Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2020 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

  Bugün "Sevgili Günlük" havasındayım. Günler birbirini tekrar eden aynılıkta akıyor ve ben bir şeyler bekleyen ama bunun ne olduğunu bilemeyen ergenler gibi yazmak istiyorum. Zamanında çok yazdım, oradan biliyorum. 

    Gerekmedikçe dışarı çıkmamak, en kötüsü buna alışmak canımı çok sıkmaya başladı. Alıştığıma inanamıyorum. Normal şartlarda her daim sergi kovalardım, hangi film vizyona girmiş takip ederdim, kardeşimle birbirimize konser haberleri atardık. Hepsini çoook özledim. Sanki hiçbiri tekrar yaşanmayacakmış gibi geliyor. Fakat geçtiğimiz kış aylarında bu sene denize girmeyeceğimi de düşündüğüm için ve akabinde birkaç gün de olsa denizle buluştuğumdan içimde bir umut kendini gösterip gösterip geri çekiliyor. Yine sinemaya, tiyatroya, konserlere gideriz değil mi? Aslına bakarsan tiyatro konusunda düzenleme yapılmalı ve salonlar tedbirli şekilde açılmalı diye düşünüyorum. Uçakla birkaç saat yan yana yolculuk yapılıyorsa, bir boşluklu oturma düzeniyle, çok uzun olmayan oyunlar pekala izlenebilir. 

    Bak şimdi aklıma geldi. Her Ağustos Beylikdüzü'nde "Barış ve Sevgi Buluşmaları" olurdu. Paralelinde Sahaf  Sokağı açılırdı. Yazarların, oyuncuların biri gelir biri giderdi. Ahmet Mümtaz Taylan ve Hakan Günday konuşmasını Yekta Kopan sunardı mesela. Bunun gibi toplantılar... Vaktim oldukça konuşmaları kaçırmazdım, muhakkak sahaflardan alışveriş yapardım. Her akşam bir konser olurdu. Edip Akbayram'ı ilk kez burada dinlemiştim. Bu sene hiçbiri yok. Üzücü... 

    Hava çok sıcak, pencereler, balkon kapısı devamlı açık. Yakındaki bir evden sürekli zurna sesi geliyor. Birisi azimle zurna çalmaya çalışıyor. Sebat edenlere saygımızdan ses çıkarmıyoruz ama devamlı aynı ezgileri çalıyor, arada kesiyor başa dönüyor, bazı notaları tekrar tekrar basıyor ve bu benim gerçekten başımı şişiriyor. İlk anlaşılır parçası "Kandıramazsın beniii, susturamazsın beniii" diye bir şarkı vardı ya, o oldu. Üstüne bir de evde Orhun klasik gitar çalışıyor:) İlkokuldaki gazlama zamanlarına döndük. Çalışıp çalışıp bize "Nasıl?" diye soruyor. "Aferin oğlum" diyoruz:) Hakikaten fena da gitmiyor. Kulağı var çünkü çocukken 2-3 sene piyano çalışmıştı. Gençken ben de gitara heveslenmiştim ama becerememiştim. Şartlar bugünle aynı değildi tabii. Şimdi internetten her şeyi izleyip öğrenebiliyorsun. Neyse... Şuna bağlayacağım. Zurna gitardan daha çok ses çıkarıyor.

    Geçenlerde birkaç gün telefonsuz kaldım. Sebep dezenfekte ederken içine sıvı kaçırmak. Ekranı bozuldu. Durduk yere gereksiz bir masraf çıktı. "Üstüne biraz daha ekle telefonu değiştir" diyenler oldu ama telefonumdan memnundum, tamiri tercih ettim. Devamlı telefon değiştirenlerden değilim çok şükür. Bilinçsizce tükettiğimiz her elektroniğin atığı bize çevre kirliliği anlamında geri dönüyor. Tam şu noktada Netflix'teki "Down To Earth With Zac Efron" adlı belgeseli tavsiye edeceğim. Bugünlerde onu seyrediyorum, son bir bölümüm kaldı. Zac Efron -ki isimden tanımasanız da yüzünü görünce oyuncu olduğu aklınıza gelecek- süper gıda uzmanı arkadaşı Darin Olien'le dünyanın özellikli bölgelerine gidiyor, tarım konusunu, yenilenebilir enerjiyi, sağlıklı yaşamı ve bunun gibi konuları anlatıyor, gösteriyor. Son derece bilgilendirici. Örneğin Peru'daki bölüm çok iyiydi. Olası bir felaket durumunda tarımın devam etmesini sağlamak için kurulan merkezlerden biri Lima'daymış. Kıtlık zamanı kullanılacak en pratik yiyecek hangisi? Tabii ki patates. Burada yüzlerce çeşit patates üzerinde çalışılıyordu. Dünya üzerindeki bu gibi noktaların yer aldığı bir haritayı gösterdiler. Böylesi kurumların varlığı beni mutlu ediyor. Ancak birileri insanlık adına çalışırken birilerinin kafasının da yalnızca kötülüğe çalışması ayrıca düşündürüyor ve üzüyor. Adamlar oturmuşlar "Dünya bir felaket yaşarsa insanlığın devamını nasıl sağlarız?" diye kafa patlatıyorlar. İşi gücü boş işlerle uğraşmak olan komplo yanlıları da herkese şüpheyle bakıyor, herkesten kötülük bekliyor, her yenilikten korkuyorlar. Neyse... Konu derin, fikrim bol. Bir başka zamana... Belgesele dönecek olursak, Down To Earth'ün bir parça turizm yönü de var. Programı küresel iklim krizi açısından da izleyebilirsiniz, sadece bir turist olarak da aynı şekilde ilginizi çeker. Bu bakımdan çok başarılı buldum. Sıkmadan, yormadan aktarmak, uyarmak en güzeli. Bir yandan böyle şeyler seyrediyorum, üzerine çokça düşünüyorum. Bir yandan Covid 19 korkusundan telefonumu sabunlayıp bozuyorum. Kendimi çok salak hissediyorum.

    Bugünlerde izlediğim bir başka dizi Marcella. İngiliz polisiyesi. Marcella başarılı fakat inanılmaz sorunlu bir polis. Dizinin havası, başroldeki kadın dedektifin farklı kişilik özellikleri bana İsveç-Danimarka ortak yapımı Bron/Broen'i hatırlattı (Bu diziyi yazmıştım daha önce çünkü çok severim). Bir baktım ikisini de Hans Rosenfelt yazmış, yönetmiş. Bron/Broen'i karamsar bulanlar bunu da sevmeyebilirler fakat tam benlik diziler bunlar. Sorunsuz insan var mı ki, diziler, filmler, romanlar güllük gülistanlık olsun?

    Haydi bir de ne okuduğuma değineyim. "Tatar Çölü'nü" bitirdim, Huysuz Virjin biyografisi olan "Katina'nın Elinde Makası'na" geçtim. Biyografi uzun süredir kitaplığımdaydı. Arkadaş hediyesiydi. Seyfi Dursunoğlu'nun zaman içinde çok röportajını okuduğum için yeterince tanıdığımı düşünüyordum, biyografiyi bekletiyordum. Yakın zamanda hayatını kaybetmesi beni üzdü ve kitaba yöneldim. Tatar Çölü'ndeki -her ne kadar kurgu karakter olsa da böyle insanlar da var malûm- Drogo'nun basiretsizliğinden, çakılıp kalmışlığından sonra Seyfi Dursunoğlu'nun ne istediğini bilip bunları gerçekleştirme gayreti bana çok iyi geldi. Düzenin dışındaki insanlar iyi ki varlar. 

    İşte böyle. Oradan biraz, buradan biraz oldu... Böylesi yazılarda yorumlar çok ilgimi çekiyor. Çünkü herkes kendisine yakın gelen kısımla, ilgilendiği kısımla ilgili yorum yapıyor -tıpkı benim yaptığım gibi-  ve ben hemen otomatik analize girişiyorum:) Çok insan var, çok fikir var. Dolayısıyla herkesin huyu farklı, psikolojisi, beğenisi, zevki farklı. Bu güzel bir şey. Yazının paragrafları arasındaki boşluk için kusura bakılmasın. Neden oldu bilmiyorum. Teknik değişiklikler olduğundan beri zorlanıyorum. Baktım baktım, paragraf aralığını düzeltme yolunu bulamadım. O yüzden aynen yayınlayacağım. Şu an fazla uğraşmak istemiyorum. Geçen yazıda da fotoğrafları silememiştim. Telefonum bozulduğu için fotoğrafları bizimkilerden istemiştim. Örneğin denizdeki o el benim değil, kardeşimin:) Sonra telefon geldi, fotoğraflar geldi. Bence kimse benim kadar güzel çekememiş:) Değiştirecektim fakat kaldıramadım hiçbirini. Yazı karakteri ve puntosu hakkında da sıkıntılarım var. Büyük punto tercih ediyorum. Ancak değişiklikler olduğundan beri, daha önce tercih ettiklerim iyice bir büyüdü. Küçültünce de fazla küçülüyor. Bakalım. Umarım bir ara hallederim. Şimdi ben gideyim, hazır zurna sesi de kesilmişken Down To Earth'ün son bölümünü izleyeyim.

    

    

 

23 Mart 2020 Pazartesi

ÇİÇEKLER, KİTAPLAR, DİZİLER... BU GÜNLERDE İYİ GELENLER..

    Evden ailecek çıkılmadığı zaman ev işi bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor. Her ne kadar -en azından bizdeki durum bu- erkekler yardımcı olmaya çalışsalar da benim gibi her daim "Dur sen yapamazsın" tepkisiyle hareket eden kadınların işi zor. Delirmemize az kaldı. Fakat yine de şikâyet etmiyoruz, başta sağlık çalışanları olmak üzere işinin başında olan herkese saygı duyuyoruz, evde kalıyoruz, virüsün yayılmasını önlemeye gayret ediyoruz. O yüzden bu konuyu daha fazla uzatmayacağım, işten güçten ve salgının gidişatını her türlü medyadan izlemenin dışında kalan vakitte neler yaptığımdan bahsedeceğim. Malûm tavsiye alıp verdiğimiz bir dönem bu.
    "Nasıl olsa evdeyiz, boş zamanımda kendimi dizilere, filmlere vururum" demiştim ama yeterince olmuyor. Çünkü kafa yerinde değil. Çok az izliyorum. Eşim de çalışmaya devam ettiği için beraber film izlemelere başlamadık. Bu zor günlerde bana Frankie ve Grace arkadaşlık ediyor. Dizinin komedi olması gündemden uzaklaşmamı sağlıyor. 
    İki orta yaşlı kadının hikâyesi bu. Eşleri yıllardır iş ortağı. Bir gün ortaya çıkıyor ki meğer gönül ortaklıkları da varmış. Birbirlerine senelerdir aşık olan iki adam artık aşklarını saklamamaya, ömürlerinin son yıllarını birlikte geçirmeye karar vermişler. Korona virüsü mü daha sarsıcı yoksa böyle bir durumla karşılaşmak mı bilemedim:) Kırılan, üzülen, şaşıran Frankie ve Grace ortak yazlık evlerinde beraber yaşamaya başlıyorlar. Karakterleri, yaşam tarzları çok farklı. Olaylar 30-35 dk. süren diziler halinde tatlı tatlı ilerliyor. 6 sezon var. Her gün bir doz Frankie ve Grace fena olmaz. Eğer başlarsanız ve beğenirseniz Korona günlerinde sizi epeyi bir oyalayacaktır:) Başrollerdeki Jane Fonda ve Lily Tomlin' izlemek inanılmaz keyifli. Jane Fonda'ya zaten bayılıyorum. Özellikle Vietnam savaşı karşıtlığı takdire şayandı. Ve bir de güzel yaşlanıyor kadın. Hem fiziksel anlamda hem düşünsel anlamda.
    Frankie ve Grace'ten önce Witcher'ı izlemiştim. Orhun oyununu ve kitaplarını çok sevdiği için diziyi bekliyordu, o bekledikçe ben de merak ettim. Bu kadar beğeneceğimi tahmin etmiyordum. Çabucak bitiriverdim. Henry Cavill dikkatimi çeken bir aktör değildi fakat bu dizide bayıldım. 

    Moskova'da Bir Beyefendi'yi okuyorum. Birkaç sayfası kaldı. Evlere kapandığımız bu günlerde okunacak en güzel romanlardan biri bu. Çünkü Kont Aleksandr İlyiç Rostov da kaldığı otelden çıkamıyor. Bolşevik İhtilâli'nin ardından kurulan düzen, onu daha önce yazmış olduğu bir şiir yüzünden cezalandırıyor. Neyse ki bu bir ölüm cezası ya da sürgün değil. Ona uygun görülen, ihtilâlden sonra konaklamaya başladığı Metropol Otel'den ömür boyu çıkmama cezası. Moskova'nın ünlü oteli ve çalışanları ile bazı daimi müşteriler Kont'un tüm dünyası oluyor. Kont, zarafetle bezeli geçmiş yaşantısının ona kazandırdığı tarzdan ödün vermeden yeni durumlara uyum sağlamayı başarıyor. Okuyucuyu kendine hayran bırakıyor.

   Sanırım salgın günlerinde beni en çok oyalan şey, motif üzerine motif ekleyerek bitirmek üzere olduğum yatak örtüsü oldu. Yaklaşık iki yıl önce heveslenip başlamıştım. Sonra pişman olmuştum, nasıl bitireceğimi düşünüyordum fakat bırakmak da istemiyordum. Orhun'un nekahet döneminde evden çıkmayışımın ardından gelen bu salgın günleri sebep oldu ve resmen terapi niyetine ördüm de ördüm. Bir de baktım bitirmek üzereyim. Son bir sırası kaldı. 
    Fotoğrafta iyi çıkmadı, renkleri gerçekte çok daha güzel. Ayrıca yanlış anlaşılmasın iki kişilik yatak için kocaman bir örtü bu:) Ve motifleri de ufak üstelik. Niye böyle bir işe kalkıştım, ne ara bitirdim anlayamıyorum ama mutluyum. Evlerden çıkacak duruma gelelim, Gemlik'teki halama götürüp alt tarafını kaplattıracağım ve ondan sonra mutlu mutlu, renkli renkli kullanacağım. 

    Renk demişken... Bir süredir çiçek yetiştirme denemeleri yapıyorum. Şu güne kadar hiç beceremediğim bir şey bu. Kaktüsü bile kurutuyorum ve çok üzülüyorum. Fakat mevsimden dolayı ortalığa o kadar güzel çiçekler çıkmaya başladı ki geçici ev hapsimizden önceki günlerde dayanamayıp aldıklarım oldu. Evlere kapanma ihtimaline karşı alışveriş yapmak için markete gidiyordum, mercimek yerine çiçek alıp dönüyordum. Guzmanya aldım mesela. Yani adının guzmanya olduğunu sanıyorum:) Daha sonra şu mor çiçekleri aldım. Bir başka sefer aloe vera aldım.
    Mor çiçeklerin geçici olacağını biliyorum ama diğerlerine bakabilirim umarım. Eskiden herkesin evinde kauçuk bitkisi vardı, deve tabanı vardı. Kocaman kocaman olurlardı, çok güzellerdi. Bu ikisinden de almak istiyorum. Bakacağız. Önce şu günleri atlatalım da. Örgüydü, çiçekti derken iyice ev kuşu olmuşum ben. Aslında çok gezerim, çok çıkarım ama evde vakit geçirmeyi ayrı severim. O yüzden fazla sıkılmıyorum. Gelecek güzel günlerin hayaliyle sabrediyorum. Bu arada, yakında yeni bir seyahat yazısıyla gelebilirim haberiniz olsun:) Geçen senenin Budapeşte gezisini yazmaya başlamıştım ama tamamlamaya fırsat bulamamıştım. Onu bitirmek istiyorum. Hiç olmazsa fotoğraflarla gezeriz, bu günlerde iyi gider. Geçmiş seyahatlerin anısı, gelecek olanların hayali kafamda dönüp duruyor. Sınırların kapanmış olması beni üzüyor ama düşünmemeye çalışıyorum. Bırak farklı bir ülkeye seyahati, kendi ülkemin bir başka şehrine ulaşamama düşüncesi de rahatsız ediyor. Ancak işler düzelecek. Tüm bu hengâme bitince turizm nasıl bir hâl alacak merak ediyorum. Belirsiz çok şey var, merak edilecek çok şey var ama bugün bunu merak ettim işte:) Güzel şeyler düşünmek istiyorum. İyi düşünelim iyi olsun. Bir de kafamı boşaltıp kitap okuma hızımı arttırsam şahane olacak.






25 Aralık 2018 Salı

BENİM OLAĞANÜSTÜ AKILLI ARKADAŞIM...

   
    Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'ın dizisi çekilmiş, niye söylemiyorsunuz? :) HBO dizisi. Kasım ayında ilk bölüm yayınlanmış. Toplam 8 bölümmüş. Ben de tesadüfen keşfettim. Nasıl sevindim anlatamam. Elena Ferrante'nin 4 romandan oluşan Napoli Hikayeleri'ni, Lenu ve Lila'nın bir ömre yayılan arkadaşlıklarını çok sevmiştim. Ferrante'nin (ki bu gerçek ismi değil, yazarın kim olduğu bilinmiyor) kadın arkadaşlığını yalnızca sevimli yönleriyle değil, olumlu olumsuz her şeyiyle ele alması beni etkilemişti. Takdir edersiniz ki iki kadının arkadaşlığında genelde sevgi de olur nefret de;  gurur da hissedilir, hafif bir kıskançlık da... Lila ve Lenu da tüm bunlarla birbirine bağlı iki arkadaş. Çok küçükken onları tanıyoruz ve çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe ulaşırken neler yaşadıklarına tanık oluyoruz. Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde doğmuş iki kadın... Erkeklerle olan ilişkileri, kadın olarak var olma çabaları, akademik anlamda eğitimli kadın olmak ya da olmamak meseleleri ve 70'lerde İtalya'da sokağa yansıyan siyasi gerginlikler, bu gerginliklerin içinde ne derece yer alıyor oldukları... Hepsi 4 romana yayılmıştı. 8 bölümlük bir dizide nasıl toparlanacak bilmiyorum. İlk bölümü seyrettim. Henüz yeni bir dizi olduğu için bulması zor. Ama dayanamadım -normalde tercih etmem- dublajlı olsa da seyrettim. Lenu ve Lila'yı ekranda fiziksel olarak görmek çok hoşuma gitti. Kitapların okuyucusu olarak ilk bölümden keyif aldım. Okumayanlara ilk bölüm biraz yavaş bir açılış gibi gelebilir. Bence sabredilmeli. 
    İlgilisine, henüz okumamış olanlara Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ile başlayan Napoli Hikayeleri serisini ve okuyup da dizisini duymamış olanlara diziyi tavsiye ederim efendim. 



26 Eylül 2018 Çarşamba

ANNALİSE KEATİNG'TEN NORMA BATES'E... İKİ KADIN... İKİ DİZİ...

    Bir süredir iki diziye takmış durumdayım. "Biri How To Get Away With Murder", diğeri ise "Bates Motel". İkisini de izlemek için geç kalmışım. İlkinin birkaç gün içinde 5.sezonu başlayacak. İkincisi 5 sezonla final yapmış. Aslında böylesi daha iyi oldu, 4-5 sezon arka arkaya izlemek keyifli. Her iki dizinin de birkaç yıllık bir mazisi olduğuna göre seyredenleri çoktur, ben benim gibi yeni başlayacaklara ipucu vereyim.

    How To Get Away With Murder, meşhur hukuk profesörü ve avukat Annalise Keating ile çalışma grubuna aldığı 5 öğrencisinin hikâyesini anlatıyor. Gençler profesörün gözüne girmek için kıyasıya rekabet ediyorlar. Annalise Keating acımasız, sert. Ancak bölümler ilerledikçe kim iyi, kim kötü, kim suçlu, kim suçsuz birbirine karışmaya başlıyor. Profesörün eşinin cinayetiyle başlayan olaylar serisi, dizide temponun düşmemesini sağlıyor. İzleyici bir yandan ana karakterlerin karıştığı olayların nasıl çözüme kavuşacağını merak ederken, hemen her bölümde ayrıca işlenen hukuk davalarını da takip ediyor. Zengin bir dizi yani. Oldukça sürükleyici. 
Annalise Keating rolüyle Emmy ve Oscar ödülleri sahibi Viola Davis muhteşem. Her sezonda 15'er bölüm var. Arka arkaya soluksuz izledim. 2 gün sonra 5.sezon başlayacak. Ancak yeni sezon Netflix'te yok. İzlemenin bir yolunu bulacağız artık.

    Bugünlerde yine ara vermeden izlediğim diğer dizi Bates Motel, adından da tanıdık gelebileceği gibi Alfred Hitchcock'un "Sapık" filminden uyarlanmış. Dizi de filmin çekildiği motelde çekilmiş. Film ve dizi birebir aynı değil tabii ki. Dizi, filmdeki meşhur katil Norman Bates'in seri katilliğe giden yoluna ve annesiyle yaşadıkları ilişkiye odaklanmış. Oidipus kompleksi etrafında dönen bir senaryo yani. Arka planda bolca aile dramı var. Norman Bates'in annesi Norma Bates rolündeki Vera Fermiga şahane bir oyunculuk çıkarmış. Ailesinden ve kocasından çok çekmiş, dolayısıyla oğluna sarılmış, onu takıntı haline getirmiş bir kadın Norma. Oğlunun zihinsel sıkıntılarının, onun neler yapabileceğinin farkında ama zarar görmesin diye bunu kimseye söylemiyor. İzleyiciler olarak kimi zaman kızıyoruz Norma'ya, çoğu zaman da acıyoruz. Norman Bates rolünde 
Freddie Highmore da oldukça iyi. Norma'nın ilk oğlu ise bir başka konu. Bol dram, bol ailevi sorun. Yazarken bile içim şişti. Ben niye böyle psikolojileri alt üst eden sarsıcı aile hikâyelerinin konu edildiği filmleri, dizileri, romanları seviyorum hiç bilmiyorum:) Konudan yüzeysel bahsedip geçtim ama şöyle söyleyeyim, How To Get Away With Murder'ın alt yapısını da geçmişimizdeki olaylar, ailevi durumlar oluşturuyor aslında. 
    Uzun soluklu, sürükleyici, oyuncularıyla parlayan, hafif psikopatlık içeren ama böylece hayatın ta kendisi olabilecek olaylara sahip, her an her şeyin yaşanabileceği duygusunu hissettiren bu iki diziyi meraklısına öneririm efendim. 














4 Nisan 2018 Çarşamba

AFRİKA'DAN UZAK DOĞU'YA, ANI KİTABINDAN ANİMEYE...

    Uganda'nın kuzeyinde bugün dahi varlığını sürdüren Karamojong kabilesinin şefi, 
2.Dünya Savaşı sırasında İngilizler adına savaşmaları için gençleri görevlendirmek istemiş. Kabilenin diğer üyelerinin aksine şefler okuma ve yazmayı biliyorlarmış. Bunun nedeni olası işbirlikleri için İngilizler tarafından eğitilmeleriymiş. Okuma ve yazmayı bilen şef, savaşa gidecek askerlerin isimlerini bir deftere yazmış. Yazılanlar İngiliz ordusu adına savaşmak için Burma'ya gitmişler. İçlerinden bir daha dönen olmamış. Kabile üyeleri deftere, kaleme düşman olmuşlar, şeytan icadı saymışlar. Ellerindeki az sayıda defteri ve kalemi de yok etmişler. Zamanla o bölgede yaşayan pek çok kişi, ismi deftere yazılanların öleceğine inanır olmuş. 
    Ne kadar da Death Note bir hareket değil mi? :) Death Note'u izleyenler beni anlamıştır. 
En sevilen animelerden biridir ki ben de ilgiyle izlemiştim. Karamojong kabilesiyle ilgili bu anektodu okuyunca aklıma, sayfalarına ismini yazdığın kişinin öleceği bir defter konusu etrafında şekillenen Death Note dizisi geldi. Okuyan, farklı konularla ilgilenen, öğrenen, algısı açık yaratıcı insanlar karşılaştıkları minicik bir ayrıntıyı nasıl da kocaman hikâyeler haline getiriyorlar. Fantastik olduğu düşünülen konular bazen nasıl da gerçek dünyaya göndermeler yapıyor. 
Ters köşelerde duran kitapları okumak, birbiriyle alâkasız filmler seyretmek, her konuda öğrenmeye açık olmak iyidir. Yaratıcılığı besler, bağlantılar kurarak öğrenmeyi pekiştirir. 
Çokça uygularım, severim. Yazar ya da yönetmen olsaydım bu özellik epeyi bir işime yarardı. Sadece okuyucu ve izleyiciyim, bu gibi ayrıntılar yüzümü güldürmeye yarıyor. 
    Karamojong kabilesi hakkında paylaştığım hikâyeyi, uzun yıllar Uganda'da yaşamış olan Meltem Yaşar'ın "Pigmelerle Dans" isimli anı kitabından okudum. Velhasılıkelam, Afrika kıtasında dolaşırken kendimi bir anda Uzak Doğu animelerinde buldum. Dünya küçük, sanat büyük... Ya da sanat uzun, hayat kısa... Ya da öyle hoş bir şeyler işte:)










    

12 Mart 2018 Pazartesi

DİZİ DEYİNCE...

    Netflix fırtınasına kayıtsız kalamadık ve biz de abonelik satın aldık. Dizilerden dizi beğenip izliyoruz. Şiddetle tavsiye edeceğim son keşfim Alias Grace oldu. Margaret Atwood'un bizdeki ismiyle "Nam-ı Diğer Grace" romanından uyarlanan 6 bölümlük bir dizi bu. Romanı okumadım, diziyi seyredince "okumalıymışım" diye düşündüm. 

    Romanın ve dolayısıyla dizinin konusu 1800'lerde Kanada'da yaşanan gerçek bir olaya dayanıyor. İrlandalı göçmen Grace, 15 yaşındayken hizmetçisi olduğu evin sahibinin ve onun metresinin öldürüldüğü olaya karışıyor. Mahkeme genç kızın suçlu olup olmadığına bir türlü karar veremiyor. Bu hâlâ tartışılan bir konu. Netflix de bunu değerlendirmiş, mini mini bir dönem dizisi çıkmış ortaya. Görüntüler güzel, konu ilginç. Grace akıllı mı? Saf mı? Melek mi? Yoksa şeytan mı? Onu o aşamaya sürükleyen olaylar neler? Biraz kadın psikolojisine, kadınların karşılaştığı bilindik zorluklara işaret eden bir senaryo. Tam benlik. Beğenecek arkadaşlarım olduğuna da eminim. Atwood'un Handsmaid's Tale uyarlamasının popüler olduğunu biliyorum ama Alias Grace'i de kesinlikle tavsiye ederim.

    Netflix'in bir başka popüler dizisi de Stranger Things. Bence senaryosu pek kuvvetli değil ama karakterler hemen sarıyor insanı. 3.sezonu beklerken her birini özlüyor insan. Seyredenler bilirler, dizide Eleven lakaplı bir kızcağız var. Dizinin 13-15 yaş arası hayranlarından biri de benim yeğenim. Kendisi bu Eleven'a bayılıyor. Geçtiğimiz günlerde "Eleven'ın bebeğini örebilir misin teyze?" diyerek bana bir güzel gaz verdi. Denedim tabii. Şöyle bir şey oldu. Bence fena değil. Internette gördüğüm örneklerden daha güzel oldu. 

    

    Görüldüğü gibi dizileri yalnızca izlemiyoruz, bebeklerini yapıp her daim yanımızda istiyoruz:)

    Biz yabancı dizileri farklı bulup bol bol izlerken dünya da bizim dizilerimizi izliyor farkında mısınız? Yaklaşık bir 9-10 yıldır hangi ülkeye gittiysek, Türkiye'den geldiğimizi söyleyince dizi muhabbetine maruz kaldık. Ezel'in çok söylendiğini hatırlıyorum meselâ ki ilk kez 2009'da yayınlanmış. Hadi Balkanlar'ı, Ortadoğu'yu, Avrupa'nın bir kısmını anladım. Baltıklar çok alâkasız değil mi?  Estonya'da ne zaman televizyonu açsak Türk dizisine denk geliyoruz. Kiminin ismini bile bilmiyorum, o derece çeşitli diziler. Geçen sene Airbnb'den evini kiraladığımız son derece havalı bir Eston kadıncağıza "Türkiye'yi gördünüz mü?" dedim. "Hayır. Ama Hürrem'i seyrediyorum" dedi:) Gözlemlerime göre Muhteşem Yüzyıl en çok beğenilen Türk dizisi. Bence bu durum son derece olumlu. Dizilerimizi sevenler bize hep samimi yaklaştılar. Ben nasıl Narcos'u seyrederken, her ne kadar konusu Escobar gibi bir psikopata dayansa da Kolombiya'yı görme hevesine kapıldıysam, diziler sayesinde Türkiye'yi görmek isteyenler de fazladır muhakkak. 
Ne diyeyim? Bize pek bir faydalarının olduğunu düşünmüyorum ama dışarıda gösterilenlerin bize dönük olumlu sonuçları olsun bari. 
    Dizi konusunu dizi dizi dizdim. Haydi şimdi Netflix'te biraz keşif yapayım ben:)











7 Nisan 2017 Cuma

GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI...

   
    Mini mini bir dizi önereceğim. Dizimizin adı "A Young Doctor's Notebook". 
Genç Bir Doktorun Anıları...  Rus yazar Bulgakov'un romanından uyarlanmış, yaklaşık 20'şer dakikalık 8 bölümden oluşan bir mini dizi. Hem kaliteli, hem de sıkmayacak uzunlukta dizi izlemeyi sevenlere kesinlikle öneriyorum. Yalnız en başında dizinin kara mizah unsurları içerdiğini, romanda da geçen tıbbi olayların mizahi, alaycı ve kanlı şekilde yansıtıldığını belirteyim ki sonra sorun olmasın. Bazen yazılar sonuna kadar okunmuyor zira, sonra yalnızca ilk cümlelere bakarak edebiyat uyarlaması olduğunu görüp naif bir dizi bekleyenler "ne biçim dizi önermiş" diye kulaklarımı çınlatmasınlar.
    Kitabı okuyanlar bilecektir. Tıp fakültesini birincilikle bitiren genç doktorumuz, kışın ortasında, kuş uçmaz kervan geçmez bir Rus kasabasına gönderilir. Devrim yıllarıdır. Yüreği görev aşkıyla dolu genç ve tecrübesiz doktor, Moskova'daki hareketli hayatının ardından baş etmek zorunda kaldığı yalnızlıkla, kasaba insanının bağnazlığıyla uğraşmak durumunda bulur kendisini. Bu sırada yanı başında 40'lı yaşlarının hayali vardır. Doktorumuzun yetişkin halini Mad Men'deki Don Draper karakteriyle hayranı olduğum Jon Hamm canlandırırken, genç yaşlarına bizim sevgili Harry'miz Daniel Radcliffe hayat vermiş. Bana ilk defa bu dizide Harry Potter olduğunu unutturdu. İnanılmaz başarılıydı. Bu iki ismin varlığı zaten diziyi izlememe neden olacakken, Bulgakov'un klasik romanının farklı yorumuna bayıldım. Doktorun genç ve yetişkin hali arasındaki boy ve karizma farkı bile üstünde konuşulacak akılcılıkta. Bu dizide komedi var, hüzün var, insan psikolojisinin derinliği var, kostüm ve dekorlarıyla şahane bir sanat yönetimi var. IMDB puanı da oldukça yüksek. Yine bugün dünyadan, ülkemizden, yanı başımızdan haberler berbat. Berbat haberlerden bunalıp kısa bir sanat molası vermek isteyenlere tavsiyemdir.
















16 Ocak 2016 Cumartesi

BRON / BROEN...

   

    Bu hafta sonu yeni bir diziye başlamak isteyen varsa İsveç-Danimarka ortak yapımı olan Bron/Broen'i ısrarla tavsiye ederim. Özellikle de polisiye-gerilim tarzını sevenler için. Bron ve Broen, biri İsveççce, diğeri Danca "Köprü" anlamına geliyor. Burada söz konusu olan köprü, İsveç'i ve Danimarka'yı birbirine bağlayan Öresund Köprüsü. Dünyanın en büyük sınır ötesi köprüsü konumunda ve 7845 m. uzunluğa sahip. 
Dizide de görüldüğü gibi üzerinden karayolu ulaşımı yapılırken, altından tren geçiyor. 
    Dizimiz işte bu köprünün tam ortasında bir kadın cesedinin bulunmasıyla başlıyor. Olayı doğal olarak her iki ülkenin emniyeti ele alıyor, ortaklaşa bir çalışma başlatılıyor. Ayrıca anlaşılıyor ki cesedin bir yarısı İsveçli, diğer yarısı Danimarkalı bir kadına ait. İsveç adına çalışan polisimiz Saga Noren, Danimarkalı polisimiz ise Martin Rohde. Saga Noren o kadar ilginç bir karakter ki Google'a ismini yazdığınızda çok sayıda hayranı olduğunu göreceksiniz. Saga, duygudan yoksun gibi görünen, işine takıntı derecesinde bağlı, yalan söyleyemeyen, yalan söyleyemediği için bazen hüzünlü bazen komik durumlara sebep olabilen, insanlarla iletişimi zayıf ama tüm bunlara rağmen izleyiciyi etkileyen bir karakter. Martin ise daha vurdumduymaz. İlginç bir ortaklık oluşuyor aralarında. Ondan sonra her iki ülke polisini de parmağında oynatan bir katilin peşinde gelsin olaylar. Burada tabii ki bahsedemeyeceğim ama diyebilirim ki sonuç çok çarpıcı. İlk sezonu bir çırpıda bitirdim. 2.ve 3. sezon var sırada. 
    Klişelerle dolu Amerikan polisiye dizilerinden sonra bu dizi çok farklı ve çok iyi geldi açıkçası. Her şey o kadar doğal ilerliyor ki. Diyaloglar doğal, karakter davranışları doğal. Amerikan dizilerinde çirkin insan yoktur mesela. Daha doğrusu sıradan veya çirkin insanlarının bile belli bir karizması vardır ki bu bana her zaman yapay gelmiştir. Ama bu dizide adam çirkinse hakikaten çirkin:) Turistik amaçla izlediğim kuzey ülkelerinin sıradan insanlarını, arka sokaklarını, sıradan hayatını görmek farklı geldi. İlgiyle izledim. Kuzey ülkelerinin o kış havasına uygun koyu renkleri bile itici gelmedi bana.
    Amerikan klişelerinden uzak dedim ama bu dizi onların da ilgisini çekmiş. Bir de Amerikan versiyonu var. Onun ismi de Köprü. Yani Bridge. Aradaki farkı görebilmek için sadece bir bölümünü izlemeyi düşünüyorum. Konusuyla, karakterleriyle, doğallıyla, heyecanıyla üst seviyelerde gezinen Bron/Broen'i polisiye-gerilim sevenlere tavsiye ediyorum. Beğenirseniz bana haber verin:)













28 Aralık 2015 Pazartesi

NOSTALJİK PAZARTESİ VE YAKIŞIKLI TÜRK DİPLOMAT

    Bu hafta Nostaljik Pazartesi'de yine bir dizi var ama diziye bağlı çok da ilginç bir hikaye var. 14.Eylül.2013 tarihinde yazmışım. Buyurunuz efendim: 


DOWNTOWN ABBEY VE KEMAL PAMUK



    Bugünlerde Downtown Abbey'e takmış durumdayım. Downtown Abbey, 3 sezon yayınlanmış olan bir İngiliz dönem dizisi. 4.sezon da başlamak üzere. 
    Dönem filmlerine, romanlarına ve dizilerine bayılırım. Bu diziye de bayıldım.                 Belli ki cümle alem sevmiş diziyi. Çünkü Emmy dahil birçok ödüle layık görülmüş. 
    Diziyi uzun uzun anlatacak değilim. 1912 yılında bir malikanede başladığını, 1.Dünya Savaşı ve sonrasında devam ettiğini, malikanenin soylu sahiplerinin yanı sıra hizmetlilerinin de yaşamını anlattığını söyleyebilirim. Kostümlerin, dekorun şahaneliğini de eklemek isterim. 
    Benim asıl bahsetmek istediğim, Kemal Pamuk ismiyle dizide kısa ama önemli bir yer bulan Türk diplomatın yansıtılış biçimi. Seyretmeyenler hemen "yoksa kötü mü tanıtmışlar?" diye düşünmesinler. Tam tersi... Pek güzel, pek hoş tanıtmışlar Türk diplomatı:) 
    Şöyle ki:
    Efendim, bir gün malikaneye ziyarete gelen akrabalardan bir lord, yanında Türk büyükelçiliğinden arkadaşı Kemal Pamuk'u da getiriyor. At üzerinde rüzgar gibi malikanenin bahçesine dalan diplomatımız, evin hanımı ve 3 kızının yanı sıra hizmetçileri bile kendine hayran bırakıyor:) Kadınlar mest olmuş bir şekilde "Hiç Türk'e benzemiyor" diyorlar. Bir tanesi "tanıdığım hiçbir İngiliz'e de benzemiyor" diyor. Ben de, Türkleri yabancı filmlerde ve dizilerde kara kuru, kaba saba, illaki kafasında fesiyle göstermelerine alışık bir Türk izleyici olarak bu noktada mest oluyorum:) "Bravo! Bravo!" diyerek alkış tutacak kıvamda seyrediyorum devamını. Alışık değiliz biz böyle gösterilmeye. Haksız mıyım? Fonda Arap müziği falan da çalmıyordu üstelik.
   
Mr.Pamuğğğk ve Mary:))

    Kemal Pamuk, çok yakışıklı ve çapkın. Giyimine, kuşamına düşkün, titiz. Aynı zamanda bilgili, görgülü ve başarılı da... Evin en büyük kızı Mary'yle daha akşam yemeğinde başlayan flörtleri, gece Mary'nin odasında devam ediyor. Kemal Pamuk, Mary'ye onunla evlenemeyeceğini ama birlikte hoş saatler geçirebileceklerini kafadan belirtiyor:) Mary önce nazlansa da, Kemal'e karşı koyamıyor. Ama güzel şeyler çabuk biter. Genç ve yakışıklı diplomatımız Mary'nin kollarında ölüveriyor:( Evet. Cidden ölüyor. Aniden. Küt diye. Mary, hizmetçisini ve annesini ağlaya ağlaya uyandırıyor. 3 kadın birlikte Pamuk'u odasına taşıyorlar. Çünkü Mary'nin kollarında öldüğü bilinirse uluslararası bir skandal çıkacağı gibi, Mary bir daha asla ve asla koca bulamaz. Ve o tarihte kızlara babalarından miras kalmadığı için zengin birer koca bulmaktan başka şansları yok. Mary "ama çok yakışıklıydı" diye ağlaya ağlaya Pamuk'un gözlerini kapatıyor:) Daha sonra diplomatımızla geçirdiği dakikaları "mutluluğa en yaklaştığım andı" şeklinde tanımlayarak gönlümüzü bir kez daha fethediyor. 
    Kemal Pamuk karakterine tüm izleyiciler bayılmış. Yazarlar belli ki Kemal ismini Mustafa Kemal'den, Pamuk soyadını ise Orhan Pamuk'tan almışlar. Bizde bir köşe yazarı Kemal isminin Masumiyet Müzesi'nden olduğunu düşünüyor ama ben katılmıyorum. O romandaki Kemal karakteri zavallı bir tip. İlerleyen bölümlerde Çanakkale Savaşı'nın da ismi geçiyor ve Çanakkale Savaşı'nın kahramanı herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal'dir. Bu dizide yer alan Çanakkale Savaşı söylemleri de tam Türk izleyicisinin hoşuna gidecek türde. Örneğin bir karakter savaşa gitmeyi reddettiğinde şöyle diyor: "Çanakkale Boğazı'nın sularında olmaktansa, hapiste olmayı tercih ederim". Birkaç kere daha savaşın adı geçiyor. 
    Velhasılıkelam, bu dizi hem gözüme hem gönlüme hitap etti. Yazarları gönlüme girdi. Her ne kadar 1912 yılında bizde soyadı kanunu henüz kabul edilmediği için Kemal Pamuk ismi iğreti dursa da... :) 
   

    Dizideki Türk diplomat ve onun yansıttığı karakter çok ilgi çekmiş ve bu bir dönem dizisi olduğu için, gerçekte böyle birinin var olup olmadığını sormuşlar senaristlere. Onlar da bu olayın gerçek olduğunu, fakat isim veremeyeceklerini belirtmişler. Vay!Vay!Vay! diyorum. Bu konuda Radikal gazetesinde bir yazı okudum. O yıllarda İngiltere'de ölen Türk diplomatları araştırmışlar. Birini bulmuşlar. Rüstem Paşa isimli Osmanlı diplomatı İngiltere'de vefat etmiş. Belgelerde paşanın ölüm nedeni belirtilmeden "sabaha karşı 3 sıralarında vefat etmiştir" yazıyormuş.                            Çok ilginç değil mi? 
    Bir İngiliz dizisinde rastladığı karizmatik Türk karakterine sevinen sadece ben değilim:) Google'a Kemal Pamuk yazdığınızda pek çok haber ve yorum göreceksiniz. 
    Konuyu merak edenlere, dönem dizilerini sevenlere, "hangi diziye başlasam" diyenlere, klasik aşk romanları tadındaki Downtown Abbey'i şiddetle tavsiye ederim. 


21 Aralık 2015 Pazartesi

NOSTALJİK PAZARTESİ ve MAD MEN...

    Bu sabah yeni bir yazı yayınladıktan sonra aklıma geldi Nostaljik Pazartesi etkinliği. Gün bitmeden katılayım dedim:) Bu hafta 2010 yılında yazdığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum. O yıl sadece 5 yazı yayınlamışım. Neden böyle olduğunu düşündüm önce ve hemen aklıma geldi tabii. 2009 yılının sonunda babamı kaybetmiştim ve sonraki yıl oldukça hüzünlü geçmişti. Etkileri buraya da yansımış ister istemez. O 5 yazının içinden en keyiflisini seçiyorum şimdi. Ayrıca Mad Men dizisini seyretmeyen varsa şiddetle tavsiye ediyorum.



KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim:))) Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok:) 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:)) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım:) Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!



Güncel ekleme: Dizi 60'larda başlıyor ama 70'lerde bitiyor. O dönemin giysileri de şahane. 












14 Eylül 2013 Cumartesi

DOWNTOWN ABBEY VE KEMAL PAMUK



    Bugünlerde Downtown Abbey'e takmış durumdayım. Downtown Abbey, 3 sezon yayınlanmış olan bir İngiliz dönem dizisi. 4.sezon da başlamak üzere. 
    Dönem filmlerine, romanlarına ve dizilerine bayılırım. Bu diziye de bayıldım.                 Belli ki cümle alem sevmiş diziyi. Çünkü Emmy dahil birçok ödüle layık görülmüş. 
    Diziyi uzun uzun anlatacak değilim. 1912 yılında bir malikanede başladığını, 1.Dünya Savaşı ve sonrasında devam ettiğini, malikanenin soylu sahiplerinin yanı sıra hizmetlilerinin de yaşamını anlattığını söyleyebilirim. Kostümlerin, dekorun şahaneliğini de eklemek isterim. 
    Benim asıl bahsetmek istediğim, Kemal Pamuk ismiyle dizide kısa ama önemli bir yer bulan Türk diplomatın yansıtılış biçimi. Seyretmeyenler hemen "yoksa kötü mü tanıtmışlar?" diye düşünmesinler. Tam tersi... Pek güzel, pek hoş tanıtmışlar Türk diplomatı:) 
    Şöyle ki:
    Efendim, bir gün malikaneye ziyarete gelen akrabalardan bir lord, yanında Türk büyükelçiliğinden arkadaşı Kemal Pamuk'u da getiriyor. At üzerinde rüzgar gibi malikanenin bahçesine dalan diplomatımız, evin hanımı ve 3 kızının yanı sıra hizmetçileri bile kendine hayran bırakıyor:) Kadınlar mest olmuş bir şekilde "Hiç Türk'e benzemiyor" diyorlar. Bir tanesi "tanıdığım hiçbir İngiliz'e de benzemiyor" diyor. Ben de, Türkleri yabancı filmlerde ve dizilerde kara kuru, kaba saba, illaki kafasında fesiyle göstermelerine alışık bir Türk izleyici olarak bu noktada mest oluyorum:) "Bravo! Bravo!" diyerek alkış tutacak kıvamda seyrediyorum devamını. Alışık değiliz biz böyle gösterilmeye. Haksız mıyım? Fonda Arap müziği falan da çalmıyordu üstelik.
   
Mr.Pamuğğğk ve Mary:))

    Kemal Pamuk, çok yakışıklı ve çapkın. Giyimine, kuşamına düşkün, titiz. Aynı zamanda bilgili, görgülü ve başarılı da... Evin en büyük kızı Mary'yle daha akşam yemeğinde başlayan flörtleri, gece Mary'nin odasında devam ediyor. Kemal Pamuk, Mary'ye onunla evlenemeyeceğini ama birlikte hoş saatler geçirebileceklerini kafadan belirtiyor:) Mary önce nazlansa da, Kemal'e karşı koyamıyor. Ama güzel şeyler çabuk biter. Genç ve yakışıklı diplomatımız Mary'nin kollarında ölüveriyor:( Evet. Cidden ölüyor. Aniden. Küt diye. Mary, hizmetçisini ve annesini ağlaya ağlaya uyandırıyor. 3 kadın birlikte Pamuk'u odasına taşıyorlar. Çünkü Mary'nin kollarında öldüğü bilinirse uluslararası bir skandal çıkacağı gibi, Mary bir daha asla ve asla koca bulamaz. Ve o tarihte kızlara babalarından miras kalmadığı için zengin birer koca bulmaktan başka şansları yok. Mary "ama çok yakışıklıydı" diye ağlaya ağlaya Pamuk'un gözlerini kapatıyor:) Daha sonra diplomatımızla geçirdiği dakikaları "mutluluğa en yaklaştığım andı" şeklinde tanımlayarak gönlümüzü bir kez daha fethediyor. 
    Kemal Pamuk karakterine tüm izleyiciler bayılmış. Yazarlar belli ki Kemal ismini Mustafa Kemal'den, Pamuk soyadını ise Orhan Pamuk'tan almışlar. Bizde bir köşe yazarı Kemal isminin Masumiyet Müzesi'nden olduğunu düşünüyor ama ben katılmıyorum. O romandaki Kemal karakteri zavallı bir tip. İlerleyen bölümlerde Çanakkale Savaşı'nın da ismi geçiyor ve Çanakkale Savaşı'nın kahramanı herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal'dir. Bu dizide yer alan Çanakkale Savaşı söylemleri de tam Türk izleyicisinin hoşuna gidecek türde. Örneğin bir karakter savaşa gitmeyi reddettiğinde şöyle diyor: "Çanakkale Boğazı'nın sularında olmaktansa, hapiste olmayı tercih ederim". Birkaç kere daha savaşın adı geçiyor. 
    Velhasılıkelam, bu dizi hem gözüme hem gönlüme hitap etti. Yazarları gönlüme girdi. Her ne kadar 1912 yılında bizde soyadı kanunu henüz kabul edilmediği için Kemal Pamuk ismi iğreti dursa da... :) 
   

    Dizideki Türk diplomat ve onun yansıttığı karakter çok ilgi çekmiş ve bu bir dönem dizisi olduğu için, gerçekte böyle birinin var olup olmadığını sormuşlar senaristlere. Onlar da bu olayın gerçek olduğunu, fakat isim veremeyeceklerini belirtmişler. Vay!Vay!Vay! diyorum. Bu konuda Radikal gazetesinde bir yazı okudum. O yıllarda İngiltere'de ölen Türk diplomatları araştırmışlar. Birini bulmuşlar. Rüstem Paşa isimli Osmanlı diplomatı İngiltere'de vefat etmiş. Belgelerde paşanın ölüm nedeni belirtilmeden "sabaha karşı 3 sıralarında vefat etmiştir" yazıyormuş.                            Çok ilginç değil mi? 
    Bir İngiliz dizisinde rastladığı karizmatik Türk karakterine sevinen sadece ben değilim:) Google'a Kemal Pamuk yazdığınızda pek çok haber ve yorum göreceksiniz. 
    Konuyu merak edenlere, dönem dizilerini sevenlere, "hangi diziye başlasam" diyenlere, klasik aşk romanları tadındaki Downtown Abbey'i şiddetle tavsiye ederim. 





2 Temmuz 2013 Salı

UNDER THE DOME...


    31 Mayıs'tan beri yaşadığımız gerginlik ve üzüntü nedeniyle mecburi ara verdiğim keyiflere dönmeye başladım yavaş yavaş. Yaklaşık 1 ay boyunca çoğu kimse gibi ne kitap okuyabildim, ne güzel bir film izleyebildim. 2013 Haziran ayı pek çok sebepten asla unutamayacağımız şekilde hafızamıza kazındı. Sıkıntı bitmiş değil tabii ama biraz biraz normal günlük hayatımıza dönmeye başlamışken film ve dizi izlemeye, okuyamadıklarımı okumaya vurdum kendimi. 
    Dexter'ın ekranlara dönmesi de tam bu zamana denk geldi. Özlemişim kendisini:) Sanırım bu sezon final olacak. Sanırım diyorum çünkü "bitecek" diyen de var, "final 2'ye bölünecek" diyen de... 8.sezonun ilk bölümü karamsar başladı. Bir önceki sezondan beri Debra'nın haline nasıl üzüldüğümü anlatamam. Bakalım neler olacak? Umarım çarpıcı bir final yaparlar.
    Dün akşam Dexter'ı izledikten sonra Under The Dome'u izlemeye başladım. O da çok çok enfes başladı. Dizi Stephan King'in aynı adlı romanından uyarlanmış. Kitabını okumamıştım. Zaten kitaba bağlı ilerlemeyecekmiş ve seyircinin tepkisine göre belirlenecekmiş ne kadar süreceği. 
 

    İlgilenenler için konusuna gelecek olursak... Chester's Mill kendi halinde sakin bir kasabadır. Bir gün esrarengiz bir şekilde şeffaf bir kubbe tarafından çevrilir. Esrarengiz kubbenin ne olduğu, neden bu kasabayı kapana kıstırdığı, ne zaman yok olacağı, olaydan birkaç gün önce gizlice kasabaya stoklanan propanla bir ilgisi olup olmadığı gibi konuların nasıl bir sonuca ulaşacağını dizi ilerledikçe göreceğiz. İlk bölümde ayrıca kasaba sakinlerine ilişkin gelişecek pek çok ufak tefek olayın ipucu da verilmiş ki şimdi bunları uzun uzun yazmayayım. İzleyin görün derim. Yazar Stephan King, yapımcı da Stephen Spielberg olunca izlemek şart olmuştu. Pişman olmadım. Kasaba sakinlerinin kiminin kubbenin içinde, kiminin dışında kalmış olması ve birbirlerini duyamamaları, birbirlerine dokunamamaları; kubbenin varlığından habersiz uçak ve arabaların şeffaf engele takılıp parçalanma sahneleri etkileyiciydi.  Bu yaz her bölümü sabırsızlıkla bekleyecek gibiyim.




25 Nisan 2013 Perşembe

THE FOLLOWİNG... VE ARTAN ŞİDDET SORUNSALI:)


   

    Bugünlerde The Following adlı diziye takıldım. Kevin Bacon ve James Purefoy (Roma'daki Mark Antony ki bayılırdım kendisine) baş rollerde. Psikolojik-gerilim türünde bir dizi. Çok çok beğendim. Her bölüm inanılmaz hızlı akıyor ve bir sonraki bölümde neler olacağını merak ettiğin için arka arkaya seyrediyorsun:) Konu 14 kız öğrenciyi öldürmüş bir seri katil olan Joe Carroll -ki aynı zamanda edebiyat profesörü- ve onu yakalayıp hapse atmayı başarmış FBI ajanı Ryan Hardy arasında geçiyor kısaca. Ama bu kadar değil tabii. Joe yüzünden hayatı kararan ajanımızın dertleri bu korkunç katili hapse tıksa da son bulmamış. Adam hapisteyken kendisini ziyarete gelen hayranlardan, gardiyanlardan vs.'den kendine bir tarikat kurmuş. Bir anlamda müritleri olan tiplere dışarıda yaptırmadığı iş yok. Olaylar ilerlerken bu müritlerin geçmişlerine dönerek nasıl insanlar olduğunu  öğreniyoruz her bölümde. Edgar Allen Poe hayranı olan Joe, cinayetlerini şairin eserlerine göndermeler yaparak işlemiş ve müritleri de aynı yolu takip ediyorlar. Yani her bölümde Poe'dan dizeler, şiirlerinin anlatmak istedikleri gibi edebi göndermeler mevcut. 

    Dizi güzel, etkileyici, ürkütücü, düşündürücü, hızlı, heyecanlı ve zekice yazılmış. Sevdiğim tarzda. Fakat aklıma takılan bir şey var. Biraz fazla etkileyici olur mu acaba? Malum Amerika'da psikopat bol. Bu dizide tarikat kurmuş olan gençler öyle şevkle adam öldürüyorlar ki, bölümler ilerledikçe kanıksıyorsun bu durumu. Altına döşenen müzikler, beklenmeyen hareketler tam da adrenalin arttırıcı türden. Ve ölüm yüceltiliyor. Aynı zamanda öldürmek de... Edgar Allen Poe'nin dizeleriyle yüceltiliyor hem de. Belli bir yaşa gelmiş izleyiciler değil de gençler etkilenebilir diye düşünüyorum. Hepimiz genç olduk ve bu yüzden ergenlikte ne kadar saçma sapan şeylere merak salındığını, ürkütücü ve farklı olanın merak edildiğini biliriz. Manyağı bol Amerika bu tip dizilerle, filmlerle yangına körükle gidiyor bence. Kendi psikopatlarını kendileri yaratıyorlar ve ondan sonra da oturup filmlerini çekiyorlar, romanlarını yazıyorlar. Örneğin bu dizide seri katil hayranlığını çok güzel anlatmışlar. Çünkü bildikleri bir şey. 
    Sinema ve televizyon -özellikle de televizyon- insanoğlunu son derece etkileyen alanlar. Dikkat edilmesi gerekirken ipin ucu kaçmış durumda. İnterneti de hesaba katarsak ve bunların gençlerin hayatını nasıl sarıp sarmaladığını düşünürsek "şiddet niye arttı?" diye sormamıza gerek kalmıyor. Hata kimde? Suçlu kim? Hiç bilmiyorum. Kafam iyice karışmış durumda... 
    Diziye tekrar dönecek olursak... Akıl sağlığı yerinde, belli bir yaşı atlatmış yetişkinlere tavsiye ederim:)

12 Ekim 2010 Salı

KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim. Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok. 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım. Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!