15 Ocak 2020 Çarşamba

MANDALİNA BAHÇELERİNE UZANAN TESADÜFLER...

    Hoş bir tesadüf mü yoksa çekim yasasının gereği mi olduğuna karar veremediğim bir ayrıntıdan bahsedeceğim. Daha önceki yazılarımda, Orhun lise öğrencisiyken uluslararası bir program nedeniyle evimizde birkaç gün misafir ettiğimiz Estonyalı Marcus'tan bahsetmiştim. O yazıların linkini aşağıya eklerim. Enteresan bir çocuktu. Kendisini geleceğin Estonya başbakanı olarak görürsek şaşırmayacağım. Marcus'un ülkesinden getirdiği hediyelerin arasında bir film de vardı. Sinema meraklılarının muhakkak bileceği Gürcistan-Estonya ortak yapımı olan Mandalina Bahçesi'nin DVD'sini getirmişti. Marcus tüm ciddiyetiyle bize film hakkında bilgiler verdi. Film 2015 yılında -ki Marcus o sene misafirimizdi- Yabancı Dilde En İyi Film dalında Estonya adına hem Oscar'a hem Altın Küre'ye aday olmuştu. Ve ben o sıra Mandalina Bahçesi'ni seyretmemiştim. Yoğun çalıştığım bir dönemdi. Aslında hiçbirimiz seyretmemiştik. DVD'yi Marcus'tan bir hatıra olarak kitaplığımıza yerleştirdik. Yıl oldu 2019. Yılın son zamanlarında bir gün kitaplığın tozunu alırken DVD'ye gözüm takıldı. "Ben niye hâlâ bu filmi seyretmedim?" diye düşündüm. Üzerine bir de ertesi gün Twitter'da "Mandalina Bahçesi'nin yönetmeni Zaza Urushadze hayatını kaybetti" diye bir haber görmez miyim? Bu sefer DVD'yi aldım elime, alıcı gözle incelemeye başladım. O sıra aklıma yapımcı şirketin ismine bakmak geldi. Filmin Estonya ayağındaki yapımcısı allfilm'di. Yapımcıya şunun için bakmıştım. Yine daha önce bahsettiğim gibi geçen yaz Orhun Estonya'da Christopher Nolan'ın yeni filmi Tenet'in prodüksiyonunda çalışmıştı. Film Warner Bros yapımı olsa da Estonya Tallinn'deki çekimlerin yardımcı prodüksiyon şirketi, yani Orhun'un işvereni allfilm'di. Meslek hayatındaki ilk profesyonel çalışmasını gerçekleştirmişti, ilk parasını allfilm'den kazanmıştı. 
Çekim yasası mı, hoş bir tesadüf mü ayrıntısı burada devreye giriyor. Dört senedir her televizyona doğru baktığımızda Mandalina Bahçesi DVD'sine, allfilm etiketine de bakmıştık aslında. Ve gün gelmişti, Orhun Tallinn'e Baltık Film Akademisi'nde okumaya gitmişti. İlk parasını daha önce adını bile duymadığımız fakat evimizde küçük bir nişanesi olan yapım şirketinden kazanmıştı. Keşke hayatımızdaki her tesadüf böyle keyifli olsa. Ve bir de acaba çevremizde hep keyifli şeyleri mi tutsak? 

    Mandalina Bahçesi'ni dün nihayet seyredebildim. Geç kaldığım için hayıflandım. Şiir gibi bir filmmiş. İzledikten sonra Ekşi Sözlük'e girdim, tüm yorumları okudum. 25 sayfa yorum yazılmış ve olumsuz düşünceler yok denecek kadar az. Ekşi Sözlük tarihinde pek rastlanmayan bir durum. Film kesinlikle beğeniyi hak ediyor. Az sayıdaki oyuncusuyla, basit diyaloglarla savaşın anlamsızlığına yönelik kocaman duygular yaratıyor. Olaylar 90'ların başındaki Gürcistan-Abhazya savaşı sırasında geçiyor. 19.yy.'ın başında Abhazya'da o dönemin Rus yönetiminin politikasıyla Estonlar'ın yerleştirildiği köyler oluşturulmuş. Bu köylerin sakinleri yıllar sonra Gürcü-Abhaz çatışmalarından zarar görmemek için Estonya'ya dönmeye başlamışlar. Film bu ya, bir köyde yanızca Ivo ve Margus isimli iki orta yaşlı Eston kalmış. Margus mandalina bahçesinin ürününü satıp Estonya'ya dönmek niyetinde. Ivo ise ancak filmin sonunda öğreneceğimiz bir sebepten dolayı o topraklara bağlı. Marcus'un derdi para değil, sıkıntısı o toprağın ürününün ziyan olmaması. Gönülden bağlı olduğun toprağa savaşarak değil, üreterek sahip çıkmanın en güzel örneği Margus. Ivo ise bir bilge. Ruhunun derinlerinde sızısı var, hissediyorsun. Ivo'ya saygı duymamak, onu sevmemek mümkün değil. Ivo ve Margus, iki kişi olarak koca bahçenin mahsulünü toplamak ne kadar zor olsa da canla başla çalışıyorlar. Bir gün Ivo'nun evinin önünde bir çatışma oluyor. Ardında her iki taraftan birkaç ölü bırakan çatışmadan iki kişi yaralı olarak kurtuluyor. Biri Abhazlar'a destek olarak savaşan Çeçenler'den İbrahim, diğeri Gürcü Nika. Ivo ve Margus doğal iyilikleriyle, hiç sorgulamadan bu iki yaralıyı Ivo'nun evine alıyorlar, iki ayrı odada onları iyileştirmeye çalışıyorlar. İbrahim çok öfkeli. Nika'yı nasıl olsa öldüreceğini söylüyor. Bilge Ivo önce İbrahim'den, sonra yaraları daha ağır olan Nika'dan söz alıyor. Onun evinin duvarları arasında kimse kimseyi öldürmeyecek! Bir Ekşi Sözlük yazarı "Bir ülkeye sığamayan insanlar bir odaya sığmak zorunda kaldılar" demiş ki çok beğendiğim bir yorum oldu. O odadaki insanlar ve akıbetleri hakkında sayısız hikâye yazılabilir. İzlediğimiz çok yakın bir zamanda bu dünyadan göçen Gürcü yönetmen Zaza Urushadze'nin yorumu. Gürcüler, Çeçenler, Abhazlar, Ruslar, Estonlar... Fark eder mi? Hepsi insan. Bundan sonra olan biteni anlatmayayım. Zira seyretmeyenler vardır.  Aslında saatlerce bahsedebilirdim Mandalina Bahçesi'nden. Basit gibi görünen ama ayrıntılarında çok şey gizli bir film. Sembollerle, yönlendirdiği düşüncelerle, uyandırdığı duygularla,  naif orman manzaralarıyla, bizi kendi dedemizin evinde hissettiren Ivo'nun sıcak eviyle bambaşka bir film. Ivo rolündeki Lembit Ulfsak 2017 yılında hayatını kaybetmiş. Üzüldüm. Bir gün  Estonlar'ı bu kadar seveceğimi, Tallinn'i ikinci evimiz gibi göreceğimizi tahmin edemezdim. Yalnız, Orhun'un allfilm'le bağlantısı hâlâ devam ediyor çünkü "ilk parası" falan dedim ama o paranın bir kısmını henüz alamadı:) 3 parça halinde banka hesabına yapılan ödemenin ilkinde ismi yanlış yazdıkları için sorun oldu. Para geldi gitti, yazışmalar vs. En son dün "Tamam hallettik ve doğru hesaba yatırdık" şeklinde mail gönderildi. Ağustos ayından beri süren bir konuydu. Bazı ülke insanlarının bizim insanımız kadar pratik olmadığını bir kez daha görmüş olduk. Olsun. Biz yine de seviyoruz Estonlar'ı :) Bir de Mandalina Bahçesi'ni izlemediyseniz izleyin bak!


İlgili yazılar: Marcus:) (Bugünlerde)
                      Uzaklardan Misafirimiz Var
                      Marcus'u Yolcu Ettik




8 Ocak 2020 Çarşamba

2019'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...

    Her sene sonunda olduğu gibi yine okuduğum kitapların bir listesini yaptım, kısa açıklamalar ekledim. Aslında okuduğum kitaplar hakkında notlar almayı, altını çizdiğim satırları kaydetmeyi yıllardır yapıyorum. Defterler birikti böylece. Yalnızca birkaç senedir burada paylaşıyorum. Kitap konusunda paylaşım güzeldir. Özellikle bugünlerde takip ettiğim bloglarda hep kitaplara rastlıyorum. Ya tüm yıl okunan kitaplar, ya yılın son kitabı veya 2020 yılının ilk kitabı paylaşılıyor. Öyle ya da böyle bloglarda bir okuma hakimiyeti var. Ne güzel! Zaten okumayı seven arkadaşları takip ediyorum ama yine de son zamanlarda kitap paylaşımlarının çoğaldığını görüyorum. Dünya gitgide çekilmez bir hâl aldıkça kitaplara daha bir sığınıyor olmanın yansıması olarak görüyorum ben bunu. Ve fazlasıyla önemsiyorum. Paylaşılan her kitaba dikkat ediyorum. Benim paylaştıklarımın da dikkate alındığını biliyorum. Yine bu amaçla, birbirimizi haberdar etmek amacıyla, birkaç senedir olduğu gibi 2019'da da okuduğum kitapların listesini yaptım. Benim için düşünce anlamında yoğun bir seneydi. Bu yüzden sayı bakımından yüksek rakamlara erişemedim. Ancak hep söylediğim gibi, skor derdinde değilim. Okuduklarımdan aldığım keyif, öğrendiğim bilgi, beyin jimnastiği yaptığım düşünceler, tanıdığım insanlar, edindiğim fikirler skordan çok daha önemli. Öyleyse hadi buyurun, benim listeme bir göz atın! Herkese keyifli okumalar dilerim!

    1- BİR SİYAH SAÇLI KADININ GEZİ NOTLARI / BUKET UZUNER
    Buket Uzuner iyi bir romancı olduğu kadar iyi bir gezgin de. İş için, eğitim için, sadece seyahat için birçok ülkede bulunmuş. Öğrenmiş, tanımış. Müthiş gözlemler, ayrıntılar... Onun gezi kitaplarına bayılıyorum. 
Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları, yüksek lisans yaptığı zamanlarda bulunduğu ülkeleri anlatıyor. Norveç, Finlandiya, İsveç, ABD, Rusya, Cezayir ve Danimarka gibi... "Siyah Saçlı Kadın" benzetmesi, Avrupa'da koyu tenli biri olarak karşılaştığı tepkilere gönderme. Türk olduğu öğrenildiğinde tuhaf sorularla o da karşılaşmış tabii.
    "...Yine de Peter daha sonraları rastlayacağım birçok Avrupalı ve Amerikalı'dan çok daha nazikti ve babamın hareminde kaç kadın olduğunu, sokağa çıkarken çarşaf giyip giymediğimi sormadı. Ben de ona olmayan altyapımız, imar planlarımız ve kültür yaygınlıklarımızla kendimizi yıllardır nasıl Avrupalı sandığımızı anlatmadım. Fakat Türkiye'de Knut Hamsun ve Sartre'ın Türkçe okunduğunu söylediğimde buna hiç inanmadığını anladım."
    Ortaokuldaki Türkçe öğretmeninin Cervantes hayranlığından, onun devamlı Madrid'teki Cervantes heykelini coşkuyla anlatmasından çok etkilenen ve büyüyüp ilk kez Madrid'e gittiğinde heykeli bulup günde en az iki saat karşısında oturan Buket Uzuner bizdendir:) Selamlar olsun, çok gezsin, çok yazsın!

    2- SÜSLÜ HATIRLAR SAHNESİ - İSMAİL GÜZELSOY
    İsmail Güzelsoy romanlarına duyduğum sevgiden çok kere bahsettim. Bu da yazarın masal tadındaki romanlarından biri. İki kardeşin zaman dışına taşan öyküsü. Bu kez satırlara Kutlukhan Perker'in çizimleri eşlik ediyor. Güzelsoy'un hikâyelerini toparlayıp anlatmak zor. Ne kadar anlatsan da eksik bırakırsın çünkü. En iyisi okuyun siz. Eğer henüz yazarla tanışmadıysanız Değmez'den başlamanızı gönülden tavsiye ederim.

    3- SON YILLARIM - ALBERT EINSTEIN
    Einstein'ın 1934-1950 yılları arasındaki yazılarını, konuşmalarını kapsayan bir kitap. Yani merkezinde 2.Dünya Savaşı'nın olduğu yıllar var. Dikkatimi çeken, atom bombası kullanımı konusunda kafasının çok karışık olması. Atom bombasını bulan olduğu için, bundan Amerika'ya bahsettiği için vicdan azabı çekmiş gibi. "Caydırıcı olacaktı, kullanılmayacaktı" diyor. Hâlâ barışı hissedemediği için sitem ediyor. Bir ara "Atom bombası zaten bulunmuştu, ben tamamladım" gibi sözlerle günah çıkarıyor. Kafası ve vicdanı epey dertli yani.
    Savaş ve atom bombası konularını bir kenara koyalım, dahinin daha farklı bir tavsiyesine kulak verelim: "Kişisel gelişimimizi, zevk duygumuzu besleyecek sanat, bilim, felsefe gibi alanlara vakit ayıracak kadar çalışmalıyız. Fazlası değil. Ancak o şekilde bireysel özgürlüğe ulaşırız ve bu da toplumu olumlu etkiler." Adeta bir blogger sözleri! :) Şaka bir yana, çok çalışmış, çok pişmanlıklar yaşamış zekiler zekisi bir adamdan bahsediyoruz, dinlemek lâzım.

    4- BOYALI KUŞ - JERZY KOSINSKI
    Listemdeki yılın en etkileyici kitabı hakkında ayrıntılı bir yazı yazmıştım. Tekrarlamıyorum ve linki buraya bırakıyorum: BOYALI KUŞ 

    5- OĞULLAR VE RENCİDE RUHLAR - ALPER CANIGÜZ
    Eğlenceli bir yerli polisiye. Kahramanımız, küçük dedektifimiz Alper Kamu 5 yaşında. Ama içine yetişkin kaçmış. Dostoyevski, Oğuz Atay, Nietzsche okuyor. Ağzı bir yetişkin kadar bozuk. O derece :) Kitapta hoş bir mahalle ortamı var. Tek başına yaşayan Hicabi Bey'in cesedini, cesedin başındaki Deli Ertan'ı bulan ve olayları çözen Alper Kamu. Küçük bir çocuğun yüksek zekâsı, enteresan sözleri ve davranışları dikkat çekici ama yazar kolaya mı kaçmış diye düşünmeden edemedim. Çünkü romandaki afili lafları çocuk söyleyince komik fakat yetişkin birine söyletirsen basit. Anlatabildim mi? Yeni nesil romanlardan biri kısacası.

    6- KIZIL - STEFAN ZWEIG
    Herhangi bir okuma listesi Stefan Zweig kitabı barındırmıyor olabilir mi? Olamaz. Çok üretmiş, çok sevilmiş. Bize de onun yazdıkları içindeki eksiklerimizi tamamlamak düşüyor.
    Uzun hikâye türündeki Kızıl'da, bir taşra kasabasından Viyana'ya okumaya giden genç Berger'in acıklı yaşamına tanık oluyoruz. Büyük kentte tutunma çabası, arkadaş edinme gayreti ve arka planda Viyana'da kol gezen Kızıl hastalığı. Zweig'ın sevmediğim hiçbir kitabı yok sanırım.
O kızıl bu kızıl değil:) O sırada Cuba Kafe'de olmam tamamen bir tesadüf.

    7- GENÇLİK GÜZEL ŞEY - HERMAN HESSE

    Yıllar yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Kütüphanemin kıymetli eskilerinden. Onlara ara ara dönüp okumaya karar verdim. Çünkü bizler klasikleri çocuk yaşlarda okuduk. Bu kadar çeşit yoktu, elimizdeki kitaplar kaliteliydi. Üstelik internet de yoktu ve okumak için zamanımız fazlaydı. Erken yaşlarda büyük kitaplar okumak bizlere çok şey kattı ama bir de kırkı geçtiğim bu yaşlarda okumak gerekir diye düşünüyorum. İki farklı zamanın değerlendirmesi farklı olacaktır. Klasiklere bundan sonra bol bol döneceğim kısacası. Gençlik Güzel Şey bir öykü kitabı. Çocukluktan, gençlikten, yuvadan, doğadan ve en çok da gençlik aşklarından bahseden öyküler...

    8- BEN BURADAN OKUYORUM - TIM PARKS
    Tim Parks İngiliz bir yazar ve çevirmen. İtalya'da yaşıyor. Öğretim üyesi. Bu kitapta edebiyat, okuma eylemi ve yazarlar üzerine denemeleri yer alıyor. Yazanın yetkinliğine bağlı olarak bu konulu denemelere bayılırım.
    "Her yerde tehlike gören kişi için edebiyat korunaklı bir yerdir" diyen Parks, kitabında çok ilginç bilgilere de yer vermiş. Örneğin; Çehov kendini ailenin merkezinde tutup, anne ve babasına pahalı evler alırmış. Sonra biraz uzaklaşmak için kendine müştemilat yaptırırmış:)
    Tim Parks, birkaç yazıda Orhan Pamuk'tan da bahsetmiş. İyi bir yazar olduğunu ama Nobel ödülü için belli siyasal duruşlar sergilediğini söylemiş. Bunu yapanın sadece Pamuk olmadığını da eklemiş. Aslında bunlar Orhan Pamuk hakkında hepimizin ortak düşüncesi.

    9- KANADI KIRIK KUŞLAR - AYŞE KULİN
    Bir yolculukta eşlik etmişti bana. Romanın merkezinde Hitler'in zulmünden kaçmak için Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelen , buradaki üniversitelerde görev yapan bilim insanları ve onların eğitim hayatımıza katkıları var. Ayşe Kulin bu konuyu bir ailenin 3 kuşak hikâyesi üzerinden anlatmış. 80 darbesi, Gezi olayları gibi meselelere de değinmiş ve bugünlere gelmiş. Okurlara ülke tarihinden 80-90 yıllık bir kesit açmış.

    10- MOĞOLİSTAN GÜNLÜĞÜ - YILDIRIM BÜKTEL
    Moğolistan en çok görmeyi istediğim yerlerin başında geliyor. Yıldızlarla kaplı bozkır göğünün altında, yurt denen o çadırlarda kalmak istiyorum. Orhun Yazıtları'nı görmek istiyorum. Orhun bir gün beni götüreceğine söz verdi:) O yüzden Moğolistan'la ilgili her bilgiyi merakla okuyorum. Yıldırım Büktel çok iyi bir kitap hazırlamış.
    Her yerde olduğu gibi Moğolistan da geleneğini kaybetme durumuyla karşı karşıya. Bu gerçekleşmeden gidip görmek lâzım. Moğol gençler de dünyaya açılma hevesindelermiş. Özellikle Moğol doktorlar dünyada fazlaca kabul görüyormuş. Bu yüzden onlar için doktor olup yurt dışına çıkmak en isteneni. Moğol doktorların tercih edilmesi ise Şamanizm ve Budizm karışımının sonucuymuş. Moğolların geleneksel inancı Şamanizm. Sonra sonra Budizm'e geçince ikisinin karışımı bir inanç oluşmuş. Şamanizm'deki şifacılık ve Budizm'deki eğitim nedeniyle tıp ön plana çıkmış ve Moğol doktorların başarısı konuşulur olmuş.
    Başkent Ulanbator'da çok fazla müze varmış. Buna sevindim.
    Moğollar her fırsatta hoşnutsuzluklarını belirtmek için sokağa çıkarlarmış. Protesto gösterileri yaparlarmış. Olaysız geçermiş bu gösteriler.
    Dünyadaki her iki yüz kişiden birinin Cengiz Han'ın genetik özelliklerini taşıdığı söyleniyormuş ki bunu bilmeyen pek yoktur sanırım.
    Kitapta bunlar gibi çok fazla bilgi var. Umarım bir gün, en ufak bir taş parçasının bile ruhunun olduğuna inanılan, evrene saygı anlamında çeşitli ritüellerin hâlâ geçerli olduğu Orhun Vadisi'ni görürüm. Bu kitapla iyice heveslendim doğrusu.

    11- 1339... YA DA ÖYLE BİR YIL - NICHOLAS SEARE (TREVANIAN)
    Yazar Nicholas Seare olarak geçiyor ama aslında Trevanian. Onu çoğunluk "Şibumi" ile tanırız. En sevdiğim romanlardandır ve dolayısıyla en sevdiğim yazarlardan biridir Trevanian. Bu kitabı yazarından dolayı aldım, okudum. Çok çok farklıydı. Eski bir halk masalını yeniden anlatmış Travenian. Hicivli, keyifli bir anlatım. Tiyatro oyunu tadında.
    "Ben mi efendim? Ben yalancının, sahtekârın biriyim. Budalanın tekiyim. Asla bir tövbekâr değilim. Ben... doğa, kuşku ateşiyle mantığın kızgın demirini sallarken, yanıp sönen bir kıvılcımım sadece. Ben Tanrı'nın hoşgörüyle yarattığı bir kulum. Kendisiyle solucan arasında bir yaratığım. Babamın hayaletiyle kendi çocukluğumun bir yansımasıyım. Deneyimlerimin ve düşlerimin posası... korkularımın esiriyim... 
Ben bir insanım. Anlayamadınız mı?"
    Kitaptaki bu satırlarlarda Yunan Felsefesi, Freud'çu Görüş, Darwin Teorisi, Romantizm, İzlenimcilik ve Varoluşçuluk var. Uzun uzun yazmayayım, hangi cümle hangisini temsil ediyor bulun bakalım! :)

    12- NEREYE GİDİYORUZ BABA - JEAN LOUIS FOURNIER
    Yazarın ilk iki çocuğu engelli. Kitapta engelli çocuk sahibi olan bir babanın konuya dair izlenimleri var. Esprili bir şekilde yazmış ama tabii ki can acıtıyor. Fakat aynı zamanda ilgi çekici de. Yazar TV programcısı ve komedyen. Diğer otobiyografik kitaplarını da okuyacağıma dair not almıştım. Şimdi bunu yazarken hatırladım.

    13- GERONIMO / BİR APAÇİ ŞEFİNİN GERÇEK HİKÂYESİ - S.M.BARRETT
    İlginç bir kitap daha. 1906'da basılmış. Yazar, hükümetin elindeki savaş tutuklularından biri olan Apaçi şefi Geronimo ile ropörtaj yapmak istemiş, başkan Roosevelt'ten izin almış. Tutuklu kızılderililer kendilerine ayrılan bir bölgede yaşıyorlar. Katı bir tutukluluk halinde değiller. Apaçilerin yaşamları, gelenekleri hakkında bol bilgi var. Toprakları onlar için kutsal, o yüzden savaşıyorlar.
    Bir dünya fuarına -sergilenmek için- götürülen Geronimo, ortamdan çok etkilendiğini söylüyor. Onunla fotoğraf çektirenlerin verdiği paralar kendisinin olduğu için bu parayla alışveriş yapıyor, farklı insanlar tanıyor, gözü açılıyor. O ilkel adamcağız medeniyetten etkileniyor. Bu düşünülmesi gereken bir konu. Fuarda gördüğü Türk ekibinden bahsettiği satırlar var ki çok ilginç. Bizim ekip kılıçlı kalkanlı bir dans yapıyor. Geronimo izliyor, etkileniyor ve "Teke tekte bunları yenemeyiz" tarzında bir şeyler söylüyor:)

    14- ÖKSÜZ AĞAÇLARIN ÇOBANI - İSMAİL GÜZELSOY
    İsmail Güzelsoy yeni bir roman çıkarır da ben okumaz mıyım? :) Efendim yine okur olarak fantastik olaylarla karşı karşıyayız. Anlatması uzun. Ama biraz deneyeyim.
    Kahramanımızın annesinden masal dinlediği sahneyle başlıyor olaylar. Baba geliyor o sırada. Baba kötü, arızalı. Çocuğun gözü önünde öldürüyor annesini. Masal yarım kalıyor. Kahramanımız ömür boyu bu masalın devamını arıyor. Büyüyor, ağaçlarla konuşan bir kıza aşık oluyor. Onunla da arasına yollar giriyor, yıllar giriyor. Ama hikâye bu ya, Gezi olayları sırasında İstanbul'da buluyorlar birbirlerini. Gerisi daha bir masal. İlgilisi okumalı derim.
    Kahramanımızın aşkı Meryem, ağaçlarla konuşan Meryem aynı zamanda insanların çevresinde renkli alanlar görüyor, iyi ya da kötü olduklarını ona göre anlıyor ve "Olamaz mı?" diye soruyor. Bunu okuyunca çarpıldım çünkü Orhun çok küçükken bir gün bana "İnsanların çevresinde renkler var" demişti. İyi ya da kötü olduklarını ona göre anlıyormuş. Kırmızı ve ona doğru giden tonlar kötü, mavi ve tonları iyiymiş. Bu konuyu hiç araştırmadım. Güzelsoy neye dayanarak yazdı acaba? Bir gün karşılaşırsam sorarım. Orhun'a tekrar sordum ki bunu aklıma geldikçe yapıyorum zaten. Renkleri gördüğünü her zaman hatırlıyor. Fakat artık böyle bir durum yok tabii. Çocuklara özgü bir şey olsa gerek. Ve yazarlar ne hisli insanlar değil mi?
Şu güzellik yeğenim Nisan'ın kedisi Saşa :) Şimdi kocaman oldu.
    15- ROSENBERGLER - ROBERT VE MICHAEL MEEROPOL
    Rosenberg çifti Amerika'da Soğuk Savaş döneminin casuslukla suçlanan ilk kurbanları. Rusya'ya atom bombası bilgilerini vermekle suçlanıyorlar ve idam ediliyorlar. Suçlamayı kabul ederlerse canlarının bağışlanacağı teklif edildiği halde Ethel ve Julius son ana kadar suçlamaları reddediyorlar. Bu durum ve kitapta yer alan bunun gibi bir takım gerçekler, bana özellikle Julius'un ufak tefek bazı casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu fakat atom bombası konusunda suçlu olmadıklarını düşündürüyor. Çoğu insanın düşündüğü gibi... Devletin elinde kanıt yok. Sadece Ethel'in kardeşinin ve karısının söylemleri var. Rosenberg çifti belli ki günah keçisi seçilmiş, gözdağı vermek için kurban edilmiş. Bu üzücü olayı yazanlar çiftin oğulları. Anne ve babaları idam edildiğinde biri 7, diğeri 10 yaşındaymış. Aile dostları tarafından evlat edinilmişler. Ölüme gideceklerini bilen Ethel ve Julius'un metanetli tavırları bana çok dokundu. Ne olursa olsun, ne yapmış olurlarsa olsunlar, onlar çok iyi bir ebeveyn. Birbirleriyle yazışmalarından anlıyoruz bunu. Çocukları onları görmeye geldiğinde onları nasıl karşılayacaklarını, olanlardan etkilenmemeleri için nasıl davranmaları gerektiğini adım adım planlamışlar. Görüş saatlerinde oyunlar oynamışlar. Kendileri gittikten sonra çocuklarının nasıl yaşayacağına kafa yormuşlar, görüşlerini arkadaşlarına, akrabalarına bildirmişler. Son ana kadar dik durmaları çocuklarına bıraktıkları en büyük miras sanırım.

    16- PİR-İ LEZZET - SAYGIN ERSİN
    Lezzetli mi lezzetli bir roman. Osmanlı saray mutfağında geçiyor. Yazar belli ki saray mutfağı konusuna hakim. Efendim, kahramanımız bir padişah tahta çıktığı zaman şehzade katlinden kurtulan bir şehzade. 
O sırada 5 yaşında. Bir aşçı tarafından saklanıyor. Aşçı İsfendiyar Usta, kendisinin yanındayken çocuğun Pir-i Lezzet olduğunu keşfediyor. Pir-i Lezzet belki bin yılda bir doğuyor. Onun zamanında mutfaklar bereketli, tüm aşçılar maharetli oluyor. En önemlisi Pir-i Lezzet yaptığı yemeklerle, bir orduyu savaşa gönderecek kadar insanları iyi ya da kötü etkileyebiliyor. İşin içine aşk da giriyor. Gizli şehzade, sarayda görev yapmaya başlayan bir aşçı olarak maceralara atılıyor. Merakla okuyoruz, acaba aşkına ve gerçek kimliğine kavuşacak mı?
    Osmanlı mutfağından örnekler bol bu romanda. Yiyeceklerin nitelikleri ve insanı etkileme durumları çok enteresan verilmiş. Örneğin "Sarımsak ikinci dereceden sıcak ve yine ikinci dereceden kuru tabiatlı bir gıda olup, yıldızı Merih'tir" gibi... Esmeramber'i bu kitaptan öğrendim. İspermeçet balinasının kusmuğu. Zamanla kuruyor, kötü kokuyor ama parfüm yapımında kullanılan bir madde. Aynı zamanda bazı şerbetlerde ve tatlılarda kullanılıyor. Google'da küçük bir araştırma yaptım. Yakınlarda İngiltere'de bir adam tesadüfen bir parça esmeramber bulmuş ve epeyi para kazanmış. Göründüğü gibi, roman deyip geçmeyeceksin, iyi bir romandan çok şey öğrenilebilir.

    17- MOR BİR SERSERİNİN GEZİ NOTLARI - OSAMU DAZAI
    Yazar Osamu Dazai'den bir ansiklopedi için doğduğu topraklara, Tsugaru Yarımadası'na gitmesi ve yazması istenmiş. Osamu için bu hac yolculuğu gibi bir şey olmuş. Kitaptan çok yazarın hayat hikâyesi ilgimi çekti ki en başta bundan bahsediliyor. Osamu Dazai, soylu bir aileye mensup. Annesi çok doğum yaptığı için hep hasta. Onu teyzesi ve dadısı büyütmüş. Bu yüzden küçük yaşlarda annesinin bu üç kadından hangisi olduğunun ayırdına varamamış. Hızlı bir hayat yaşamış. Bir geyşayla evlenmek istediği için aile defterinden çıkarılmış. Bir başka kız arkadaşıyla intihara kalkışmış, kız hayatını kaybetmiş. Gençlik yılları tekrarlanan intihar teşebbüsleri, komünist parti işleri ve ilaç bağımlılığıyla geçmiş. İyi bir edebiyatçı olmuş. Evlenmiş, çocuk sahibi olmuş fakat 40 yaşında sevgilisiyle intihar etmiş. İşte bu kafada bir yazarın doğduğu topraklara dönüşünü okumak ilginçti. O toprakları biraz küçümsüyordu.

    18- ZEYTİN AĞACININ GÖLGESİNDE YUNANİSTAN - NAZLI GÜRKAŞ
    Güzel bir Yunanistan rehberi. Nazlı Gürkaş bir süre Selanik'te yaşayıp neredeyse tüm ülkeyi gezdiği için yerinde bilgiler ve tavsiyelerle dolu. Daha önce bu kitaptan bazı bölümleri bir film üçlemesiyle bağladığım yazının linkini ekliyorum. (Sevdiğim Şeyler). Ayrıca, kitapta yer alan, dikkatimi çeken bazı bölümleri örnek vermeden de duramıyorum. Bakınız:
    "Bir an için neredeyse bütün kadınların adının Stella ve Maria, erkeklerin de Ioannis ve Dimitri olduğu ortaya çıkıyor. Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanının içine düşmüş gibiyim." (Bir köy düğünü izlenimlerinden)
    Nikos Kazancakis 1957'de kanser olduğunu öğrenmesine rağmen seyahatlerine devam etmiş. Çin ve Japonya'ya gitmiş. Dönüş yolunda Almanya Freiburg'da ölmüş. Doğduğu yerde, Girit'te gömülmüş. 
Mezar taşında şunlar yazıyor:
                                 Hiçbir şey ummuyorum,
                                 Hiçbir şeyden korkmuyorum.
                                 Özgürüm!
    Osmanlı'ya isyan bayrağını açan, Yanya Aslanı olarak tanınan vali Tepedelenli Ali Paşa, Alexandre Dumas'nın Monte Cristo Kontu'na ilham vermiş.
    Dev kaya kütleleriyle farklı bir coğrafyaya sahip Meteora'yı görmek lâzım. UNESCO korumasında bir bölge burası. Game of Thrones'tan hatırlayacaksınız. Arryn Hanedanı'nın toprakları. Ayrıca bir James Bond filmi ve Tomb Raider'dan bazı sahneler de burada çekilmiş.
    Mamma Mia filminde kilise düğününün yapıldığı Skopelos Adası'nda yılın her gününe adanmış 365 kilise varmış. Oysaki köyde sadece 4 köy var.
    Kardamili'deki Kalogria Plajı, Kazancakis'in Zorba'ya ilham veren kişiyle tanıştığı yermiş.
    Bu kitapta yol haritalarının dışında böylesi bilgiler ve Yunan gündelik hayatından kesitler çok fazla. Yazdıkça yazmaya devam edersem tüm kitabı aktaracağım:) İyisi mi komşu Yunanistan'ı merak edenlere tavsiye ederek burada keseyim.

    19- ÖLÜLER DİYARI - JEAN CHRISTOPHE GRANGE
    Arada mutlaka polisiye-gerilim. Grange romanlarına bayılıyorum. Ölüler Diyarı'nı çıkar çıkmaz aldım. Bir striptizci kızın korkunç şekilde öldürülmesiyle başlayan cinayetler serisinin faili acaba kim? Dedektif Corso, ressam Sobieski, avukat Claudia bu cinayetlerin neresindeler? En ufak bir şey dahi söylemek zor çünkü sonucu açık etme riski var. Gerilim ustası Grange yine konuyu şahane bağlamış.

    20- İSTANBUL'UN ANTİKA TİPLERİ - MAHMUT YESARİ
    O kadar şirin bir kitap ki. Gazeteci Mahmut Yesari, Osmanlı'nın son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yılları arasındaki dönemden enteresan insan tiplerini yazmış. Kapaktaki çizim de ona ait çünkü Mahmut Yesari Sanayi-i Nefise mezunu bir çizer aynı zamanda.
    "Koço Bey, ihmâl olunacak bir şahsiyet değildir. Bütün manasıyla güngörmüş, feleğin germ ü serdini çekmiştir. Kendi nakleder, gençliğinde tam kırk bin sarı lirayı eritmiştir. Bu parayı kumarda, işrette, sefahatte yememiştir. Memleket gezmiş, dünyayı dolaşmıştır."
    Panik yok, kitapta "Feleğin germ ü serdi" gibi eski deyimlerin, sözcüklerin açıklamaları var:)

    21- YEDİNCİ ADAM - JOHN BERGER / JEAN MOHR
    Daha çok sanat yazılarıyla tanıdığımız, "Görme Biçimleri" eseri mutlaka okunası John Berger, bu kez gurbetçileri anlatmış. 1973-1974 yıllarında Jean Mohr ile hazırladıkları çalışmada beden gücü göçüne dair, fotoğraflarla desteklenmiş yazılar yer alıyor. O yıllarda Türkiye'den Almanya'ya çalışmaya gidenlerin çok olması sebebiyle bizden portreler de epeyi fazla. Faydalı bir eser. İlgiyle okudum.
    "Bugün hâlâ İstanbul'un bir gecekondu semtinden, bir Yunan limanından, Madrid'in, Şam'ın ya da Bombay'ın bir kenar mahallesinden bu kitabı ele geçirip ilk okuduklarında nasıl etkilendiklerini anlatan Güneyli okurlara rastlıyorum. Böyle yerlerde kitap doğru bir adrese ulaştı, dostça ilgi gördü. Yedinci Adam bu okurlar için artık sosyolojik ya da birinci dereceden siyasal bir risale değil, daha çok bir aile albümü. İnsanın yakınlarının hikâyelerine, hatıralara, bir dizi yaşanmış anlara rastlayacağı bir albüm."

    22- LEOPAR - JO NESBO
    Polisiye-gerilim sevip de Norveçli yazar Jo Nesbo'yu tanımayan yoktur. Popülerlikten olsa gerek kitapları biraz pahalıdır. Ben de bu yüzden Jo Nesbo'nun kahramanı Harry Hole'un maceralarını okumayı hep ertelemişimdir. Beklenen kitap anneler gününde kardeşimden gelmiştir:) Bu kitapla Harry Hole serisine ortadan giriş yapmış oldum ama bir önceki kitaptaki olaylardan da bahsedildiği için durumu kurtardım. Önceki olaylardan sonra her şeye boş vermiş vaziyette bulduğumuz seri katil uzmanı Harry, her ne kadar suç dünyasından uzak kalmak istese de katillerden kaçamıyor. Bir zamanlar bir dağ evinde tek gece kalmış insanların birer birer öldürülmesi olayını, türlü tehlikelere atılarak çözüyor Harry Hole. "Nesbo mu? Grange mı?" diye soracak olursanız, "Grange'ı tek geçiyorum" derim.

    23- FLAMİNGOLAR PEMBEDİR - ASLI PERKER
    Taa Amerika'dan önerildi bu kitap bana. Seneler önce bloglarımız aracılığıyla tanıştığımız, fakat şimdi yazmayan sevgili Başak önerdi. Ben de böylece ilk kez Aslı Perker kitabı okumuş oldum. Diğerlerini de 
okur muyum? Çıkar çıkmaz alma dürtüsüyle hareket etmeyecek olduğumu bilsem de diğerlerini de okurum. Bu romanın kahramanı Demet'in hikâyesi beni etkiledi. Küçük yaşta annesiyle babasını kaybetmesinin ardından dayısıyla kurduğu sıcak ilişkiyi sevdim. Fatih dayıyı çok sevdim. Ama annesizliğin açtığı yarayı hissettim, hüzünlendim. Aslı Perker bu romanda kendi hayatından yola çıkıp alternatif bir kader düşünmüş ve yazmış. Yani "Annem ve babam trafik kazasında ölselerdi bana ne olurdu?" sorusunun ardından gelen bir hikâye bu.

    24- İMKÂNSIZ SÜRGÜN / STEFAN ZWEIG DÜNYANIN SONUNDA - GEORGE PROCHNIK
    George Prochnik, Zweig'ın hayatını, özellikle sürgün yıllarını çeşitli açılardan okurlara sunmuş. Ayrıntılı, çözümlemeli yazılar. Zweig hayranlarının ilgisini çekecek bir kitap.
    Zweig'ın ailesinin maddi durumu iyi. Onun doğumundan sonra annesi işitme kaybı yaşamış. Bu yüzden kendi kabuğuna çekilmiş, tuhaf diye nitelendirilmiş. Evdeki kalabalık ortamdan sıkılır, kendi kendine sinemaya gidermiş. Zweig'da da sessizlik takıntısı ve "Sessiz kadın" isteği varmış. Çocukluğu dahil tüm hayatında okuyarak teselli bulmuş. "Kitaplar, eziyetleri ve huzursuzlukları dindiren avuç dolusu sessizlikler" söylemi bunu yansıtmakta. İnce zevkleri olan, iyi yaşamayı seven bir karaktermiş. Savaş ortamı tüm incelikleri baltalayan bir durum yarattığı için ne kadar huzursuz olduğunu düşünmek zor değil. Sürgün hayatı yaşamasına rağmen, zaman zaman konfor alanından uzaklaşmak zorunda kalmasına rağmen ve ne yazık ki en sonunda kendi isteğiyle hayatına son vermesine rağmen güçlü durmaya çalışmış. Avusturya dışında kaldığı ülkelerde göçmenler için tek başına bir yardım bürosu gibi görev yapmış. Bazen bu onu çok bunaltmış ama vazgeçememiş. Salzburg'ta yaşadığı şatonun kapısındaki güneş saatine "Güneş burada pek kısa bir süre kalır / Darısı senin başına, pek sevgili konuk" yazdıracağını söylermiş:) Ama kimseden vazgeçmemiş. En sonunda kendisinden vazgeçmiş olması acı. Zweig hakkında çok okudum. Bu kitap da onlardan biri ve epeyce not almışım. Yazmakla bitecek gibi değil. İntihar notunu paylaşarak sonlandırayım. Umarım gittiği yerde ruhu huzur bulmuştur. "Bütün dostlarıma selam olsun! Dilerim, uzun gecenin şafağını görmek onlara nasip olur. Ben, her zamanki sabırsızlığımla, önden gidiyorum."
    Zweig hakkında daha önce paylaştığım, buna ek olabilecek bir yazımın linkini buraya bırakıyorum. İlgilisine... Stefan Zweig...Tanıdık Duygular Üzerinden Kısa Bir Tespit 

    25- KİMDİR BU MİTAT KARAMAN - DOĞU YÜCEL
    Keyifli bir polisiye roman. Kahramanımız bir dedektif değil ama. Bizzat olayların içinde yer alan da, olayları çözen de kendi halinde yaşayan, suya sabuna dokunmayan, sakar, şaşkın Mitat Karaman. Bir gece evinin zili çalıyor. Boş bulunup otomatiğe basıyor Mitat. Gelen giden yok. Bunun ertesi sabahında komşusu Yıldız Hanım'ın balkondan düşüp öldüğünü öğreniyor. Güya sabah namazı için kalktığında balkonda çiçekleri sularken, evine giren hırsızla karşılaşmış ve korkudan balkondan düşmüş. Mitat, otomatiğe bastığı için hırsızı içeri aldığını zannediyor ve içi içini yiyor tabii. Fakat olaylar böyle mi gelişti acaba? Yıldız Hanım öldürüldü mü? Öldürüldüyse katil kim? Dediğim gibi keyifli bir roman. Filminin çekileceği söyleniyor. Uyar sanki. O düşünceyle de yazılmış gibi.

    26- BİR ŞAİRİN GÜNLÜĞÜ - YORGO SEFERİS
    Urla doğumlu Yunan şair Yorgo Seferis'in 1945-1951 yılları arasında günlük tarzında yazdığı kısa kısa yazıların yer aldığı bir kitap bu. Ankara'da bir süre diplomatlık yaptığı günler, Ege kıyıları, doğduğu evi arayışı, Bodrum'da Labranda antik kentinde kalışı ve kazı başkanı Axel Persson'la dostluğu vs.
    "Odamızın kocaman penceresinden deniz ile İki Kardeş'ten Bornova kıyısına kadar İzmir körfezinin bütün amfiteatrı görülüyor. Bakıyor, bıkıp usanmadan bakıyorum. Buraları bırakıp Attika'ya gitmemi çok doğal karşılıyorum. İkisi arasında büyük bir ilgi var: aynı atmosfer, aynı mitoloji; tanrılar bile aynı mizaçla bakıyorlar sanki insana yukarıdan" (İzmir)

    27- BİR RÖNESANS ADAMI / DOĞAN KUBAN KİTABI - MÜJGAN YILDIRIM (Nehir Söyleşi)
    Başarılı mimarlarımızdan, mimarlık tarihçisi Doğan Kuban'ın nehir söyleşisi. Doğan Kuban, Cumhuriyet kuşağı tabir ettiğimiz dönem insanlarından biri. Cumhuriyet değerleriyle yetişmiş, başarı kazanmış, memleketine faydası dokunmuş bu insanları çok önemsiyorum ve hayat hikâyelerinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. İş Bankası Yayınları'nın nehir söyleşileri bu anlamda çok faydalı.
    "Eskiden sağcı, solcu, ırkçı, gelenekçi, ne olursan ol yine de milliyetçiydin" diyen Kuban, mesleki eğitiminde İtalya'dan sonra Amerika'nın onun için çok önemli olduğunu fakat bu ülkelerde kalmayı hiç düşünmediğini söylüyor.
    "Öğreniyorum, dünyayı inceliyorum, ondan sonra kafamı çalıştırıyorum, geçip gidiyorum, işte o kadar".
    "Evet, Cumhuriyet'in yetiştirdiği bir adamım. Bundan gurur duyarım. Anadolu'nun her yerinde okudum. Hepsi de iyi okullardı, bütün hocalarıma borçluyum."
     Doğan Kuban'ın Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi hakkında bir kitabı var. Bu yapıları gördünüz mü bilmem. Ben ne yazık ki hâlâ görmedim ama hep istedim. Kuban, bu yapının İslam dünyasında tek olduğunu söylüyor. Bezemelerine soyut heykel denebilir. Bu bezemelere "Mimariyi saran bir hayâl çelengi" diyor. Hürremşah olarak tanınan, hakkında fazla bilgi olmayan bir taş oymacının eserleri bunlar. 
Ünlü mimar, Hürremşah'ın bezemelerini Gaudi'nin tasarımlarına benzetiyor.
    Ve kitaptan, tarihi mimari meraklıları için son bir bilgi daha... Hani ülkemizde restorasyonun doğru yapılıp yapılmadığını hep tartışırız ya? Doğan Kuban, en iyi restorasyon örnekleri olarak Kalenderhane Camii ve Sait Halim Paşa Yalısı'nı veriyor.

    28- BİR ÖMÜR NASIL YAŞANIR? - İLBER ORTAYLI
    Bir aydından bir başka aydına geçiş yapmışım:) Bu kitabı okumayan pek kalmadı sanırım. 
İlber Ortaylı'nın gençlere, onu ilgiyle takip edenlere anlatabileceği kadar çok şey anlatma gayretini seviyorum. Ne derseniz deyin, arada kızıyor da olabilirsiniz ancak ileri yaşına rağmen oradan oraya koşturan, aktaran zeki bir insandan bahsediyoruz. Benden saygılar sonsuz :) Bu derlemede Ortaylı,  seyahatlerinden, okuduklarından, dinlediklerinden, izlediklerinden örnekler vermiş, tavsiyelerde bulunmuş. Eğitim gibi, kültür-sanat gibi konularda fikirlerini beyan etmiş. Faydalı bir el kitabı niteliğinde çalışma olmuş.
    Kitaptan ilgimi çeken birkaç örnek vermek gerekirse, örneğin "Karizma" kelimesinin orijini itibariyle Yunanca olduğunu, "Yanılmaz" ve "Güvenilir" anlamlarını içerdiğini söylüyor. "Atatürk'e karizmatik deniyor, bu doğrudur. Ama bu anlamda doğrudur. Biz yanlış kullanıyoruz" diyor.
    Entelektüellik konusunda iş dünyasından Ömer Koç'u çok ayrı tutuyor, övüyor.
    "Eski Rusya'yı görmek isterseniz Yaroslav'a gidin" diyor. Bunu not etmeli.
    "Unuttuğumuz Türkçe'nin kökü Tebriz'de. Hâlâ konuşuluyor."
    Eski zaman kadınlarından bahsederken şöyle sözler sarf etmiş: "Bahsettiğim güzeller hakikaten bir de rafineydi, alımlıydı. Nedir bu? Belli ki o insan hayatta düşünmüş, üzülmüş, sevilmiş, görmüş, geçirmiş, güzel şeyler görerek heyecanlanmış, okumuş, okuduğundan etkilenmiş. Bunlar hep insanın yüzüne yansır. Yaşanmışlıklar erkeğin de yüzüne vurur, kadının da..."
    "...Yalnız o İstanbul da İstanbul'du, bambaşkaydı. Artık öyle bir İstanbul kalmadı, yıkılıp gitti. Yıkılması da gerekmiyordu ama yıktılar, şehri görgüsüzce bitirdiler. İşte Anadolu budur. Kendi geleneğinden nefret eder, sırası geldikçe eskiyi yıkar. Bizim millet zaten genelde böyleydi. Misal, Adnan Menderes kadar hem geleneksel Anadolu'dan destek alan hem de o geleneksel Anadolu'nun siluetini görmek istemeyen bir başbakan yoktur."
    "...Şehre Mimar Sinan gibi bakıyor olsaydık, bunları yapmazdık. Şu camilerin etrafını boş tutardık mesela, çevredeki ahşap yapıları muhafaza ederdik. Velhasıl sadece Sinan'ın eserleriyle bile göz zevkimizi koruyabilir, ruhumuzu dinlendirebilirdik. Ama yapamıyoruz."
    İlber Ortaylı da tıpkı Doğan Kuban gibi ve o yaşlardaki pek çok insan gibi, kendi zamanlarında Türkiye'nin her yerinde çok kaliteli bir eğitim olduğunu söylüyor.
    "Umutsuz sanmayın, gençlerden umutluyum."

    29- HİPPİ - PAULO COELHO
    Bu, Hippi kültürünün hakim olduğu yıllarda geçen bir arayış hikâyesi. Brezilyalı Paulo ile Hollandalı Karla'nın "Magic Bus" denen otobüsle Nepal'e yaptıkları yolculuk sırasında maddi-manevi yaşadıklarını konu ediniyor. Paulo, yolculuk sırasında uğranılan İstanbul'da mevlevi kültürüyle tanışıyor ve bir süre burada kalmaya karar veriyor. Karla daha çok inziva peşinde. Nepal'e doğru yola devam ediyor. Biyografik özellikler taşıdığı söylenen bir hikâye bu. Bazı tutarsızlıklar gözardı edilirse, keyifli. Nedir bu tutarsızlıklar? Örneğin, yazar Boğaziçi Köprüsü'nden bahsetmiş ama 1970'te köprü yoktu. Ve yine aynı tarihte İstanbul'a saç ektirmeye gelen yabancılar var mıydı emin değilim. Bu konuda bugünü anlatmış gibi:) Bu özensizliği önceden biliyor olsaydım okumazdım açıkçası.

    30- MARTIN EDEN - JACK LONDON
    Jack London'ın henüz okumadığım romanıydı. Zaman bu zamanmış. Geç kalmışım aslında. Martin Eden'in hikâyesi beni derinden sarstı.  Onun o yazma tutkusu, çalışması, gayreti, kendini buna adaması, çevresine direnmesi, umudunu yitirmemesi, arzusuna ulaşması fakat yolun sonunda onu çok farklı duyguların bekliyor oluşu şahane yansıtılmış, ilmek ilmek işlenmiş. Bireyden topluma yayılan ikiyüzlülük zamansız bir konu. İnsan var oldukça bitmeyecek. Martin hassasiyetinde insanların bunu bilmesi, güçlü durmaya çalışması, kendini koruması şart.

    31- ARTİSTLİK YAPMA - JOHN BADHAM / CRAIG MODERNO
    Bir yönetmen ve bir yapımcının deneyimlerini anlattığı, sinema sektöründe yer almak isteyen gençlere tavsiyelerde bulunduğu bir kitap. Benim gibi sadece merak edenler de okuyabilirler tabii. Çünkü özellikle yönetmen ve oyuncu arasındaki ilişkiye odaklanılmış. Bazı yönetmenlerin ve oyuncuların fikirlerine de yer verilmiş. Şunu anladım ki küçük çocuğumuza nasıl davranıyorsak yönetmenler de oyunculara genelde o şekilde davranmalılar:) Bazen pohpohlayarak, bazen kandırarak, tatlı-sert davranarak, güvende olduklarını hissettirerek, dinleyerek, değerli olduğunu vurgulayarak, psikolojilerini takip ederek vs. Yönetmen psikolog tavrını biliyor olmalı. Yani karşısındakiyle nasıl konuşacağını, onu nasıl yönlendireceğini bilmeli. Kolay değil.
    Kitapta eğlenceli ayrıntılar da var. Örneğin Elia Kazan'ın çektiği Cennet Yolu'nda oynayan James Dean'i, filmin kitabının yazarı John Steinbeck'in hiç sevmemesi gibi .

    32- 83 ÇEYREK YAŞINDAKİ HENDRIK GROEN'UN GİZLİ GÜNCESİ - HENDRIK GROEN
    Hendrik Groen takma bir isim. Kitabın yazarı ve aslında kaç yaşında olduğu bilinmiyor. Fakat olaylar Amsterdam'da bir huzurevinde geçiyor. Kitapta yaşlılık var ama duygu sömürüsü yok. Huzurevinde yaşlılar genelde huysuz, dedikoducu, şikayetçi ve cimri ama Hendrik'in bir arkadaş gurubu var ki özenilecek cinsten. Biz Hâlâ Ölmedik, yani BHÖ grubunu kuran bu arkadaşlar, kaçınılmaz olumsuzluklara rağmen hayatın tadını çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Her ay bir gezi düzenliyorlar örneğin. Sırası gelen kişi o ayın programını yapıyor, gezi günü gelene kadar açıklamıyor. Kimi zaman şarap tadımına gidiyorlar, kimi zaman golf oynamaya vs. Okurken pek farkında değildim ama şimdi düşündüm de sevmişim ben bu romanı.
    "Yılın ilk karı yağdı. Bu şu anlama geliyor; kimse dışarı çıkmayacak ve herkes ihtiyaç maddelerini stok edecek. Aşağıdaki bakkalda tek bir kurabiye veya çikolata kalmamış.
    Savaş kuşağı.
    Zamane gençleri savaşı yaşamış son kuşaktan, o lale soğanı çorbası ve bir tutam havuç için yedi saat yürüme hikâyelerinden sonunda kurtulacaklar."

    33- EĞLENCE BAŞLASIN - NICOLA AMMANITI
    Ammaniti'den okuduğum ikinci roman. İkisi birbirinden çok farklıydı. Bunun konusu absürt. Ses getirecek bir olay gerçekleştirmek isteyen satanist bir grubumuz var. Üyeleri salaklık derecesinde saf insanlar. İtalyan sosyetesinin yer aldığı bir partiye garson olarak sızıyorlar. Partinin verileceği villanın açılışı yapılıyor aynı zamanda. Parti gecesi geniş bir arazide vahşi hayvan avıyla başlıyor. Ünlü bir popçunun yer aldığı konserle bitecek. Satanist grup bu şarkıcıyı kaçırıp öldürmek niyetinde. Plan bu ama olaylar beklenmedik şekilde gelişiyor, ortalık savaş alanına dönüyor. Çünkü villa arazisinin altındaki dehlizlerde bir grup insan yaşıyormuş. Bunlar 1960 Roma olimpiyatlarına katılmış 22 Rus atlet ve birbirlerinden olma çocukları. Rusya'daki rejimden kaçmak için Roma'da kalmışlar, o zamanlar terk edilmiş haldeki Villa'nın dehlizlerine yerleşmişler. Yabanıllaşmışlar, çöplerle besleniyorlarmış vs. Parti akşamı yemek kokularını alıp bulundukları yerden çıkınca, zaten o saate kadar kafaları iyice güzelleşmiş konuklarla karşılaşmaları bir faciaya dönüşüyor. Vahşi hayvanları ve satanist şapşalları da işin içine katın. Çok saçma değil mi? :) 
Uçuk bir roman. Keyifliydi ama:)

    34- HATIRLA BARBARA YAĞMUR YAĞIYORDU - ONUR CAYMAZ
    Şair ve romancı Onur Caymaz'ın denemelerden oluşan kitabı. Hayata dair, edebiyata dair konular... 
İyi bir yazar olmak için önce iyi bir okuyucu olmak gerektiğini söyleyen, Akademi Nar'da Yaratıcı Okurluk Atölyeleri düzenleyen Caymaz'ın yazılarını seviyorum. Bunu da ilgiyle okudum.
    "Türkiye'de yaşayanlar nicedir geniş zamandan bir şey ummuyor. Maymundan geldik dediğimde dedem maymun mu benim yani diye kızıyor. Uzak deyince yirmi yıl geliyor aklına yeni Türkiye'nin. Yirmi milyon yılı düşünmüyor. Yıldızlarda bulunan bir madde var, insanın kemiklerinde de bulunuyor. Yıldızdık desen, ona da inanmazlar. Limon sineğinin de, bizim de genlerimiz var. Ama yeni Türkiye, tüm canlıları kendisi için yaratılmış sanıyor. büyük zamanı görmüyor. Türkiye, Türkiye'den başka şeyle uğraşmamıza izin vermiyor."
    Ve yazarlar dünyasından farklı bir bilgi: Balzac deliler gibi kahve içermiş. İyice krize girince kahve çekirdeği yermiş.

    35- CHARLIE CHAPLIN - KEVIN J.HAYES
    Sinema dünyasının efsane isimlerinden Charlie Chaplin'le ropörtaj yapanların izlenimleri yer alıyor kitapta. Her birinin ortak fikri Chaplin'in muhteşem bir gülümseyişi olduğu. Aslında ropörtaj vermeyi hiç sevmezmiş, rahat konuşamazmış. Daha ciddi rollerde oynamayı istediği halde komediden kopamamış. Kendisiyle özdeşleşen Şarlo karakterinin yürüyüşünü Londra'da bir meyhanenin müdaviminden almış. Adam yaşlıymış, sarhoşmuş ve sürekli ayakları ağrırmış. Genç yaşta paraya ve üne kavuşan Charlie cimri bilinirmiş ama onunla çalışan hiç kimse film aralarında ya da emeklilikte sıkıntı çekmemiş. Ve gizli yardımları çokmuş. Komünistlik suçlamasıyla karşılaştığını, bir seyahatten sonra Amerika'ya geri dönmemesinin söylendiğini biliyoruz. Londra doğumlu olan, Amerika'da üne kavuşan, sonrasında İsviçre'ye yerleşen Chaplin zaten kendini hiçbir ülkeye milliyetçi duygularla bağlı hissetmediğini söylermiş. Tam bir tiyatro aşığıymış. Kimi zaman umursamaz ve egoist, kimi zaman son derece yardımsever, bazen suratsız, bazen çok neşeli, karmaşık bir insan olduğu söyleniyor. Ve kendi sözleri şunlar:
    "Charlie hiç olmadığı kadar insanileşiyor -özellikle Şehir Işıkları'nda- bu iyi midir, kötü müdür bilemem. Eskisine göre daha az salt komik, ama zaman akıyor, ben de zamanla beraber akıyorum ve Charli'de gerçekleşen değişikliklere karşı elimden bir şey gelmez. Onu en başta taşlamacı olarak görüyordum. Onun tariflere sığmaz pantolonu zihnimde geleneksele karşı bir başkaldırıyı, bıyığı insanın kendini beğenmişliğini, şapkası ve bastonu asilleşme çabasını, ayakkabılarıysa sürekli önüne çıkan engelleri temsil ediyordu. Ama gitgide daha insanileşmekte ve şeylerin özüne biraz daha yakınlaşmakta ısrar etti."

    36- VE HİPOPOTAMLAR TANKLARINDA HAŞLANDILAR 
    - JACK KEROUAC / WILLIAM S.BURROUGHS
    Bu kitap Beat Kuşağı'nın ilk kitabı kabul ediliyor. Fakat aslında yazıldıktan yıllar sonra basılmış. Beat Kuşağı yazarlarından Jack Kerouac ve William S.Burroughs, başlarına gelen bir olayı, isimleri değiştirerek, beraberce anlatmışlar. Beat yazarlarının kendine özgü üslubuyla tabii. Arkadaş grubu içinden biri, diğer bir arkadaşlarını kavga sırasında bıçaklamış ve öldüğünü düşünüp nehre atmış. Olayı Jack ve William'a anlattıktan sonra teslim olmuş. Kendilerine söylenen cinayeti polise bildirmedikleri için onlar da tutuklanmışlar. Bu çarpıcı cinayet arkadaş grupları ve kendileri tarafından defalarca yazılmış. Zaten söz konusu olay ve genel olarak Beat Kuşağı hakkında o kadar çok kitap ve film var ki. Kısa ama verimli ve ilgi çekici dönem diyebiliriz.
    Kitabın ismi, o sıralarda gerçekleşen bir sirk yangınından kaynaklanıyor. Haberlerde spikerin 
"Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar" dediğini duymuşlar ve başlık yapmışlar :)

    37- COŞKUYLA ÖLMEK - ŞULE GÜRBÜZ
    Daha önce de bahsetmiştim, en sevdiğim yerli yazar Hakan Günday'dan duyduğumda ve İlber Ortaylı'nın İhsan Oktay Anar'la birlikte beğendiği yazar olarak Şule Gürbüz'ün adını andığında tanıdım onu. Önce Kambur romanının okudum, ardından Coşkuyla Ölmek geldi. Coşkuyla Ölmek dört uzun hikâyeden oluşuyor. Belirgin olaylar yok, karakterler var. Hepsi birbirinden farklı, tüm insanlardan farklı, çözümlemesi zor kişiler. Her birine dair cümleler su gibi aktı benim için.
    "Kışın insanın içine sıcak bir içecek gibi akıttığı tarçın ve mahcubiyette, mahlep ve içe kapanışta, süt ve yanık kokusunda, camın dışı ve pencerenin titreyişinde, arkadan kapıyı örtüp halıya basıştaki emniyette bir şeyler sezip bacağını kırıp oturma ve buzdan bir şeyler öğrenme hali vardır. Bu aralık ile mart ortasına kadar devam eden dönem bir edeplenme ve hali ile bir olma zamanıdır."
    "Bazen çevremdeki arkadaşlara kulak kabarttığımda acaba dünya, bu yusyuvarlak şey nasıl bir dönüşteydi de kiminde mide bulantısı, kiminde eğlence, kiminde yükseklik korkusu, kiminde göğe merdivensiz tırmanma ile beliriyor diye düşünüyordum."

    38- MOZART / DEHANIN GÖLGESİNDE - MARIA DUBLIG
    Sahaftan aldığım, epeyi eski basım bir Can Yayınları kitabı. İlgiyle okudum. Müzik alanında doktorası olan araştırmacı Maria Dublig, özellikle Mozart ve babasının birbirlerine yazdıkları mektuplar üzerinden hareketle sıkı bir biyografi oluşturmuş. Mozart'ın babası Leopold'e hayran oldum. Kendisi de müzisyen ancak Mozart'ın dehasını keşfettikten sonra kendisini ona adamış. Aslında sadece ona değil, kızı Maria'ya da sonsuz ilgi göstermiş. Kızların eğitiminin önemsenmediği bir zamanda kızının iyi yetişmesi için uğraşmış. Her iki çocuğuna da döneminde görünmeyen bir tarzda, pedagojik eğilimlerle yaklaşmış. Mozart'ın bir dahi olduğunu ve bu yüzden sıkıntı çekeceğini anlamış, ömrü boyunca desteğini esirgememiş. Eşiyle beraber Mozart'ın peşinde tüm Avrupa'yı dolaşmışlar, ona göre yaşamışlar. Kadıncağız bir turne sırasında, soğuktan hastalanarak hayatını kaybetmiş. Mozart akıllı ve bunun bilincinde. Aptal gördüğü insanlara tahammülsüz. Kesinlikle eyvallahı yok. Saraydan iş alması için nabza göre şerbet vermesi lâzım ama o bundan hoşlanmıyor, burnunun dikine gidiyor. Dolayısıyla saray çevreleri onu biraz süründürüyor. Özellikle Viyana'daki rekabetçi ortam Mozart'ı çok zorluyor. Küçükken sevimli dehasından dolayı el üstünde tutulduğu Avrupa saraylarında prens ve prenseslerle oynarken, büyüdüğünde aslında onlardan farklı statüde olduğunu anlayıp hâyâl kırıklığına uğruyor. Yine de çok sevdiği İngiltere'den davetler aldığı halde, el üstünde tutulacağını bildiği halde, "Ben koyu bir İngilizim" dediği halde Viyana'dan vazgeçmiyor. Yazara göre Viyana'daki rekabetçi ortam onu besliyor. Hepimizin bildiği gibi erken yaşta nedeni belirsiz bir hastalık sonucu hayatını kaybediyor. Mozart'ı en büyük rakibi Salieri'nin zehirleyip zehirlemediği konusu hâlâ tartışılıyor. Acaba ölüm nedeni neydi? Bir yerde odasının duvarına başını dayayarak yattığı için boyadaki asbestten zehirlenmiş olabileceğini dahi okumuştum. Merak uyandıran bir muamma.Yalnız ben bu Viyanalılar'dan gerçekten hoşlanmıyorum. İki kere gittim, birinde uzun kaldım. Onlar kadar burnu büyük, soğuk insanlara başka bir yerde rastlamadım. Mozart'a da az çektirmemişler. Farklı alanlardaki birçok sanatçının biyografisinde de aynı şeye rastladım. Mozart gibi bir deha öldüğünde özel bir mezar yapılmadığı gibi, hava soğuk olduğu için cenaze töreni de vasat olmuş. Yazık!

    39- DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI - KAZUO ISHIGURA
    Yıl 1948. Yer Japonya. Karakterimiz yaşlı bir ressam. Hem sanatsal yeterlilik açısından meşhur, hem de 2.Dünya Savaşı'nda savaşmak isteyen tarafta olduğu için dikkat çekmiş. Malûm, Japonya Almanya tarafındaydı. Yaşlı ressam, savaşın ardından değişen Japonya'yı anlatıyor, ara ara gençlik yıllarına dönüyor. Bir yandan geleneksel Japon resmine göz atarken, bir yandan Japonya'nın giderek nasıl Amerikanlaştığını öğreniyoruz. Ressamın derin bir pişmanlığı yok. Zamanında ne düşündüyse arkasında. Fikirleri değişmiş olsa dahi o zaman onları düşündüğü için inkârda değil. Oysaki inkâr eden çok insan var çevresinde. Ishigura'nın ayrıntılı anlatımını, karakterlerini seviyorum. Bundan önce okuduğum Günden Kalanlar romanında değişen İngiltere'de eski gelenekleri sürdürmeye çalışan bir uşak vardı, bunda savaş öncesini ve sonrasını yaşamış yaşlı bir ressam. Adam boşuna Nobel almadı.

    40- ZARGANA - HAKAN GÜNDAY
    Hakan Günday romanlarını tamamlamadım. Ama az kaldı. Zargana da okumadıklarımdan biriydi. Diğerlerine göre daha az etkilendiğim bir roman oldu. Şiddet içeren hikâyelere itirazım yok. Gerekiyorsa gerekiyordur, rahatsız olmam. Ancak bundaki şiddet nedense hoşuma gitmedi. Zargana karakterine karşı empati geliştiremedim. Evlatlık olduğunu öğrenen 12 yaşındaki bir çocuk -ne kadar seviliyor olursa olsun- evden kaçabilir ama sonrasında bulununca onun eve dönmesine, sevgilisinin ise arkası olmadığı için hapiste kalıyor olmasına bu kadar takması zorlama geldi. Sevdiğimiz yazarın her kitabına aynı sempatiyi besleyeceğiz diye bir durum yok değil mi? Diğerleri bana fazla fazla yetiyor :) Özellikle Kinyas ve Kayra.

    "...Yanık kokan bir dünya. Tüten insanlar. Dumanlı bir hayat. Cehennemden biraz daha serin bir dünya..."

    41- NEW YORK SEYİR DEFTERİ - BUKET UZUNER
    Buket Uzuner bir sene New York'ta yaşamış. Bu kitapta o dönemden izlenimlerini toplamış. Sonradan yaptığı eklemeyle, 11 Eylül öncesinde New York'ta yaşadığını, o zaman bu şehrin daha keyifli olduğunu belirtmiş. 
    Buket Uzuner belli ki kolay arkadaşlık kuran, başkalarıyla iletişimi yüksek bir insan. Tüm gezi kitaplarından anlaşılıyor bu. İlginç insanlarla karşılaşıyor, güzel tesadüfler yaşıyor. New York'ta yaşadığı apartmanın çamaşırhanesinde tanıştığı Amerikalı kadının editör olması ve kurulan yakın dostluğun ardından onun kitaplarının editörlüğünü yapması müthiş güzel bir şans örneğin. Yazarın yol hikâyelerinde böyle çok karakter var. Sadece mesleki çevreden arkadaşlıklar kuruyor sanılmasın. Apartmanın kapıcısı, evine gelen gündelikçi de sıcak ilişkilerin özneleri. Bu kitapta yazara yardımcı olan Uruguaylı gündelikçinin Atatürk'ün fotoğrafını gördüğünde kim olduğunu sorması ve öğrenince "Aa!Atatürk bu mu? Ne yakışıklı bir adam. Biz okulda Osmanlı Tarihi okuduk, Atatürk'ü biliyorum" demesi ve New York'tan ayrılırken Atatürk'ün resmini ona bırakmasını istemesi hoş bir ayrıntı örneğin. Bu tip insan hikâyelerini yakalayan, aktaran yazarlara bayılıyorum.
    Ve Buket Uzuner'in de hatırlattığı üzere ünlü mimar Le Corbusier'nin dediği gibi 
"Tam yüz kere New York'un bir felaket olduğunu düşünmüşümdür ve tam elli kere de ne müthiş bir felaket olduğunu." Öyle mi acaba? Bilmem. Henüz görmedim :) Amerika vizemin bitmesine iki yıl var. Bu iki yıl içerisinde gidip görür müyüm? Kısmet!

    42- FRAMBUAZLI HAYAT - DEEP TONE
    Benim için yılın son kitabı sevgili blog arkadaşımız deep'e ait. "Sade ve Derin" isimli blogun yazarı deep -her ne kadar kendini açık etmese de- onu takip edenler için özel bir isim. Bloglar arası iletişimi sağlar, yüzleri güldürmek ister, kimseyi unutmaz, çalışkandır, her konuda yazar, çok izler, çok okur, çok dinler. Gizemlidir. Yazıları göz önündedir, kendisi sırlardadır:) Ama bu konuda kimse ısrarcı olmaz. Ona öyle alışmışızdır, takdir ederim. Yaptığı yorumlarla yüzlerde gülümseme yaratır. Ama bilmem ki kendisi ne durumdadır. Bir defasında ona "Umarım sen de mutlusundur" yazmıştım. Bunu kalpten dilerim. İşte bu sıra dışı arkadaşımızın kitabı "Frambuazlı Hayat". Yazdığı beş kitaptan biri. İlk çıkardığı "Sade ve Derin"'i de okumuştum ve hatta yazmıştım ancak bir düzenleme sırasında yanlışlıkla sildim. Bu yüzden onu burada tekrar paylaşamıyorum. Bu kitabında da sevgili deep yine Sanat, İnsan, Yansımalar, Yaz, Müzik gibi başlıklar altında denemelerini ve kısa öykülerini toplamış. Diğer üç kitabını da en kısa zamanda edineceğim ve ona gönülden desteğim devam edecek. Sevgili arkadaşımızın dünyasına girmek isteyenlere tavsiyemdir.
    "İçime bir deli kaçmış sanki. Çıkmıyor içimden. Hadi hadi el sallayın şu deliye. Hâttâ tekme atalım ona hâttâ öldüreyim ben o deliyi. Nefsi müdafaa olur hem. Kendi nefsimi."

    İşte böyle! Benim 2019 listem bu. Şuna dikkat ettim, listedeki fotoğraflar bana ait ama Instagram'ı bıraktığım ağustos ayından beri pek fotoğraf çekmemişim. Instagram için değil kendim için ara ara kitap fotoğrafları çekmem lâzım. Dalga geçiliyor falan ama ben kitap-kahve fotoğraflarını seviyorum:) 
Kahvemiz, kitabımız, gönül rahatlığıyla okuyacağımız huzurlu günlerimiz bol olsun. 2020 sonu listesiyle, belki daha fazla kitapla görüşmek üzere :)


 2018'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM... 
 2017'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...
 2016'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM...


30 Aralık 2019 Pazartesi

MUTLU SENELER! :)

     2019'da 31 yazı yazmışım. Bununla birlikte 32 olacak. Demek ki 12 güne 1 adet yazı düşüyor. Önce fena bir rakam olmadığını düşündüm, sonra önceki yıllara baktım. Az yazı girdiğim yıllardan biri olmuş bu yıl. Blog sayfamın 10.yaşına pek yakışmamış. Çok daha yoğun olduğum, ücretli öğretmenlik yaptığım yıllarda bile daha fazla yazmışım. Anladım ki iş kafada bitiyor. Enerji önemli. İlk defa bu yıl geriye dönüp "Neler yazmışım ben?" dedim ve eskilere bir göz attım. Bu sene epeyi bir içimi dökmüşüm. "Bugünlerde" başlıklı kişisel yazılarımın sayısı 7 olmuş. "Tam da Gününde" yazısını da sayarsak 8. Çok düşündüğüm, çok sabrettiğim bir yıldı. Fazla açılamayan bir insan olsam da, ister istemez bu durum az biraz blog sayfalarına taşınmış demek ki. Sonra en fazla seyahat yazısı yazmışım. Durgun geçtiğini düşündüğüm bir yıldı fakat epeyi gezmişim. Bu durumda "Leyleği havada mı gördün" denir ya hani? Gerçekten de gördüm. Hem de leylek sürüsü gördüm:) Mart ayında mı oluyordu, o kırmızı ipten dilek bilekliği yapmıştım kendime ve çevremdekilere. Leylek görünce çıkarılacağını okudum bir yerlerden. Olmazsa Hıdrellez gelince miydi? 
Onu unuttum. Neyse... Daha bilekliği takar takmaz, kısa bir süre içinde leylek sürüsü gördüm. Etkili mi bilmem, biz yine de doğanın işaretlerine inanalım. Kafam çok farklı şeylerle doluyken seyahat düşünmediğim halde, planlamadığım yerlere gittim. Dolayısıyla Finlandiya, Bali, İzmir, Yunanistan, Sicilya ve tabii ki birkaç senedir ikinci evimiz gibi olduğu için Tallinn yazıları yazdım. Ve henüz Budapeşte seyahatimi anlatmış değilim. Dilerim her sene gökyüzünde kocaman bir leylek sürüsü görürüm:) Seyahat demişken... 1 yazıda da yeni açılan İstanbul Havalimanı'na dair ilk izlenimlerimi paylaşmışım. Buraya ilk gidişimde yolcu değildim. Orhun tatile geliyordu, karşılamaya gitmiştim. 2019'da çok az kitap yazısı girmişim. yalnızca 4 tane. Tabii ki ilk yazım her sene olduğu gibi bir öncekinde hangi kitapları okuduğumu listelemek olmuş. Gelenek bozulmayacak, 2020'nin ilk günlerinde yeni liste gelecek. 2 yazıda İstanbul Kitap Fuarı alışverişimden ve D&R'ın Can Yayınları kampanyasından bahsetmişim. Bir de Boyalı Kuş'u anlatmışım. Beni en çok bu kitap etkilemiş demek ki. Kitap kategorisine "Sevdiğim Şeyler" başlıklıklı yazıyı da ekleyebilirim aslında. Bunda Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabından yola çıkarak 
Before Sunrise, Before Sunset, Before Midnight filmlerine, bu çok sevdiğim üçlemeye geçmiştim. 
O zaman "Sevdiğim Şeyler" yazısını ayrıca film kategorisine de koyabilirim. Hem zaten bunun haricinde sadece 1 film yazısı daha yazmışım. O da yakınlarda sinemada izlediğim "Asfaltın Kralları". Tabi ki bu yıl çok film ve dizi izledim ama hepsini yazmadım. Film ya da dizileri farklı bir söylemim olacaksa, ilgimi çeken bir başka şeye bağlayacaksam ya da muhakkak tavsiye ediyorsam yazıyorum. Tavsiye deyince zaten bilinenlerden bahsettiğim sanılmasın. Örneğin bu yılın en sevilen filmi Joker'i, her yerde bahsi geçerken ben niye tavsiye edeyim, niye anlatayım? On numara film olmuş. Muhakkak gidin demek çok saçma. Belki kendimce analiz edebilirdim. Ama ona da dermanım yok. Yüz yüze sohbet edersek Joker'i konuşuruz:) 
Bu yılın en iyi filmlerinden Parazit ve Bir Zamanlar Hollywood için de aynı şeyler geçerli. Bu arada , ben bu ikisini de beğendim. Parazit saçma gelmedi, Bir Zamanlar Hollywood hiç sıkmadı:) Genelde bu yorumlar yapılıyor da. 45 yaşında artık herkesin ne kadar farklı zevkleri olduğunu idrak etmiş durumdayım. Birinin sevdiğini bir başkasının sevmemesi doğal bir durum. Yani sosyal medyada bu konularda birbirinize girmeyin gençler:) Bu yıl, biraz daha fazla oyun izlemiş olsam da sadece Don Kişot'um Ben ile 
Bir Baba Hamlet'ten bahsetmişim. İkisi de Baba Sahne oyunu. Bir Baba Hamlet'i çok beğendim, 
Don Kişot'a dair eleştirim boldu. 4 adet sergi yazım var. Erdil Yaşaroğlu'ndan "Oyun", Ozan Ünal'dan 
"Bir Var-lık, Bir Yok-luk", Abdülmecid Efendi Köşkü'ndeki "İçimdeki Çocuk" sergisi ve Sakıp Sabancı Müzesi'nden "Rus Avangardı". Tüm sene gezdiğim sergi ya da müzeler bu kadar değil tabii. Daha çok herkesin ilgisini çekeceğini düşündüğüm etkinlikleri paylaşmayı tercih ediyorum. Ben nasıl ki diğer blog arkadaşlarımın tavsiyelerinden faydalanıyorsam, tavsiye de ediyorum, birlikte geziyoruz, görüyoruz. İstanbul dışında olan arkadaşlarımız da bizlerin fotoğraflarıyla gezmiş oluyorlar:) Yılın son kültürel etkinliği olarak Borusan Filarmoni'nin "Müzik Tarihinden Altın Bir Yaprak" konserini paylaştım. Yeni bir yazı olduğu için hatırlanacaktır. Keyifli bir konserdi. Yeni yılın ilk konseri bizim için yine BİFO'nun bir konseri olacak. Dilerim müzikle başlayan yılımız müzik güzelliğinde ilerleyecek.
    İşte, İstanbul Akvaryum yazısını ve teknik bir konuda blog arkadaşlarımdan istediğim yardımı da eklediğimizde benim buradaki yıl sonu dökümüm bu. İçimdeki çok daha başka:) Duygusal anlamda karmaşık bir yıldı. Sabır göstermemiz gereken durumlar da oldu, çok güzel şeyler de yaşadık. E olacak. İnsanız ve her duygu kaçınılmaz bizim için. Dilerim 2020 hem bana ve aileme, hem de bu yazıyı okuyan dostlara en çok iyilik, güzellik getirsin. İki günden az bir süre sonra karşılayacağız onu. Biz yine yakın akraba çevresiyle beraber olacağız. Minik ağacımı, çiçeğimi -artık kendisine ne derseniz- böyle süsledim. 

    Çam ağacı süslemeye, sonra o süsleri indirmeye acayip üşenirim:) Her sene kendimce böyle tembel işi icatlar bulurum. Fakat ne olursa olsun yeni bir yıldan iyilikler ummak, o enerjiyle yeni bir yıla adım atmak güzeldir. O halde, hoş gel 2020 diyorum. Hepimize şahane bir yıl diliyorum.