5 Eylül 2023 Salı

SAKIZ YA DA CHIOS / BİR ADA MÜTEVAZILIĞI ÖĞRETEBİLİR Mİ?

     Yılın yorgunluğunu unutturacak yaz tatilinin hayaliyle, güzel bir Temmuz günü, Çeşme'den kalkan feribotla Yunanistan'ın Sakız Adası'na geçtik. Hava sıcaklığı henüz rekor seviyesine ulaşmamıştı. Bu hem Türkiye'de hem Yunanistan'da birkaç gün sonra yaşanacaktı. O sıra Ege'nin söz konusu kıyılarında tatlı bir rüzgâr esmekteydi. 
Sakız Adası'nda, yani Chios'ta bir hafta kalacaktık. Feribottan iner inmez çoğu yolcunun yaptığı gibi limanın hemen karşısındaki pastanede aldık soluğu. 

    Bu mekân için Türk yolcuların adadaki ilk durağı diyebilirim. Sabahın erken saatlerindeydik, kahvaltıyı atlayıp yollara düşmüştük. Üstelik adayı rahat gezebilmek adına daha önce internetten kiraladığımız arabayı teslim alma saatine ulaşmamıştık. Pastaneden buram buram paskalya çöreği kokuları gelmekteydi ve bunu severim. 
Tipik Yunan pastanesine adım attığım an, son iki ayda verdiğim dört kilonun bir kısmını bu tatilde geri alacağımı fark ettim fakat umursamadım. Çöreği daha sonraki günlere bırakıp ıspanaklı böreklerimizi ve kahvelerimizi sipariş ettik. Neredeyse her gün denize gitmeden önce uğradık buraya ve sahipleriyle Türkçe-Yunanca karışık jestlerle sohbeti ilerlettik. İkramlarına karşı koyamadık. 
     Börek ve kahveyle kendimize geldikten sonra arabamızı teslim aldık ve kiraladığımız eve doğru yola koyulduk. Evimiz merkeze 7-8 dakika uzaklıktaki Vrondatos bölgesindeydi. Soranlara tavsiye ederim. Plajları ve güzel restoranları olan sakin bir bölge. Üstelik merkeze yakın. Yine bir Airbnb evindeydik. Bütçemiz dahilinde yine yorumları didik didik analiz ederek, kesinlikle "Süper" ünvanlı ev sahipleri arasından seçim yaparak bulmuştum bu evi. Oldukça rahat ettik. Bir haftalık tatilimizde ada yerlisi gibi yaşamanın tadını çıkardık. 

    Bundan sonrasını dakika dakika anlatmamalıyım bence. Uzatmadan neler gördüğümüze geçeyim. İpucu niteliğinde... Arada ve en sonunda gözlemlerime dayanan yorumlar olacak tabii. O halde plajlardan başlayayım. 
    Efendim, Sakız adasının her yerinden denize girebilirsiniz. Organize plaj daha az, halka açık yer çok çok fazla. Denize girmeye müsait en ufak noktaya dahi en azından bir kabin, bir duş ve bir şemsiye kondurmuşlar. Yanlış anlaşılmasın, yani bunu isteyen faydalansın diye devlet yapmış. Kendi şemsiyesini, sandalyesini getiren de çok, sadece havlusunu serip güneşlenenler de var. Herkesin özgürce kullanımına açık sahillerde en çok hoşuma giden şey, fiziksel engelli vatandaşların da düşünülmesi oldu. Tekerlekli sandalye kullananlar için oturma sırasının da olduğu geniş giyinme kabinlerinin, suya inmede kolaylık sağlayan tutunmalı rampaların azımsanamayacak sayısı beni duygulandırdı ve takdirimi kazandı. 
    Organize dediğim yerler de sınırlandırılmış şekilde kapalı değil. Yani şezlong kiralamasan da takılabilirsin. Şezlong kiralamak dediğim de genelde yiyip içmek karşılığında yapılan bir şey. Limit yok. Sadece bir tanesinde bizdeki gibi şezlong parası verdik. O da iki şezlong 5 Euro'ydu ve sipariş verdiklerin bu fiyata dahildi. Ve plajların hiçbirinde yüksek sesli müzik yoktu. Sakız tatilinde kulaklarım bayram etti, kafam dinlendi. Şimdi İstanbul'dayım ve o sakinliği arayacağım. 
    Biz kendi arabamızla gitmediğimiz için hazırlığımız yoktu, o yüzden şezlonglu şemsiyeli organize plajları tercih ettik. Bir başka zaman kıyısından, köşesinden, üzerinden geçtiğimiz sakin koylarda takılmak hayalimizi saklı tutuyoruz. Bakınız şu kumsal gibi... 


    Bir benzerine gittik ama... Mesela Glaroi Plajı... Burası biraz popüler bir yer. Öyle ki yaklaştığımızı yol kenarına dizilmiş arabalardan anladık. Biz de park ettik ve denize doğru inmeye başladık. Kalabalıktı. Neyse ki kalkmakta olan bir aile işaret etti de şezlong bulabildik. Tabii ki burada da kuma havlunu serip takılabilirsin fakat küçük bir alan olduğu için ona bile yer bulmak sıkıntı olabilir. 

    Glaroi'nin denizi çakıllı, pırıl pırıl bir deniz. Ancak içindeki kaynaklar nedeniyle ara ara su soğuduğu için eşim bir kez daha bu plaja gelmek istemedi. Normalde asla üşümeyen koca adam denizde üşüyor ve çocuk gibi mızıldıyor ya, hem kızıyorum hem gülüyorum:) Ben hafif serin suyu severim halbuki. Glaroi'de salaş, hoş bir ortam var. Ağaçlar altındaki tek cafe-bardan servis sağlanıyor. Yormayan, hafif bir müzik eşlik ediyor gün boyu.
    Bir gün Lithi plajına gittik. Burası biraz daha kumluk bir plaj. İlla kum aradığımız yok aslında. Tavsiye üzerine gittik. Ne yazık ki epeyi rüzgârlı bir günde gittiğimiz için tam tadına varamadık. Sahildeki az sayıda kafe-restoran şezlong hizmeti de veriyor. Hepsi gayet temiz, hoş. "Kafe-restoran" dedim ama aslında bunlara "taverna" demek daha doğru olacak. Yunanistan'da tavernanın lokanta anlamına gelip, illâ müzikli olmasına gerek olmadığını biliyorum. Deniz kıyısındaki bu tavernalar akşam saatlerinde de müzikli ya da müziksiz servise devam ediyorlar tabii ki. Bu bölümde fotoğraf ekleyemiyorum çünkü çekmemişim:) Ama Sakız'a gitmeyi düşünenler Lithi'yi dikkate almalı. Tatilin ikinci günüydü, muhtemelen sevmediğim rüzgârdan gına gelmişti ve gözüm fotoğraf falan görmedi. Neyse ki ilk üç günden sonra rüzgâr dindi. 
    İki gün Agia Fotini köyünün denizinde zaman geçirdik. Nedense burası bize bir rahat geldi. Biraz Bodrum'u andırdığından mıdır nedir? Yani tanıdık yere benzeyene ne gerek var tabii ama... Bilmiyorum, sevdik. Uzun bir sahili var. Yine ister şezlong kirala, ister kendi eşyanı getir ayarında. Denizi taşlı. Yine pırıl pırıl. Şimdi baktım da adanın güneybatısında kalıyormuş. Su sıcaklığı herkesi tatmin edecek orta kararda:) 


    Adadaki ilk ve son günümüz ile sakız müzesine gideceğimiz gün ise birkaç saat de olsa konakladığımız bölgede, yani Vrondatos'ta denize girdik. Çok da keyif aldık aslında. Daha fazla zaman geçirmek isterdim. Hâttâ burada, adanın bu bölgesinde evim olsun isterdim. İnternette Sakız adasının plajlarını araştırdığınızda ilk 10 listesinde burası da çıkıyor ancak ben pek yabancı turist görmedim. Genelde yerli halkın takıldığı, çoluk çocuk herkesin birbirini tanıdığı, selamladığı sahilde tavernalar, kahve dükkanları var ama şezlong kiralama yoktu. Boş bulursan altına konuşlandığın şemsiyeler var, gölgesine yerleştiğin ağaçlar var, yine ağaçların altında hem ekonomik açıdan uygun, hem de gün boyu masasında oturup ara ara denize girip çıkacağın bizdeki çay bahçelerini andıran bir mekân var. Bol huzur var, sakinlik var. 

    Vrondatos'un sahili koca koca taşlardan oluşmuş. Deniz ayakkabısıyla gezmezsen işin zor ama o taşlar nasıl güzeller anlatamam. Zamanın akışında doğanın şartları, rüzgârlar, dalgalar onları yormamış, aksine daha da güzelleştirmiş. Yuvarlak ve oval formlu, irili ufaklı taşların hepsi usta bir zanaatkârın elinden çıkmış gibi pürüzsüz. Bavuluna atıp evine götürmek istersin, üzerlerini renk renk boyamak istersin. Ben de istedim. Ama yapmadım. Eskiden her yerden taşlar, yapraklar, deniz kabukları, meşe palamutları getirirdim evime. Belki deli diyeceksiniz ama hepsinden izin  alırdım. "Benimle gelmeni çok istiyorum. Kabul mu?" derdim. Bu konuda yalnız olmadığımı Patti Smith'in bir kitabını okurken anlamıştım ve o kadar da çatlak olmadığım için sevinmiştim. İzin almadan yanına aldığı bir taş nedeniyle dönüş yolunda aksilikler yaşadığını söylüyordu Patti. Bunu okuyunca bir kez daha düşündüm. Bir sonraki seyahatimde elimdeki deniz kabuğuna baktım baktım, "Şu güzelim denizde asırlar boyu kalacağına, benim uzun uzun binalardan oluşmuş gürültülü semtime niye gelmek istesin ki?" dedim. Felsefenin dibine vurdum. O gün bu gündür doğadan bir şey almıyorum. Mevcutlarla mutlu mesut yaşıyoruz. 
Hint Okyanusu'ndan gelenler de var, Baltık Denizi'nden de... Kuzey ormanlarından olan da var, Anadolu'nun göbeğinden de... Beni mutlu ediyorlar ama... İşte... Umarım onlar da memnunlardır. Bu saatten sonra aynı yerlere geri götürüp bırakamam :) 

    Umarım deli deyip okumayı bırakmamışsınızdır, yazmaya devam ediyorum... O zaman Vrondatos'tan ilerleyeyim. Bu bölgede birkaç taverna var ki onlar da gerçekten çok iyi. Hem fiyatlar çok uygun, hem ortam güzel, hem lezzetler şahane. Hangisi seçilirse seçilsin memnun kalınacağına eminim ama kendi tercihlerimizden bir örnek vermek gerekirse Ouzomperdemata'yı söyleyebilirim. Denizin dibinde, sessiz sakin bir mekân. Kafa şişiren bir tek gürültü yok. Sadece dalga sesleri ve insan sohbetleri... Ay, yıldızlar ve uzo... 

    Bir de yediklerinden sebeplenmek için bekleyen ada kedileri... Bir tanesi öyle bir boynunu bükmüş bekliyordu ki kayıtsız kalamadık:) 

    Sakız Adası'nda da bizdeki gibi kedi çok ama onlar daha tedirginler. Yaklaşmıyorlar, sevmek istersen kaçıyorlar. Bizim İstanbullu hemcinslerinin ataklığından, sıcaklığından eser yok:) Yaşadığın yere göre şekil aldığının canlı kanıtı gibiler. Çok tatlılar.
    Sakız adasında yeme-içme konusunu uzatmadan şöyle bağlamak isterim. Nerede yerseniz yiyin muhtemelen memnun kalacaksınız. Orası, burası diyemiyorum çünkü isimler zor ve not almadım:) Fakat hiçbir yerden olumsuz düşüncelerle ayrılmadık. Bol bol deniz ürünü yedik, onların tarzındaki döner olan gyros'u, adanın meşhur peyniri mastelo'yu  ihmâl etmedik, uzo ve yerel şaraplar içtik. Hafızamız kış için depolasın diye deniz manzaralı mekânları tercih ettik. Yerel ev yemekleri yapan tavernaların önünden geçip gittikçe aklımız kaldı ama ne kadar niyetlensek de döndük dolaştık yine deniz ürünlerinde karar kıldık. Çünkü taze ve ucuzlardı. Döviz değeri bu kadar artmış olmasına rağmen yine de uygunlardı. Ülkemizde an itibariyle denizin dibindeki bir restoranda rakı-balık yapmaya kalktığımızda servet ödeyecekken inanın orada çok daha makûl miktarlar ödedik. Porsiyonların büyüklüğünü de hatırlatmama gerek yok sanırım. Yunanistan'da turist olmak her zaman uygundu ancak Euro'nun bu kadar yüksek olmasına rağmen o ulaşılabilirliği koruması enteresan, kafa karıştırıcı. Ulaşım masraflarını ayarlayıp, o anlamsız yurt dışı çıkış harcını ödedikten sonra Yunanistan'da tatil, ne yazık ki ülkemizin çoğu bölgesinden daha ucuza gelebiliyor. Kiraladığımız evi de yine çok uygun fiyata ayarladığımızı belirtmek isterim.
    Ah! Vrondatos hakkında, unutmadan! Burada Homeros'un, yani meşhur İlyada ve Odysseia destanlarının ozanı Homeros'un üzerinde oturup şiirlerini okuduğu söylenen bir taş var. Tabelasını görünce "Yahu Homeros İzmirli değil miydi?" dedim. Ben Symirna, yani İzmir doğumlu deyip geçermişim. Biraz inceledim, Sakız'da ya da İzmir'de doğduğu tahmin ediliyormuş. Araştırmacıların fikirleri muhtelif. Kör olduğu hakkındaki bilgiler dahi belirsiz. 
Öyle ya da böyle iyi ki geçmiş bu dünyadan. 

    Homeros'un taşına doğru tırmanılan yol epeyi düzenli. Yol üzerinde farklı antik kalıntılar var. Hattâ bir Osmanlı paşasının yaptırdığı çeşme dahi var. Bol ağaç, bol cır cır böceği gürültüsü ve en sonunda şahane bir Ege denizi manzarası var. Bir gün akşama doğru saatlerde, plaj dönüşü uğradık. Taşın hangisi olduğunu anlamakta zorlandık ama bulduk ve aslında ona giden yol daha da güzeldi. Ozan'a atfedilen taşa bir de "Daskalopetra" deniyormuş ve bu Yunanca'da "Öğretmenin Taşı" anlamına gelmekteymiş. Haklarını yiyemem, "Homeros'un Taşı" diye tabela koysalar da internetteki bilgilerde bu taşın Homeros'a gönderme olduğundan bahsetmişler. Yani bu büyük ozan Sakız doğumlu da olabilir, İzmir de... Suyun iki yakasına ait ortaklıklardan biri daha...
    Bu güzel adada doğduğu kesin olan meşhur bir sanatçıya örnek verebilirim ama. Türk-Yunan ilişkilerinin normalleşmesi çalışmalarında büyük payı olan; ayrıca hepimizin çok iyi bildiği "Zorba" film müziğinin bestecisi Mikis Theodorakis. Sakız doğumlu. Ve meşhur kaşif Kristof Kolomb'un da bu adada doğduğu ya da geçerken uğradığı ve bir süre yaşadığı söyleniyormuş. Pirgi (Pyrgi) köyü yerlilerine sorunca yaşadığı evi gösteriyorlarmış fakat ben bunu döndükten sonra öğrendim. 

    Pirgi demişken... Biraz da adanın meşhur sakız köylerine uzanalım mı? Efendim, adanın güneyinde olup, sakız üretimi yapılan köylerin tamamına "Mastichochoria" deniyormuş. Yani Mastik Köyleri... Sakız köyleri... 
Tüm dünyanın damla sakızı ihtiyacını karşılıyorlar. UNESCO'nun Somut Olmayan Kültür Mirası listesindeler. 
Biz bunlardan Pirgi'yi ve Mesta'yı ziyaret ettik. 
    Pirgi, depremlerden pek etkilenmediği için ortaçağ görüntüsünü koruduğu söylenen bir köy. Böyle deyince aklımıza daha çok taş mimari gelebilir ancak Pirgi'yi diğerlerinden ayıran, dış cephede kazıma usulüyle yapılan geometrik süslemelerle bezeli siyah-beyaz evleri. 


    Bu süsleme tarzının, Sakız'ın Ceneviz hakimiyeti zamanından, İtalyan kökenli sgrafitto tekniğinden kaynaklandığı söylense de anladığım kadarıyla konu kesin değil. Bir miktar turistik hareket kokusu alıyorum. 
Kesin olan şey, köy sokaklarında gezerken kendini adeta bir film platosunda hissediyor olman. 
Değişik, oyuncaklı bir hava... Her yerde üçgenler, yamuklar, eşkenar dörtgenler, stilize çiçekler, çarkıfelek desenleri... Hepsi siyah-beyaz ama duygusu rengârenk. 



    Chios adası, özellikle damla sakızı nedeniyle Ortaçağ'da fazlaca korsan saldırısına maruz kalmış. Pirgi gibi köyler kale-köy konumunda inşa edilmişler ve çevredeki herkes yönetim tarafından bu köyler içerisinde toplanmış. Bunun yansımalarını Pirgi'de görmek mümkün. Yalnızca bilenlerin kaçışını ve bağlantısını kolaylaştıracak dar sokaklar, bitişik nizam evler, kemerler, tonozlar, sur duvarları ve gözetleme kuleleri tarihte neler yaşandığına ışık tuttuğu gibi, bugün tehlikeden uzak gezginlere masal gibi bir ortam sunmakta. 



    Aynı şey Mesta köyü için de geçerli. Labirent gibi yollarda gezerken, iki ev arasında birden yükselen kemerin üzerinde koşturan gölgenin varlığından emin olamayıp başını yukarı çeviriyorsun. Ortaçağ'da korsanlardan kaçan bir adalı olmayı mı yoksa 21.yy.da farklı ülkelerde rahatça gezen bir turist olmayı mı tercih edeceğini sorguluyorsun. En azından ben öyle yaptım:) 
    Mesta köyünü daha çok sevdim. Bu da bir mastika köyü. Gözlerimi bağlayıp "Nerede olduğunu tahmin et" diyecekleri bir yere bıraksalar ve burası Mesta olsa, ilk söyleyeceğim şey "İtalya'da mıyım?" olurdu. 


    Tabii yine Ceneviz etkisi söz konusu. Tarih boyunca İyonlar, Makedonlar, Roma, Bizans tarafından yönetilen Chios, çok kısa bir süre Çaka Bey tarafından kuşatılmış. Aydınoğulları, Saruhanoğulları derken 1346-1566 yılları arasında Cenevizliler tarafından yönetilmiş. Cenevizliler tüccar adamlar. Chios zengin bir ada. Tabii Cenovalılar  bağımsızlıklarını korumak için bu süre boyunca önce Anadolu beylerine, sonra Osmanlı imparatorlarına vergi vermek durumunda kalmışlar. Ne zaman ki vergileri aksatmışlar, Osmanlı gelip adayı tamamen ele geçirmiş. 
Sakız üretimine aynen önem vermeye devam etmiş ki bu da Sakız Müzesi'nde anlatılıyor. Ceneviz, Cenova etkisi derken ticarete daldım. Aslında demek istiyordum ki Mesta köyü bir İtalyan köyünden farksız. Taş evler, daracık sokakların açıldığı bir meydan, pencerelerde çiçekler, kurumaya bırakılmış sebzeler, portakal ve zeytin ağaçları, kapı önlerinde sohbet eden yaşlı kadınlar... 


    Pirgi'ye göre burada sokaklar daha da bir labirent düzeninde. Burası da bir kale-köy ve giriş kapılarında köyün planı asılı. Köy meydanında bugün kafeler hizmet vermekte. Biz de oturduk ve birer taze ada birası içtik, portakallı tatlılarla damağımızı şenlendirdik. Taze sakız birası birkaç gün içinde tüketilmesi gereken yerel bir bira. Hafif, hoş. 

    Sakız müzesi, The Chios Mastic Museum, köylerin merkezlerinin dışında, Pirgi'ye yakın bir noktada. 
Bizim Troya Müzesi gibi düşünün. Görünce aklıma o geldi. Mastic Museum, bu yaşıma kadar gezdiğim müzeler arasında en keyif aldıklarımdan biriydi. Dış kısmında sakız ağaçlarının yer aldığı bir bölge vardı ve burada tüm ağaçlara tek tek sarılmak istedim. Ağaçlar arasında o kadar mutluydum ki anlatamam. 





    Halbuki bu ağaçlara "Ağlayan Ağaç" demişler. Şarkılarına böyle konu etmişler. Oysa ki o gözyaşları nasıl berrak, nasıl hoş kokulu... 

    Herkese hitap etmese de ben damla sakızını çok severim. Bu yazıyı yazarken yine aklıma düştü, adadan getirdiğimiz sakız macunundan bir kaşık atıverdim ağzıma. Bahsettiğim müze sayesinde sakız üretiminin o kadar da kolay olmadığını öğrendim. Bir işçinin ağzından şunu yazmışlardı: "Bu benim dünyam. Tarlalar ve ağaçlar... Tüm yıl boyunca iş bitmez". 


    O sıra tam zamanıydı ve hem adanın güney bölgesinde yolumuz üzerindeki ağaçların, hem de müze bahçesindeki ağaçların dibine beyaz killi toprakların dökülmüş olduğunu gördük. Ağaçların gövdelerine atılmış çentiklerden sızan damla sakızları bu toprağa dökülüyorlar ve böylece kirlenmiyorlarmış. Beyaz kilden toplanan sakızların önce evlerde, sonra tesislerde defalarca defalarca ayıklanıp yıkandığını, boyutlarına göre ayrıldığını öğrendim. Eskiden bu işi evlerinde yapan kadınlar, elleri mis gibi sakız koksun diye gerekmedikçe yıkamazlarmış. Ticarete uygun olmayan damla sakızları da tütsü olarak kullanılırmış. Korsanlar rahatsız etmese ne güzel bir hayat! 



    Müze girişi 4 Euro. İç mekânda hem sakız ağacının hem adanın tarihçesi her türlü materyalle ve teknikle güzel güzel anlatılmış. Yemyeşil manzaraya hakim kafe bölümünde bir şeyler içmek, yazın sıcağında oradaysanız serin bir mola vermek de mümkün. Müzenin ikinci kısmı çağdaş sanat eserlerine ve ayrıca Türkiye ile yaşanan Mübadele dönemine ilişkin "Across The Sea" isimli bir sergiye ayrılmış. O dönemi yaşayanlara odaklı bir sergi. Objektif buldum. "Türkler ve Rumlar aynı göğün altında mutlu şekilde yaşıyorlardı, aynı yollarda yürüyorlardı... " şeklinde başlayan anlatılar beni üzdü. İki tarafta yaşayan ve yer değiştirmek zorunda kalan halk için nasıl zor bir durum olduğunu anlayabiliyorum. 

    Güneydeki plajlara, sakız köylerine ve müzesine gidip gelirken geçtiğimiz Kambos bölgesine ayrı bir parantez açmak isterim. O kadar güzel ki! Seyahate çıkmadan önce ada hakkında araştırma yapmamıştım. Önce bir görelim, kendimiz deneyimleyelim, turistik görüşlerin etkisinde kalmayalım diye düşünmüştüm. Dolayısıyla Kambos hakkında bir fikrim yoktu. Bölgenin kırmızı doğal taşından yapılma malikânelerin dizildiği yola ilk girdiğimizde bambaşka bir evrene adım atmışız gibi hissettim. 

    Bu evler niye yüksek duvarlarla çevrili, niye bu kadar korunaklılar diye düşündüm. Kendini diğerlerinden soyutlamak isteyen varlıklı kesimin işidir herhalde dedim. İçinde doğruluk payı olmasına rağmen tam da böyle değilmiş. Meğer bu yüksek ve aynı zamanda şık duvarların ardında tarihi 14.yy'a uzanan narenciye bahçeleri varmış. Meyveyi uygun olmayan hava şartlarından korumak için yükselmişler. Mimarinin güzelliği ise tabii ki narenciye ticaretinin ekonomik getirisinin eseri. 

    Kambos'u özel bir bölge haline getirenler yine Cenevizliler. Onlardan önce nar, üzüm, buğday ve dut yetiştirerek şarap ve ipek üretiminin yapıldığı bölgede yeterli su kaynağı keşfedilince narenciye tarımı başlatılmış. Bugün de görülen "Maganos" denen su kuyularıyla geleneksel bir sulama yöntemi geliştirilmiş. Ürün artmış, ekonomi canlanmış ve bu da Kambos'ta burjuva sınıfını oluşturmuş, şık ve korunaklı konaklar ortaya çıkmış. 
    Bu konaklardan birinin en azından bahçesini görme fırsatımız oldu. Bir gün direksiyonu yol üzerinde dikkatimi çeken "Museum Cafe" tabelasına doğru çevirince, binalardan birinin ziyarete açık olduğunu, bahçesinde de vakit geçirilebileceğini öğrendik. 

    Akşama doğru saatler olduğu için binanın içine vakit ayıramadık. Şöyle bir pencereden göz atınca etnografya müzesi tarzında düzenlenmiş iç mekânın aslını pek korumadığını gözlemledim. Bir başka zaman tekrar dönüp gezemediğimiz için de sanırım kendimi biraz böyle avutuyorum. Yoksa her türlü ilgi çekici olduğuna eminim. 

    Hemen terk etmek istemediğimiz otantik atmosferi bahçe içindeki kafede kendi üretimleri meyve reçelleriyle karıştırılmış lezzetli sodalarla serinleyerek, sonrasında açık hava müzesi şeklinde düzenlenmiş dış mekânı gezerek hafızamıza kaydettik. 

    Zamanında nasıl bir yapı olduğunu anlamak için aşağıdaki plan aydınlatıcı olacaktır sanırım. Bir altındaki fotoğrafın da "Maganos" denen geleneksel su sistemine ait olduğunu belirtmek isterim. 


    Kambos portakal bahçelerinde bugün eskisi gibi üretim yapılmıyormuş. Büyük ailelerin devri kapanmış. 
Daha çok turistik bir bölge halini alan Kambos'ta bazı konaklar şimdi otel olarak işletiliyor. Yani herhangi birinde konaklamak, tarihi havayı yakalamak mümkün. Fiyatlar da ulaşılmaz değil. 

    Ve gelelim yel değirmenlerine... Kaldığımız evin yakınlarında olduğu için her gün önünden geçtiğimiz, birkaç kez mola verip gün batımını izlediğimiz, kıyısında balık tutanlarla konuştuğumuz, bol bol fotoğraf çektiğimiz taş değirmenler... 

    Sakız rüzgârlı bir ada malûm. Karşı taraftaki bizim Çeşme, Foça gibi kıyı bölgeleri de öyle. Yani bu coğrafyada yel değirmenine rastlamak normal. En tanınan gruplardan biri de Sakız'daki bu değirmenler. Bakımlılar, turistlerin beğenisine sunulmuşlar. 

    Yel değirmenleri 1881 yılındaki büyük depremden sonra yapılmışlar. Zaten söz konusu deprem adanın bugününü şekillendiren önemli unsurlardan biri. Bana ilginç gelen, bu değirmenlerin zamanında deri işleme atölyesi olarak kullanılmış olması. Zira kafamda yel değirmeni ile eşleşen tek şey un:) 

    Sakız değirmenleri hakkındaki bu bilgiyi Nazlı Gürkaş'ın "Zeytin Ağacı'nın Gölgesinde Yunanistan" kitabından edindiğimi söylemek isterim. Birkaç sene önce yine burada yazmıştım, tavsiye edilesi bir kitaptır. Yunanistan'da yaşayan ve karış karış gezmiş olan yazarın öyle keyifli bir anlatımı var ki illâ ülkeyi gezecek olmanız ve bu amaçla rehber olarak okumanız gerekmez. Kazancakis'in hangi köyde Zorba ile tanıştığı; bayıldığım üçlemenin son filmi Before Midnight'ın hangi evde çekildiği gibi bilgilerle de karşılaşacağınız enfes bir ülke kitabıdır. Bir ipucu daha vereyim. Yazar, Sakız adasına ayırdığı bölümü Fotini Frogouli'nin şu sözleriyle başlatmış: "Güneşlerin ve güneşlerin, karpuzların ve yine karpuzların, fesleğenli saksıların, uzaklardaki engin ve büyük denizin resimlerini yapar dururdu". 
Hoş değil mi? 

    İşte böyle...  Tabii ki Chios, yani Sakız adasındaki köyler, plajlar, tarihi yerler bu kadarla sınırlı değil. Biz bu kadarına vakit ayırabildik ve bu sakin adayı çok sevdik. Dediğim gibi, gitmeden önce hakkında araştırma yapmamıştım. Gözüme çarpan her ayrıntıyı bir sünger gibi çekip dağarcığıma atarken, tahminler yürütürken verimli bir adada olduğumuzu anladım. Geçmişte ve şimdi diğer ülkelerle yapılan ticaretin en önemli kalemi elbette sakız. Bunu biliyoruz. Ancak yüksek duvarlı evleri görünce meyveciliğin ada için ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bir doğal taş fabrikasının yanından geçerken "Bu da varmış demek ki" diye düşündüm ve bazı evlerin mimarisinde bunu gözlemledim. Seyahatten sonra yel değirmenlerinin deri işleme atölyeleri olduğunu okudum. Şimdi değirmenlerin karşısındaki, her gün gelip geçerken gördüğümüz eski binanın zamanında fabrika olduğunu ve bağlantılı olduklarını düşünüyorum. Bir zamanlar ipeğin de önemli bir ticari ürün olduğunu öğrendim. Cenevizliler'in Avrupa ile bağlantısı sayesinde ticarette çok başarılı olmuştu Sakız adası halkı. Güzel evler ve korsan saldırılarını önlemek için korunaklı köyler yapmışlardı. Ardından gelen Osmanlı da Sakız halkını ticaret konusunda desteklemiş, hâttâ yeni imtiyazlar sağlamıştı. Bunu ben söylemiyorum, Sakız Müzesi'nde ve internetteki bir çok sayfada bahsediliyor. Şundan da bahsediliyor: Yunan bağımsızlık hareketleri sırasında Osmanlı'ya baş kaldırılırken Sakız halkı çekimser kalmış. Rahatları yerinde olduğu için olaylara karışmak istememişler. Çevre adalardan gelen eli silahlı vatandaşlarının zoruyla işin içine girmişler ve ne yazık ki bu kez Osmanlı'nın cezası ağır olmuş. 1822 yılında yaşanan olaylar adanın gerilemesinin sebeplerinden biri. Müzede gösterilen videoda tüm bunlar objektif bir şekilde yer alıyor. 1881 depremi ve 2.Dünya Savaşı da ada nüfusunun azalmasını, kaçışı tetikleyen olaylar. Sakız halkının mütevazılığı her yerde hissediliyor. Zoru da kolayı da görmüş kalender insanlar söz konusu. Yunanistan'ın birkaç kentinde ve adasında bulundum. Sakız halkını hiçbirine benzetemedim. Belli ki araya onca olay girse de bugün yine ekonomik rahatlığı ve huzuru yakalamışlar. Ancak sonradan görme bir rahatlık değil onlarınki. Geçmişten gelen bir görgüye sahip olduklarını düşünüyorum. Sağduyulu ve kibarlar. Birçok yaşlı ada yerlisi, Türk olduğumuzu anlayıp sorduklarımıza Türkçe cevaplar vermeye çalıştılar. Tamam bu Yunanistan'ın birçok yerinde yaşanıyor ama buradaki samimiyet bana farklı geldi. Gençlerin Türkçe konuşma sebebi biraz turistik amaçlı. Fakat büyükler çok samimiler. Bir akşam tavernada garsona sesimizi duyuramıyorken, bir başka masadaki yaşlı çiftin kadın olanı yarım şişe kalmış uzolarını getirdi ve "Biz gidiyoruz, siz için" dedi:) Sonra "Neredensiniz?" vs. konuşurken "Çeşme'de çok arkadaşım var. Denizin iki tarafındaki insanlar böyle yakınlar" deyip işaret parmaklarını birbirine geçirdi. Her akşam ve sabah sokağımızdaki herkesle neşeyle selamlaşıp geçip gidiyorduk. Gün içinde de böyleydi aslında. Selam önemli. Ancak şunu belirtmek isterim ki Sakız'a geçeceğimiz sabah Çeşme'de feribota doğru ilerlerken kedilere mama veren bir teyzeye "Günaydın" dediğimde cevap alamamıştım. Herhalde elde bavulları görüp turist olduğumuzu anlayınca yüz vermek istemedi. Niye bu kadar kaba insanlar olduk? Bu ne zaman değişecek? Neyse... Ben iyi şeylerden devam edeyim. En başta bahsettiğim pastanenin sahibi olan çift bizi her gün tanıdıkları gibi karşıladılar. "O yeni çıktı, bu yeni çıktı" deyip ikramlarda bulundular. 
Bir bankın yanında ayakta beklerken, elimdeki yiyeceği görüp "Otur burada ye" deyip yerini bana vermeye çalışan teyzeyi de unutmuyorum mesela. Çok ilgimi çeken bir şey daha söyleyeceğim. Her gün devlet hastanesinin önünden geçiyorduk. Bir kere bile üç kişiyi aynı anda bahçede görmedim:) Önündeki durak da genelde boş. Arada tek tük insan oluyordu. Bir de bizim hastaneleri getirin gözünüzün önüne. Düşündüm, düşündüm ve anakaradan uzakta, deniz, kum, güneş, uzo, kahve, sohbet muhabbet, geçmişe takılmamak, kalenderlik vs. derken yaşlanmadıklarına ve hastalanmadıklarına karar verdim. Maşallah diyeyim, nazar değmesin. 
    Hissedildiği üzere Sakız'dan zor ayrıldım:) Yeniden buluşma fikrimi, hâttâ daha uzun kalma fikrimi saklı tutuyorum. Merkezi oluşturan kordon boyundan bahsetmedim. Zira o deniz kıyısındaki illerimizde rastladığımız özellikte tahmin edilesi bir bölge. Yine de hak geçmesin, bir fotoğrafıyla bitireyim bu yazıyı. Bir de renkli bir görüntü ekleyeyim. 2023 yazımı şenlendiren güzel adaya selam olsun! 


    
   

1 Ağustos 2023 Salı

BUGÜNLERDE...

    Gerçek manâsıyla kafa dinlediğimiz bir tatilden döndük. Sakız Adası'ndaydık. Bangır bangır müzik yok, trafik yok, kalabalık yok, gürültü patırtı yok. İyiydi. Anlatacağım... 
    Tahmin edersiniz ki güzel bir tatilden eve dönüp normal hayata adapte olmak bizler için son derece hızlı ilerleyen alışıldık bir durum. "Normal hayat" derken kargaşayı ve huzursuzluğu kastediyorum. Bugün dayanamadım emekli maaşlarıyla ilgili tweet attım. 7500 lira olarak kalan maaşlarla ilgili... Annem bu guruba giriyor. Çok sıkıntıda olan emeklilerden değil. Evi var, yalnız yaşıyor ve en önemlisi kardeşimle biz varız. Ama ama ama... Kadıncağız "Hazmedemiyorum" diye ağlıyor. Şu devirde bu emeklilik maaşlarının maddi açıdan kabul edilemezliğinin yanı sıra gurur kırıcı durumlar da söz konusu. Annemin haftanın altı günü ağır çalışmanın ardından toplu taşımayla nasıl eve döndüğünü ben biliyorum. Senelerce çalış çabala, çoluk çocuk yetiştir ve rahat etmen gereken bir zamanda "Sen bir bekle" densin. Geçtim gezmeyi tozmayı -ki geçilecek bir konu değil- belli yaştaki insanların torunlarına keyifle harçlık vermesi bile fazla görülüyor artık. "Bir bu mu kaldı?" demeyin. Büyüklerin çocuklarına, torunlarına harçlık verme, destek olma konusuna ne kadar önem verdiklerini gözlemliyorum. Sağlık, ilaç vs. konularına girmiyorum bile. Devlet hastanelerinden randevu alabilen varsa bana da söylesin. Bu insanlar yok sayıldıklarını düşünüyorlar ve haklılar. Zaten pandemi sürecini yeni atlattık. O sırada evden çıkmamaları konusunda baskı gördüler, korkutuldular, terbiyesizliği abartanlar tarafından alaya maruz kaldılar. Şimdi bu şekilde sindiriliyorlar. Annelik dahil hiçbir duruma, hiçbir makama yok yere kutsallık yüklemem. Yaş almaya da yüklemem. İyi yaşlanan var, gittikçe naletleşen var. Ama bazı hakları da teslim etmek gerekir. Hem devlet eliyle hem sosyal hayatta gençler tarafından yaşlılara karşı bir baskı gözlemliyorum. "Bizi bu hale siz getirdiniz" diye haklı haksız her büyüğe çemkiren gençler ve ufaktan ufaktan "Bununla idare et, olmazsa küçük şehre taşın veya çocuğunun yanına git" dayatması yapan bir yönetim arasında sıkışmış, özellikle yaşlıları etkileyen pandemiyi henüz atlatmış bir kesim var. Yemin ederim yine iyi dayanıyorlar. Onların yerine ben sinirleniyorum ve öyle bir ruh halindeyim ki yaşlılık zamanımı saygısızlığa maruz kalmadan nasıl geçirebilirim, bize uygun olan nedir diye bin türlü plan üretiyorum. Sinir bozdum biliyorum. Ama bunları yazdım ki durum tespiti olsun. Bizim maddi açıdan görece biraz daha rahat olmamız başkaları adına da düşünmemin önüne geçmemeli. Karı-koca 7500 liraya geçinmeye çalışıp bir de üstüne kira verenler yok mu? Var. Daha neler neler var. Neyse... Böyle işte... Cidden canım sıkılıyor. Daha da sıkılmadan, sıkmadan konuyu değiştireyim. Aklımıza mukayyet olmaya çalışa çalışa atlatırız inşallah bu dönemi.
En sonunda kullanacağımız akıl kalır umarım.
    Twitter'ın yeni logosuna da sinir oldum. Siyah zemin üzerine koca bir X. Direkt ölümü çağrıştırıyor. Sevmem. Telefon ekranında gözüm ilk anda görmesin diye oradan oraya atarken yanlışlıkla uygulamayı sildim geçen gün:) Sonra yine yükledim. Hali hazırda güncel haberler aldığım yer orası. Bırakmaya hazır değilim. Açılır açılmaz Threads'i de yükledim. Orada da ilk anda katılımcılar pek coşkuluydu, sadece iyi şeyler paylaşma kararlığı vardı ama devamı gelmedi. Sosyal medya farklı bir yerlere evrilecek gibi görünüyor lakin nereye doğru ve nasıl olacak bilmiyorum. 
    Oppenheimer vizyona girdiğinde tatildeydik. İlk gün izlemek isterdim çünkü Nolancı'yım. Vizyona girmesinin üzerinden bir hafta geçti, bilet vardır diye düşünerek rahat rahat satın almaya kalktım ama bir baktım ki yok. 
Daha doğrusu İstanbul'da bir-iki IMAX salon var ve filmin çekildiği teknolojiye müsait salon olmadığından en azından normal IMAX'te izlemenin iyi olacağını düşünenler mevcut mekânlara yüklenmişler. Bizim izleme işi biraz sarktı yani. Yarın izleyeceğiz ama. Oppenheimer'in gününü beklerken kardeşim ve yeğenimle Barbie'ye gittik. Yeğenim daha önce arkadaşlarıyla pembe giyinip gitmişti:) Bir de bizimle izledi. Pembe giyip sinemaya gidenlere lâf edenlere ben de lâf ederim ona göre. Keyifli işlerimiz o kadar azaldı ki en ufak bir durumu değerlendirip gülmeye, eğlenmeye çalışanlara dokunmayalım. Peki Barbie'yi nasıl buldum? Daha felsefik açılımları var sanıyordum, az geldi bana:) Güzeldi, keyifliydi, nostaljik bir yanı da vardı. Hem erkeğin hem kadının kendine dayatılan özelliklere mahkûm olmak zorunda kalmaması gerektiğinin, birbirini anlayarak beraber devam etmenin, hâttâ birey birey değerlendirmenin güzelliği mesajını aldım ki tamamen katılıyorum. 13 yaş sınırı olan filme çocukların getirilmesi ve bazılarının arkadaş grubuyla anne-baba olmadan bırakıp gidilmesini bir kez daha tasvip etmedim. Devamlı oturup kalkan, konuşan, yiyen içen çocuklarla film izlemeye mecbur muyum? Evet, bu şartlarda, bu kurallı ama denetimsiz ortamda her şeye mecburum. Ancak oturup buradan yazıyorum işte. İzmeyenler için -incelemedim ama- 13 yaş sınırının cinsellik açısından getirilmemiş olduğunu söylemek isterim. Küfür, cinsellik vs.yok. Kadın-erkek ilişkisini Barbie dünyası ve gerçek dünya üzerinden eğlenceli şekilde irdeleyen filmi izleyen çocuklar acaba ne anladılar? Film, Stanley Kubrick'in "2001: Bir Uzay Macerası"nın ikonik sahnesine göndermeyle başlıyordu. Anlatabiliyor muyum? :) 
    Gergin yazımı bir kitap önerisiyle bitireyim. "En" demeyi pek sevmem, nadir kullanırım fakat sanırım Ian McEwan'ı "En sevdiğim İngiliz yazar" ilan edeceğim. Okuyup tamamlamam gereken az sayıda kitabı kaldı. 
En son çıkan "Defterler". Kallâvi, dolu dolu... Çok sevdim. Görüldüğü üzere tatilde başladım, evde bitirdim. Roland Baines karakteri üzerinden yakın tarih okuması, insan psikolojisine bakış, aile kavramı vs. 
Tavsiye edilir efendim.

    Şimdi aklıma geldi, bir şey daha ekleyeceğim. Geçen gün bir yazıma yorum geldi. 2013'te bu blogla tanışan, daha sonra doğum yaptığı için uzaklaşan bir blog dostu yazmış. İşleri biraz kolaylaşınca (Orhun bebekken nasıl kendimi her şeyden soyutladığımı hatırladım:)) aklına tekrar benim blog gelmiş. Ama adımı hatırlayamıyormuş. "Bugün birden adınız aklıma geldi ve tekrar buldum, okudum, söylemek istedim" demiş. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Ne kadar ince bir hareket değil mi? Ne yazık ki ismini bilmiyorum, anonim geçiyor ancak kendisine sevgilerimi gönderiyorum. Bir selamla günümü güzelleştirmişti ve yüzlerde gülümseme yaratmak bu kadar basit aslında. 
    O zaman ne yapıyoruz? Burada buluşmaya devam ediyoruz. Hepsi gitse de bu mecra kalmalı:)
    



8 Temmuz 2023 Cumartesi

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLER...

     27 Temmuz tarihine kadar, müsait olan herkesin görmesini istediğim bir sergiyi hatırlatmak için buradayım. Nisan ayının ilk haftası Meşher'de açılan sergiyi ben ancak geçen hafta ziyaret edebildim. Bir süredir yüzümü huzurla gülümseten böylesi bir etkinlik içinde bulunmamıştım. Konumuzun öznesi John Craxton... Ve tabii onun Ege kokulu rengârenk resimleri, sınır tanımayan karakteri... Ve biraz da imrendiren şansı... Şans konusu sergi tanıtımında özellikle vurgulanmış. Şöyle ki... Londralı varlıklı bir müzisyen ailenin oğlu Craxton, hayatı boyunca sadece sevdiği şeylere odaklanmış. Resim yapmak ve gezmek gibi... Çoğu kişinin hayalini yaşamış. 
Sergi kitapçığında hakkında "Olağanüstü yetenekli, olağandışı talihliydi; keyfin resmini çizip keyif içinde yaşayan cesur bir hedonistti" denen Craxton'ı vallahi kıskanmadım:) Coşkulu resimlerinin uyandırdığı keyif baskın geldi. "Böyle de yaşanabiliyormuş" deyip, sanki Ege kıyılarında ben gönlümce gezmişim gibi, tüm o insanlarla ben tanışmışım gibi, kedilerle ben oynamışım, keçilerle dostluk etmişim gibi, o resimler benim fırçamdan çıkmış gibi hissettim. Gündelik yaşamdan koptuğum bir zamandı. Mutlu oldum. 

    John Craxton resmi eğitimi reddetmiş, gönlünce resimler yapmış. Ancak yakın aile çevresinde sanatçılar çok olduğu için gereken desteği de bulmuş. Onlardan hem teknik anlamda dersler almış hem de beraber yaptıkları müze gezileri sayesinde ufku açılmış. Picasso ve El Greco'dan etkilendiğini söylüyor ki daha erken dönem resimlerinde bu etkiyi görmek mümkün. 

    Genç yaşında ziyaret ettiği Dorset'teki Pitt Rivers Museum'da antik sanatı keşfetmiş ve Akdeniz'e hayranlığı başlamış. 2.Dünya Savaşı sırasında Londra'da haliyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş ve bunu sergide gördüğümüz resimlerine de yansıtmış. Hem konu, hem renk, hem yarattığı etki olarak daha karanlık resimler bunlar. Onlar da çok beğendiğim etkili resimler ancak bir tane bile fotoğraf çekmemişim. Dikkatimi eserlere vermek için genelde -belki birkaç hatıra dışında- pek fotoğraf çekmiyorum fakat bu yazının benim gözümden akışı için olmalıydı. Özeleştirimi de yapayım. İngiltere dönemi resimleri bu aşamada şunun için önemli. İngiltere'den çıktığı anda, Yunanistan'a gidip gelmeye başladığı anda tarzı değişiyor. Hele hele Yunanistan'da yerleşik duruma geçince daha da canlanıyor; hayatın içine karışmış, güneşle ve denizle yoğrulmuş, hayatta olmanın keyfiyle şekillenmiş eserler oluşturuyor. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi "Işığın Peşinde" müthiş bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

    Yunanistan'a ayak basmadan önce, savaş biter bitmez, kendisi gibi aykırı ressam Lucian Freud'la birlikte önce Scilly Adaları'nı ziyaret ediyorlar. O sırada 22 yaşında. Savaş sırasında orduda görev almıyor çünkü tüberküloz nedeniyle sık sık hastalanıyor. Ne ilginçtir ki hem ruhen hem bedenen sıcak iklimlere ihtiyacı varmış. Sanırım Ege-Akdeniz coğrafyası onu hep çağırmış. O da bu çağrıya uyarak 23 yaşındayken önce Atina'ya gitmiş. Sonra Poros adasına taşınmış, Kiklad Adaları'nı ve 12 Ada'yı gezmiş, birçok yerli sanatçıyla tanışmış, arada hem Yunanistan'da hem Londra'da sergiler açmış. 3 yıl sonra Girit'i tanımış. Her yıl buraya gelip gitmiş, kalan zamanında bol bol resim yapmış ve birçok ülkeye seyahat etmiş. İstanbul'a da birkaç kere gelip gitmiş tabii. Antik dünyanın peşinde Çanakkale'den İzmir'e gezileri olmuş. 1959'da Girit'e taşınmış. Hanya'da Venedik limanında bir Osmanlı evini satın almış. Eve dair bir video da sergide mevcut. 1967'de Cunta döneminde Girit'ten sürülmüş. Ajan olduğu söylenmiş, kimine göre askeri rejimi hafife alan yerli yersiz konuşmaları dikkat çekmiş ve genç askerlerle yakınlığı da onun Girit'ten sürülmesine neden olan söylentiler arasında. 9 yıl aradan sonra dönebilmiş Yunanistan'a. Girit'te stüdyo olarak kullanmak için ikinci bir ev satın almış. Bu ev onun anısına Yunan Ulusal Anıtı ilan edilmiş. 2006 yılında sağlık nedeniyle Girit'ten ayrılmış ancak geçici umduğu bu ayrılık son olmuş. Bir daha Girit'e dönememiş. Yabancı bir kaynakta küllerinin Girit'e götürüldüğünü okudum fakat başka bir yerde görmediğim için emin olamadım. 



    Resmi eğitimi reddeden, kendi tarzını yaratan, sanata dair hiçbir beklentisi olmadan gönlünce çizen ve kendini "Arkadyalı" olarak tanımlayan Craxton'ın Ege resimleri tamamen kendine özgü. Gündelik hayata dair, ışıkla bezenmiş resimler bunlar. Ve bu sergi, The Guardian'da çıkan habere göre sanatçının en büyük sergisi. Craxton Londra Kraliyet Akademisi'ne seçilmiş ve kendi ülkesinde de sergileri oluyor ancak habere göre yine de bu zamana kadar İngiltere'de gereken ilgiyi görememiş. Yunanistan sanatçıya daha fazla sahip çıkıyor ve İstanbul'daki bu sergi Londra'nın bir miktar gözünü açmış. Sergi İstanbul'dan hemen önce Girit'teymiş. Sanatçının eserlerinin büyük kısmı Ömer Koç koleksiyonunda yer almakta. İstanbul'da yaşayanların, yakın zamanda İstanbul'da olacakların kaçırmaması için yaklaşık 3 hafta kadar bir süre var. Meşher sergilerinin ücretsiz olduğunu da ekleyeyim. 


    Meşher'den çıkınca yakın zamanda restore edilip açılışı yapılan Botter Apartmanı'na da uğradım. Nerede o ilk günlerdeki izdiham, nerede o günkü tenhalık? Kalabalık dağılsın diye beklemiştim. İyi de yapmışım. Rahat rahat gezdim. 



    Sosyal medyada fazlasıyla yer alsa da minicik bir ekleme yapayım. Botter Apartmanı İstanbul'un ilk Art Nouveau binası. Sarayın resmi terzisi Jean Botter için yapıldı ve mimarı Raimondo D'Aronco ki kendisi mimarlık tarihimiz açısından önemli isimlerden biri. Apartmanın ilk katı "Botter Moda Evi" olarak kullanılmış. 1900'lerin hemen başında inşa edilmiş değerli bir mekânı gezerek deneyimlemek güzel. Üstelik bir de "Düşler, Hakikatler" isimli sergi varken. Vaktim olsaydı kütüphanesinde de vakit geçirmek isterdim. 3 okuma-çalışma odasında sadece 5 genç vardı. Bu sayı bana az geldi doğrusu. İstanbul'un göbeğinde tarihi bir mekânda daha fazla vakit geçirmek adına kütüphanesinden de faydalanılmalı diye düşünüyorum. Sosyal medya etkisi biraz azalmış sanırım. 
Gerçi bir yandan da şöyle düşünüyorum: İstanbul o kadar kalabalık ki bazı yerler tenha kalsa da olur mu acaba? 






    Botter'den çıkınca da ANAMED binasında yeni açılan bir sergiye, "Türkiye'de Bizans Çalışmalarının Serüveni"ne geçtim. Bir miktar akademik bir sergi fakat "Bu topraklarda yaşıyorsak geçmiş kültürlere de az ya da çok aşinalığımız olması gerekir" düşüncesiyle hareket edenler için oldukça faydalı. Çok da özenli. Burada da epeyi bir vakit geçirdim. Koç Ailesi'nin ülkemiz adına kültür-sanat bağlamında yaptığı katkıları bir kez daha gönülden takdir ettim. 


    Beyoğlu'nda aynı güzergâh üzerinde 3 farklı mekânda 3 sergiye ulaşmak... Üstelik bunlar sadece o gün seçtiklerim. Kızıyoruz mızıyoruz ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bir de o gün Beyoğlu pek bir sakindi. Yani bir süredir gözümüzü, gönlümüzü yoran karmaşa yoktu. Pek çok milletten makûl bir turist kalabalığı vardı. En azından Şişhane civarı böyleydi. Fakat mağazalar, yeme-içme yerleri muazzam pahalı. Fiyatlar tamamen turistik. Devamlı giderim ama bu sefer bana inanılmaz pahalı geldi. Bir tatlı bir kahveye ödediğim hesabı telaffuz etmek istemiyorum ki dediğim gibi her gittiğimde o tatlıyı yerim, o kahveyi içerim. Bir süre yapmayacağım sanırım. Kırık Türkçeli yabancı bir kadın bile "Her şey ne kadar pahalı olmuş" diye garsona dert yanıyordu. Sanatla başladığım yazıyı ekonomiye bağladım ama inanın planlı değildi. Bu sıra her konuşmamız, her sohbetimiz eninde sonunda ekonomiye bağlanıyor. Kafa rahatlığıyla gezeceğimiz günlerimiz yakın olsun efendim!




4 Temmuz 2023 Salı

BAYRAMDI GEÇTİ, OKUNDU BİTTİ...

     Birkaç saattir blog yazısı okuyorum. Yine biriktirdim, yine aklım burada kaldı, yine dönüp geldiğimde arka arkaya okumalar yaptım, yine yazmak istedim. Arada koca bir bayram tatili geldi geçti. Bayramda evdeydim. 
Hem de baya baya evdeydim. Annem, kardeşim tatildelerdi; eşim çalışıyordu; oğlum uzaktaydı; eşimin kardeşi çoluk çocuk tatildeydi... Aranacakları aradık, biraz sohbet muhabbet için arife günü dayımlara uğradık. Onlar da ertesi günü evde olmayacaklardı. O kadar... Şikâyetim yok. Vallahi tam benlikti. Doğum günleri hariç hiçbir özel günü sevmiyorum, topluca yapılan klişe hareketlerden hoşlanmıyorum. Çocukken ve gençken de bayramlarda sinir ola ola gezerdim. Özellikle kadınlara eziyet günler olduğunu çocuk aklımla bile ayırt ederdim. Bayram günlerini yürüyüş yaparak, dizi izleyerek, kitap okuyarak geçirdim. Balkonda rahat rahat okudum çünkü yan sitenin açık alanından gürültü gelmiyordu. Kimsecikler yoktu ve bu benim için bulunmaz bir nimetti. Bir önceki yazıda bahsettiğim kitabı okudum mesela. Çoğunluğun sevdiği kadar sevdim mi? Sevdim aslında. Bu platformda tanıdığım çoğu kişinin seveceğine de eminim. 

    Hüzünlü bir hikâye, merak uyandıran bir kurgu ve akıcı, sade bir dil... Yalnız... Macar yazarlar mı hep hüzünlü şeyler yazıyorlar, yoksa biz hüznü sevdiğimiz için o tip kitaplar mı öncelikle dilimize çevriliyor? Bu konuda biraz düşündüğümü söylemeliyim. Evet 2.Dünya Savaşı'nı ağır yaşadılar. Hüzünlerini anlıyorum. Kaç Macar yazarının kitabını okuduysam kederlendim. Varsa farklı Macar romanları okuyanlar... Tavsiyelerini bekliyorum efendim. 
Ama lütfen "İza'nın Şarkısı" demeyin:) Hiç onun kadar sinir olduğum bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. 
Anne baba olarak İza'ya her türlü sorumluluğu yükle, sen akıllısın de çekil kenara, sümsük sümsük davran ve sana acımamı bekle. Mizacıma ters düşen anne ve baba portresi mevcuttu, içimi şişiren bir kitaptı. Budapeşte'ye gittim, yine gitmek istiyorum, Macarları çok sevdim fakat romanlarıyla tam kaynaşamadım sanırım. Belki de bize sunulanlar hep vicdan azabı işlerdi. Hani biz Türkler de birçok acıdan geçtik ve geçiyoruz ama artık şerbetliyiz mi demek lâzım, yoksa umursamaz mıyız, ya da fazla mı optimistiz bilemedim ama farklı işler de yapıyoruz. 
Bunu da düşündüm. Bakınız farklı bir iş: 

    Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur" podcast serisini çoğu kişi bilir. O seride Uğurcan Ataoğlu'na ayrılan bölümü dinlediğimde "25 Kuruşluk Kitap"ını almak istedim. Kendisini isim olarak tanıyordum. Hem mezun olduğum okulda ders veriyor, hem yaratımına katkıda bulunduğu reklamlar dolayısıyla sağda solda okumuştum, hem Gırgır günleri var vs. Ancak fazla ilgilendiğim bir isim değildi. Şu -daha önce bahsettiğim- İkinci Üniversite kapsamında Görsel İletişim bölümü derslerini çalışmaya başlayınca grafik sanatçılarına eğilir oldum. Dolayısıyla kitabı almak için harekete geçtim. Piyasada kalan son birkaç basımdan birini aldım. Amazon'dan son kitabı sipariş ettim. Hani acelem de yoktu ama cumartesi günü olmasına rağmen 24 saatte elime ulaştı. Amazon bu anlamda iyiymiş ama biraz da abartıyorlar bence:) Siparişi vermemden itibaren devamlı telefonuma "5 saat sonra getireceğiz, 3 saat sonra getireceğiz, bugün muhakkak getireceğiz" şeklinde mesajlar geldi. Yalnız kitap elime geçtiğinde müthiş bir şaşkınlık yaşadım. Öyle algılamamıştım, devasa bir kitapmış. Ortası delik 25 kuruşluklar şeklinde tasarlanmış bir kitap, 724 renkli sayfa, yüzlerce fotoğraf, sayfa ağırlığı ve kalitesi muhteşem. İçinde Uğurcan Ataoğlu'nun mesleki anılarının yer alması bir yana, reklamcılık tarihi açısından ve aslında sosyal açıdan belgesel gibi bir eser. Akranlarım için anı kitabı niteliğinde. Okurken TRT'de o reklamları izlediğim günler, özel televizyon kanallarıyla hayatımıza girenler, dilimize pelesenk olan sloganlar,  dergiler, gazeteler geldi aklıma. Kimi sayfada "Aa hakikaten böyle bir mağaza vardı" dedirten ilanlar gördüm, iyice maziye daldım. İnanamazsınız, bu şahane kitabı 77 liraya aldım. Şu an bu kalitede yeni bir basımı yapılsa kaç liraya mâl olacağını tahmin bile edemiyorum. Bir podcast yayınından bir kitaba, oradan anılara... Böylesi bağlantılara bayılıyorum. 
    Kitaplardan başka konulara değinmeyeyim bu yazıda. Şimdilik benden bu kadar. Yine döneceğim. Yaz mevsimindeyiz. Hepimiz ara sıra gelir gideriz ama yine haberleşiriz...
    




12 Haziran 2023 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

     Bu ay bittiğinde 2023 yılının yarısı geçmiş gitmiş olacak. Çok tuhaf bir ilk yarı değil miydi? Genel anlamda üzücü, stresli... Ara ara güldüren... Böyle deyince EYT'liler aklıma geldi mesela:) Maaşlar bağlanmaya başladı. Benim günler tutmuyor. Tutanlara hayırlı uğurlu olsun. Sağ olsunlar, "Gel bir yerde bir şeyler içelim ilk maaşımla" diyen, ilk anda aklına beni getiren kadın arkadaşlarım var. İyi gün dostu olmak çok önemlidir biliyor musunuz? Bunu şiddetle savunurum. Cenazelere herkes gider, hastanelere giderler. Ah vah ederler. Bu çok kolaydır. İçinde biraz da kendi haline şükretme vardır. Karşındakini yeterli derecede sevmiyorsan içten içe "Bak ne hallerde" diye düşünmek vardır. Üzgünüm ama doğal insan hâli bu. Belki bazı coğrafyalarda daha belirgin olan... Sorumlusu ben değilim. Bunları dillendirince "katı" addedildiğim oluyor bazen. Katı değilim, gerçekçiyim. İnsanın ne olduğunu, ne olabileceğini tahmin edebiliyorum. Daha önce bu mecradaki, aynı isimli kitaba dayanarak yazdığım "Bütün İnsanlar İyidir" başlıklı yazıma gelen yorumlarda herkesi iyi gördüğüm gibi bir izlenim yarattığımı fark etmiştim. Halbûki insanları salt iyi ya da salt kötü olarak görmem. İkisinin karışımı olduğunu düşünürüm. Çevre şartları, sosyolojik ya da fizyolojik faktörler orantıyı belirler. Önemli olanın mümkün olduğunca iyiye odaklanmak olduğunu düşünürüm ve bunu anlatmak istemiştim. Yani dışarıdan iyiye odaklanmak için gayret gösteren sevgi pıtırcığı gibi görünsem de neyin ne olduğunu bilecek kapasitedeyim dostlar! Yine lâfı uzattım. Ne diyordum? 
İyi gün dostu olmak önemlidir. Misal, kayınvalidem ne yazık ki erken sayılacak bir yaşta alzheimer hastası oldu ve birkaç senedir bakımevinde. Zor günler aşıldı, sonuç buraya vardı. Hiç kimseyi tanımıyor, kendini de bilmiyor. Ayrıntıya girmek istemem... Çok zeki ve hayat dolu bilinen bir kadına yakıştırılamayan bir durum. Bazen eşimi arayan yakınları oluyor. Gidip görmek istiyorlar. İsteyen kişiye göre sinirlendiğim durumlar oluyor. Normal zamanda gelip gitmeye üşenmiş kimi akrabaların böyle bir durumda görmek istemesini asla iyi niyetle bağdaştıramıyorum. Bilmem anlatabildim mi? Karşındaki kendini bilmezken gelip iki dakika görmek, kendini rahatlatmak, durumu değerlendirmek, eşe dosta anlatıp ah vah etmek kolay. Tam bizim ülke insanının seveceği işler. İyi zamanda iyi dilekleri için kaldırıyor mu? Normalde içinden gelerek arayıp soruyor musun? Bu bence çok çok daha önemli. İyi günde sevdiklerinin yanında olan, kötü günde de yanındadır zaten. Paralı insanın yanında olup parasını kaybettiği zaman ortadan kaybolanlar örneği verilmesin. Bu değil anlatmak istediğim. Birinin gerçekten iyiliğini istemek, onunla gerçekten iyi vakit geçirmekten söz ediyorum. Yakın akraba çevremde her küçüğümüzün okuma bayramı, piyano resitali, mezuniyet töreni vs. bilumum etkinliğine katılan biri olarak söylüyorum bunları. Kimi yakınımız yarım yamalak geldi gitti ama ben her birinin özel gününe katılmayı, alkışlamayı, takdir etmeyi, anılarında yer almayı görev bildim. Sıkılmadım mı? Sıkıldım:) Okuma bayramı izlemek kolay değildir dostlar:) Ama iyi günlerinde de orada yer almak istedim. Dayım geç evlendi ve çocuklarının biri Orhun'dan 2 yaş büyük, biri 6 yaş küçük. Yani onlar kuzenim gibi değil, çocuklarım gibiler. Dolayısıyla özel günlerinde o kadar yanlarındaydım ki dayımın eşi bir gün bir tek benim törene geldiğimi görünce "İyi gün dostu olmak da çok önemli" demişti. 
Belki de ilk o gün aymıştım olaya. O yüzden ilk maaşlarını benimle kutlamak isteyen dostlarımın olması mutluluk veriyor. Neticede bu aralar yer yer sıkıntılarla, yer yer kutlamalarla geçiyor. Hayat böyle bir şey en nihayetinde. Bana da arada bir geliyor, gidiyor. Hava bile bir açıyor bir kapıyor. Bugün iğrenç sıkıcılıkta mesela. 

    Yahu ben "Şunu okudum, bunu izledim" diyecektim ama yine varoluşsal düşüncelerimi yansıttım. Sıkmadım umarım. Şimdi böyle bir şey var ya? Kısa yaz, çarpıcı gir, sıkma, popüler olandan bahset vs. Pöff! Yazıyı burada keseyim mi, kesmeyeyim mi kararsız kaldım. Fakat hızımı almışken devam edeyim en iyisi. Popüler bir kitaptan bahsedeyim madem. Bu kitabı okudunuz mu? 

    Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan... Ben henüz okumadım. Ama sipariş ettim ve geldi. Çünkü 5.baskısını şu sıralar yapmış olan kitabın tekrar piyasada kalmamasına tahammül edemezdim. Arkadaş bu nasıl iştir? Bir iki ay önce bu kitaba mail adresime gelen Edebiyat Haberleri'nde rastlamıştım. İlgimi çekmişti. Ne zaman ki Beyoğlu'na gittim (Nisan ayıydı) Yapı Kredi Yayınları'na uğrayıp bir bakındım. Kitabı göremedim. Görevli gence "Agota Kristof'un kitapları nerede?" dedim. O da bana "Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan'ı mı arıyorsunuz?" dedi. 
Ben de onun tavrına istinaden "Herkes onu mu soruyor?" dedim. "Evet" dedi. "Tükendi ama mayısta tekrar basılacak" dedi. "Peki, basıldığı zaman bakarım" dedim ve nasıl bir popülarite karşısında olduğumu anladım. 
YKY ziyaretimin üzerine -biraz da konum bilgisi, büyük veri, algoritma olaylarına dayanarak- Twitter'da karşıma devamlı bu kitabı paylaşanlar düşmeye başladı. Herkes "Ben ne okudum ya!" diyordu. Ne okudular acaba? Herkesin sonsuz bir iştahla savunduğu şeylere mesafeli yaklaşan huyuma rağmen kitabı sipariş ettim. Bakalım ben ne okuyacağım? Kendisiyle bir miktar inatlaşma halindeyim. Hala okumadım. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum. İçimden "Bakalım dedikleri kadar iyi misin? Beni de etkileyecek misin?" diyorum. Aranızda muhakkak okuyanlar vardır dostlar. Fikrinizi merak ediyorum. 

    Peki bu aralar hangi kitabı okuyorum? İşte bunu: 

    Alain de Botton'u severim. Mimari tarihini de severim. Bu tip kitaplarda genelde olduğu gibi bir miktar tekrara düşsse de iyi gidiyor. Mimarinin insan yaşamını etkileyenlere inananlardanım. O da bundan bahsediyor aslında. Hem işin o yanını sorguluyorum, hem konu edindiği yapıları internete girip inceliyorum. Çünkü kimini tanısam da bir kısmını onunla öğreniyorum. 
    Fotoğraf, yani kitabı okuduğum yer, daha önce de defalarca bahsettiğim Beylikdüzü Yaşam Vadisi'nden. Arka planda görünen mekân "Gençliğimiz Var Sahnesi". Hani Ekrem İmamoğlu'na verilen oyları yok saydıklarında çıkıp konuştuğu, gömleğinin kollarını kıvırdığı, "Yolumuz uzun, gençliğimiz var" dediği sahne. Sahnenin küçük göründüğüne bakmayın. O akşam oradaydım. Sahnenin 360 derece çevresinde metrelerce uzanan muazzam bir kalabalık vardı. Tamam yolumuz uzun da sabırlar tükeniyor be! Şu İmamoğlu gençliğini yitirmeden, yaşlanmadan bir şeyler yapar mı?:) Tamam tamam! Siyasete girmeyeceğim. Ama en son şunu söyleyeyim: Seçimden sonra babaannemi aradığımda (Bursa'da yaşıyor) "İkinci turda da gittim. Fotoğrafımı çektiler" dedi:) Çünkü kendisi 95 yaşını aşmış bir kadın. Yine tam yaş söyleyemiyorum çünkü gerçekten oğlum dahil, kendim dahil devamlı yaşları unutup tekrar tekrar parmak hesabı yapan bir insanım:) Maşallah diyelim, 100'e merdiven dayamış bir kişi yani kendisi. Bizim Nisan "Büyükbabaanneye 100 yaş partisinin organizasyonunu ben yapacağım" diyor. Her neyse... Kadıncağız zor yürüyor ama kalkmış gitmiş sandığa. "Olmadı babaanne" dedim. "Yetmedi". O da çok güzel yorumlar yaptı. Tekrar tekrar maşallah diyeyim, "Babaanne, ben de inşallah senin gibi aklı fikri yerinde bir halde uzun yıllar yaşarım" dedim. "Ama benden başka kimse yok ki sülalede" dedi:) Çok heveslenme demek istedi yani:) Eh! Yine de hem anne tarafında hem baba tarafında kadınlarımızın ortalaması fena değil. Erkekler sizlere ömür:)
    Güncel duruma dair son bir şey söylemeden duramayacağım. Vadi'de yürüyüş yaparken bir grup gencin yanından geçtim. Genç dediysem, 15-17 arası kaykaycı çocuklar... Bir tanesinin diğerine "Şimdi ben dört kadın alma hakkına sahip olacaksam, biri annen, biri halan, biri teyzen..." şeklinde espri yaptığını duydum. Tabii ki garipsedim çünkü bir süre öncesine kadar böylesi esprilerin içine aileler karıştırılmazdı. Şimdi gençlerin o konularda rahat olduğunu görüyorum. Kimse garipsemez umarım ama ilk anda komik de geldi, çaktırmadan gülmeme engel olamadım. Sonrasında tabii ki derin düşüncelere daldım. Çocuklara, gençlere ne verirsek onu alırız. Durum bu, ortam bu. Çocuğa o espriyi yaptıracak ortamı yaratanlar büyükler. Konusu olmasa böyle bir espri akıllarına nereden gelecek? Çok üzüldüm. Hepimiz adına bir kez daha üzüldüm. Fakat şu anda kendi çevremde gençlere örnek olmak adına yapabileceklerimden fazlası gelmez elimden. Belki böyle ufak ufak yakalarız mutluluğu.
    Tamam. Siyasete bir süre ara. Geçen gün sinemaya gideyim dedim. Daliland'i seçtim. Salvador Dali'nin son yıllarına dair, bence "İmza" üzerinden mesajlar veren güzel bir film. Yine yakınlardaki salonlarda gösterilmiyordu. Ben de biraz yol tepip Aqua Florya'ya gittim. Bayılıyorum yalnız başıma sinemaya, sergiye gitmeye. Ama bu sefer fazla yalnızdım. Tek başıma izledim filmi. Çok mantıksız işler dönüyor. Beylikdüzü seyircisini iyi filmlere layık görmeyip yalnızca popüler filmleri oynatıyorlar ancak inanın şu Daliland'i Beylikdüzü'nde Florya'da olduğundan daha fazla seyirci izlerdi. Aslında "Şu sıra sinemaya bütçe ayırabilen" demek zorundayım. Bilet 145 liraydı. Kulaklarıma inanamadım. Hesabımda 20 lira varmış, onu harcadım. 125 lira verdim. Filmleri salonda izlemeyi seviyorum ama böyle böyle dijital platformlara yönlendiriyorlar işte. Neyse... Film çok güzeldi. İyi ki gitmişim. 
O gün hava da çok güzeldi. 2 durak için Küçükçekmece'den Marmaray'a binmek durumunda kaldım ama şöyle güzel bir fotoğraf da çektim. 

    Arka taraf Küçükçekmece Gölü. Gölü dereden ayıran şu ufak köprüyü çok severim. 16.yüzyıla tarihlenir ama Roma dönemine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Gençken Avcılar'dan Bakırköy'e trenle çok gittiğimiz için ilk durağımız Küçükçekmece olurdu. Avcılar-Küçükçekmece minibüsleri bu köprüden geçerdi tıngır mıngır. Şimdi pek steril, pek dümdüz. Eski naif halini özlüyorum. Gençlik günlerimi özlediğim gibi... Fotoğrafı çekince hemen eski dostuma eski günlere dair bir mesaj attım. Gülüştük. 
    İşte böyle... Yaz geliyor. Bir süre buralar bir miktar tenhalaşır. Tenhalaşmadan birkaç yazı girsem ne güzel olur. Aklıma çok şey geliyor da üşeniyorum bazen. Geçen ay evlilik yıldönümü hatırına bir Atina gezisi yapmıştık. 
İyisi mi bir dahakine onu anlatayım.