İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2022 Pazar

BAHARDI... FOÇA'DAYDIK...

     Mayıs ayındaki küçümencik Foça seyahatinden bahsetmek lâzım. Biz bahar zamanı oradaydık ancak önümüz yaz. Birçok kişi Foça'yı biliyor olsa da henüz görmeyenler için, yaz aylarında rotasını nereye çevireceğini düşünenler için bir hatırlatma yapabilirim. Tam bu noktada millette tatil düşünecek durumların olup olmadığı sorgulanabilir. Buna rağmen elimizden geldiğince hayattan kopmamaktır amaç. Ve niyetim kuru muhalefet değil. Tarihe not düşmek sadece. 2022'de gidişat iyi değil. Ama düzelecek. Çalışıp çabalamakla geçen hayatların molası ve en insani haklardan biri olan seyahatlere gönül rahatlığıyla çıkılacak. 

    Foça, özelde her köşesi ayrı güzel İzmir'in, genelde tarihi ve coğrafyasıyla gönüllerimize taht kurmuş Ege'nin bir ilçesi. Askeri terimlerden, düzenden pek anlamam, anlatımımı mazur görün ama oradakilerin söylemlerine göre askeri birimlerin varlığı sayesinde bozulmadan kalmış şirin bir tatil beldesi. Benim ilgi alanıma giren kısmına gelecek olursak... Foça, antik dünyanın 12 İyon kentinden biri... Phokaia. Denizciliğiyle ünlenmiş. Genel kanıya göre ismini -şu an sayıları azalmış olsa da- bir zamanlar denizlerinde çokça görülen Akdeniz foklarından almış. Gerçekten de Phokaia sözcüğü antik Yunancadaki "phoke" yani "fok" sözcüğünü barındırmakta. Biraz daha fazla bilgi için Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nü karıştırdım. Deniz tanrılarından biri olan Nereus'un kızı Psamathe, onunla birlikte olmak isteyen Aiakos'tan kaçmak için fok kılığına girmiş ancak olacakları engelleyememiş. İkisinin birlikteliğinden Phokos doğmuş. Phokos, vakti gelince doğduğu Aigina adasından ayrılıp orta Yunanistan'a geçmiş ve burada Phokis'i kurmuş. Phokis halkı daha sonra bugünkü Foça'ya yerleşmiş. Kurucusunun anneden gelen adı veya Foça kıyılarında yaşayan foklar... Görüldüğü gibi her ikisi de bu güzel beldenin ismine dair ipucu vermekte.
    Antik zamanları bugünle birleştirmeye devam edecek olursak... Bir de Sirenler var işin içinde. Foça'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri Siren Kayalıkları. Sirenler, mitolojik efsanelere göre denizcileri yoldan çıkaran kadın bedenli, önceleri kanatlı, sonra sonra yarı balık formuna evrilmiş, güzel sesli yaratıklar. Kirke, Odysseus yola çıkmadan önce onu Sirenler'e karşı iyice uyarmış. "Denizcilerin kulaklarını balmumuyla kapasınlar, sen de kendini bir direğe bağlat ki güzel şarkılarını dinlesen de yoldan çıkma". İşte bu efsanevi yaratıkların şarkılarını söyledikleri kayalıklar Foça açıklarında. Henüz yaz sezonu açılmadığı için biz gidip göremedik ancak siz bir yaz gününde buraya ulaşan teknelerle yola koyulup civarında güzelce yüzebilirsiniz. O sırada geçmişten gelen bir ürpertiyle kapatabilirsiniz kulaklarınızı ya da Melih Cevdet Anday gibi atılabilirsiniz maceraya, sağ salim geçer gidersiniz:
                            "Kürekçiler hasatsız denizi köpürttüler kürekleriyle,
                        tez yürüyüşlü gemi gün batarken ulaştı Sirenlerin adasına, 
                        yüreğim kopacak gibiydi,
                        kanatlanıp uçacak gibiydi ama
                        Sirenlerin izi bile yoktu ortada.
                        Yalnız bir ezgi, ta derinden,
                        ta içerimden gelen bir ezgi başladı yavaş yavaş yükselmeye;
                        o yabansı, o büyülü türküleri ben söylüyordum sağır gemicilere,
                        yalnız ben duyuyordum Sirenleri.
                        Kirke, bilge tanrıça, selam sana!
                        Sağ salim geçtim kendimi."

Görsel: focadayiz.com

    Biz o güzel mayıs gününde Siren kayalıklarına ulaşamadık belki ama kısa bahar turları yapan teknelerden birine atlayıp, yakın çevredeki diğer adaları ve Foça kıyılarını yerli birer turist gözüyle seyre daldık. Çevresinde tur atıp giremediğimiz, ziyarete açık olup olmadığını anlayamadığımız Foça Beş Kapılar Kalesi'ni denizden izledik. O da antik dünyadan bu zamana ulaşan yapılardan biriydi. Ceneviz, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde daha da büyümüş, her gelenle tarih dizinine bir çentik atmış, yenilenmişti.

    Foça'daki ilk duraklarımızdan biri buram buram Ege havası estiren, gün batımlarında daha keyifli olduğu söylenen Kavala Kafe'ydi. Sahilin bir ucundaki otelimize eşyaları bıraktıktan sonra diğer ucundaki Kavala'ya yaptığımız yürüyüş, İstanbul'dan erken düştüğümüz yolların yorgunluğu üzerimizde olsa da bize iyi geldi. 
Hafif birkaç Ege lezzeti, soğuk içecekler... Foça'nın tarihi Rum evlerinden birinde, güzelim denize karşı, annem, kardeşim, çoluk çocuk, ailecek yapılan sohbetler... 

    Tekne gezisine işte burada depoladığımız enerjiyle heveslenmiştik. Aramızdan iki kişiyi dinlenmeye otele gönderdik, kalanlarla yola devam ettik. Foça'da iki gün böyle geçti aslında. Biraz kalabalıksan kimi kez ortak hareket etmeli, kimi kez farklı enerjide ya da istekte olanları rahat bırakmalısın. Bilin bakalım herkesin her yaptığına tek uyan kimdi? Tabii ki ben! Yeğenimle sahaf aradık, yine onunla arkeolojik kazı alanına göz attık, Orhun'la herkes uykuya gitmişken bira içtik, diğerleri acıkmamış diye ilk akşam eşimle baş başa yemek yedik, ertesi gün iki kardeş iki bacanak Kozbeyli Köyü'ne uğradık vs. vs.vs. Her masada ben vardım:) Kardeşim "Aramızda en dayanıklı sen çıktın" diyor bir de. İlk kez gördüğüm bir yere gittiğimde öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek isterim ama aile seyahatindeki bu hareketliliğimin asıl sebebi kimseye kıyamamaktan kaynaklanıyor:) Amaç eşlik edeyim, anı biriktireyim, bilhassa çocukların istediği bir şey varsa boş geçmeyeyim. Hele ilk gün akşamında otelle merkez arasında birkaç kez mekik dokudum. Biri uyuyor biri uyanıyor, biri acıkıyor, geliyor gidiyor, herkesin yanında ben eşlikçi. Kimini "Sen acıkmadın mı? Bir şey getireyim mi? diye arıyorum. Herkes rahat, uyuyor uyanıyor. Ben ailenin rahatsızı. Yanlış anlaşılmasın, hepsini keyifle yapıyorum. Tipik bir yükselen Yengeç hali:) Güneşim de Yay. Yani gezi, tozu, öğrenme ve anaçlık bir arada. 
    Bir yazı son derece havalı bir gezi yazısı olarak başlamışken ancak bu kadar kişisele bağlanabilirdi değil mi?:) Buraya nasıl geldim bilmiyorum. Öyle ya da böyle... Anlatmaya devam. 
    Foça'daki ikinci günümüzde bir öncekine göre daha bir aradaydık. Keyifli ve uzun kahvaltının ardından, henüz Foça'ya girerken görüp aklımıza yazdığımız yel değirmenlerine gitmeye karar verdik. Tepelik bir alanda bulunan değirmenlere yürüyüş yorabileceği için annem arabada beklemeye karar verdi. O kendince haklı ancak sağlığı ve yaşı müsaade edenler için çok da dik bir noktada olduklarını söyleyemem. Birbirimize renk renk bahar çiçeklerini, kelebekleri göstere göstere, arada bir dönüp Foça manzarasına baka baka, tabii ki fotoğraflar çekerek yavaş yavaş ulaştık değirmenlere. 

    Önümüzde masmavi Foça manzarası, ardımızda tarihin fısıltısı... Şahaneydi. 18.yy'dan kalan değirmenlerin varlığı bir yana, daha fazla ilerlemeye, tırmanmaya karar versek ve araştırmaya girişsek tanrıça Kibele'ye adanmış sunak taşlarını da görebilirdik. Zira antik çağda Kibele'ye adanmış bir tapınağın sınırlarındaydık. Değirmenlere giden yolun başında dikkatimizi çeken tiyatro kalıntısı da bu bölgedeki antik yerleşimi ispatlamıştı zaten. 
Her şey o kadar güzeldi ki kente inerken ayaklarımız geri geri gitti desem yeridir. 

        Değirmenlere tırmanışın ardından birer yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahve çeşitleriyle, ev yapımı tatlılarıyla çok beğendiğim ve tavsiye edeceğim Martı Kafe'de vakit geçirdikten sonra Foça sokaklarında yürüdük. Güzelim evlere göz attık, kedilerle ve hattâ insanlara alışmış pelikanlarla selamlaştık. Yağmur da yağacak gibiydi ama akşama kadar bizi rahat bıraktı. 
    Öğleden sonra yine aramızdan bir gurup ayrıldı ve kalanlar Kozbeyli köyüne yollandık. Gezi yazılarında muhakkak uğrayın denen Kozbeyli'de dikkate değer bir şey bulamadım açıkçası. Çanakkale üzerinden Foça'ya varışımız sırasında gördüğümüz yemyeşil köylerimizden, kasabalarımızdan bir tanesi.





    Kozbeyli'de fazla vakit geçirmeyince Yeni Foça sahiline indik. Yani Foça'nın merkezden biraz daha uzak olan yerleşim bölgesine geçmiş olduk. Ancak fikir edinecek kadar kalamadık. 
    Foça'da geçirilen iki günü, hep beraber keyifli bir akşam yemeğiyle taçlandırdık ve sonlandırdık. Bunun için Fokai Restaurant'ı tercih ettik. Kabul ediyorum, Kavala Kafe gibi burası turistik bir mekân. Kısıtlı süremiz olduğu için keşiften ziyade tercih edilenlere yöneldik ancak kararımızdan da pişman olmadık. Tüm gün gri bulutlarla kaplı olsa da Foça'nın havası bize akşama kadar ıslanmadan gezmemiz için izin vermişti. Fokai'ye girer girmez döktü yağmurunu. Yarı açık, hafif esintili mekânda, yağmur eşliğinde usul usul başlayan sohbetler, çınlayan kadehlerin eşliğinde gülüşlere dönüştü. Ege'de olmanın tadına varıldı. Seyahatimiz böylece sonlandı.
Tekrar görüşelim güzel İzmir! Tatlı Foça!
    Tatlı demişken... Gitmişken uğramamak, uğrayınca bahsetmemek olur mu? Sakızlı, taze sütlü, taze meyveli Nazmi Usta dondurmalarıyla noktalamalı bu yazıyı. Önümüzdeki yazın herkes için tatlı ve renkli geçmesi dilekleriyle birlikte...




    

27 Mayıs 2019 Pazartesi

BİR MÜNASİP ZAMANDA İZMİR...

    Geçtiğimiz Nisan ayının bize armağanlarından biri küçük bir İzmir seyahati oldu. Fırsatı ganimet bildik ve resmi bir işimizi hâlletmek bahanesiyle gittiğimiz bu güzel kentte şahane birkaç gün geçirdik. Alsancak'ı merkez aldığımız seyahatimizde plansız davranıp gönlümüze göre gezdik. Kordon boyunda defalarca gidip geldik. Ayın güneşli fakat en rüzgârlı günlerine denk gelmemiş olsaydık çok daha iyi olacaktı ama bu bile keyfimizi bozamadı.
    Ege'nin güzel şehri, ülkenin modern yüzü İzmir'e bu ilk gelişimiz değildi elbet. Yaz tatili için farklı ilçelerinde konaklamıştık. Çeşitli sebeplerle kısa süreli de olsa merkezde bulunmuştuk 
ya da başka bir yere giderken uğradığımız olmuştu. Ancak eşimle beraber dolu dolu bir Kordon keyfimiz olmamıştı. Bu yüzden kalacağımız oteli Alsancak'tan seçtik ve ilk gün işimizi hallettikten sonra kendimizi körfezden esen rüzgâra bıraktık.

    Anlatmakla, gezmekle bitmeyecek bir şehir burası. 8500 yıllık tarihi, geçmişinde barındırdığı 
32 uygarlığın izleri, Efes'i, Bergama'sı; denizin ve güneşin nimetlerinden sonuna kadar yararlandığımız tatil beldeleri, Çeşme'si, Sığacık'ı ve diğerleri şimdilik bir kenarda dursun. 
Ben bu yazıda bir parça kent merkezinden bahsedeceğim; döneceğimiz gün İzmir'de yaşayan arkadaşlarımızla gittiğimiz Urla'dan ve İnciraltı'ndan birkaç fotoğraf ekleyeceğim. Ve tabii tüm bunları yaparken şehre dair gözlemlerim, seyahatimize ait hislerim yine kelimelerin arasına süzülecek.

    Öğle saatlerinde ulaştığımız şehirde öncelikle Narlıdere'deki işimizi hallettik. Alsancak'tan bir parça uzak olsa da sahilden yapılan önce tramvay, ardından otobüs yolculuğu gözümüze hoş gelen manzaralar sunduğu için keyifliydi. Dönüşte kendimizi İzmir'in meşhur kumrusunu bulmaya adadık. Gelmeden önce fazla araştırma yapmamıştık. Hemen internete girdik, "O mu? Bu mu?" derken Kemeraltı'nda Kumrucu Apo'ya doğru yola koyulmuştuk bile. Yerli halka "En iyi kumru nerede yenir?" diye sorduğunuzda alacağınız cevap genelde "Kumrucu Apo" oluyor. Biz sormadık ama çokca sorulduğunu duyduğum için dolaylı yoldan cevabımızı almış olduk. İstanbul'dan giden yerli turist epeyi boldu İzmir'de. Kumrucu Apo'nun yeri Kemeraltı Çarşısı'nda küçücük, salaş bir büfe. Çarşının labirent gibi sokaklarında kaybolmadan bulması kolay değil. Geleni gideni bol. Salaşlığı herkese hitap eder mi bilemem ama kumrular gerçekten lezzetli ve o bildiğimiz halinden daha farklı. Aslında anladığım kadarıyla İzmir'de kumru her yerde birbirinden farklı. Sabah yenen ayrı, akşam yenen ayrı. Ortak olan tek şey kumrunun ekmeğiymiş. Öyle söylüyorlar.

    Karnımızı doyurduktan sonra Kemeraltı Çarşısı'nda bir parça vakit geçirmeden olmazdı. Fakat çocukluktan beri ara ara tarihi çarşılarında vakit geçirdiğim bir İstanbullu olarak burası bende farklı bir ilgi yaratmadı. Kızlarağası Han'a yöneldik ve meşhur kahvecilerinden birine girdik. Daha doğrusu zorla sokulduk. Belli ki turist olduğun anlaşılınca ısrar kıyamet bitmiyor burada. "Girin kurtulun" gibi espriler hoş mu, değil mi karar veremedim:) Neyse ki yorgunduk, kahveye ihtiyacımız vardı ve bir zamanlar şehrin ekonomisinde önemli yer tutmuş, 18.yy.da en görkemli zamanını yaşamış özel bir yapı olan Kızlarağası Han'da bulunuyorduk. Kemeraltı civarından fotoğrafım yok ne yazık ki. Zira kalabalık ortamda çektiğim fotoğraflar gözüme hitap etmedi. 

    Yorgunluk kahvemizi içtikten sonra Konak meydanına çıktık. İzmir'in sembolü Saat Kulesi restorasyondaydı, sarılıp sarmalanmıştı ve yenilenmiş haliyle gözler önüne çıkacağı günü bekliyordu. Kendisine bir selam çaktıktan sonra deniz tarafına geçtik. Konak Pier dikkatimizi çekmişti.

    Konak Pier bugün içerisinde restoran ve kafelerin, sinemanın, sanat galerisinin yer aldığı bir alışveriş merkezi olarak kullanılıyor. Fakat bildiğimiz alışveriş merkezlerinden farklı bir yer burası. 19.yy'ın ikinci yarısında Fransızlar tarafından gümrük binası olarak inşa edilmiş. Neden Fransızlar? Çünkü devir kapitülasyonlar devri. İlk kez Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransızlar'a tanınan ekonomik haklar zamanla artarak 1700'lerde en yüksek noktasına ulaştı. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşması ile kaldırıldı. Görünen o ki Konak Pier o günlerin bir simgesi gibi bugünlere ulaşmış. Yüzyıllarca uluslararası ticaret yapılan İzmir limanında Fransızlar'dan bir hatıra. Mimarının Paris'in simgesi meşhur Eiffel Kulesi'nin mimarı Gustav Eiffel olduğu söyleniyor ama bu bir tevatür. Ben gerçek olmadığını düşünüyorum.



    Konak Pier'e veda ettikten sonra gittikçe alçalan güneşle birlikte Konak'tan Alsancak'a kordon boyunca aheste aheste yürümeyi tercih ettik. Kâh denize çevirdik yüzümüzü, kâh ara sıra eskinin çok sesliliğini hatırlatan Rum evlerini seçtiğimiz kordon boyu binalarına...

    Geceyi Kordon boyunca dizilmiş balıkçılardan birinde tamamladık. Özellikle bir restoran belirlememiştik. Şöyle bir gittik geldik ve gözümüze en sıcak geleni seçtik. Henüz perşembe akşamıydı, hafta sonuna bir vardı fakat neredeyse tüm restoran ve kafeler geç saatlere kadar kalabalıktı. Dört bir yandan yükselen sohbetlerle, gülüşlerle cıvıl cıvıldı Kordon boyu. Bize de 
o güzel İzmir akşamında kalabalığa karışıp evliliğimizin yıl dönümünü kutlamak düştü. Ve hafıza tuhaf şey... Çocukluğumdan aşina bir melodi takıldı dilime. "... Bir münasip zamanda / Mesela saat 10'da / Buluşalım Kordon'da / Der gibi geldi bana" şarkısını söyleyip durdum :)

    İzmir'deki ikinci günümüzün ilk durağı Dostlar Fırını'nıydı. Malûm, bu şehir boyozuyla da ünlü. Dostlar Fırını bu lezzetli hamur işinin tadılacağı en iyi yerlerden biri. Çeşit o kadar bol ki burada. Ispanaklı, peynirli, çörek otlu, enginarlı, patlıcanlı, mercimekli, tahinli... Yok yok... Ballı Kocaman boyozun geliri Koruncuk Vakfına gidiyormuş. Bu da hoşuma giden bir ayrıntı.

    Dostlar Fırını her daim kalabalık. Özellikle sabah saatlerinde önünde uzun bir kuyruk oluyor. Sıraya bakıp içeride yer olmadığını düşünmeyin. Boyozlarını alıp giden İzmirliler çoğunlukta. Biz misafiriz, uzun uzun oturup yemeye vaktimiz var. Üst kata çıkıyoruz. Dekorasyon da çok keyifli. 33 yıl önce hizmete giren fırın yenilenmiş, şık bir kafeye dönüşmüş. Zamanında hamur açılan tezgâhlar masa olmuş. Duvarlara eski ustaların fotoğrafları asılmış.

    Eşim "Börek işte" deyip geçse de boyoz bende farklı:) Bir sonraki gün de yine benim isteğimle kahvaltımızı burada yaptık. Denediğim birkaç çeşit içinde en çok enginarlıyı ve tahinliyi beğendim.

    Dostlar Fırını otelimize yakındı. Dediğim gibi Alsancak'tayız. Kahvaltımızı yaptıktan sonra kısa bir yürüyüşle Kordon'a çıktık, günün ilk kahvesini içtik. Ardından Atatürk Evi Müzesi'ni ziyaret ettik.

    1.Kordon üzerindeki Atatürk Müzesi binası, 1922'de İzmir'e giren Türk ordusunun karargâhı olarak kullanılması açısından önemli. Bu tarihlerden birkaç ay sonra düzenlenen İzmir İktisat Kongresi sırasında Atatürk'ün şahsi çalışmalarını burada yürütmesi ve 1930-1934 yılları arasında şehre her geldiğinde bu evde kalması da müzeye önem kazandıran diğer ayrıntılar.

    Bu müzeyi daha önce 2006 yılında ziyaret etmiştim. Şimdiki hali eskisine göre çok daha özenli. Sevindim.

    Atatürk Evi Müzesi'nden çıktıktan sonra ufak bir yürüyüşle Arkas Sanat Merkezi'ne ulaştık. İzmir'e geldiğimde uğramayı planladığım mekânlardan biriydi. Her ülkede sanatın koruyuculuğunu üstlenen, sanat eserlerini izleyicilerle buluşturan aileler, şirketler vardır. 
Arkas Holding de bunlardan biri. Fransız Fahri Konsolosluk binasının denize bakan bölümü kiralanmış, restore edilmiş ve sanat merkezi olarak kullanılmaya başlamış.



    Arkas Sanat Merkezi'nde şu sıralar Temmuz ayına kadar sürecek olan "Arkas Koleksiyonu'nda Post-Empresyonizm" başlıklı bir sergi var. Bu sergi birkaç ay önce İstanbul'da Tophane-i Amire'deydi. Gitmiştim, görmüştüm. Ancak eserler öyle kıymetli ki ve İzmir Kordon'daki bu tarihi binaya öyle yakışmışlar ki tekrar keyifle gezdim. Binanın kendisi de görülesi olunca burada epeyi bir vakit geçirdik.



    Arkas Sanat Merkezi binası 1825-1835 yılları arasında inşa edilmiş. Malzemesinin taş olması sebebiyle 1922'deki büyük yangından kurtulabilmiş. Bugün İzmir'de kesinlikle görmemiz gereken şık mekânlardan biri durumunda. Bir de Bornova'da Arkas Deniz Müzesi olduğunu biliyorum fakat ne yazık ki onu gezmek için vakit ayıramadık. Bornova'ya yolu düşeceklere benden hatırlatma olsun.

    Müze ziyaretlerimizin ardından, İzmir'e gelmeden önce muhakkak uğramayı kafama koyduğum Sevinç Pastanesi'ne uzandık. Zaten Alsancak'ta, Kordon'da bulunduğumuz noktaya uzak olmayan bir mesafedeydi. Çevremizi izleyerek, alışverişe çıkmış kalabalığa karışarak, mağazalara girip çıkarak ulaştık pastaneye. Lezzetli birer pastayı hak etmiştik.

    Sevinç Pastanesi, İzmir'in en eskilerinden biri. Neredeyse her ünlü pastacının hikâyesinde olduğu gibi, Karadeniz'in karşı kıyısına gidip öğrenilen zanaat söz konusu. Rize'den Kırım'a giden Pelit Ailesi'nin, döndükten sonra 1957'de açtıkları bir yer Sevinç Pastanesi. O tarihten beri İzmir'in simgelerinden olagelmiş. Buluşmak isteyen İzmirliler halâ bu mekânın önü için randevu verirlermiş. Bir zamanlar İzmir Fuarı'na gelen ünlüler ve kent sosyetesi için vazgeçilmez bir yermiş burası. Menü katalogunda o günleri yansıtan Ajda Pekkan'lı bir fotoğrafın olması hoş bir ayrıntıydı. Ben anı yazılarından, romanlardan biliyordum Sevinç'i. İzmir'e gittiğimde uğramak istedim. Kalabalıktı. Müdavim oldukları garsonlarla muhabbetlerinden belli olan müşterilerin yanı sıra bizim gibi yerli turistler de çoğunluktaydı. Menü şahaneydi. Pastaların, kurabiyelerin arasından hangisini seçeceğimize karar verirken zorlandık. Çilekli milföyde karar kıldık. Lezzetliydi.

   Bu satırları yazmadan önce Ekşi Sözlük'e girip Sevinç Pastanesi hakkında neler yazılmış bakmak istedim. Hatırı sayılır fazlalıkta kişi orta yaşlıların mekânı olduğunu söylemiş. Ben en azından o gün , o saatte böyle bir durum gözlemlemedim. Her yaştan müşterisi vardı. Hattâ orada oturduğumuz süre içinde gelip giden pek çok çocuk olduğunu, personelle tanışıklıklarını gördüm. "Ooo! Hoş geldin" diye karşılananlar, sarmaş dolaş olunanlar vardı. Çok hoşuma gitti. Yine Ekşi'de "Garsonlar suratsız" diyen olmuş. Hayır! Personel son derece sıcak ve ilgiliydi. Tabii ki ürünlerin bir şeye benzemediği de söylenmiş. Vallahi benim yediğim pasta şahaneydi. Bizim insanımız karalamayı niye bu kadar seviyor anlayamıyorum. Olumsuzluktan beslenenlerin çokluğuna da inanamıyorum. Neyse... Ben sevdim. İzmirli olsaydım, Sevinç'te sık sık pasta-çay keyfi yapardım. Bir de İzmir'in meşhur bombası var, yiyeni çok gördüm ama o an tercih etmedim. 
Belki de Sevinç'ten bol bol "bomba" alırdım :)

    Enerji yüklememezi yaptıktan sonra yine Kordon'a çıktık, yine bol bol yürüdük. Dario Moreno Sokağı'na ve buradaki Tarihi Asansör'e kıyıdan kıyıdan yayan gitmeyi tercih ettik. Yolumuz uzundu, çok da rüzgâr vardı ama umursamadık. Kâh hızlanarak kâh yavaşlayarak güzel İzmir saatlerinin keyfini çıkardık.

    Dario Moreno, Aydın'da doğan, İzmir'de büyüyen, Fransa başta olmak üzere tüm dünyaya kendini müziğiyle ve rol aldığı filmlerle tanıtan muazzam bir isim. Muazzam diyorum çünkü çok küçük yaşta babasız kalıp, bir süre yetimhanede büyüyüp, çeşitli işlerde çalışıp, o sırada gitar çalmayı ve Fransızca'yı kendi imkânlarıyla öğrenip dünyaya açılmak hiç kolay değil. Bizler TRT'li yıllardan Dario Moreno şarkılarına aşinayız. Bugün kendisini tanımayanlar için "Deniz ve mehtap sordular seni, neredesin?" demem yeterli olacaktır sanırım.



    50'li yıllarda Fransa'nın en ünlü sanatçılarından biri olma imkânına erişen, her zaman ve her yerde İzmirli olduğunu ısrarla belirten Moreno'nun bu şehirde bir süre oturduğu evin sokağı onun ismiyle taçlandırılmış. Çok sevdiği İzmir onu unutmamış. Eski Yahudi evlerinin bulunduğu sokak bugün sağlı sollu dizilmiş küçük kafelerle turistlerin gözdesi durumunda. Gittik, gördük, Dario'yu sevgiyle andık. Eve döndüğüm günden beri Spotify'dan ara ara "Dario Moreno'suz 40 Yıl" albümünü dinleyip duruyorum. Brigitte Bardot ile film çeviren, Ankara'da Orhan Veli ile aynı otel odasını paylaşan, Zeki Müren'le hiç geçinemediği söylenen Moreno'nun hareketli hayatı gerçekten bilmeye değer, takdire şayan. Huzur içinde uyusun.

    Kısacık ama keyifli Dario Moreno sokağının bitiminde İzmir'in simgelerinden biri olan 
Tarihi Asansör yer alıyor. Asansör için Instagram hesabımda şunları yazmıştım:
"Bir şehre tepeden bakmak... Her yerde, her dönemde keyifli. İzmir Karataş'ta tarihi asansör binası vardır. Aşağıdaki bir sokağı yukarıda bir başka sokağa bağlar. Şehrin gayrimüslim yerlisi Nesim Levi tarafından 1907 yılında yaptırılmıştır. Çünkü 155 merdiveni çıkmak yaşlılar ve çocuklar için zordur. Asansör günümüzde de Karataş sakinleri tarafından kullanılıyor tabii ama turistik amaca hizmeti ön planda. Bizim gibi İzmir'e gezmeye, görmeye gidenler asansörün ulaştığı yerde körfez manzarasının tadını çıkarıyorlar. Bir zamanların gayrimüslim vatandaşlarının miraslarından biri burası. İki sokağı birbirine bağladığı gibi geçmişle bugünü ve anlayışı engin gönülleri de birbirine bağlamaya devam ediyor."



    Asansörle ulaşılan noktadan İzmir manzarası şahane. Biraz daha fazla vakit geçirmek için rüzgâra aldırmadık, burada hizmet veren kafenin masalarından birine oturduk ve körfeze karşı kahvelerimizi içerek güneşi uğurladık.

    İzmir'deki ikinci günümüzün akşamı, eşimin asker arkadaşının ailesiyle beraber geçti. Yolumuz bu şehirden her geçtiğinde görüşmeye çalışırız. Askerlik gibi hayati bir deneyimin hayatımıza kattığı güzel insanlar onlar. Gecemiz sayelerinde daha da güzelleşti. Ertesi gün de beraber olmayı planlayarak ayrıldık.

    Şehirdeki üçüncü günümüzün akşamüzeri saatlerinde İstanbul'a dönecektik. Havaalanına geçmeden önceki vaktimizi değerlendirmek için erken saatlerde arkadaşlarımızla buluştuk. Benim isteğimle yine Dostlar Fırını'ndaki kahvaltının ardından Urla'ya doğru yola çıktık. Fakat Urla'nın keyfine varamadım. Rüzgâr şiddetini öyle bir arttırdı ki güneş ışıkları hiçbir şekilde ısıtmaya yetmiyordu, açık havada gezmek mümkün olmadı. Gel gör ki yelkenciler için durum şahaneydi tabii. Urla'da o gün onlarca yelkenlinin katıldığı bir etkinlik vardı. Rüzgârda uça uça açıldılar denize. Bir süre onları izleyip pazara yöneldik. Enginar mevsiminde Urla'da olmak bir şans:) Bilirsiniz, burada festivali bile yapılıyor. Enginarı çok severim, almadan dönemezdim.



    Pazardaki şu otlara ne dersiniz? Tembel Avrat Otu :) 12 çeşit otu üşenenler için doğrayıp hazır etmişler. Tabii ki aldım:) İstanbul'da güzel börek harcı oldu kendileri. Doğrayanların ellerine sağlık! 

    Daha İzmir'e gitmeden önce bir gün de Urla'ya geçeriz diye düşünerek ne hayaller kurmuştum. Fakat rüzgâr ve beraberindeki soğuk kafamı allak bullak etti. "Sen nereye istersen oraya gidelim" diyen arkadaşlarımın da desteği olmasına rağmen elimde olmadan saçmaladım ve Urla'da Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi'ni görmeyi unuttum. Genelde bir şehrin sakinleri turist gibi her ayrıntıyı bilmezler. İstanbul'dan farklı bir yerde "Senin sayende ben de öğrenmiş oldum" diyen tanıdıklarım çok oldu. Dolayısıyla İzmirli arkadaşlarımız da bu evi bana hatırlatamadılar. Ben ise önceden planlarım dahiline almış olmama rağmen, unuttum! Oysaki görmeyi istiyordum. Bir an önce sıcak bir yere geçelim isteği kafamı karıştırdı. Neyse, bir başka zaman, hattâ yaz aylarından birinde yine yolumuzu o civarlara düşürmemize sebep olsun. Benden önce giden gören olursa benim için de gezsin, beni ansın:) 
    Necati Cumalı gibi Urla ile özdeşleşen birçok isim var aslında. Onlardan biri Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Yunan yazar ve şair Yorgo Seferis. Urla'da doğmuş ve 14 yaşına kadar burada yaşamış. Doğduğu ev bugün otel olarak kullanılıyor. Ve bir de Tanju Okan... Tire'de doğmasına rağmen kendisini Urlalı addeden, yıllarını burada geçiren, Kadınım isimli teknesiyle denize açılan, sahildeki bir kayanın üzerinde şarkılar söyleyen sanatçının ebedi istirahatgâhı da bu güzel Ege kasabasında. Yeri gelmişken, Tanju Okan'ın  Dario Moreno şarkılarını da seslendirdiğini hatırlatmak gerekir. Hatırlayanlar da olacaktır zaten.

    Sanatçının Tanju Okan Parkı'ndaki heykeline bir selam çakmadan dönmedim. Bir süre önce okuduğum habere göre bu park yenilenecekmiş, daha işlevsel hale getirilecekmiş. İyi olur. Aslında Urla'ya bir de Tanju Okan Müzesi çok yakışacaktır.

    Serin Urla rüzgârından kaçmak için arkadaşlarımız bizi daha korunaklı bir yere, Özbek Köyü'ne götürmek istediler. Daha önce görmediğim bir yer. Her zaman yeni yerler tanımaya hazırım.
    Özbek Köyü'nde aslında Özbekler değil Türkmenler yaşıyormuş. Köyün isminin neden bu olduğu konusunda kesin bir bilgi yokmuş zira tarihi belgeler yıllar önce hükümet konağında çıkan bir yangınla yok olmuş.
    Özbek köyü şirin, tipik bir Ege köyü. Kadın girişimcilerin fazlalığıyla tanınmış. Turistik bir hava kazanan köydeki işletmelerle, pazar yerindeki tezgâhların çoğu kadınlara ait. Biz burada 
Taş Kahve'nin sevimli ortamında sohbete oturduk. Türk kahvelerimizin acılığını ev yapımı tatlılarla yumuşattık. Taş Kahve'de bir de gürül gürül yanan bir soba görmez miyiz? Hemen yanındaki masaya kuruluverdik.

    Kahvelerimizi içtikten sonra köyde ufak bir yürüyüş yaparken Bulut Atölyesi'ne rastladık. Türgen Şevki Bulut'un el yapımı ahşap eşyalarla, minyatürlerle, deniz ve kara atıklarını güzelleştirerek dönüştürdüğü tüm objelerle dopdolu, rengârenk bir atölye burası. İsterseniz alışveriş yapın, isterseniz sadece sohbet edin ancak şu şirin merdivenlerde fotoğraf çektirmek amacındaysanız Şevki Bey'in sokak hayvanları için yaptığı yardımlara destek olmadan dönmeyin.


    Urla'dan sonra istikametimiz İnciraltı oldu. Burası Balçova'ya bağlıymış. Kısa bir süre içindeki izlenimlerime göre yemyeşil bir bölge burası. Güzel havalarda epeyi kalabalık oluyormuş.
Biz sahil kısmında vakit geçirdik. Sıra sıra dizilmiş balıkçı teknelerinden birinde balık-ekmek keyfi yaptık. Kadın arkadaşlarımızın elinden tertemiz, mis gibi balıklar yedik. Bunu şunun için söylüyorum. İzmir'de her alanda kadın çalışan varlığı kendini gösteriyor. Örneğin tramvay duraklarında kadın görevliler çoğunlukta. Tramvayı kullananı da var. Bu durum dikkatimi çekti ve memnun oldum.

    Çok kahve bende çarpıntı yapıyor ama sohbet sırasında kahve de iyi gidiyor:) Balıklarımızı yedikten sonra bir başka tekneye geçtik ve bir sağa bir sola yalpalanan ortamda dökmemeyi başararak kahvelerimizi yudumladık. Artık İstanbul'a dönüş saatimiz yaklaştığı için arkadaşlarımızla sohbetimiz iyice koyulaşmıştı.

    Vakit darlığından dolayı biz gezemedik ama İnciraltı'na yolunuz düşerse ve ilgiliyseniz aşağıdaki fotoğrafta uzaktan görünen savaş gemisini ve yanındaki denizaltını gezmenizi öneririm. Bunlar birer müze. Donanmamızda görev yapmış, hizmet süresini tamamlamış, bugün denizciliği anlatan gemiler. Birkaç sene önce İspanya Malaga'da mecburen demirlemiş Türk savaş gemisine rastlamıştık. Yanlış hatırlamıyorsam NATO göreviyle Kanada'ya giderken teknik bir sıkıntı yaşamışlardı ve düzelmesini bekliyorlardı. O sürede gemiyi ziyarete açmışlar. Ancak İspanyollar ve diğer turistler gemiye o kadar ilgi göstermişler ve hücum etmişler ki birkaç gün sonra ziyareti sonlandırmak zorunda kalmışlar. Her gün plaja gidip gelirken önünden geçiyorduk, askerlerimizle selamlaşıyorduk. Bizi gemiye davet ettiler, gezdirdiler. Müthiş bir deneyimdi. Yabancıların askerlerimize ilgisi de görülmeye değerdi doğrusu. İzmir'deki savaş gemisini görünce aklımıza Malaga'daki anımız geldi. Bu gemiyi de gezmek isterdik. Ancak dediğim gibi vakit elvermedi. 
Bir başka sefere diyelim.


    İzmir'e bu ziyaretimiz böyle geçti. Daha önce gördüğümüz yerlerden Kadifekale'ye çıkmadık, Agora ören yerine ve Arkeoloji Müzesi'ne uğramadık. Yine aynı şekilde daha önce gördüğümüz Karşıyaka'ya geçmedik. Ha vakit olsaydı yine giderdik. Kültürpark'ı da listeme yazmıştım ama ona bile fırsat bulamadık. Çok koşturmalı değil, sakin bir İzmir, hattâ Kordon gezisini planlamıştık.
Kordon'a çıkan caddeler
    Kordon Boyu renkli, cıvıl cıvıl, gençleriyle havalı. Özellikle bu bölge hep Selanik'e benzetilir ya? Bence bizim kordon Selanik'tekine fark atar:) Bir zamanlar, Özal döneminde bu hattın otoyol yapılmak istenmesine inanamıyorum. Buna karşı çıkarak hukuk ve çevre mücadelesi veren herkesi; bugün İzmirlilerin keyifle gezdiği, sosyalleştiği, yeşilin ve mavinin tadını çıkardığı bir yer haline getiren rahmetli belediye başkanı Ahmet Priştina'yı takdirle anmak gerek. Şehirciliği betondan ibaret görmemek gerek. İnsanların sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmemek gerek.

    Kordon'da mutlu mesut gezerken, Gündoğdu Meydanı'ndaki Cumhuriyet Ağacı heykelinin önünde fotoğraf çektirmek istedik. Üç kişilik liseli grubu durdurduk, rica ettik. Fotoğrafımızı çektiler, ufak bir de sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince bir tanesi "Biz de keşke orada yaşasak, burası köy gibi" demez mi? Önce bir kalakaldık. Sonra "Yapmayın, etmeyin, şehrinizin kıymetini bilin arkadaşlar" dedik:) İstanbul güzel ama bir savaş meydanı gibi. Herkesin burnundan soluduğu, kavganın eksik olmadığı bir yer haline geldi. Ne yazık ki saygı, sevgi azaldı. İzmir'in her yeri aynı değildir muhakkak. Ama özellikle bu sefer çok nazik insanlarla karşılaştık. Kahve içtiğimiz ya da yemek yediğimiz mekânlarda yan masadan kalkıp giderken "afiyet olsun" diyenler çoktu. İstanbul'da bu nadirdir. Bir başka örnek, boyoz yediğimiz fırında kasada uzun bir kuyruk vardı. En öndeki kız "En iyi kumruyu nerede yerim?" diye sordu ve kasadaki bey anlatmaya başladı, uzun uzun da anlattı. Arkada hiç kimse "Haydi, sizi mi bekleyeceğiz?" diye bağırmadı. Yine markette aynı şekilde bir sıra durumunda herkes sakindi. İstanbul'da bu da az yaşanır bir durum. Kısacası, gençlerin macera isteklerini, dışarıya açılma heveslerini anlıyorum ama bunu İzmir'i köy gibi görerek dillendirmemek daha normal bir durum olur sanırım. Böyle köye can kurban:)

    İzmir'de yapacak çok şey var, görecek çok yer var, tarihinde okunacak çok bilgi var. Ben bu baharda kısacık bir seyahatin bana göre İzmir'inden bahsettim. Herkesin İzmir'i kendine :) 
Hatam varsa İzmirli dostlar hoş görsün. Zira çok İzmirli arkadaşımız var. Eksiğim varsa da tamamlasınlar:) Tekrar görüşene kadar hoşçakal güzel İzmir...






25 Ağustos 2017 Cuma

CİTTASLOW HAREKETİ VE SIĞACIK...

    Geçtiğimiz günlerde "Sakin Şehir" ünvanlı Seferihisar'ın sayfiye bölgesi Sığacık'a kısa bir ziyaret gerçekleştirdik. 2009 yılında İzmir'e bağlı Seferihisar'ın Cittaslow, yani Sakin Şehir seçildiği haberini okumuş ve görmek istemiştim. Kısmet bugüneymiş.
    Hazır bayram tatili de yaklaşıyorken ilgilenenler için Seferihisar-Sığacık gezimi anlatmaya başlamadan önce kısaca Cittaslow hareketinden bahsetmem gerekiyor. Cittaslow, küreselleşmenin herkesi aynılaştırmasına, hızın getirdiği mutsuzluğa karşı oluşturulan uluslararası bir hareket. İtalya merkezli bu hareket 1999 yılında kurulmuş ve belli kriterleri karşılayan yerleşim birimlerine Sakin Şehir ünvanı verilmeye başlanmış. Chianti ilk Cittaslow olurken, bizim ilkimiz Seferihisar olmuş. Organizasyona dahil 28 ülke var. Cittaslow kentlerinde yerellik destekleniyor, hayatın sakin akışı içerisinde herkesin birbirini tanımasına önem veriliyor, doğal enerji kullanımı şart koşuluyor. Kısacası Cittaslow ünvanlı kentlerde hayat sakince ve katkısız akıyor. İşte bu yüzden bu şehirlerin sembolü salyangoz:)
    Seferihisar'ı merkeziyle değil çevre köyleri ve Sığacık gibi sayfiye bölgesiyle bir bütün halinde bu hareketin parçası olarak görmek gerekiyor. İlk önce merkezi ziyaret ederseniz hayalkırıklığı yaşayacaksınız demektir. Asıl olay Sığacık'ta ve bağlı köylerde. Biz birkaç gün Sığacık'ta kaldık, ne yazık ki köyleri gezme imkanımız olmadı. Ancak bilhassa Bademler Köyü'nde aklım kaldı. Kendi tiyatrosu, kütüphanesi olan; Türkiye'nin en temiz köyü seçilen; Susuz Yaz filminin çekildiği  Bademler'i İzmir'e otomobille gittiğimiz bir başka zaman ziyaret etmek için aklıma yazdım. O zamana kadar gidenler benim için de gezerlerse mutlu olurum.

    Bu seyahat de annemle baş başa gezdiklerimizden biri oldu. Seferihisar'ı görmek istiyormuş, en sevdiği seyahat arkadaşı olarak beni seçtiği için, ikimiz için de uygun olup denk düşen bir zamanda, kendisinin sponsorluğunda aniden orada bulduk kendimizi:)
    Dönüş günümüzde birkaç saat Seferihisar merkezini gezmenin haricinde 3 gece Sığacık'ta kaldık. Az önce belirttiğim gibi Sığacık, Seferihisar'ın sayfiye bölgesi. Çevresi mavi bayraklı plajlarla bezeli, tipik Ege kasabasında olduğunu hatırlatan sokaklarıyla ve pazar günleri kurulan yerel pazarıyla meşhur, sakin ve sevimli bir tatil beldesi burası.
    Booking.com yurtiçi rezervasyona kapandığından beri otel, pansiyon vs. bulup yer ayırtmakta çok zorlanıyorum. Diğer sitelere alışamadım ve biraz da kızgınlığımdan elim gitmiyor onlara. Dolayısıyla Sığacık'ta konaklama konusunda internette ufak bir araştırma yaptım ve çok da didiklemeden birkaç yere telefon edip tarihi Kaleiçi bölgesinde Antik Butik Otel'de yer ayırttım. Eğer hafta sonu gidecekseniz kesinlikle önceden yerinizi ayırtmalısınız. Bizim orada olduğumuz cumartesi günü çok geç saatlere kadar kalacak yer arayanlarla karşılaştık.

    Kaleiçi, Sığacık'ta konaklamak için en keyifli bölgelerden biri. Küçük ve sevimli pansiyonlarda misafirlerin çok sıcak karşılandığına tanık oldum. Daha büyük otelleri 
ya da tatil köylerini tercih edenler ise civar plaj bölgelerine uzanacaklar.
    Bizim sokağımız sanırım Sığacık Kaleiçi'nin en fotojenik sokaklarından biriydi. Özellikle hafta sonu fotoğraf çekimi yapılan gelinlerden, nişanlılardan, sünnet çocuklarından geçilmiyordu.
    Aslında bütün sokaklar birbirinden güzeldi. Ticari ya da özel olsun, Sığacık Kaleiçi'nde bütün evler dikkat çekme konusunda birbiriyle yarışıyor gibiler. Bir akşam evinin duvarlarına renk renk çiçekler boyayan bir kadına rastlayıp sohbet ettik. Zamanında belediyenin renkli ahşap pencereler, kapılar gibi süslemeler konusunda yardımcı olduğunu, kiracısı olduğu kendi evinin o zaman bundan bir şekilde faydalanamadığı için çok sade durduğunu söyledi. Çareyi duvarlara çiçek yapmakta bulmuş.







    Onca ev içerisinde en dikkat çekeni aşağıdaki evdi sanırım. Sahibi hakkında ipuçları veren ayrıntılarla bezeliydi. Öncelikle Atatürk portreli bayrağıyla dikkati çekiyor ve gönül alıyordu. 

Sonra her bir köşesinde hayvansever bir evsahibinin varlığını işaret eden ayrıntılara rastlanıyordu. Zarif bir kuş evi vardı mesela. Çatısında leylek heykelleri, duvarlarda hayvanlarla ilgili güzel sözler ve daha bir sürü dekoratif öge. 
Bir de her saat pencereye çıkıp gelen geçeni izleyen pek havalı bir kedi.

     Sığacık antik çağlara kadar uzanan bir geçmişe sahip. Bir zamanlar Teos olarak anılan kent, M.Ö 1000 yıllarında 12 İyon kentinden biri olarak kurulmuş. İlerleyen satırlarda bahsedeceğim Antik Teos Kenti bugün ziyarete açık. Sığacık'ta Selçuklu ve Osmanlı izleri de belirgin. Sur içinde bugün yerli yabancı gezginleri keyifle ağırlayan güzelim evlerin sıralandığı Sığacık Kalesi, altyapısı Selçuklular zamanından olmak üzere 16.yy'da Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos Seferi'ne hazırlık amacıyla, askeri nedenlerle yaptırılmış. 


    
    Tarihi kale, konserlere ve gösterilere de evsahipliği yapmakta. Bizim orada olduğumuz tarihlerde programda Fatih Erkoç, Levent Üzümcü gibi isimler yer alıyordu. Bir süre önce Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular Sığacık Kalesi'nin misafiri olmuşlardı. İlgilenenler için her sene yaz aylarında kamp ortamı içerisinde yazı ve sinema atölyeleri gerçekleştirildiğini de belirtmeliyim. Sanat dünyasının yetkin isimlerinin öğretici olduğu bu atölyeler senelerdir dikkatimi çekiyor. Gel gör ki katılmak mümkün olmadı. Biz hayal edip hayalimizi yollayalım evrene. Belki bir gün olur. 

    Tatilimizin cumartesiye denk düşen ilk günü çevreyi keşfetmekle geçti. Akşamında Teos Marina civarındaki balıkçılarda yedik yemeğimizi. Sığacık'ta balıkların tazeliğinden emin olabilirsiniz. Sıra sıra dizili lokantaların hemen yanıbaşındaki balık halinde her gün sabah 10.30'da taze taze getirilen balıkların satışı yapılıyor. Görmek izlemek mümkün. 
    Teos Marina'ya bu aşamada parantez açmak gerekiyor sanırım. Her turistik sayfiye yerinde olduğu gibi burada da tekne ve yatların durağı olan marinaya ayrı bir önem verilmiş. Sığacık'ın küçüklüğüne nazaran Teos Marina oldukça havalı. Mağazaların, kafe ve restoranların yer aldığı bu mekan özellikle akşam saatlerinde vakit geçirmek açısından keyifli. Civarında yer alan hediyelik eşya standlarını ziyaret etmek de aynı şekilde...

    Pazar günü Sığacık için oldukça özel. Çünkü Cittaslow hareketinin gereklerinden olan yerel pazar bugün kuruluyor. Sırf bu pazar için civar illerden gelenler ve tur gezginlerinin de katkılarıyla oldukça kalabalık bir ziyaretçi yoğunluğu yaşanıyor. Bahar ve kış aylarında daha da kalabalık olduğu söyleniyor. 
    Gezmesi keyifli bir pazar burası. Hele benim gibi ottan, bitkiden anlamayan biri için farklı şeyler görmek, Ege lezzetleri tatmak şahane bir deneyimdi. Burada her şey ev yapımı, el emeği. Enfes börekler, reçeller, zeytinyağlılar bir yana sırf giysi ve takılar için belli bir bütçe ayırıp gitmekte fayda olduğunu düşünüyorum:) Fotoğraflarım ortamı anlatmakta yetersiz, inanın bundan çok daha fazlası var Sığacık Pazarı'nda.

    Tatilimizin ikinci gününde yapmak istediklerimizden biri deniz sefasıydı ancak pazarda kendimizi kaybedip fazlaca dolaşınca vazgeçtik. Bir süre dinlendikten sonra akşam üzerine doğru Teos Antik Kenti'ne doğru yola koyulduk. Antik Kent Sığacık merkeze yakın ancak ulaşım yok. O yüzden taksi kullandık. Annemle zor olacağı için biz tercih etmedik fakat isteyenler yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle de ulaşabilirler. 
    Antik Çağ'da İzmir ve Aydın kıyılarında yer alan 12 İyon kentinden biri olan Teos, 
M.Ö 1000'li yılların başlarında kurulmuş. Bugün, şehrin koruyucu tanrısı Dionysos'a adanmış tapınağıyla dikkat çekmekte. Tarihte ilk aktörler birliğinin Teos'ta kurulmuş olması, tragedyayı esinleyen tanrı olan Dionysos'la bağlantılı olsa gerek. 
    Teos'u ziyaret edenler Bergama veya Efes gibi ayakta bir antik kent görmeyi bekliyorlar. Teos bugün onlar kadar görkemli değil belki ama zamanında ne kadar büyük bir kent olduğu belli. Kalıntıları izleyerek geçmiş zamanın hayalini kurmalı; asırlık zeytin ağaçlarının altında, kuş sesleri eşliğinde gezerek Dionysos gibi doğayla bütünleşmeli burada.
    
    Antik Çağ'dan günümüze hızlı bir geçişle tatilimizin üçüncü gününe uzanmak biraz tuhaf olacak ama neylersin ki memleketimiz toprakları geçmişle bugünü aynı anda yaşatacak güzellikte. O güzelliklerden biri de denizlerimiz. Artık denizle buluşmalı. 
    Seferihisar 13 adet Mavi Bayraklı plajla İzmir birincisiymiş. Bunların içinden 10 tanesinin halk plajı olması Türkiye birinciliğini getirmiş. Tatilimizin üçüncü gününde Akkum, Akarca, Ürkmez, Doğanbey gibi seçeneklerin arasından Sığacık merkeze en yakın olan Akkum Plajı'nda karar kıldık. Merkezden ulaşım minibüslerle mümkün. Yürüyüş ve taksi tercihleri yine mevcut.
    Akkum'da halk plajında şezlonglar ücretli fakat tercih etmek zorunda değilsin. Biz boş şezlong bulamadığımız için özel plaja yöneldik. Şezlong bulamayışımız akla aşırı kalabalık bir plaj getirmesin. Muhtemelen hafta sonu öyledir fakat o gün pazartesi olduğu için gayet makul bir kalabalık vardı. 
    Seferihisar'da istisnasız denizin çok soğuk olduğunu duymuştum. Nasıl gireceğim diye düşünürken sıcacık bir suyla karşılaştım. Dönemseldir muhtemelen ama yine de bir kez daha anladık ki kesin konuşmamak lazımmış. 
    Sığacık'taki son gecemizde methini fazlaca duyduğum Milos Balık'ta yedik yemeğimizi. Ege'ye özgü mezeleriyle ün yapmış, Yunan tavernaları tarzında, Ege'nin her iki yakasından müziklerin çınladığı, sıcak ve sevimli bir restoran burası. Balıklar, mezeler enfes. Boşuna tavsiye edilmemiş diyorum ve ben de tavsiye ediyorum:)
    Onlarca meze içerisinden seçim yapmak o kadar zor ki. Menüyle epey bir haşır neşir olup inceledikten sonra seçtiğimiz her şey çok lezzetliydi ancak fesleğenli mezgiti tek geçiyorum.

    Yemek demişken, sakin Şehir Sığacık'ta tahmin edersiniz ki Slow Food fikri egemen. Fast Food tarzının tersi bir akım bu. Yine yerellik ve sağlık ön planda. O yüzden burada hemen hemen tüm yiyeceklerden, restoran ve kafelerden memnun kalacaksınız. Sağlık ve lezzet bir yana dekorasyonlarıyla da keyif veren mekanlar oldukça fazla. Bu aşamada iki tavsiyede daha bulunmak istiyorum. İlki La'dude Art Cafe. Lezzetli menüsü ve sıcak ortamıyla dikkatimizi çekti. Otlu gözleme, enginar şiş, zeytinyağlı dolma vs. derken iki kere ziyarette bulunduk. Birinde kalabalık İtalyan guruba denk geldik. Cittaslow İtalya merkezli olduğu için sanırım, arada sırada İtalyan turistlere rastlanıyor. Bu şehirleri tek tek geziyorlardır muhtemelen. Hoş bir fikir.
    Bir de Fehu Konak Nitelikli Kahve Evi'ni tavsiye edeceğim. Farklı dekorasyonunu gördüğünüzde içeri girip bir fincan kahve içmek isteyeceksiniz zaten. 

   



    İşte bizim kısa Sığacık tatilimiz böyle geçti. İstanbul'a döneceğimiz gün uçuştan önce Seferihisar merkeze gidip Kent Belleği Anı Evi'ni ziyaret ettik.  Burası eski zamanların Zenşiye Güler Konağı. Bugün giriş katında Seferihisar'ın tarihine ait günlük kullanım eşyaları sergileniyor. İkinci kat ise Belediye'ye ait kadın dayanışma platformu olarak kullanılıyor. Kafeterya olarak düzenlenmiş bahçe ve terasında yerel yiyecekleri tatmak mümkün. 




    Şimdi gelelim ulaşıma. Blog yazılarında genellikle otomobille gidenlerle karşılaştığım için gitmeden önce bu şekilde pek bir bilgi edinemedim. Sora sora buluruz mantığıyla hareket ettik. Benim yazımı okuyup hava yoluyla gideceklere yardımcı olmak isterim. Seferihisar ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı arası 55.km. Yani aslında bir seferde gidilecekse 1 saat bile sürmeyecek olan bir yol. Ancak toplu taşımacılığı tercih edecekseniz, havalimanından direkt ulaşım olmadığı için indi bindi derken ortalama 2.5 saatlik bir süre bekliyor sizi. Havalimanından çıkınca sola dönüp ESHOT durağına gidecek ve saatleri belli olan Üçkuyular otobüsüne bineceksiniz. Şoföre Üçkuyular'dan sonra Seferihisar'a gideceğinizi söyleyeceksiniz. O da size Üçkuyular'daki ESHOT durağını ya da Seferihisar'a giden minibüsleri gösterecek. Üçkuyular-Seferihisar arası otobüsü hiç beklemeyin. Çünkü çok beklersiniz. En iyisi minibüs. Sallana sallana gidiyor ama hiç olmazsa sık sık kalkıyor. Seferihisar'a geldikten sonra Sığacık veya nereye devam edecekseniz onun minibüslerine bineceksiniz. Seferihisar-Sığacık arası mesafe kısa. Taksiyi de tercih edebilirsiniz. Ulaşım uzun sürüyor ama gittiğine değiyor. 
   Sığacık'ı çok sevdik. Annem yerleşme hayalleri kurmaya başladı:) Bu hayali kuranlar ve hatta gerçekleştirenler çok olsa gerek beldede inşaat faaliyetleri çok fazla. Ev fiyatlarının son yıllarda arttığı söyleniyor. Bu dikkatimi çeken bir ayrıntıydı. Cittaslow olabilmek için belli bir nüfusu aşmamak gerektiği için ileride durum tehlikeye girer mi bilmem. Şu an yapılaşma fazla göz yoran bir seviyede değil ama umarım daha da artmaz, umarım Sığacık yerelliğini kaybetmez. 
    Seferihisar'ın ilk Cittaslow kentimiz olduğunu söylemiştim. Ardından devamı geldi tabii. Diğer Sakin Şehirlerimiz Perşembe, Akyaka, Halfeti, Şavşat, Taraklı, Gökçeada, Yenipazar, Yalvaç, Uzundere,Eğirdir, Vize, Gerze ve Göynük. Gördüğüm var görmediğim var. Umarım tek tek gezmek nasip olur. Bak yine dileyip yolladım evrene:)