6 Eylül 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (26)

     NIKOLAY BOGDANOV-BELSKY (1868-1945) - OKUL KAPISINDA

    Yaklaşık 1.5 yıl aradan sonra bugün okullar açıldı. Çocukların, gençlerin ileride karmaşık duygularla hatırlayacağı günler, aylar yaşadık. Çok zorlandılar. Dilerim bugün yaşanan heyecan sağlıkla, keyifle devam etsin ve kesintisiz bir eğitim yılı olsun. 
    Salgın, okul, ulaşılamayan eğitim derken bugün "Bir Ressam, Bir Resim" serisi için çok sevdiğim bir tablodan bahsetmeye karar verdim. 2010 yılının son günlerinde Pera Müzesi'nde düzenlenen, bir Rus romanı tadında akan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler" isimli muhteşem sergide görüp, önünden bir süre ayrılamadığım: "Okul Kapısında"
    Arka planda bir köy okulundan bir sınıf görüntüsü var bu resimde. Çocuklar çoktan sıralara yerleşmiş, yazmaya dalmışlar bile. Sınıfın kapısında bir başka çocuk durmakta. Yamalı giysiler, elde değnek, sırtında bir çıkın, omuzunda bir bez çanta. Sanırım bu çocuk bir çoban. Sınıfın içine, diğer çocuklara bakıyor. Bizden uzakta olsalar da onların kıyafetlerindeki, saçlarındaki farklılığı anlayabiliyoruz. Evet onlar da köy çocukları, evet Rusya'da 1800'lerde bazı kesimler için hayat zor ama dışarıdaki çocuk içeridekilerden daha da yoksul sanki. Gıptayla bakıyor onlara. Bedeni dışarıda fakat sınıfın içine kayan değneği onun orada olmak istediğini kanıtlar nitelikte. 
O gün, bu resme bakarken aklımdan bunları geçirmiştim. Kimileri ilk başta bu çocuğun okula geç kalmış bir öğrenci olduğunu söyleyebilir fakat ben tersini düşünüp çok etkilendim, üzüldüm. Çünkü zaman 1800'lerin sonunu gösteriyordu. Mekân Rusya'da bir köydü. Rus nüfusunun neredeyse üçte birinin toprak sahiplerine tabi olduğu, yani bir anlamda köle sayıldığı sistem henüz 1861'de kaldırılmıştı. Yine de Rusya için toprak sorunları bitmemişti. Köylü ayaklanmaları devam ediyordu. Yoksulluk da aynı şekilde... 
    İşte böyle bir dönemde Rus köylüsünün çokça çileli, kimi zaman neşeli hayatını birebir yansıtmanın yolu resim sanatında Realizm'den yani Gerçekçilik'ten geçiyordu. Batı ülkelerinde 1840-1880 arasında en güçlü akım olan Realizm tarafsızlığa dayanıyordu. Kendisinden önceki Romantizm'in duygusallığından uzaktı, hâttâ buna tepkiliydi ve klasik sanatta olduğu gibi tarihi dönemleri ideal bir anlayışla yansıtmıyordu. Sadece gerçekler vardı. Realizm'in en görünür olduğu Fransa'da Courbet'nin resimlediği "Taş Kırıcıları" tablosu büyük bir tepkiyle karşılaşmıştı.* Çünkü sanatta akademik geleneğe alışkın gözler sıradan insanların ve konuların betimlenmesini kaba bulmuşlardı. Ancak gerçekler ortadaydı. Birileri bunları göstermeyi iş edinmişti. Örneğin yine Fransız sanatçı Daumier, burjuvayla, doktorlarla, avukatlarla alay etmiş; çocuklara, çalışan kadın ve erkeklere, kentte yaşayan sıradan ve yoksul insanlara karşı yakınlık duymuş, bunu eserlerinde aktarmıştı.** Rusya'da ise bu misyonu daha çok "İlerici Gezgin Ressamlar" üstlenmişlerdi. Çarlık Güzel Sanatlar Enstitüsü sergilerine katılmak için zorunlu tutulan konuların gerçeklerden uzak oluşuna tepki gösterip bu kurumdan ayrılmış ve kendi birliklerini kurmuşlardı. 
Daha sonra il il gezerek resimlerini sergilemişlerdi. Nikolay Bogdanov-Belsky de bu sergilere katılan ressamlardan biriydi. 
    Hayat sürprizlerle dolu. Nikolay Bogdanov-Belsky hakkında çok farklı bir şey söyleyeceğim. Ressamın yoksul bir köyde başlayan hayatı, yazının görseli olan Okul Kapısında'nın anlattıklarına ve bana eğitimden uzak kalan çocukları hatırlatışına ters bir şekilde yön değiştirmiş. Bir tarım işçisinin gayrı meşru çocuğu olarak annesi ve akrabalarıyla büyüyen Nikolay, kilise okulunda yeteneğiyle dikkat çekmiş. Kilise rahibinin ve bir zenginin gayretiyle farklı okullarda okumuş, akademik resim eğitimi almış. Çar ve ailesinin resimlerini yapmış, akademi üyesi olmuş. Onu fakir bir tarım işçisi olmaktan kurtaran, yeteneği ve karşısına çıkan insanların iyi niyeti. 
Ne mutlu, ne talihli bir olay! İşlerin her zaman tahmin edileceği gibi gitmeyeceğinin, hayatlarımızın sürprize açık oluşunun bir işareti gibi.  Ekim Devrimi'nden sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Nikolay, Riga'ya yerleşmiş. Uzun yıllar burada yaşamış, bir okul açmış. Eserleri Avrupa sergilerinde izleyiciyle buluşmuş. Tedavi amacıyla gittiği Berlin'de, savaşın tam da sonunda, bir görüşe göre hastanenin bombalanmasıyla 77 yaşında hayata veda etmiş. Şimdi ondan çocuk resimleri kaldı geriye. Çok sevdiği, onlar için cebinde daima şeker ve kuru yemiş taşıdığı, onların masumiyetini tuvallerine taşıdığı köy çocukları. Kimi okulda, kimi tarlada, kimi dua ederken, kimi yemek yerken, kimi piyano çalarken, kitap okurken, oyun oynarken... Rusya'da resim yapmak için bir süre yaşadığı köyün çocukları. Çocuklar... İyiliği, güzelliği en çok hak edenler...
    Realizm'e gelince... Bu hafta pek teknik bilgi yok. Zira her şey ortada, her şey gerçeğine uygun. Konusuyla, renkleriyle, bakış açısıyla bir fotoğraf karesi gerçekliğinde resimler. Gerçeği aktaran, iyisiyle kötüsüyle yaşamda bunlar da var diyen görüntüler...
   Çocuklarımızın gerçekliği bu yıl en güzeli, en umutlusu olsun sevgili dostlar!



*  Zeynep İnankur, 19.Yüzyıl Avrupası'nda Heykel ve Resim Sanatı
**Zeynep İnankur , a.g.e

 

3 Eylül 2021 Cuma

GÖRÜŞ AÇISI...

     
    Bu yazıyı yazmak için bilgisayar ekranını bakışlarımla nasıl netleştirmeye çalıştığımı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Yaklaşık iki yıldır kullanmakta direndiğim uzak-yakın gözlüğümü aldım. Yani yaşlı gözlüğünü:) 
On gündür bir robot gibi yavaşça kafamı sağa sola yukarıya aşağıya çevirerek görmeye çalışıyorum. Kitap okurken dahi aynı. Kelimeleri soldan sağa, soldan sağa başımla takipteyim. Israrla okuyorum çünkü alışmam lâzım. Minimum 15 günde, olmadı bir ayda düzene girermiş. Sabırla bekliyorum. 
    Bu arada, yani tam bu hâldeyken, Beylikdüzü Belediyesi'nin kitap toplama kampanyası için evdeki bir kısım kitapları gözden geçirdim. Orhun'un odasındaki gömme dolabın kocaman bir bölümü kitaplarla, dergilerle, ders notlarımla, el işi malzemeleriyle vs. dolu. Epey bir süredir elden geçirmemiştim. Hepsini indirdim. İçlerinde günlüklerim, Orhun'un eski defterleri, ödevleri olduğu için onu oku, bunu oku, ona hüzünlen buna gül derken saatler sürdü. Orhun'un da ilkokulda kısa süreli tuttuğu günlükleri vardı. Onlara bir daha güldük. Arada sırada çıkarıp okurum. Bayılıyorum yazdıklarına. Şöyle yazmış bir gün: "Bugün sınav vardı. Benim de hiç umudum yoktu. Sabahtan beri gördüğüm her iyi insandan umut istedim" :) Bunu Orhun'un küçüklüğünü bilerek değerlendirmek lâzım tabii:) Çok acayip fikirleri ve eylemleri vardı. Her okula gittiğimde öğretmenleri gülerek "Orhun bana şöyle dedi" deyip anlatmaya başlarlardı. Benim çocukluktan kalan günlüklerim daha düz, daha sıradan. Orhun'unki rengârenk. 
    Okumayı sevenlerin kitaplarını elden çıkarması zor oluyor ama artık evin hakimiyetini onların alıp bizi atacakları bir durumda olduğumuzdan ara ara bunu yapmak gerekiyor. Ana kütüphanemin dışında diğer odalarda muhtelif dolaplar da dolu. Belediye'ye bağış konusunda denenmiş bir güvenim var. O yüzden yine bir seçme yapıp, örneğin Orhun'un çocukluk kitaplarından bizde anısı olan birkaçını bırakıp kalanını bağışladım. Yalnız ne almışız arkadaş! O zaman hayat bu kadar pahalı değil tabii. Ne kalın kapaklar, sayfalar, ne janjanlı tasarımlar, üç boyutlu kale görüntüleri, kat kat açılan oyuncaklı anatomi kitapları vs.vs.vs. Kitaba verilen paraya acımadığım için Guinness Rekorlar Kitabı'nın özel tasarımlarını bile almışız. Şimdi olsa ne yazık ki kırk kere düşünürdüm ve şu an elimizde olanların bir kısmını alamazdım. Çünkü çok pahalılar, çünkü Orhun'un çocukluk yılları ile günümüz arasında ekonomik açıdan uçurum var. Fakat şundan memnunum ki her kitabını okudu. Sadece almak için alan çocuklardan olmadı. 
    O dolapta bekleyen yetişkin kitaplarını da elden geçirdim. En çok okuyan ben olduğum için herkes kitaplarını bana veriyor ya da beğendiğimi ben istiyorum, zira daha iyi bakacağımı biliyorum. Kitabın kapağını açıp bakıyorum kardeşime hediye edilmiş, bir başkası arkadaşından kayınpederime imzalanmış. Hepsi bende, güvende:) Babamın kütüphanesinden kurtarabildiklerim de var. (Annem pek tutmazdı da ). Mesela Zengin ve Yoksul'u okuyacağım bu yakınlarda. 2 cilt. Ben çocukken TRT'de dizisinin yayınlandığını ve ilgimi çektiğini hatırlıyorum. Araştırdım, ülkesinde 1976'da yayınlanmış ama bizde o tarihte yayınlanmamıştır herhalde. 2 yaşındaki halimle onu seyretmiş ve sevmiş olamam. Acaba yanlış mı hatırlıyorum, bir başka diziyle mi karıştırdım? Annem hatırlar herhalde. Büyüklerimden bilen varsa söylemesini rica ediyorum:)
    Dolabımız bir küçük sahaf olmuş neredeyse. Kıyamıyorum ne yapayım? Almaya da devam ediyorum. Yine Beylikdüzü Belediyesi'nin düzenlediği sahaf festivali var bu aralar. Yıllardır süren Barış ve Sevgi Buluşmaları dahilinde. Geçen gün ufak bir gezinti yaptım, 2 kitap aldım. Birazdan tekrar gideceğim. Her sene sabırsızlıkla beklediğim bir etkinlik bu. Her akşamüstü yazarların, televizyoncuların, tiyatrocuların, kafama uyan birçok ismin sohbetleri de oluyor. Barış ve Sevgi Buluşmaları haftası, bu tarafta yılın en güzel zamanları...
    Filmlerde kafaya darbe yemişlerin bayılmadan önce gördüğü o dalgalı görüntüler vardır hani? Bir sağa bir sola veya köşelere doğru uzarlar, kısalırlar, bayrak gibi dalgalanırlar. İşte 10 gündür öyle görüyorum:) Yine de iyi iş başarmışım. Kitapları, dergileri dayanamayıp okuya okuya iyi düzenlemişim. Ve bu yazıyı da iyi kotardım. Alışma sürecinin baş ağrısı yapmaması çok iyi. Tekrar buraya döndüğümde umarım görüşüm düzelmiş olur. Ben şimdi sahaflara gidiyorum. Kesin bir iki kitap alırım. Yaşam Vadisi'ne şöyle güneşlenme koltukları yapmışlar. Bu fotoğrafı çektiğimde çok sıcaktı, o yüzden hepsi boş. Fakat bugün yağmur yağdı, hava bunaltıcılığını attı. Şimdi daha dolu olsa da, dönüşte birini kapıp kitapları okumaya başlarım muhtemelen. 




24 Ağustos 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (25)

     PAOLO UCCELLO (1397 - 1475) - SAN ROMANO SAVAŞI 

   Eskiden evde bitki yetiştiremezdim ve bu duruma çok üzülürdüm. Fakat bir süredir fena gitmiyorum. 
Neredeyse 2 yıl önce aldığım bitkiler yaşıyorlar, büyüyorlar, gelişiyorlar. Mutlu oluyorum, ufak ufak yenilerini ekliyorum yanlarına. Ve her birine özel adlar takıyorum. Evimize en son areka palmiyesi geldi. Düzenli, ince yaprakları bana Uccello'nun savaş resimlerindeki mızrakları hatırlattı. İnanın bu seriye konu olsun diye söylemiyorum, palmiyeme bakınca o mızraklar belirdi gözümün önünde:) Çünkü lisans eğitiminin ilk senesinde, resimde kompozisyonun özellikleri anlatılırken sıra ritme geldiğinde gösterilen örnekler arasında bahsettiğim savaş resimleri de vardı. Yeri gelince zihnimin derinliklerinden fırlayıverdiler. Bu sebeple yeni bitkime Uccello adını koyup koymamak konusunda düşündüm:) Acaba kısaca Ucce mi desem? 
    1397 Floransa doğumlu Paolo Uccello erken Rönesans sanatçılarından biri. Perspektif denince akla ilk gelen isim. Bu konuda çok çalışmış. İlk sanat tarihçisi sayılan Giorgio Vasari (1511-1574) onun için şöyle söylüyor: "Paolo Uccello perspektifin inceliklerine harcadığı ve kaybettiği zamanı insan figürlerine ve hayvanlara vakfetmiş olsaydı, Giotto'dan beri yaşamış en büyüleyici ve en yaratıcı ressam olabilirdi". Vasari'ye göre doğa Uccello'ya keskin ve kavrayışlı bir akıl bağışlamış. Ancak o herkesten uzak bir keşiş gibi yaşamış çünkü haftalarca, aylarca evine kapanıp resimde perspektif üzerine araştırmalar yaparmış. Vasari onu "Dolayısıyla ömrü boyunca şöhretten çok yoksulluk içinde yaşadı" diyerek eleştirse de ben onun adanmışlığını, ilgi duyduğu konuya yönelttiği tutkusunu seviyorum. Üstelik atölyesinden hiç çıkmamış da değil. Öyle olsaydı Floransa'nın ileri gelenlerinin ısmarladığı resimleri yapmış olamazdı. Kiliselerde, şapellerde onun resimleri yer almazdı. Bugün Floransa'ya giden meraklı bir turist onun resimlediği, Floransa Katedrali'nin girişinde yer alan saati göremezdi. 
    Uccello neden perspektife takıntılı? Çünkü o tarihlerden önce resimde perspektif yoktu. Ortaçağ Avrupası'nda düşünce dinle şekillenmişti, günahkâr doğan insanın bedeni ve onun içinde yer aldığı dış dünya önemsizdi. Her bilgi dini kitaplardaydı. Deneyin, gözlemin, araştırmanın önü kapalıydı. Gel gör ki doğası gereği insan düşünür, sorar, ilgi duyar. Bireye ve dış dünyaya yönelen gözlemler Ortaçağ düşüncesinin sonunu getirip Rönesans'ın önünü açtı. Böyle bir zamanın sanatçısıydı Uccello. Bir araştırmacıydı. Dış dünyayı nasıl daha gerçekçi resmedeceğini düşünüyordu. Bunun için perspektif önemliydi. Ortaçağ resminde kullanılmayan perspektif... 
    Yazının görseli olan San Romano Savaşı'nda Uccello'nun ön plana yerleştirdiği atların boyutları ve duruşlarıyla bu konuyu çalıştığını görebiliriz. Sağ tarafta yerde yatan atın arkaya doğru uzanmış olması, onun arkasında çifte atar pozisyondaki atın arka ayaklarının bize doğru yönelmesi perspektif oluşturma gayretiyle yapılmıştır. Ayrıca at figürlerinde ışık etkisi daha fazladır. Öndeki obje ve figürlerin arkadakileri kısmen örtmesi, bunların giderek küçülmesi, renklerin önden arkaya doğru değişmesi, arkaya doğru flûlaşma (hava perspektifi)  derinlik yaratmak, yani perspektif oluşturmak için kullanılan yöntemlerdir. Bir de çizgisel perspektif denen matematik konusu vardır ki tekniğe girer. Uccello çizgisel perspektif üzerinde çok çalışmıştır. San Romano Savaşı'nda arkaya doğru giderek küçülüyor olduğunu gördüğümüz askerler ve ağaçlar bugün bize "E ne var bunda? Tabi ki öyle olması lâzım" dedirtiyor olabilir. Bu kadar basit ve doğal gördüğümüz bir konuda dahi belli güçlerce belirlenmiş kurallara bağlı kalınan dönemlerin yaşandığını unutmamak gerek. Gerçeğin peşindeki Uccello'yu seviyorum. Her ne kadar mantıklı yanına değinen bir yazı yazmış olsam da kuşları çok sevdiğinden dolayı ona "Kuşların Paolo'su" denmesi, bu naif yanı beni gülümsetiyor. Kıskançlıktan uzak yanını da seviyorum. Vasari'nin aktardığına göre gelecek kuşakların tanıması için yeteneğine güvendiği isimlerin resmini yapması şahane bir davranış. Uzun bir pano üzerine ressam Giotto'nun, mimar Brunelleschi'nin, heykeltraş Donatello'nun, matematik üzerine sohbetler yaptığı Rönesans aydını Manetti'nin portrelerini yapmış ve kendi evinde tutmaktaymış. Yanlarına beşinci kişi olarak kendisini eklemeyi ihmâl etmemiş:) 
    San Romano Savaşı, İtalya'nın şehir devletlerine ayrılmış olup bolca savaştıkları dönemlere ait bir resim. Floransa ve Siena arasındaki savaşı anlatıyor. Uccello bu resmi sipariş üzerine yapmış ve üç ayrı pano halinde, ahşap üzerine tempera tekniğiyle boyamış. Sekiz saat süren savaşı sabah, öğle ve akşam vakitlerindeki haliyle betimlemiş. 3 ayrı resim,  bugün biri Londra National Gallery'de, biri Paris Louvre Müzesi'nde, yukarıda görülen parça ise Floransa Uffizi Galery'de olmak üzere 3 ünlü müzede yer almakta.
    İlk satırlarda bahsettiğim ritm konusuna gelecek olursak... Bu konuda kısaca bilgi verip yazıyı bitirmek isterim. Kompozisyon, yapıtı oluşturan elemanların belirli düzen bağlantıları içinde bir araya getirilmesi ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkan yapıtın kendisidir. Kompozisyonda aranması gereken özellikler oran, birlik, denge ve ritmdir. Ritm, kompozisyonu oluşturan elemanların kendi aralarında oluşturdukları ardışık zaman ve mekân aralıklarının belirlediği düzendir. Tekrara dayanan uyumdur. Bu resimde ritm, mızrakların dizilişiyle yakalanmıştır.
    Uccello'nun resimde mızraklarla yakaladığı ritmi doğa kendi düzeni içinde sessiz sedasız oluşturmakta. Evdeki minik palmiyemin ardışık yaprakları, her bakışımda ruhumun ritmini yakalamamı, doğayla uyumu hissetmemi sağlıyor. Ve sanat... O zaten her daim ruhumu besliyor.



Serinin Rönesans resim sanatıyla ilgili bir diğer yazısı: Bir Ressam, Bir Resim(3) - Sandro Botticelli 
Yazıda bahsi geçen kaynak: Sanatçıların Hayat Hikâyeleri / Giorgio Vasari - Sel Yayıncılık 



15 Ağustos 2021 Pazar

BUGÜNLERDE...

     Bu aralar Paulo Coelho'nun biyografisini okuyorum. Fernando Morais imzalı, başarılı bir çalışma. Coelho'nun 
ne kadar enteresan bir karakter olduğunu gösterdi bana. Kitaplarından birkaçını okudum ancak yaşam öyküsünü pek bilmiyordum, ilgilenmemiştim. Şaştım kaldım. Ailesinin standartlarına uymadığı için yanlış değerlendirilip neredeyse çocuk yaşta akıl hastanesine yatırılmış olması üzdü beni. Ancak yanlış anlaşılmasın, tamamen masum da değil Paulo. Sadece daha farklı yaklaşılması gerekirdi. Sanırım olayların 60'lı yılların Brezilyası'nda geçtiğini dikkate almak lâzım. Bakalım... Kitabın ortalarındayım, bir ara satanizme yönelecek kadar karanlık bir yanı da olan yazarın kendisini nasıl terbiye ettiğini, ruhunu nasıl dinlendirdiğini okuyarak öğreneceğim. 
    Modern Family izliyorum. Birkaç yıldır listemdeydi. Başlamak için geç kalmışım. Kâbuslarla dolu ülke gündeminin içinde öyle iyi geliyor ki. Bunalıyorum, bunalıyorum, antidepresan niyetine uyumadan önce bir bölüm Modern Family izleyip yatıyorum. İzlemek demişken... Dün akşam 1917'yi izledik. Hatırlayacaksınız, Oscar 2020 En İyi Film adaylarından biriydi. Vizyona girmesini bekledik, haberleri sabırla takip ettik ama lanet salgın patlayınca sinemalarda gösterilmedi. Covid19 öncesi ne verimli bir seneydi o. Bütün filmleri sevmiştim. 1917'ye de bayıldım. Hâttâ Oscar heykelciğini Parazit'ten aldım ona verdim. 
    Geçen gün Orhun'un Taksim'de işi vardı, ben de peşine takıldım. İşini tamamlayınca biraz takılırız dedim. Uzun bir aradan sonra ilk gidişimdi. 2 doz aşıyı oldum ve üzerinden birkaç hafta geçti, maskeyi ihmâl etmeden ufak ufak açılırım ben. Artık biraz da salgına ve aşıya inanmayanlar otursun. Bu konuda düzenleme gelecek olursa sonuna kadar desteğim. Aşı yetersiz kaldıkça virüs konak bulacak, konak buldukça mutasyona uğrayıp devam edecek. Temel biyoloji bilgisi. Neyse... Beyoğlu'nda çok dükkan kapanmış, yerine yenileri açılmış. Her yer turistlere yönelik lokumcu, şekerciyle dolmuş. Turist var. Sadece Yakın Doğu'dan değil, her coğrafyadan var gibi geldi bana. Turist olsun. Ama sağlıkla olsun. Şu günler (pek çok anlamda) atlatılsın, Türkiye turistik açıdan hak ettiği değere kavuşsun. 
    Beyoğlu'nda İstanbul Madam Tussauds'un önünden geçerken dayanamadık içeri girdik. Ziyaret keyifliydi fakat kısa süreliydi. Zira balmumu heykel sayısı fazla değil. Ücret de ona göre epeyi pahalı. Bazıları tamam ama her heykelin başarılı olduğunu da söyleyemeyeceğim. İlk müzeyi, yani Londra'dakini gezmedim. Bir günlük Amsterdam ziyaretimiz sırasında önünde uzun bir kuyruk gördüğümüz Madam Tussauds'a da girmedim. Kısacası birebir karşılaştırma imkânım yok ancak özellikle bizim yerli karakterler -bu müzenin popülaritesini dikkate alırsak- özenli değildi. Orhun Londra'daki müzeyi gezmişti. Fikrimi ona söyledim. Karşılaştırmayı o yaptı. Tahmin ettiğim gibi, gerçekçilik açısından, orijinal müzede heykellerin yüzündeki tüyler bile gözardı edilmemiş. Orada içimden "Allahım ne olur Londra'daki Madam Tussauds'u da gezeyim. Lütfen! Lütfen!" dedim. Burada söz konusu olanın balmumu heykel aşkı değil, Londra seyahati olduğunun altını çizmek isterim. Bir gün olur diye diye ertelediğimiz Londra. Görmeyi en çok istediğim şehir. Neden bu kadar geç kaldı bilmem. Vardır bir sebebi. Belki en güzel şekilde olacaktır. 
    Yurt dışı seyahatleri o kadar özledim ki... Geçenlerde ilk kez ince patlıcan dilimlerini un, su ve tuz karışımına bulayıp kızartmıştım. Baktım 6-7 sene önce Malaga sahilinde yediğimiz patlıcan kızartmasına benziyor. Bir tek pekmezi eksikti. Hemen üzerinde ince ince gezdirdim pekmezi. Malaga tatilini anarak afiyetle yedik. Sahilde dizi dizi salaş lokantalar vardı. Dekoratif amaca hizmet eden sandaldaki ızgarada cızırdayan sardalya, pekmezle tatlandırılmış patlıcan kızartması, salata... Denizden yeni çıkılmış, karınlar açıkmış. Ne güzeldi... 
    İşte böyle... Aklımıza mukayyet olmaya çalışarak tükettiğimiz günlerde ısrarla üretmeye çalıştığımız ufak tefek keyiflerin, durmadan yoklayan uzak düşlerin bu ara bana düşenleri bunlar. İki fotoğrafla bağlıyorum yazıyı. Biri Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'tan aldığım güzelim kitaplarımın fotoğrafı. Diğeri de Madam Tussaud İstanbul'a olumsuz lâf etmenin sıkıntısını gidermek için eklediğim, en başarılı heykellerden birinin fotoğrafı. 
Brad Pitt iyiydi, iyi! Adamın balmumu heykelini bile çirkin yapamamışlar. 






9 Ağustos 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (24)

     MARC CHAGALL (1887 - 1985) - VITEBSK ÜZERİNDE 

    Depresif ruh halleri içinde debelenme zamanlarındayız. Özelde ülke gündemi, genelde dünya halleri asla ama asla rahat bırakmıyor. İki günü iyi geçirdiysek, bir parça oh dediysek, devamında gelen üç gün tüm iyi hisleri alıp götürüyor. Neler olup bitiyor tek tek saymayacağım. Hepimiz biliyoruz. Kimimiz daha az rahatsız oluyoruz, kimimiz çok sıkılıyoruz ama hepimiz olan biteni biliyoruz. Şuraya girip herhangi bir yazı yazmaya mecalim yoktu fakat zorladım kendimi, açtım bilgisayarımı. "Rutininden uzaklaşma" dedim kendime, "böyle böyle toparlanılır belki". Seriye bağladığım resim yazıları için düşündüm ancak notlarımı araştıracak enerjiyi bulamadım. İlham perileri de ziyaretime gelmedi. Tam "Onlar da unuttu galiba bizi" derken, şairlere esin kaynağı olan Chagall yokladı zihnimi. O Chagall ki Ece Ayhan onun resimleri için "Enfes renkler, şiirler havada uçuşuyor" demişti. Cemal Süreya, ressamlar kadar şairlerin de ondan öğreneceği çok şey olduğunu söyleyip "Yazmam Daha Aşk Şiiri"ni onun bir tablosundan esinlenip yaratmıştı. Muhakkak rastlamışsınızdır, Chagall resimleri hakkında daha pek çok şair, yazar ve müzisyenin söylemi var tam şu anda hatırlayamadığım. 
    Marc Chagall, 1887 Vitebsk doğumlu. Bugün Belarus'un bir şehri olan Vitebsk, o yıllarda Rusya'ya bağlı. Chagall Yahudi kökenli ve Rusya'da bunun zorluğunu yaşamış olduğunu söylüyor. Vitebsk, ressamın doğduğu, unutamadığı çocukluk günlerini yaşadığı, resimlerinde defalarca betimlediği kent. Fakir ama mutlu bir çocukluk, ufak tefek ama güçlü bir anne, akrabalarla, komşularla, bitmeyen hareketle, Yahudi gelenekleriyle yoğrulmuş ilk yıllar... Vikipedi'de babasının ringa balığı ticareti yaptığı söylentisine bakmayın. Ressamın anılarını okudum, onun sözleriyle babası "yanaşma, ayak işçisi". Bunu küçümsemek için söylemiyor, gerçeği dile getiriyor. Beden gücüyle ekmeğini kazanan bir baba. Marc sanatçı olmak için St.Petersburg'a gitmek istediğinde "Tek param bu" deyip kızgınlıkla yere savuran, Yahudilerin seyahat kısıtlaması olduğu için çalıştığı yerden oğlu adına bir şekilde bir belge ayarlayıp onun önünü açan, yani içten içe destekleyen bir baba. Yazı duygusallığa doğru evrilecek diye düşünmeyin. Chagall Vitebsk'te çok mutlu. O yüzden resimleri hep renkli. O yüzden onun resimlerinde uçan inekler var. Kemancılar var, aşıklar var. Her birinin ayrı hikâyesi olduğunu söylediği evler var onun resimlerinde. Yıllar sonra bu zorlu günlerde bakmak için, umutlanmak için yapılmış olabilirler mi acaba? Bizi de mutlu ederler mi?
    Peki hiç mi zorluk yaşamamış Chagall? Bu mümkün olabilir mi? İnsan olup zorlanmadan hayatı tamamlamak olası mı? Değil! Örneğin -ne kadar etkilendi bilmiyorum- çocukluğunda kekemeydi, yaşlılık yıllarında alamadığı ödemeler karşısında "Tanrım! Tamam bana yetenek verdin, en azından öyle diyorlar. Ama neden bana, insanlar korksunlar ve saygı duysunlar diye, etkileyici bir surat vermedin?" diye isyan etmişti. İki dünya savaşını da yaşadı. Üstelik bir Yahudi olarak. Naziler, dönemin tüm modern ressamlarının eserleriyle birlikte onunkileri de toplayıp yaktılar. "İkinci Vitebsk'im" dediği Paris'te yaşarken Amerika'ya kaçmak zorunda kaldı. Fakat o yılmadı. "Gülümseyeceksin, şaşacaksın, güleceksin ey fani insan!" sözleri de ona aitti. Dünyanın her yerini dolaştı. Hep üretti. Tiyatro dekorları, kostümler tasarladı; vitraylar, seramikler boyadı. La Fontaine masal kitaplarını süsledi, Gogol'un Ölü Canlar'ını resimledi,  Paris Operası'nın tavanını desenleriyle bezedi. Ve daha pek çok şey... Kendine özgüydü. Bir kere moderndi. Okul ona göre değildi. Girdiği sanat okullarını tamamlamadı. Eski ustalara saygıyı ihmâl etmedi fakat 20.yüzyılın başındaki her modern hareket ona göreydi, çocukluğundan kalma duygularını, ona atfedilen mistik yanını, lirizmi özgürce yansıtmak için birer araçtı. Sembolizmi, kübizmi, fütürizmi,süprematizmi, fovizmi, sürrealizmi, orfizmi kullandı. Fakat hep kendine özgü tarzıyla çizdi, boyadı, anlattı. "Bana uçuk demeyin! Tem tersine gerçekçiyim" ben demişti çünkü onun gördüğü dünya her şeye rağmen çok renkliydi. Bir de Bella var. Çok sevdiği, 1944 yılında kaybettiği eşi. Birçok resminin ana kahramanı Bella. Resimlerinde ve hayallerinde el ele Vitebsk'in evleri üzerinde uçuyorlar. Tıpkı bu yazının görseli olan, 1913 tarihli "Vitebsk Üzerinde" tablosunda olduğu gibi... 
    Oldukça yalın bir kompozisyon. Kübizmin geometrik formlarına hafifçe yaklaştırılmış renk alanları. Deforme edilmiş figürler. Kolay değil uçuyorlar, hafiflemişler, her şeyden soyutlanmışlar. Marc, Bella'yı bir eliyle sıkı sıkı kavramış. Çoğunluğu beyaza yakın gri hakim ancak genç aşıkların kıyafetleri Chagall'ın en sevdiği renklerde. 
Bir de mor olsaymış tam olacakmış. Sanatçının "Evimizin yanında başka evler vardı, içinde yaşayanların koşuşturup durduğu" diye anımsadığı evlerden oluşmuş kompozisyon içinde kırmızı bir ev dikkat çekmekte. Acaba bu doğup büyüdüğü ev mi? Hani bir gün her yerde aradıkları dedesini çatıda havuç yerken buldukları o ev? Olabilir. Gönlümüzce beyin fırtınası yapabiliriz. Herkes Chagall'ın resimlerinde onun geçmişinden ya da hayata dair düşüncelerinden bir iz arar. O yaptıysa bir anlamı vardır. Örneğin birçok resminde görülen uçan inekler neyi simgeler? İyi niyetin simgesi diyenler var. Ya da mükemmelliğin. Ama... Düşündüm de... Dedesi kasapmış. 
Pek çok Vitebsk görünümü çizmiş Chagall. Şöyle diyor onun hakkında: "Değnekler ve damlar, mertekler, çitler ve arkalarındaki her şey beni adeta büyülüyordu. Dizi dizi kulübeler, küçük evler, pencereler, avlu kapıları, tavuklar, kapalı bir fabrika, bir kilise, küçük bir tepe, eski mezarlık... Tavan aramızın küçük penceresinden, iyice aşağı sarkarak, daha fazla ayrıntı gözleyebiliyordum. Başımı dışarı çıkarıp taze ve mavi havayı içime çekiyordum. Kuşlar uçarak önümden geçiyor." 
    Sıkıntılı bir zamanda günüme renk getirdi Chagall. Bu yazı için kütüphanemdeki "Hayatım" isimli otobiyografisini tekrar gözden geçirmiş oldum, bir kez daha onun dünyasında buldum kendimi. Kitapseverlere, resim sanatına ve Chagall'a ilgi duyanlara tavsiye ederim. Biliyor musunuz? Aslında ölü doğmuş Chagall. Doğduğunda nefes almıyormuş. Zira tam o doğacağı sırada bir yangın sarmış Vitebsk'i. Tesadüfe bakar mısınız? Tıpkı bu ara pekçok köyümüzü, kasabamızı sardığı gibi. Anneyi apar topar şehrin bir ucuna taşımışlar. "Yaşamak istemiyormuşum" diyor sanatçı. "Yaşamak istemeyen beyaz bir hava kabarcığı düşünün. Sanki Chagall tablolarıyla tıka basa doluymuş gibi". Ve ardından ekliyor: "Psikologların bundan münasebetsiz sonuçlar çıkarmasını istemem. Lütfen!" 
    Hayat öyle başlar, böyle devam eder. İnişler de yaşanır çıkışlar da... Galiba umut hep var arkadaşlar!




    

26 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (23)

JACQUES-LOUIS DAVID (1748-1825) - HORASLAR'IN YEMİNİ 


     "Bir Ressam, Bir Resim" serisine başladığımdan bu yana, 22 yazının okunmasına yönelik çıkardığım sonuç, Rokoko üslubuna ait resimlerin en sevilenler olduğu. Rococo tablolar seviliyor. Onlar aristokrat sınıfı anlatan resimler, sarayların ihtişamını gösterenler, havailiği, uçuculuğu ön plana çıkaranlar. Eğlenmeye, en güzel kumaşlarla yapılmış giysiler giymeye, biraz boş vermeye ihtiyacımız var demek ki. Fakat ters bir günümdeyim sanırım, huysuzluk yapacağım, bu hafta Rokoko'ya zıt gideceğim,  Rokoko'ya tepki olarak doğmuş Neoklasizm'den bir örnek vereceğim:) 
    Serinin 23.resmi "Le Serment des Horaces". Yani "Horaslar'ın Yemini". Neoklasizmin önemli temsilcilerinden Jacques-Louis David'e ait, bugün Louvre Müzesi'nde sergilenen, 1785 tarihli yağlı boya bir tablo. Tarihe dikkat çekmek isterim: Fransız İhtilâli'nin 4 yıl öncesi. Jacques-Louis David devrim yanlısı bir isim. Devrim ilkelerini yansıtan tablolar yapması son derece doğal. Tıpkı bu resimde olduğu gibi...
    Resimdeki konu Antik Roma dönemine ait yaşanmış bir olayın bir anına ait. 18.yy'da başlayıp bir sonraki yüzyılda da etkisini sürdüren Neoklasik dönemde antik dünyaya büyük bir ilgi vardı. Antik Yunan ve Roma'ya dönüş vardı. Çünkü arkeolojik kazılar başlamıştı. Herculaneum, Paestum ve Pompei'den çıkan her bir kalıntı merakla beklenmekteydi. Antik dünyanın evrensel değerleri, antik çağ eserlerinin yalınlığı sınırlı saray ortamının cafcafından çok uzaktı. Bu özellikler yaklaşmakta olan devrimin değerleriyle örtüşüyordu. Öyleyse yalın çizgilerle, evrensel ahlâki değerleri yüceltmekle, yapay hayatların üslubundan vazgeçelim, gerçeklere dönelim. İşte Neoklasizm! 
    Yazının görseli olan ünlü tablodaki Horaces Kardeşler, eski Roma'nın kahramanları. Roma ve Alba şehri arasındaki savaşı bitirmek için onlar seçilmişler. Bu savaşta ordu yok. Her iki şehirden üçer erkek kapışacak. Alba'nın savaşçıları da yine üç erkek kardeş. Roma'nın savaşçısı olan üçlüyü vatan uğruna savaşmak için babaları karşısında yemin ederken görüyoruz. Kahramanların duruşları sağlam. Vatan için kendini feda etme hissini, devrime yakın yıllarda şekillenen yeni ahlâkçılığı, Stoacılar'a özgü kendini denetleme özelliğini ve Spartalılar'ın sertliğini yansıtan bir sahne bu. Arka planda Toscana tarzı, dor sütunlu, derinliği olmayan sade bir mekan görünmekte. Neoklasik resimlerde mimari önemli. Figürler antik bir lahitteki kabartmalar gibi mekanın önünde paralel şekilde dizilmişler. Işık sağ alttan geliyor. Keskin yatay ve dikeylerlerle sağlanan düzen, mızrak ve kılıçların diyagonalliğiyle bozulup hareketlendirilmiş. Erkek figürlerin kaslarına dek belirtilen güçlü duruşlarıyla, sağ tarafta ağlayan ve erkeklere göre biraz daha arkada, biraz daha ufak betimlenen kadınların duygusallığı zıtlık yaratmış. Aslında kadınlar ağlamakta haklılar. Zira içlerinden biri -Horaslar'ın kız kardeşi- Albalı savaşçılardan biri ile nişanlı. Çarpışmada ya kardeşini ya da nişanlısını kaybedecek. Figürlerin giysileri dönemin gerçeğine uygun, aksesuar az. David, giysiler ve eşya üzerine fazlaca çalışan bir ressam. 
    Neoklasizm Rokoko'ya göre daha ciddi ve ahlâki yönü daha ağır basan bir üslup. Akla, evrenselliğe, idealizme, düzene, klasik nesnelere verilen önem mevcut. Çizgi renge egemen. Simetri önemli. Mimari önemli. Tıpkı bu yazının görselindeki gibi, arka plan genelde resim düzlemine paralel ve fazla derinliği yok. İç mekan sahnelerinde koyu renk kullanımı çoğunlukta. Konu açısından kompozisyon kapalı. Yani konu devam etmiyor, çerçeve içinde anlık bir görüntü var. Kullanılan ışık soğuk ve yoğun. Fırça hareketleri hissedilmiyor, yüzey pürüzsüz. Soylu bir yalınlık, sakin yücelik resmin başrolünde. Tıpkı Horaces Kardeşler'in Yemini'nde olduğu gibi... Neoklasik resimde figür kullanımı azdır fakat her biri büyük çizilir. Kişiler idealize edilir. Portrelerde antik kıyafetler içinde görürüz onları. Bu dönemde kadından çok erkek çıplaklığı yansıtılmıştır. Rokokoya karşı ahlâkçı ve entelektüel bir tepkidir Neoklasizm. 
    Jacques-Louis David bu resmin konusu için bir yıla yakın süre boyunca Roma'da kalmış. Horaslar'ın Yemini'ne verdiği önem onun devrim sanatçısı olmasını sağlamış. Çalışkan bir ressam David. Küçük yaşlardan itibaren elinden fırçayı düşürmeyenlerden. Belki de bunun bir sebebi yüzündeki rahatsızlık nedeniyle konuşmakta zorluk çekmesi. Okulda diğer öğrencilerden kaçıp sürekli resim çizmesi gibi bir durum söz konusu ve bu onu en ünlü Fransız ressamlardan biri olmasına giden yolun başına getiren özelliği. Varlıklı bir aileye mensup. 11 yaşında babası bir düelloda ölünce annesinin kardeşleri tarafından yetiştirilmiş, hevesi olan resimden uzaklaştırılmamış, önce mimar olması istense de resim konusunda desteklenmiş. Serinin beşinci resminin sanatçısı olarak hatırlatacağım Boucher yakın akrabasıymış ve bir süre onunla çalışmış, devamında onun yönlendirmesiyle kendi yolunu çizmiş. Akademi üyeliği, eğitimciliği, ünvanları arasında. Ve bir de siyasi kimliği var tabii. Fransa tarihinin karmaşık bir döneminde yaşayan David, olan biten her şeyden payını almış. Fransız İhtilali sonrası meclise girmesi, 16.Louis'nin idamı için oy kullanması, Bourbonlar'ın hakimiyeti sırasında hapsedilmesi, son yıllarını Brüksel'de bir nevi sürgün olarak yaşaması ve orada tiyatro oyunundan çıkarken araba çarpması sonucu ölümü... Fırtınalı bir hayatın göstergeleri... 
    Akımlar, karşı akımlar, her daim değişim peşindeki insan... Ve sanat... Hayatın yansıması...


    İlgili yazılar:Bir Ressam,Bir Resim (5) - Boucher 
                           Bir Ressam,Bir Resim (11) - Watteau

 

17 Temmuz 2021 Cumartesi

YOLCULUK ERTESİ... YORGUN, MUTLU...

    1.5 yıl aradan sonra ilk uçak yolculuğumu gerçekleştirdim. Uçuşun yönü Dalaman'a ve ardından Kaş'a doğruydu. Mutluluğum tarifsizdi. Bayram kalabalığına kalmadan gittik geldik. Bir hafta boyunca denizden çıkmadım desem yeridir. Kaş mavisi bana çok ama çok iyi geldi. 
    Tedirginlik yaşadım mı? E yaşadım aslında. Bunun için otel yerine Airbnb'den daire kiralamayı tercih ettik. Bu siteden kiraladığım evlerle ilgili yurt içi, yurt dışı hiç sorun yaşamamıştım, bu kez de öyle oldu. Pırıl pırıl ve kullanışlı bir evde çok rahat ettik. Dışarıda yoğun kalabalıktan uzak durduk. Zaten kalabalık döneceğimize yakın zamanda artmaya başladı. Bayram tatili bu açıdan sıkıntılı olacak gibi. Maske ve mesafe konusuna dikkat eden var, etmeyen var. Hava da öyle sıcak ki maske kullanımı zorlaşıyor ve umursamamaya yol açıyor. Eğer ortam kalabalıksa, açık havada dahi olsak, biz hâlâ kullanıyoruz, onu belirteyim. Artık açık havayı geçtim bari kapalı alanlarda gevşeme olmasa düşüncesindeyim. Örneğin İstanbul Havalimanı'nda her şey normaldi, görevliler devamlı uyarıyorlardı, herkes sessiz sakin ilerliyordu. Dalaman'a uçuş da sıkıntısızdı. Ancak Dalaman Havalimanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım tatilde nispeten rahat davranmanın etkisi sürüyordu ki maskesini indirip gezen çok kişi vardı ve ortalıkta görevli görünmüyordu. Kaş'ta pek Rus turiste rastlamadım ancak havalimanında civar tatil bölgelerinden dönüşte olanlar vardı ve epeyi rahatlardı. Ben farklı bir ülkede olsam misliyle dikkat ederim, milletteki bu gevşekliği anlamam mümkün değil. Bir de üzgünüm ama -ve dikkatli davrananları ayrı tutarım- yurt dışında yaşayan Türkler'de de gözledim o rahatlığı. Tahminim PCR testi ve aşı gibi gerekli şartları karşılamış olmalarından kaynaklı bir durumdur ancak hiçbir şeyin garanti olmadığı bir salgında semptomsuz hasta olmanın tedirginliğini yani başkalarına bulaştırma potansiyelimizi düşünmemiz lâzım. Özelikle kapalı alanlarda. Hadi biz birkaç saat havalimanında bulunduk. Fakat sabahtan akşama kadar orada çalışanlar var, onların risklerini arttırmaya gerek yok.

    Uçak yolculuğunu o kadar özlemişim ki... Ne inişte ne kalkışta, önceden sık yaşadığım korkuyu yaşamadım. Aksine çocuklar gibi mutlu ve heyecanlıydım. Ortam eskisi gibi değildi muhakkak ama o an onu düşünemedim bile. Şimdi daha korkusuz günlerde keyifli uçuşların hayalini kuruyorum. Mümkünse bir kısmı uzak uzak diyarlara olsun. 
    Ve Kaş... Kaş'a ilk kez gittik. Şu salgın şartlarında bile o kadar sevdik ki...  Daha önce tercih etmediğimiz için defalarca kendi kendimize söylendik. Türkiye kıyılarında ziyaret etmediğimiz ender yerlerden biriydi Kaş. Bunca yıl "Denizi çok soğuk, girilmiyor" diyenlerin kurbanı olmuştuk resmen. Yüzmeyi sevdiğimiz için ve yazın toplamda ancak 2-3 hafta denizle buluşabildiğimizden, hâliyle girilmeyecek derecede olan yerleri tercih etmiyorduk. Pişmanız. Küçükçakıl'daki yer yer soğukluk dışında son derece normal bir suyu var. Ben bu klişeye nasıl aldandım bilmiyorum. Kısacası Kaş'a ziyaretlerimiz devam edecek. Hakikaten Kaş'ta denizin mavisi bir başkaymış. Çok güzelmiş. Anlatırım. Bir sonraki yazıda...

    Her anını değerlendirmek isteyince erkenden kalkıp tüm gün koşturuyorsun ve bu hâliyle tatil yorucu oluyor. 
Bir süredir çıkmaya çıkmaya da hamlamışız. Ancak kafam öyle rahat ki... Kollarımın bacaklarımın sızlamasına aldırmadan gelir gelmez bavulları boşalttım, her şeyi yıkayıp yerleştirdim. 2-3 gün böyle geçti. Şimdi buradan uzakta kaldığım süre boyunca kaçırdığım yazıları okuyacağım. Dikkatlerden kaçmasın, "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 22.yazısını önceden ayarlamıştım ve uzaklarda olsam da yayınladım. Aferin bana! :) Artık okuma, yazma rutinime dönüyorum. 
    Okuma demişken... Tatilde yanıma -öncesinde bitiremediğim için- Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ni almıştım. Nasıl yanlış bir karar! "Tatil kitabı" kavramını sevmem ama salgının çekilmeyen gölgesinde kafa boşaltmak için gittiğin tatilde bu kitap olmaz aslında. Bir de sağ olsun yazar öyle çok tekrara düşmüş ki okumama denizin  minik dalgaları ve cırcır böceklerinin sesi eşlik ederken konsantre olmam oldukça güç oldu. Hiç huyum olmadığı halde bir kere uyuyakaldım. Neyse yarıdan sonra tekrarlar azaldı da tempoyu yine kazanabildim. Bunca söze karşın kitabı sevmediğim zannedilmesin. Sevdim. Düşündüren bir kitap. Fakat benim için en iyi Orhan Pamuk kitabı her daim "Benim Adım Kırmızı".
    Ufak bir merhaba yazısı yazayım derken yine lâfı uzattım. Şimdilik burada kesiyorum. Artık diğer bloglara yolculuğum başlamalı bence.
    
    



12 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (22)

 LEYLA GAMSIZ SARPTÜRK (1921-2010) - OTO-PORTRE

    İsmi defalarca değişen, en son ne dendiğini hatırlamak için internete başvurduğum üniversite sınavı, yani YKS henüz atlatıldı. Çevremde bu sene ilk defa sınava girmiş olanlar var. Hepsinin yolu açık olsun. Dilerim hepsi sevdikleri bölümü okuyup, sevdikleri mesleklere adım atarlar. Ancak bu çetrefilli bir konu. Öğrencilerin kimi zaman aileleriyle çatıştıklarına şahit oluyorum. Örneğin çocuk sanatla uğraşmak isterken veya mimarlığı yazmak isterken, aileler düzenli gelir getiren mesleklerde ısrarcı oluyorlar. Fen puanları boşa gitmesin diye doktorluk, mühendislik alanlarına yöneltiyorlar. Her iki tarafa da hak versem de daha çok sevilen mesleğin edinilmesi kısmında yer alıyorum. Hayatın neler getireceği önceden bilinmez. Kimi insan sevmediği bir mesleği edinip şikâyet ede ede ömrünü tüketirken, bazen de su yolunu buluyor ve kimisi tam şu an aklıma gelen Nuri Bilge Ceylan gibi önce elektrik-elektronik mühendisliği okuyup ardından sanata yönelebiliyor ve eserleriyle önemli ödüller alabiliyor. Leyla Gamsız Sarptürk de önce farklı bir alanda eğitim alıp daha sonra aslında hiç vazgeçmediği sanata yönelen ressamlarımızdan biri. Ancak onu engelleyen aile baskısı değil. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamış olması. 1921 doğumlu Leyla Gamsız erken yaşlardan itibaren resme ilgi duymuş. Doktor babasının görevi nedeniyle bulundukları Sivas'ta okuduğu lisenin resim öğretmeni Eşref Üren olunca ondan destek de görmüş. O yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi yüksek okul seviyesinde olmadığı için, Leyla Gamsız'ın ailesi burada eğitim almasını istememiş. Sanatın kalbi Paris'e göndermekmiş asıl amaçları. Ancak savaş patlak verince Paris yolculuğu hâyâl olmuş. Ne yapacağını bilemeyen Leyla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Coğrafya bölümüne kaydolmuş ve tamamlamış. Bu arada resmi bırakmamış, çizmiş, boyamış. Akademi'de Yüksek Resim Bölümü açılınca soluğu burada almış. Ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinin öğrencisi olmuş. Türk resim sanatının Cumhuriyet'in ilanından sonraki ortamı içinde peş peşe beliren gruplardan biri olan "10'lar Grubu'na" dahilmiş. 
Bu grup, Akademi'de Bedri Rahmi'nin öğrencisi olan 10 genç tarafından 1947'de kurulan bir grup. Yani Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Fahrünisa Sönmez, Ivy Stangali, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Fikret Otyam tarafından... 10'lar Grubu'nun amacı evrensel değerlerle yerel geleneklerin kaynaştığı eserler üretmek. Cumhuriyet döneminin sanat ortamında süren "Yeni Sanat mı? Milli Sanat mı?" tartışmalarına taze bir bakış açısı getiren bu öğrenciler, Doğu sanatına da Batı sanatına da aynı oranda sahip çıkmak gerektiğine inanıyorlar. Bu düşüncelerin belirmesinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun etkisi olduğu kesin. Bedri Rahmi ve öğrencileri, Batı'nın soyut üslupları ile Anadolu folklorundan esinlenilmiş formlarla yakalanan biçim dilinin, özgün Türk resmini oluşturacağını savunuyorlar. 
    10'lar Grubu'nun kurucuları arasındaki Hulusi Sarptürk dikkatinizi çekmiş olsa gerek. Şu noktada iki genç ressamın evliliği ve sanatla sarmalanmış, uzun süren bir birliktelik söz konusu. Üstelik işin içinde daha önce gidilemeyen Paris şehri de var. Fransız Konsolosluğu'nda açılan kişisel sergileriyle Fransızların ilgisini çeken Leyla Gamsız Sarptürk'e bu ülke tarafından burs sağlanıyor ve genç çift Paris'e doğru yola çıkıyor. Paris'te Fernand Leger ve Andre Lhote gibi iki büyük ustanın öğrencisi oluyor Leyla. Boş zamanlarında diğer Avrupa ülkelerini de gezdikleri verimli bir öğrencilik hayatı yaşanıyor. Türkiye'ye dönüşlerinde Hulusi Sarptürk resim öğretmenliğini tercih ederken, Leyla Gamsız Sarptürk çalışmalarını kendi atölyesinde sürdürüyor. Öyle ki Taksim'de Gamsız Apartmanı'ndaki atölyesi ile "Özel atölyesi olan ilk kadın ressamımız" haberiyle gazetelerde yer alıyor. Çok üretiyor, faâl bir sanat hayatı sürüyor. Kurucusu ve katılımcısı olduğu Kadın Sanatçılar Klüpleri, düzenlediği sergiler, kazandığı ödüller birer nişan gibi takılıyor omuzuna. Sevdiği işi yapan her insan gibi mutlu oluyor.
    4 yıl boyunca Bedri Rahmi atölyesi öğrencisi olan Leyla Gamsız, yalnızca Anadolu görünümlerini veya yöresel objeleri betimlememiş. Örneğin çok sayıda "Nü" çalışması da var. Portreye, natürmorta, peyzajlara, iç mekân resimlerine de aynı önemi veriyor. 50'li yıllarda resimlerinde Matisse'in etkisi izlenmekte. Zaten Türk halılarına, Doğu kumaşlarına meraklı olan ve bunların desenlerini resimlerinde kullanan Matisse'in 10'lar Grubu'nu etkilememesi imkânsıza yakın bir durum. Gamsız da tablolarında kumaşları, perdeleri, koltukları vb. eşyayı tıpkı Matisse gibi ayrıntılı bezemeleriyle betimlemiş. Ancak o, Matisse kadar renkçi değil. Özellikle 60'lardan sonraki resimleri sınırlı, hâttâ monokrom renkleriyle (açık-koyu tonlarıyla tek renk) dikkat çekiyor. Yazının görseli olarak seçtiğim oto-portrede de bu durum söz konusu. Yeşil ve sarının tonlarıyla oluşturulmuş sınırlı renk kullanımı mevcut. 1950'li yıllarda yapmış olduğu oto-portre onun yalın tarzını yansıtıyor. Resimde derinlik yok, sanatçı perspektif kullanmamış. Bahçeyi andıran çiçekli fon, figürün hemen arkasında belirmiş. Figürleri soyutlama yoluna giden ressam, bu amaçla deformasyona başvuruyor ve dikkat çeken boyun bölgesi tam da bu sebeple oldukça uzatılmış. Çizgisel üslupla biçim kazanan figürün sağ yanı, soldan gelen hafif ışık nedeniyle gölgeli. Doğrudan izleyiciye bakmıyor. Sanki uzaklara dalıp gitmiş gibi. Üçgen yüzünde ifadenin belirdiği tek yer iri gözleri. Geniş yakalı siyah elbisesi, uzun boynunu saran kolyesi ve yuvarlak küpeleriyle zarif, genç, modern bir kadın karşımızda duran. Papatyaların ve figürün zarifliği birbirini dengelemekte. Figür daha düz alanlar halinde boyanmışken, arka plandaki çiçekler nispeten serbest tuşlarla oluşturulmuş. 
    Kısacası ne yaptıysa iyi yapmış Leyla Gamsız Sarptürk. Hayalinin peşini bırakmamış. Ancak bunda ekonomik durumun önemini gözardı etmemek gerektiğinin farkındayım, farkındayız. Hayat yolunun başındaki her genç sapmak istediği yollara gönül rahatlığıyla adım atamıyor. Gençlere verilebilecek en güzel tavsiyelerden biri olan "hayalinin peşinden git" söyleminin kendisi hâyâl olmuş durumda. Özellikle son yıllarda bunu söylerken zorlanıyorum. Karşı argümanlarla, olumsuzlukla cevap verecek gençlere dışarıdan aksini söylesem de içimden hak veriyorum. Ancak yine de umutsuzluk bana göre değil. Gençlik büyük bir güç, eşsiz bir potansiyel. Nasıl ki 19.yaşını "İlk çocuğu, ilk hocası, ilk yoldaşı" gibi görüyor Nazım Hikmet... Gençlerimizin rehberi yine kendi gençlikleri olsun. Ve yine diyor ki aynı şiirde: "Ben yine söylüyorum aynı şarkıları / Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa / Ben kattım önüme rüzgârı..." 
Öyleyse rüzgâr bizi yönlendirmesin, biz katalım onu önümüze. Ömrümüzce...



                       BİR RESSAM, BİR RESİM (20) 



28 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (21)

 JOHN LAVERY (1856 - 1941) - BANYO SAATİ

    Efendim, yaz geldi. Aklım fikrim sahillerde, denizde... Dün, ünlü bir müzayede evinin internet sayfasında John Lavery'nin "Banyo Saati" isimli tablosuna rastladım ve bir süre kendisinden kopamadım. Resim genel havasıyla bana Thomas Mann'in Venedik'te Ölüm'ünü ve dolayısıyla Lido sahillerini hatırlattı. Bir köşede dadısının gözetiminde güneşlenen genç Tadzio'yu ve onun olağanüstü güzelliğini izleyen yazar Aschenbach'ı göreceğimi sandım. Lavery'nin daha önce karşılaşmadığım bir eseriydi, ufak bir inceleme yaptım. Ve bingo! Şahane bir tesadüf! John Lavery bu resimde Lido kıyılarını betimlemişti ve üstelik Venedik'te Ölüm'ün ilk yayınlandığı yıl olan 1912 tarihine aitti. Venedik'in sayfiye adası Lido, aynı tarihlerde bir yazara ve bir ressama ilham olmuştu. Nasıl olmasın? Söz konusu tarihlerde Lido, Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesiydi. Masal şehir Venedik'in merkezine oldukça yakın bir dinlenme yeri. Bugün Venedik Film Festivali'nin gerçekleştiği ada. 
    John Lavery, İrlandalı bir ressam. 1856 Belfast doğumlu. Erken yaşta anne ve babasını kaybedince akrabaları tarafından İskoçya Glasgow'da büyütülmüş. Gençliğinde bir fotoğrafçının yanında çırak olarak çalışmış. Resim eğitimini önce Glasgow'da özel bir eğitim kurumu olan Haldane Akademi'de, ardından Paris Julian Akademi'de almış. Paris'ten sonra tekrar Glasgow'a dönmüş ve Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria'nın Glasgow ziyaretini resimlediğinde dikkatleri üzerine çekmiş. Ziyaret töreninde yer alan 253 kişiyi -fotoğraflardan faydalanarak- tek tek betimlemesi, o dönem Glasgow Okulu ressamlarının gerçekçi yaklaşımına uygun bir hareket. John Lavery, bugün de eğitime devam eden Glasgow Sanat Okulu ressamlarının "Glasgow Boys" denen grubu içine dahil edilmiş bir sanatçı. Bu grup, Edinburg merkezli İskoç Sanat Kurumu'na karşı hareketi tercih eden, gerçeğe tutkun ressamlardan oluşmakta. Empresyonizme ve Post-Empresyonizme yorum katan, genişleten; gerçek mekânları, gerçek insanları, gerçek olayları, gerçek doğa görünümlerini yansıtan sanatçılar bunlar. John Lavery, Glasgow Okulu içinde önceleri sadece bu kent ve çevresi betimlenirken dünyaya taşan, bol seyahat eden, farklı ülkeleri de tuvallerine yansıtan 3.dalga ressamları arasında yer almakta. Tam bu noktada "Glasgow erkekleri var da kızları neden yok?" denebilir. Onlar da var efendim. Daha çok tasarım alanında faaller. 19.yy'ın sonunda ekonomik yönden oldukça iyi durumda olan Glasgow'da tasarım, mimari, resim vb. alanlarda yükselişteki Art Nouveau tarzı eserler ürettiler. Takdire şayan bir durumları daha var ki o da İskoçya'da kadınların oy kullanma hakkı kazanması için çaba göstermiş olmaları. Aslında "Glasgow Girls" ismi epeyi ileri bir tarihte, 1968'de, erkek gruplaşmasına bir gönderme olarak İskoç Sanat Konseyi başkanı William Buchanan tarafından kullanılmış. İyi de olmuş. 
    John Lavery, hayatının önemli bir kısmını Londra'da geçirdi. 1.Dünya Savaşı'nda Birleşik Krallık adına savaş ressamı olarak görev aldı ancak ağır bir araba kazası geçirince geri dönmek zorunda kaldı. Savaştan sonra şövalyelik ünvanıyla ödüllendirildi, Kraliyet Akademisi'ne seçildi. Gerek cephede, gerek cephe gerisinde yaşananları savaş sürdüğü müddetçe tuvallerine aktardı. Önemli bir seri yarattı. Tabii arada gündelik yaşam görüntülerini aktarmayı bırakmadı. Ve portreler... Tüm sanat hayatı boyunca çok sayıda portre yaptı. Defalarca kez resimlediği isim, ikinci eşi Hazel Lavery idi. İrlanda asıllı Amerikalı Hazel, sosyal yönü kuvvetli, İngiltere ve İrlanda arasında mekik dokuyan, her iki ülkede siyaset ve sanat dünyasının en önemli insanlarını çevresinde toplamış çekici bir kadındı. İrlanda'nın bağımsızlık hareketleriyle şekillenen savaş sona ererken, Britanya Hükümeti ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu arasındaki müzakere görüşmeleri için evini açan isimdi. Öyle ki 1922'de İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı olsa da Özgür İrlanda Devleti kurulduğunda, basılacak olan yeni banknotlar üzerinde İrlandalı kadının simgesi olarak Hazel'in yüzü kullanıldı. İrlanda manzarası önünde, İrlanda'ya özgü şalıyla, İrlanda enstrümanı bir arp üzerine kolunu atmış kadın figürünü, yani Hazel'i yine John Lavery resimlemişti. 
   Hazel, yazının görseli "Banyo Saati"nde de yer almakta. Resmin sağındaki siyah şeritli beyaz şemsiyeyi tutan kadın Hazel'in ta kendisi. Sanatçı o seyahat sırasında aynı plajın 4 ayrı resmini yapmış. Her biri birbirinden güneşli, ışıklı. Empresyonist tarzı anımsatan bir resim olsa da çoğunlukla küçük fırça darbeleri kullanılmadığı belli. Figürün ya da objenin biçimine göre yönelen, uzayan, kısalan, genişleyen boyama tarzı dikkat çekmekte. Çizgiyle belirlenmeyip serbest tuşlarla bütünlüğün yakalandığı ön plandaki figürlerin hareketleri belirgin. Kimi oturuyor, kimi yürüyor, kimi yere uzanmış. Uzaktaki figürler ise perspektif gereği minik birer lekeye dönüşmüş. Resimde üç plan söz konusu. Kumsal, deniz ve gökyüzü... Görünen, yaşanan dünyadan rastgele bir an seçilmiş, olayın bitip bitmediği belli değil. Hazel sıcaktan rahatsız olup ayağa kalkar mı? Soldaki kız çocuğu kumdan kale yapmaya başlar mı? Ortada, ayakta duran figür bir an için duraksamış mı yoksa yürüyor mu? Olayların devamlılık hissi bu resmin açık kompozisyona sahip olduğunu gösteriyor. Durağanlığı düşündüğümüzde kapalı kompozisyonun en çok Rönesans'ta kullanıldığını hâttâ bazen kompozisyonun çerçeve çizimiyle sabitlendiğini söyleyebilirim. Ancak şimdi Rönesans devrinden çok uzaktayız. 1912 yılındayız. Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesi Lido'da bir öğle vakti... Hayat devam ediyor. Çok değil, yalnızca iki yıl sonra bir dünya savaşı patlak verecek. Araya düşmanlık girecek. Hayat sonsuz ihtimallerle dolu ucu açık bir roman, yaşananların çerçeve içine kıstırılmadığı açık bir resim. Sanatçılar bunu hatırlamamıza yardımcı olanlar. John Lavery, Lido kıyılarını böyle resmetmiş. Bence aynı yerleri bir de Thomas Mann'in gözünden okumalı ve yazıyı böylece sonlandırmalı. Yazar Venedik'te Ölüm'de şöyle diyor:
    "Plaj, denizin kenarında algıların tadını çıkaran bu kaygısız kültür manzarası, onu her zamankinden çok oyalıyor, eğlendiriyordu. Boz renk ve dümdüz deniz, bata çıka yürüyen çocuklar, yüzenler ve kollarını başlarının altına kavuşturmuş, kumların üzerine uzanmış insanlarla çoktan dolmuştu bile. Bazıları kırmızı, mavi boyalı, karinasız sandallarda kürek çekiyor, alabora oldukları zaman gülüşüyorlardı. Platformlarında ufak verandalardaki gibi oturulan tente kabinlerin uzayıp giden dizisi önünde oyun hareketleri, tembelce uzanıp dinlenmeler, ziyaret ve sohbetler, pervasız bir keyifle plajdaki serbestliğin tadını çıkaran çıplaklığın yanı sıra özenli bir sabah şıklığı da göze çarpmaktaydı. Ön tarafta, nemli ve katı kumların üstünde, beyaz bornozlu ya da koyu renkte bol gömlek giymiş tek tük insanlar geziniyordu. Sağda çocukların yaptığı kat kat bir kum şatosunun çevresine, çeşitli milletlerin ufak bayrakları çepeçevre sokulmuştu. Midye, çörek ve meyve satıcıları çömelmiş, mallarını yere sermişlerdi. Solda, diğerlerine ve denize yan veren, plajın sınırını oluşturan kabinlerden birinin önüne bir Rus ailesi yayılmıştı: sakallı, kazma dişli erkekler, pörsük ve uyuşuk kadınlar, bir şövale önüne oturmuş, güçsüz ünlemleriyle denizi resmetmeye çalışan Baltıklı bir matmazel; iyi kalpli ve çirkin iki çocuk; başı örtülü, sevecen, emir kulu yaşlı bir hizmetçi kadın. Hayatın tadını çıkararak orada yaşıyorlar, hoplayıp sıçrayan, söz dinlemez çocuklarına durmadan sesleniyor, az buçuk İtalyancalarıyla şeker aldıkları alaycı ihtiyarla uzun uzun şakalaşıyor, şap şup birbirlerinin yanaklarını öpüyor, oluşturdukları topluluğu seyreden var mı, yok mu aldırış etmiyorlardı.
    'Şu halde kalıyorum' diye düşündü Aschenbach. 'Buradan iyi neresini bulacağım?' "




  NOT: Henüz okumamış olanlar için, önce Venedik'te Ölüm'ü okumayı, ardından Visconti'nin yönettiği 1971 yapımı Venedik'te Ölüm'ü ve onun ardından filmin başrol oyuncusu hakkındaki 2021 yapımı "Dünyanın En Güzel Oğlanı" belgeselini izlemeyi hararetle tavsiye ederim efendim. Sanatla kalınız... En güzel sahilleri geziniz...:)

                         BİR RESSAM, BİR RESİM (19)
                         



17 Haziran 2021 Perşembe

BUGÜNLERDE...

     
    İstanbul'da hava 3 gündür yağmurlu. Bir yağıyor, bir duruyor. Ne ara yürüyüşe çıkmam gerektiğini kestiremiyorum. Hâlâ yaz moduna da giremedim. Şu an net bir tatil planımız olmadığı için sorun yok aslında. Birtakım işler nedeniyle tatil tarihi belirleyemiyoruz. Araya aşılar da girdi. O muydu, bu muydu derken 2.randevuyu hangi günlere alacağımıza karar veremedik. Anlaşılacağı üzere ilk doz Biontech aşısını oldum. 
45 yaşa açılır açılmaz randevumu aldım, kalabalıklara kalmadım. Eşim bir önceki grupta halletmişti. Nihayet aşıya ulaştığım için sevinçliyim. O an seçme şansı yoktu ama olsaydı yine Biontech'i tercih ederdim. Teknolojinin ilerlemesi doğal ve olması gereken bir durum. 

    Yaz moduna giremediğimi söylesem de Haziran ayını yaşıyor olmamız gibi bir gerçek var. Gönül dışarıya çıkmak istiyor, insan evlere sığamıyor. Hâlâ tedirgin olsam da ufak ufak çıkıyoruz, sevdiklerimizle de daha sık görüşür olduk. Açık hava buluşmaları ilk tercih. Sosyal hayat yavaş yavaş hareketleniyor. Bizim burada güzel bir açık hava kulübü var. Deniz kenarında, püfür püfür, hoş bir yer. 2020'ye kadar sık sık konsere giderdik. Ceylan Ertem'den Ayhan Sicimoğlu ve Orkestrası'na kadar pek çok kişinin konseri oldu. Geçenlerde fark ettim, konserler yine başlamış. 11 Haziran'da Cem Adrian varmış. Durumlar eskisi gibi değil tabii. Ayakta ve dip dibe dans edilir, şarkı söylenirdi. Şimdi aralıklı masalar konmuş, tek bilet değil masa satın alıyorsun. Gidilir. Ama rahat etmem için vaka sayılarının biraz daha inmesi lâzım.
    Blog alemi yaz durgunluğuna girdi. Yazan az okuyan az. Sanırım "Bir Ressam, Bir Resim" yazılarını sonbahara kadar haftada bir yerine iki haftada bir yayınlayacağım. Kuralcı yanım her hafta yayınlama sözü verdiğim için huzursuz. Geniş kitlelere hitap etmiyor olabilirim ama okuyan, yorum yapan herkese karşı bir sorumluluk hissediyorum. Olması gereken ama zorluk yaşatan bir huy. Fakat işte yazın gelmesiyle evlerden dışarı çıkmamız, hareketlenmemiz işleri kolaylaştırmıyor. Her yazı için tekrar tekrar düşünüyorum, tekrar okumalar yapıyorum, eski notlarıma bakıyorum, varsa eksiğim tamamlamaya çalışıyorum, titizleniyorum. Konuyla ilgili bir kitabı kütüphanemden çektiğimde "Ya bu ne güzel kitaptı" deyip baştan okuyorum. Dolayısıyla elimdeki diğer kitaplara, henüz okumadıklarıma yeterince vakit ayıramıyorum. Kışın daha rahattım ancak dediğim gibi dışarılara taştık. Üzerine bir de bunca vakit ayırdığım yazıların dönemsel sebeplerle az kişiye ulaşıyor olması can sıkıyor. Aman ha! Yanlış anlaşılmasın! Seri bitmiyor. Sadece kısa bir süre için iki haftada bire inecek. Bu arada umuyorum gezeceğim, sosyalleşeceğim, sanat tarihi dışındaki kitaplarıma da vakit ayıracağım. Hepimiz gibi! Herkes sağlıklı, mutlu bir 2021 yazı yaşasın.

    Kitap demişken... Kocaman roman Üvey Kardeş'i bitirmek üzereyim. Buradan La Paragas'a ve Leylak Dalı'na selam olsun! Kocaman dedim. Üvey Kardeş hacmiyle olduğu kadar içeriğiyle de kocaman bir kitap. 
Bir süredir onlarla birlikteydim, okumayı bitirdiğimde Barnum'u ve Barnum'un hayatına dokunmuş herkesi özleyeceğim. 
    Bu ara pek bir şey izlemiyorum. Dizi izlemeye kalktığımda da küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. TurkcellTV+ 'ta 22.11.1963'ü görünce çok sevindim, ilk bölümü izledim. İkinci bölümü açmadı. Meğer tadımlık veriyorlarmış. Üyeliğimiz dizileri kapsamıyormuş. Diziler için paketi yenilemedim tabii. Maçtan öteki, diziden beriki derken zaten bir sürü digital platforma epeyi bir ödeme yapıyoruz. Sinir bozucu. Yalnız izleme imkânınız varsa 22.11.1963'ü kaçırmayın derim. Stephan King'in bir romanından uyarlama. Kitabı okumuştum. Kitap iyiydi, dizi de çok iyi olmuş. Bakalım ben de bir şekilde devamını izlemeye çalışacağım artık. 
    İşte böyle. Şu an dışarıda hava iyi. Güneş açtı. Balkon kapısı açık. Hani salgının en başında yanımızdaki siteden birinin neredeyse her gün klarnet çalıştığını söylemiştim ya? İşte o kişi kimse klarneti epeyi bir ilerletti. Şu an onun sesi geliyor yine. Tam parçalar çalıyor artık. Vallahi takdir ediyorum. İlk zamanlardaki halinden eser yok. Belli ki salgını fırsata çevirenlerden. Helal olsun!
   Hazır yağmur yok... Ben biraz yürüyüşe çıkıyorum. 




 

14 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (20)

   JEAN MICHEL BASQUIAT (1960 - 1988) - İSİMSİZ 

    Dürer, Monet derken... Bu ara resim sanatındaki iyi aile babalarından, sorumlu vatandaş durumundakilerden, uzun bir ömür yaşayıp sessiz sakin hayata veda edenlerden fazlaca bahsettiğimi anladım. Oysa herkes bir değil, farklı yaşamlar var. Öyleyse bugün resim dünyasının yaramaz çocuğundan bahsetmeli. 
    Jean Michel Basquiat... Ressam kimliğiyle dünyaca üne kavuşmuş ilk siyahi sanatçı. Sokaklardan galerilere terfi etmiş bir ikon. Ne yazık ki 27'ler kulübünün üyesi. Yani bu dünyaya erken veda edenlerden. Eserleri bugün rekor fiyata satılan, adına düzenlenen sergilerin önünde uzun kuyruklar oluşturan isim. 
    1960 Brooklyn doğumlu Jean Michel Basquiat'nın babası Haitili, annesi Puerto Rico asıllı. Göçmen ailenin oğlu Jean Michel, akıllı, yetenekli. Ancak aile yaşamları sallantıda. Brooklyn'den ayrılışlar, tekrar dönüşler, kavgalar... Ve bir gün annenin akıl hastanesine yatışı, Jean Michel'in anlaşamadığı babasıyla yaşamak zorunda kalışı. Kaçınılmaz son... 17 yaşında evden ayrılış... Sokaklar... Resimlediği kartpostalları, boyadığı tişörtleri satarak geçinmeye çalışır Basquiat. Bir gün bir restorana girerken gördüğü Andy Warhol'a bile kartpostal satmıştır. Kısa bir süre sonra ikisi çok yakın arkadaş olacak, beraber üreteceklerdir. Adını ilk kez grafiti imzası olan SAMO ile duyurur. Lise arkadaşı Al Diaz'la birlikte Manhattan sokaklarını grafitilerle bezerler. Bir köşeye ortak yaratımları SAMO'yu (Same Old Shit) yazıp, yanına telifin simgesi olan şu işareti ekleyiverirler: ©Gün gelip yolları ayrıldığında, Basquiat bu kez aynı grafitilere "SAMO öldü" cümlesini konduracaktır. 
    1980 yılında ilk kez karma bir sergiye katılır. Arkası gelir. Zaten yetmişlerin sonunda sanat programlarına konuk olmaya başlamıştır. 81'de bir filmde oynar, 83'te Rammellzee ve K-Rob ile birlikte bir rap kaydı yapar. New York alt kültürünün parçası haline gelmiştir. Tam bu noktada biraz magazine yöneleceğim, her ikisi de tam anlamıyla şöhrete kavuşmadan önce Madonna ile birliktelikleri olmuştur. Basquiat'nın asıl tutkusu resimdir. Kısa sürede galerilerin bünyesine katmak istediği bir isim, Andy Warhol'la katıldığı partilerin aranan adamı haline gelir. Amerika'da 80'lerde yaşanan ekonomik canlanmanın sanat dünyasını da hareketlendirdiği zamanlardır. Sanata yatırım zirvededir. Sokaklardan gelen Basquiat ekonomik anlamda sınıf atlar, çok kazanır. Ancak kazandıklarını öyle bir savurur ki bunun sebebinin erken öleceğini hissetmek olduğunu düşünürüm. Marka giysilere yönelir, arabasının camından dolarlar saçar, bol bol borç verir. Harcar ancak üretir de... Sabahlara kadar çalışır. Ardında binlerce tablo ve çizim bırakmıştır. Oysaki aşırı dozdan hayatını kaybettiğinde henüz 27 yaşındadır.  Bugün hâlâ onunla ilgili haberlere rastlarız. Özellikle gençler arasında popülerdir. Ya bir sergisinin açılışı yoğun ilgi görür ya da bir tablosu rekor fiyata satılır. Birkaç sene önce bizde de Cem Yılmaz'ın satın aldığı Basquiat tablosuyla haber olduğunu hatırlarım. 
    Basquait, Neo-Expressionism'in yani Yeni Dışavurumculuk'un temsilcilerinden biri sayılmaktadır. 1890'larda modern sanat akımlarından biri olarak ortaya çıkan; sanatçının içsel dünyasını, öznel görüşünü ön plana alan; doğayı bire bir yansıtmayı reddeden, yoruma dayalı dışavurumculuk, 20. yüzyılın savaşlarla ve yükselen endüstri ile şekillenen kaotik ortamını farklı akımlarla paylaşmıştı. Giderek güçlenen kavramsal sanat ve minimalizm gibi akımlar duyguyu, sembolizmi, psikolojiyi, kişisel ve kolektif tarihi, yani insanın içsel dünyasına ait durumları resimden çıkarmaya başladığı gibi, figürü de resimden uzaklaştırmıştı. Yeni dışavurumcular tüm bunları tekrar tablolarına taşıdılar. Ancak her birinin tarzı farklıydı. Üslupta değil, eğilimde birleşmişlerdi. Basquait en farklı olanlardan biri. Ham sanatın, yani resim hakkında hiçbir bilgisi ve eylemi olmayanların, çocukların ve hâttâ akıl hastalarının çizimlerinin izleri görülür onun eserlerinde. Bol renk vardır. Ve bolca harf, kelime, işaret... Bazen bir burun çizmek yerine farklı dillerde "burun" kelimesini yazar örneğin. Şiir kullanır. Önem verdiği kelimelerin üzerini çizer ki ona daha çok dikkat çekebilsin. Sayılarının da anlamı vardır. Siyahi ve Hispanik geçmişinin yansımasını da görürüz resimlerde. İspanyolca kelimeler, totemleri hatırlatan figürler, büyü nesneleri vs. Bir de Amerika'da bugünü vardır. Çizgi roman figürlerini, reklamları da kullanır. Siyahi müzisyenleri, sporcuları da çizer. Başlarına üç köşeli taçlar kondurur. Çünkü onlar hak ettikleri değeri bulamadıkları halde kral ve kraliçe olanlardır. Hollywood'da siyahi oyunculara yeteri kadar değer verilmediğinden sıkça bahseder. Öyle ki bu düşüncelerini Hollywood Africans isimli tablosuyla görselleştirmiştir. Üç köşeli taç onun alameti farikasıdır. Her zaman bir figürün tepesinde olması gerekmez, kıyıda köşede de olsa rastlarsın. Onun figürleri bir röntgen cihazının arkasına geçmiş gibidir. İç organlarıyla gözlemleriz onları. Çünkü sekiz yaşında ona bir araba çarpıp yaralandığında, iyileşme sürecinde oyalansın ve öğrensin diye annesi eline Gray's Anatomy kitabını vermiştir. İlerideki hayatına taşıyacağı ilgiyi böylece kazanır. "Minimalizm kafamı karıştırdı" diyen, minimalizmin insanları sanattan uzaklaştırdığını düşünen Basquiat'nın resimleri tam da bu sebeple yoğun ve enerjiktir. Bir Basquiat tablosu izlerken, ne kadar basit gibi görünse de türlü okumalar yapabileceğini, dikkatini vereceğini, birçok fikir yürütebileceğini bilirsin. 
    Yazının görseli olan resimde siyahi figür, koyu mavi yüzey üzerinde sol tarafa yerleştirilmiş. Asimetik bir yüze, birbirinden farklı çizilmiş gözlere sahip. Yüzün sağ yanağındaki dişler, derisi saydammışçasına görülmemesi gereken yerde bile ortadalar. Bu da az önce bahsettiğim anatomik düşünceden kaynaklanmakta. Sağ üstteki "Oreja" İspanyolca "Kulak" anlamına geliyor, sağ alt köşedeki "Pecho" ise "Göğüs". Oreja'nın altına yine üç köşeli taç yerleştirilmiş. Tacın altında 26 sayısı dikkat çekiyor. Kompozisyon mavi, kırmızı, turuncu, siyah ve beyaz geniş renk alanları üzerinde hareketli çizgilerle oluşturulmuş. Basquiat bu tabloda akrilik ve yağlı boya uygulamanın yanı sıra kağıt kolaj tekniğini de kullanmış ve art arda resimlediği tılsımlı, ikonik, çarpıcı kafa tablolarına bir yenisini eklemiş. Her zaman müzisyenlerin ilgi alanında olan, ilk çalışmasını Debbie Harry'ye satan Basquiat'nın bu tablosu 1989 yılında U2 tarafından satın alınmış ve 2008 yılına kadar grubun kayıt stüdyosunda kalmış, sonrasında el değiştirmiş. 
    Daha uzun bir hayatı olsaydı Basquiat'nın neler yapacağını merak ediyorum. Yalnızca resim alanında kalmayacağı, müzik ve sinemada da iyi işler çıkaracağı kesin. Black Lives Matter hareketinde pozisyonu ne olurdu acaba? Resimlerinde metinlere, şiirlere, sembollere yer veren bir sanatçı olarak kitap yazdığını da görür müydük? Son dönemlerde yüzünde çıkan ve kanser olduğu söylenen yaralar iyileşir miydi, yoksa yine de erken veda onun kesinkes kaderi miydi? Artık bunların cevabını öğrenmek mümkün değil. Jean Michel Basquiat, fırçanın ucundaki kendine has rengiyle bu dünyaya küçük bir dokunuş bıraktı ve gitti. 





7 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (19)

     CLAUDE MONET (1840-1926) - MADAM MONET VE OĞLU 

    Geçtiğimiz cumartesi günü Orhun'la birlikte annemin evine gitmeden önce Bahçeşehir Parkı'nda yürüyüş yapmak istedik. Taksiden biraz erken indik ki yolumuzu yeşillikler içinden tamamlayalım. Bir yandan sohbet ediyoruz, bir yandan yürüyoruz. Mis gibi bir hava, çiçekler, ağaçlar, kediler, köpekler, kuşlar, cıvıl cıvıl insanlar... Büyük Gölet'i geçtik, daha küçük olanın ortasındaki köprüye yaklaştık. İnsan eliyle düzenlenmiş olsa da doğallığı yakalamış kır görüntüsü içindeki tahta köprü bana birden Monet'nin resimlerini hatırlattı. Mutlu mutlu seslendim: "Orhun bak! Monet resimleri gibi! Monet'nin Giverny'deki bahçesine benzemiyor mu? Köprüye çıkayım, tam şu açıdan benim fotoğrafımı çek!" :) Orhun annesinin tavırlarına alışkın. Fotoğraf çekme fikrine karşı çıkmadı. Hadi Monet'yi tanır ama "Giverny neresi? Ne bahçesi?" demedi. Nasıl olsa birazdan konuyu açardım, anlatırdım. Sohbete o da bir şeyler katardı, karşılıklı tatlı tatlı konuşurduk. Bu benim şanslı olduğum bir durum. Örneğin yeni bir şey öğrendiğimde de hemen ona söylerim, uzaktaysa mesaj atarım, önceden bilip bilmediğini merak ederim. Onun da aynı şekilde yeni bir şey öğrendiğinde, farklı bir durumla karşılaştığında ilk haberdar etmek istediği kişilerden biri benimdir. Oğlum için "en yakın arkadaşım" demem, çünkü bana kalırsa anne annedir, baba babadır, evlat evlat. Herkes en başta bir ebeveyne ihtiyaç duyar. Ancak şunu söyleyebilirim ki oğlum benim en iyi sohbet ettiğim insanlardan biridir. Küçüklüğünden beri böyle bu. İşte o gün o parkta Orhun'la Monet üzerine konuşurken aklıma tüm bunlar geldi. Çocukluğuna kadar indim, bıcır bıcır konuşmalarını hatırladım. Malûm zihin enteresan bir hâl, arka arkaya görüntüler içinde oğlumun küçücük suratını gözümün önüne sunarken, arkasına Monet'nin eşi ve oğlunun resmini ekleyiverdi. O an "Bir Ressam, Bir Resim serisinin sıradaki görseli bu olmalı" dedim. Monet'nin resminde de anne-oğul, güneşli bir yaz gününde gezintiye çıkmışlardı. Baba Monet o günden bir görüntüyü ölümsüzleştirmişti. Üstelik bu tabloyu 2012 yılının sonlarında Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan "Monet'nin Bahçesi" sergisinde görmüştüm.
    "Madam Monet ve Oğlu", "Gezinti" ya da "Şemsiyeli Kadın" gibi farklı isimlerle anılan 1875 tarihli tabloda sanatçının ilk eşi Camille'i ve oğlu Jean'ı görmekteyiz. Yer, bir süre yaşadıkları Argenteuil. Anne-oğul belli ki yürüyüşe çıkmışlar. Hava açık ancak biraz esintili. Camille'in yüzündeki şeffaf örtü, saçları, bulutlar, çimenler rüzgârın etkisiyle devinim halinde. Serbest tuşlarla (fırça darbeleriyle) oluşturulan hareket öyle etkili ki izleyicinin esintiyi yüzünde hissetmesi mümkün. Ve ışık... Açık-koyu renk tonlarıyla yaratılan ışık etkisi güneşin varlığını kanıtlamakta. Her an biz de Camille'in yeşil şemsiyesinin altına girebiliriz. Sanki onlar da bizi davet eder gibi bakmıyorlar mı? Gezinti sırasında bir an varlığımızı hissetmiş ve bize dönmüş gibiler. Belli ki yol eğimli. Biz onlara göre biraz daha aşağıdayız. Sık rastlanmayan bir bakış açısı bu. Ve kesin ki Madam Monet'yi çok daha heybetli gösteriyor. Acaba bu, sanatçının eşine olan sevgisinin yansıması mı? Claude'un Camille'e olan aşkının ailesiyle arasını açtığını biliyoruz. Ve ne yazık ki Camille'in ikinci çocuğunun doğumunun ardından erken yaşta öldüğünü de biliyoruz. Monet, ilerleyen yıllarda bu yazıya konu olan resmin iki farklı versiyonunu yapıyor. Bu kez model olarak üvey kızını kullanıyor ancak Camille'in hatırasının etkisiyle figürün yüzünü tamamlayamıyor, belirsiz bırakıyor. 
    Madam Monet ve Oğlu tablosunda görülen anlık izlenimin ele alınması ve yansıtılması durumu Empresyonizm'in özelliklerinden biri. Ve Monet, empresyonizmin isim babası, en tanınan ressamı. 1874 yılında Paris'te düzenlenen bir sergide "İzlenim (Empresyon)" adını verdiği bir gün doğumu resmi sergiliyor. Sanat eleştirmeni Louis Leroy bunun üzerine alaycı bir tavırla "Empresyonistlerin Sergisi" başlıklı bir yazı kaleme aldığında sergiye katılan ressamlar bu isimden hoşlanıyorlar ve böylece Empresyonizm, yani İzlenimcilik bir akımın ismi oluyor. Empresyonist sanatçılar akademik öğrenimin dışında davrananlar, doğaya açılanlar. Günün farklı saatlerinde yansıyan ışığın değiştirici etkisiyle şekillenen anlık izlenimleri tuvale yansıtanlar. Anlık izlenimi kaçırmamak için hızlı çalışanlar. Gün ışığıyla yarışanlar. Bu nedenle serbest tuşlar kullananlar. Bir yerin resmini sabah, öğle, akşam saatlerinde ya da farklı mevsimlerde tekrar tekrar yapıp anlık değişimleri gösterenler. Bunları gerçekleştirirken ışık üzerine yapılan bilimsel çalışmalardan faydalananlar, eserlerini saf prizma renkleriyle boyayanlar. Sınır çizgilerini kullanmayanlar. Işığın parlaklığını verebilmek için, sanayi devriminin sonucunda ortaya çıkmış olan sentetik boyayı kullananlar. Güncel resim yapmak isteyenler. Bu yüzden açık hava gezintilerini, büyük caddeleri, tren istasyonlarını, kırsalda ya da kentte yaşamdan manzaraları sunanlar. Işık ve rengi her şeyin üzerinde tutanlar. Monet tüm bunlara sonuna kadar bağlı kalan isim. Renk renk çiçeklerin, suyun, ışığın, anda yakalanan zihinlerde kalıcı olanın ressamı. Ve Giverny... Onu çağıran doğanın çağrısına uyup yerleştiği, 36 yıl boyunca yaşadığı, ürettiği, ilmek ilmek işleyerek bir cennet bahçesi haline getirdiği evinin bulunduğu, Seine nehri kıyısındaki Fransız köyü. Sanatçının evi bugün bir müze. Empresyonizm Müzesi'yle birlikte bu küçücük köyde sanatsever turistleri ağırlıyor. Tüm bunlar... Yıllar önce Boğaz kıyısındaki o güzelim müzede gördüğüm tablo, anneannemize giderken yaptığımız yürüyüş, sohbet, hatıralar, gölet, çiçekler, Monet, Camille, Jean... Her gün yeniden doğan günün ışıkları gibi, sanatçının fırçasından dökülen renkler gibi doluyorlar zihnime, anlar uç uca ekleniyor birbirine, her birini duyumsuyorum, yazıyorum...




31 Mayıs 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (18)

   ALBRECHT DURER (1471 - 1528) - ADEM VE HAVVA

   Bu hafta yazıya konu olan eser yağlı boya bir tablo değil, bir gravür. Okuma listesinde siyah-beyaz görünümüne aldanıp tıklamadan geçilmez umarım. Zira konu çok enteresan. Benden söylemesi... 
    1471, Nürnberg doğumlu Alman Rönesans sanatçısı Albrecht Dürer, Flemenk ve İtalyan resim sanatının farklı özelliklerini birleştirerek Kuzey Avrupa'da devrim yaratmış önemli bir sanatçı. Tam bir Rönesans insanı. Araştıran, inceleyen, üreten, farklı düşünen, dünyaya açık... Çağının önemli ismi Leonardo da Vinci ile karşılaştırılan yönleri var. İki sanatçının tanışıp tanışmadığı konusu net değil ancak görüştükleri düşünülüyor. Dürer'in babası Macaristan'dan Nürnberg'e gelmiş başarılı bir kuyumcu. O yüzden sanatçı ilk olarak babasının atölyesinde çalışıyor. Ancak resme olan tutkusu tamamen bu alana yönelmesinde ve ailesinin onu desteklemesinde etkili oluyor. Rönesans aydınlanmasını yaşayan Avrupa'daki durumu görmek için erken yaşlardan itibaren bolca seyahat ediyor Dürer. Yüksek sanatın asıl adresi İtalya'da da bulunuyor. Ama hep Nürnberg'e dönüyor. Annesine, babasına düşkün, çok anlaşamasa da karısına karşı sorumluluğunu göz ardı etmeyen bir karakter. Nürnberg'e de bağlı. Nürnberg bir ticaret kenti. Bu yüzden refah içinde. Dolayısıyla sanatta, bilimde rahat bir ortam söz konusu. Ve Dürer ilerleyen yaşında kentin en çok sözü dinlenen isimlerinden biri... Zeki, ilgi çekici, etkileyici bir insan Dürer. Giyimine, saçlarının biçimine önem verdiği biliniyor ki oto-portrelerinde bunu gözlemek mümkün. "Portreler" isimli kitabında Dürer'in kendini resimlemesinin analizini yapan John Berger şöyle diyor: "Dürer kendi suretiyle sürekli meşgul olan ilk ressamdı. Ondan önce hiçbir sanatçı onun kadar çok yapmadı kendi portresini. İlk işleri arasında 13 yaşındayken gümüş kalemle çizdiği bir resmi vardır. Bu çizim onun dahi olduğunun bir kanıtıydı; kendisiyse suretini şaşırtıcı ve unutulmaz bulmuştu". Dış görünüşünde sıra dışı olabilir ancak hareketlerde aşırılığı sevmiyor, dışa dönük bilinse de bunda asla ölçüyü kaçırmıyor. İç dünyası huzursuz. Can sıkıntısı, baş ağrısı, uykusuzluk çeken bir melankolik o. Merak eden bir insan olarak melankolinin sebebini de araştırıyor. Yazının görseli "Adem ve Havva'nın" hikâyesi de burada başlıyor. 
    "Adem ve Havva" bir gravür. Yani ahşap, taş veya metal üzerine kazıyarak, döverek vb. şekillerde işlenen resmin mürekkeple sıvanıp kağıda bastırılması tekniği. Dürer'in yaşadığı dönemde Nürnberg'de ahşap baskı başta olmak üzere baskı teknikleri fazlasıyla gelişmiş. Yağlı boya tablolarıyla da tanıdığımız sanatçı, gravür konusunda usta isimlerden. Onu resme yardımcı bir teknik olarak değil, üzerinde özenle çalıştığı ayrı bir iş olarak görüyor. Dürer'in "Adem ve Havva" gravürü, tekniğin zorluğuna rağmen başarıyla verilen görsel ayrıntılar bir yana, simgesel anlatımıyla ilgi çeken bir eser. İnsan vücudundaki dört akışkanın sebep olduğu duygu durumlarını aktarıyor. Bunlardan biri de melankoli. 
    Dürer, araştırmacı kişiliğinin ve melankolik yapısının etkisiyle Geç Orta Çağ tıbbının en yaygın teorilerinden biri olan "Dört Salgı Teorisi" üzerinde uzun yıllar çalışmış. Sadece bu gravürde değil başka eserlerinde de bu konuya yer vermiş. Dört Salgı Teorisi'nin bir diğer adı Dört Mizaç Teorisi. Çünkü klasik eski çağların sonlarında, insanı oluşturan dört akışkanın, dört mizacı belirlediğine inanılmış. Bu dört akışkan: sarı safra, kara safra, kan ve balgam. Sarı safra, ateşle özdeşleştirilerek, ateşin özelliklerinden kuruluk ve sıcaklıkla anılmış. Gün ortasını ve yaz mevsimini simgelemiş. Balgam, soğuk ve nemli olduğu için geceyle ve olgun yaşla özdeşleştirilmiş. Kan, nemli ve ılık. Bu yüzden bahar, gençlik ve sabaha denk geliyor. Kara safra ise kaynağını soğukluk ve kuruluktan alıyor, Eski Yunanca'da "Melankoli" anlamına geliyor. Sonbahar, akşam ve altmış yaş ile özdeşleştiriliyor. Sağlıklı bir insanda bu dört akışkan da mevcut. Ancak birinin daha baskın olduğu ve kişinin karakterini baskın olan akışkanın belirlediği söyleniyor. Hangisi baskınsa ona göre soğukkanlı, karamsar, öfkeli veya canlı oluyoruz. Ayrıca herhangi bir nedenle bu sıvılardan biri fazla salgılanırsa hastalanıyoruz. Melankolik mizaç, inanışa göre hastalanmaya en yatkın olanı. Dürer, melankolik bir mizaca sahip olduğundan, hastalıklarının ve rahatsızlıklarının vücudundaki kara safra fazlalığından kaynaklandığını düşünüyor. Dalağından rahatsız olduğu sırada safranın dışarı akmış olması bu düşüncelerini pekiştiriyor. Ancak bir bakıma kendini şanslı sayıyor çünkü kara safra fazlalığı onu melankolik yapsa da kederli ve sıkıntılı zamanlarında daha iyi üretiyor. Örneğin İsa'nın acılarını görselleştirdiği resimlerinde, İsa'nın acılarıyla özdeşleşebildiği için başarılı olduğunu söylüyor. 
    Adem ve Havva'ya gelince... Kadını ve erkeği klasik bir cennet bahçesinde görmekteyiz. İnsan vücudunun ideal güzelliği üzerine de çalışmalar yapan sanatçı, bu çalışmalarının ürünü olan iki figürü sağ ve sol taraflarda simetrik olarak konumlandırmış. İkisi de vücut ağırlıklarını bir bacakları üzerine vermişler. Adem, yukarıya doğru kaldırdığı elinde Üvez ağacının dalını tutmakta. Üvez ağacı, hayat ağacı kabul edilen, simyada sıkça ismi geçen bir ağaç. Havva, bir eliyle ortalarında yer alan ağaçtaki yılana yasak elmanın bir parçasını uzatmakta. Orman görüntüsü içinde, yılanın haricinde çeşitli hayvanlar dikkat çekmekte. Bunlar Dürer tarafından kompozisyona özenle yerleştirilmişler. Çünkü bu hayvanlar insana dair dört duyguyu temsil ediyorlar. Sağda yer alan boğa, soğukkanlılığı; Havva ile ağaç arasındaki tavşan, canlılığı; ağaçların arkasındaki geyik, karamsarlığı; Adem'in ayağıyla kuyruğuna basarak sabitlediği fareye atlamaya hazır kedi ise öfkeli mizacı temsil etmekte. Dürer, Adem'in eline tutuşturduğu imzasıyla, teorisinin doğruluğuna inanmamızı ister gibi. Sanatçı 1504 tarihli bu gravürden sonra da dört mizacı simgeleyen eserler oluşturmaya devam etmiş. "Melankoli I" isimli gravür çalışması bugün dahi tartışılıyor, simgelerinin çözülmesi için çalışılıyor. "Dört Havari" isimli yağlı boya eser de yine dört mizaç üzerine kurulu olanlardan biri. 
    Konusunu bir kenara bıraktığımızda, teknik olarak Adem ve Havva gravüründe sanatçının bitki, tüy, deri gibi dokuları ayırt etmemizi sağlayan bir başarıya imza attığını söyleyebiliriz. Bitkilerin ve hayvanların gerçekçi görünümleri de gravürde oluşturması zor bir başarı. Dürer, insanların iç dünyasını nasıl merakla çözmeye çalıştıysa, dış dünyayı da bir o kadar ilgiyle araştırmış bir karakter. Ağaçları, bitkileri, hayvanları incelemiş ve bıkmadan usanmadan defalarca çizmiş. İnsan anatomisi üzerine de çalışmış. İlginç hayvanlar görmek için tehlikeli deniz yolculuklarına çıkacak kadar tutkulu. Egzotik olanın peşinde. Doğanın tuhaflıkları onun radarında. İlerleyen yıllarda meydana getirdiği manzara resimleri çağının ötesinde özellikler taşıyor. Çünkü doğanın ruhunu hissetmiş bir sanatçının aktarımları onlar. Ve portreleri... Mizacın, ruhsal hallerin bedene nasıl yansıdığının görselleşmiş örnekleri. Yaşlılığın, gençliğin, bilgeliğin, öfkenin, yorgunluğun, melankolinin, dinginliğin, kaygının, sabrın ve daha bir çok insan halinin Dürer'in zihninden ve ellerinden akışı... Ayrıca onlarca kez resimlediği Meryem ve Çocuk İsa... Meryem ve Çocuk İsa resimleri sanatçının üslupsal gelişimini anlatan örnekler olduğu gibi anne-bebek psikolojisini, kadının annelik durumunu yeniden yeniden ele aldığı anlatılar. 
    Dürer'i büyük bir sanatçı yapan doğuştan gelen zekası ve araştırmacı ruhu mudur yoksa bireyin, düşüncenin, yeniliğin önem kazandığı Rönesans çağında varlıklı bir kentte, destekleyici bir ailede doğmuş olması mı? Öyle bir dönem ki Da Vinci gibi bir örnekle aynı çağda yaşıyorsun; Martin Luther'le, Erasmus'la tanışıyorsun; I.Maximillian'ın korumasındasın; V.Karl'ın taç giyme törenine davetli olanlardan birisin vs.vs.vs. Doğru zamanda doğru yerde bir melankolik. Çalkantılı ruh durumuna rağmen bunun farkında ve çözümünde, anlayışlı, zeki, entelektüel, yetenekli Albrecht Dürer. Hâlâ tartışılan gizemli eserleriyle dünden bugüne gelenlerden, bugünden yarına kalacak olanlardan...