Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2016 Salı

ANNE FRANK MÜZESİ - AMSTERDAM

    Savaşlar kötüdür. İnsanın insana yaptığı zulüm kötüdür. Savaşın ve zulmün ezeli ve ebedi olması daha da kötüdür. İnsan denen varlıkla yine kendi cinsi üzerinde denenmeye başlayan yok etme ve hakim olma duygusu insanlık yok olana kadar sürecek. Geçmiş zamanda yapılan savaşları, zulümleri kitaplardan okumaya devam edeceğiz, filmler seyredeceğiz; ülkemizde ya da bir başka ülkede ders olsun diye korunmuş eski savaş alanlarını, toplama kamplarını, aynı şekilde bırakılmış delik deşik binaları gezeceğiz ama hiçbir şekilde ders almayacağız. Çevrene bir bak, televizyonu aç, internete gir! Kötülüğün her yerde kol gezdiğini, hiç azalmadığını, belki daha da arttığını göreceksin. Kısa bir zaman önce Amsterdam'da gezdiğimiz Anne Frank müzesini anlatmak istediğim şu günlerde ülkemizde olan biten olumsuzluklar beni bu yazıya böyle bir giriş yapmaya mecbur etti. Kırgınım, üzgünüm, mutsuzum. İstediğin kadar savaşın, zulmün, işkencenin kötülüğünü anlatan müze aç, sonuç değişmeyecek. Bu yapılar turistik birer obje olmaktan öteye geçemeyecekler.
    Aslında savaş konulu müzeleri gezmeyi sevmem, savaşa dair gerçek olayları anlatan filmleri seyredemem, kitapları nadiren okurum. Hepsini bilirim ama yaklaşmak istemem. Elimde değil, yüreğim kaldırmaz çünkü. Saraybosna gezimizde, iç savaş nedeniyle yaşanan kuşatmada Boşnak halkın saklandığı yer altı şehirlerini gezmedim örneğin. İbret olsun diye kurşun izlerinin kapatılmadığı binalara ancak göz ucuyla bakabildim. Evet, Çanakkale şehitliğini, siperleri gezdim ama gözyaşlarıma engel olamadım, gencecik yaşta ölen askerler günlerce aklımdan çıkmadı. Asla 2.Dünya Savaşı'nın meşhur toplama kamplarından birini gezeceğimi zannetmiyorum mesela. Piyanist, Schindler'in Listesi, Çizgili Pijamalı Çocuk filmlerini kim yazdı, kim yönetti, kim oynadı bilirim ama seyretmedim. Aynı şekilde Anne Frank'ın günlüğünü de okumadım. Hikayesini ve günlüklerin nasıl ortaya çıktığını çok iyi biliyorum ama 14 yaşındaki bir çocuğun iki yıl boyunca Naziler'den saklanmak için bir binanın tavan arasında yaşadığı sırada aktardığı duyguları okuyamadım. Dolayısıyla ömrünün son iki yılını geçirdiği yeri gezmek planlarımda olmadı hiç. Geçtiğimiz şubat ayındaki Almanya seyahatimiz sırasında bizi misafir eden arkadaşımın teklifiyle cesaret buldum ve savaşın simgelerinden biri olan bu evi ziyaret ettik. 
    Sevgili arkadaşım Ayşe bir çok insan gibi Anne Frank'ın hikayesinden fazlasıyla etkilenmişti ve daha önce fırsat bulamadığı ama hep aklında olan bu müzeyi gezmek istiyordu. Çok rağbet gören bir mekan olduğu için biletleri haftalar öncesinden internetten temin etti. 2,5 saat süren bir otomobil yolculuğuyla Dortmund'tan Amsterdam'a ulaştık. Ben tereddütlerimi ziyaret sonuna kadar gizledim arkadaşımdan. Bilet üzerinde yazan saatte girilebilen müzeye adım atarken heyecanlıydım. En sonda söylenecek şeyi en baştan belirteyim ki kesinlikle duygu sömürüsüne yer vermeyen bir mekandı. Anne, ailesi ve onlarla birlikte birkaç dostlarının daha korku içinde saklandıklarını, kapı pencere açmadan, ses çıkaramadan iki yıl burada yaşadıklarını ve ne yazık ki en sonunda yakalandıklarını biliyorsun. Bu çok etkileyici. Ancak kalbinde abartıya kaçmayan ince bir hüzünle, hakikaten tarih dersi görür gibi yönlendiriliyorsun. Ajitasyon yok, tarih dersi var. Bu açıdan takdir ettiğim bir müze oldu burası. 
Şimdi "iyi ki gitmişiz" diyorum.

    
    Anne Frank 1929 yılında, Frankfurt'ta, Yahudi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. 1933'te Nazilerin iktidara gelmesiyle Hollanda Amsterdam'a yerleşirler. Yahudilerin iş kurması yasak olduğu için babası bir arkadaşının üzerine reçel, konserve vb. üretilen bir imalathane açar. İşte bu imalathanenin ofis binasının çatı katı, Nazilerden saklandıkları 2 yıl boyunca onların barınakları olacaktır. Hollanda'da da Yahudiler için hayat zordur. 1942 yılına kadar idare eder Frank Ailesi. Müzedeki fotoğraflardan anlaşıldığı üzere maddi açıdan rahattırlar. Anne ve ablasının okulda, denizde, tatilde, sokakta, evde çekilmiş pek çok fotoğrafı var müzede. Hepsinde gülüyor Anne.


    
    Bir gün ablası için çalışma kampına çağrı yapılır. O çağrı artık kaçmaları, saklanmaları gerektiğinin habercisidir. Dört kişilik aile iş yerlerinin gizli odalarına yerleşirler. Bu odalara dar bir kitaplığın arkasındaki gizli kapıdan geçilmektedir. Yanlarına dostları olan bir aileyi ve yaşlıca bir tanıdıklarını da alırlar. 2 yıl boyunca ofis çalışanlarının yardımıyla, gün yüzü görmeden, çalışma saatlerinde çıt çıkarmamacasına saklanırlar. Anne 14 yaşındayken başlar zorunlu hapis hayatına. 
Bir önceki doğum gününde babasının hediye ettiği ve "Kitty" adını taktığı günlüğünü doldurmaya burada da devam eder. Çünkü yazmayı çok sevmektedir. Babasının ve arkadaşlarının söylediğine göre bir gün büyük bir yazar olmayı ister. Yazdıkları bugün milyonlarca kişi tarafından okunmuş durumda ve okunmaya devam ediyor. Yani bir anlamda Anne'nin isteği gerçekleşti ancak ne yazık ki buna feci bir savaş neden oldu. 



    Küçük kız için saklanarak, yazarak geçen 2 yılın sonunda kurtuluş yoktur ne yazık ki. Oysa ki günlüğünden anlaşıldığı üzere savaşın biteceğinden ve gün ışığına çıkacaklarından, bir gün sadece Yahudi olarak değil "insan" olarak değerlendirileceklerinden emindir Anne. Fakat kim olduğu bilinmeyen birinin ihbarıyla kapılarına dayanır Naziler. Çocuklar bir toplama kampına, anne ve babaları başka kamplara dağılırlar. Anne ve ablası tifüsten, anneleri ise açlıktan hayatlarını kaybederler. Oysa ki savaşın bitmesine çok az bir zaman kalmıştır. Karanlık tavan arasında kader birliği yapan 8 kişiden sadece baba Otto Frank kurtulur.  


Otto Frank, müzenin hazırlanması sırasında
    Aile Naziler tarafından götürüldükten sonra sekreterleri Miep Gies günlüğü bulur ve saklar. Yıllar sonra Otto'ya ulaştırır. Baba Frank günlüğü yayımlamaya karar verir. Bazı ülkeler önce çekinerek yaklaşsalar da zamanla baskı sayısı artar, dünyanın en çok okunan kitaplarından biri haline gelir. 2.Dünya Savaşı'nın simgelerinden biridir Anne Frank'ın Günlüğü.

    Şimdi gelelim söz konusu müzeye. Öncelikle çok fazla ziyaretçisinin olduğunu söylemeliyim. Özellikle yüksek sezonda biletinizi önceden internetten almanızda fayda var. Aksi halde çok uzun süre kuyrukta bekleyerek Amsterdam'da geçireceğiniz keyifli saatlerden çalmış olacaksınız. Müze girişinde içeride fotoğraf çekmememiz konusunda kibarca uyarıldık. İlk defa bir müzeyi fotoğraf çekmeme konusunda haklı buldum. Çünkü mekan dar ve ziyaretçi çok olduğu için fotoğraf çekme işi oldukça rahatsız edici olacaktır. Yani elimde -çıkıştaki bir bölüm ve konferans salonu hariç- bana ait fotoğraf yok. 

    İlk önce Otto Frank'ın iş yerinin ofis kısmını gezerek başlıyoruz ziyaretimize. Çalışanların odaları tek tek belirtilmiş. Duvarlarda kendi imalatları reçel, marmelat, sos afişleri... Ve ara ara zamanın Yahudi düşmanlığını belirten belgeler. Örneğin bir dükkanın kapısından sökülüp o müzeye gelmiş tabela oldukça çarpıcı. "Yahudiler ve köpekler giremez!"
    İlgiyle ve insanlık adına utanarak inceliyoruz her bir materyali, yavaş yavaş ilerliyoruz ve esarete giden kapıyı gözlerden gizleyen kitaplığın önüne geliyoruz. 



    Dar kapıdan geçerek Anne ve beraberindekilerin saklandığı mekana adım atıyoruz. Çok dar bir merdivenle birbirine bağlanan iki katta oluşturulan yaşam alanını görüyoruz. Mutfak, banyo ve ikişer, üçer kişi kalınan odalar... Pencereler kapalı. Odalar bugün boş. Daha önceki müze fotoğraflarında bazı eşyalar olduğunu gördüm. Hatta Anne'nin balmumundan bir heykeli de vardı aralarında ancak mekan bugün günlük kullanım eşyası açısından tamamen boş. Anlaşılan bu şekilde hem zaten dar olan odalarda yer açılmış, hem de dediğim gibi duygu sömürüsünden kaçınılmış. Bu bir tahmin. Belki tekrar konulacaktır eşyalar. Fakat tabii bunlar orijinal eşyalar değiller. Yalnızca Anne'nin odasının duvarlarına dergilerden kesip yapıştırdığı resimler unutulmamış. Greta Garbo, Ginger Rogers... Dış dünyayla bağını koparamayan genç bir kızın ruh halini yansıtması açısından oldukça etkileyiciydi bu resimler. Odaları gezdik, bir zamanlar mecburen misafir olan kaçakların hislerini anlamaya çalıştık. Ama sadece çalıştık. O korkuyu, o sıkıntıyı bütünüyle tahmin etmek imkansız.

    Yaşam alanının dışında kalan diğer bölümlerde günlüğün orjinali, Frank ailesine ait fotoğraflar, günlükten alınmış sözler, günlüğün dünyanın her yerinde basılmış örnekleri ve yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin öldürüldüğü Holokost'a dair belgeler sergilenmekte. Bu belgeler iç acıtan fotoğraflardan ibaret değil. Biraz fotoğraf, çokça yazılı materyalden oluşmakta. Ve duvarlardaki ekranlarda Anne'nin çocukluk arkadaşlarıyla, sekreter Miep ve Otto'yla yapılan röportajlar dönmekte.En son bölüm ise konferans salonu. 



    Burada da Anne'nin hayatını ve günlüğün hikayesini anlatan belgesel yayınlanıyor. Çoğu ziyaretçi henüz dolaştıkları evin hüznüyle burada oturup gördüğünü, duyduğunu, okuduğunu hazmetmeye çalışıyor. 

    Çıkışta ise her müzede olduğu gibi bir satış mağazası var. Ancak burada satılanlar cicili bicili hatıra eşyaları değil. Kitaplar, DVD'ler ve kartpostallar satılıyor yalnızca. 


Anne'nin odası
    Yazının sonunda Anne Frank'ın hayat hikayesinin beni ne kadar etkilediğinden ve insanoğlunun bitmek bilmeyen kötülüğünden tekrar tekrar bahsetmek istemiyorum. Yazının başında söylediklerimi, hatta daha fazlasını burada da söylediğimi varsayın. 
Ne diyelim? Umarım bu dünya bir gün herkesin özgür olduğu, kimsenin kimseyi yargılamadığı, kötülükten arınmış günleri görür.



  Hamiş: İlk fotoğraf ve son 3 fotoğraf hariç diğer görseller, müzeye ait www.annefrank.org sitesinden alınmıştır.













29 Aralık 2014 Pazartesi

EİNDHOVEN NOTLARI... (PHİLİPS MÜZESİ)

    Geçtiğimiz Eylül ayında gerçekleştirdiğimiz kısa Hollanda gezimizin ilk durağı Rotterdam'dı. (Yazısı burada) İkinci durağımız Hollanda'nın 5.büyük şehri olan Eindhoven. 1 gece Rotterdam'da konakladıktan sonra, yaklaşık 1 saat 20 dakika süren, son derece rahat bir tren yolculuğuyla Eindhoven'a varıyoruz. Daha önce de bahsettiğim gibi Orhun'un herhangi bir gezi için yaptığı birikimi Hollandalı arkadaşlarını görmek üzere harcamak istemesi getirdi bizi buralara. (Yazısı burada)    İyi de oldu. Her ikimiz de arkadaşlarımızla görüştük ve hoş bir Hollanda seyahati gerçekleştirdik.

    Gelelim şimdi Eindhoven'a... Eindhoven, Rotterdam kadar şık bir kent değil. Şehir merkezi oldukça ufak. Yine de turistlerin ilgisini çekebilecek şeyler mevcut. Ve yine insanlar sıcak, kibar.

     Akşam üstüne doğru ulaşıyoruz kente. Önce otelimizi bulup yerleşiyoruz. (Boutique Hotel Glow. Tavsiye ederim). Ardından şehri keşfetmek için dışarı çıkıyoruz. Ben ilk defa bir seyahatimde mağazalara ve marketlere bu kadar zaman ayırıyorum. (Hollanda'da serbest bıraktık kendimizi. Önceliğimiz arkadaşlarımızla görüşmek.             Geriye kalan zamanda turistik yerlerin ne kadarını görebilirsek kar sayacağız. Rotterdam'da bu anlamda işler fena gitmemişti.) Eindhoven'da birkaç büyük alışveriş merkezi ve oldukça fazla sayıda süpermarket zinciri var. 
    Alışverişten hiç hoşlanmam ama burada marketler gerçekten renkli. Mesela şeker çok Hollanda'da. Renk renk, çeşit çeşit şekerlere bakarken vakit geçiyor zaten.      Bizim peynir şekerine benzeyen bir şekerleri çok meşhur. Farklı farklı tatlarda yapmışlar. Her yerde karşına çıkıyor. Restoranlarda bile para üstünü getirdiklerinde yanına ekleyebiliyorlar. Tabii bir de "Drop" var. Ana maddesi meyan kökü olan, siyah renkli, iç gıcıklayıcı tuzlumsu bir tada sahip meşhur Hollanda şekeri. Tarifimden anlaşılacağı gibi ben pek beğenmedim:) Bizde de var bu droplardan tabii ama Hollanda'daki çok daha farklı. Seveni, ısmarlayanı çok. Orhun da meraklısı oldu çıktı. Ben burun kıvırıyorum ama Hollanda'da kişi başı yıllık drop tüketimi 2 kg.'mış.                 Var demek bir bildikleri:) 
    Bu siyah renkli, enteresan şekeri de çok çeşitli şekillerde üretiyorlar. "Aa bu da var! Şu da ne güzel!" derken epeyi bir vakit geçiriyorsun şeker reyonlarında. Sonra bir de "Stroopwaffle" var. Bu da çok meşhur. Hani Starbucks'larda satılan yuvarlak, ballı waffle var ya? İşte o Hollanda'da her yerde. Oldukça da lezzetli. Ya Hollanda peynirlerine ne demeli? Çeşit çeşit, dizi dizi peynirler... Peynir reyonlarından ayrılmak da çok güç. Bir de içme suları çok dikkatimi çekti. Meyve esanslı sular var, içinde taze nane gibi yeşillikler olan su şişeleri var.
    Hediyelik eşya satan dükkanlar da çok renkli. Tahta ayakkabılar, yel değirmenleri, mavi-beyaz porselen biblolar, Hollanda evleri... Hepsi çok cici. 
    Eindhoven'daki ilk saatlerimizi tüm bunları inceleyerek geçiriyoruz. Akşam yemeği saati gelince şehrin meydanını çevreleyen restoranlardan birini tercih ediyoruz. Hava çok güzel. Eylül ayı ortalarında Hollanda'da hava sıcaklığı genelde düşük olurmuş ama şansımıza biz oradayken oldukça iyiydi. Bu yüzden herkes gibi biz de açık havada, meydana bakan masalarda oturduk. Cuma ve cumartesi akşamlarının keyifli kalabalığına karışma fırsatı bulduk.

    Eindhoven'daki ikinci günümüzde arkadaşlarımızla buluşacağımız için heyecanlıyız. Benim arkadaşım Almanya'dan geliyor beni görmeye. Orhun da ben de arkadaşlarımızla öğle saatlerinde görüşeceğimiz için öncesinde farklı bir şeyler yapmak istiyoruz ve pastane tarzı bir yerde tost ve meyve suyuyla kahvaltımızı yaptıktan sonra, bir gün önce şehri keşfederken rastladığımız Philips Stadyumu'nu gezmeye karar veriyoruz. Hollanda'nın 3 büyük spor klübünden biri olan PSV Eindhoven'ın stadyumu ziyarete açık. Belli saatlerde rehber eşliğinde turlar düzenleniyor. Büyük bir kulübün stadını gezerek; localara, futbolcuların soyunma odalarına girerek oldukça keyifli bir deneyim yaşıyoruz. Bu konuda ayrıca bir yazım olduğu için burada tekrar uzun uzun anlatmak yersiz olacak. Kulübün ilginç kuruluş hikayesini, stadın ayrıntılı fotoğraflarını görmek isteyenleri buraya davet ediyorum efendim: (Haydi Bastır PSV!)
    Araya bir stadyum gezisini sıkıştırdıktan sonra vakit gelip çatıyor ve arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Önce Sevgili Ayşe geliyor, sonra Orhun'un arkadaşları ve anneleriyle buluşuyoruz. Çocukları birkaç saatliğine serbest bırakıyoruz, anneleri bizimle tanışıp içi rahat ettikten sonra işine gücüne dönüyor, biz de arkadaşımla hasret gidermek için oturup sohbet edebileceğimiz bir mekana yöneliyoruz. Ama öncelikle turistiz. O yüzden ilk olarak yolumuz üzerindeki St.Catherine Kilisesi'ne uğramayı ihmal etmiyoruz. Zira kendisi 13.yüzyıla tarihlenen, etkileyici gotik mimarisiyle dikkat çeken bir dini yapı. Geçici midir bilemiyorum ama kilisenin içerisinde Eindhoven şehrine ait arkeolojik buluntular da sergileniyordu. Geçici bir sergi ise hoş bir tesadüf oldu bu.


    Herkes görüşüp hasret giderdikten sonra akşam üzeri anne-oğul tekrar buluşuyoruz. Hava yine güzel, yine atıyoruz kendimizi şehir meydanına. Uzak Doğu, Türk, İtalyan restoranları bol ama yerel yemek yiyebileceğimiz bir mekan bulamıyoruz. Orhun'un arkadaşlarına da sorduk onlar da "Bizim öyle özel yemeklerimiz yok ki!" dediler. Onların yalancısıyım:) Hollanda'nın patatesi meşhur diye biliyordum ama onu da sokakta kızarmış patates satan seyyar satıcılar dışında bir yerde göremedim. Dolayısıyla kafe-restoran tarzı bir mekanda klasik ızgaralar yedik yine Eindhoven'da geçirdiğimiz ikinci akşamda.
    
    Ertesi gün çok sevdiğimiz Hollanda'ya veda edeceğiz. Gelirken Rotterdam üzerinden gelmiştik, dönüşümüz Amsterdam'dan olacak. Fakat Amsterdam'ı gezmek için vaktimiz yok ne yazık ki. Birkaç saat ayırabilirdik belki ama hem bu şehri bir başka zaman hakkını vererek gezmeyi tercih ediyorum, hem de Orhun o gün arkadaşlarıyla biraz daha vakit geçirmek istiyor. Sabah erkenden kalkıyoruz, kahvaltıdan sonra o yine arkadaşlarıyla buluşuyor, ben ise Philips Müzesi'ne doğru yola koyuluyorum.
    Bilindiği gibi Philips dünyanın en büyük elektronik şirketlerinden biri. Philips Ailesi, Eindhoven'ı -deyim yerindeyse- her anlamda inşa eden önemli bir aile. 1891 yılında bu kentte kurulan ilk fabrika, ampul ve ufak tefek elektrikli aletlerin üretimiyle faaliyete geçiyor. Şirket büyüdükçe Eindhoven şehri de büyüyor. Üniversite ve futbol kulübü dahil şehrin her yerinde Philips'in imzası var. Philips Stadyumun arkasındaki, fabrikanın ilk çalışanları için kurulmuş olan Philips Köyü görülmeye değer. Stadyumu anlattığım yazıda bahsettiğim gibi, PSV spor kulübünün ilk futbolcuları fabrika çalışanları.
Philips Müzesi
    İlk Philips fabrikası bugün müze olarak hizmet vermekte. Ama ne müze!                 Tek kelimeyle bayıldım. Tarih var. Teknoloji var. Ama en güzeli yıllar yıllar öncesinin anılarını su yüzüne çıkarıp zamanda yolculuk yaptıran havası...  Pırıl pırıl, rengarenk bir müze. Çocukken elektronik eşyada en iyi markanın Philips olduğunu zannederdim. En iyi televizyon markası kesinlikle Philips'ti örneğin:) Muhakkak birilerinden duymuşumdur yoksa nereden bileceğim ama cidden bilmiş bilmiş böyle düşündüğümü hatırlıyorum. Herkesin evinde bu marka elektronik bir eşya bulunurdu genellikle. 
Yani Philips benim için nostalji demek.

   
Müzenin girişinde markanın kurulduğu ilk günden itibaren görev alan aile üyelerinin fotoğrafları yer alıyor. Bu isimlerden özellikle Frist Philips'i Eindhoven halkı çok seviyor. Şehir merkezinde onun heykeli var. Stadyumu gezerken bile tur rehberimiz özelikle onun fotoğrafını gösterdi bizlere. 2.Dünya Savaşı sırasında Almanlar'dan kaçmak için şirket kağıt üzerinde Amerika'ya taşındığında Eindhoven'ı terk etmeyen tek aile üyesi Frits Philips'miş. 400'e yakın Yahudi'nin hayatını kurtardığı da söylenmekte. Tavşan dişleri o kadar dikkat çekici ki biz de artık nerede görsek tanır olduk Frist Philips'i:)
    Philips'in teknoloji dünyasına adım atmadan önce karanlık bir odadan geçiyoruz. Sadece mum ışığı var. "Elektrik yokken böyleydi arkadaşlar!" demek isteniyor kısaca. Ardından ilk fabrikayı kuran Gerard Philips'in odasına geliyoruz. Bir yandan gerçek eşyaları incelerken, diğer yandan yardımcısının anlatımıyla Gerard Philips'in nasıl çalıştığının, nasıl fikir ürettiğinin canlandırıldığı bir video izliyoruz. Philips odada dört dönüyor "Nasıl yapsam?" diye:)

   Şirketin kuruluş aşamalarının anlatıldığı bölümlerden sonra asıl müze kısmına geçiyoruz. İlk ampul, ilk floresan vs. derken, bir kısmı geçmişe yolculuk hissi veren, 
bir kısmı uzay üssü gibi düzenlenmiş bir dünyaya adım atıyoruz.

        Bu dünyada neler yok ki? Bana çok tanıdık gelen radyolar, televizyonlar, teypler, walkmanler... Mutfak aletleri... Kameralar, telsizler, telefonlar, fotoğraf makineleri, kişisel bakım ürünleri...
   
    Ama en güzeli 50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler 90'lar şeklinde düzenlenmiş bölümler. 
Biri bir mutfak şeklinde, diğeri oturma odası, bir başkası genç odası...




    Televizyonlar çalışıyor ve dönemin reklamları dönüyor ekranda. Teypler de çalışıyor. Ziyaretçiler çocuklar gibi şen:)
    
    Müzik sektörüne de geniş yer ayrılmış. Bir bölüm sokak gibi düzenlenmiş ve sokak dansları anlatılmış. Dans müzikleri nereden yayılıyor? Tabii ki Philips marka kaset çalardan...


   Benim telefon kılıfım kırmızı bir kaset şeklinde. Her zaman olduğu gibi telefonumla fotoğraf çekiyorum. Gelen geçen herkes telefonuma bakıp gülümsüyor bu bölümde:)

    Müzik demişken, Michael Jackson da unutulmamış. Çünkü kendisi ölmeden hemen önce özel ışıklı bir eldiven istemiş Philips'ten. Fakat kullanamamış bu eldiveni. Müzede sergileniyor şimdi.

    Philips sağlık alanında iddialı. Bir bölüm bu konuya ayrılmış. Çocuklar için öğretici küçük bir alan da var burada.





    Müzede çeşit çeşit hareketli ekranla Philips markası hakkında bilgiler veriliyor. Örneğin dünyada hangi köprüleri, hangi binaları ışıklandırdıkları gibi... Elektronik bir Eindhoven haritasının üzerine tıklayıp seçtiğin yerlerde Philips Ailesi'nin ne gibi hizmetler yaptırmış olduğu görülüyor. Philips bu şehir için çok şey demek.

    Yazı içerisinde çok fazla fotoğraf paylaşamıyorum haliyle.Gerçekte gördüklerim çok daha fazlasıydı. Ben bu müzeye bayıldım. En son bölümde yıllar içinde marka için hazırlanmış rengarenk reklam afişleri yer alıyordu. Belli bir süre de burada takıldım.

    Müzenin mağazasından bu afişlerden satın alınabiliyor. Çok hoş hatıra eşyaları var. Özellikle kutular çok hoşuma gitti.  Şunları almadan çıkamadım mağazadan.
    
    Müzeden çıktıktan sonra Orhun ve arkadaşlarıyla buluştuk. (Bir kız bir erkek, 2 kardeş) Artık bizim için dönüş vakti. Hep beraber tren istasyonuna doğru yola koyulduk. Biletimiz Rotterdam'dan buraya gelirken olduğu gibi yine tüm gün boyunca geçerli. Yani belirli bir saati yok. Biz 15.00 trenine bindik. Çocuklar tren hareket edip biz gözden kaybolana kadar bizi bırakmadılar. Sarılıp ayrılırken gözleri doldu. Biz de duygusallaştık tabii. Yolculuk boyunca internet üzerinden yazışmaya devam ettiler. Arkamızdan ağlamışlar:( Zaten kendilerini nasıl zor tutuyorlardı anlatamam. Çok ama çok tatlılar. Orhun'la dostlukları devam ediyor. İnternet üzerinden her gün görüşüyorlar. En son yeni yıl hediyeleri yolladılar birbirlerine karşılıklı olarak. Thijn devamlı "Size stroopwaffle göndereyim mi?" deyip duruyor:) Hollandalılar gerçekten çok iyiler, çok sıcaklar. Kibarlıklarına, görgülerine, sıcakkanlı tavırlarına hayran kaldım. 
    3 günlük Eindhoven gezimize bir stadyum, bir kilise, bir müze ve dostlarla bol bol sohbet sığdırdık. Aklımda kalan tek yer Van Abbemuseum çağdaş sanat müzesi oldu. Vakitsizlikten onu es geçmek zorunda kaldım. Belki bir başka sefere... İlgilenenler için şehirde otomobil ve tır üreticisi DAF'ın bir müzesi olduğunu da belirtmek isterim. 
    Türkiye'ye Amsterdam üzerinden döndük. Eindhoven'dan bindiğimiz tren yaklaşık 1 saat 20 dakika sonra Amsterdam'da, hatta tam Schiphol havalimanının içinde oldu. Ulaşım konusunda hiç bir sıkıntı yaşamadık Hollanda'da. 
    Buradan giderken verilen tavsiyeler şunlardı: Mesela, "Bisikletlilere dikkat edin. Farkında olmadan onların yoluna girersiniz, hiç acımazlar çarpıverirler". :)))) Arkadaş, nasıl yürüyeceğini bilmezsen sana her yerde her şey gelip çarpar. Hollanda'ya giden herkes ilk olarak bunu söylüyor ve ben bu duruma inanamıyorum. (Bu arada hayatımda bu kadar çok bisikleti ilk kez bir arada gördüm. Çoluk çocuk herkes bisikletle ulaşım sağlıyor. Özenilesi, şahane bir durum). İkinci uyarı şuydu: "Aman dikkat edin, yanınıza yanaşanla konuşmayın, size uyuşturucu satmaya kalkarlar". Amsterdam'da durum nasıldır bilemiyorum ama Rotterdam ve Eindhoven'da böyle bir şeye şahit olmadık. Bence çok fazla abartılıyor. Bazı insanlar Hollanda'yı öyle bir anlatıyorlar ki sanırsın herkes her daim kafası güzel geziyor. Bu konu hakkında en ufak bir olaya, en ufak bir görüntüye şahit olmadık. Turistlerin hafif uyuşturular denediği meşhur coffee shoplar vardı tabii ama çocukla girecek halim yoktu tabii ki:) Normalde de girer miyim bilmiyorum ama insan merak etmeden duramıyor. Yalnız bilmeyen biri coffee shopları rahatlıkla kahve içilen bir yer zanneder. Acayip masum duruyorlar dışarıdan. Aman dikkat! :)
    Kısacık Hollanda seyahatini dört bölüme ayırıp anlattığım için kendimi tebrik ediyorum. Artık nasıl sevdiysem... Eindhoven hakkında da benim kadar uzun yazı yazan olmuş mudur bilmiyorum:) Seyahat ettiğin yerleri güzel yapan şeyler sadece maddi varlıklar değildir bence. Orada yaşadığın anlar, hissettiğin duygular, beraberindekilerle geçirdiğin keyifli zamanlar, o yerlerde tanıştığın insanların sıcak davranışları şekillendirir seyahatini. Çok şükür gittiğimiz her yeri sevdik. Her birinden ayrı keyif aldık. Hep iyi insanlarla karşılaştık. Zannediyorum yola olumlu duygularla çıkınca her şey aynı şekilde devam ediyor. Aksiliklerle de karşılaştığımız oldu tabii ama özellikle ben devamlı "Olsun bu da bir deneyim oldu işte" şeklinde dolaştığım için ne eşim ne de oğlum ses çıkaramaz oldular:) Ve geriye dönüp bakınca aklımızda kalanlar hep güzel hatıralar oldu. Velhasılıkelam... Hollanda güzel anılarımızın içinde ilk sıralara yerleşti bile. Tekrar gitmeyi, görmeyi çok isterim. Yazının sonuna kadar sabredenlere de teşekkür ederim:)


Diğer Hollanda yazıları: BUGÜNLERDE...
                                           HAYDİ BASTIR PSV!
                                           ROTTERDAM'DA 24 SAAT.





6 Aralık 2014 Cumartesi

ROTTERDAM'DA 24 SAAT...

    Eylül ayı ortalarında Hollanda'ya gitmiştim ya hani? Bir türlü anlatamamıştım ama... Bu yazı o yazı olsun. Rotterdam ve Eindhoven hakkında aklımda kalanları aktarayım.

    Geçtiğimiz Eylül ayında Orhun'la birlikte, anne-oğul, 3 gece 4 gün süren küçük bir seyahat gerçekleştirdik Hollanda'ya doğru. (Yazısı burada) . Kısa bir seyahatti ama güzel hisler, keyifli anılar yaşattı. Hollandalılara bayıldım. Çok sevdim. Her şehri         aynı mıdır bilemem ama Rotterdam ve Eindhoven'da gördüğümüz, tanıştığımız, konuştuğumuz her insan inanılmaz kibardı, son derece güler yüzlüydü. Bizler             ne yazık ki sokakta, okulda, işte, trafikte, televizyonda, sosyal medyada vb. pek çok mecrada öylesine maruz kalıyoruz ki kaba hareketlere, "Hollanda'da geçirdiğimiz günler terapi gibi geldi" desem abartı olmayacak. Özellikle Rotterdam'da insanların görgülü halleri, nazik cevapları, yardımsever tavırları ve güler yüzleri beni kendilerine hayran bıraktı. Hayır içleri güzel, huyları güzel anladık ama fiziksel olarak da aynı durumun geçerli olması biraz fazla olmuyor mu yahu?:) Kadınları ayrı güzel, erkekleri ayrı yakışıklı. Daha ülkeye girer girmez, pasaport kontrolünde görevli polisleri görünce anlıyorsun nasıl güzel bir ülkeye geldiğini:)
 
   
    İlk durağımız Rotterdam. Burada 1 gece kalıp ertesi günü trenle Eindhoven'a uzanacağız.
    İstanbul-Rotterdam arası uçuş yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Havaalanı ufacık bir şey. Neredeyse uçaktan iner inmez, öyle uzun uzun koridorları geçmeden pasaport kontrolüne giriyorsun. Şehir merkezine gidecek olan otobüslerin kalktığı durak da hemen havaalanının çıkışında yer alıyor. 1.30 Euro tutarındaki bilet ücetini şoföre ödüyorsun ve yemyeşil bir manzara eşliğinde şehir merkezine doğru yola çıkıyorsun. Otobüs hareket edip de merkeze doğru yola koyulur koyulmaz aşık oldum Rotterdam'a. Yeşillikler arasındaki düzenli yollar, o yollarda çoluk çocuk bisiklete binmiş tatlı insanlar, geniş ve az katlı tuğla evler, evlerin perdeleri açık kocaman pencereleri, pencere önlerine dizilmiş biblolar, çiçekler... İlk defa "Burada yaşayabilirim" hissine kapıldım ki daha önce hiçbir ülkede böyle düşünmemiştim.
    Ben hayran hayran sağıma soluma bakarken şehir merkezine ulaştık. Önceden yer ayırttığımız otelimize gitmek için saçma bir hareket yaparak metroya bindik. 2 bilete       13 Euro verdik ve iki dakika sonra indik. Yani siz siz olun Rotterdam'da bir kere merkeze ulaştıktan sonra yürümeyi tercih edin:) Hatta ulaşımda ve belli yerlere girişte indirim sağlayan Rotterdam Welcome Card diye bir kolaylık olduğunu yeni öğrenmiş bulunmaktayım, ondan alın. Biz biraz da hava alanındaki turist danışmanın kurbanı olduk. Biz ettik siz etmeyin.
    Ulaşım işini çabuk ama pahalı bir şekilde halletmiş olarak metrodan inip otelimize doğru yürürken meşhur Küp Evler'e rastladık. (Kubuswoningen). Zaten görmek istiyordum. Otele yerleşmeden bir göz atalım dedik.




    Küp Evler, dünyanın en ilginç evleri arasında yer alıyorlar. Algımızın ayarlarıyla fena şekilde oynayan 38 küçük 2 büyük daire, 54.7 derecelik eğimle, sütunlar üzerine inşa edilerek bir avlu çevresinde sıralanmış durumda. Tasarımı Piet Blom'a ait bu ilginç evler 70'li yıllarda yapılmış. Dünyanın en ilginç evleri arasında yer almalarına ve turistlerin ilgisini çekerek ziyaretçi toplamalarına karşın bunlar birer yaşam alanı.     Yani içlerinde ikamet edenler, ofis olarak kullananlar var. Hatta öğrendiğime göre bir ara birkaçının birleşimiyle amfi oluşturulmuş ve bir üniversiteye ev sahipliği yapmış.


 
    Küp Evler dışarıdan çok ilginçler tabii ama insan içini de merak ediyor doğal olarak. Bu yüzden evlerden biri ziyarete açık. 3 Euro'luk bir ücret karşılığında bu enteresan evlerde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmak mümkün. Biz de girdik, gezdik. Farklı bir deneyim oldu ama devamlı surette asla bu evlerden birinde yaşayamayacağımı anladım. Çok küçük, basık ve kullanışsızlar. İnsanın üstüne üstüne geliyorlar diyebilirim.





 
   İnternette araştırırken mimarların bu evler konusunda fikir olarak ikiye bölündüğünü anladım. Kimi bir tasarım harikası olarak görüyor, kimi kullanışsız olduğunu vurguluyor. Ne denirse densin, ilginç oldukları ve turistleri çektiği kesin. Biz oradayken epeyi ziyaretçi vardı. Girişte bilet kesen Bey sanırım evin sahibiydi ama biz daha Hollanda'ya ayak basar basmaz buraya daldığımız için kendisiyle konuşmak, bilgi almak aklıma gelmedi. Bunun için şu an çok pişmanım. Çok cana yakın ve konuşmaya hevesliydi halbuki. Bizden önce evden ayrılan bir grup tesettürlü genç kıza (Türk olup olmadıklarını bilmiyorum ama) Türkçe olarak "Güle güle" bile dedi:) Bize demedi:) Sanırım nereli olduğumuzu anlamadı. Biz de adamcağıza otelimizi sorduk, internete baktı, bilgi verdi ama dediğim gibi evler hakkında bilgi almak, orada yaşayıp yaşamadığını sormak aklımıza gelmedi ne yazık ki.

    İlginç evlerimizi gördük, otelimizi bulup yerleştik ve akşam üstü saatleri yaşanıyor olduğu için gün ışığından olabildiğince faydalanmak üzere attık kendimizi dışarı.
    Rotterdam, tarihi özelliklere sahip bir Avrupa şehri değil. Bunun nedeni 2.Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından yoğun bombardımana tutulmuş ve neredeyse tamamen yok edilmiş olması. Savaş sonrasında 70'li yıllara kadar baştan inşa edilmiş bir şehir. Savaş öncesi döneme ait çok az sayıda bina var ve bu yüzden modern mimari örnekleri ön planda.



    Modern ve farklı dedik ama az da olsa Hollanda'ya özgü kanallar ve çevresindeki görünüm eksik değil. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta görülen Witte Huis, savaştan yara almadan kurtulmuş birkaç binadan biri.
Eski Liman
    Rotterdam bir liman şehri. Geçmişi 14.yy.'a dek uzanan şehir limanı, birinciliği Şanghay'a kaptırana kadar dünyanın en büyük limanı ünvanına sahipmiş. Bugün ise Avrupa'nın en büyük limanı olma özelliğini koruyor.

    Rotterdam'da geçirdiğimiz tek akşamda eski liman bölgesine göz attık, 15.yy.'a tarihlenen Rotterdam Katedrali'ni ziyaret ettik, Erasmus Üniversitesi'nin bir binasını ve okuldan çıkmakta olan öğrencileri gördük, Cafe Dudok'ta akşam yemeği yedik ve çok tavsiye edilen elmalı turtayı denedik. Babamız yanımızda olmadığı için tamamen benim endişelerime takılıp çok geç olmadan otelimize döndük.
   
Rotterdam Katedrali
        
    Hümanizm akımının yaratıcılarından, meşhur "Deliliğe Övgü" kitabının yazarı, Rönesans aydını Erasmus, Rotterdam doğumlu. Bu yüzden bu şehir için önemli. Hollanda'nın en iyi üniversitelerinden birine ismini vermiş durumda.


   
       Gelelim Cafe Dudok'a... Rotterdam sokaklarında gezerken nerede yemek yiyeceğimize karar veremedik. Birkaç blogda Cafe Duddok'un elmalı turtasından bahsedildiğini hatırladım, sora sora bulduk. Tasarımı ünlü mimar Dudok'a ait,     müşterisi bol, şık ve hoş bir kafe. Izgaralar, salatalar, makarna, pizza vs. klasik her kafede bulunabilecek bir menüsü var. Elmalı turta ise gerçekten lezzetli. 
Ne kadar ücret ödediğimizi hatırlamıyorum ama normal bir rakamdı.


   
    Rotterdam'daki ikinci günümüzde erkenden kalktık, Eindhoven'a gitmeden önce Museumpark denen bölgede bulunan Boijmans Van Beuningen Müzesi'ni görmek istediğimiz için kahvaltı bile etmeden dışarı fırladık. Hatırlatayım, Rotterdam'da Simit Sarayı'nın bir şubesi var. Fakat bizim otele biraz uzak kaldığı için tercih etmedik, Museumpark'ta bir şeyler atıştırırız diye düşündük. Otelden müzelere doğru keyifli bir yürüyüş yaptık.

    Museumpark, birkaç müzeyi bir arada bulabileceğiniz, yeşillikler içerisinde hoş bir bölge. 
   


    Sanat Tarihi müzesi olduğu için tercih ettiğimiz Boijmans Van Beuningen Müzesi'ne girmeden önce kafeteryasında kahvaltı etmeye karar verdik. Hollanda'da sabah kahvaltısı, damak tadı açısından pek çok ülkeye göre daha tercih edilebilir düzeyde bana kalırsa. Çünkü nefis Hollanda peynirleriyle yapılmış tostlar var. Şahsen tostu çok sevdiğim için bu ülkede kahvaltı açısından zorlanmadım.


   
    Karnımızı da doyurduktan sonra müzeye girmeye hazırız. Heyecan dorukta çünkü   az sonra Van Gogh'un, Rembrandt'ın, Picasso'nun, Dali'nin, Degas'nın, Rodin'in, Brueghel'in, Magritte'in eserlerini göreceğim.


    
    1849 yılında kurulan müzenin koleksiyonunda klasik ve modern 140.000'den fazla eser yer almaktaymış Bu eserler arasından hazırlanan bir seçkinin 1-2 yıl önce İstanbul Modern'de sergilendiğini hatırlıyorum. 
    İç içe salonlardan oluşan 2 katlı müzenin her köşesi ayrı keyifli. Önce modern eserleri izliyoruz, ardından geçmişe doğru uzanan bir resim ve heykel sanatı turu yapıyoruz. 


     Müzede, Hollanda Barok resim sanatının ustalarından Rembrandt ve Rubens'in pek çok eserini görmek mümkün. Bize düşen Rembrandt'ın portrelerini, Rubens'in mitolojik konulu resimlerini hayran hayran izlemek.




    
    Salvador Dali'ye özel bir bölüm ayrılmış. Müze koleksiyonunda sanatçının resimlerinin yanı sıra 3 boyutlu çalışmaları da önemli bir yer tutuyor.



   
 

    Hüzünlü ressam Van Gogh'a bir selam çakıp, Degas'nın meşhur balerinlerinden birine göz atıp müze fotoğraflarını kesmek en iyisi... Çünkü paylaşmak istediğim, sanatçısını anlatmak istediğim pek çok eser var ki böyle yaptığım takdirde bu yazının içinden çıkamayacağım.




.
    
    Görüldüğü gibi fotoğraf çekmek serbest. Yaşasın Boilmans Van Beuningen! :)


    
    Sanatın gönlümüze dokunan, ruhumuzu dinlendiren gücü Rotterdam'daki keyifli anılarımıza yenilerini ekledi. Artık Eindhoven'a doğru uzanma vakti. 
    Rotterdam'dan Eindhoven'a trenle geçeceğiz. Tren istasyonu Museumpark'a uzak değil. İstasyona doğru yürürken Rotterdam'a bu seferlik son bir bakış atıyoruz.


Her yerde biskiletler bisikletler...






    İstasyonda Eindhoven'a giden ilk treni sorduk ve biletlerimizi aldık. Notlarımı kaybettiğim için bilet fiyatı hakkında kesin rakam veremeyeceğim ama yanlış hatırlamıyorsam bir kişi 23 Euro tutarındaydı. Aldığın bilet tüm gün geçerli. Yani o gün içerisinde istediğin saatte binebiliyorsun. Koltuk numaraları belirli değil. Tren oldukça rahat ve yemyeşil manzaralar içerisinde süregiden yolculuk keyifli. 
Rotterdam-Eindhoven arası yaklaşık 1 saat 15 dakika civarında.






    Bizim Rotterdam maceramız bu kadar. Yaklaşık 24 saat geçirdik bu sakin ve şık kentte. Yapamadığımız şeyler, göremediğimiz yerler çok tabii ki. Örneğin kenti ikiye ayıran Maas Nehri'nin üzerindeki meşhur Erasmus Köprüsü'nü uzaktan gördük. Evet biliyorum bu köprü dünyanın en uzun asma köprüsü, asimetrik şeklinden dolayı çok ilginç de aynı zamanda ve yine biliyorum ki köprünün önünde fotoğraf çektirmek bir gelenek ancak daha önce de belirttiğim gibi akşam saatlerinde fazla dışarıda kalmak istemediğim için ve sabah az vaktimiz olduğu için köprünün yakınına gitmeye fırsat yaratamadık. (Ve evet yine biliyorum ki köprü aslında akşam saatlerinde daha güzel:)) Bir gün mutlaka.. Tekrar... İnşallah... Hollanda'ya tekrar gitmek hevesinde olduğum için o köprüyü arkama alıp fotoğraf çektireceğim:) Ayrıca o zaman Kralingen Parkı'nda göl kenarında gezeceğim, SS Roterdam gemisini ziyaret edeceğim, Kunsthal Müzesi'ne, City Hall'a ve Mini World'e uğrayacağım, Euromast'a çıkacağım:) 

    Yine uzattım da uzattım. En iyisi çok sıkmadan burada kesmeli ve Eindhoven notlarını bir sonraki yazıda toparlamalı. Yakında Hollanda'nın bir başka kentinde görüşmek üzere...