3 Mayıs 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (14)

    THEODORE ROUSSEAU (1812-1867) - FONTAINEBLEAU ORMANI 


    Covid19 salgınına karşı 17 günlük kapanmayı duyar duymaz büyük şehirlerden diğerlerine muazzam bir akış oldu. Farklı şehirlerdeki anne-babayla bir olmak ya da tatil yapmak... Amaç ne olursa olsun, büyük şehirlerden kaçanları harekete geçiren dürtü, nefes alma isteği. Büyük kentler kalabalık, yorucu, yıpratıcı. Son yıllarda kentlerden köylere ya da sahil kasabalarına yerleşenlerin, yerleşmek isteyenlerin sayısında gözle görülür bir artış varken, bizim meşhur salgınımız bu isteği daha da körükledi. Hayalini gerçekleştirebilene ne mutlu! Ben İstanbul'dayım. Balkonumu temizledim, bahara hazırladım. Komşu sitenin bahçesinde oynayan çocukların sesleri eşliğinde Barbizon Okulu'ndan bahsedeceğim bu hafta. Hep beraber Fontainebleau ormanına uzanacağız. Bunun için önce manzara resminden bahsetmek gerekecek.
    Avrupa resim sanatında ancak 19.yy.'da bağımsızlığını kazanan manzara resmi, bu tarihten önce soylu portrelerine, mitolojik veya tarihi konulara fon oluşturmaktaydı. Bir de kent görünümlerini resmileştiren topografik manzaralar vardı. Endüstri devrimin etkisiyle mekanikleşen, kalabalıklaşan, kirlenen kentler, tıpkı bizim bugün yaşadığımız gibi o günün insanını da yormaya başladı ve doğaya ilgiyi, doğaya dönüşü arttırdı. 18.yy.'ın sonunda beliren romantik dönemde manzara, figürlü resmin önüne geçti. "Pitoresk" gibi yeni estetik kavramlar ortaya çıktı. İngiltere kaynaklı pitoresk kavramı, "resim gibi" anlamına geliyordu. "Tablolara konu olacak kadar güzel" demekti. Bu doğrultuda resimler yapıldı. Yine 18.yy.'a damgasını vuran aydınlanma felsefesinin, akılcılığın durağan ve mekanik anlayışı da tepki yaratarak devinim halindeki doğaya  dönüşü canlandırdı. İnsan eliyle yapıldığı belli olan düzenli Fransız bahçelerinin yerini, yine insan eliyle yapılan ancak doğal havası verilen İngiliz bahçeleri aldı. Yine İngiltere'de pitoresk bölgeleri gösteren kitaplar basıldı ve buralara geziler düzenlendi. Jean-Jacques Rousseau, Kant gibi düşünür ve yazarlar insan-doğa ilişkisini sorgulamaya başladılar, bu yönde eserler verdiler. Ancak, tüm bu olup bitene karşın resim akademilerinde manzara resmi bağımsız bir konu olarak kabul edilmiyordu. Özellikle Fransa'da hâlâ tarih resimleri önemliydi. Manzara resimlerinin ahlâki açıdan ağırlık taşımadığı düşünülüyordu. 19.yy.'ın ilk çeyreğinde manzara ressamlarına da ödül ve Roma bursu verilmesi kararlaştırılsa da bu ressamlar bir süre daha yeterli öneme sahip olamadılar. İngiliz manzara ressamı Constable'ı örmek alan Fransız manzara ressamları için Akademi'ye baş kaldırmaktan başka bir yol görünmüyordu. 1820'lerden itibaren Paris yakınlarındaki Barbizon kasabasında toplanmaya ve Fontainebleau ormanının resimlerini yapmaya başladılar. Kimi ara sıra gelip giden, kimi kalıcı olarak bu kasabaya yerleşen ressamlar Barbizon Okulu denen oluşumu hayata geçirmiş oldular. Okulun kurucusu kabul edilen Rousseau, Daubigny, Diaz de la Pena, Dupre, daha sonra realizme yönelecek olan Millet, Courbet, Daumier bu okulun temsilcileri arasındadır. 
    Barbizon Okulu, romantik akımın bir parçasıdır ancak bu ressamlar zamanla ruh durumlarını yansıtmaktan uzaklaşmış ve doğaya hayran birer gözlemci olarak çalışmışlardır. Böylece gözleme dayalı manzara resimleri Realizm'in de yolunu açmıştır. Güzel Barbizon'u ve doğaya tutkun ruhlarının etkisiyle aslında kendilerini de üne kavuşturan ressamların kasabada kaldıkları hanı ve Rousseau'nun atölyesini bugün ziyaret etmek mümkün. Bilmem bir gün yolumuz düşer mi?
    Yazının görseli olan Fontainebleau Ormanı, Theodore Rousseau'nun bir eseri. Bugün Metropolitan Müzesi'nde sergilenmekte. Barbizon ressamları bu ormanda açık havada çalışıyorlar, atmosfer ve ışık etkilerine önem veriyorlar. Genel etki uğruna ayrıntıları ikinci plana atıyorlar. Konu kısıtlı olduğu için, ancak açık-koyu değerlere dayanan renk paletleri dar. Rousseau'nun en sevdiği tema, heybetli ağaçlar. Ağaçların portrelerini bir kahramanı ya da imparatoru betimler gibi resimlediğini söylemiş. Fontainebleau'deki ağaçları o kadar iyi tanıyormuş ki onlara isimler takarmış. Doğa sevgisini aktarırken melankoliden kaçamayan ressamın manzaraları, tutucu Akademi'nin Salon jürileri tarafından çoğunlukla geri çevrilmiş, çok az sergilenme alanı bulmuş. Öyle ki Barbizon ressamları artık Salon'a katılmamaya karar vermişler. Ancak gün gelmiş, Rousseau'nun 20 yıl boyunca geri çevrilen tüm eserleri, tek bir sergide yer bulmuş. Bu sanatçıların Akademi'yle ilişkileri bir dargın bir barışık, kimi zaman reddedilerek kimi zaman nişanlarla ödüllendirilerek ilerlemiş. 
    Paris'te burjuva bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Theodore, ağaçlarıyla yoldaşlık ettiği, sanatını adadığı Barbizon'da, arkadaşı Millet'nin yanında, 55 yaşında hayata veda etti. Bu öyle bir arkadaşlıktı ki Theodore'un ölümüyle yalnız kalan, akıl sağlığını yitirmiş olan karısının bakımını da Millet üstlenmişti. Gelenekten kopuşu, farklılığı, direnişi doğa sevgisi üzerinden manzara resimleriyle gerçekleştiren Barbizon ressamlarını, yorgun bir kentli izleyici olarak takdirle anıyorum. 
    




6 yorum:

  1. “..ancak bu ressamlar zamanla ruh durumlarını yansıtmaktan uzaklaşmış ve doğaya hayran birer gözlemci olarak çalışmışlardır.” demişsin ya, belki de “doğanın iyileştirici gücü”nün de etkisi olabilir mi bunda? Yani belli süre doğada açık havada çalıştıktan sonra insanın ruh durumu da daha dengeli bir çizgi haline geliyor, bu bir gerçek...
    Burada orman okulu denen anaokulları var, yaz kış çocuklar tamamen açık havada. Ancak yoğun yağmur ya da tipi şeklinde kar olduğunda sığındıkları ufak bir barak oluyor. Tüm eğitim ve eğlence açıkhavada :) muhteşem bir şey..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Öyle olmalı. Tam içinde yer alarak doğayla bir olmak, parçası olmak. Böylece sanatsal açıdandan da zamanla üslup oluşturmak.
      Orman okullarında öğrenci olmak vardı:) O okullar da zamanımızın doğaya dönüş düşüncesinin ürünü sanırım. Ne güzel.

      Sil
  2. Manzaranın bu kadar geri planda bırakılması ne kötü ve şimdiye bakarak ne kadar inanılmaz.Kimbilir neler kaçırdı dünya o arada. Bir de kendimi o açık havada resim yapan ressamların arasında hayal ettim de, yaratıcılığı körükleyecek daha iyi bir ortam düşünemiyorum.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Her alanda görülen akademik kurallar...
      Açık havada çalışmak yaratıcılığı körükler muhakkak ama Barbizon'da Fontainebleau ormanını resimlerken, yaratıcılıklarını katmayıp gördüklerini aktarıyorlardı. Doğa zaten güzeldi:)
      Teşekkürler Bahar, sevgiler...

      Sil
  3. İlk önce resmi gördüm ve sanki kocaman bir el kolumdan tutup, kendine doğru çekiyormuş gibi hissettim. Doğanın iyileştirici gücünü doğa içinde çalışanlar hissetmişlerdir. Ve ne hazin bu ayrımcılık.. hele sanatta olunca.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Kural koyanlar var ama neyse ki farklı düşünüp fikrinin peşinden gidenler de var.
      Teşekkür ediyorum, sevgiler...

      Sil

Yorumu olan?