23 Mart 2023 Perşembe

KUBRİCK FİLMLERİNİ SEVENLER BURAYA...

    Geçtiğimiz Ekim ayında İstanbul Sinema Müzesi'nde açılmış olan Stanley Kubrick sergisini henüz gezme fırsatı buldum. Yaşadığımız üzücü afetten sonra çoğumuz gibi toparlanabilmiş değilim ancak ilgimin deprem bölgesinden uzaklaşmasına izin vermeyerek günlük hayatın birtakım getirilerine kendimi açmak zorundayım. Bu sebeple, 
bir süredir ertelediğim ziyareti gerçekleştirdim. İstanbul Sinema Müzesi de sergilenme tarihini biraz uzatmıştı. Yakalayabildim. 2 Nisan'a kadar gezebilirsiniz. Pek az gün kaldı, hatırlatma yapmak için apar topar yazıyorum bu yazıyı. Özellikle siyaset açısından maruz kaldığımız ülke gündeminin yoğunluğuna ara vermek için şahane bir mola olabilir. 
    Çok fazla şey anlatmayacağım aslında. Sinema sanatı hakkında bilgim kısıtlı. Elbette okuduğum, izlediğim çok fazla şey var ama hepsini toparlayıp ortamlarda satamıyorum:) Filmleri, yönetmenleri didik didik irdeleyip arada bir de bağlantılar kuranlara, replikleri ezbere söyleyenlere bayılıyorum. Ben ancak duyduğum zaman bildiğimi hatırlıyorum. Sergiyi de aynen böyle gezdim. "Tabii ya, bu film de onundu! A böyle bir şey de vardı!" diyerek... Fakat teknik anlamda birtakım terimlere aşina olduğum için, bunların amacının ne olduğunu bildiğim için mutlu oldum. Storyboard gibi, çekim programı çizelgesi vb. Evet bunlar da vardı sergide. Titizliğiyle bilinen Kubrick'in elleriyle hazırladığı bir sürü detay. Onun çok akıllı bir insan olduğunu anladım. Değişik bir kafası var. Filmlerini izleyenler bilirler ancak sırf sergiyi gezdiğinde bile bunun böyle olduğunu anlıyor izleyici.
    Kubrick 16 yaşında fotoğraf çekmeye başlamış. Bunun için ortam gayet müsaitmiş çünkü evlerinde babasının karanlık odası varmış. İlk fotoğraflarını Look dergisine satmış. Sergi, yönetmenin fotoğraflarıyla başlıyor ki hepsine bayıldım. Özellikle dişçi muayenehanesinde bekleyenlerin serisi şahaneydi. Her bir hastada birazdan doktorla karşılaşacak olmanın tedirginliğini yakalayışına hayran oldum. Aşağıdaki görsel bahsettiğim seriden değil. Camlar çok parladığı için düzgün fotoğraflar çekemedim. Serginin sanatçının fotoğrafçı yanını yansıttığı bölümünden bir görüntü yalnızca.

    İlerleyen bölümlerde kısa film zamanları ve ardından hepimizin bildiği uzun metraj filmler hakkında bilgiler, belgeler, bu filmlerde kullanılan eşyalar gelmekte. Paths of Glory, Spartacus, Lolita, Dr.Strangelove, The Shining, 2001: Bir Uzay Destanı, Otomatik Portakal, Full Metal Jacket, Gözleri Tamamen Kapalı ve diğerleri... 

    Mesela Spartacus... Yanılıyorsam akranlarım ya da büyüklerim düzeltebilir. Pazar kuşağında izlediğimi hatırlıyorum. 
 
    Kitabını da dehşetle okuduğumuz Otomatik Portakal. 


    Eşimin her rastladığında baştan sona izlediği Full Metal Jacket. Evet, ben de izledim ama bir kere. 
Savaş filmleri beni çok üzüyor. Yine de bu filmin büyüklüğü konusunda hemfikirim. 


        Pek tartışmalı Gözleri Tamamen Kapalı. Filmde kullanılan birçok maske buradaydı.

        
    2001: Bir Uzay Destanı. Kült film statüsünde. Hakkında konuş konuş bitirilemiyor. Bu film ne anlatıyor, kimleri etkiledi vs. Ona ayrılmış bölüm çok güzeldi. Çok fazla materyal vardı. Camlar parladığı için benden fotoğraf bu kadar. 

    The Shining... En ilgi çekici bölümlerden biri. İkizlerin elbiseleri, Jack'in daktilosu ve malûm yazı, 
meşhur labirent... Ve daha birçok materyal...



    Hepsi bu kadar zannetmeyin. Londra Sanat Üniversitesi, Alman Sinema Müzesi, Stanley Kubrick Arşivi ve Amerika'nın büyük film stüdyolarının desteğiyle düzenlenmiş bir sergi bu. Oldukça doyurucu, keyifli. Bir sinema filminin çekiminde ne denli emek olduğunu hissettiren cinsten. Kubrick pek ortalarda görülmeyen bir yönetmenmiş. Röportaj dahi vermezmiş. Kafasına buyruk, zeki ve dediğim dedik biriymiş. Amerika'da işine çok karışıldığı için İngiltere'ye yerleşmiş. Ve ortak fikre göre asıl o zaman Kubrick'i Kubrick yapan filmler ortaya çıkmış. Sergide okumaya meraklı, satranca düşkün yönetmenin bu özelliklerinin filmlerine nasıl yansıdığını da anlıyorsun. Bir kere genelde roman uyarlamaları çekmiş. Hepsi birbirinden farklı türlerde. Sadece titizlikle kurguladığı sahnelerde değil, çekim öncesi hazırlıklarda da analitik zekâsının izlerini görmek çok kolay. Elleriyle hazırladığı bir çekim planı vardı ki üşenmeden ince ince düzenlemesine hayran oldum. Sanat eseri inceler gibi inceledim. Biraz nemrut ve takıntılı bir tipmiş ama olsun! Bu, onun işlerini sevmemiz yolunda engel değil. 
    Sergi, Kubrick'in filmleri hakkında ufkumu genişletti. Bildiğim ve bilmediğim; birleştiremediğim ya da bunu denemediğim, algıladığım ama gün yüzüne çıkaramadığım ne çok şey varmış. Bu zor zamanlarda sanat yine iyi geldi. Fırsat bulursanız, ilgileniyorsanız kaçırmayın derim. 




11 Mart 2023 Cumartesi

TAM BENİM TİPİM (MİŞ)...

     Eskişehir'in alametifarikalarından biri kitapçıları. Geçtiğimiz ocak ayında bu güzel şehirde bulunduğum zaman, bir başka işi olan Orhun'u beklerken kitap-kafelerden birine girmiştim. Bir masaya yerleşip sıcak kahve eşliğinde satın aldığım kitabı incelemeden önce raflar arasında uzun uzun gezmiştim. Seçtiğim kitap buydu: 

      "Tam Benim Tipim". Bir font kitabı. Yazı karakterleri ve tasarımcıları hakkında eğlenceli bir kitap. AÖF İkinci Üniversite kapsamında Görsel İletişim ve Tasarım okuduğumdan bahsetmiştim. Dersler arasında Tipoloji de var. Kitabı aldığımda hangi sene müfredatta olduğunu bilmiyordum. Bu dönemdeymiş. Ben bu kitabı merak edip her türlü alırdım ama zamanlama şahane örtüştü. Önce kitabı okudum, sonra dersler başladı ve bilgiler birbirini tamamladı. Üstelik eğlenceli bir şekilde. 
    Okuduğumuz kitaplarda, sokak tabelalarında, reklamlarda, yediğimiz çikolatanın paketinde, sinema afişlerinde, blog sayfalarında, yazının olduğu her alanda her gün karşımıza çıkan harfleri birilerinin tasarladığını elbette biliyordum ancak bilgim bu kadardı. Oysa ki tarihi geçmişi nasıl da uzun, etkisi ne kadar yüksek bir alanmış. 
Bunu kitabı okuyunca idrak etsem de tasarım aşamasının göründüğü kadar basit olmadığının her zaman farkındaydım. Nasıl mı? Aşağı yukarı 10-11 yaşlarında kendi kendime bir alfabe tasarımı yapmıştım. Allah herkese benim gibi kendini oyalayabilen bir çocuk versin, elim hiç boş durmazdı:) Okur, yazar, resim yapar, keser-yapıştırır, bebek elbiseleri diker, bulmaca -çözer değil- yapar, örgü örer, devamlı fikir üretir bir çocuktum. Arada mesela televizyon ya da radyo dibine oturup yeni duyduğum şarkıların sözlerini yazmak gibi boş uğraşlarım da oluyordu ama bu kendini oyalayabilen bir çocuk olduğum gerçeğini değiştirmiyor:) Ve bunları hep kendi kendime, sessiz sakin hallederdim. Tasarımlarımı bazen kendi kafamı kullanıp çözmeye çalışırdım, bazen -örgü gibi- bilen büyüklere usul usul yanaşıp öğretmelerini isterdim. Asla yapışmazdım, darlamazdım, yaptıklarımı da kimsenin gözüne gözüne sokup ilgi görmeye çalışmazdım. Tamamen kendi keyfime çalışırdım. İşte böylece tam bir yaz boyunca, babaannemin Gemlik körfezine bakan güzelim balkonunda kendi tasarımım olan alfabe üzerinde uğraştığımı hatırlıyorum. Tam Benim Tipim'i okuyunca baya baya tipograflık yaptığımı anladım. Çünkü ölçe biçe çizmiştim. Bunun için kareli kağıt kullanmıştım. A harfiyle I harfinin aynı kalınlıkta olmayacağının farkındaydım, noktaları ya da çengelleri eklerken belli ölçüleri gözetmem gerektiğini biliyordum. Gözleye gözleye fark ediyordum. Bir kelime içinde yer alan harflerin ölçülerini ayarlarken, birleşimin göze estetik ve dengeli görünmesi gerektiğini anlıyordum. O yaşta resmen bir tasarımcı gibi çalıştığımı bugün hayretle fark ediyorum. Çiziyordum, siliyordum, tekrar çiziyordum, deniyordum. Üşenmesem şimdi bir örneğini tekrar çizip buraya eklerdim ama üşeniyorum. Şunu söyleyebilirim ki ekstra uğraştıran gölgeli bir karakterdi. Kalın ve serif (tırnaklı) harfin kendisi yetmiyormuş gibi bir de sol aşağıya düşen gölgesini yapıyordum:) Gölgeleri dikkatli dikkatli koyu renge boyuyordum. "Serif" kelimesini o yaşta bilmiyordum tabii. Ve dediğim gibi yan yana görünüşleri önemliydi. Kitaptan öğrendim ki tasarımcılar bu iş için "The quick brown fox jump over the lazy dog" cümlesini kullanırlarmış meğer. Bu bir pangram. Yani tüm harfleri içinde barındırıyor. Her birinin nasıl göründüğünü bir cümlede izleyebiliyorsun. "Hamburgers" veya "Handgloves" gibi kelimeler de ölçü kelimeleriymiş. Çünkü h, g ve e önemli. Yemin ederim o zaman "G,g" harfinin öneminin farkındaydım:) Bir yazı karakterinin hangisi olduğunu anlamak için "g" harfine bakmak yeterli çünkü tasarımcılar için yaratıcılıklarını kullanabilecekleri özellikte bir harf. Tasarımım olan alfabeyi bugüne getirip getirmediğimi sorabilirsiniz. Ne yazık ki saklamadım, küçüktüm. 
Daha önce bahsetmiştim, annemin de öyle huyları yoktur. Velhasılıkelam... Harcandığımı düşünüyorum dostlar:) Şaka maka bu böyle aslında. Bir kere ben yine bir şeylerle uğraşırken babamın "grafiker olabilir" dediğini hatırlıyorum. O zamanlar şimdiki gibi rağbet görmese de böyle bir mesleğin farkındasınız madem, niye üstüne gitmediniz? Kendi gereksiz dertlerinin peşine düştüler, kardeşim de ben de "nasıl olsa akıllı" kontenjanından ilerlemeye çalıştık. Sonra sonra kendi aklımla anca Sanat Tarihini bulup halledebildim. Şimdi durduk yere niye içimi döktüm bilmiyorum:) Nereye bağlayacağımı da unuttum. Kitap da yazı dünyası da keyifli yani dostlar! 
Blog yazarlarına uzak bir konu da değil. Hepimiz yazımız daha okunabilir olsun diye bedavaya sunulanların arasından karakter seçimi yapıyoruz. Farklı tasarımlar isteyen her türlü işinde ücretli karakterleri kullanabilir. 
Ben bu sayfada daha önce (ismini unuttum) daha büyük ve kalın bir karakter kullanıyordum. Çünkü biliyorum ki okuyucular arasında büyüklerimiz de var ve telefondan ya da bilgisayardan yazı okumak, rahat görmek kolay değil. Benim açımdan bu platformda işlevselliğin ön planda olduğunu söyleyebilirim. Bir süre önce Times kullanmaya başladım ki bu karakter öncekine göre biraz daha ufak olsa da soluk değil, karmaşık değil. Kitapta Times New Roman için "Onunla yazılmış her şey dürüst ya da hiç olmazsa adilmiş hissi veriyor. Buna koşullandık" deniyor.
    Kitapta çok daha fazla enteresan bilgi var tabii. Mesela Obama'nın kampanyasında kullandığı "Gotham" karakteri aslında GQ dergisi için tasarlanmış. Kimseyi ürkütmeden ileriyi düşünmek gerektiğini hatırlatan bilinçli bir tercihmiş.
    Edward Johnston'ın Londra metrosu adına tasarladığı "Underground" için, halka ait olan ilk yazı karakteri deniyormuş. Eğitimle, politik manifesto ya da sınıfla değil, seyahat ihtiyacıyla ilişki kuran, gündelik kullanım için tasarlanmış ilk yazı karakteri.
    Helvetica, İsviçre tasarımıymış ve İsviçre'nin Latince adı olan Helvetia'dan geliyormuş. Dünya üzerinde o kadar kullanımda olan bir yazı karakteri ki Cyrus Highsmith adlı bir NewYork'lu bir gününü Helveticasız geçirmeye karar verdiğinde toplu taşıma araçlarını kullanamamış, çok az yiyecek arasından tercih yapmak zorunda kalmış, devamlı sağdan soldan gözlerini kaçırmak durumundaymış. Henüz izlemedim ama "Helvetica" isimli keyifli bir belgeselde bunların yer aldığı söyleniyor. 
    İngiltere'nin en tanınan yazı karakterlerinden olan Sans'ın tasarımcısı Gill Sans, kardeşiyle, kızıyla ve hatta köpeğiyle giriştiği deneysel cinselliği günlüklerine not alan bir kimseymiş. Bu yüzden bu fontun kullanılmaması gerektiğini savunanlar var ancak geçmiş olsun. Epeyi yaygın.
    Naziler Gotik formları benimsemişler, Roman yazıyı yoz saymışlar. Ancak işgal ettikleri ülkelerde gotik yazıyı uygulayacak matbaa kalıpları bulamayınca ve bu ülkelerde insanlar gotik yazıyı okurken zorlandıkları için kılıfına uydurup bir gecede onu "Yahudi" ilan edip yasaklamışlar.
    "Apollo 11" astronotlarının Ay yüzeyine bıraktıkları plakette "Futura" yazı karakteri kullanılmış. 
    Ve böyle daha bir çok bilgi... Bu kitabı ve yıllar sonra anlamını kavradığım tipolojiyi sevdim. Kitap kütüphanemden göz kırptıkça bana Eskişehir'i hatırlatacağı gibi çocukluğuma da döndürdü ve pek böyle şeylere takılmadığım halde ailemi sorgulamama sebep oldu:) Bu dönem Tipoloji sınavından 100 üzerinden 100 almazsam bana yazıklar olsun dostlar!





28 Şubat 2023 Salı

BUGÜNLERDE...

     Bugünlerde çoğumuz gibiyim. İyi değilim yani. İyi olmaya çalışıyorum. Ama bu yazıyı sızlanmalarla doldurmak istemiyorum. Sadece bir selam vermek, durum bildirimi yapmak istedim. Deprem bölgesinde birinci dereceden yakınım yoktu. Fakat tanıdıklarımın yakınları vardı tabii ki. Nelere şahit olduk, neler yaşadık anlatmak istemiyorum, tekrar tekrar acıları kanırtmak istemiyorum. Hepimiz her şeyin tanığı olduk zaten, her birimizin çevresinde bir dolu üzücü olay yaşandı. Kaybettiğimiz insanlara, hali hazırda zor durumda olanlara karşı hissettiğimiz üzüntünün yanı sıra  bir de "biz bu duruma nasıl geldik" hissi var ya? O içimizi kemiren, uykularımızı kaçıran his! İşte o çok fena. Düzeleceğimiz umudu ile asla rahat yüzü göremeyeceğimiz duygusu arasında gidip geliyoruz ve bu çok yoruyor. 
    Birazdan takip ettiğim blog arkadaşlarımın paylaştıklarını okuyacağım. Umarım hepiniz olabildiğince iyisinizdir. Ve aldığım karar gereği, ülke gündemi izin verdiği müddetçe normal yazılarımı yazacağım. Bugün Sevgili Rüya'nın (Manxcat) son yazıma yapmış olduğu yorumla karşılaştım. Yazıyı henüz okuduğunu, deprem sonrası karamsarlık dolu zamanda iyi geldiğini söylüyordu. O kadar duygulandım ki... Hani hepimiz dokunsan ağlayacak durumdayız ya? 30 Ocak'ta yazdığım o yazıyı, yazıya konu olan seyahat sırasındaki beni düşündüm, bir de şimdiki beni... 
Yine üzüldüm. Bir yandan da sevgili Rüya'nın sözleri iyi geldi, hareket gereğini hatırlattı. Aksi mümkün değil ama yine de söylemeli ki olan biteni unutmadan, ihtiyacı olana elimizden gelen desteği esirgemeden, yeri geldikçe hesap sorarak, öfkemize hakim olmaya çalışarak rutinimize dönmek zorundayız. "Normal" demiyorum zira bence tanıdığımız normal yok artık. Dilerim bu hissiyat daha iyi bir toplum olma yoluna girmemize, aklımızın başına gelmesine sebep olur. 
    Sevgiyle kalın...



30 Ocak 2023 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

     Ara ara uğrayıp takip ettiğim dostlarımın yazılarını okuyorum fakat koskoca Ocak ayında kendi adıma tembelliği kırıp bir türlü yazı giremedim. Birkaç senedir her yıl ilk yazıyı bir önceki sene okuduğum kitapların ayrıntılı listesi olarak hazırlardım. Onu bile yapamadım. Ne yazık ki bu kez bu blogda "2022'de Hangi Kitapları Okudum" başlıklı bir yazı olmayacak. 
    Yine de... Yazma konusunda tembellik yapsam da hayata karşı o kadar tembel olmadığımın altını çizmek, kendimi savunmak isterim:) Ocak ayını keyifle ders çalışarak geçirdim. Geçtiğimiz Eylül ayında Anadolu Üniversitesi AÖF'nin "İkinci Üniversite" kapsamında "Görsel İletişim Tasarımı"na kayıt olmuştum. Bir süredir düşündüğüm bir şeydi. Fakat şu salgın o kadar enerjimi düşürmüştü ki hiçbir şeye yeltenemiyordum. Resmen hayattan soğumuştum. Kendimi ayağa kaldırmak için mücadele veriyordum. Neyse ki toparlamaya başladım. Hem seyahat perilerim geri gelmeye başladı hem de işte böyle bir takım faaliyetlerle ilgilenmeye başladım:) 
AÖF kaydından kimselere bahsetmedim. Başkaları nasıl davranır bilemem ancak ben koca kadın olarak, bir normal örgün lisans eğitimi üzerine iki açık öğretimin lâfını etmekten biraz çekiniyorum. Gel gör ki bir şeyler öğrenmeyi gerçekten çok seviyorum. Kendi kendime okumak, yazmak, çalışmak çok hoşuma gidiyor. Ama iş profesyonel anlamda çalışmaya gelince orada yokum:) AÖF'ye kayıt yaptırınca kardeşime "Bak şimdi anneme söyleyeceğim, 
o da 'okuyorsun okuyorsun çalışmaya gelince faydası yok' diyecek" dedim ve aynen öyle oldu:) Güldük tabii. Çünkü annem ben dışarıda çalışmadığım için "sen de çalışmıyorsun" deyip kardeşim tam bir işkolik olduğundan "sen daha ne kadar çalışacaksın" diyen biri. Ve anlamsızca senelerdir bunu tekrarlıyor. Bu arada... Ben de çalışan bir kadındım. Karnım burnumda toplu taşımayla işe gidip geldiğim, aniden doğuma gidip doğum iznimi bile kullanamadığım, huyuma suyuma hiç uymayan memuriyet günlerim unutuluyor. İş hayatını bırakıp evime, zevklerime, gezmeye, okumaya odaklandığımdan ve bir de çocuğumu büyüttüğüm için artık kendime daha fazla zaman ayırabildiğimden sanki hayatı hep laylaylom yaşamışım gibi algılanıyor. Çevremde herkes daha geç evlendi, daha geç anne-baba oldu. Biz eşimle çok erken tanıştığımız için hayata çok erken atıldık. Bunun sıkıntısını da yaşadık. Bir noktada işi gücü bıraktım. Bir ara yine dayanamadım -eski blog dostlarım bilir- ücretli öğretmenlik yaptım. Sosyo-kültürel açıdan zorluklarla dolu bir bölgenin ortaokulunda çalıştım. Manevi açıdan tatmin edici yanları olduğu gibi, aynı açıdan çok da hırpalayıcı bir deneyimdi. Zaten ücretli öğretmenin kalıcılığı olamaz, bir süre sonra ötesine ben de yeltenmedim.  Çalıştığım süre boyunca birkaç çocuğa dahi olsa -umarım tahminimden fazladır- olumlu etki yapmış olduğumu biliyorum. O defteri de kapattım. Ardından Orhun'un sağlık problemleri geldi ve çok şükür ki geçti. Birkaç sene de kafamı o meşgûl etmişti. İşte tüm bu süreç boyunca yeni şeyler öğrenmekten hiç uzaklaşmadım. Arada AÖF Halkla İlişkiler bitirdim. Mozaik, Katı', yağlı boya dersleri aldım. Şimdi Görsel İletişim Tasarımı'na devam ediyorum. Dikkat ederseniz tamamen ilgi alanlarım doğrultusunda keyfe keder bir eğitim durumu:) MSGSÜ Sanat Tarihi, arkasından AÖF Halkla İlişkiler ve AÖF Görsel İletişim Tasarımı. Zaman zaman pratik sanat kursları. Tam bir disiplinler arası eğitim örneğiyim:) 
    Lâfı çok uzattım ancak demek istediğim şu ki Görsel İletişim Tasarımı'nı zevkle okuyorum. Bundan bahsetmemenin "İkinci Üniversite" oluşumunu bilmeyenlere, bilseydi tercih edeceklere haksızlık olacağını düşündüğüm için oluştu bu yazı. O yüzden niye memnun olduğumu anlatmak istiyorum. 
    Eğer bir üniversite bitirdiyseniz, tekrar sınava girmeden, Anadolu Üniversitesi "İkinci Üniversite" seçeneklerinden birine kayıt yaptırabiliyorsunuz. Ben bir süredir açık öğretim Antropoloji okumak istiyordum. Bazı arkadaşlarım "sınava girip normal üniversiteye gitsene" diyorlar ancak cidden yollara düşmeye, yeni insanlarla muhatap olmaya mecalim yok. Genç birinin öğrencilik hakkını almak da doğru gelmiyor. Mütevazi olamayacağım, sınavı kazanırdım:) Yeğenim de sınava hazırlanıyor ve neyin ne olduğunu biliyorum. Hadi kazandım gittim diyelim, ben inek bir öğrenciyim, sınıfta dereceye girip çok sevdiğim gençlerin tepkisini çekmek istemem:) Dayanamam çalışırım çünkü. En iyisi açık öğretimdir, kendi kendime okurum dedim. İnceledim ve gördüm ki İkinci Üniversite kapsamında Antropoloji yok. Ben de Görsel İletişim Tasarımı'nı seçtim. Ve özellikle ilk yılın derslerinin Sanat Tarihi ile ne kadar uyumlu olduğunu gördüm. İşin teknik kısmında ne yaparım bilmiyorum, belki ek kurs vs.alırım ancak şu an her şey iyi gidiyor. Zaten senelerdir ilgilendiğim konuları -örneğin Estetik- bu kez farklı hocalardan dinlemek çok keyifli. Dikkat ederseniz "dinlemek" dedim. Her ünite için canlı dersler var ve bunları Eskişehir Anadolu Üniversitesi akademisyenleri veriyor. Biliyorsunuz, Eskişehir Anadolu Üniversitesi ülkemizin en iyi eğitim kurumlarından biri. Bu üniversitenin alanlarında isim yapmış hocalarını tanımak harika. Vakitlerini ayırıp bazen evlerinden, bazen okuldan canlı yayın açıyorlar. O sırada katılamazsan daha sonra kayıtları izleyebiliyorsun. Süre kısıtlı olduğu için fazla soru-cevap yapılamasa da konu üzerinde sesli değil ancak yazılı olarak interaktif bir iletişim sağlayabiliyorsun. Zaten devamlı "Sormak ya da eklemek istedikleriniz varsa bize mail atabilirsiniz, Eskişehir'e geldiğinizde okulu ziyaret edebilirsiniz" deniyor. Öğrenciler belli bir yaşta, belli birikime sahip kimseler olduklarından kısıtlı da olsa konu ile ilgili verimli yorumlar yapılıyor. Kitap, film önerileri oluyor. Asla boş muhabbetler dönmüyor ki bu bence şahane bir şey. Hocalar ağız alışkanlığıyla tam "Evet çocuklar!" derken "Çok özür dilerim, sevgili arkadaşlar demem lâzımdı" şeklinde konuşuyorlar:) Benim için, Mimar Sinan Güzel Sanatlar gibi katı akademik geleneğin sürdüğü bir okuldaki eğitimin ardından farklı hocalardan benzer konuları dinlemek çok iyi oldu. Bakış açım biraz daha genişledi. Bu blogda dahi sanat konularında yazarken kendi hocalarımın dediğinin gram dışına çıkmaktan endişelenirdim. Eskişehir Anadolu ekolünü ucundan kıyısından da olsa tanımak, o katılığımı kırmama sebep oldu. Gerçi çok da zıtlık yok. Örneğin "Görsel Estetik" dersini anlatan ressam Mustafa Toprak hocamız, sanatta yeterliliğini MSGSÜ'den almış bir sanatçı. Her şey benim açımdan çok keyifli yani. Takdir edersiniz ki sadece verilen üniteleri çalışıp geçmiyorum. Zaten her zaman okuduğum, incelediğim konular olduğu için dışarıdan da epeyi bir araştırma yapıyorum. Sayelerinde yeni kitaplara, yeni isimlere de ulaştım. Ve internete sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu bir kere daha anladım. AÖF Halkla İlişkiler'i okuduğumda sadece kitap okunup sınava giriliyordu. Şimdi okulun web sitesinden sana ait sayfaya giriyorsun, istediğin dersi çalışıp canlı ders kayıtlarını tekrar izleyebiliyorsun. Testler çözüyorsun, kitapları pdf olarak indirebiliyorsun, deneme sınavlarını kullanıyorsun. İstatistiksel olarak durumunu da görüyorsun. Şu kadar çalıştın, bu kadar çözdün gibi... Sınav belgesini de buradan indiriyorsun. Tek sorun, kitaplarda imlâ hatalarının çok olması. -de, -da kullanımı tam bir facia ve ben bu konuya takıntılıyım:) Kaptırmış içimden okurken imlâ hatalarıyla karşılaşmak bütün ritmi bozuyor. Bunun için okula mail atmayı düşünüyorum. Çünkü bu kadar emek verilmiş, verimli bir sisteme bu hata yakışmıyor.
    Bir yarı dönemi tamamladım. Final notları belli olmadı ama vizeler iyiydi. En düşük notu "Ben bunu havada karada yaparım" diye böbürlenip çalışmadığım, sadece ders kayıtlarını izlediğim Mitoloji ve Din dersinden aldım:) Öyle çok da hava atmayacaksın. Mezopotamya tanrılarının hepsini birbirine karıştırdım, mitolojik hikâyelerini okumadığım için zorlandım. Mart ayında ikinci dönem başlayacak. Yeni dersleri heyecanla bekliyorum. 
    Bu eğitim sayesinde yeni kitaplar, yeni filmler, yeni isimler tanıdığımı söylemiştim. Bir hareket, bir seçim ne güzel açılımlara sebep oluyor değil mi? Okul sayesinde aklıma gelen bir başka şey de Eskişehir gezisiydi. Onu da yaptık:) Okula gitmedim ama Eskişehir'e gittik ki onu bir sonraki yazıda anlatacağım. Bu sene kitap fuarında gezerken "Avare Adımlarla Eskişehir" diye bir kitaba rastlamıştım. Ben onu normalde de alırdım ama Levend Kılıç ismini görünce "Yahu kimdi bu Levent Kılıç" diye düşünmeye başladım. O zaman dersleri yeni yeni çalışıyordum. Canlı derslerde Alper Altunay'ın devamlı "Levend Kılıç hocamız" dediğini, ona işaret ettiğini hatırladım. Hemen hem o kitabı, hem de bir başka kitabını aldım. Adım Adım Eskişehir'i tren yolculuğu sırasında okudum. Eskişehir'e bir kaç kez gitmişliğim var. Eşim de aynı şekilde. Ancak Orhun henüz görmemişti. Ben de devamlı "Bir gidip görmedin" diyordum. Zira severim bu kenti. Hoş biz de çocuğu yanımıza almamışız ama üniversite öğrencisiyken kendisi gidebilirdi:) Orada okuyan arkadaşları vardı. Hattâ bir sene o Tallinn'de normal okurken bile sınıfına Erasmus'la Eskişehir'den gelen öğrenciler olmuştu, halâ görüşür. Yine lâfı uzattım, yani bu kez onun da boş bir zamanına denk getirerek, anne-oğul iki günlüğüne Eskişehir'e gittik. Odunpazarı Modern Müze'yi görmek istiyordum ve açılışından bu yana araya salgın girmişti. Hızlı treni de denemek istiyordum. E hocalar da devamlı "Eskişehir'i gelin görün vs." dedikçe bir seyahat kıpırtısı başlamıştı. Gittik, geldik. Şahaneydi. Evden çıkmamızla Eskişehir'e varmamız bir oldu sanki. Bizim ev metrobüs durağına çok yakın, Söğütlüçeşme metrobüs durağı da tren istasyonuna çok yakın. Pıt pıt oradan oraya atlayıp Eskişehir'e geçiverdik. Bir sonraki yazıda anlatacağım.
  Bende bu sıra durumlar böyle... Bundan sonra daha sık yazı gireceğimin ümidiyle herkesi selamlarım efendim! 

    

30 Aralık 2022 Cuma

2022... SENİ GÜZEL UĞURLAMALI...

     Seneyi güzel bir seyahatin mutluluğuyla kapatıyorum dostlar! Geçtiğimiz hafta 2 gün Helsinki'de, 2 gün Tallinn'deydik. Evet, yine Tallinn:) Orhun iki aydır oradaydı. Film festivalinde çalıştı, bir-iki ufak tefek proje içinde yer aldı, arkadaşlarıyla, hocalarıyla görüştü. Son senesine denk gelen salgın sırasında okuldan aniden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Tezini uzaktan tamamlamıştı. Bu geri dönüş ona iyi geldi. Biz de çok sevdiğimiz Tallinn'i tekrar ziyaret etmek için bahane yarattık, gidelim gezelim Orhun'la birlikte dönelim dedik. Araya Helsinki'yi de kattık. 
    Daha önce Tallinn'i defalarca kez yazdım. Helsinki hakkında da bir yazım var. Yani şimdi tekrar uzun uzun anlatmam gereksiz olacak. 2019 yılındaki Helsinki gezisini ve Tallinn'e dair ilk yazının linkini en sonda paylaşacağım. Okumak isteyenleri bu yazılara beklerim efendim. Şimdi bir miktar fotoğrafla kısa kısa anlatmak, seyahat ateşini canlı tutmak isterim. Zira bende bir süredir cılızdı o ateş. Ve bundan hiç hoşlanmıyordum. 

    Sabah uçağıyla yola koyulup öğlen saatlerinde vardığımız Helsinki'de şöyle hafif karlı bir hava karşıladı bizi. Kuzey ülkesidir malûm, 1-2 saat sonra gökyüzü iyice kararacaktı.
    Soğuk mu derseniz? Çok soğuktu diyemem. Biz oradayken hava sıcaklığı -2 ile +2 arasında gidip geldi. Fakat yine de üşütür müyüz, hasta olur muyuz diye endişelendim çünkü hepimizin deneyimlediği  gibi ülkemizde halâ ılık günler yaşıyoruz. Bünye henüz soğuk havaya alışmış değil. Neyse ki olaysız döndük. 
Sadece dudağımda uçuk çıktı, o kadar :)
     
 
    Bu sefer gezimiz tamamen yürümek ve yemek içmek üzerine kuruluydu diyebilirim. Tallinn'in görmediğimiz bir tek müzesi yok. Kimilerini 2'şer kere ziyaret ettik hattâ. Finlandiya'da ise Tasarım Müzesi'ni görmüş ve çok beğenmiştim. Bu sefer, en azından Güzel Sanatlar Müzesi'ni gezeriz dedim ancak o da tadilattaymış. Diğerlerinin giriş ücretlerinin Euro bazında bize göre yüksekliği de gündemde olunca bu kez bağrıma taş bastım ve şehir gezmesine verdim kendimi. Zaten yeni yıl geliyor diye her yer ışıl ışıldı. Kuzey ülkelerinin insanı pek dindar olmasa da Noel esintisi yok değildi. İlk akşam Helsinki Katedrali'nin önünde kurulan Christmas Market'te epeyi bir vakit geçirdik.


    Aşağıdaki fotoğrafı ibret-i alem olsun diye ekliyorum. Eşim bunu çekti ve "Acayip güzel oldu" dedi. Peki arkamdaki o çifti ne yapacağız? :) Erkekler kusura bakmayın ama neden böyle oluyor? :) Orhun'a "Fotoğraftaki insanları silsene" desem o da üşenir şimdi. Neyse ki Instagram kullanmayı bıraktım da çok umursamıyorum. 
Siz blog dostlarım da bizi idare edersiniz artık. Burası başka bir dünya, burada önemli olan içerik. Öyle değil mi?

    Helsinki'deki ikinci günümüzde kahvaltımızı Regatta'da yaptık. Bir balıkçı kulübesinden dönüşen kafeyi o kadar çok sevmiştim ki ayrılırken hüzünlenmiştim ve bir daha yolumun düşmesi için dilekte bulunmuştum. Ve oldu! 
Artık üçüncü kez olacağını zannetmiyorum:) Eşimin bu şehre ilk gelişi olduğu için sevdiğim ve tekrar görmek istediğim neresi varsa sürükledim onu.

    
 
   Bu fotoğrafı da diğerlerinin neredeyse hepsinde kapkara bir kabanla olduğum için, değişiklik olması amacıyla ekliyorum. Sabahın erken saatlerinde soğuktan şişmiş olan yüzümün kusuruna bakılmasın. Regatta'nın içinden. Eski eşyaları bir parça azaltmışlar. Birkaç sene önce daha tıklım tıkış doluydu. 
Tarçınlı çörekler ise halâ taze ve mis kokulu...


    Aşağıdaki fotoğrafı ekleme sebebim ise arkamda görülen buz parçalarıyla dolu denizde bir kadının yüzüyor oluşu. Başımın arkasında kalmış görünmüyor ancak şunu hayal edin: Biz soğukla baş etmeye çalışırken orta yaşlı bir kadın sanki yaz mevsimindeymişiz gibi yürüdü ve suya girdi. Kuzey insanları alışık tabii. Tam bilemiyorum, 
ya sauna öncesinde ya da sonrasında soğuk suya giriyorlar da işte düşününce ister istemez bizim içimiz titriyor. 


    "Mutlaka görmelisin" dediğim yerlerden biri de "Taş Kilise". Orijinal ismiyle "Temppeliaukio"...  Bugün konser binası olarak kullanılan bu mekâna bayılıyorum. Ayrıntılı bilgi ve daha fazla fotoğraf için 2019 yılındaki yazıma, yani en sondaki linke muhakkak tıklamalısınız. Şehre ait daha aydınlık görüntüler de orada. Çünkü o zaman daha soğuktu fakat hava şahane berraklıktaydı.




Yürüdük, yorulduk, üşüdük. Şimdi ısınma vakti. Kapanma saati gelmeden, 1889 tarihli eski kapalı markete koşturduk. Önceki ziyaretimde çok kalabalık olduğu için yer bulamadığım meşhur çorbacıda aldık soluğu. 
Balık çorbası bitmişti. Gulaş olsun o zaman dedik. Çorbacının şöhretinin haksız olmadığına karar verdik.


    Ve Oodi... Şehrin en yeni kütüphanesi. Şehrin 101.bağımsızlık yılında yöneticilerin halka hediyesi. Tam bir yaşam alanı. Okuyanlar, müzik yapanlar, dikiş dikenler, bilgisayarları kullananlar, sadece oturup vakit geçirenler... Genç, yaşlı, çoluk çocuk... Biz de burada epeyi bir vakit geçirdik. Daha fazla fotoğraf için yine diğer yazıya tıklanması gerekmekte. Daha önce bol bol fotoğraf çektiğim için bu kez sadece anın tadını çıkarmayı tercih ettiğimi belirtmek isterim.


    Ve 3.gün Tallinn'e... Helsinki-Tallinn arası 2 saat süren keyifli gemi yolculuğu... Bir ara gemideki free shop'u gezmenin haricinde, Baltık denizinde tatlı tatlı yol alırken ikimiz de kitaplarımıza gömüldük. Sıcak şarap eşliğinde Ishiguro cümleleri... Ne keyif!


    Canımız Tallinn'imiz halâ çok güzel, çok romantik. Eski şehir bölgesinin girişinde yer alan çiçek pazarı halâ rengârenk. Bir yerde, zamanında Helsinki'nin Tallinn'e rakip olması amacıyla kurulduğunu okumuştum. Doğrudur. Şehri kuranlar sonuçtan memnun kaldı mı bilemem ama bugün bir turist gözüyle Tallinn'in Helsinki'den daha sıcak, daha samimi, daha estetik, tarihi açıdan daha korunmuş olduğunu söyleyebilirim. Eski Helsinki evlerini görmek için ufak bir bölgeyi ziyaret etmek gerekiyor. Tallinn'de ise çoğu sokak zamanda yolculuk hissi yaratıyor. Ki bunlar asla yıkık dökük değiller. Pırıl pırıl, halâ yaşanan evler. Önceki Tallinn yazılarımda ve artık kullanmadığım ancak açık olan Instagram hesabımda bol fotoğraf mevcut. 
    
    Tallinn'in Old Town bölgesi en iyi korunmuş Ortaçağ mekânlarından biri. Christmas Market'i ise daha önce ödül almış küçük, sevimli bir pazar yeri. Her iki gecemizde de uğramadan yapamadık. 


    Örneğin evlerden biri... En güzeli değil. Ama yine de beni etkiledi. Şehrin her bölgesinin böyle olduğu düşünülmesin. Eski SSCB zamanından kalma binaların olduğu bölgeler de var, yeni teknolojiyle yapılmış evlerin olduğu bölgeler de var. Ancak hepsi uyum içinde. Son gidişimizden bu yana imar işlerinin arttığı, yeni alışveriş merkezlerinin, yeni evlerin yapıldığı, hattâ ahşap geleneğin aksine tasarımlarda metalin gözle görülür şekilde kullanıldığı, bazen ahşapla yan yana kullanıldığı, fütüristik açılımlar yapıldığı bir gerçek. Yine de eski ve yeni uyum içinde. Bunu başaranlar da varmış dedirten cinste. Anlatımımı fotoğrafla destekleyemiyorum çünkü pek çekmedim, çektiklerim de başarılı değil. Görmek lâzım.


    Tallinn'de en sevdiğim kitapçıya uğramasam olmazdı. Burası bir sahaf aslında. Daha önce eski resimli masal kitapları gibi kitaplar aldığım oldu. Bu kez kitap almadım ama her zamanki gibi eski rozetlerin olduğu kutuyu karıştırdım. Dayanamayıp birkaç tane daha aldım. Hepsini de kullanıyorum. Zamana direnmişler, bugüne gelmişler, kazaklarımın gömleklerimin yakasını süslüyorlar. Keyifle taşıyorum. 

    Ve tabii antikacılar çarşısı. Ne olacak benim bu eski merakım bilmem? Bu tip mekânlarda vakit geçirmeye bayılıyorum. Hele farklı bir ülkede oldu mu o ülkenin yaşanmışlıklarına dair ipucu verdiği için ayrı dikkatimi çekiyor.

    Biz gezdik, gördük, keyifli vakitler yaşadık ancak hepimiz çok iyi biliyoruz ki dünyanın başka yerlerinde savaşlar sürmekte. Tallinn'de çok sevdiğim tarihi Cafe Maiasmokk'un karşısında yer alan Rusya Büyükelçiliği'nin önünde böyle bir görüntü mevcut. Rusya'nın Ukrayna karşısındaki tutumunu protesto etmek isteyenlerin tepkisi yazıya dökülmüş. Normalde doğru dürüst polis görülmeyen şehirde binanın önünde bir polis arabası nöbet tutmakta. Bu durum benim kafamı kurcalıyor. Kendi hayatımı sorunsuzca yaşamak isterken aslında sorunların hiç bitmediğini bilmek kötü hissettiriyor. Hattâ ikiyüzlü hissettiriyor. Elimizin uzanabildiği kişiler var, uzanamadıklarımız var. Hepimiz için böyle. Herkese ulaşabilmemiz mümkün değil. Bir yandan kendi hayatımızı da yaşamak durumundayız. Şimdi tam açıklayamadığım, dillendirmeyi beceremediğim bir keyifsizlik hali ki korkarım asla bitmeyecek. Kötülerin sıradan insanın sırtına yüklediği ağırlıktan nefret ediyorum. 

    Öff! Güya ben bu blogda hep güzel şeyleri yazacaktım. Arada bir ipin ucu bir miktar kaçıyor böyle. 
Velhasılıkelam sevgili dostlar! Gözlemlerime göre Helsinki halâ güzel, Tallinn ondan kat kat güzel. Her iki şehirde de turistik faaliyetler artmış. Müzelerin giriş ücretleri artmış. Açık olmayan bazı tarihi binalar ziyarete açılmış. 2016'da ilk gittiğimde işaretlemek için ismini zorlukla bulduğum sahaf dükkanı "Fotoğraflarınızda bizi etiketleyin. #raamatukoi" diye yazı asmış. Çok fazla gezen var. Yabancı turist çok. Türk turist az. Uzakdoğulu ve Asyalı hakimiyeti dikkat çekiyor. Sanırım insanlar salgındaki kapanmaların acısını çıkarıyorlar. Her iki şehirde de kış mevsiminde akşam çok erken saatte sokaklarda in cin top oynardı. Bu değişmiş. İnsanlar dışarıda daha fazla vakit geçirir olmuş. Yeni restoranlar, kafeler açılmış. Toplu taşıma ücretleri de 1 ya da 2 Euro civarı artmış. Tallinn'de resepsiyonun olmadığı, her işini makinelerle hallettiğin yeni nesil oteller çoğalmış. Sokaklarda elektronik kuryeler gezer olmuş. O an soğuktan telefonumu çıkarıp fotoğrafını çekemedim, elektronik kuryeyi görünce çok şaşırdık. Piti piti adres arıyordu. Küçücük bir şey.  Bir an "Taşımayı da bunlar yaparsa insanlar ne iş yapacaklar" diye düşünüp dehşete düştüm ancak o sırada esen rüzgâr ve yüzüme yüzüme çarpan kar, böyle soğuk ülkelerde tercih edilebilir bir durum olduğunu hatırlattı. Kaçınılmaz bir değişimin içinde olduğumuz kesin. İnsanlığın hayrına olmasını diliyorum. Aslında oldu olacak her işi robotlar halletse, biz sadece gezsek, görsek, iletişim kursak ne güzel olur değil mi? Abarttım mı? Bence abartmadım. Yeni bir yıla girerken dilek dilemek hakkımız. Bu yazıyı okuyan herkes için dileklerinin gerçek olacağı şahane bir yıl temenni ediyorum. 2023 hepimize güzellikler getirsin. 
Yazının son fotoğrafından size el sallıyoruz. Sevgiyle efendim...







   *Sağda yer alan "Etiketler" bölümünde, Tallinn başlığı altında, şehre dair diğer yazılar bulunmaktadır.


1 Aralık 2022 Perşembe

İLK FOTOĞRAF...

    Birkaç gün önce basılı ilk fotoğrafın görüntüsüne rastladım. Bunu ilk kez görüyordum ve daha önce nasıl olup da merak etmediğime çok şaşırdım. Çünkü fotoğraf makinesi artık cebimizde ve biz gerekli gereksiz devamlı görüntü kaydediyoruz. Hattâ o fotoğrafları internet ortamında başkalarıyla paylaşıyoruz. Ve ben -bir süredir ihmâl ettim ancak- elimde maddi olarak kalmasını istediğim fotoğrafları muhakkak bastırıyorum. Görüntü kaydetmeye önem veriyoruz yani. Hâl böyleyken tarihteki ilk fotoğrafı daha önce görmemiş olmama, merak etmemiş olmama şaşırdım. Neyse ki bir şekilde karşıma çıktı. İlk basılı fotoğraf bu efendim:

    Tarih 1826. Neredeyse 200 sene öncesi... Görüntüyü kaydetmeyi başaran kişi Joseph Nicephore Niepce. Varlıklı bir ailede doğmuş, bu yüzden kendini rahatça bilime, araştırmaya adamış bir Fransız. Bir süre Nice yöneticiliği de yapmış ancak bu görevi bile araştırmalarına vakit ayırmak için bırakmış. 
    Camera Obscura'yı bilir misiniz? Bu "Karanlık Oda" denebilecek bir düzenektir. Ben lisans eğitimim sırasında öğrenmiştim. Çünkü kullanan ya da ilgilenen ressamlar vardı. Herhangi bir kutuya delik açıp ışığın bu delikten geçmesini sağladığınızda, arkadaki görüntü ters şekilde kutunun içinde belirir. Bu durumu ta Antik Çağ zamanlarında keşfeden insan, önce camera obscurayı gerçeğe yakın çizimler yapmak için kullanmış ve yıllar içerisinde "Mercek eklesem ne olur? Görüntüyü nasıl sabitleyebilirim?" gibi sorularla adım adım bugünün fotoğraf makinesini oluşturmuştur. Basit bir camera obscura düzeneğini herkes hazırlayabilir. Şu anda, Orhun küçükken neden denemediğimi sorguluyorum. Her neyse... Konumuza dönecek olursak... Bugünün fotoğraf makinesinin atası camera obscuradır. Günümüze ulaşan yolda Niepce, camera obscura kullanarak görüntüyü sabitleyen ilk kişi konumundadır. Daha önceki deneylerde görüntü silinmiş. Niepce ötekini denemiş, berikini denemiş, en sonunda bitümüyle kaplı, cilalı kalaylı bir levha üzerine silinmeyen görüntüyü basmayı başarmış. Les Gras'daki aile evlerinin bir penceresine yerleştirdiği kamera, bunun için 8 saat pozlama yapmış. Evin bulunduğu yeri, manzaranın bugününü merak ettim ve küçük bir internet araması yaptım. Ev bu imiş:

    Aman fotoğrafı aldığım sayfanın linkini eklemeyi unutmayayım. Zira insanlar gidip araştırmışlar, ortaya güzel bir yazı ve video kaydı çıkarmışlar. Meğer bu ev bugün ziyarete açıkmış. Şu adresten konuyla ilgili sayfaya ve diğer fotoğraflara ulaşabilirsiniz: https://petapixel.com/the-first-photo/
    Ömrünü bilime adamış Nicephore Niepce -ki kardeşiyle birlikte ilk içten yanmalı motorlardan birini keşfeden de kendisi- tüm varlığını araştırmalarında harcayarak yokluk içinde hayata veda etmiş. Bir süre, kullanılabilir ilk fotoğraf makinesi sayılan aletin yaratıcısı Mande Daguerre ile çalışsa da her zaman olduğu gibi kıymet bilmezliğe kurban gitmiş. Neyse ki oğlu, Daguerre ile ortaklığı sürdürerek Fransız hükümetinin maddi desteğine hak kazanmış.
   Fotoğrafın akıbetini de merak ettim. Bir süre kayıpmış. Fotoğraf tarihçisi Helmut Gernsheim, bir dedektif gibi iz sürerek 1952 yılında "Les Gras'daki Pencereden Görünüm"e ulaşmış. Fotoğraf bugün Texas Üniversitesi koleksiyonunda özel şartlarla korunmaktaymış. 
    Fotoğraf çekmek bugün bizim için oldukça sıradan bir eylem. Bu uğraştan aldığımız keyfi yıllar içinde gelişim anlamında kafa yoranlara borçluyuz. Bu yazıyı telefonumla en son hangi fotoğrafı çektiysem onu paylaşarak bitirmek istedim. Annemin göz doktorundan aldığım reçetesini çekmişim:) Dolayısıyla paylaşamıyorum. Annemin gözlük numarasını ne yapacaksınız? Saçma olur:) O zaman WhatsApp'tan bana en son ne gönderilmiş, ona bakayım dedim. Orhun bir Twitter görüntüsü yollamış. Twitter'da yer almış olsa da siyasi içerikli olduğu için hadi onu da paylaşmayayım. Bu sefer son ekran görüntüsüne yöneldim. Bazen bir şeylerin ekran görüntüsünü alıyoruz ya hani? Teknolojinin geldiği noktaya bakar mısınız? Eh onu paylaşayım madem. Spotify 2022 dökümümden bir görüntü almışım en son. Niye diyeceksiniz? Belki burada kişisel Spotify yıl sonu değerlendirmemi paylaşıp bir yazı yazarım diye düşünmüştüm:) Buyurunuz: 

    Son fotoğraflar gönlüme göre çıkmasa da bu ekran görüntüsüyle fena bir yazı sonu olmayacak gibi:) 
Yapay zeka beni "Detaycı" olarak değerlendirmiş. Bir sanatçıyı sevdiğimde kataloğunu tüm yönüyle öğreniyormuşum. Keşfettiğim her sesi ve bilgiyi adeta içime çekiyormuşum. Hakikaten öyle, orada dinlediğim şarkıcının her albümünü teker teker inceliyorum. Yıllarına bakıyorum, hangi şarkıların olduğuna bakıyorum, unuttuklarımı hatırlıyorum, yenilerini öğreniyorum. Kitap okurken, film izlerken de böyle. Bir ayrıntıya takılıp anında araştırıyorum. Yazarın, yönetmenin, şarkıcının, ressamın, bilim insanının hayat hikâyesine göz atıyorum. Spotify da hakkımı teslim etmiş:) Tabii bu bir yandan korkutucu bir şey aslında. Internet üzerindeki her işlemimiz profilimizin oluşturulmasına yarıyor. Teknolojinin ulaştığı nokta inanılmaz, ulaşacağı yeri hayal etmek ise 
bir yandan ürkütücü bir yandan heyecan verici. İlk fotoğrafın dumansı görüntüsünden, digital ortamda dinlediğim şarkılarla belirlenmiş analizin net görüntüsünü almaya... Şaşırmamak elde değil!
    


15 Kasım 2022 Salı

DÜŞÜNME MEVSİMİ İNLETEN RENGİ... *

     Emektar laptopum nihayet tamir edildi. 15 yıla yakın bir süredir benimle ve son zamanlarda iyice teklemeye başlamıştı. Her işlemi yapamıyordum. Kesinlikle yeni bir laptop almak da istemiyordum çünkü kendisinden çok memnundum. Hâlden anlayan bir tamirci buldum. Elimdekinin Lenovo'nun en başarılı modellerinden biri olduğunu, ayırabildiğim bütçeyle alacağım yeni bir makinenin bunun yerini tutmayacağını söyledi. Derledi, toparladı. Ve şimdi umarım birkaç sene daha canım dostumla beraberiz. Evet, çok sevdiğim eşyaları canlı zannediyorum:) Bu hiç de hoş olmayan bir durum aslında. Yok yere duygusal bir yük. İşin duygusallığı bir yana, bu devirde gereksiz yere para harcamak da akıl kârı değil. Bu ara bir de telefonumu değiştirmek zorunda kalmıştım. Yani laptopumun tamir edilebilirliği beni her açıdan mutlu etti. O zaman artık daha sık yazı yazabilirim. Bir dakika! Yazabilir miyim? Bilmiyorum! Pek kısa olmayan bir süredir enerjim epeyi düşüktü. Bazen insanın çok fazla düşündüğü, gerekli/gereksiz hüzünlendiği zamanlar olur. Böyle bir dönemdeydim. Gerekli hüzünlerim vardı, gereksiz hüzünlerim vardı. Kimini yolcu ettim, kimi hâlâ mevcut. Yine de... Sanırım ufak ufak toparlıyorum. 
    Toparlamak için harekete geçmek şart. O zaman evi baştan aşağı boyatalım dedim. Hiç de sevmem ama boyanın zamanı çoktan gelmişti. Salgın zamanı tembelliğinden uzaklaşmak gerekiyordu. Hazır Orhun birkaç aylığına Tallinn'e gitmişken, hane halkı sayısı ikiye düşmüşken işe koyulduk. Taşınır gibi her şey yerinden oynayıp tekrar elden geçirildiği için benim açımdan ayak altında gezen insan sayısı ne kadar az olursa o kadar iyiydi, zira bu tip işlerde biraz sinirli oluyorum:) Renkleri tamamen değiştirdik. Mutlu sarılar, karizmatik griler, salda mavileri havada uçuştu.  Bir haftaya yayılan bir boya-tadilat işlerine girişip yorulduk ama renk değişimi bana iyi geldi.
Fotoğraf gerçek tonları yansıtmıyor olsa da şöyle ufak bir örnek ekleyeyim. 

    Buralardan uzak kaldığım süre içinde küçük bir de Selanik gezimiz oldu. Schengen vizesini Yunanistan'dan almıştık ve henüz bir yere çıkamamıştık. Açılışı yapalım dedik. Bu sonbaharın en güzel günleriydi sanırım. 

    Selanik bize hep iyi gelmiştir. Kendimizi en rahat hissettiğimiz, özlediğimiz kentlerden biri... Ekim ayına göre hava da çok güzeldi. Kafeler, restoranlar yine hayattan keyif almayı bilen Yunanlarla doluydu. Önceki yıllara göre Türk turistin azlığı dikkat çekiyordu. Avrupalı turistler ise bir o kadar artmış. Profitis Ilias Kilisesi'nin bahçesinde "The End Of The F...ing World" dizisinin başrolündeki Alex Lawther'e rastladım. Ana kapının karşısındaki bankta bağdaş kurup oturmuş kitap okuyordu. Böylesi bir turistlik hoşuma gittiği için internete girip Lawther'ü inceledim. Tarih okumayı planlamış ancak oyunculuğa yönelmiş. Bir Bizans kilisesinin bahçesinde vakit geçirdiğine göre, Yunanistan öncesinde veya sonrasında İstanbul'a uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüm. Anlaşılan tarihe meraklı bir İngiliz olduğundan Atatürk'ü de tanıyor olmalı. Atatürk'ün evine gidip gitmediğini merak ettim. Bizler için önemli bir mekân orası. Ancak yabancı turistler açısından düşününce Atatürk ve döneminin Selanik'i hakkında ne denli yeterli olduğunu sorguladım. Biraz bilgi sahibi olmadan gitmek ve anlamak zor gibi. Niye Alex Lawther'le konuşup ondan öğrenmediğimi sorabilirsiniz ancak ünlüleri rahatsız etmek, fotoğraf çektirmek gibi hareketlere girmeyenlerdenim. Dikkatlice bakmam bile. Çünkü ben ünlü olsam böyle isterdim:) Üstelik çocuk dalmış kitap okuyordu. Belki bir Selanik rehberi, belki Bizans mimarisi hakkında bir kitap... Entelektüel oyuncuları severiz. 
    En son gördüğümüzden beri Selanik pek değişmemiş. Liman tarafı düzenlenmiş. Haberlerden görmüşsünüzdür, bu noktadan İzmir-Selanik feribotları ulaşıma başladı. 

    Selanik'te yine geç saatlere kadar sokaklar canlı. Şehrin eski Müslüman bölgesi Ana Poli'de çok şirin bir evde konakladık. Eski evimiz güzeldi güzel olmasına ama biz daha çok dışarıda, kalabalıklar içindeydik. 
    İşte böyle... Bu sonbaharın keyiflerinden bahsetmek istedim. Aslında Kasım ayı da ben ve yakın çevrem için neşeli bir aydır. Bu ay -benimki de olmak üzere- çok fazla doğum günümüz vardır ve kutlamalar yaparız ancak bu yıl teyzem rahatsız olduğundan, tedavisi sürdüğü için ister istemez tatsızız. Kafamın karışıklığı biraz da bundan. Her şey yaşama dair diyerek tevekkül gösteriyoruz ve devam ediyoruz. Ancak herkes çok iyi bilir ki böylesi ailevi durumlarda eskiler, yeniler, her olan biten, olacak olan kafanı kurcalar. Bizim coğrafyada, kişisel huzursuzluğun yanına bir de asla yok olmayan toplumsal huzursuzluklar eklenir. Dimdik ayakta kalabilene ne mutlu. 
Ben de ayaktayım. Buradayım. Ve bazen uzaklaşsam da bu mecrayı ihmâl etmemeye niyetliyim.



*Sonbahar / Ahmet Hamdi Tanpınar