Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2019 Salı

CERVANTES'İN DÜNYASINDAN YARIŞ PİSTLERİNE...

    Hafta sonu izlediğim bir tiyatro oyununun ve bir filmin kritiğiyle buradayım. İlki "Don Kişot'um Ben". Daha çok Ozan Güven'i tiyatro sahnesinde görmek isteyenlerin ilgisini çeken bir oyun. Benim öncelikli tercihim Baba Sahne yapımı olması. Zira Bir Baba Hamlet'i çok beğenmiştim.
    Don Kişot'un konusunu, yazarının Cervantes olduğunu hepimiz biliriz. Seyrettiğimiz oyun, Mihail Bulgakov uyarlaması. Don Kişot'la birlikte maceradan maceraya atılan seyis Sancho Panza bu kez bir kadın. La Mancha'nın soylularından, gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış, hafiften deliliğe bulaşmış Alanso Quijano yani Don Kişot adalet aramak amacıyla yola çıkmaya karar verir. Yakınları ona göz kulak olması için evin beslemesini erkek kılığına sokup Sancho Panza olarak yanına yoldaş ederler. Bundan sonra olaylar güncel konulara da atıfta bulunulan bir komedi olarak ilerler. Oyun uzun. Fakat sıktığını söyleyemem. Tempo düşmüyor çünkü oyuncular çok iyiler. Yalnız sıkmamak için yaşanan hareketlilik sırasında ne yazık ki bazı konuşmalar anlaşılamayabiliyor. Yüksek tempoya rağmen net duyduğum iki cümle var ki beni biraz rahatsız etti. "Dul kadının eli ağır olur" ve "Eli lezzetli olanın yatağı da lezzetlidir" cümleleri. Ne gerek vardı anlamadım. Yazılı veya görsel bir eser içerisinde mantıklı duran hiçbir şeye, fikrime uymasa dahi itirazım olamaz. Fakat bunlar gerçekten anlamsızdı. Halk diline yakın konuşup güldüreceğim derken gereksiz yere seksist söyleme kaymak olmamış. Üstelik ilerleyen sahnelerde Sancho Panza'nın vali olduğu zaman, handa çalışan kıza saldırdığı için suçlanan katırcıyı kadına şiddet konulu çeşitli mesajlarla yargılaması ve hapse atması alkış almak amacıyla sergilenmişti. Ortada tecavüz yoktu bile. Kız resmen iftira attı, katırcı hapse girdi, biz de alkışladık :) Elmalarla armutlar yine birbirine karıştı. Bunlara kafayı takmazsanız, neyin ne amaçla yapıldığını tahmin ediyorsanız,  yani zamanın ruhunu çözdüyseniz, amacınız yalnızca eğlenmekse, Ozan Güven ve Günay Karacaoğlu'nu sahnede izlemek isterseniz tavsiye edilebilir bir oyun. Don Kişot gibi romantik bir edebi karakteri Charles Manson'la ilişkilendirmek ne kadar doğru bilemem ama ne çare ki Ozan Güven'in bazı tavırları onu hatırlattı:) Muhtemelen o sırada onu taklit ediyordu aslında. Başarılıydı.

    Gelelim filme. Pazar günü Asfaltın Kralları'nı izledik. Orijinali "FORD v FERRARI" olan ismin Türkçeye "Asfaltın Kralları" olarak çevrilmesi berbat ama film güzeldi. Otomobil yarışlarının en zorlularından biri olan Le Mans yarışlarının birinciliğini her seferinde Ferrari'ye kaptıran Ford'un bu konuda atılım yapması üzerine gelişen biyografik bir film bu. Ford'un amacı yarışlarda zirveye çıktıktan sonra araba satışlarını arttırmak. Yeni geliştirilecek olan yarış arabasının tasarım ekibinde yer alan ve bu arabayla Le Mans 1966 yarışına katılan Ken Miles'ın amacı ise en hızlı arabayı yapmak ve kazanmak. Matt Damon'ın canlandırdığı Carroll Shelby o zamana kadar Le Mans yarışını kazanmış tek Amerikalı yarışçı. Sağlık sorunlarıyla pistlerden uzak kalınca işin ticari kısmına yönelmiş ve otomotiv sektörüne girmiş. En hızlı arabayı yapmak için Ford'la anlaşan Shelby'nin büyük umudu Ken Miles. Adam hem iyi bir tamirci, hem de korkusuz bir yarışçı. Aksi, başına buyruk ama tutkulu Miles'ı canlandıran Christian Bale. Ve bu rolde çok başarılı. 

    Film her ne kadar Amerikan Ford ile İtalyan Ferrari'nin rekabeti gibi lanse edilse de aslında bu 
Ken Miles'ın hikâyesi. Emekçi ile sermaye, para ile tutku ilişkisinin hikâyesi. Sevimsiz patron Ford karşısında centilmen Enzo Ferrari'yi tutsam da Ken Miles'ın uğruna Le Mans 66'yı Ford'un kazanmasına sevinmek durumunda kaldım:) Gerçi adamcağızın zaferine bile gölge düşürdüler ama gerçek hikâyeyi bilmeyip filmi seyredecek olanlar için bu konuda ipucu vermeyeyim.
Ken Miles ve Carroll Shelby
   Şahane spor arabaların, bol bol yarış görüntülerinin yer aldığı Asfaltın Kralları'nı izledikten sonra eve geldiğimde Orhun'un çocukluğundan sakladığım spor arabalarını çıkarıp tek tek sevesim geldi:) Filmde geçen Ford Shelby'miz bile var. Bir de o çok ufakken Play Station 1'de beraber oynadığımız yarışları düşündüm. Çok oynardık. Ama ben Play Station 1'de kaldım. 2'den itibaren asla beceremedim, gitgide zorlaştı :) Velhasılıkelam, salonda zırt pırt telefonlarını açanlar yüzünden sinemaya daha az gidiyor olsak da seyrettiğimize değdi. Bu telefon bağımlılığının sonu ne olacak arkadaş? Sadece sinema mı? Artık tiyatroda bile açıyorlar. Hem fotoğraf ve video çekiliyor, hem mesaj vs.'ye bakıp çevredekiler rahatsız ediliyor. Üstelik bunun yaşı da yok. 17 yaşında bir delikanlı da aynı görgüsüzlüğü yapıyor, 60 yaşında bir kadın da. Olan gerçekten film ve oyun izlemeye gelmiş izleyicilere oluyor. Ve bana bu yazıyı durduk yere böyle bağlamak düşüyor.







25 Ocak 2019 Cuma

BİR BABA HAMLET

    Henüz birkaç gün önce Bir Baba Hamlet'i izledik. Kadıköy'de Baba Sahne'de... Öncelikle 
Baba Sahne'de ilk kez bir oyun izlediğimi, küçük ama şık salonu beğendiğimi belirtmeliyim. Çoğunluğun Arka Sokaklar dizisinden tanıdığı Şevket Çoruh'un kurduğu bir sahne burası. Oyunların biletleri neredeyse çıkar çıkmaz tükeniyor. Tiyatro salonunun her yeri esprili, anlamlı, sevimli dekorlarla dolu. Tam Instagramlık ayrıntılar var ama oyunun başlamasına yakın orada olduğumuz için fotoğraf çekemedim:) 

    Bir baba Hamlet, Sebastian Seidel'in yazdığı iki perdelik bir komedi. Özünde tiyatro aşkına dayalı bir konusu var. Seyirci, imkânsızlıklar içindeki iki oyuncunun Hamlet'i sergileme gayretini izliyor. Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu, temponun bir an bile düşmediği oyunculuklarıyla keyif veriyorlar. Oyun, oyuncular, yönetmen ve tasarım alanlarında ödülü bol bir temsilden bahsediyoruz. 


    İtiraf edeyim, tiyatro sanat dalları arasında en sevdiklerimden değildir. Çok sıkı bir izleyici değilim, ara ara dikkatimi çeken oyunları seçip izlerim. Fakat tiyatronun çağları ve ülkeleri aşan geçerliliğine, en eski konunun bile bugüne rahatlıkla uyumlanmasına, hangi şartta olursa olsun özünü korumasına saygı duyarım. Bu oyunda da öyle bir durum var. Tiyatro yapma hevesi, tiyatroya duyulan aşk, Hamlet gibi klasik bir oyunla bugüne ve bu coğrafyaya şahane uyarlanmış. Yerinde göndermelerle, dozunda bir hicivle tiyatro sanatının muhalif özelliğini tatlı tatlı yansıtmalarına bayıldım. Bir Baba Hamlet tavsiye listemde yerini aldı bile. Benden hatırlatması efendim. Herkese keyifli bir hafta sonu diliyorum. 


18 Ekim 2018 Perşembe

SONBAHARDA SANAT... MUSEO, LORO, ŞAHANE ZÜĞÜRTLER...

    Tembellik edip fazla yazı giremiyorum diye zannedilmesin ki sonbahar gelmedi ve dolayısıyla İstanbul'un sinema salonlarına, tiyatrolarına, müze ve galerilerine gidilmiyor. Örneğin Filmekimi geldi, geçti. Sadece iki film izlemiş olsam da bunlardan bahsedemedim. Neyse ki festival filmlerini daha sonra vizyona girdiklerinde veya istediğimiz zaman internet üzerinden izleme şansımız var fakat Filmekimi dahilinde izlemenin keyfi bir başka oluyor. Aynı amaçla salonu dolduran seyirciyle bir arada olmak hatta bazen tanışmak sohbet etmek, genelde reklamsız film izlemek, benim gibi sinema salonunda izlemeyi seven biri olarak çok farklı filmlere ulaşmak güzel. Ancak her filmi izleyeyim dersen ve ekonomik açıdan orta halli bir sanatseversen cüzdanında hatırı sayılır bir gedik açacaksındır. İşin bu yanı sıkıcı işte. Hafta sonu tam biletin 25 lira olması seni mümkünse hafta içine, 10 liralık biletlere yöneltecektir. O da 19.00'dan önce olursa. O saatten sonra yine 25 lira. Daha önce de yazmıştım, ben çocukken dört kişilik bir aile olarak çok sık sinemaya ve tiyatroya giderdik. O zamanlar aldığımız kadar bileti günümüzde değerlendirip hesap yapıyorum, şimdi olsa o kadar sık gidemezdik. İşin ekonomik kısmına değinmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Değindim. Şimdi gelelim seçtiğim ve izlediğim iki filme. 

    Bu yıl Filmekimi'nde izlediğim ilk film Müze'ydi. Yönetmen Alonso Ruizpalacios. Film, 1985 yılının Noel akşamında Meksika Antropoloji Müzesi'de yapılan soygunu, daha doğrusu soyguncuları konu almış. Birebir soygunu anlatan bir film değil. Soyguncular filmdeki gibi gerçekten yakalanmış olsa da filmde daha farklı, daha romantik bir son var. Filmi seyreden birkaç izleyicinin yorumunu okudum ve herkesin ne kadar farklı sonuçlar çıkardığına tanık oldum. Örneğin filmin Meksika devleti tarafından Müze'yi tanıtmak için çekilmiş havasında olduğunu söyleyenlere katılmadım çünkü ben öyle bir yapaylık hissetmedim. Soygunu planlayan ve kendisi gibi kaybeden konumundaki arkadaşını bu iş için ikna eden Juan'ın hikayesiydi bu. Juan'ı soyguna iten dürtüler konusunda da farklı yorumlar okudum. Benim gördüğüm Juan, 30 yaşına geldiği halde veterinerlik fakültesini bitirememiş, ablaları tarafından bu yüzden devamlı alay edilen, zaten dış görünüşü nedeniyle çocukluğundan beri "küçük" lakabıyla seslenilen, ailenin baskın karakteri olan doktor babanın gölgesinde ezilmiş, isteneni verememiş, kafası karışık bir genç adamdı. Önce kendisine bir şeyleri kanıtlamak istedi. Daha önce müzede çalışmış olduğu için, yeterli güvenlik teknolojisi olmadığı için, tereyağından kıl çeker gibi soyuverdiler müzeyi. Meksika Antropoloji Müzesi bu. Değerli Maya kalıntıları çok. Yükte hafif pahada ağır ne varsa aldılar. Ülke bu soygun haberiyle çalkalanırken, son derece planlı olduğu ve çok kişinin karıştığı zannedilirken, soyguncuların vatan haini oldukları konusunda fikir birliğine varılmışken Juan ve Wilson ellerindeki eserleri ne yapacakları sorusuyla baş başa kaldılar. Meksika halkı çalınan eserlerin boşluğuna bakmak için müzeye akın etti. Ki bu da ayrı bir tartışma konusudur. 1911 yılında Louvre Müzesi'nden çalınmış olan Mona Lisa'nın bıraktığı boşluğu görmek için gelen binlerce insan gelir akla. O boşluğu görmek istemenin nedeni nedir? Bu tabii ayrı bir konu ama bir sanat eserinin güzelliği işte böyle farklı şeyler akla getirmesidir.. Bu kadar anlattığıma bakılırsa ben Müze'yi sevmişim:) Bir izleyen, yüksek sesli müziğin başını ağrıttığını söylemiş ama ben öyle yüksek müzik hatırlamıyorum. Aynı filmden mi bahsediyoruz diye düşünmedim değil. Haydi Loro'dan bahsediyor olsa neyse:) Loro, festivaldeki ikinci filmimdi ve Müze'nin aksine çok renkli, abartılı, gürültülü bir filmdi. Böyle olması da normal çünkü yönetmen Paolo Sorrentino, konu ise Silvio Berlusconi ve onun zamanında İtalya.

    Paolo Sorrentino günümüz İtalyan sinemasının popüler yönetmenlerinden biri. İsmini bilmeyenler "Genç Papa" dediğimde hatırlayacaklardır. Jude Law'ın başrolde olduğu dizi ona ait. Ayrıca Oscar ödüllü Muhteşem Güzellik, Il Divo ve Gençlik (Youth) filmleri de Sorrentino'ya ait.
    Loro'da "Azgın Teke" lakabını hak ederek almış devlet adamı Berlusconi'nin hicvedilmesi, renkli, çarpıcı ve abartılı sahneler konusunda yönetmenin işini oldukça kolaylaştırmış. İlk 15-20 dakika bir miktar erotik film tadında ilerlese de (biraz daha sürse çıkacağımı itiraf ediyorum), popo ve meme fazlalığından fenalıklar gelse de yönetmenin ne demek istediğini gayet iyi anladım:) Berlusconi zamanında kadın bedeninin, kadın varlığının değersizleşmiş olması eleştirilen konulardan biriydi çünkü. Ağırlık o yönde olsa da Loro'da Berlusconi hakkında sadece cinsellik üzerinden hiciv yok. Özellikle karısının onun hakkında söyledikleri dikkate değer.
    Bu sene Filmekimi'nde benim açımdan durum buydu. Farklı iki hayatı anlatan ama gerçek olaylardan yola çıkma noktasında birleşen filmler seçtim. Birini Kadıköy'de Rexx'te diğerini Nişantaşı City's'de seyrettim. Yazıyı yazmadan önce Ekşi Sözlük'te okuduğum bir arkadaş Loro'ya yer kalmadığından yakınmış, serzenişte bulunmuş. Emin olmadan bu serzenişler niye? Benim izlediğim saatte salonda boş yer vardı. Ayrıca illâ festival sırasında izlemek istiyorsan film başlamadan bilet alacaksın, salonun kapısına gideceksin, başlamaya yakın ilan ettiklerinde, gelmeyenlerin boş bıraktıkları yerlere geçeceksin. Böyle yapan çok kişi var. Bilet bulamadım diyenlere ve bunu bilmeyenlere ipucu vermiş olayım. Hâttâ Loro için ben de böyle yapabilirdim. Biletler satışa çıkar çıkmaz satın alınca Biletix, Müze için en arka sıradan, Loro için en ön sıradan yer vermiş. İlk alanlar için doğrusu arkadan başlamaktır. City's'de niye tersi olmuş anlamadım. Zaten artık yakını görmekte zorlanıyorum, ilk sıradan izlememe imkân yoktu:) Boş yerler olunca arka koltuklardan birine geçtim. Boş koltuk vardı yani Ekşici kardeşim.
    Yazıyı benim için sezonun ilk tiyatro oyunu olan Şahane Züğürtler'le bitirmek ve Şehir Tiyatroları sezonunun da açıldığını hatırlatmak isterim. Ekim ayı biletleri çıktığında havalar iyice soğumadan annemle izlemek için gişeden satın aldım biletleri. İkimiz için de uygun olan gün ve saate bakarak Şahane Züğürtler'i tercih ettim. Aslında annemin uzun zaman önce seyrettiği bir oyun bu fakat bir klasik olması nedeniyle hayır demedi. Aslında epeyi bir geç kalmış olsam da ben de böylece ilk kez izlemiş oldum. Haldun Dormen'in yönettiği, Mikael rolünde Can Başak'ı, Tatyana rolünde Müge Akyamaç'ı izlediğimiz, Jacques Deval'in ünlü eseri Şahane Züğürtler, Rusya'daki Ekim Devrimi'nin ardından Fransa'ya kaçmak zorunda kalan ve mecburen hizmetçilik yapan Rus asilzadesi bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Şahane Züğürtler denmesinin sebebi, yanlarında getirdikleri yüklü miktarda bir para olması ancak emanet bildikleri bu parayı harcamak ya da Fransa hükümetine kaptırmak istememeleri ve bir gün Rusya'ya dönecekleri umudu taşımaları. Güldürürken düşündüren, benzerlerinin yaşanmış olması muhtemel insan hikayeleri... 
    Tiyatro iyidir. Sinema kadar ağırlık vermesem de ara sıra izlemek bana iyi gelir. O gün de iyi geldi. Dışarıda esintili ve yağmurlu bir hava varken, annemle Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin fuayesinde sıcak çikolata eşliğinde temsil saatini bekleyip sohbet etmek güzeldi. Darısı ileri ki günlere diyeyim:) Sanatla kalalım!




14 Şubat 2014 Cuma

KAPLUMBAĞA...

       
    
    En uzun ömürlü canlının hangisi olduğunu düşündüğümüzde ilk akla gelen isimdir "Kaplumbağa". Belki bu yüzden imreniriz ona. Fakat çok çok uzun yaşamak iyi           bir şey midir gerçekten? Düşünsenize, tarih sahnesinden geçen onlarca korkunç olayı görmek, bilmek hatta bizzat içinde yer almak var. Yorucu, yıpratıcı olmaz mı böylesi? Bunları düşündüm dün akşam Ali Poyrazoğlu'nun yeni oyunu Kaplumbağa'yı seyrederken. Tam 200 yaşında bir kaplumbağa vardı sahnede. Evrim kuramcısı Darwin'in 1800'lü yılların başında Galapagos Adaları'ndan getirdiği kaplumbağa     Harry Robinson... Harry, bir noktada Darwin'in yanından ayrılıyor ve 200 yıl boyunca Avrupa'yı geziyor. 1.Dünya Savaşı sırasında yediği zehirli gazlarla hızlı bir evrim geçiriyor ve insan boyuna ulaşıyor, 2 ayağı üzerinde yükseliyor. Hiroşima'ya bomba atıldığını görünce konuşuyor ilk kez. Dudaklarından kocaman bir "Hayır!" dökülüyor. Hitler'i tanıyor, Lenin'i, Stalin'i... Guernica'nın bombalanmasına tanık oluyor. Renkli anıları da yok değil. Kabarelerde, sanat galerinde sergileniyor, Salvador Dali'yle tanışıyor örneğin ama aklında kalan ve öğrendiği en önemli şey, insanoğlunun ne denli kalleş olduğu... Yoruluyor Harry... Galapagos Adaları'na dönmek ve orada ölmek istiyor. Çabuk gidebilmek için ünlü bir tarihçinin kapısını çalıyor. "Sana gördüklerimi, yaşadıklarımı, resmi tarihe dahil olmayanları anlatırsam beni Galapagos Adaları'na götürür müsün?" diyor. Tarihçi şaşırıyor. Onun insan özellikleri gösteren bir kaplumbağa olduğuna inanınca kabul ediyor bu teklifi. Harry anlatıyor, tarihçi yazıyor. Bir süre sonra işin içine tarihçinin karısı ve hastalandığında Harry'ye bakan doktor da giriyor. Her biri farklı amaçlarla, farklı beklentilerle yaklaşıyor bizim yaşlı kaplumbağamıza. Ya sonra? Sonrası oyunda.


    Ali Poyrazoğlu oyunculuğuna, zekasına ve bilgisine hayran olduğum usta bir isim. İspanyol tiyatro yazarı Juan Mayorga'nın karşılıklı felsefi konuşmalarla bezeli bu eserini, kendine özgü dokunuşlarla sıkılmadan seyredilecek hareketli bir oyun haline getirmiş. Ki oyunun sonunda bu konuda nasıl düşündüğünü, neler uyguladığını anlattı biz seyircilere. Müthiş bir tevazuyla oyuncu ve seyircinin aslında bir olduğunu belirtti ve bizleri tebrik etti. Gecenin sürprizi ise Yıldız Kenter'in de o akşam salonda olması ve seyirciyi selamlamasıydı. Kısacası müthiş bir akşamdı. Darwin'in Kaplumbağa'sı Harry ile zamanda yolculuk ettik, kimi zaman güldük, kimi zaman insanoğlunun zalimliği karşısında düşüncelere daldık, hatta utandık. 
    Kaplumbağa, farklı zamanlarda, farklı mekanlarda, farklı şehirlerde oynamaya devam ediyor. Ali Poyrazoğlu ile beraber Bülent Kayabaş, Özdemir Çiftçioğlu ve Nur Gürkan'ın sergilediği bu benzersiz oyunu şiddetle tavsiye ediyorum.





26 Ocak 2014 Pazar

LÜTFEN KIZIMLA EVLENİR MİSİNİZ?


    Geçtiğimiz cuma akşamı Devlet Tiyatroları tarafından sergilenen                         "Lüfen Kızımla Evlenir misiniz?" isimli oyunu izledik.  Keyifle takip ettiğim                      İçimdeki Kelebekler blogunun sahibi Sevgili Greta önermişti bu oyunu.                 Oyun hakkındaki yazısını okudum ve hemen internete girip 2 bilet aldım. Biri annem için, biri benim için. Anneannemin vefatından beri sosyal anlamda herhangi bir etkinlikte bulunmamıştı annem. Bu oyunu beğeneceğini ve keyif alacağını düşündüm. İyi de yapmışım.
    Söz konusu oyunumuz bir anne-kız hikayesi. Muzaffer İzgü'nün eseri. Çeşitli tarihlerde, çeşitli oyuncular tarafından sergilenmiş (Kent Oyuncuları gibi). Bu yıl anneyi Hanife Şahin, kızı Nurhayat'ı ise Hülya Çelik Kalebayır canlandırıyorlar. 2,5 saat süren 2 perdelik bir komedi. Türü komedi ama evlilik kavramına ve kadınlara evlilik konusunda dayatılan rollere göndermelerde bulunan bir komedi.



    Oyunumuzun konusuna gelecek olursak...
    Neriman'ın eşi 5 yıl önce vefat etmiş. Fakat hala eşinin anılarıyla yaşıyor ve yalnız kaldığında eşiyle konuşmaya devam ediyor. Neriman, kendini yalnız hissediyor çünkü bir bankada çalışan kızı Nurhayat eve yorgun argın geliyor ve annesiyle doğru dürüst konuşmuyor bile. Annesinin hayatını kocasına adamış olmasına, hala onun anılarıyla yaşamasına kızıyor. Bu yüzden evliliğe karşı tepkili. 40 yaşını geçmiş ama evlenmek istemiyor. Neriman'ın ise tek bir amacı var, kızını evlendirmek. Kendisinden sonra Nurhayat'ın yapayalnız kalacağından korkuyor. O, kızına talipler buldukça Nurhayat daha da hırçınlaşıyor. Nurhayat hayatından memnun değil. Aslında çok sevmesine rağmen, belki çoğumuzun yaptığı gibi tüm sinirini annesinden çıkarıyor. Çünkü onun nazını çeken o, en sevdiği o... Neriman ise hep pozitif, hep alttan alan bir anne. Olaylar gelişiyor, gelişiyor ve bir sona bağlanıyor tabii.                   Acaba mutlu bir son mu, yoksa tam tersi mi bekliyor Neriman ve Nurhayat'ı? Seyretmeyenler için açık etmeyeyim ben en iyisi.


    Teknik yanı ağır basan bir tiyatro eleştirisi yapamam. Fakat amatör bir tiyatro izleyicisi olarak şunları söyleyebilirim. Sıkılmadan, keyifle izledim. Ki bir tiyatro oyunu için 2,5 saat az bir zaman değil. Başrol oyuncusu Hanife Şahin sevimli tavırlarıyla ilgiyi canlı tutan isimdi. Hem hepimizin annesi gibi kızının kusurlarını görmeyen, ona hala küçük bir çocuk gibi davranan halleriyle; hem de tombik tombik neşeli tavırlarıyla sıcacık bir karakter çizdi. Her oyunlarında karşılaşıyorlar mıdır bilmiyorum ama o akşamki seyirci topluluğu sevimli, neşeli, daima pozitif ve fedakar anne Neriman'ı o kadar benimsedi ki anlatamam. Sanki Neriman karakteri gerçekmiş gibi inanılmaz tepkiler verenler oldu. Sahneye doğru laf atanlar oldu mesela. Devamlı ah vah edenler oldu. Nurhayat "Of anne! Öf anne!" deyip ciyakladıkça sahneye atlayıp kendisini dövecekler sandım:) Şöyle sesler duyuluyordu sağdan soldan devamlı   "Ay canım ya", "Nerede böyle neşeli anne":) Neriman fenalaşınca arkamdaki kız    "Ay Allah korusun!" dedi. Ödüm patladı rol gereği kadıncağız ölecek diye:) İlk defa   bu kadar tepkili bir seyirci topluluğuyla oyun izledim, çok ilginçti. Çoğunluk gençti. Kızıyla erkeğiyle bayıldılar Neriman'a. Ve oyun bitip de selam için Hanife Şahin sahneye çıkınca salonun yüzde doksanı bir anda ayağa fırlayıp öyle bir alkışladı ki, abartmıyorum oyuncular şöyle bir irkildiler:) Kadıncağızın gözleri yaşardı, nasıl teşekkür edeceğini şaşırdı. Muhakkak ki Hanife Şahin Neriman rolünde çok seviliyordur ama sanırım  o akşamki seyircinin gönlünde ayrı bir yer etti. Çıkışta hala "Ay var ya, o tombiş yanaklarını sıkmak istiyorum" diye konuşuyordu kızlar:)
    Günümüzün keşmekeşinde o kadar bunaldık ki, samimi ve temiz insanlara ihtiyaç duyuyoruz. Höt zöt bağırıp çağırmak yerine bize pozitif duygular hissettirenleri arıyoruz. Ben bu ihtiyacın yavaş yavaş her alanda kendini göstermeye başladığını hissediyorum. Bence bu oyunda Neriman karakterinin çok sevilmesinin nedeni de bu. Bazı eleştirmenler bu oyunda, evlilik kavramının ve kadına yönelik dayatmaların daha fazla eleştirilmesi gerektiği yerde, Neriman karakterinin fazlaca neşeli olup oyuna yön vermesini doğru bulmamışlar. Ama gözlemlediğim kadarıyla seyirci aynı şekilde düşünmüyor. Dediğim gibi seyircinin ihtiyacı farklı bugünlerde. Yönetmen Mutlu Güney bu anlamda doğru bir iş yapmış gibi geliyor bana. 
    Uzun lafın kısası... "Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?" devlet tiyatrosu sahnelerinde yer almaya devam ediyor. Sıcak bir anne-kız komedisi izlemek isteyenlere tavsiye ederim. Biz anne-kız pek bir keyif aldık çünkü.





   

21 Ocak 2014 Salı

ADOLF! DİKTATÖR SON SAATLERİNİ YAŞARKEN...



   



    "Sizce gelmiş geçmiş en kötü -kelimenin gerçek anlamıyla kötü, kötü karakterli- devlet adamı kimdir?" desem, ne cevap verirdiniz? İlk anda akla gelen isim kim olurdu? Sanırım böyle bir soru karşısında çoğumuzun aklına "Hitler" gelir.                     Adolf Hitler kötülüğü, faşizmi, ırkçılığı, diktatörlüğü çağrıştıran isimdir. 2.Dünya Savaşı'nın mimarıdır. Avrupa'nın darmadağın olmasına, milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Bir yandan nefretle anılır Hitler, bir yandan da merak edilir. Kimdir? Nasıl bir ruh haline sahiptir? Eğitimsiz, sıradan bir insanken nasıl olup da kitleleri etkileyen adam haline dönüşmüştür? Hangi duygularla intihar etmiştir? Merak edilmiştir, araştırılmıştır ve birçok makaleye, romana, tiyatro oyununa, filme konu olmuştur. Benim yazıma konu olan ise Bo Sahne'de sergilenen "Adolf" isimli oyundur.
    Geçtiğimiz cumartesi akşamı Orhun'la birlikte Adolf isimli oyunu izledik. Orhun'un tarihe karşı ilgisi büyük. Özellikle 2.Dünya Savaşı konusunda çok bilgili. Bu yüzden uzun zamandır Burak Sergen'in canlandırdığı Adolf'a götürmek istiyordum onu, nihayet gerçekleştirdik.
    Adolf, İngiliz aktör ve oyun yazarı Pip Utton'un eseri. Tek kişilik bir oyun. Hitler'in intihar etmeden önce Berlin'deki sığınağında geçirdiği son 12 saati anlatıyor.               Zor bir rol. Artık intihar etmeye karar vermiş Hitler gibi bir diktatörün son hezeyanlarını tek kişilik bir gösteriyle yansıtmak kolay değil. Fakat Burak Sergen bu konuda oldukça başarılı. 1,5 saat boyunca ilgiyi bir an bile düşürmeden, durmaksızın nefes nefese konuşarak müthiş oynadı ve enerjisine hayran bıraktı. Zaten kendisi       bu rolüyle geçtiğimiz sene "13.Direklerarası Seyirci Ödülleri En İyi Tek Kişilik Prodüksiyon" dalında ödül almış.
    Oyun sırasında Burak Sergen Hitler'di ama biz seyirciler de sığınakta onun son saatlerinde yanında olan yandaşlarıydık, adamlarıydık. Seyirciye hitap ederek, neredeyse tek tek gözlerimizin içine bakarak oynadı ve bizleri de oyuna dahil etti. Almanya için neler yaptığını anlattı, kendisinden sonra neler yapılmasını istediğinden bahsetti ki tüm anlatılanlar Hitler'in gerçekten son konuşmalarını yansıtıyordu.             Bu aşamada Hitler hakkkında ve son günleri konusunda bilgili gitmekte fayda var diye düşünüyorum.


    Oyunun konusu Hitler'di tabii ama dolaylı yoldan faşizmin ne olduğuyla da alakalıydı. Oyunun sonunda bu konuda küçük bir sohbet de yapıldı seyirciler ve oyuncu arasında. Bo Sahne küçük ama etkili bir mekan. Bu tip oyunlar için birebir. Daha önce rahatsız bir tiyatro oyuncusu olduğumdan bahsetmiştim (burada) ama o küçük salonda, Burak Sergen aramızda gezerken, gözlerimizin içine bakarken hiç rahatsız olmadım. Sanırım bu durum oyuncunun başarısından, seyirciyi oyunun içine çekebilmesinden ve seyircinin konuya olan ilgisinden kaynaklanıyor. Güzeldi yani. Çok memnun kaldık. Orhun pek beğendi. Hatta sohbete katıldı ve salonun en küçüğü olmasına rağmen Burak Sergen'in sorduğu bir soruya cevap veren tek kişi olarak, ne yalan söyleyeyim koltuklarımı kabarttı.
    Bo Sahne Cihangir'de. Orada ilk defa bir oyun izledik. Salon küçük ama ben sevdim. Sanırım tekrar ziyaret edeceğim. İlgilenenler için Adolf'u da tavsiye ederim. Etkileyici ve geçmişle bugün arasında pek çok şeyi sorgulamaya iten bir oyun. 

(Değinmesem olmaz, biz oyunu seyrederken, aynı saatlerde Taksim'de, hemen dışarıda "internetime dokunma" eylemcileri ile polis arasında yaşananlar da oldukça manidardı.) 




25 Aralık 2013 Çarşamba

BİR OYUN... BİR FİLM...


    Geçtiğimiz hafta sonu bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi izleme fırsatı buldum. 
    Cumartesi günü, Ürgüp'te yaşayan ve İstanbul'a ziyarete gelen arkadaşımla buluştuk, önce güzel bir yemek yedik ve arkasından Moda Sahnesi'nde                 "Bütün Çılgınlar Sever Beni" isimli oyunu izledik. Arkadaşım, büyük şehir etkinliklerinden uzak olduğu için, İstanbul'a geldiğinde zamanının yettiğince sinema, konser, tiyatro vs. ziyaretlerinde bulunmayı tercih ediyor. Bu kez de öyle oldu ve hem güzel bir oyun izlemiş olduk, hem de birbirimizle hasret giderdik. 
    Bütün Çılgınlar Sever Beni, Stefan Tsanev'in yazdığı, Kemal Aydoğan'ın yönettiği tek perdelik bir komedi. Oyuncular Mert Fırat, Aslı Tandoğan ve Volkan Yosunlu... Evlilik, aldatma, şüphe, kadın-erkek ilişkileri, dostluk üzerine kurulu bir oyun.   
  Kısaca bahsedecek olursak: Güzel ve narin arp sanatçısı Maria ile evli olan Yosif, karısının onu aldattığından şüphelenmektedir. Aslında bu konuda elinde ipucu yoktur ama Yosif kimsenin kusursuz olmayacağına inanmaktadır. Karısının kendisini aldatıp aldatmayacağını öğrenmek için eski dostu Angel'dan yardım ister. Angel, Maria ve Yosif'i tanıştıran kişidir. Yosif'in tam tersine son derece naif, romantik ve iyi niyetli bir insandır. Yosif'in ısrarları sonucu Maria'yı ayartmayı kabul eder. Sonrasını anlatmayayım. Devamı Moda Sahnesi'nde efendim... 
    Aslında benim tiyatroyla pek aram yoktur. Büyük ustaları seyretmeyi severim muhakkak. Ama onun dışında özellikle aramam. Fakat neden? Bunun niye böyle olduğunu düşündüm ve buldum:) Ben tiyatro oyunlarında geriliyorum. Çok etkileyici değilse kendimi oyuna veremiyorum çünkü sahneye ben çıkmışım gibi heyecanlanıyorum. Bunu ilk defa burada itiraf edeceğim, oyuncular repliklerini unuturlarsa, ya da başka aksilikler olursa diye onların yerine ben heyecanlanıyorum:) Vallahi de billahi de böyle hissediyorum. Çok saçma değil mi? Sanırım empati yeteneğim haddinden fazla gelişmiş:) Normal bir durum değil yani. Tiyatroda diken üzerinde oturuyorum, sinemadaki gibi koltuğa yayılıp keyip çatamıyorum. Bir de şunu anladım, fonda müzik olmamasından ya da az olmasından hoşlanmıyorum. Görüntülere müzik eşlik etmeli gibi geliyor bana. Tuhaf bir durum yani. Hal böyle olunca tiyatro konusunda zevkine güvenilmez bir insan olabilirim demeye getiriyorum. Tiyatro kritiği yaptığımda okuyun ama çok ciddiye almayın beni:) Aslında seyretmesem bile tüm oyunları takip ederim, nerede ne var bilirim, kim oynuyor bilirim, kim yazmış bilirim, beğeneceğimi düşündüğüme ya da Orhun'un görmesini istediklerime gitmeye çalışırım. Bazen de böyle arkadaş teklifiyle giderim ama onun dışında sıkı bir tiyatro izleyicisi değilim. Bana oyun beğendirmek zordur ama bu tamamen benim gıcıklığımdan kaynaklanıyor, kabul ediyorum. Örneğin ben bu oyuna 10 üzerinden 7 veriyorum ama o gün salondakiler 10 üzerinden 9 verdiler bence:) Anlatabiliyor muyum? :) 
    Biraz kafa karıştırmış olabilirim, oyunculara değinip bağlayayım ben en iyisi. Öncelikle Mert Fırat'ı seyretmek çok keyifliydi. Genelde duygusal rollerle tanıdığımız Mert Fırat komediye de çok yakışıyormuş. Tiplemesi şahaneydi. Çok enerjikti, oyunu alıp götüren isimdi. Volkan Yosunlu'yu ilk defa seyrettim. Herkes Mert Fırat'tan bahsediyor ama Volkan Yosunlu da "saf, romantik, naif mimar Angel" rolünde çok iyiydi. Aslı Tandoğan ise biraz daha anlaşılır olmalı diye düşünüyorum. Şahsıma dair derin analizlere girerek konuyu dağıtmış olsam da, tavsiye edebileceğim bir oyun. Keyifli, eğlenceli.


Kadıköy Moda Sahnesi'ne gelecek olursak... İlk defa gittim. Malum ben Beylikdüzü'nde yaşıyorum.         Arada epeyi bir mesafe var ama ilgimi çeken oyunlar olduğunda tekrar giderim. Eski Moda Sineması'nın yerine yapılmış. 3 salondan oluşan küçük, sıcak bir kültür merkezi. Cıvıl cıvıl Bahariye Caddesi'nde yer alıyor. Bulunduğu pasajın girişinde sahaf bile var. Bilet fiyatları uygun. (Yalnız, koltuk yerine sandalyelerin olması pek hoşuma gitmedi. Üzgünüm ama rahat değildi. Oyunlar ve filmler iyi olduğu sürece katlanılabilir bir durum tabii bu).                 Moda Sahnesi'ne hayırlı, uğurlu etkinlikler diliyorum.




    Pazar günü de Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları'nı seyrettim. Hobbit Hobbit'tir, tavsiye edecek halim yok:) Fakat belirtmek istediğim şeyler var. Geçen sene Hobbit 1'de uyuduğumu yazmış ve hafif de olsa tepki almıştım:) (Burada). Bu sefer uyumadım dostlar! Bu sefer beğendim. Cin gibi gözlerim açık seyrettim:) Ama kabul edin Hobbitseverler, bu film kesinlikle ilkinden daha iyiydi. Tamam geçen sefer sinemaya zaten uykulu gitmiştim ve 3 boyutlu seyretmemiştik ama yine de birincisi yavandı, çocuk masalı gibi bir şeydi. Hobbit 2 kesinlikle daha hareketli. Bir de LG 3D IMAX zamazingosuyla seyredince filmin büyüsüne kapılmamak elde değil.                         Daha doğrusu görüntülere kapılmamak elde değil. Tamamen görsellik üzerine kurulu bir film. Universal Stüdyoları eğlence parkındaki oyunları hatırlattı. Tamamen karanlık olsa, diğer seyircileri görmesen, koltuklar hareketli olsa, sağdan soldan dumanlar sular vs. gelse, al sana Universal eğlence parkı... Sevenleri zaten kaçırmazlar da, gündemden uzaklaşmak, farklı dünyalara dalmak isteyenler de muhakkak görsün derim ben. 

NOT: Hobbit'ler başımızın tacı ama Elfler de çok karizmatikler yahu:) Evangeline Lilly şahane bir elf olmuş. Belirtmeden geçemeyeceğim.