin daha rahat geçtiği fikrinde. Çünkü artık "Bundan sonra ne yapacağım?" sorusuyla meşgûl ediyor kafasını. Gençler için gerçekten zor bir dönem. Dilerim şu sıkıcı günler geçer de hepsinin yolu açık olur. Mezuniyetle hayatımızın Tallinn kısmı da sona erdi. Ne çok gidip geldik, ne çok adımladık sokaklarını. Katılma hayalini kurduğum mezuniyet töreni de bu kez gerçekten hayal oldu. Şu an Estonya'ya bizden uçuş olmadığı gibi, bir şekilde ulaşsan da 14 gün karantinada kalmak zorundasın. Tören 3 Temmuz'da. O zamana kadar değişen bir şey olmaz sanırım. Kısmet. Her planımız gerçekleşecek diye bir şey yok. Hayat bunu gayet güzel öğretiyor. Fakat Tallinn'i gerçekten özleyeceğiz. Ne sakin bir şehirdi. Ve insanları ne denli kibar, olgun... Orhun daha genç, o tekrar ziyaret edebilir. Biz ise daha görmediğimiz yerler dururken tekrar uzanır mıyız oralara bilemem. Tabii şu aşamada "Önce bir sınırlar açılsın da" derler insana:) Şu noktada işin o kısmını düşünmek istemiyorum. Beni seyahat hayallerimle baş başa bırakın.
    İşte böyle... Son zamanlardaki durumum budur. Salgın günleri arşivine bir yazı daha eklenmiştir. Ve dileğim, ileride bunları okuyarak "Vay be ne günlerdi!" diye anmak, hepimiz adına söylüyorum ki bir daha asla böyle bir durumla karşılaşmamaktır. 




9 Haziran 2020 Salı

OKUMAYA DEVAM... FAKAT SİNEMA SALONLARINI ÇOK ÖZLEDİM

    Carlos Fuentes'in Diana'sı... Yalnız avlanan tanrıça... Yani Jean Seberg. Şu sıralar yazarın kaleminden ikilinin kısa süren aşk hikâyesini okuyorum. Seberg'in bir film çekimi için Meksika'da bulunduğu sırada başlayan ve biten bir hikâye bu. Bir yazar ve bir aktris beraberliği. Fuentes'in satırlarında su gibi akan aşk dolu günler... 



    Birkaç ay önce Romain Gary ve Jean Seberg çiftine takılmıştım. İlginç hayatlar. Bir kitaptan diğerine ulaşan referanslarla epeyi bir okuma yapmıştım haklarında. Ancak yıllardır kütüphanemde bekleyen Diana'ya sıra gelmemişti. Tam o sırada Seberg filmi vizyona girmişti. İzlemeyi çok istedim. Seberg'in aktivist yanının, Kara Panterler'in lideriyle olan ilişkisinin, şaibeli ölümünün nasıl yansıtıldığını merak etmiştim. Fuentes'in deyimiyle "Tanrı'nın elinin tersiyle dokunduğu bir kadındı o". Gel gör ki tarihler 2020 yılının mart ayını gösteriyordu. Türkiye'de ilk Covid19 vakası ortaya çıktı çıkacaktı. Çin ve İran en zorda ülkelerdi. Orhun ameliyat sonrası yeni yeni normale dönüyordu. Seberg'i izlemeye gitmek için çok düşündük. Gösterimde olduğu bize en yakın yer Florya'da bir alışveriş merkeziydi. İstanbul'da yaşayan İranlılar'ın ya da turist olarak burada bulunanların kesinlikle tercih ettikleri alışveriş merkezlerinden biri olduğu için gitmekten vazgeçtik. Sınırlar henüz kapatılmamıştı, ne olur ne olmazdı. O gün bu gündür de sinemaya adım atmış değiliz. Yeni normal denen düzene geçildi fakat sinemalar açıldı mı bilmiyorum. Endişelerimi atamadığım için ilgilenmedim. Henüz açılmadığını tahmin ediyorum. Oysa ki filmleri sinemada izlemeyi sevenlerdenim. Orhun'un set ekibinde çalıştığı ilk film olan ve dolayısıyla bizim için önem taşıyan "Tenet", 17 Temmuz'da vizyonda olacak. Bir aksilik olmazsa tabii... Yönetmen Christopher Nolan "film sinemada izlenir" diyenlerden. Herhangi bir digital platformla anlaşma yapmamış ve planlanan vizyon tarihini değiştirmemiş. Eğer bir aksilik olmazsa ilk kez sinemalarda seyredilmesini istiyormuş. Zaten bu adamı ve filmlerini seviyorduk, şimdi aile tarihimizde farklı bir yere konumlandı. Tenet'in fragmanının yayınlanması, sıkıcı geçen 2020 yılı içerisinde bir renk oldu bizim için. Sinemada izleyebilecek miyiz acaba? Umarım her şey yolunda gider ve izleriz. 
    Seberg'i izlemeyi belki sinemalar açılınca tekrar vizyona girer diye bekletiyordum. Ancak Diana'yı okuyorum ve kitap bitince sanırım internetten arayıp bulacağım.  Bu arada... Yeni normal tamam da... 
Ben eski normalimi çok özledim.