Edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2020 Salı

HAYATIMIN EN TUHAF SEYAHATİ...

    Ufak bir seyahatten döndüm dostlar. Yazıyı kaleme aldığım tarih yanıltmasın, bayram başlamadan, bayram kalabalığına kalmadan gidip döndük. Herkes gibi çok bunalmıştık. Ufak bir kaçamak fikri beynimizi kemirmeye başlamıştı. Nereye gidebilirdik? Hangi tarihte ortalık daha sakin olurdu? Bol bol düşündük. Yakın aile çevremizle muhabbet ederken Enez fikri ortaya atıldı ve ani bir kararla yer ayarlandı. İki katlı bir ev tutuldu. Çok küçük olmayan bir gruptuk. En azından kimin nerelerde bulunduğunu, günlerini nasıl geçirdiğini bilen kişiler olduğumuz için fazla kaygı duymadık. Enez'in büyük kalabalıklarca tercih edilmediğini tahmin ettik. Altınkum sahilinin uzunluğu da iç içe olmayı engeller görünümdeydi. Ve Enez'in İstanbul'a yakınlığı önemliydi. Henüz uçak yolculuğuna hazır değiliz. Uzun bir araba yolculuğu da mecburi molalar açısından endişelendiriyor beni. Velhasılıkelam, güzel bir temmuz sabahı yola çıktık ve 3.5 saat sonra kendimizi Edirne'nin Enez ilçesinde bulduk. Yolculuk nasıl iyi geldi anlatamam. Önce İstanbul'a yakın, sitelerle dolu yazlık bölgelerden geçtik. Birçoğu çocukluğumdan beri orada olan binaların arasından denizi gördükçe mutlu olduk. Neyse ki bir noktada bitti beton kalabalığı. Trakya'ya adım atmamızla birlikte ayçiçekleri eşlik etmeye başladılar bize. Zeytin ağaçları... Sürülerini otlatan çobanlar... Enez'e iyice yaklaştıkça çeltik tarlaları... 
    İpsala'ya yaklaşmışken radyoda şarkılar değişti. Birden komşu Yunanistan'ın ezgileri doldu arabaya. Kanalı değiştirmedik. İnsan eliyle çizilmiş sınırla ayrılan benzer topraklardaydık. Kos Adası'nda araba kiralayıp gezdiğimiz gün geldi aklımıza. Böyle böyle ilerlerken sınıra 9 km.kala sola dönüverdik ve Enez'e ulaştık. 5 günümüzü geçireceğimiz evimizi bulduk. Şu dönemde otelde kalmak ayrı düşünce, ev kiralamak ayrı... Her ihtimale karşı kendi eşyalarımızı yanımıza almıştık. Çarşaftan tut, tabağa, tencereye kadar. Temizlik maddeleri de cabası. Böylesi elbette çok yorucu oluyor ancak bu şartlar altında başka bir yol gelmedi aklımıza. Sevindirici olan, evin çok temiz oluşuydu. Rahatladık ancak yine de kendimizce tekrar bir elden geçirdik. Ve tatil boyunca kendi eşyalarımızı kullandık. 
    Daha ilk günden vaktimizin çoğunu sahilde geçirdik. Eve yerleşir yerleşmez denize attık kendimizi. Hem Altınkum sahili, hem deniz tenhaydı. Ne mutlu ki bu yıl da, bu zorlu 2020 yılında da Ege Denizi'yle buluşmuştuk. Yine pırıl pırıl karşıladı bizi. Ne çok soğuk, ne sıcak... Sevilen serinlikte bir su. Oysaki o bölgelerden suyu fazla soğuktur diye kaçınmıştım hep. Yıllar önce Saroz'a gitmiştik. Gidiş o gidiş... Soğuk deniz nedeniyle istememiştim bir daha. Belki de dönemsel bir durumdu. 
    Bir yarım gün hariç Altınkum sahilinden ayrılmadık. Sadece pazar günü belki kalabalık olur diye kahvaltıdan sonra etrafı dolaşmaya çıktık. Denizi pek beğenilen Vakıf Köyü'ne kadar gittik. Vakıf'ta önce şezlong, yiyecek, içecek hizmeti sunan bir kamp alanına düştü yolumuz. Çok kalabalık olduğunu gördük ve hemen ayrıldık oradan. Biraz ileride hiçbir tesisin olmadığı bölgeye geçtik. Burası tenhaydı. Gönül rahatlığıyla yüzdük, eğlendik. Altınkum'da da Vakıf'taki gibi bir durum mevcuttu aslında. Beach demeyi tercih ettiğimiz işletmeler kalabalıkken, istediğin yerden denize girebileceğin yerler boştu. Normal şartlarda, eğer kendi plajı olan bir tesise gitmediysek biz de yeme, içme, şezlong vs. hizmeti alacağımız organize yerleri tercih ediyoruz ama hani durum bu sene biraz farklı ya, kalabalıklara karışmamak önemli ya... O açıdan durum bana enteresan geldi. Sakınmayanlar çok. Kiraladığımız evin sahilde şemsiye ve şezlongları olduğu için rahat konuşuyorum tabii ama bu seneki duruma istinaden yine de yanımıza plaj sandalyelerimizi ve şemsiyemizi almıştık. Kalabalığa karışmamak için hazırlıklıydık. Yeri gelmişken söyleyeyim, Altınkum'da kiraladığınız evlerin genelde şezlong ve şemsiyesi oluyor. Herkes yerini belirlemiş. Enez'in genelinde sakin bir düzen hakim. Çocukluğumun yazlık yerlerini hatırlatan havasını koruyor. Evler özenli bahçeler içinde en fazla iki-üç katlı. Gözü yormayan bir ortam. Burası bir zamanlar askeri bölgeymiş, sonradan imara açılmış. Sanırım bu yüzden eski asker olduğunu tahmin ettiğim bazı yazlık sahibi büyüklerimiz özellikle araba park yeri konusunda biraz korkutsa da her şey benim sevdiğim sakinlikteydi:) Özlediğim medenilikte bir hava var Enez'de. Dilerim bu durum muhafaza edilir. 


    Enez'in bugünü güzel. Peki ya eski tarihlerde nasıldı? Bunu biraz da olsa hayal edebilmek için Vakıf Köyü dönüşünde antik kente uğradık. Enez'in antik dönemdeki ismi Ainos. Ainos'tan ilk bahseden, tabii ki pek sevdiğimiz Homeros. Yine Homeros! Ah Homeros! İyi ki anlattın. Hâlâ ışık tutuyorsun dünden bugüne. 
    Ainos, Yunan kavimlerinden Aioller'in kurduğu bir liman kenti. Öncesinde burada Traklar'ın olduğu söyleniyor. Kalenin ana kapısının üzerinde yer alan Trak süvarisi kabartması bunu belgeliyor. Daha öncesi de var tabii. M.Ö 6000'lere kadar uzanan bir tarih söz konusu. Günümüze yaklaştıkça Pers hakimiyeti, Bizans, Ceneviz, Osmanlı... 


    İstanbul'un fethinden 3 yıl sonra ele geçiyor Enez. Kale içerisinde yer alan Fatih Cami, bu dönemden kalan bir Bizans yapısı. Tıpkı Has Yunus Bey Türbesi gibi. Yunus Bey, Enez'i fetheden donanma komutanı. Tarihin Cenevizliler'e ayrılmış kısmına gelince... 14.yy'da Bizans İmparatoru V.Ioannis Paleologos tarafından, kız kardeşi Maria'nın Ceneviz Francesco Gattilusio ile evlenmesi üzerine Midilli ile birlikte çeyiz oluyor Enez. Ülkemin her köşesi ayrı bir tarih dersi veriyor ve ben bunu çok seviyorum.
    Enez antik kenti ve kalesinde restorasyonu devam eden cami gibi kısımları göremedik. Açık olan kısımlarda güzel bir yürüyüş yaptık. Hem denize hem Meriç Nehri'ne hakîm bir tepeye kurulmuş olan Ainos'un geçmiş günlerini düşündük. Enez'de 50 yıla yakın bir süredir süren kazılarla çıkarılan kültür mirası bugün Edirne Müzesi'nde sergileniyor. Müzeyi uzun yıllar önce ziyaret etmiştim, bir de şimdi uğrayıp bilgileri pekiştirmek vardı. Fakat kısıtlı sürede mümkün değildi tabii. Edirne şehir merkezi biraz uzak kalıyor.

    Tüm kışın psikolojik yorgunluğunu attığımız günlerdi Enez günleri. Uyku sorunu yaşayanlarımız bile mışıl mışıl uyudu. Beraber olunca muhakkak masa oyunları oynarız fakat bunu bile yapamadık. Erkenden uykumuz geldi. Gençlerimiz biraz daha fazla oturdu. Bol bol kikirdediler ama onların sesleri bile biz büyüklerin uykusunu bozamadı. Sabahları zımba gibi kalktık. Kimimiz erken saatlerde de denize girdi. Kimimiz balık tutmaya gitti. Ay şahaneydi, yıldızlar parlaktı, gün batımları enfesti. Kuyruklu yıldız Neowise'ın dünyadan görüldüğü son günlerdi, gözlerimiz devamlı gökyüzünü taradı fakat yakalayamadık. Oysaki umutluydum. O iş olmadı.



    Altınkum sahilinde uzanıp denizin ve güneşin tadını çıkardığımız her gün, ilk önce, sisler arasından yükselen bir masal adası görünümündeki komşu Samothraki'yi selamlıyordum. Bizdeki ismiyle Semadirek'i... 
    Daha önce defalarca bu adaya gitmenin hayalini kurmuştum, nereden nasıl ulaşılır incelemiştim. Öncelikle üniversite yıllarımda tanıdığım Samothraki Nike'si nedeniyle ilgimi çekmişti bu ada. Bilirsiniz, Louvre Müzesi denince akla gelen eserlerden biridir kendisi. Kanatlı Zafer Tanrıçası Nike... M.Ö 3.yy'dan günümüze ulaşmıştır. Bu adanın topraklarından çıkarılmıştır. 
   Nike'yle yakınlık kurduğum Samothraki, Nazlı Gürkaş'ın dönüp dönüp faydalandığım "Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan" kitabını okuduktan sonra iyice hayallerimi süsler olmuştu. (Tabii o zamanlar 1 Euro 8 Lira değildi). Gürkaş'ın anlatımına göre bu ada ruhaniliğiyle ön plana çıkmıştı. Bu nedenle yoga ile ilgilenenlerin sevdiği yerlerdendi. Ilıcalarıyla, şelaleleriyle, kumsallarıyla muhteşem bir doğası vardı. Ücretsiz kamp alanları yoğundu, bu nedenle gençler tarafından pek tercih ediliyordu. Gençlik yıllarını aşmıştık fakat ne önemi vardı? :) İşte bu adaya en yakın olduğum nokta Enez'di sanırım. O bana baktı, ben ona baktım. "Bir gün neden olmasın?" dedim.

    Enez'de sadece bir akşam dışarı çıktığımızda turistik çarşıya uğradık. Aşırı yoğunluk yoktu ve en önemlisi dışarıdan gelen herkeste maske vardı. Orada yaşayanların bir kısmında fire verilirken, turistlerin tamamına yakını maskeliydi. Dediğim gibi özlediğim medeni havayı hissettim Enez'de. Popüler turistik bölgelerimizden, büyük şehirlerden bambaşka bir hava... Fakat dondurmacının önündeki maskeli ve mesafeli sıra ne olursa olsun çok enteresandı. Aniden böylesi bir durumla karşılaşmak hangimizin aklına gelirdi? Distopik filmlere taş çıkartan bir görüntü. Maskeyi kanıksamışız yalnız. Çok tuhaf.
    Çarşıdaki hediyelik eşyalara bayıldım. Örneğin deniz kabuklarıyla şahane şeyler yapılmış. El yapımı hatıra eşyalarında yaratıcılık, çeşit boldu. 

    Anlattıklarımdan Enez'in tam bir emekli beldesi olduğu düşünülmesin. İstanbul Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi'nin kampları da burada. Kuzenimin tam 25 yıl önce İ.Ü kampına geldiğini hatırlıyorum. Salgın sebebiyle şu an kamplar açık mıdır bilemem ama genç tatilciler de boldu. Ve gördüğüm her biri kalabalık alanlarda maske kullanacak kadar bilinçliydi. Sanırım çevresiyle birlikte bu bölge, bu sene çadır turizmi revaçta olduğu için de sık tercih ediliyor. 
    Uzun zamandır dışarıda yemek yemiyorduk. Ancak ısrarımızı bu tatilde bir kereliğine kırdık. Enez ve Vakıf arasında görüp aklımıza yazdığımız bir yerel lokantada yedik bir akşam. Açık havada az masalı, az çalışanlı bir lokantaydı. Bölgenin enfes satır etine, manda yoğurduna, fırınlanmış peynir helvasına, ev yapımı ekmeklerine yüz çevirmek çok ama çok zordu. Tek kullanımlık masa örtülerinin kullanıldığı, gördüğümüz kadarıyla hijyene dikkat edilen ufacık bir lokanta burası. İsmini bilmiyorum. Dışarıdan fotoğrafını da çekmemişim. Sanırım Küçükevren'deydi. Ama Enver Usta değil. Hiç açıklayıcı olmadı biliyorum:) Şu noktada eklemem gerekir ki Enez'de çok fazla restoran, kafe, büyük market vs. yok. Her şey az ve öz. Yeterli. Gürültüsüz patırtısız. 
    İşte böyle. Küçük ama ruhen dolu dolu bir seyahat oldu bu. Dinlenmeye o kadar ihtiyacımız vardı ki çevreyi fazla gezememek bu sefer üzmedi beni. Biraz yolu göze alarak Erikli ya da Mecidiye sahillerine gidebilirdik örneğin. Gala Gölü'ne uğrayabilirdik. Eğer ilginiz varsa, yolunuz o taraflara düşmüşken Gala Gölü'nü es geçmeyin derim. Burası Ramsar kriterlerine uygun, milli park statüsünde bir sulak alan. Türkiye'nin ikinci büyük kuş cenneti. Biz ancak gelip geçerken göl üzerindeki balıkçıllara selam vermekle yetindik. Zaman ayırmayı çok isterdim. Bir başka sefere diyorum. Zira Enez'e tekrar gitmek isterim, isteriz. 
    
    Herkesin kendi sınırları içine kapandığı böyle bir dönemde her bölgesi farklı güzel bir ülkede yaşamak büyük şans. Yaz gelince denizle buluşmak istiyorsun. İster Karadeniz'den gir denize, ister Akdeniz'den, ister Ege'den hâttâ Marmara'dan. Ülkemin sahilleri birkaç gün de olsa nefes alma imkânı verdi bana. Keşke herkes kıymet bilse. Hem bireysel, hem devlet eliyle doğallığı bozma girişimleri olmasa. Bu konuda yaşanan sorunlar hiç hoş değil ve ben bu yazıyı böyle bağlamak istemezdim. 
Fakat bu da böyle bir dönemin yazısı, böyle bir dönemin düşündürdükleri. 
    Ve şimdi yine gerekli durumlar hariç eve kapanma vakti.
    
    
    


2 Temmuz 2017 Pazar

EDİRNE'DE MUTLU BİR GÜN...

    Birkaç hafta önce Facebook ve Instagram'da mezuniyet fotoğraflarından geçilmiyordu. Anaokulundan tut üniversiteye kadar kepler havada uçuştu:) 
Bazen aynı tip pozların üst üste eklenmesi içimi bayıltsa da annelerin, babaların, akrabaların hevesini anlamaya çalışarak her birinin altına "başarılar, nice başarılara, tebrikler" gibi kutlama sözlerini yazmayı ihmal etmedim:) Şaka bir yana, hepsinin yolu açık olsun. Çocuklar, gençler başımızın tacıdır.
    Bu akademik temelli, bol umutlu, hevesli, heyecanlı ve gururlu dönemi ben de 
es geçemedim, dayanamadım ve kuzenimin mezuniyet fotoğrafını paylaştım:) 
Ve altına da şöyle yazdım: "Canım Giray'ım! Kuzenimdir ama oğlum gibidir. Orhun'dan önce o vardı, bir gün görmesem özlerdim:) Dün gibi gelen bir zamanlar anaokulunun ilk gösterisinde de yanındaydık, bugün üniversiteden mezun olurken de beraberiz. 
Seni çok seviyoruz. Yolun açık olsun aşkım benim".  Hakikaten oğlum gibidir. Dolayısıyla benim için gurur duyulası bir gündü.
    Hava atıyor gibi olmamak için yazmamıştım ama hadi burada söyleyeyim bilgisayar mühendisliği diplomasını aldı:) Biz de onun bu özel gününde yanında olmak için ailecek Trakya Üniversitesi'ne, Edirne yollarına düştük. Erken saatlerdeki törenden sonra diğer tüm veliler gibi Edirne'yi gezdik. Seneler sonra tekrar gittiğim Edirne izlenimlerime geçmeden önce Trakya Üniversitesi'ni çok beğendiğimi belirtmek isterim. Kendi şehirleri dışında bir üniversiteyi yazacak olanların aklında olsun bence.

    Edirne'ye en son yıllar önce üniversite eğitimim sırasında gitmiştim. O zaman amaç akademikti, başta Selimiye Camii olmak üzere Osmanlı yapılarını incelemekti. Gezimiz bu minvalde ilerlemişti yani. Bu sefer daha şehir yaşantısına yönelik, günübirlik bir gezi oldu ve geziye Karaağaç da eklendi.
    Karaağaç'a bayıldım. Yunanistan sınırına sadece 4 km.uzakta olan Karaağaç'ı hepimiz tarih derslerinden hatırlarız. Çok kez el değiştirmiş ve en sonunda savaş tazminatı olarak Lozan Antlaşması ile bize bırakılmıştır. Lozan Anıtı o günlerin hatırası olarak yükselmekte.
   
    Karaağaç'ta bir de tarihi tren garı var ki orada bulunduğun süre içinde kendini bir dönem filmi içerisinde hissetmemen mümkün değil.
    Yapımına 2.Abdülhamid zamanında Rumeli'ye ulaşım için başlanmış. Savaşlar vs. derken yarım kalan bir proje olmuş. Kara tren sembolik ama gar binası çok önemli bir bina. İmparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara ve İstanbul'da önemli eserler vermiş olan Mimar Kemaleddin'e ait bir bina burası. Önünden geçip gidilen bir çok binanın ona ait olduğunu herkes bilmese de 20 Türk Lirası'nın üzerindeki portresini görmemiş olmak imkansız.
    Karaağaç Tren Garı bugün Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından kullanılmakta. Bence çok yakışmış. Yemyeşil doğanın ortasında, tarih kokan bir binada sanatla ilgilenmek şahane olmalı.

    Tren sembolik zaten dedik ve tırmandık üzerine. Giray küçükken de düz duvara tırmanan çocuklardandı. Hala öyle. Orhun o gün yanımızda değildi, eğer olsaydı o da tepemde olurdu:) Az koşturmadılar beni küçükken.
    Karaağaç, tarihi öneminin yanı sıra sakinliği, çiçeği, çimeni, şirin çay bahçeleriyle de mest etti beni. Sevdiğimi söylediğim bazı arkadaşlarım hafta sonlarında çok kalabalık olduğundan, kalabalığın bıraktığı çöplerin iğrençliğinden bahsettiler ama sanırım hafta içi olduğu için gayet sakindi. Sadece öğrenci aileleri vardı. Umarım bahsettikleri gibi değildir, umarım bir parça bilinçlenme oluşmuştur.
    
    Karaağaç ve Edirne merkezi arasında gidip gelirken otomobille geçtiğimiz Meriç Köprüsü üzerinde yürümesem olmazdı. Bizimkiler Meriç Nehri kenarındaki üniversite tesislerinde oturduklarında onları bıraktım ve köprüde yürüyüş yapıp birkaç fotoğraf çektim.
    
    Yapımına 19.yy.'da Sultan II.Mahmut zamanında başlanıp Sultan Abdülmecit zamanında bitirilen köprü, Bulgaristan'da doğup Enez'de Ege Denizi'ne dökülen 
Meriç Nehri'ni süslüyor ve gün batımında şahane görüntüler sunuyor. 
Köprüde yazıtın yer aldığı köşk

    Akşamüstü saatlerinde bizimkiler yine bir kafede sohbet ederken dayımın "arka tarafta tam senlik bir kule var, git bak istersen" demesiyle tekrar tek başıma görmeye gittiğim yapılardan biri de Makedon Kulesi:) Roma İmparatoru Hadrianus'un yaptırdığı kenti çevreleyen surların ayakta kalmış tek kulesi. Beton binaların arasından yükselen bir hazine gibi adeta. 
    Kulenin çevresi arkeolojik park olarak düzenlenmiş. Burada antik surların kalıntılarını görmek mümkün. Yaklaşık iki yıl önce yayınlanan bir haberden okuduğuma göre Makedon Kulesi için fazla sayıda ziyaretçi hedeflenmiş, restorasyon planları yapılmış. Ancak henüz başlamadığı  görülüyor. Planlandığı gibi iyi bir restorasyon ve çevre düzenlemesi yapılırsa şahane olur. Zira Makedon kulesi özel ve güzel bir yapı. 

    
    Şimdi görüyorum ki o gün biz epeyi bir şey yapmışız. Sultan II.Bayezid Darüşşifası'nı da gezdik mesela. "Darüşşifa" yani bir zamanların "hastane" binası. Klasik olarak cami, medrese, imaret gibi binaların da bulunduğu külliyenin bir parçası. 
    Darüşşifa yapılarını gezmeyi severim. Birçok ülkenin tarihinde görülmeyen düzende oluşumlardır ki ülkemizde Osmanlı'nın yanı sıra Selçuklular'dan da günümüze gelen önemli örnekler bulunur. Gezip gördüklerim arasında Kayseri'deki Gevher Nesibe Şifahanesi'ni tek geçerim. Ziyaretçisi yoktu, bilgilendirme vs. yoktu, eşimle beni güvenlik görevlisi gezdirmişti ama çok etkilenmiştim. Hatta belki de bu yüzden etkilendim. Çünkü dış etkilere maruz kalmadan yapıyla bütünleşebilmiştim. Örneğin Edirne Darüşşifası çok önemli bir müze ve inşa edildiği 15.yy.'da topraklarımızda sağlık sisteminin ne durumda olduğunu şahane anlatıyor ancak bembeyaz sıvalı duvarları ve konu mankenleriyle bana fazla yapay geliyor. Fakat gezip görülmeli tabii ve hatta bilgilendirme yazılarını okumayı ihmal etmeden gezilmeli. 
Gezginlerin piri Evliya Çelebi'nin anlatımları bilhassa önemli ve hoş. Mesela akıl hastalıklarının da tedavi edildiği hastane ve Edirne kızları için şöyle demiş Çelebi: "Darüşşifa'nın odaları çeşitli hastalıklara tutulmuş zenginler, fakirler, yaşlılar ve gençlerle doludur. Hastalar kışın ateşler yakılarak ısıtılmış odalarda yumuşak döşekler ve yorganlarla ipek yuvarlak yastıklara dayanıp inlerler. Bazı odalarda delilik mevsimi olan ilkbaharda, Edirne'nin aşk deryasına düşmüş sevdalı aşıklar çoğalır. Özellikle bahar mevsiminde Edirne'nin dilberleri bimarhaneye (akıl hastalıkları bölümü) gelip divaneleri seyrederler. O dilberleri gören bu fakir Evliya'nın deli olası geldi. O derece güzel kızları vardır. Eski hekimlere göre güzel yüz, güzel ses, saz sesi ve güzel söz insanın içini açıp gamını dağıtır". Şahanesin Çelebi:)


    
    İşte böyle. Mezuniyet dedik gittik, güzel bir gün geçirdik Edirne'de. Akşam yemeğinde Edirne'nin meşhur ciğerini yine pek meşhur Aydın'da tattık. Mekan fazla kalabalık, garsonlar fazla bıkkındı. Fakat ciğer yine enfesti. 
Gece Tarihi Çarşı
    Edirne gez gez bitmez, anlat anlat yetmez şehirlerimizden biri. Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla özel bir şehir. Çok şey yapılabilecek Edirne'de ben böyle bir gün geçirdim. Yazdığım kısacık rehberde bile Osmanlı İmparatorluğu var, Roma İmparatorluğu var, Türkiye Cumhuriyeti var. Bilhassa İstanbul'da yaşıyorsak sadece 2.5 saat uzağımızda olduğunu hatırlayıp arada sırada havasını solumalı bana kalırsa.