26 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (23)

JACQUES-LOUIS DAVID (1748-1825) - HORASLAR'IN YEMİNİ 


     "Bir Ressam, Bir Resim" serisine başladığımdan bu yana, 22 yazının okunmasına yönelik çıkardığım sonuç, Rokoko üslubuna ait resimlerin en sevilenler olduğu. Rococo tablolar seviliyor. Onlar aristokrat sınıfı anlatan resimler, sarayların ihtişamını gösterenler, havailiği, uçuculuğu ön plana çıkaranlar. Eğlenmeye, en güzel kumaşlarla yapılmış giysiler giymeye, biraz boş vermeye ihtiyacımız var demek ki. Fakat ters bir günümdeyim sanırım, huysuzluk yapacağım, bu hafta Rokoko'ya zıt gideceğim,  Rokoko'ya tepki olarak doğmuş Neoklasizm'den bir örnek vereceğim:) 
    Serinin 23.resmi "Le Serment des Horaces". Yani "Horaslar'ın Yemini". Neoklasizmin önemli temsilcilerinden Jacques-Louis David'e ait, bugün Louvre Müzesi'nde sergilenen, 1785 tarihli yağlı boya bir tablo. Tarihe dikkat çekmek isterim: Fransız İhtilâli'nin 4 yıl öncesi. Jacques-Louis David devrim yanlısı bir isim. Devrim ilkelerini yansıtan tablolar yapması son derece doğal. Tıpkı bu resimde olduğu gibi...
    Resimdeki konu Antik Roma dönemine ait yaşanmış bir olayın bir anına ait. 18.yy'da başlayıp bir sonraki yüzyılda da etkisini sürdüren Neoklasik dönemde antik dünyaya büyük bir ilgi vardı. Antik Yunan ve Roma'ya dönüş vardı. Çünkü arkeolojik kazılar başlamıştı. Herculaneum, Paestum ve Pompei'den çıkan her bir kalıntı merakla beklenmekteydi. Antik dünyanın evrensel değerleri, antik çağ eserlerinin yalınlığı sınırlı saray ortamının cafcafından çok uzaktı. Bu özellikler yaklaşmakta olan devrimin değerleriyle örtüşüyordu. Öyleyse yalın çizgilerle, evrensel ahlâki değerleri yüceltmekle, yapay hayatların üslubundan vazgeçelim, gerçeklere dönelim. İşte Neoklasizm! 
    Yazının görseli olan ünlü tablodaki Horaces Kardeşler, eski Roma'nın kahramanları. Roma ve Alba şehri arasındaki savaşı bitirmek için onlar seçilmişler. Bu savaşta ordu yok. Her iki şehirden üçer erkek kapışacak. Alba'nın savaşçıları da yine üç erkek kardeş. Roma'nın savaşçısı olan üçlüyü vatan uğruna savaşmak için babaları karşısında yemin ederken görüyoruz. Kahramanların duruşları sağlam. Vatan için kendini feda etme hissini, devrime yakın yıllarda şekillenen yeni ahlâkçılığı, Stoacılar'a özgü kendini denetleme özelliğini ve Spartalılar'ın sertliğini yansıtan bir sahne bu. Arka planda Toscana tarzı, dor sütunlu, derinliği olmayan sade bir mekan görünmekte. Neoklasik resimlerde mimari önemli. Figürler antik bir lahitteki kabartmalar gibi mekanın önünde paralel şekilde dizilmişler. Işık sağ alttan geliyor. Keskin yatay ve dikeylerlerle sağlanan düzen, mızrak ve kılıçların diyagonalliğiyle bozulup hareketlendirilmiş. Erkek figürlerin kaslarına dek belirtilen güçlü duruşlarıyla, sağ tarafta ağlayan ve erkeklere göre biraz daha arkada, biraz daha ufak betimlenen kadınların duygusallığı zıtlık yaratmış. Aslında kadınlar ağlamakta haklılar. Zira içlerinden biri -Horaslar'ın kız kardeşi- Albalı savaşçılardan biri ile nişanlı. Çarpışmada ya kardeşini ya da nişanlısını kaybedecek. Figürlerin giysileri dönemin gerçeğine uygun, aksesuar az. David, giysiler ve eşya üzerine fazlaca çalışan bir ressam. 
    Neoklasizm Rokoko'ya göre daha ciddi ve ahlâki yönü daha ağır basan bir üslup. Akla, evrenselliğe, idealizme, düzene, klasik nesnelere verilen önem mevcut. Çizgi renge egemen. Simetri önemli. Mimari önemli. Tıpkı bu yazının görselindeki gibi, arka plan genelde resim düzlemine paralel ve fazla derinliği yok. İç mekan sahnelerinde koyu renk kullanımı çoğunlukta. Konu açısından kompozisyon kapalı. Yani konu devam etmiyor, çerçeve içinde anlık bir görüntü var. Kullanılan ışık soğuk ve yoğun. Fırça hareketleri hissedilmiyor, yüzey pürüzsüz. Soylu bir yalınlık, sakin yücelik resmin başrolünde. Tıpkı Horaces Kardeşler'in Yemini'nde olduğu gibi... Neoklasik resimde figür kullanımı azdır fakat her biri büyük çizilir. Kişiler idealize edilir. Portrelerde antik kıyafetler içinde görürüz onları. Bu dönemde kadından çok erkek çıplaklığı yansıtılmıştır. Rokokoya karşı ahlâkçı ve entelektüel bir tepkidir Neoklasizm. 
    Jacques-Louis David bu resmin konusu için bir yıla yakın süre boyunca Roma'da kalmış. Horaslar'ın Yemini'ne verdiği önem onun devrim sanatçısı olmasını sağlamış. Çalışkan bir ressam David. Küçük yaşlardan itibaren elinden fırçayı düşürmeyenlerden. Belki de bunun bir sebebi yüzündeki rahatsızlık nedeniyle konuşmakta zorluk çekmesi. Okulda diğer öğrencilerden kaçıp sürekli resim çizmesi gibi bir durum söz konusu ve bu onu en ünlü Fransız ressamlardan biri olmasına giden yolun başına getiren özelliği. Varlıklı bir aileye mensup. 11 yaşında babası bir düelloda ölünce annesinin kardeşleri tarafından yetiştirilmiş, hevesi olan resimden uzaklaştırılmamış, önce mimar olması istense de resim konusunda desteklenmiş. Serinin beşinci resminin sanatçısı olarak hatırlatacağım Boucher yakın akrabasıymış ve bir süre onunla çalışmış, devamında onun yönlendirmesiyle kendi yolunu çizmiş. Akademi üyeliği, eğitimciliği, ünvanları arasında. Ve bir de siyasi kimliği var tabii. Fransa tarihinin karmaşık bir döneminde yaşayan David, olan biten her şeyden payını almış. Fransız İhtilali sonrası meclise girmesi, 16.Louis'nin idamı için oy kullanması, Bourbonlar'ın hakimiyeti sırasında hapsedilmesi, son yıllarını Brüksel'de bir nevi sürgün olarak yaşaması ve orada tiyatro oyunundan çıkarken araba çarpması sonucu ölümü... Fırtınalı bir hayatın göstergeleri... 
    Akımlar, karşı akımlar, her daim değişim peşindeki insan... Ve sanat... Hayatın yansıması...


    İlgili yazılar:Bir Ressam,Bir Resim (5) - Boucher 
                           Bir Ressam,Bir Resim (11) - Watteau

 

17 Temmuz 2021 Cumartesi

YOLCULUK ERTESİ... YORGUN, MUTLU...

    1.5 yıl aradan sonra ilk uçak yolculuğumu gerçekleştirdim. Uçuşun yönü Dalaman'a ve ardından Kaş'a doğruydu. Mutluluğum tarifsizdi. Bayram kalabalığına kalmadan gittik geldik. Bir hafta boyunca denizden çıkmadım desem yeridir. Kaş mavisi bana çok ama çok iyi geldi. 
    Tedirginlik yaşadım mı? E yaşadım aslında. Bunun için otel yerine Airbnb'den daire kiralamayı tercih ettik. Bu siteden kiraladığım evlerle ilgili yurt içi, yurt dışı hiç sorun yaşamamıştım, bu kez de öyle oldu. Pırıl pırıl ve kullanışlı bir evde çok rahat ettik. Dışarıda yoğun kalabalıktan uzak durduk. Zaten kalabalık döneceğimize yakın zamanda artmaya başladı. Bayram tatili bu açıdan sıkıntılı olacak gibi. Maske ve mesafe konusuna dikkat eden var, etmeyen var. Hava da öyle sıcak ki maske kullanımı zorlaşıyor ve umursamamaya yol açıyor. Eğer ortam kalabalıksa, açık havada dahi olsak, biz hâlâ kullanıyoruz, onu belirteyim. Artık açık havayı geçtim bari kapalı alanlarda gevşeme olmasa düşüncesindeyim. Örneğin İstanbul Havalimanı'nda her şey normaldi, görevliler devamlı uyarıyorlardı, herkes sessiz sakin ilerliyordu. Dalaman'a uçuş da sıkıntısızdı. Ancak Dalaman Havalimanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım tatilde nispeten rahat davranmanın etkisi sürüyordu ki maskesini indirip gezen çok kişi vardı ve ortalıkta görevli görünmüyordu. Kaş'ta pek Rus turiste rastlamadım ancak havalimanında civar tatil bölgelerinden dönüşte olanlar vardı ve epeyi rahatlardı. Ben farklı bir ülkede olsam misliyle dikkat ederim, milletteki bu gevşekliği anlamam mümkün değil. Bir de üzgünüm ama -ve dikkatli davrananları ayrı tutarım- yurt dışında yaşayan Türkler'de de gözledim o rahatlığı. Tahminim PCR testi ve aşı gibi gerekli şartları karşılamış olmalarından kaynaklı bir durumdur ancak hiçbir şeyin garanti olmadığı bir salgında semptomsuz hasta olmanın tedirginliğini yani başkalarına bulaştırma potansiyelimizi düşünmemiz lâzım. Özelikle kapalı alanlarda. Hadi biz birkaç saat havalimanında bulunduk. Fakat sabahtan akşama kadar orada çalışanlar var, onların risklerini arttırmaya gerek yok.

    Uçak yolculuğunu o kadar özlemişim ki... Ne inişte ne kalkışta, önceden sık yaşadığım korkuyu yaşamadım. Aksine çocuklar gibi mutlu ve heyecanlıydım. Ortam eskisi gibi değildi muhakkak ama o an onu düşünemedim bile. Şimdi daha korkusuz günlerde keyifli uçuşların hayalini kuruyorum. Mümkünse bir kısmı uzak uzak diyarlara olsun. 
    Ve Kaş... Kaş'a ilk kez gittik. Şu salgın şartlarında bile o kadar sevdik ki...  Daha önce tercih etmediğimiz için defalarca kendi kendimize söylendik. Türkiye kıyılarında ziyaret etmediğimiz ender yerlerden biriydi Kaş. Bunca yıl "Denizi çok soğuk, girilmiyor" diyenlerin kurbanı olmuştuk resmen. Yüzmeyi sevdiğimiz için ve yazın toplamda ancak 2-3 hafta denizle buluşabildiğimizden, hâliyle girilmeyecek derecede olan yerleri tercih etmiyorduk. Pişmanız. Küçükçakıl'daki yer yer soğukluk dışında son derece normal bir suyu var. Ben bu klişeye nasıl aldandım bilmiyorum. Kısacası Kaş'a ziyaretlerimiz devam edecek. Hakikaten Kaş'ta denizin mavisi bir başkaymış. Çok güzelmiş. Anlatırım. Bir sonraki yazıda...

    Her anını değerlendirmek isteyince erkenden kalkıp tüm gün koşturuyorsun ve bu hâliyle tatil yorucu oluyor. 
Bir süredir çıkmaya çıkmaya da hamlamışız. Ancak kafam öyle rahat ki... Kollarımın bacaklarımın sızlamasına aldırmadan gelir gelmez bavulları boşalttım, her şeyi yıkayıp yerleştirdim. 2-3 gün böyle geçti. Şimdi buradan uzakta kaldığım süre boyunca kaçırdığım yazıları okuyacağım. Dikkatlerden kaçmasın, "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 22.yazısını önceden ayarlamıştım ve uzaklarda olsam da yayınladım. Aferin bana! :) Artık okuma, yazma rutinime dönüyorum. 
    Okuma demişken... Tatilde yanıma -öncesinde bitiremediğim için- Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ni almıştım. Nasıl yanlış bir karar! "Tatil kitabı" kavramını sevmem ama salgının çekilmeyen gölgesinde kafa boşaltmak için gittiğin tatilde bu kitap olmaz aslında. Bir de sağ olsun yazar öyle çok tekrara düşmüş ki okumama denizin  minik dalgaları ve cırcır böceklerinin sesi eşlik ederken konsantre olmam oldukça güç oldu. Hiç huyum olmadığı halde bir kere uyuyakaldım. Neyse yarıdan sonra tekrarlar azaldı da tempoyu yine kazanabildim. Bunca söze karşın kitabı sevmediğim zannedilmesin. Sevdim. Düşündüren bir kitap. Fakat benim için en iyi Orhan Pamuk kitabı her daim "Benim Adım Kırmızı".
    Ufak bir merhaba yazısı yazayım derken yine lâfı uzattım. Şimdilik burada kesiyorum. Artık diğer bloglara yolculuğum başlamalı bence.
    
    



12 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (22)

 LEYLA GAMSIZ SARPTÜRK (1921-2010) - OTO-PORTRE

    İsmi defalarca değişen, en son ne dendiğini hatırlamak için internete başvurduğum üniversite sınavı, yani YKS henüz atlatıldı. Çevremde bu sene ilk defa sınava girmiş olanlar var. Hepsinin yolu açık olsun. Dilerim hepsi sevdikleri bölümü okuyup, sevdikleri mesleklere adım atarlar. Ancak bu çetrefilli bir konu. Öğrencilerin kimi zaman aileleriyle çatıştıklarına şahit oluyorum. Örneğin çocuk sanatla uğraşmak isterken veya mimarlığı yazmak isterken, aileler düzenli gelir getiren mesleklerde ısrarcı oluyorlar. Fen puanları boşa gitmesin diye doktorluk, mühendislik alanlarına yöneltiyorlar. Her iki tarafa da hak versem de daha çok sevilen mesleğin edinilmesi kısmında yer alıyorum. Hayatın neler getireceği önceden bilinmez. Kimi insan sevmediği bir mesleği edinip şikâyet ede ede ömrünü tüketirken, bazen de su yolunu buluyor ve kimisi tam şu an aklıma gelen Nuri Bilge Ceylan gibi önce elektrik-elektronik mühendisliği okuyup ardından sanata yönelebiliyor ve eserleriyle önemli ödüller alabiliyor. Leyla Gamsız Sarptürk de önce farklı bir alanda eğitim alıp daha sonra aslında hiç vazgeçmediği sanata yönelen ressamlarımızdan biri. Ancak onu engelleyen aile baskısı değil. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamış olması. 1921 doğumlu Leyla Gamsız erken yaşlardan itibaren resme ilgi duymuş. Doktor babasının görevi nedeniyle bulundukları Sivas'ta okuduğu lisenin resim öğretmeni Eşref Üren olunca ondan destek de görmüş. O yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi yüksek okul seviyesinde olmadığı için, Leyla Gamsız'ın ailesi burada eğitim almasını istememiş. Sanatın kalbi Paris'e göndermekmiş asıl amaçları. Ancak savaş patlak verince Paris yolculuğu hâyâl olmuş. Ne yapacağını bilemeyen Leyla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Coğrafya bölümüne kaydolmuş ve tamamlamış. Bu arada resmi bırakmamış, çizmiş, boyamış. Akademi'de Yüksek Resim Bölümü açılınca soluğu burada almış. Ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinin öğrencisi olmuş. Türk resim sanatının Cumhuriyet'in ilanından sonraki ortamı içinde peş peşe beliren gruplardan biri olan "10'lar Grubu'na" dahilmiş. 
Bu grup, Akademi'de Bedri Rahmi'nin öğrencisi olan 10 genç tarafından 1947'de kurulan bir grup. Yani Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Fahrünisa Sönmez, Ivy Stangali, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Fikret Otyam tarafından... 10'lar Grubu'nun amacı evrensel değerlerle yerel geleneklerin kaynaştığı eserler üretmek. Cumhuriyet döneminin sanat ortamında süren "Yeni Sanat mı? Milli Sanat mı?" tartışmalarına taze bir bakış açısı getiren bu öğrenciler, Doğu sanatına da Batı sanatına da aynı oranda sahip çıkmak gerektiğine inanıyorlar. Bu düşüncelerin belirmesinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun etkisi olduğu kesin. Bedri Rahmi ve öğrencileri, Batı'nın soyut üslupları ile Anadolu folklorundan esinlenilmiş formlarla yakalanan biçim dilinin, özgün Türk resmini oluşturacağını savunuyorlar. 
    10'lar Grubu'nun kurucuları arasındaki Hulusi Sarptürk dikkatinizi çekmiş olsa gerek. Şu noktada iki genç ressamın evliliği ve sanatla sarmalanmış, uzun süren bir birliktelik söz konusu. Üstelik işin içinde daha önce gidilemeyen Paris şehri de var. Fransız Konsolosluğu'nda açılan kişisel sergileriyle Fransızların ilgisini çeken Leyla Gamsız Sarptürk'e bu ülke tarafından burs sağlanıyor ve genç çift Paris'e doğru yola çıkıyor. Paris'te Fernand Leger ve Andre Lhote gibi iki büyük ustanın öğrencisi oluyor Leyla. Boş zamanlarında diğer Avrupa ülkelerini de gezdikleri verimli bir öğrencilik hayatı yaşanıyor. Türkiye'ye dönüşlerinde Hulusi Sarptürk resim öğretmenliğini tercih ederken, Leyla Gamsız Sarptürk çalışmalarını kendi atölyesinde sürdürüyor. Öyle ki Taksim'de Gamsız Apartmanı'ndaki atölyesi ile "Özel atölyesi olan ilk kadın ressamımız" haberiyle gazetelerde yer alıyor. Çok üretiyor, faâl bir sanat hayatı sürüyor. Kurucusu ve katılımcısı olduğu Kadın Sanatçılar Klüpleri, düzenlediği sergiler, kazandığı ödüller birer nişan gibi takılıyor omuzuna. Sevdiği işi yapan her insan gibi mutlu oluyor.
    4 yıl boyunca Bedri Rahmi atölyesi öğrencisi olan Leyla Gamsız, yalnızca Anadolu görünümlerini veya yöresel objeleri betimlememiş. Örneğin çok sayıda "Nü" çalışması da var. Portreye, natürmorta, peyzajlara, iç mekân resimlerine de aynı önemi veriyor. 50'li yıllarda resimlerinde Matisse'in etkisi izlenmekte. Zaten Türk halılarına, Doğu kumaşlarına meraklı olan ve bunların desenlerini resimlerinde kullanan Matisse'in 10'lar Grubu'nu etkilememesi imkânsıza yakın bir durum. Gamsız da tablolarında kumaşları, perdeleri, koltukları vb. eşyayı tıpkı Matisse gibi ayrıntılı bezemeleriyle betimlemiş. Ancak o, Matisse kadar renkçi değil. Özellikle 60'lardan sonraki resimleri sınırlı, hâttâ monokrom renkleriyle (açık-koyu tonlarıyla tek renk) dikkat çekiyor. Yazının görseli olarak seçtiğim oto-portrede de bu durum söz konusu. Yeşil ve sarının tonlarıyla oluşturulmuş sınırlı renk kullanımı mevcut. 1950'li yıllarda yapmış olduğu oto-portre onun yalın tarzını yansıtıyor. Resimde derinlik yok, sanatçı perspektif kullanmamış. Bahçeyi andıran çiçekli fon, figürün hemen arkasında belirmiş. Figürleri soyutlama yoluna giden ressam, bu amaçla deformasyona başvuruyor ve dikkat çeken boyun bölgesi tam da bu sebeple oldukça uzatılmış. Çizgisel üslupla biçim kazanan figürün sağ yanı, soldan gelen hafif ışık nedeniyle gölgeli. Doğrudan izleyiciye bakmıyor. Sanki uzaklara dalıp gitmiş gibi. Üçgen yüzünde ifadenin belirdiği tek yer iri gözleri. Geniş yakalı siyah elbisesi, uzun boynunu saran kolyesi ve yuvarlak küpeleriyle zarif, genç, modern bir kadın karşımızda duran. Papatyaların ve figürün zarifliği birbirini dengelemekte. Figür daha düz alanlar halinde boyanmışken, arka plandaki çiçekler nispeten serbest tuşlarla oluşturulmuş. 
    Kısacası ne yaptıysa iyi yapmış Leyla Gamsız Sarptürk. Hayalinin peşini bırakmamış. Ancak bunda ekonomik durumun önemini gözardı etmemek gerektiğinin farkındayım, farkındayız. Hayat yolunun başındaki her genç sapmak istediği yollara gönül rahatlığıyla adım atamıyor. Gençlere verilebilecek en güzel tavsiyelerden biri olan "hayalinin peşinden git" söyleminin kendisi hâyâl olmuş durumda. Özellikle son yıllarda bunu söylerken zorlanıyorum. Karşı argümanlarla, olumsuzlukla cevap verecek gençlere dışarıdan aksini söylesem de içimden hak veriyorum. Ancak yine de umutsuzluk bana göre değil. Gençlik büyük bir güç, eşsiz bir potansiyel. Nasıl ki 19.yaşını "İlk çocuğu, ilk hocası, ilk yoldaşı" gibi görüyor Nazım Hikmet... Gençlerimizin rehberi yine kendi gençlikleri olsun. Ve yine diyor ki aynı şiirde: "Ben yine söylüyorum aynı şarkıları / Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa / Ben kattım önüme rüzgârı..." 
Öyleyse rüzgâr bizi yönlendirmesin, biz katalım onu önümüze. Ömrümüzce...



                       BİR RESSAM, BİR RESİM (20) 



28 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (21)

 JOHN LAVERY (1856 - 1941) - BANYO SAATİ

    Efendim, yaz geldi. Aklım fikrim sahillerde, denizde... Dün, ünlü bir müzayede evinin internet sayfasında John Lavery'nin "Banyo Saati" isimli tablosuna rastladım ve bir süre kendisinden kopamadım. Resim genel havasıyla bana Thomas Mann'in Venedik'te Ölüm'ünü ve dolayısıyla Lido sahillerini hatırlattı. Bir köşede dadısının gözetiminde güneşlenen genç Tadzio'yu ve onun olağanüstü güzelliğini izleyen yazar Aschenbach'ı göreceğimi sandım. Lavery'nin daha önce karşılaşmadığım bir eseriydi, ufak bir inceleme yaptım. Ve bingo! Şahane bir tesadüf! John Lavery bu resimde Lido kıyılarını betimlemişti ve üstelik Venedik'te Ölüm'ün ilk yayınlandığı yıl olan 1912 tarihine aitti. Venedik'in sayfiye adası Lido, aynı tarihlerde bir yazara ve bir ressama ilham olmuştu. Nasıl olmasın? Söz konusu tarihlerde Lido, Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesiydi. Masal şehir Venedik'in merkezine oldukça yakın bir dinlenme yeri. Bugün Venedik Film Festivali'nin gerçekleştiği ada. 
    John Lavery, İrlandalı bir ressam. 1856 Belfast doğumlu. Erken yaşta anne ve babasını kaybedince akrabaları tarafından İskoçya Glasgow'da büyütülmüş. Gençliğinde bir fotoğrafçının yanında çırak olarak çalışmış. Resim eğitimini önce Glasgow'da özel bir eğitim kurumu olan Haldane Akademi'de, ardından Paris Julian Akademi'de almış. Paris'ten sonra tekrar Glasgow'a dönmüş ve Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria'nın Glasgow ziyaretini resimlediğinde dikkatleri üzerine çekmiş. Ziyaret töreninde yer alan 253 kişiyi -fotoğraflardan faydalanarak- tek tek betimlemesi, o dönem Glasgow Okulu ressamlarının gerçekçi yaklaşımına uygun bir hareket. John Lavery, bugün de eğitime devam eden Glasgow Sanat Okulu ressamlarının "Glasgow Boys" denen grubu içine dahil edilmiş bir sanatçı. Bu grup, Edinburg merkezli İskoç Sanat Kurumu'na karşı hareketi tercih eden, gerçeğe tutkun ressamlardan oluşmakta. Empresyonizme ve Post-Empresyonizme yorum katan, genişleten; gerçek mekânları, gerçek insanları, gerçek olayları, gerçek doğa görünümlerini yansıtan sanatçılar bunlar. John Lavery, Glasgow Okulu içinde önceleri sadece bu kent ve çevresi betimlenirken dünyaya taşan, bol seyahat eden, farklı ülkeleri de tuvallerine yansıtan 3.dalga ressamları arasında yer almakta. Tam bu noktada "Glasgow erkekleri var da kızları neden yok?" denebilir. Onlar da var efendim. Daha çok tasarım alanında faaller. 19.yy'ın sonunda ekonomik yönden oldukça iyi durumda olan Glasgow'da tasarım, mimari, resim vb. alanlarda yükselişteki Art Nouveau tarzı eserler ürettiler. Takdire şayan bir durumları daha var ki o da İskoçya'da kadınların oy kullanma hakkı kazanması için çaba göstermiş olmaları. Aslında "Glasgow Girls" ismi epeyi ileri bir tarihte, 1968'de, erkek gruplaşmasına bir gönderme olarak İskoç Sanat Konseyi başkanı William Buchanan tarafından kullanılmış. İyi de olmuş. 
    John Lavery, hayatının önemli bir kısmını Londra'da geçirdi. 1.Dünya Savaşı'nda Birleşik Krallık adına savaş ressamı olarak görev aldı ancak ağır bir araba kazası geçirince geri dönmek zorunda kaldı. Savaştan sonra şövalyelik ünvanıyla ödüllendirildi, Kraliyet Akademisi'ne seçildi. Gerek cephede, gerek cephe gerisinde yaşananları savaş sürdüğü müddetçe tuvallerine aktardı. Önemli bir seri yarattı. Tabii arada gündelik yaşam görüntülerini aktarmayı bırakmadı. Ve portreler... Tüm sanat hayatı boyunca çok sayıda portre yaptı. Defalarca kez resimlediği isim, ikinci eşi Hazel Lavery idi. İrlanda asıllı Amerikalı Hazel, sosyal yönü kuvvetli, İngiltere ve İrlanda arasında mekik dokuyan, her iki ülkede siyaset ve sanat dünyasının en önemli insanlarını çevresinde toplamış çekici bir kadındı. İrlanda'nın bağımsızlık hareketleriyle şekillenen savaş sona ererken, Britanya Hükümeti ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu arasındaki müzakere görüşmeleri için evini açan isimdi. Öyle ki 1922'de İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı olsa da Özgür İrlanda Devleti kurulduğunda, basılacak olan yeni banknotlar üzerinde İrlandalı kadının simgesi olarak Hazel'in yüzü kullanıldı. İrlanda manzarası önünde, İrlanda'ya özgü şalıyla, İrlanda enstrümanı bir arp üzerine kolunu atmış kadın figürünü, yani Hazel'i yine John Lavery resimlemişti. 
   Hazel, yazının görseli "Banyo Saati"nde de yer almakta. Resmin sağındaki siyah şeritli beyaz şemsiyeyi tutan kadın Hazel'in ta kendisi. Sanatçı o seyahat sırasında aynı plajın 4 ayrı resmini yapmış. Her biri birbirinden güneşli, ışıklı. Empresyonist tarzı anımsatan bir resim olsa da çoğunlukla küçük fırça darbeleri kullanılmadığı belli. Figürün ya da objenin biçimine göre yönelen, uzayan, kısalan, genişleyen boyama tarzı dikkat çekmekte. Çizgiyle belirlenmeyip serbest tuşlarla bütünlüğün yakalandığı ön plandaki figürlerin hareketleri belirgin. Kimi oturuyor, kimi yürüyor, kimi yere uzanmış. Uzaktaki figürler ise perspektif gereği minik birer lekeye dönüşmüş. Resimde üç plan söz konusu. Kumsal, deniz ve gökyüzü... Görünen, yaşanan dünyadan rastgele bir an seçilmiş, olayın bitip bitmediği belli değil. Hazel sıcaktan rahatsız olup ayağa kalkar mı? Soldaki kız çocuğu kumdan kale yapmaya başlar mı? Ortada, ayakta duran figür bir an için duraksamış mı yoksa yürüyor mu? Olayların devamlılık hissi bu resmin açık kompozisyona sahip olduğunu gösteriyor. Durağanlığı düşündüğümüzde kapalı kompozisyonun en çok Rönesans'ta kullanıldığını hâttâ bazen kompozisyonun çerçeve çizimiyle sabitlendiğini söyleyebilirim. Ancak şimdi Rönesans devrinden çok uzaktayız. 1912 yılındayız. Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesi Lido'da bir öğle vakti... Hayat devam ediyor. Çok değil, yalnızca iki yıl sonra bir dünya savaşı patlak verecek. Araya düşmanlık girecek. Hayat sonsuz ihtimallerle dolu ucu açık bir roman, yaşananların çerçeve içine kıstırılmadığı açık bir resim. Sanatçılar bunu hatırlamamıza yardımcı olanlar. John Lavery, Lido kıyılarını böyle resmetmiş. Bence aynı yerleri bir de Thomas Mann'in gözünden okumalı ve yazıyı böylece sonlandırmalı. Yazar Venedik'te Ölüm'de şöyle diyor:
    "Plaj, denizin kenarında algıların tadını çıkaran bu kaygısız kültür manzarası, onu her zamankinden çok oyalıyor, eğlendiriyordu. Boz renk ve dümdüz deniz, bata çıka yürüyen çocuklar, yüzenler ve kollarını başlarının altına kavuşturmuş, kumların üzerine uzanmış insanlarla çoktan dolmuştu bile. Bazıları kırmızı, mavi boyalı, karinasız sandallarda kürek çekiyor, alabora oldukları zaman gülüşüyorlardı. Platformlarında ufak verandalardaki gibi oturulan tente kabinlerin uzayıp giden dizisi önünde oyun hareketleri, tembelce uzanıp dinlenmeler, ziyaret ve sohbetler, pervasız bir keyifle plajdaki serbestliğin tadını çıkaran çıplaklığın yanı sıra özenli bir sabah şıklığı da göze çarpmaktaydı. Ön tarafta, nemli ve katı kumların üstünde, beyaz bornozlu ya da koyu renkte bol gömlek giymiş tek tük insanlar geziniyordu. Sağda çocukların yaptığı kat kat bir kum şatosunun çevresine, çeşitli milletlerin ufak bayrakları çepeçevre sokulmuştu. Midye, çörek ve meyve satıcıları çömelmiş, mallarını yere sermişlerdi. Solda, diğerlerine ve denize yan veren, plajın sınırını oluşturan kabinlerden birinin önüne bir Rus ailesi yayılmıştı: sakallı, kazma dişli erkekler, pörsük ve uyuşuk kadınlar, bir şövale önüne oturmuş, güçsüz ünlemleriyle denizi resmetmeye çalışan Baltıklı bir matmazel; iyi kalpli ve çirkin iki çocuk; başı örtülü, sevecen, emir kulu yaşlı bir hizmetçi kadın. Hayatın tadını çıkararak orada yaşıyorlar, hoplayıp sıçrayan, söz dinlemez çocuklarına durmadan sesleniyor, az buçuk İtalyancalarıyla şeker aldıkları alaycı ihtiyarla uzun uzun şakalaşıyor, şap şup birbirlerinin yanaklarını öpüyor, oluşturdukları topluluğu seyreden var mı, yok mu aldırış etmiyorlardı.
    'Şu halde kalıyorum' diye düşündü Aschenbach. 'Buradan iyi neresini bulacağım?' "




  NOT: Henüz okumamış olanlar için, önce Venedik'te Ölüm'ü okumayı, ardından Visconti'nin yönettiği 1971 yapımı Venedik'te Ölüm'ü ve onun ardından filmin başrol oyuncusu hakkındaki 2021 yapımı "Dünyanın En Güzel Oğlanı" belgeselini izlemeyi hararetle tavsiye ederim efendim. Sanatla kalınız... En güzel sahilleri geziniz...:)

                         BİR RESSAM, BİR RESİM (19)
                         



17 Haziran 2021 Perşembe

BUGÜNLERDE...

     
    İstanbul'da hava 3 gündür yağmurlu. Bir yağıyor, bir duruyor. Ne ara yürüyüşe çıkmam gerektiğini kestiremiyorum. Hâlâ yaz moduna da giremedim. Şu an net bir tatil planımız olmadığı için sorun yok aslında. Birtakım işler nedeniyle tatil tarihi belirleyemiyoruz. Araya aşılar da girdi. O muydu, bu muydu derken 2.randevuyu hangi günlere alacağımıza karar veremedik. Anlaşılacağı üzere ilk doz Biontech aşısını oldum. 
45 yaşa açılır açılmaz randevumu aldım, kalabalıklara kalmadım. Eşim bir önceki grupta halletmişti. Nihayet aşıya ulaştığım için sevinçliyim. O an seçme şansı yoktu ama olsaydı yine Biontech'i tercih ederdim. Teknolojinin ilerlemesi doğal ve olması gereken bir durum. 

    Yaz moduna giremediğimi söylesem de Haziran ayını yaşıyor olmamız gibi bir gerçek var. Gönül dışarıya çıkmak istiyor, insan evlere sığamıyor. Hâlâ tedirgin olsam da ufak ufak çıkıyoruz, sevdiklerimizle de daha sık görüşür olduk. Açık hava buluşmaları ilk tercih. Sosyal hayat yavaş yavaş hareketleniyor. Bizim burada güzel bir açık hava kulübü var. Deniz kenarında, püfür püfür, hoş bir yer. 2020'ye kadar sık sık konsere giderdik. Ceylan Ertem'den Ayhan Sicimoğlu ve Orkestrası'na kadar pek çok kişinin konseri oldu. Geçenlerde fark ettim, konserler yine başlamış. 11 Haziran'da Cem Adrian varmış. Durumlar eskisi gibi değil tabii. Ayakta ve dip dibe dans edilir, şarkı söylenirdi. Şimdi aralıklı masalar konmuş, tek bilet değil masa satın alıyorsun. Gidilir. Ama rahat etmem için vaka sayılarının biraz daha inmesi lâzım.
    Blog alemi yaz durgunluğuna girdi. Yazan az okuyan az. Sanırım "Bir Ressam, Bir Resim" yazılarını sonbahara kadar haftada bir yerine iki haftada bir yayınlayacağım. Kuralcı yanım her hafta yayınlama sözü verdiğim için huzursuz. Geniş kitlelere hitap etmiyor olabilirim ama okuyan, yorum yapan herkese karşı bir sorumluluk hissediyorum. Olması gereken ama zorluk yaşatan bir huy. Fakat işte yazın gelmesiyle evlerden dışarı çıkmamız, hareketlenmemiz işleri kolaylaştırmıyor. Her yazı için tekrar tekrar düşünüyorum, tekrar okumalar yapıyorum, eski notlarıma bakıyorum, varsa eksiğim tamamlamaya çalışıyorum, titizleniyorum. Konuyla ilgili bir kitabı kütüphanemden çektiğimde "Ya bu ne güzel kitaptı" deyip baştan okuyorum. Dolayısıyla elimdeki diğer kitaplara, henüz okumadıklarıma yeterince vakit ayıramıyorum. Kışın daha rahattım ancak dediğim gibi dışarılara taştık. Üzerine bir de bunca vakit ayırdığım yazıların dönemsel sebeplerle az kişiye ulaşıyor olması can sıkıyor. Aman ha! Yanlış anlaşılmasın! Seri bitmiyor. Sadece kısa bir süre için iki haftada bire inecek. Bu arada umuyorum gezeceğim, sosyalleşeceğim, sanat tarihi dışındaki kitaplarıma da vakit ayıracağım. Hepimiz gibi! Herkes sağlıklı, mutlu bir 2021 yazı yaşasın.

    Kitap demişken... Kocaman roman Üvey Kardeş'i bitirmek üzereyim. Buradan La Paragas'a ve Leylak Dalı'na selam olsun! Kocaman dedim. Üvey Kardeş hacmiyle olduğu kadar içeriğiyle de kocaman bir kitap. 
Bir süredir onlarla birlikteydim, okumayı bitirdiğimde Barnum'u ve Barnum'un hayatına dokunmuş herkesi özleyeceğim. 
    Bu ara pek bir şey izlemiyorum. Dizi izlemeye kalktığımda da küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. TurkcellTV+ 'ta 22.11.1963'ü görünce çok sevindim, ilk bölümü izledim. İkinci bölümü açmadı. Meğer tadımlık veriyorlarmış. Üyeliğimiz dizileri kapsamıyormuş. Diziler için paketi yenilemedim tabii. Maçtan öteki, diziden beriki derken zaten bir sürü digital platforma epeyi bir ödeme yapıyoruz. Sinir bozucu. Yalnız izleme imkânınız varsa 22.11.1963'ü kaçırmayın derim. Stephan King'in bir romanından uyarlama. Kitabı okumuştum. Kitap iyiydi, dizi de çok iyi olmuş. Bakalım ben de bir şekilde devamını izlemeye çalışacağım artık. 
    İşte böyle. Şu an dışarıda hava iyi. Güneş açtı. Balkon kapısı açık. Hani salgının en başında yanımızdaki siteden birinin neredeyse her gün klarnet çalıştığını söylemiştim ya? İşte o kişi kimse klarneti epeyi bir ilerletti. Şu an onun sesi geliyor yine. Tam parçalar çalıyor artık. Vallahi takdir ediyorum. İlk zamanlardaki halinden eser yok. Belli ki salgını fırsata çevirenlerden. Helal olsun!
   Hazır yağmur yok... Ben biraz yürüyüşe çıkıyorum. 




 

14 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (20)

   JEAN MICHEL BASQUIAT (1960 - 1988) - İSİMSİZ 

    Dürer, Monet derken... Bu ara resim sanatındaki iyi aile babalarından, sorumlu vatandaş durumundakilerden, uzun bir ömür yaşayıp sessiz sakin hayata veda edenlerden fazlaca bahsettiğimi anladım. Oysa herkes bir değil, farklı yaşamlar var. Öyleyse bugün resim dünyasının yaramaz çocuğundan bahsetmeli. 
    Jean Michel Basquiat... Ressam kimliğiyle dünyaca üne kavuşmuş ilk siyahi sanatçı. Sokaklardan galerilere terfi etmiş bir ikon. Ne yazık ki 27'ler kulübünün üyesi. Yani bu dünyaya erken veda edenlerden. Eserleri bugün rekor fiyata satılan, adına düzenlenen sergilerin önünde uzun kuyruklar oluşturan isim. 
    1960 Brooklyn doğumlu Jean Michel Basquiat'nın babası Haitili, annesi Puerto Rico asıllı. Göçmen ailenin oğlu Jean Michel, akıllı, yetenekli. Ancak aile yaşamları sallantıda. Brooklyn'den ayrılışlar, tekrar dönüşler, kavgalar... Ve bir gün annenin akıl hastanesine yatışı, Jean Michel'in anlaşamadığı babasıyla yaşamak zorunda kalışı. Kaçınılmaz son... 17 yaşında evden ayrılış... Sokaklar... Resimlediği kartpostalları, boyadığı tişörtleri satarak geçinmeye çalışır Basquiat. Bir gün bir restorana girerken gördüğü Andy Warhol'a bile kartpostal satmıştır. Kısa bir süre sonra ikisi çok yakın arkadaş olacak, beraber üreteceklerdir. Adını ilk kez grafiti imzası olan SAMO ile duyurur. Lise arkadaşı Al Diaz'la birlikte Manhattan sokaklarını grafitilerle bezerler. Bir köşeye ortak yaratımları SAMO'yu (Same Old Shit) yazıp, yanına telifin simgesi olan şu işareti ekleyiverirler: © . Gün gelip yolları ayrıldığında, Basquiat bu kez aynı grafitilere "SAMO öldü" cümlesini konduracaktır. 
    1980 yılında ilk kez karma bir sergiye katılır. Arkası gelir. Zaten yetmişlerin sonunda sanat programlarına konuk olmaya başlamıştır. 81'de bir filmde oynar, 83'te Rammellzee ve K-Rob ile birlikte bir rap kaydı yapar. New York alt kültürünün parçası haline gelmiştir. Tam bu noktada biraz magazine yöneleceğim, her ikisi de tam anlamıyla şöhrete kavuşmadan önce Madonna ile birliktelikleri olmuştur. Basquiat'nın asıl tutkusu resimdir. Kısa sürede galerilerin bünyesine katmak istediği bir isim, Andy Warhol'la katıldığı partilerin aranan adamı haline gelir. Amerika'da 80'lerde yaşanan ekonomik canlanmanın sanat dünyasını da hareketlendirdiği zamanlardır. Sanata yatırım zirvededir. Sokaklardan gelen Basquiat ekonomik anlamda sınıf atlar, çok kazanır. Ancak kazandıklarını öyle bir savurur ki bunun sebebinin erken öleceğini hissetmek olduğunu düşünürüm. Marka giysilere yönelir, arabasının camından dolarlar saçar, bol bol borç verir. Harcar ancak üretir de... Sabahlara kadar çalışır. Ardında binlerce tablo ve çizim bırakmıştır. Oysaki aşırı dozdan hayatını kaybettiğinde henüz 27 yaşındadır.  Bugün hâlâ onunla ilgili haberlere rastlarız. Özellikle gençler arasında popülerdir. Ya bir sergisinin açılışı yoğun ilgi görür ya da bir tablosu rekor fiyata satılır. Birkaç sene önce bizde de Cem Yılmaz'ın satın aldığı Basquiat tablosuyla haber olduğunu hatırlarım. 
    Basquait, Neo-Expressionism'in yani Yeni Dışavurumculuk'un temsilcilerinden biri sayılmaktadır. 1890'larda modern sanat akımlarından biri olarak ortaya çıkan; sanatçının içsel dünyasını, öznel görüşünü ön plana alan; doğayı bire bir yansıtmayı reddeden, yoruma dayalı dışavurumculuk, 20. yüzyılın savaşlarla ve yükselen endüstri ile şekillenen kaotik ortamını farklı akımlarla paylaşmıştı. Giderek güçlenen kavramsal sanat ve minimalizm gibi akımlar duyguyu, sembolizmi, psikolojiyi, kişisel ve kolektif tarihi, yani insanın içsel dünyasına ait durumları resimden çıkarmaya başladığı gibi, figürü de resimden uzaklaştırmıştı. Yeni dışavurumcular tüm bunları tekrar tablolarına taşıdılar. Ancak her birinin tarzı farklıydı. Üslupta değil, eğilimde birleşmişlerdi. Basquait en farklı olanlardan biri. Ham sanatın, yani resim hakkında hiçbir bilgisi ve eylemi olmayanların, çocukların ve hâttâ akıl hastalarının çizimlerinin izleri görülür onun eserlerinde. Bol renk vardır. Ve bolca harf, kelime, işaret... Bazen bir burun çizmek yerine farklı dillerde "burun" kelimesini yazar örneğin. Şiir kullanır. Önem verdiği kelimelerin üzerini çizer ki ona daha çok dikkat çekebilsin. Sayılarının da anlamı vardır. Siyahi ve Hispanik geçmişinin yansımasını da görürüz resimlerde. İspanyolca kelimeler, totemleri hatırlatan figürler, büyü nesneleri vs. Bir de Amerika'da bugünü vardır. Çizgi roman figürlerini, reklamları da kullanır. Siyahi müzisyenleri, sporcuları da çizer. Başlarına üç köşeli taçlar kondurur. Çünkü onlar hak ettikleri değeri bulamadıkları halde kral ve kraliçe olanlardır. Hollywood'da siyahi oyunculara yeteri kadar değer verilmediğinden sıkça bahseder. Öyle ki bu düşüncelerini Hollywood Africans isimli tablosuyla görselleştirmiştir. Üç köşeli taç onun alameti farikasıdır. Her zaman bir figürün tepesinde olması gerekmez, kıyıda köşede de olsa rastlarsın. Onun figürleri bir röntgen cihazının arkasına geçmiş gibidir. İç organlarıyla gözlemleriz onları. Çünkü sekiz yaşında ona bir araba çarpıp yaralandığında, iyileşme sürecinde oyalansın ve öğrensin diye annesi eline Gray's Anatomy kitabını vermiştir. İlerideki hayatına taşıyacağı ilgiyi böylece kazanır. "Minimalizm kafamı karıştırdı" diyen, minimalizmin insanları sanattan uzaklaştırdığını düşünen Basquiat'nın resimleri tam da bu sebeple yoğun ve enerjiktir. Bir Basquiat tablosu izlerken, ne kadar basit gibi görünse de türlü okumalar yapabileceğini, dikkatini vereceğini, birçok fikir yürütebileceğini bilirsin. 
    Yazının görseli olan resimde siyahi figür, koyu mavi yüzey üzerinde sol tarafa yerleştirilmiş. Asimetik bir yüze, birbirinden farklı çizilmiş gözlere sahip. Yüzün sağ yanağındaki dişler, derisi saydammışçasına görülmemesi gereken yerde bile ortadalar. Bu da az önce bahsettiğim anatomik düşünceden kaynaklanmakta. Sağ üstteki "Oreja" İspanyolca "Kulak" anlamına geliyor, sağ alt köşedeki "Pecho" ise "Göğüs". Oreja'nın altına yine üç köşeli taç yerleştirilmiş. Tacın altında 26 sayısı dikkat çekiyor. Kompozisyon mavi, kırmızı, turuncu, siyah ve beyaz geniş renk alanları üzerinde hareketli çizgilerle oluşturulmuş. Basquiat bu tabloda akrilik ve yağlı boya uygulamanın yanı sıra kağıt kolaj tekniğini de kullanmış ve art arda resimlediği tılsımlı, ikonik, çarpıcı kafa tablolarına bir yenisini eklemiş. Her zaman müzisyenlerin ilgi alanında olan, ilk çalışmasını Debbie Harry'ye satan Basquiat'nın bu tablosu 1989 yılında U2 tarafından satın alınmış ve 2008 yılına kadar grubun kayıt stüdyosunda kalmış, sonrasında el değiştirmiş. 
    Daha uzun bir hayatı olsaydı Basquiat'nın neler yapacağını merak ediyorum. Yalnızca resim alanında kalmayacağı, müzik ve sinemada da iyi işler çıkaracağı kesin. Black Lives Matter hareketinde pozisyonu ne olurdu acaba? Resimlerinde metinlere, şiirlere, sembollere yer veren bir sanatçı olarak kitap yazdığını da görür müydük? Son dönemlerde yüzünde çıkan ve kanser olduğu söylenen yaralar iyileşir miydi, yoksa yine de erken veda onun kesinkes kaderi miydi? Artık bunların cevabını öğrenmek mümkün değil. Jean Michel Basquiat, fırçanın ucundaki kendine has rengiyle bu dünyaya küçük bir dokunuş bıraktı ve gitti. 





7 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (19)

     CLAUDE MONET (1840-1926) - MADAM MONET VE OĞLU 

    Geçtiğimiz cumartesi günü Orhun'la birlikte annemin evine gitmeden önce Bahçeşehir Parkı'nda yürüyüş yapmak istedik. Taksiden biraz erken indik ki yolumuzu yeşillikler içinden tamamlayalım. Bir yandan sohbet ediyoruz, bir yandan yürüyoruz. Mis gibi bir hava, çiçekler, ağaçlar, kediler, köpekler, kuşlar, cıvıl cıvıl insanlar... Büyük Gölet'i geçtik, daha küçük olanın ortasındaki köprüye yaklaştık. İnsan eliyle düzenlenmiş olsa da doğallığı yakalamış kır görüntüsü içindeki tahta köprü bana birden Monet'nin resimlerini hatırlattı. Mutlu mutlu seslendim: "Orhun bak! Monet resimleri gibi! Monet'nin Giverny'deki bahçesine benzemiyor mu? Köprüye çıkayım, tam şu açıdan benim fotoğrafımı çek!" :) Orhun annesinin tavırlarına alışkın. Fotoğraf çekme fikrine karşı çıkmadı. Hadi Monet'yi tanır ama "Giverny neresi? Ne bahçesi?" demedi. Nasıl olsa birazdan konuyu açardım, anlatırdım. Sohbete o da bir şeyler katardı, karşılıklı tatlı tatlı konuşurduk. Bu benim şanslı olduğum bir durum. Örneğin yeni bir şey öğrendiğimde de hemen ona söylerim, uzaktaysa mesaj atarım, önceden bilip bilmediğini merak ederim. Onun da aynı şekilde yeni bir şey öğrendiğinde, farklı bir durumla karşılaştığında ilk haberdar etmek istediği kişilerden biri benimdir. Oğlum için "en yakın arkadaşım" demem, çünkü bana kalırsa anne annedir, baba babadır, evlat evlat. Herkes en başta bir ebeveyne ihtiyaç duyar. Ancak şunu söyleyebilirim ki oğlum benim en iyi sohbet ettiğim insanlardan biridir. Küçüklüğünden beri böyle bu. İşte o gün o parkta Orhun'la Monet üzerine konuşurken aklıma tüm bunlar geldi. Çocukluğuna kadar indim, bıcır bıcır konuşmalarını hatırladım. Malûm zihin enteresan bir hâl, arka arkaya görüntüler içinde oğlumun küçücük suratını gözümün önüne sunarken, arkasına Monet'nin eşi ve oğlunun resmini ekleyiverdi. O an "Bir Ressam, Bir Resim serisinin sıradaki görseli bu olmalı" dedim. Monet'nin resminde de anne-oğul, güneşli bir yaz gününde gezintiye çıkmışlardı. Baba Monet o günden bir görüntüyü ölümsüzleştirmişti. Üstelik bu tabloyu 2012 yılının sonlarında Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan "Monet'nin Bahçesi" sergisinde görmüştüm.
    "Madam Monet ve Oğlu", "Gezinti" ya da "Şemsiyeli Kadın" gibi farklı isimlerle anılan 1875 tarihli tabloda sanatçının ilk eşi Camille'i ve oğlu Jean'ı görmekteyiz. Yer, bir süre yaşadıkları Argenteuil. Anne-oğul belli ki yürüyüşe çıkmışlar. Hava açık ancak biraz esintili. Camille'in yüzündeki şeffaf örtü, saçları, bulutlar, çimenler rüzgârın etkisiyle devinim halinde. Serbest tuşlarla (fırça darbeleriyle) oluşturulan hareket öyle etkili ki izleyicinin esintiyi yüzünde hissetmesi mümkün. Ve ışık... Açık-koyu renk tonlarıyla yaratılan ışık etkisi güneşin varlığını kanıtlamakta. Her an biz de Camille'in yeşil şemsiyesinin altına girebiliriz. Sanki onlar da bizi davet eder gibi bakmıyorlar mı? Gezinti sırasında bir an varlığımızı hissetmiş ve bize dönmüş gibiler. Belli ki yol eğimli. Biz onlara göre biraz daha aşağıdayız. Sık rastlanmayan bir bakış açısı bu. Ve kesin ki Madam Monet'yi çok daha heybetli gösteriyor. Acaba bu, sanatçının eşine olan sevgisinin yansıması mı? Claude'un Camille'e olan aşkının ailesiyle arasını açtığını biliyoruz. Ve ne yazık ki Camille'in ikinci çocuğunun doğumunun ardından erken yaşta öldüğünü de biliyoruz. Monet, ilerleyen yıllarda bu yazıya konu olan resmin iki farklı versiyonunu yapıyor. Bu kez model olarak üvey kızını kullanıyor ancak Camille'in hatırasının etkisiyle figürün yüzünü tamamlayamıyor, belirsiz bırakıyor. 
    Madam Monet ve Oğlu tablosunda görülen anlık izlenimin ele alınması ve yansıtılması durumu Empresyonizm'in özelliklerinden biri. Ve Monet, empresyonizmin isim babası, en tanınan ressamı. 1874 yılında Paris'te düzenlenen bir sergide "İzlenim (Empresyon)" adını verdiği bir gün doğumu resmi sergiliyor. Sanat eleştirmeni Louis Leroy bunun üzerine alaycı bir tavırla "Empresyonistlerin Sergisi" başlıklı bir yazı kaleme aldığında sergiye katılan ressamlar bu isimden hoşlanıyorlar ve böylece Empresyonizm, yani İzlenimcilik bir akımın ismi oluyor. Empresyonist sanatçılar akademik öğrenimin dışında davrananlar, doğaya açılanlar. Günün farklı saatlerinde yansıyan ışığın değiştirici etkisiyle şekillenen anlık izlenimleri tuvale yansıtanlar. Anlık izlenimi kaçırmamak için hızlı çalışanlar. Gün ışığıyla yarışanlar. Bu nedenle serbest tuşlar kullananlar. Bir yerin resmini sabah, öğle, akşam saatlerinde ya da farklı mevsimlerde tekrar tekrar yapıp anlık değişimleri gösterenler. Bunları gerçekleştirirken ışık üzerine yapılan bilimsel çalışmalardan faydalananlar, eserlerini saf prizma renkleriyle boyayanlar. Sınır çizgilerini kullanmayanlar. Işığın parlaklığını verebilmek için, sanayi devriminin sonucunda ortaya çıkmış olan sentetik boyayı kullananlar. Güncel resim yapmak isteyenler. Bu yüzden açık hava gezintilerini, büyük caddeleri, tren istasyonlarını, kırsalda ya da kentte yaşamdan manzaraları sunanlar. Işık ve rengi her şeyin üzerinde tutanlar. Monet tüm bunlara sonuna kadar bağlı kalan isim. Renk renk çiçeklerin, suyun, ışığın, anda yakalanan zihinlerde kalıcı olanın ressamı. Ve Giverny... Onu çağıran doğanın çağrısına uyup yerleştiği, 36 yıl boyunca yaşadığı, ürettiği, ilmek ilmek işleyerek bir cennet bahçesi haline getirdiği evinin bulunduğu, Seine nehri kıyısındaki Fransız köyü. Sanatçının evi bugün bir müze. Empresyonizm Müzesi'yle birlikte bu küçücük köyde sanatsever turistleri ağırlıyor. Tüm bunlar... Yıllar önce Boğaz kıyısındaki o güzelim müzede gördüğüm tablo, anneannemize giderken yaptığımız yürüyüş, sohbet, hatıralar, gölet, çiçekler, Monet, Camille, Jean... Her gün yeniden doğan günün ışıkları gibi, sanatçının fırçasından dökülen renkler gibi doluyorlar zihnime, anlar uç uca ekleniyor birbirine, her birini duyumsuyorum, yazıyorum...