27 Aralık 2019 Cuma

BENİM SİCİLYA'M...

    Sicilya Adası'nı görmeyi çok istiyordum. Fakat beni adaya çekenin ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. Sicilya deyince aklıma çoğumuz gibi mafya geliyordu, Etna yanardağını biliyordum, kendilerini İtalyan olarak tanımlamadıklarını duymuştum. Sonra güzelim Akdeniz iklimi geliyordu aklıma. Okul yıllarından hatırladığım verimli topraklar. Son yıllarda turizm açısından patlayan sahiller. Doğum günümü ve vize nedeniyle İtalya'ya giriş yapmamız gerekliliğini bahane edip düştük yollara. Kasım ayının güzel bir cuma sabahıydı. Bizim için 2019'un son seyahatiydi.

    İki buçuk saatlik uçuşla Sicilya'nın bu tarihlerde THY ile ulaşılan tek noktası olan Katanya'ya (Catania) vardık. İnince saatlerimizi 2 saat geriye almak durumunda olduğumuzdan yol için hiç vakit kaybetmemiş gibiydik. Uçakta Pavorotti belgeselini seyrettim. İtalya topraklarına İtalyan opera müziğiyle adım atmanın keyfini yaşadım. Pavorotti kuzeyli. İtalya'nın kuzeyinde yer alan Modena'da doğmuş. Ülkede kuzey ve güney arasında birbirlerini pek benimsememe durumu var. Gerçek İtalya havasını almak için güneyin tercih edilmesi gerektiği hep söylenmekte. Sicilya adası güneyde ve ucun da ucunda. Bir filmde Sicilya için "Çizme şeklindeki ülkenin tekmelemek istermiş gibi durduğu ada" denmiş ya hani? Coğrafi açıdan da, sosyal açıdan da cuk oturmuş bir tanım olmuş. Bu durumda bakınız İtalya haritası:

    Sicilya yaz aylarında tercih edilen ve dolayısıyla o tarihlerde kalabalıklaşan kocaman bir ada. Neyse ki sonbahar mevsimindeyiz. Ortam sakin. ALIBUS otobüsüyle havaalanından şehir merkezine kolayca ulaşıyoruz. Konaklayacağımız yere giriş yapmak için henüz çok erken. Birer sırt çantasından başka eşyamız da yok. O halde Katanya için amaçsızca gezme zamanı.
    İşe ve okula gidenlerle şehir yeni yeni uyanıyor. Hava sıcak, güneşli. Ne de olsa Akdeniz'deyiz. İlk durağımız, tesadüfen rastladığımız fakat birkaç seyahat yazısından aşina olduğum Villa Bellini oluyor. 1801 Katanya doğumlu opera bestecisi Vincenzo Bellini adına kurulmuş orta ölçekli bir şehir parkı burası. Seyahat tavsiyelerinde illâ yer verilecek özellikte değil. Ancak bizim vaktimiz var, şehri tanımaya çalışıyoruz. O yüzden sabah temizliğini yapan park görevlilerini, koşuya ya da yürüyüşe çıkmış insanları, okula giderken parkın içinden gülüşerek geçen çocukları gözlemlediğimiz için memnunuz. Bir de üzerine Etna'yı ilk kez burada fark etmez miyiz? Villa Bellini hafızamda Etna'yı ilk gördüğüm yer olacak kalacak.

 

    Etna, Sicilya diliyle Mongibello, dünya üzerindeki 500 aktif yanardağdan bir tanesi ve Avrupa'nın en büyüğü. Sık sık hareketlilik yaşıyor. Bizim orada olmamızdan 10 gün önce bile yaşanmış bu hareketlilik. Katanya'nın çok yakınında. Tüm heybetiyle şehrin birçok noktasından görünüyor. Bu anlamda çok etkileyici. Bazı geceler ağzından yükselen kıvılcımları gözlemek bile mümkünmüş. Bizim orada bulunduğumuz süre içinde böyle görüntülerle karşılaşmadık. İster miydim? İsterdim. Bunun saf ve bencilce bir hareket olduğunu kabul ediyorum:) Fakat şu gerçeği unutmamak gerekir ki yaklaşık 500.000 yaşında olan bir yanardağdan bahsediyoruz. Benden çok önce de oradaydı, çok sonra da orada olacak, lav ve ateş püskürtmeye devam edecek. Hayran hayran seyrettim ama Etna'nın güzel bir fotoğrafı yok elimde. Daha sonra Etna caddesinin sonuna doğru yürüyüp çekeriz dedik ama ikinci günümüzü Taormina'da geçirdiğimizden ve son gün yağmurlu olduğu için dağın manzarası kapandığından o fırsatı yakalayamadık. Elimdeki birkaç fotoğrafta uzaktaymış gibi görünüyor fakat Etna Katanya'ya çok yakın. Tam bu noktada Sicilya'ya bağlı Aeolian adalar grubu içinde yer alan Stromboli yanardağını da hatırlatmak gerekir. Stromboli aktif yanardağlardan bir diğeri. Sicilya halkının diken üzerinde yaşadığını söylemek yanlış olmaz sanırım.
Apartmanların arasından Etna'yı gördünüz mü? :)

    Villa Bellini'de biraz vakit geçirdikten sonra günün ilk kahvesini içmek için hemen karşısındaki pastane Savia'ya geçtik. 1897 yılından beri faaliyette olan bir işletme burası. İtalya'da pastane çok. Savia ise Katanya'nın en meşhuru.
    Savia ayak üstü kahve içenlerle, yiyeceklerini alıp gidenlerle epeyi kalabalık. Fakat biz turistiz, acelemiz yok. Boş masalardan birine oturuyoruz. Ben fıstıklı çöreklerden sipariş ediyorum, eşim bir çeşit küçük pizzayı ve Sicilya'nın meşhur pirinç toplarından Arancini'yi istiyor. Bizim Antep fıstığının eşi, benzeri,akrabası, tıpkısı, ne derseniz işte o fıstık bu iklimin gözde bitkilerinden biri. Fıstıklı yiyecekler, fıstık temalı hediyelik eşyalar her yerde.
  Savia'daki enerji molasından sonra yine sokaklardayız. Haritaya göre ilerlemiyoruz. Ayaklarımız bizi nereye götürürse oraya... Önce bir pazar yerinde buluyoruz kendimizi. Hem sebze-meyve bölümü, hem tekstil, gündelik eşya vb. bölümü bizimkilerden farklı değil. Farklı olan deniz ürünleri kısmı. Anlaşılan "denizden babam çıksa yerim" sözü Sicilya'da epeyi geçerli. Balık harici birçok küçük deniz canlısı da tüketiliyor. Ve salyangoz da pek revaçta. Deniz ürünlerinin bolluğu tabii ki mutfaklarına yansımış. Balık restoranlarının çokluğunda, pizzacı dahil menülerinin içeriğinde kolaylıkla gözlenebiliyor.

 

   Esnaflığın yok olmadığı şehirlerde gezmek güzel. Katanya'da da durum bu. Muhtemelen adanın diğer yerleşimlerinde de aynı şey geçerli. Ara sokaklarda sık sık terziye, ayakkabıcıya, saat tamircisine, küçük berber dükkanlarına rastlıyoruz. Birkaç broşürde outlet ilanları gördüm ama sanırım bunlar şehir dışında. Elbette Katanya'nın büyük caddelerinde ünlü İtalyan markalarının mağazaları var. Ancak çirkin ve yorucu alışveriş merkezlerine rastlamadık. İnsanların AVM'lere mecbur edilmediği yerleri seviyorum.



    Az önce "Katanya'nın büyük caddeleri" dedim fakat aklınıza kocaman kocaman bulvarlar gelmesin. Etna Caddesi'nin başı çektiği birkaç cadde hariç dar yollar kuşatıyor kenti. Bunu arabaların kapılarındaki boydan boya çiziklerden de anlıyorsun:) O kadar çok var ki. Güzelim Fiat 500'ler belli ki dar sokaklara kurban gitmişler.


    Etna her zaman bizim orada olduğumuz tarihlerdeki gibi uslu durmuyor tabii. Katanya, Etna'nın 17.yy. sonundaki büyük patlamasının ardından yaşanan depremle yerle bir olmuş. Bu yüzden yeniden yapılanan şehir merkezinde tarihi akıma uygun olarak Barok mimarı tercih edilmiş. Bir meydandan diğerine geçerken bunu rahatlıkla gözlemliyoruz. Haritayı açmış geziyor değiliz. Rastgele yürürken tarihi ve turistik meydanların en önemlilerine kendiliğinden çıkıyor yollarımız. Her biri bir diğerine ulaşıyor. Bol kıvrımlı, süslü dönem binalarının kimi lav taşıyla yapıldığı için farklı görünüyor gözümüze. Koyu gri renkli bu binalar nedeniyle kimi gezgin Katanya'nın kasvetli göründüğünü yazmış. Seyahat öncesi aklıma şüphe düşüren ve endişelendiren bu söylemlerin doğru olmadığını anladığım için mutluyum. Her bina lav taşıyla yapılmış değil. Ara ara görünen koyu renkli tarihi yapılar, kasvet değil ilginç bir görüntü oluşturuyor, Sicilya'da bir yanardağın dibinde olduğunu belgeliyor. Bazı yolların da bu taşla döşenmiş olması durumu değiştirmiyor. Katanya güneşli bir Sicilya kenti.



    Bence en sevimli meydan Piazza dell'Universita, yani Üniversite Meydanı. Çevresinde Katanya Üniversitesi binalarının yer alması, gençlerin varlığı bunun en büyük sebebi. Tarihi 15.yy'a dayanan üniversite fen bilimleri ağırlıklı bir kurum. Özellikle tıp konusunda iddialılarmış gibi geldi bana. Yurt dışında okumak isteyen gençlere ufak bir hatırlatma olsun.
Katanya Üniversitesi'nin binalarından biri.





   Üniversite meydanını gençlikle bağdaştırdım fakat tabii ki sadece böyle değil. Örneğin bu orta yaşlı beyle iletişimimiz güzeldi. Dinlenmek için oturduğumuz bankta yanımıza geldi. Önce sigarasını içti. Sonra sohbet açmaya çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü tek kelime İngilizce konuşmadı, e tabii Türkçesi yok, bizim de İtalyancamız yok. Nereden geldiğimizi sorduğunu anladık. Biz "Türkiye, İstanbul" deyince o "Boğaz" dedi, "Anadolu" dedi. "Bizans" dedi." Kusura bakmayın" der gibi gülümseyip ekleyerek "Konstantinopolis" dedi. Belli ki bilgisi çoktu ama sohbet dil engeline takıldı. Anadolu'da var olduğunu kastedip bir meyveyi anlatmaya çalıştı. Eliyle kabuk açıyor vs. Karşılıklı kafaya taktık, fotoğrafta görüldüğü üzere yazılışını istedik. Çıkaramadık bir türlü. Ancak akşam saatlerinde anladık Antep fıstığından bahsettiğini. Bunu yorgun olmamıza bağlıyorum, her şey öğleden sonra 1-2 saat uyuyup dinlenince netleşti:)


    Üniversite meydanına yakın olan Piazza Bellini daha küçük bir meydan ancak bana mücevher kutusunu anımsatan değerli bir binaya sahip. Bir opera binası bu. Teatro Massimo Bellini. 1890 yılında Bellini'nin başyapıtı "Norma" performansıyla açılışı yapılmış. Eğer bir temsil izleme olanağı yoksa belli bir ücret karşılığı içerisini görmek mümkünmüş fakat ben bunu sonradan öğrendim. Fırsatı kaçırmış olduk.

    Bellini meydanı ve opera binasının geceleri çok daha etkileyici bir görünüme sahip olduğunu söyleyebilirim.

    Ben daha küçük olanlarını daha fazla sevmiş olabilirim ancak Katanya'nın en büyük, en turistik, en hareketli meydanı Piazza Duomo. Burası hemen her Avrupa şehrinde olduğu gibi katedralin civarında şekillenen ana meydan. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor. Merkezindeki fil heykeli nedeniyle turistler tarafından Fil Meydanı olarak da adlandırılıyor. Heykelin neden fil şeklinde olduğu hakkında rivayetler muhtelifmiş ancak YouTube'da Pronto Tur rehberinden dinlediğim bana mantıklı geldi. Büyük depremden sonra şehir yeniden inşa edilirken görevli olan valinin şirketinin logosu fil olduğu için yapılmış bu heykel. Her turistik nesnede romantik bir yan aramamak gerektiğinin örneği gibi. Hemen arkasındaki yönetim binası Palazzo degli Elefanti'nin cephesinde de fil heykelcikleri bulunuyor. Bina bugün de belediye sarayı olarak kullanılıyor.


   Duomo meydanının ana kraliçesi, en büyük dini yapısı Cathedral of St.Agatha, ilk hıristiyanlardan Azize Agatha'ya adanmış. Agatha zamanın Roma valisinin evlilik teklifini reddedince, inancını değiştirmeyince türlü işkencelere maruz kalmış. Göğüsleri kesilmiş. Bu yüzden meme kanseri hastalarının koruyucu azizesi kabul edilmekteymiş. Adına yapılmış katedralden anlaşılacağı gibi Agatha aynı zamanda Katanya'nın da koruyucusu. Azize Agatha'nın bize ulaşan bir hikâyesi de var. 11.yy.'da Bizans hakimiyeti sırasında, azizenin naaşı o zamanın başkenti Konstantinopolis'e yani İstanbul'a getirilmiş ve bir süre burada kalmış. Tekrar Katanya'ya döndüğü 
17 Ağustos günü bayram olarak kutlanmaktaymış. Mezarı bugün bu katedralde. Tıpkı ünlü besteci Vincenzo Bellini'nin mezarının burada olduğu gibi.



    Meydanlar çeşmesiz olur mu? Bu pek mümkün değil. Duomo meydanının da güzel bir çeşmesi var. 1867 yılından beri Amenano nehrinin sularıyla beslenen, meşhur Carrara mermeriyle yapılmış Fontana dell'Amenano...
    Çevresindeki binalarda restorasyon olduğu için fotoğraflar pek iyi olmadı. Ne gam! Gözümüzün gördüğü çeşme, zaten ekran ardından göründüğünden çok daha güzeldi. Eskiden kadınlar çamaşırlarını burada yıkarlarmış. Biz ise bugün diğer turistler gibi önünde poz veriyoruz.


    Amenano çeşmesinin ardına uzandığımızda balık pazarıyla karşılaştık. Taze balıklar, bağıra çağıra konuşan satıcılar ve müşterileri... Olup biteni izleyen turist grubuna karışmamak olmazdı. Ayhan Sicimoğlu'nun "Dünyanın en matrak balık pazarı" dediği yerdeydik.

    Ortamın curcunasını bir süre izledikten sonra yakınlardan gelen balık kokularına dayanamayıp Scirocco'nun masalarından birine kuruluverdik. Burası sokak lezzetleri duraklarından biri.
    Külahlar içinde servis edilen kızarmış deniz ürünleri şahaneydi. Saatlerdir yürümenin getirdiği yorgunluğumuza çok iyi geldi. Biz tazecik deniz ürünlerini atıştırırken balık pazarı yavaş yavaş toparlandı.

    Dinlenmek için odamıza doğru ilerlerken rastladığımız Antik Roma tiyatrosu kalıntıları Sicilya tarihi hakkında ipucu verir nitelikteydi. Akdeniz ticaret yollarının önemli bir noktasında bulunan, verimli topraklara sahip bu ada Fenikeliler'in, Kartacalılar'ın, Yunanlar'ın, Romalılar'ın, Vandallar'ın, Ostrogotlar'ın, Araplar'ın, Normanlar'ın, Bizans'ın hakimiyetine girmiş. Bir süre İspanyollar'ın, bir süre Habsburg ve Bourbon hanedanlıklarının yönetimindeymiş. Osmanlılar daha çok ticari ilişkiler içerisinde kalmışlar. Tüm bu trafikten Sicilya'nın ne kadar ilgi çekici bir ada olduğunu anlamak mümkün sanırım.


    Doğrusu Katanya'daki ilk günümüzde epeyi bir yer gezip, bilgi sahibi olduk. Üstelik uykusuz bünyemizi dinlendirmek için birkaç saat vakit bile ayırabildik. Akşam üzeri tekrar çıktığımızda ışıl ışıl parlayan alışveriş caddesi Etna üzerinden yol alıp, dikkatimizi çeken mağazalara göz atıp tekrar Üniversite Meydanı'na geçtik. Gözümüze kestirdiğimiz bir restorana girdik. Uzun uzun tavsiyelere gerek var mı bilmem. Restoranlar zaten hoş; pizzalar, makarnalar, deniz ürünleri lezzetli. Fiyatlar birçok Avrupa kentine göre uygun ve porsiyonlar bol. 
Sicilya şarabı ise pek meşhur.


    Sicilya'da ikinci günümüzü Taormina'da geçirmeye karar vermiştik. Güne başlarken önce İyon deniziyle selamlaştık. Adına Homeros'un destanlarından, mitolojik öykülerden aşina olduğum İyon denizine karşı, bir zamanlar hayali ya da gerçek bu sularda seyreden gemileri düşünerek kahvemi yudumladım. Tam bu noktada şunu hatırlatmak isterim: Sicilya adasının hem İyon denizine, hem de Akdeniz'e kıyısı var.


    Sicilya yaz tatilleri için tercih edilen bir ada. Ancak Katanya bir liman şehri olduğu için bu tercihe pek dahil görünmüyor. Daha çok çevre yerleşimlere ulaşmak için kullanılan bir merkez özelliğinde. Taormina ise tıpkı Siracusa gibi, Agrigento gibi denizle buluşma noktalarından biri. Belki de en çok tercih edileni. Mevsim nedeniyle plajlarından yararlanamayacak olsak da Taormina bizim de tercihimiz oluyor. Hem sıkça methini duyduk, hem de Katanya'ya sadece 1 saat uzaklıkta.
Taormina

    Taormina'ya ulaşmak için önce tren istasyonuna bir göz atıyoruz, sefer saatinin ileride olduğunu öğrenince hemen yakınlardaki otobüs şirketine yöneliyoruz. Daha erken saatlerdeki seferi kaçırmışız, mecburen 11.00 otobüsüne bilet alıyoruz. Her iki istasyonun arasında ufak bir turist danışma kabini var ancak istasyon gişelerindeki görevlilerde İngilizce sıfır. Bilet işlerini ortak bir dil olmadan çabucak nasıl hallettik bilmiyorum. Aslında seyahat boyunca genelde böyleydi. Üzerimizde hoş bir rahatlık, farklı dillerde konuşsak da ada halkıyla çok iyi anlaştık.
    İtalyanlar rahat insanlar. Roma'da da aynı şeyle karşılaşmıştık, otobüs biletlerinde koltuk numarası yok. Önce binen oturur. Tamam mevsim sonbahar ama yine de bizim gibi turist çok. Sadece 3 kişinin ayakta kalmasıyla kurtardık, doluştuk otobüse. Tahmin ediyorum yaz kalabalığında bu geliş gidişler daha zorlu oluyordur. O durumda en iyisi araba kiralamak olacaktır. Neyse, onu da yazın yolumuz Sicilya düşerse düşünürüz, biz şimdi Taormina'nın keyfini çıkaralım.

    Katanya'dan Taormina'ya ulaşmak isteyen yolculara yol boyunca tüm heybetiyle Etna yanardağı eşlik ediyor. Kimse gözlerini sol taraftan ayıramıyor. Açı değişip bir parçacık uzaklaşınca Taormina'ya ulaşmış oluyoruz. Bu kez masmavi denizden alamıyoruz gözlerimizi. Otobüsle geldiğimiz için merkeze ulaşma yolunda kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Trenle gelmiş olsaydık deniz seviyesinde kalacaktık ve merkeze yokuşlu yollarda yürüyerek ulaşacaktık. Yaz aylarındaysak Taormina kent merkezine ulaşmak için teleferik kullanacaktık. Bu mevsimde faaliyette değildi.
Taormina kent merkezine çıkarken... Daha yolumuz var.

    Kent merkezine girmek için Messina kapısına doğru ilerlerken sevmeye başlıyoruz burayı. Rengarenk seramik dükkanları karşılıyor bizi. Bir de her türlü limon ürününün satıldığı minicik dükkanlar. Messina Kapısı, Taormina'nın trafiğe kapalı ana caddesi Corso Umberto'ya açılıyor.






    Corso Umberto, sağlı sollu dizilmiş taş binaların altındaki mağazalarlarla, restoran ve kafelerle cıvıl cıvıl. 
Biraz da yazlık, turistik, popüler mekân gözüyle baktığımızda tipik. Ancak ulaştığı 9 Nisan Meydanı 
(Piazza IX Aprile) var ki işte burası kendine özgü. Ve çok güzel. Çok sevdim.


   Damalı zeminin oluşturduğu 9 Nisan Meydanı'nın bir tarafında St.Joseph kilisesi yer alıyor. Onun hemen karşısındaki korkuluklar İyon denizi manzarasına açılıyor. Deniz mavisinden gözünü ayırıp başını sağa çevirdiğinde şahane bir Etna manzarasıyla karşılaşıyorsun. Ayrıca meydanda bir saat kulesi ve St.Augustine kilisesi yer alıyor. Kiliseler tıpkı Katanya'da olduğu gibi 17.yy'a tarihleniyorlar.



   Burada epeyi bir vakit geçirdik. Daha önce Corso Umberto üzerinde bir pizzacıda mola verdiğimiz için bu meydanda bir yerde oturamadık ama bir bank üzerinde konuşlanarak tipik bir pastaneden aldığımız cannolileri denizi, Etna'yı, dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş turistleri izleyerek, sohbet ederek afiyetle midemize indirdik. Taormina fotoğraflarında sıkça rastlanan bu meydan, kişisel seyahat listemde en sevdiklerim arasında yerini aldı bile.


    Taormina'da fazlaca vakit geçirdiğimiz yerlerden biri de Parco Duca Di Cesaro oldu. İsminden de anlaşılacağı gibi burası bir park. Rehberlerde genelde Villa Comunale Di Taormina olarak geçiyor. Bu kez seyahat öncesinde inceleme yapmaya pek fırsat bulamadığımdan Katanya'yı ve Taormina'yı spontane gezdik. Aslında görülmesi gereken yerler listesinde olan bu şahane parka tesadüfen rastladık. İyi ki rastlamışız.

    Villa Comunale Di Taormina hem hikâyesiyle, hem içindeki farklı yapılarla, hem bitki çeşitliliğiyle ilginç bir park. Hikâye İngiltere'de başlıyor. Bir İngiliz soylusu olan, aynı zamanda Kraliçe Viktorya'nın arkadaşı Lady Florence Trevelyan, 1881'de Taormina'yı ziyaret ediyor ve o kadar çok seviyor ki yerleşmeye karar veriyor. Kimi söylentilere göre ise kraliçenin oğlu Edward'la ilişki yaşadıkları için buraya sürülüyor. Öyle ya da böyle Lady Taormina'yı çok seviyor. Bir gün köpeklerinden biri hastalanınca veteriner bulamadığından kasabalı doktor Cacciola'dan yardım alıyor. Köpek kurtuluyor, Taorminalı doktor ve soylu İngiliz kadın evleniyorlar. Evlerinin bahçeleri işte burası. Lady Trevelyan Cacciola bahçeyi yüzlerce bitkiyle dolduruyor, egzotik çeşitlerle donatıyor. Çok ilginç kuş evleri ve kendisinin "Arı Kovanı" dediği pagoda şeklinde okuma, dinlenme köşeleri yaptırıyor. Lady'nin hikâyesini okumadan önce bu pagodalara anlam verememiştim. Yerelliğinin dışında farklı bir mimari, farklı bir hava. Meğer hepsi Lady'nin hayal gücünü, zevkini yansıtmakta imiş. Bitkilerin bakımı dahil her şeyle tek tek ilgilenmiş, vaktinin çoğunu burada geçirirmiş. İngiltere'deki memleketine gönderme olarak buraya "Hallington Siculo" adını vermiş.




    Lady Trevelyan Cacciola, Taormina'nın toplumsal ve kültürel yaşamını ileriye taşıyan isimlerden biri. Yerel bir internet sitesinde Taormina'nın 19. ve 20. yy. boyunca buraya yerleşen, burayı evi olarak benimseyen olağanüstü insanlar sayesinde geliştiği ve bugüne ulaştığı yazılmakta. Örneğin Goethe. İlk ünlü turistmiş. Tanıtımını sağlamış. Ressam Otto Geleng burada birkaç ay kalıp öyle manzara resimleri yapmış ki bunları Avrupa'da sergilediğinde kimse böyle bir yerin varlığına inanmamış. O da " E, gidin görün o zaman" demiş:) DH Lawrence, Truman Capote burada ilham bulan yazarlardan. Teofist C.W. Leadbeater, Taormina'nın doğru manyetik alanlara sahip olduğunu keşfettiğini yazmış. Oscar Wilde da bir süre burada kalmış. Lady Trevelyan, Wilde hapisten çıktığında ona maddi destek sağlayan isimmiş.

    Lady'nin bahçesi muhteşem bir deniz manzarasına da sahip. Zamanında nasıl nefis bir dinlenme ve hâttâ terapi noktası ise bugün de öyle. 1920'lerde kamuya açılmış. Gezmelere doyamadık. Bir köşesinde Birinci Dünya Savaşı'nda bilmem hangi gemiyi batıran torpido ve yine birkaç silah sergilenmese, o romantik havaya gölge düşürülmese daha iyi olacakmış ama neyse ki bunlar oldukça az yer kaplıyorlardı.

    Taormina'da görülmesi gereken yerlerden birinin antik Yunan tiyatrosu olduğu söyleniyor. Ancak biz vakit darlığından ziyaret edemedik. Burada ilk Yunan kolonisi M.Ö 8 yy.'da kurulmuş. Tiyatro o günlerden yadigar ve bugün de çeşitli festivallere, gösterilere ev sahipliği yapıyormuş. Tarihi kalıntılar ve Etna manzarası beraberce etkili bir görüntü oluşturuyormuş. Vakit ayırmak lâzım. Tiyatroya akşamüzerine doğru Katanya'ya dönüşümüze yakın saatlerde rastladığımız için koştura koştura ziyaret etmek istemedik. Üstelik yaz aylarında 5 Euro olan giriş ücreti 10 Euro'ya çıkmıştı. Fakat aklımızda kaldı. Umarım bir daha yolumuz düşer. Festival demişken... İncelediğim kadarıyla güzel festivaller oluyor burada. Geçmiş film festivalinin afişi hâlâ duruyordu. İtalyan sinemasından, Hollywood'dan ne isimler vardı ne isimler! 1955 tarihinden beri sürmekteymiş bu festival. Küçücük bir kasabada ne büyük bir etkinlik.




    İşte böyle renkli bir yer Taormina. Eminim yaz mevsiminde şahane oluyordur. Deniz kıyısına inemedik ama yüksekteki kent merkezinin sokaklarında gönlümüzce gezdik. Renkli olduğunu söylemiştim. Aynı zamanda havalı da. Bu yüzden Katanya'ya göre daha pahalı. Yine de Sicilya deyince akla gelen ilk yerlerden biri, muhakkak görülmek isteneni. Bir Eylül zamanı, kalabalıklar azalmışken, güneş sıcaklığını çekmemişken, bu kez şahane denizinden de faydalanmak için tekrar Taormina'da olmak isterim.


    Biz kış saatine geçmedik, diğer Avrupa ülkeleri geçti. Oralarda hava daha erken kararıyor. Bu yüzden çok geç olmasa da Taormina'dan Katanya'ya dönüş yolculuğumuz karanlık saatlere rastladı. Şehrin ışıklarına kavuşunca ilk işimiz akşam yemeği için bir gün önce gözümüze kestirdiğimiz grill restorana gitmek oldu. Tamam Sicilya'dayız ama pizza, makarna da bir yere kadar:) Ayrıca BIF Grill House, önünden her geçtiğimizde keyifli kalabalıklara rastladığımız için dikkatimizi çekmişti. Tercihimizden memnun kaldık. Az önce merakımdan internete girip baktım, puanı epeyi yüksekmiş. Katanya'ya yolu düşüp ilgilenenlere farklı bir tavsiye olsun. Pizza, makarna, deniz ürünleri ve pastane ürünleri zaten nerede yersen ye genelde güzel. Aklıma gelmişken yazayım. Sicilya'da at ve eşek eti de yeniyor. Kasap dükkanlarında resimlerini görmesem inanmazdım. Niye inanmayacağımı da bilmiyorum gerçi. Malûm, alışkanlıklar her ülke için aynı olamaz.

    Akşam yemeğinden sonra meşhur meydanların olduğu turistik merkeze yürüdük. Cumartesi akşamıydı, ortam bir önceki güne göre daha hareketli olabilirdi. Yanılmamışız.

    Herkes sokaklardaydı. Özellikle gençler. Ama lise çağındaki gençler. Çok ilginçti ve hoştu. Kalabalıklar halinde klüplerin, barların önünde duruyorlar ama ellerinde içki yok. Hâttâ sigara da yok. Çünkü yaşları çok ufak. Bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüyorlar. Biraz daha yaşı büyük ve herhalde paralı olanları arabalara doluşmuşlar. Arabadan arabaya bağıra bağıra kavga eden kızlar İtalyan filmlerindeki sahneleri hatırlatıyorlar. Bol bol göçmen de var tabii. Arada bir ortam hararetleniyor, itişme yaşanıyor. Polis arabaları kendini gösterip kayboluyor. Nereye bakacağımızı şaşırdık:) Sicilya, mafya, göçmen kelimelerinin birçok insanda tedirginlik yarattığının farkındayım. Buna bazı seyahat yazılarına yapılan yorumlarda rastlıyorum. Şunu söyleyebilirim ki Taormina'yı fazla turistik bir yer olduğu için konu dışı tutarsak,  Katanya'da hiçbir tehlikeli durum yaşamadık, kesinlikle korkmadık. Senin benim gibi insanlar. İstanbul'da yaşayıp "Sicilya pek tekin değilmiş" demek biraz üstten bir tavır. Yok mafyanın doğum yeriymiş, göçmen çokmuş vs. Göçmenler var, grup grup takılan çok fakat bir bakıyorsun grubun içinde farklı milletlerden çeşit çeşit genç var. Yani herkes illâ kendi hemşehrisiyle değil. Bazen bu gruplar arasında hareketlilik yaşanıyor, birkaç kez rastladık ama ileriye gittiğini görmedik. Bizde sadece trafikte bile çok daha ağır şeyler yaşanıyor. Klişelerden kurtulmak lâzım. Sicilya eşittir mafya söylemi fazla yüzeysel. Sicilya benim için -hele bir de gidip gördükten sonra- Etna yanardağı, güneşli günler, limon ağaçları, rengarenk seramik dükkanları, nefis deniz ürünleri, sen ne dersen de kendi lehçelerinin İtalyancasıyla cevap veren insanlar demek. Seni kendilerinden gibi karşılıyorlar. Ne özel bir ilgi var, ne de bir dışlama. Onlar rahat, biz rahat. Ah şöyle vakit ve nakit ayarlansa da Sicilya'yı otomobille, dokuz ayrı yerleşim yerinde birkaç gün kala kala baştan aşağı dolaşsak. İstediğimiz yerden denize girsek, nefis yemeklerini mideye indirsek. Güzel, bu ada güzel! Az vakitte çok sevdim. Ve bu sene yeni yaşıma girerken eskisinin son saatlerini orada yaşadım. Üniversite meydanındaydık, burada da mum üflemek istedim ve bir pasta seçtim. Etna olduğunu zannetmiştim. "A! Ne güzel! Etna'nın pastasını yapmışlar" dedim. Türkiye'ye dönünce öğrendim ki bu pasta Azize Agatha'nın göğsünü temsil ediyormuş:) Manastırdan çıkma bir yiyecekmiş ve özellikle Azize Agatha festivalinde tüketilirmiş. Hayat böyle bir şey zaten diye düşündüm. Bazen gülerek, bazen üzülerek, bazen çok başarılı olarak, bazen hata yaparak, yanılarak ilerliyoruz. Ama hep öğreniyoruz.

   Katanya'da son günümüzde hava yağmurluydu. Açık havada gezmek pek mümkün görünmüyordu. Bu yüzden zaten aklımızda olan Sinema Müzesi'ne erken bir saatte girdik. Ve neredeyse havaalanına gidene kadar vaktimizi orada geçirdik. Küçük olduğunu sanmıştık fakat dopdolu bir müzeydi.

    Eski fabrikalar bölgesi bir çok şehirde olduğu gibi burada da kültür-sanat mekânları olarak düzenlenmiş. Sinema Müzesi'nin hemen yanında İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili bir müze daha vardı. Savaş beri dursun, en iyisi sanat.


    Müze ziyaretçileri sadece bizdik. Görevliler biz gezmeye başladıktan sonra koşturarak sinemanın tarihçesiyle ilgili İngilizce bir yazı verdiler, interaktif sergilemeleri açtılar. Sonra bizi rahat bıraktılar, müzede çok keyifli birkaç saat geçirdik. Yeni ziyaretçiler -ki onlar da 3 kişi- biz çıkarken gelmişlerdi. Tahminim, yaz aylarında durum daha farklıdır.


   İtalyan sineması derya deniz. Bertolucci'yi, Fellini'yi, Visconti'yi, Rossellini'yi, Pasolini'yi ve daha nice yönetmenleri biliriz; Sophia Loren'i, Claudia Cardinale'yi, Marcello Mastroianni'yi tanırız; La Dolce Vita'yı, Postacı'yı, Bisiklet Hırsızları'nı, Hayat Güzeldir'i ve daha pek çok filmi severiz. Konu derin olunca hepsini bir müzeye sığdırmak zor. Belki de o yüzden, Katanya'nın sinema müzesinde daha çok Sicilya'da çekilen filmler hakkında bilgiler, genel sinema tarihi ve teknolojisi yer alıyor. Biraz da Hollywood'a uzanılmış. Amaç sinemanın büyüsünü hatırlatmak gibi. Teşvik edici, etkileyici bir ortam. Bilgilendirmeler, videolar İtalyanca ama kendimizi bilmeye başladığımız yaşlardan itibaren aşina olduğumuz sinema tarihini anlamak, etkileyiciliğini hissetmek, duygulanmak zor değil.

    Sinema tarihi boyunca kullanılan kameraların sergilendiği ilk bölümden sonra kronolojik yerleştirilen kapaklı küçük gömme dolaplardan oluşmuş tünele geliyorsun. Her birinin üzerinde belli bir yıl yazılı. Kapakları açtıkça o sene sinema tarihinde hangi önemli yenilik olduğunu öğreniyorsun. Bunlar bazen basit düzeneklerle anlatılıyor bazen video gösterimiyle.


    Mağara resimlerine kadar inen basit ama farklı ve faydalı bir anlatım söz konusu. Bilgilendirme mağara resimlerinden sonra Camera Obscura, Lumiere Kardeşler vs.vs.vs. ilerliyor, günümüzün teknolojilerine ulaşıyor.



   Teknik bilgilerden sonra İtalyan filmlerinin siyah-beyaz set fotoğraflarını inceliyoruz. Ardından eğlence başlıyor. Kendimizi film setlerinde buluyoruz. Çeşitli sahnelerin dekorları yapılmış. Bir balkondayız, bir araba tamirhanesinde... Fakir bir evin mutfağındayız, ardından lüks bir villanın havuzlu yatak odasında...













    Baba filminden yazıhane dekoru da var. Ancak bu bölüm çok karanlık. Özellik atfedilmemiş. Sicilya'da Baba filminin etinden sütünden faydalanıldığı zannedilir fakat hiç öyle bir durum yok. Çok az ve özensiz hediyelikler dışında görünür değil, bahsi geçmiyor. Mafya'nın doğduğu kasaba olan ve filmle çekicilik kazanan Carleone'ye gidenlerin anlattığına göre yerli halk mafya ile özdeşleştirilmek istemiyormuş. Orada dahi Baba filmi turistik bir objeye dönmemiş. Takdir ettim.

    Müzede küçük bir sinema salonu da var. Deri koltuklar, kadife perdeler, sıcak ışık... Yıllar öncesine ışınlanıyor gibisin. Burada sinemayla ilgili, filmlerin hayatımıza nasıl dokunduğuyla ilgili kısa bir film gösteriliyor. Geniş koltuklarımıza yayılıp keyifle izledik. Bu filmde de sadece İtalyan sineması yoktu. Hâttâ daha çok Hollywood ağırlıklıydı diyebilirim. Herkesin bildiği filmler ve oyuncular üzerinden gidildiği için böyle olsa gerek. Amerikan sinemasının sektörü yönlendirdiği gerçeği ortada.

   
     Ve tabii bol bol orijinal afiş. Hem İtalyan filmleri, hem Hollywood filmleri.

    Katanya'nın sinema müzesini çok beğendik. Müze biletlerinin son yıllarda gözle görülür derecede pahalandığını hesaba katarsak 4 Euro giriş ücreti oldukça iyi. Burada bir de Ursuno Kalesi'ni ve koleksiyonunu görmek istiyordum ancak otobüsle 1 saatte ulaşıldığını öğrendiğimiz için vakit ayıramadık. Anladığım kadarıyla şehrin tarihi kalesinde zaman zaman geçici sergiler de oluyor. Örneğin gitmeden önce incelediğimde, geçmiş bir tarihte Caravaggio sergisi olduğunu öğrenmiştim. Muhteşem! Kaleye ulaşımın zor olduğunu öğrenince güncel sergi nedir diye hiç bakıp da aklımı karıştırmadım. Caravaggio gibi sevdiğim bir başka sanatçının sergisi olduğunu öğrenseydim çok üzülürdüm.Bu arada, Caravaggio'nun bir süre Katanya yakınındaki Messina'da kaldığı biliniyor. Buradaki bir müzede 2 eseri var. Dediğim gibi Sicilya'ya daha fazla vakit ayırmak, baştan başa gezmek isterdim.

        
        Son olarak bir de kaldığımız yerden bahsetmeliyim. Katanya'da daire ya da oda kiralama durumu yaygın. Booking.com'dan ayarladığım özel banyolu odadan çok memnun kaldık. Eski bir apartmanın içinde yer alıyordu ki 
o da şudur:

    Merkeze yakın, tertemiz, zevkli döşenmiş, yiyecek-içecek dolu mutfağından istediğin zaman yararlandığın bir daireydi.



    Düşünenler için şu tatlı posta kutusunun fotoğrafını ekleyeyim. Genel dekorasyon hakkında da fikir veren bir posta kutusu bu :)

    İşte benim gözümden Sicilya böyle bir yer. Meraklısına kendini içtenlikle açan kocaman bir ada. Kendimi yabancı hissetmediğim yerlerden biri... Tekrar buluşmanın hayalini kurmak güzel...







16 Aralık 2019 Pazartesi

MÜZİK TARİHİNDEN ALTIN BİR YAPRAK

    12 Aralık akşamı Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın bir konserindeydik. Her sezon, orkestranın -hepsine olmasa da- birkaç konserine muhakkak katılmaya çalışıyoruz. Bu son konserin programı biraz farklıydı. Bu kez müzisyenlere İlber Ortaylı konuşmacı olarak eşlik ediyordu. "Müzik Tarihinden Altın Bir Yaprak" isimli konserin konusu Avusturya ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin başladığı 1791 yılı ile Ankara'da Avusturya Büyükelçiliği'nin  kurulduğu 1935 yılları arasını kapsıyordu. Sözü geçen zaman diliminden, Orta Avrupa'dan ve Türkiye'den besteciler ve eserler seçilmişti. Sevdiğimiz tarihçimiz 
İlber Ortaylı ile klasik müzik takipçilerinin çok sevdiği orkestra şefi Sascha Goetzel bu eserler üzerinden kısa kısa müzik ve genel tarih söyleşisi yaptılar. Borusan Filarmoni'nin 2008 yılından bugüne sanat yönetmenliğini ve sürekli şefliğini yapan Sascha Goetzel'in Avusturyalı oluşu konuyu daha bir anlamlandırıyordu. Ve güzel bir katkı da Dorothea Roschmann'dan geldi. Grammy ödüllü bir sanatçıyı dinlemek her zaman karşılaşılan bir şey değil. Konserde yer alması mutlu etti. Roschmann, önemli bir senfoni bestecisi olmasının yanı sıra şarkıları da olan Gustav Mahler'den eserler seslendirdi. BİFO müzisyenleri yine çok iyiydi. Programda Muzika-ı Hûmayun'un başında görev yapan Donizetti Paşa'dan Mozart'a, Ahmet Adnan Saygun'dan Haydn'a, Franz List'ten Ferit Tüzün'e ve diğerlerine kadar uzanan önemli besteciler yer alıyordu.
    Bir tek şey dışında her şey güzeldi. O da İlber Hoca'nın sesinin çok az duyulması. Sakin bir konuşma tarzı olduğu malûm. Buna göre bir teknik düzen oluşturulmalıydı. Öndeki birkaç sıra haricinde duyma problemi yaşandı. Ara ara duyduğum kelimeleri anlatılanlara dair bildiklerimle birleştirip kendimce toparlamaya çalıştım. Örneğin İlber Hoca'dan "Franz List Türkler'i ve İstanbul'u çok severdi" dediği an gerisini anlamasam da bestecinin İstanbul seyahatini düşündüm. Konser, benim için müzik arası böyle beyin fırtınasıyla geçti:)
    Sascha Goetzel yine enerjikti, sempatikti. "Biz Avusturyalılar ve Türkler" diyerek yakınlık mesajları verdi. "Hepimiz eğlenmeyi severiz, sıcağız" gibi söylemlerde bulunup benzerlikler kurmaya çalıştı ama açıkçası kendisine katılamadım. Evet, Viyanalı şef belli ki sıcak bir insan ancak iki kez bulunduğum Viyana'da gördüklerim onun tam tersiydi. Kesinlikle soğuk ve ukâlâ insanlar olduklarını düşünüyorum. Belki bana öyle denk geldi ama başka hiçbir ülke insanı için böyle düşünmedim. Hem birçok biyografi ve anı kitabında da bunun böyle olduğunu defalarca okudum. Örneğin konserin konusunu kapsayan tarihler arasında özellikle sanatçılar için hiç de kolay bir ortam yokmuş. Mozart'a az çektirmemiş Viyanalılar.

    Efendim, yazının tek görseli konserin hemen öncesinden. Sohbet köşesinin hoşluğunu göstermek için çektim. İlgilisine, tekrarı olursa kaçırmayın derim. Bir sonrakinde ses sorununa dikkat edilir diye düşünüyorum. Ve sayın okuyucu! Satırlarıma Dorothea Roschmann'ın konserde seslendirdiği, 
Gustav Mahler'in "Güzelliğim İçin Seviyorsan Beni Eğer" şarkısının sözleriyle son veriyorum. 
Müzikle kalın, sanatla kalın!

                                 Güzelliğim için seviyorsan beni eğer,
                                 Ah! Sevme beni!
                                 Güneşi sev,
                                 Onundur en güzel sarı saçlar.

                                 Gençliğim için seviyorsan beni eğer,
                                 Ah! Sevme beni!
                                 İlkbaharı sev,
                                 Gençtir o her sene.

                                 Zenginliğim için seviyorsan beni eğer,
                                 Ah! Sevme beni!
                                 Deniz kızını sev,
                                 Parlak incileri vardır onun.

                                 Aşk için seviyorsan beni eğer,
                                 Ah! Sev beni!
                                 Her zaman sev,
                                 Seveyim ben de seni sonsuza dek.






3 Aralık 2019 Salı

CERVANTES'İN DÜNYASINDAN YARIŞ PİSTLERİNE...

    Hafta sonu izlediğim bir tiyatro oyununun ve bir filmin kritiğiyle buradayım. İlki "Don Kişot'um Ben". Daha çok Ozan Güven'i tiyatro sahnesinde görmek isteyenlerin ilgisini çeken bir oyun. Benim öncelikli tercihim Baba Sahne yapımı olması. Zira Bir Baba Hamlet'i çok beğenmiştim.
    Don Kişot'un konusunu, yazarının Cervantes olduğunu hepimiz biliriz. Seyrettiğimiz oyun, Mihail Bulgakov uyarlaması. Don Kişot'la birlikte maceradan maceraya atılan seyis Sancho Panza bu kez bir kadın. La Mancha'nın soylularından, gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış, hafiften deliliğe bulaşmış Alanso Quijano yani Don Kişot adalet aramak amacıyla yola çıkmaya karar verir. Yakınları ona göz kulak olması için evin beslemesini erkek kılığına sokup Sancho Panza olarak yanına yoldaş ederler. Bundan sonra olaylar güncel konulara da atıfta bulunulan bir komedi olarak ilerler. Oyun uzun. Fakat sıktığını söyleyemem. Tempo düşmüyor çünkü oyuncular çok iyiler. Yalnız sıkmamak için yaşanan hareketlilik sırasında ne yazık ki bazı konuşmalar anlaşılamayabiliyor. Yüksek tempoya rağmen net duyduğum iki cümle var ki beni biraz rahatsız etti. "Dul kadının eli ağır olur" ve "Eli lezzetli olanın yatağı da lezzetlidir" cümleleri. Ne gerek vardı anlamadım. Yazılı veya görsel bir eser içerisinde mantıklı duran hiçbir şeye, fikrime uymasa dahi itirazım olamaz. Fakat bunlar gerçekten anlamsızdı. Halk diline yakın konuşup güldüreceğim derken gereksiz yere seksist söyleme kaymak olmamış. Üstelik ilerleyen sahnelerde Sancho Panza'nın vali olduğu zaman, handa çalışan kıza saldırdığı için suçlanan katırcıyı kadına şiddet konulu çeşitli mesajlarla yargılaması ve hapse atması alkış almak amacıyla sergilenmişti. Ortada tecavüz yoktu bile. Kız resmen iftira attı, katırcı hapse girdi, biz de alkışladık :) Elmalarla armutlar yine birbirine karıştı. Bunlara kafayı takmazsanız, neyin ne amaçla yapıldığını tahmin ediyorsanız,  yani zamanın ruhunu çözdüyseniz, amacınız yalnızca eğlenmekse, Ozan Güven ve Günay Karacaoğlu'nu sahnede izlemek isterseniz tavsiye edilebilir bir oyun. Don Kişot gibi romantik bir edebi karakteri Charles Manson'la ilişkilendirmek ne kadar doğru bilemem ama ne çare ki Ozan Güven'in bazı tavırları onu hatırlattı:) Muhtemelen o sırada onu taklit ediyordu aslında. Başarılıydı.

    Gelelim filme. Pazar günü Asfaltın Kralları'nı izledik. Orijinali "FORD v FERRARI" olan ismin Türkçeye "Asfaltın Kralları" olarak çevrilmesi berbat ama film güzeldi. Otomobil yarışlarının en zorlularından biri olan Le Mans yarışlarının birinciliğini her seferinde Ferrari'ye kaptıran Ford'un bu konuda atılım yapması üzerine gelişen biyografik bir film bu. Ford'un amacı yarışlarda zirveye çıktıktan sonra araba satışlarını arttırmak. Yeni geliştirilecek olan yarış arabasının tasarım ekibinde yer alan ve bu arabayla Le Mans 1966 yarışına katılan Ken Miles'ın amacı ise en hızlı arabayı yapmak ve kazanmak. Matt Damon'ın canlandırdığı Carroll Shelby o zamana kadar Le Mans yarışını kazanmış tek Amerikalı yarışçı. Sağlık sorunlarıyla pistlerden uzak kalınca işin ticari kısmına yönelmiş ve otomotiv sektörüne girmiş. En hızlı arabayı yapmak için Ford'la anlaşan Shelby'nin büyük umudu Ken Miles. Adam hem iyi bir tamirci, hem de korkusuz bir yarışçı. Aksi, başına buyruk ama tutkulu Miles'ı canlandıran Christian Bale. Ve bu rolde çok başarılı. 

    Film her ne kadar Amerikan Ford ile İtalyan Ferrari'nin rekabeti gibi lanse edilse de aslında bu 
Ken Miles'ın hikâyesi. Emekçi ile sermaye, para ile tutku ilişkisinin hikâyesi. Sevimsiz patron Ford karşısında centilmen Enzo Ferrari'yi tutsam da Ken Miles'ın uğruna Le Mans 66'yı Ford'un kazanmasına sevinmek durumunda kaldım:) Gerçi adamcağızın zaferine bile gölge düşürdüler ama gerçek hikâyeyi bilmeyip filmi seyredecek olanlar için bu konuda ipucu vermeyeyim.
Ken Miles ve Carroll Shelby
   Şahane spor arabaların, bol bol yarış görüntülerinin yer aldığı Asfaltın Kralları'nı izledikten sonra eve geldiğimde Orhun'un çocukluğundan sakladığım spor arabalarını çıkarıp tek tek sevesim geldi:) Filmde geçen Ford Shelby'miz bile var. Bir de o çok ufakken Play Station 1'de beraber oynadığımız yarışları düşündüm. Çok oynardık. Ama ben Play Station 1'de kaldım. 2'den itibaren asla beceremedim, gitgide zorlaştı :) Velhasılıkelam, salonda zırt pırt telefonlarını açanlar yüzünden sinemaya daha az gidiyor olsak da seyrettiğimize değdi. Bu telefon bağımlılığının sonu ne olacak arkadaş? Sadece sinema mı? Artık tiyatroda bile açıyorlar. Hem fotoğraf ve video çekiliyor, hem mesaj vs.'ye bakıp çevredekiler rahatsız ediliyor. Üstelik bunun yaşı da yok. 17 yaşında bir delikanlı da aynı görgüsüzlüğü yapıyor, 60 yaşında bir kadın da. Olan gerçekten film ve oyun izlemeye gelmiş izleyicilere oluyor. Ve bana bu yazıyı durduk yere böyle bağlamak düşüyor.







27 Kasım 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    İki gün önce yeni yaşıma girdim. Elveda diyen yaşımın son birkaç gününde farklı bir coğrafyada, Sicilya'daydım. 2 yıla yaklaşan bir süre önce İtalya'dan aldığımız Schengen vizesi için artık bu ülkeye bir ziyarette bulunmamız gerekiyordu. Eşimin bu ziyareti doğum günüme denk getirmesi hoş bir sürpriz oldu. Biraz da uçuş saatlerini dikkate alarak Sicilya Adası'nı ben seçtim. Zaten merak ettiğim bir yerdi. 
Yaz kalabalığından arınmış tarihlerde gezmek güzeldi. Hem belki yaz değildi ama tam bir ilkbahar havası hüküm sürüyordu Akdeniz'in o civarlarında. 
    Bir mahalle ötesi ya da dünyanın uzak bir köşesi... Fark etmez. Gezmek, görmek, tanımak kendimi bildim bileli keyif aldığım, öncelik verdiğim şey oldu. Neredeyse çocukluğumuzdan beri beraber olduğumuz hayat arkadaşımı da tarafıma çektim:) Aslında, daha doğrusu şu olacak sanırım, bunca yıldır hayatı beraber keşfedince, aynı keyiflerde buluşunca, anılar biriktirdikçe bu konuda ortak bir felsefe geliştirebildik. Belki başka maddi ihtiyaçlar dururken bize manevi anlamda çok şey katacak seyahatlere öncelik verdik. En son örnek: Bir süre önce baya iyi sallandığımız depremde duvarlarımızda derin sıva çatlakları oluştu. Panik yok, tehlikeli değiller. Deprem sigortası kapsamında kontrolleri yapıldı. Hepsi dekoratif çatlak ama az buz değiller, epeyi bir masraf çıkaracakları gibi tüm o sıva, badana vs. işleri fiziksel olarak zorlayacak. Erteledik. Bahara kadar erteledik. Onun yerine Sicilya'ya gittik:) İşi gücü ertelemenin bir sebebi de sağlık sorunlarıydı. Yaklaşık bir yıldır iki merdiven dahi çıktığımda nefes nefese kalmamın sebebi yüksek miktarda demir eksikliğiymiş. Kolay kolay doktora gitmem. En son beş sene önce gitmişim, ondan öncesi de bir beş seneye denk geliyor. Fakat en ufak hareketlenmede bile zorlanınca mecbur kaldım. Bunun bir sebebi küçükken kalp romatizması geçirmiş olmammış. Kalp kapakçığı etkilenmiş ama neyse ki fazla değil. Bu noktada boğaz enfeksiyonu geçiren çocuklarınız için dikkatli olmanızı, gerekli tüm tahlilleri yaptırmanızı hatırlatırım. Aile hekimimiz "Anlatamıyorum ailelere" dedi. Yani zaten bir çarpıntı ve ritim bozukluğu sıkıntım var ama son zamanlarda aşırı artmasının en büyük sebebi demir eksikliğiymiş. "Kan nakli yapmamız lazım" dedikleri için önce biraz endişelendim fakat neyse ki ilaç tedavisine karar verdiler. Sonrasında duruma göre bakılacak. E şimdi tüm bunları toplarsak, kış vakti evin altını üstüne getirip nefes nefese sıva-badana işlerine girişmek mi yoksa Sicilya'da Akdeniz güneşinin altında sağlık bulmak mı mantıklı? Sorarım size dostlar! :) 
    Catania ve Taormina'dan oluşan seyahatimizi anlatacağım. Ama şimdilik Facebook'taki paylaşımımla bitiriyorum. Pastanın hikâyesi enteresan. Minik bir girizgâh olsun.
    "Yeni yaşıma girmeye saatler kala çok farklı bir bölgede, Sicilya adasında Catania'daydık. Bir de burada üflemek için bir pasta seçtim. Catania'nın her noktasından Etna yanardağı görünüyor. "A! Ne güzel! Etna'nın pastasını yapmışlar" dedim. Bugün öğrendim ki Etna falan değilmiş bu, Azize Agatha'nın göğsüymüş:) Romalılar kadıncağızı göğüslerini keserek öldürmüşler. Neyse artık. İlk defa bu sene şımarıklık yapıp 3 pasta üfledim. Bir tanesi de böyle olsun:) Hayat böyle bir şey zaten. Bazen gülerek, bazen üzülerek, bazen çok başarılı olarak, bazen hata yaparak, yanılarak, öğrenerek ilerliyoruz. Yaşamın her halini seviyorum. Yeni yaşım hoş geldi! İyi dileklerde bulunan herkese teşekkür ederim."







8 Kasım 2019 Cuma

İÇİMDEKİ ÇOCUK

    Bu sene İstanbul Bienali sergilerine çeşitli sebeplerle -Pera Müzesi'ndeki hariç- katılamadım. Aslında bu hafta sonuna kadar tamamlama fırsatım var fakat benim gibi son günlere bırakanlar yüzünden sergi mekânlarının aşırı kalabalık olacağına eminim. Zannederim bu son 3 günü de değerlendiremeyeceğim. 
    Bienal bu hafta sonu bitiyor. Ancak paralelinde gerçekleşen "İçimdeki Çocuk" sergisinin süresi 
29 Aralık'a kadar uzatıldı. Abdülmecid Efendi Köşkü'ndeki bu sergiyi ziyaret ettim. Hafta içi kalabalık olmayacağını düşündüğüm saatlere denk getirmeye çalıştım ancak yanılmışım, çok kalabalıktı. Bu sene 
ne yazık ki bienale dair söyleyecek pek sözüm yok, isteyip de halâ gidemeyenler için bu hafta sonunun son şans olduğunu hatırlatabilirim yalnızca. İçimdeki Çocuk sergisine dair izlenimlerimi ise ziyaret tarihinin uzatılmasından dolayı aktarabilirim. 
    Nakkaştepe'deki tarihi köşk, son halife Abdülmecid Efendi'nin yazlık konutu. Bugün Koç Topluluğu Spor Kulübü tesisleri içinde yer alıyor. Belli zamanlarda sanatsal faaaliyetlerle ziyarete açılması hoş. Bu sene de tıpkı 2017'de olduğu gibi İstanbul Bienali paralelinde düzenlenen "İçimdeki Çocuk" sergisiyle gündemde. 

    İçimdeki Çocuk, ziyaretçilere Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç koleksiyonundan bir seçki sunuyor. Picasso'dan Ahmet Doğu İpek'e; Antoine de Saint-Exupery'den Taner Ceylan'a yerli-yabancı pek çok sanatçı bu sergide. Tarihi mekânla çağdaş sanatın zıtlıktan doğan uyumu yine etkileyici.

Dean Snyder - Final Freeze

Erwin Wurm - Disobedience

Daphne Wright - Kitchen Table
    
Nancy Fouts - Bird On Arrow

Yaşam Şaşmazer - Shell

Claudio Bravo - Autorretrato

Ronit Baranga - Wild Thing

    Sadece iç mekân değil, köşkün bahçesi de sergileme alanı olarak kullanılmış. 

    Kendime birkaç hatıra almanın dışında çok fazla fotoğraf çekmedim. Önünde yem verirken, poposunda ise artistik halde fotoğraf çektirmek için sıraya girilen zürafayı hiç fotoğraflamadım örneğin. Örnekleri Instagram'da bol bol görebilirsiniz. Bir sergiyi, bir müzeyi gezerken fotoğraf işini abartmam. Önem verdiğim konu eserleri incelemektir, tanımaktır. Üzülerek söylüyorum ki son zamanlarda bilhassa böyle popüler etkinliklere sadece Instagram fotosu çekmek ve orada olduğunun altını çizmek için gidenler çoğaldı. Deliler gibi fotoğraf çekerken gerçekten sergi için gelenlere fiziken ve ruhen öyle engel oluyorlar ki. Ayrıca fotoğrafını çektikleri eseri kim üretmiş ilgilenmiyorlar bile. İnsan merak etmez mi? Sanatçının ismine en azından bir göz atmaz mı? "İçimdeki Çocuk" için şöyle bir kitapçık bastırılmış. 


    Serginin konusuna uygun olarak bir çocuğun elinden çıkmış gibi çizilen primitif çizgiler her bir eseri tanımlıyor. Gezerken bu kitapçığa bakarak karşındaki eserin kime ait olduğunu anlamak bence çok keyifli. Ve aslına bakarsanız beyin jimnastiği için de mükemmel. Fakat ziyaretçiler kitapçıkla birlikte ilerliyorlar mı? Hayır. Kitabı rehber alan bir genç kız gördüm sadece. Neyse. Belki evde bakacaklardır diye düşünerek iyimserliğimi korumak istiyorum. 
    Sergiye ilgi güzel. Özellikle şu günlerde içeriye girebilmek için hafta içi dahi en az 1.5-2 saat kuyrukta beklemek gerekiyor. Ziyaretçiler daimi sanatseverler, Instagram fotoğrafı çekmek için gelenler ve son halifenin köşkünü görmek için gelenler olarak 3'e ayrılıyor. 2 saat kuyrukta beklerken haliyle gözlem yapıyorsun. Bahçedeki küçük dereye yerleştirilen ayak heykelleri için (David Breuer-Weil/Visitors) "Herifin ayağı nasırlı" diyenleri duymak zorunda kalıyorsun mesela. Günümüzde belki geçerliliği tehlikede fakat nerede nasıl davranılması gerektiği konusunda takıntılıyım. Böyle davranışlardan hoşlanmıyorum. Yine de, her şeye rağmen bu tip mekânların, sergilerin, etkinliklerin ücretsiz olarak herkese açık olmasını önemsiyorum. Belki küçük adımlarla da olsa ilerleyeceğiz, sanat bizi iyileştirecek, zevkimizi, fikrimizi inceltecek. Kimimiz eğitimli olsak da kabayız, kimimiz yetişirken imkân bulamadığımızdan bilemiyoruz bazı şeyleri. O gün sıra beklerken, ister istemez arkamdaki iki genç kadının konuşmalarına tanık oldum. Sergi hakkında, bahçedeki eserler, köşk vs. hakkında kendilerince konuştular. Bir tanesi az önce bahsettiğim bahçedeki heykeller için "Yanlış yerleştirilmiş. Çok ışık vuruyor fotoğrafı çekilemiyor" dedi. Bir heykelin yerleştirilmesinde öncelik fotoğraflamadaymış gibi. Zaten devamlı fotoğrafları Instagram'a koyacağından bahsediyordu, hattâ bunun için özel giyinmiş. İçimden la havle çektim. Fakat "Bahçe bakımsız" vb.yorumlarda bulunduktan sonra, bir noktada bu genç kadın, "Yine de Allah razı olsun, ücretsiz yapıyorlar da gezip görebiliyoruz" deyince bende yelkenler suya indi. Hakikaten belli ki kültür-sanat etkinlikleri için bütçe ayırmakta zorlanıyorlardı. Konuşmalarından anlaşılıyordu. Çok sonra kendime kızdım, çaktırmadan sohbet açıp konuşabilirdin, bilgini paylaşabilirdin dedim. Sanat tarihi okuyup, öğretmenlik de yapmış biri olarak, ukalâlık etmeden bunu yapabilirdim. Biliyorsan fakat gerektiğinde paylaşmıyorsan bilmenin ne faydası var? Herkesle konuşulmaz. "Ben bilirim" havasında olup gelecek bilgiye kapalı olanlar var. O yüzden dikkatli olurum. Fakat o genç kadınla sohbet edilebilirdi. 2 saat boyunca kendilerini epeyi tanıdım:) İşte tam bu noktada bir ülkenin varlıklı ailelerinin tavırları devreye giriyor. Koç Ailesi ülkemizde kültür-sanat-eğitim alanında faydalı olan ailelerin en başında geliyor. Toplumun her kesimine ulaşan çalışmaları var. Bünyelerindeki müzeler, galeriler, salonlar, araştırma enstitüleri saymakla bitmez. Festivallere, restorasyonlara sponsorlukları saymakla bitmez. Yurt dışında da bizi şahane temsil ederler. Son haberlerden biri New York Metropolitan Müzesi'nde İslami Eserler bölümündeki iki galeriye sponsor olmaları ve isim vermeleri. Kültürel değerlere yaptıkları katkılarla dünyada ve ülkemizde yaptıklarının karşılığını alıyorlar, takdir ediliyorlar. Sosyal ve ekonomik anlamda yeterli imkânı bulamayan birisi bir gün çıkıp "Allah razı olsun" diyebiliyor. 
    İçimdeki Çocuk sergisinden izlenimlerim bunlar. Aralık sonuna kadar uzatılmış olması, merak edenler açısından güzel. Yalnız ismine bakıp küçücük çocuklarını götürecek olanların tekrar düşünmesini tavsiye ederim. Muhtemelen onları da eğlendirir diyerek çocuklarıyla gelen çoktu. Burada çok küçük çocuklardan bahsediyorum. Belli bir yaşa gelince elbetteki çocuklar da sergilere gidecekler. Ancak 1.5-2 yaşındaki çocukların saatlerce sıra beklemeleri, bu sırada sıkılıp gürültü yapmaları ve sergiden hiçbir şey anlamamaları bana mantıklı gelmiyor. (Bahçe bebek arabası doluydu, öyle söyleyeyim). İçeride şöyle eserler olduğunu ve korkan çocuklarla karşılaştığımı belirteyim de yine siz bilirsiniz:)
   Patricia Piccinini eserlerini severim ama 2 yaşındaki çocuğunuz ne düşünür bilemem. Herkes yaşına uygun faaliyetlerde mi bulunsa acaba? Ya bak yine aklıma +18 yaş sınırı olduğu halde ailesiyle sinemaya giden, hattâ bazen yanında ailesi olmadan içeriye sokulan çocuklar geldi. Neyse. Tuhaf zamanlardayız deyip susuyorum.
    Son söz Abdülmecid Efendi hakkında olsun. 2017 yılındaki sergiyi anlatırken, Abdülmecid Efendi'nin yaptığı, köşkün içini gösteren şu resmi paylaşıp şöyle yazmışım:
   
       
    "İyi eğitim almış bir Osmanlı aydınıdır. Ressamdır ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin destekçisidir. Eserlerinde Batılılaşma dönemindeki Osmanlı soylu yaşantısının izleri görülür. Bir zamanlar sanatsal sohbetlerin yapıldığı yazlık evinde uluslararası bir serginin düzenleniyor oluşu kanımca hoş bir harekettir. Sanat her zaman... Sanat her yerde... Sanat herkes içindir." 




6 Kasım 2019 Çarşamba

iSTANBUL KİTAP FUARI ALIŞVERİŞİM...

    Geçtiğimiz pazartesi günü TÜYAP'a İstanbul Kitap Fuarı'na gittim. Belli ki bu sene fuarın tadı tuzu yok. Günlerden pazartesi olduğunun farkındayım. Yani en tenha olabilecek gün. Fakat daha önceki yıllarda da hafta içi akşamüzeri saatlerinde ziyaret etmişliğim var ve ilk defa bu kadar tenha olduğunu görüyorum. Yayınevlerinde de bir azalma var sanki. Ve imza etkinliklerini incelediyseniz bu sene birçok yazarın fuara gelmeyeceğini görmüşsünüzdür. Bana kalırsa bu sene keyifsizliğin neden ekonomik. Her şey gibi kitaplar da pahalı. Devamlı kitap alan bir okur olarak artışı minimumda tutmaya çalıştıklarının farkındayım fakat ister istemez artan fiyatlarla cebimize giren paranın artışı aynı oranda olmayınca alım gücümüz düştü. Birkaç yıl önce o fuardan poşet poşet kitapla çıkardım. Kuşe kağıda basılı sanat kitapları, Orhun'un çizgi romanları vs. gibi daha lüks alımlar da cabası. Şimdi aynı şeyi yapamıyorum. Çok istiyorum, aklım kalıyor ama abartmadan alış veriş yapıyorum. Çoğu kişinin aynı durumda olduğuna eminim. Eskiden bir de fuarda çok iyi indirimler olurdu. İndirimlilerin içinde şahane kitaplar vardı. Şimdi yok. 10 lira diye ayırdıkları kitapların içinde alacak bir şeyler bulamadım. Sahaf tarafından 10 liraya bir roman aldım ki onlar da geçen sene 5 liraydı. Geçen sene sahaftan 5 liraya çok güzel kitaplar almıştım. Ha şöyle bir durum var tabii, hafta sonu yine 5 liraya inebilir. Fakat bu sefer o zamana kadar seçenek azalıyor. Katılımcı yazar az olsa da umarım önümüzdeki hafta sonu eski şenlikli hava yakalanır. Umarım yayıncı da kazanır, okur da kazanır. Hafta sonu fırsatım olursa belki bir kez daha uğrarım. 

    Bu alışverişimde hangi kitapları aldığıma gelince... Okuyan arkadaşlarla fikir alışverişinde bulunmak iyidir. 
Az sayıda da olsa paylaşmaya değer kitaplarımdan bahsetmek isterim.
      Şule Gürbüz'den sadece Kambur'u okudum. Tüm romanlarını okuma isteği veren bir tat aldım. Kambur'dan sonra sıra Coşkuyla Ölmek'te. Şule Gürbüz sessiz ama güçlü bir edebiyatçı. Favori yazarım Hakan Günday'a hangi yazarın kitaplarını sevdiği sorulduğunda her seferinde Şule Gürbüz'ün ismini verir. İlber Ortaylı son kitabı 
Bir Ömür Nasıl Yaşanır'da Şule Gürbüz için şunları söylüyor: 
    "...Musiki ve felsefede tecrübesi olan birini, Şule Gürbüz'ü anmadan geçemeyeceğim. Gürbüz, bizim muhitimizin sessiz ama çok aranan bir aydınıdır; medyayı da kullanmaz. Kullansa belki çok çekici konuşmalar da yapacaktır. Yazdıkları arasında Zamanın Farkında, Öyle miymiş?, Akıl Yoktur: Ne Yaştadır Ne Başta, Coşkuyla Ölmek, Kambur'u sayabiliriz. Dikkat ettiğiniz zaman renkli ve etkili bir Türkçedir; üslubuyla Hüseyin Rahmi'yi, Ercüment Ekrem'i, Ahmet Rasim'i andırır ama bunun çok ötesine geçmiştir. Adeta o ekolün yazarlarından biridir. Şüphesiz ki dünya görüşü itibariyle de kendi asrını temsil eder. Gözlemleri zengindir; Avrupa'yı içinden, diliyle yaşayarak tanımış; diplomasını almıştır. Şarkın musikisini ve sanatlarını da bilir. Bir yandan da bir çello üstadıdır. Şule Gürbüz; genç nesilde umut veren, yeniliği arayıp ona yaklaşanlardandır". 
    E daha ne olsun? Popüler değil ama kitlesi var. Şule Gürbüz okunur. 


    Amin Maalouf yeni kitap çıkarmış da ben okumaz mıyım? Uygarlıkların Batışı deneme türünde. Günümüz devletlerine dair yazılardan oluşuyor. Fikrine değer verdiğim isimlerin denemelerini zevkle okuyorum, bunu da seveceğime, muhakkak bir şeyler alacağıma eminim. 


        Efendim, tüm romanlarını okumayı hedeflediğim bir yazar daha... Japon asıllı İngiltere vatandaşı, Nobel ödüllü Kazuo Ishiguro. Onun o sakin akan cümlelerini seviyorum. En son okuduğum Günden Kalanlar'da yazar değişen İngiliz toplumunda geleneklerine tutunan bir uşağı anlatıyordu. Bu kitapta değişen dünyaya ayak uydurmaya çalışan kişi ise bir Japon ressam. 


    Bir Türk kadın yazar daha. Buket Uzuner'in seyahat yazılarını çok seviyorum. New York Seyir Defteri'ni okumamıştım. Vakit bu vakitmiş. Balık İzlerinin Sesi ise içinde Romain Gary geçtiği için dikkatimi çekti. Romain Gary ile yeni tanıştım. Ancak henüz bir kitabını okumadım. Fuardan almayı umuyordum fakat bulamadım. Internette araştırdığımda da stokta olmadığını görüyorum. İyice bir bakmam lâzım. Yazarın Emile Ajar ismiyle yazdığı iki kitap ise stokta var. Romain Gary ilginç bir isim. 1914'te Litvanya'da doğar. Önce Polonya'ya göçerler, 14 yaşında annesiyle birlikte Fransa'da bulur kendini. 2.Dünya Savaşı'nda savaş pilotluğu yapar. Savaşın ardından diplomat kimliğiyle görünür. Oyuncu Jean Seberg'le evlenir. Öyküler, romanlar, senaryolar yazar. Başarılıdır. Goncourt Akademisi Edebiyat ödülünü kazanır. Gün gelir eleştirilmeye başlar Gary. Eleştirmenler eskisi gibi yazamadığını söylerler. Gary, bunun üzerine Emile Ajar ismiyle kitaplar çıkarmaya başlar. Emile Ajar eleştirmenler tarafından göklere çıkarılır. Eleştirdikleri kitapların yazarı ile ile övdükleri kitapların yazarı aynı kişidir. Kim olduğu bilinmemesine rağmen Emile Ajar, Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazanır. Oysaki bu ödülü iki kere aynı kişinin almaması kuralı vardır. Bak sen şu eleştirmenlerin işine! Romain Gary de kendi hayatına kendisi son veren yazarlardan. Emile Ajar'ın kim olduğunu intihar mektubunda açıklayarak eleştirmenlere müthiş bir gol atmıştır. Hayatına dair daha bir çok ayrıntıyı okuduğum bu ilginç yazarı daha kitaplarını okumadan sevdim. Kitaplarını da seveceğimi hissediyorum. Önce kendisini bir de Buket Uzuner'in satırlarından tanıyalım bakalım.


    Beat Kuşağı'ndan William S.Burroughs'u henüz okumadım ama Jack Kerouac'ı bilirim. İkilinin bu kitabı çok ilginç. Arkadaşlarının işlediği bir cinayeti öğrenen, ancak bunu polise bildirmeyen yazarlar bu suçtan dolayı tutuklanırlar. İşte bu kitap bu gerçek olayın hikâyeleştirilmiş hâli. Aynı zamanda Beat  hareketinin ilk ürünü.



    Fotoğrafta başlık net görünmüyor çünkü kitap 1995 basımı. Bayan Kristof Kolomb'un Keşifleri. Sahaftan aldığım. Kitabın arkasında şöyle yazıyor: "Kristof Kolomb'u bilmeyen var mıdır? Ya onun evlendiği kadını, Dona Felipa Moniz e Perestrello'yu? Bayan Kolomb, ünlü bir adamın gölgesinde kalmış olsa da, dünyayı sonsuza kadar değiştiren keşiflerin keskin bir dille yorumlanışı olan bu anlatı, onun da kaleminden çıkmış olabilirdi". 
İlginç değil mi? Gerçek olaylara dayanan bir kurgu roman. 

    Fuardan bir de kendi yazdığı kitapları satan engelli bir arkadaşımızdan Uykudaki Aşk'ı aldım. Kendisine belki daha önce rastlamışsınızdır. Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olan, yüksek ölçüde konuşma ve hareket engelli bir yazar arkadaş. Erdal Yalçın. Geçen sene de kendisinden birkaç kitabını almıştım ve sanırım birkaç sene önce Haydarpaşa Garı'ndaki kitap festivalinde alışveriş yaptığım arkadaş da yine kendisiydi. Bu fuarda numarasını hatırlamadığım salondan sahaf tarafına geçerken olan ara bölümde duruyor. Çoğu insan tarafından görmezden geliniyor. Bunu önümüzdeki günlerde gidecek olanlar belki destek olmak için kitaplarından birini alırlar diye yazıyorum. Üstte saydığım kitaplardan biri gibi değil belki, çok büyük puntolarla yazılmış incecik bir kitap. Fakat engelli arkadaşımızı hayata bağlayacak değerde. Kredi kartıyla ödemek isteyen için yan taraftaki sahaf arkadaşlar yardımcı oluyorlar. 

    Bu seneki İstanbul Kitap Fuarı alışverişimin özeti budur. Ben de keyifle okuyayım , sizler de keyifle okuyun:) Gidecek olanlara iyi alışverişler efendim...




1 Kasım 2019 Cuma

SEZER ESER PERKER / KLİO'NUN ŞARKISI

   
    Bu sıralar blog sayfama dair teknik sorunlarla boğuştum. Link adresini ve blog adını değiştireyim derken bir şeyleri karman çorman ettim. Bundan 10 yıl önce blog açarken çok fazla düşünmeden "Klio'nun Şarkısı" ismini seçmiştim. Sebebi hemen yan tarafta yazıyor. Fakat genelde gözden kaçtığı için bir de burada paylaşayım ki neden Klio'nun Şarkısı dediğim anlaşılsın:
    "Mitolojide yer alan dokuz ilham perisi vardır. Bunlar Zeus'un kızlarıdır. Şarkı söyler, dans eder, müzik aletleri çalar, şiirler okurlar. Böylece ilham verirler insanlara. Bu kızlardan biri Klio'dur. tarih alanı ona ayrılmıştır. İnsanların unutmaması gereken ünlü, şanlı eylemleri dile getirir. Tarih yazıcılarına ilham verir. Blogumun ismini seçerken bu güzel periden ilham aldım ben de. Zaman içerisinde gördüğümü, yaşadığımı, hissettiğimi, unutmak istemediklerimi, paylaşmak istediklerimi yazmak için ilham versin diye bana... Klio şarkısını söylesin... Biz yazalım. Hoş geldiniz... "
    İşte böyle romantik hislerle seçtiğim isim, mitolojik anlamıyla değil de daha çok bir araba markasının modeliyle tanındığı için, sayfamı ziyaret eden kişilerde bazı bazı "Niye bu ismi seçmiş?" düşüncesi uyandırdı. Doğrusu buna takılmadım. Beni yıkan İstanbul B.Ş. Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun, bir önceki yönetimin gereksiz harcamasını gözler önüne sermek için sıra sıra dizdiği Cliolar oldu :)) Şimdi hepimiz doğal olarak Klio'yu duyunca ilk önce o arabaları hatırlıyoruz. O günlerde herkes müsrifliği konuşup siyasi tartışmalara girerken benim aklımdan geçenleri duysaydınız kahkahalar atardınız. Hadi yediniz, harcadınız, savurdunuz, bari bunu başka model arabalarla yapmış olsaydınız da benim sayfamın ismine yazık olmasaydı. Neyse efendim, madem öyle ismi değiştireyim dedim. Hem zaten blog arkadaşlarıma yorum yazdığımda ismim Klio'nun Şarkısı olarak göründüğü için, bilmeyenler -dönüp sayfayı incelemedilerse- kendi adımla hitap edemiyorlardı. Klio'yu tamamen silip atmak istemediğim için Link adresini klionunsarkısı.blogspot.com olarak düzenledim. Sayfa adı da Sezer Eser Perker oldu. Yorumlarda da böyle çıkacaktı. Fakat ben bu değişiklikleri yapınca eski yazılarım açılmamaya başladı. Sayfanın takipçisi olmayıp dışarıdan okuyan birkaç arkadaşımın haberiyle anladım bunu. Ben de girip baktığımda "Bu sayfa kaldırıldı" gibi bir şey yazıyordu. Malûm, her zaman buradaki takipçilerimiz okumuyor yazıları. Google araması yapıldığında bulunup okunan yazılarımız çok fazla. İşte benim durumumda, Google'da yazım çıksa bile tıklayınca açılmıyordu. Müthiş panikledim tabii. Bir ara düzeltmeye çalıştıkça daha da karıştı. En sonunda eski haline döndürmeyi başardığımda "Bu sayfayı görenler bana haber versin lütfen!" diye bir yazı bile yazdım:) Eski link adresine dönünce görünür olmuştum. Fakat şimdi şöyle bir şey var. Sanırım şimdi de değişiklik sırasında girdiğim birkaç yazı açılmıyor. 
Ki bunlar Bali seyahati yazıları. Canggu hakkında yazdığım ikincisinin okunma sayısı o zamandan beri ilerlemedi. Bu normal bir durum değil. Konu hakkında anlattıklarımdan başka bir fikrim de yok. Fakat daha fazla karıştıramayacağım. Eskiye döndürdüm ve bu şekilde kalacak.
    Yorumlarım yine Klio'nun Şarkısı olarak yayınlanıyor. İsmim sayfaların, yani yazılarımın başında yazıyor. Oraya bari ismimi nasıl kondurdum bir fikrim yok. Teknik konular benden bu kadar:) Çevremdeki gençlere sorup karıştırtmak da istemiyorum açıkçası. İsmim soyadım da kafa karıştırıcı ama olsun. Sayfaya ilk kez ulaşan, fotoğrafıma bakmayan biri rahatlıkla "Sezer Bey" diye yorum yapabilir:) Günlük hayatta da karşılaşmadığım bir durum değil. İsmim, ikinci ismim ve soyadım buram buram maskülenlik kokarken insanlara nasıl kızabilirim? :) 
Er = Erkek. Soyadı benim değil bu arada. Eşimin soyadı. Eser de evlenmeden önceki soyadım değil, ikinci ismim. Kendi soyadımı da kullanıyor olsaydım Sezer Eser Gür Perker olacaktım. Evlendiğim tarihte istersen kendi soyadını yazdırma gibi bir durum yoktu. Olsaydı yazdırırdım. Emin değilim ama şimdi sanırım evli olsan da sadece kendi soyadını yazdırabiliyorsun. Fakat bence benim için çok geç. Sezer Eser Perker diye tanındım bir kere :) Hakikaten öyle ama. Eski iş arkadaşlarım, (evlendikten sonra üniversiteye gittiğim için) üniversiteden arkadaşlarım, hocalarım şimdiki resmi adımla tanıyorlar. Kafiyeli ve değişik olduğu için de asla unutulmuyor:) Sosyal medya hesaplarım da bu şekilde düzenlendi. Resmi işlerle uğraşmak da zor. 
    Her şey bir yana, bir aile kız çocuğuna neden Sezer ismini koyar ki? Sonra o yetmiyormuş gibi niye Eser'i ekler? Perker'in tesadüfiliğine hiç girmiyorum. Annem bana hamileyken "Sezer de olabilir aslında, hem kıza hem erkeğe uyar" demiş. İnsan 19 yaşında doğurunca böyle oluyor:) Doğumdan sonra hastanede belgeler için teyzeme "Bebeğin ismini ne yazalım?" demişler. O da "Sezer diyordu sanırım" demiş. Öyle kalmış. Gerçi Sezer olmasa Burcu ya da Pınar da seçenekler arasındaymış ve şu an düşündüm de galiba Sezer daha değişik:) Hadi Sezer koydunuz, Eser nereden çıktı? Onu da babam nüfus kağıdı çıkarırken aniden gelen ilhamla ekletmiş. Okumayı severdi rahmetli ama şiire ilgi duyduğunu hiç hatırlamıyorum. Nereden gelmiş bu kafiye merakı bilmem. Eskiden arkadaşlarımızın hatıra defterlerine "Şair değilim şiir yazayım, ressam değilim resim yapayım, bari şuraya bir imza atayım" yazardık. Babamınki de o hesap:) Benzer iki isimli olmaktan resmi anlamda çok çektim. Ortaokuldaki takdir belgelerimden birinde ismim "Sezer Esergül" yazıyor mesela. Bunu uygun görmüşler. Böyle bir iki örnek daha var. 
    Annem babam ikinci çocukta daha organize tabii. Ona sadece Aslı demişler. Aslı Gür. Kısa ve net. Budur! Erkek olsa Kerem olacakmış:) Anneme bunları söyledikçe nasıl bozuluyor anlatamam. Her şeye bahanesi ve cevabı olan bir insan olmasından mütevellit "E sen de Eser'i kullansaydın" diyor bir de bana. Çocuk aklımla, herkes bana "Sezer" derken "Eser deyin" diyecekmişim demek ki. Üstelik ha Sezer, ha Eser. Çok farklıymış gibi:) Adımı sevmiyor değilim bu arada. Öyle düşünülmüş, kaderim öyle şekillenmiş. Değişiklik istemem. Perker'le saçma bir uyum yakaladım hem :) Ama yine de kız ismi koyaydınız ya! Yaşı ileri insanlarda Sezer isimli kadınlara rastlıyorum ama benim doğduğum dönemden sonra yok. Genç erkeklerde Sezer'e rastlıyorum. Toplumumuz bilinçlenmiş:)
    İşte böyle, blog adresini değiştireyim, ismimi ön plana çıkarayım derken bir şeyleri karıştırdım ve devamında bunlar aklıma geldi. Bakalım bu yazı kaç kişiye ulaşacak? Umarım karmaşa sürmüyordur. 
Ha bu arada! Ben Sezer Eser Perker! Kadınım! :)