Orhun'un Berlin işi gündemde dahi yokken bu şehir hakkında çok iyi bir kitap okumuştum. Ulrich Gutmair'in yazdığı "Berlin'in İlk Günleri / Birleşme Yıllarının Sound'u"... Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen öncesini, yıkılma günlerini ve sonrasında otorite boşluğundan oluşan özgür ortamı anlatıyordu. Yazar o dönemi bizzat yaşamıştı. Duvarın yıkılmasından sonra -eksileri olsa da- özellikle özgürce sanat yapmak isteyen ve dünyanın her yerinden gelen insanların ortak bir yaşam kurması, yönetimin ne yapacağına karar verip kontrolü ele alana kadar özel bir zaman diliminin oluşması muazzamdı. Tanık olanlara, o özgür ve umutlu havayı soluyanlara ne mutlu. Onlar bugünün kozmopolit sanat kenti Berlin’i yaratanlardı. Eski kulüpler, atölyeler, galeriler biçim değiştirmiş olabilir ama temel sağlam. Kitabı okudukça başka bir dünyanın mümkün olma potansiyelini sorgulamıştım. Daha önce Berlin'e gitmediğim için bu şehri görmeyi çok istemiştim. Kitap bir manifest objesine dönüşmüş sanırım.
Bir yıl geçmeden kısa süreliğine de olsa Berlin'deydim. Çocuğu büyüse de helikopter anneliğin gereklerinden kopamayan biri olarak koşturmacayla geçen günlerin mola saatlerinde kafama göre gezdim, gördüm. Allah izin versin, daha rahat zamanlarda daha verimli geziler yapacağımı yazdım bir kenara. Çocuğumu artık daha rahat bırakacağım sözümün de kayıtlara geçmesini isterim. Birkaç senedir yaşam üzerine binbir sorgulamadan geçiriyorum kendimi. Neler olacağını bilemesek de makûl bir geleceği baz alarak hem kendimizin, hem çevremizin yararına aklı başında davranmanın faydasına inanıyorum.
Dediğim gibi Berlin kozmopolit bir şehir. Metroda, tramvayda gördüğüm ortam bana Londra'yı hatırlattı. Evet, Türk çok ama başka ülkelerden gelen öğrenciler de çok fazla. Örneğin Orhun'un yaşadığı paylaşımlı dairede Latin Amerikalı fazla. Avustralyalı bile var. Doğayı, yeşili, sakinliği seviyorum ve yaşım gereği zaman zaman bunları barındıran yerlere çekiliyorum ancak şehir hayatından vazgeçemeyen biriyim. O yüzden Berlin hem yeşiliyle, hem şehir hayatınının tüm gereklerini karşılamasıyla sempatimi kazandı.
Hava enteresandı. Bir gün yağmur, ertesi gün 8 derece birden artarak yaşanan bir yaz hatırlatması, birkaç saat rüzgâr ve ardından dinginlik şeklinde ilerleyen bir durum söz konusuydu. Turist boldu. Müzeler adası pek güzeldi.
Müzelerden müze beğen bir şehir Berlin. Şimdilik sadece bir müze seçebildim. Caspar David Friedrich eserleri görmek istediğim için ağırlıklı olarak 19.yy. resim ve heykellerini barındıran Alte Nationalgalerie'de karar kıldım. Orada çok iyi vakit geçirdim, birkaç saatliğine dış dünyanın karmaşasından uzaklaştım. Oysa o resim ve heykellerin yapıldığı zaman dilimi de karmaşadan muaf değildi, o sanatçılar da insan olmanın gereği olarak bizimle benzer acılara sahiplerdi. Hayat -hep hissettiğim gibi- garipti.
Bir de Degas eseri ekleyeyim. Alışık olmadığımız bir noktadan bakan göz doğrultusunda çizdiği bu resmi merak ediyordum. Bu müzede olduğunun farkında değildim. Benim için hoş bir sürpriz oldu.
Berlin'de Bud Spencer-Terence Hill Müzesi'ne bile rastladım. Fan gruplarının, festivallerinin olduğunu gördüm. İlgimi çekti tabii. Araştırdım ve öğrendim ki çocukluğumdan çok net hatırladığım bu ikilinin filmleri Berlin Duvarı yıkılmadan önce her iki tarafta da izlenen nadir filmlerdenmiş. Bu ikili Almanya'da sosyolojik bir fenomene dönüşmüş. Çünkü tamamen Alman jargonuna uygun ve soğuk bildiğimiz Almanlar'ın espri anlayışına yönelik bir çeviri yapılmış. Bu da günümüze kadar uzanan bir sevgi yaratmış.
Bir şehirde bence muhakkak su olmalı. Mümkünse ve en şahanesi bir deniz; deniz olmazsa göl; göl yoksa nehir; nehir yoksa bari bir kanal:) Neyse ki Berlin 180 km.'yi aşan su yollarına sahip bir kanallar şehriymiş. Katedralin yanından geçen ve benim kanal zannettiğim su ise Spree Nehri'ymiş. Memnun oldum.
Az önce, duvarın yıkılmasından hemen sonra oluşan özgür sanat ortamından bahsetmiştim. Durum şöyle gerçekleşmiş: Dünyanın her yerinden gelen sanatçılar, şehrin doğu kısmında, özellikle Mitte bölgesinde Batı Berlin tarafına geçenlerin boşalttığı binalara yerleşmişler. Bir nevi işgâl etmişler. Polisin bile giremediği alanlar yaratılmış. Ressamlar, heykeltraşlar, müzisyenler beraber üretme yoluna gitmişler. Küresel tekno müzik o sırada doğmuş. Yönetim boşluğu sürdükçe sürdürmüşler faaliyetlerini. Olan bitene biraz da göz yumulmuş ki aslında bugün dahi sanat şehri olmasının en önemli sebeplerinden biri bu. Mitte bölgesinde işgâl edilen bazı binalar aynı şekilde duruyor ve turistler tarafından bolca ziyaret ediliyor. Şunun gibi:
![]() |
| (Görsel:Ivan Sopin) |
Fotoğraf bana ait değil. Daha rahat bir zamanda gezmek için Mitte bölgesinin çoğunu sonraya bıraktım. Ancak aynı civarda işgal edilmeyip kurumsal ve lüks yollarla şehre kazandırılan eski tip avlulu bir Berlin yapı kompleksinin kafe kısmında bir kahve içtim. Aşağıdaki fotoğraf benim:)
Burası Sophie-Gips-Höfe. Eskiden burada tuğla ve demir eşyalar üreten küçük fabrikalar varmış. Doğu Berlin döneminde kamulaştırılmış. Ardından cerrahi aletler üreten bir imalathane haline gelmiş. Berlin duvarı yıkılınca ünlü sanat koleksiyoneri Erika Hoffman tarafından satın alınıp restore edilmiş ve bir kültür-sanat kompleksine dönüştürülmüş. Binada yer alan "Ya/Ya da" isimli kavramsal duvar yerleştirmesi Thomas Locher'e ait ve 1996 tarihli. İnsan doğasına ait "haklı-haksız, saf-kirli, özgür-baskı altında" vb. zıtlıkları, çelişkileri bir arada yazıyla gözümüzün önüne seren bir çalışma. Doğu-Batı birleşmesi dönemini 1990'ların punk ruhuna zıt şekilde, daha güncel hâlde sembolleştiren mekânlardan biri Sophie-Gips_Höfe.
Şimdi düşünüyorum da az zamana epeyi bir bilgi görgü sığdırmışım:) Boş zamanımda devamlı yürüdüm. Yürüyerek bir şehri okumayı çok seviyorum. Öyleyse bir de şundan bahsedeyim: Bu ay Berlin'in içinde olduğu bölgede başkanlık seçimleri varmış. Seçim var ama gürültü patırtı yok. Böyle ufak ufak afişler var mesela. Görüldüğü üzere sol partinin başkan adayı bir Türk. Elif Eralp.
Gittiğim yerlerden edebiyat ve okuma temalı hatıra biblolar, figürler aldığımdan bahsetmiştim. Bir figür mağazasında Hirono'nun "Küçük Prens" serisini görünce dayanamadım. Sürpriz oyuncaklar olmasına rağmen şansımı denemek istedim. Yani kutudan serinin hangi oyuncağı çıkarsa kabul edeceksin. Ben bu tip işlerde kendime güvenmem çünkü görmediğim zaman en beğenmediğimi seçerim:) Pek yanaşmam o yüzden. Ama bu sefer çok istedim. Bir kutuyu gözüme kestirdim, "bundan Coğrafyacı çıkacak" dedim. Ve bingo! O kadar mutlu oldum ki :) Sadece yazan, yazdığı yerleri gidip görmenin gerekliliğine inanmayan, hayatı kaçıran, Küçük Prens'in gülüne olan sevgisinin geçici olduğunu söyleyip ona tam tersi gülünün önemini hatırlatan Coğrafyacı, şimdi "siz böyle yapmayın" demek için kitaplığımdaki objeler arasında yerini aldı.
Biz hem görelim hem okuyalım hem yazalım deyip sözü iyi bir yere bağlamak isterim:) 19 Eylül Cumartesi günü, saat 15.00'te kitabımın imza günü ve söyleşi etkinliği olacak. Şişli Kalyon Kültür'de. Müsait olan, gelmek isteyen blog dostlarımı beklerim. Mekân hoş. Tarihi bir konak ki sevgili arkadaşım Aslı Bora söyleşi sırasında hikâyesini anlatacaktır. Şu sıra "Güneşin Kıyısı" isimli geçici bir sergiye ev sahipliği de yapıyor.
Görüşürüz, tanışırız, sanat ve tarihle dolu birkaç saat geçiririz. Bugünlerdeki gündemime dahil olmanız mutlu eder:)










