1 Ağustos 2023 Salı

BUGÜNLERDE...

    Gerçek manâsıyla kafa dinlediğimiz bir tatilden döndük. Sakız Adası'ndaydık. Bangır bangır müzik yok, trafik yok, kalabalık yok, gürültü patırtı yok. İyiydi. Anlatacağım... 
    Tahmin edersiniz ki güzel bir tatilden eve dönüp normal hayata adapte olmak bizler için son derece hızlı ilerleyen alışıldık bir durum. "Normal hayat" derken kargaşayı ve huzursuzluğu kastediyorum. Bugün dayanamadım emekli maaşlarıyla ilgili tweet attım. 7500 lira olarak kalan maaşlarla ilgili... Annem bu guruba giriyor. Çok sıkıntıda olan emeklilerden değil. Evi var, yalnız yaşıyor ve en önemlisi kardeşimle biz varız. Ama ama ama... Kadıncağız "Hazmedemiyorum" diye ağlıyor. Şu devirde bu emeklilik maaşlarının maddi açıdan kabul edilemezliğinin yanı sıra gurur kırıcı durumlar da söz konusu. Annemin haftanın altı günü ağır çalışmanın ardından toplu taşımayla nasıl eve döndüğünü ben biliyorum. Senelerce çalış çabala, çoluk çocuk yetiştir ve rahat etmen gereken bir zamanda "Sen bir bekle" densin. Geçtim gezmeyi tozmayı -ki geçilecek bir konu değil- belli yaştaki insanların torunlarına keyifle harçlık vermesi bile fazla görülüyor artık. "Bir bu mu kaldı?" demeyin. Büyüklerin çocuklarına, torunlarına harçlık verme, destek olma konusuna ne kadar önem verdiklerini gözlemliyorum. Sağlık, ilaç vs. konularına girmiyorum bile. Devlet hastanelerinden randevu alabilen varsa bana da söylesin. Bu insanlar yok sayıldıklarını düşünüyorlar ve haklılar. Zaten pandemi sürecini yeni atlattık. O sırada evden çıkmamaları konusunda baskı gördüler, korkutuldular, terbiyesizliği abartanlar tarafından alaya maruz kaldılar. Şimdi bu şekilde sindiriliyorlar. Annelik dahil hiçbir duruma, hiçbir makama yok yere kutsallık yüklemem. Yaş almaya da yüklemem. İyi yaşlanan var, gittikçe naletleşen var. Ama bazı hakları da teslim etmek gerekir. Hem devlet eliyle hem sosyal hayatta gençler tarafından yaşlılara karşı bir baskı gözlemliyorum. "Bizi bu hale siz getirdiniz" diye haklı haksız her büyüğe çemkiren gençler ve ufaktan ufaktan "Bununla idare et, olmazsa küçük şehre taşın veya çocuğunun yanına git" dayatması yapan bir yönetim arasında sıkışmış, özellikle yaşlıları etkileyen pandemiyi henüz atlatmış bir kesim var. Yemin ederim yine iyi dayanıyorlar. Onların yerine ben sinirleniyorum ve öyle bir ruh halindeyim ki yaşlılık zamanımı saygısızlığa maruz kalmadan nasıl geçirebilirim, bize uygun olan nedir diye bin türlü plan üretiyorum. Sinir bozdum biliyorum. Ama bunları yazdım ki durum tespiti olsun. Bizim maddi açıdan görece biraz daha rahat olmamız başkaları adına da düşünmemin önüne geçmemeli. Karı-koca 7500 liraya geçinmeye çalışıp bir de üstüne kira verenler yok mu? Var. Daha neler neler var. Neyse... Böyle işte... Cidden canım sıkılıyor. Daha da sıkılmadan, sıkmadan konuyu değiştireyim. Aklımıza mukayyet olmaya çalışa çalışa atlatırız inşallah bu dönemi.
En sonunda kullanacağımız akıl kalır umarım.
    Twitter'ın yeni logosuna da sinir oldum. Siyah zemin üzerine koca bir X. Direkt ölümü çağrıştırıyor. Sevmem. Telefon ekranında gözüm ilk anda görmesin diye oradan oraya atarken yanlışlıkla uygulamayı sildim geçen gün:) Sonra yine yükledim. Hali hazırda güncel haberler aldığım yer orası. Bırakmaya hazır değilim. Açılır açılmaz Threads'i de yükledim. Orada da ilk anda katılımcılar pek coşkuluydu, sadece iyi şeyler paylaşma kararlığı vardı ama devamı gelmedi. Sosyal medya farklı bir yerlere evrilecek gibi görünüyor lakin nereye doğru ve nasıl olacak bilmiyorum. 
    Oppenheimer vizyona girdiğinde tatildeydik. İlk gün izlemek isterdim çünkü Nolancı'yım. Vizyona girmesinin üzerinden bir hafta geçti, bilet vardır diye düşünerek rahat rahat satın almaya kalktım ama bir baktım ki yok. 
Daha doğrusu İstanbul'da bir-iki IMAX salon var ve filmin çekildiği teknolojiye müsait salon olmadığından en azından normal IMAX'te izlemenin iyi olacağını düşünenler mevcut mekânlara yüklenmişler. Bizim izleme işi biraz sarktı yani. Yarın izleyeceğiz ama. Oppenheimer'in gününü beklerken kardeşim ve yeğenimle Barbie'ye gittik. Yeğenim daha önce arkadaşlarıyla pembe giyinip gitmişti:) Bir de bizimle izledi. Pembe giyip sinemaya gidenlere lâf edenlere ben de lâf ederim ona göre. Keyifli işlerimiz o kadar azaldı ki en ufak bir durumu değerlendirip gülmeye, eğlenmeye çalışanlara dokunmayalım. Peki Barbie'yi nasıl buldum? Daha felsefik açılımları var sanıyordum, az geldi bana:) Güzeldi, keyifliydi, nostaljik bir yanı da vardı. Hem erkeğin hem kadının kendine dayatılan özelliklere mahkûm olmak zorunda kalmaması gerektiğinin, birbirini anlayarak beraber devam etmenin, hâttâ birey birey değerlendirmenin güzelliği mesajını aldım ki tamamen katılıyorum. 13 yaş sınırı olan filme çocukların getirilmesi ve bazılarının arkadaş grubuyla anne-baba olmadan bırakıp gidilmesini bir kez daha tasvip etmedim. Devamlı oturup kalkan, konuşan, yiyen içen çocuklarla film izlemeye mecbur muyum? Evet, bu şartlarda, bu kurallı ama denetimsiz ortamda her şeye mecburum. Ancak oturup buradan yazıyorum işte. İzmeyenler için -incelemedim ama- 13 yaş sınırının cinsellik açısından getirilmemiş olduğunu söylemek isterim. Küfür, cinsellik vs.yok. Kadın-erkek ilişkisini Barbie dünyası ve gerçek dünya üzerinden eğlenceli şekilde irdeleyen filmi izleyen çocuklar acaba ne anladılar? Film, Stanley Kubrick'in "2001: Bir Uzay Macerası"nın ikonik sahnesine göndermeyle başlıyordu. Anlatabiliyor muyum? :) 
    Gergin yazımı bir kitap önerisiyle bitireyim. "En" demeyi pek sevmem, nadir kullanırım fakat sanırım Ian McEwan'ı "En sevdiğim İngiliz yazar" ilan edeceğim. Okuyup tamamlamam gereken az sayıda kitabı kaldı. 
En son çıkan "Defterler". Kallâvi, dolu dolu... Çok sevdim. Görüldüğü üzere tatilde başladım, evde bitirdim. Roland Baines karakteri üzerinden yakın tarih okuması, insan psikolojisine bakış, aile kavramı vs. 
Tavsiye edilir efendim.

    Şimdi aklıma geldi, bir şey daha ekleyeceğim. Geçen gün bir yazıma yorum geldi. 2013'te bu blogla tanışan, daha sonra doğum yaptığı için uzaklaşan bir blog dostu yazmış. İşleri biraz kolaylaşınca (Orhun bebekken nasıl kendimi her şeyden soyutladığımı hatırladım:)) aklına tekrar benim blog gelmiş. Ama adımı hatırlayamıyormuş. "Bugün birden adınız aklıma geldi ve tekrar buldum, okudum, söylemek istedim" demiş. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Ne kadar ince bir hareket değil mi? Ne yazık ki ismini bilmiyorum, anonim geçiyor ancak kendisine sevgilerimi gönderiyorum. Bir selamla günümü güzelleştirmişti ve yüzlerde gülümseme yaratmak bu kadar basit aslında. 
    O zaman ne yapıyoruz? Burada buluşmaya devam ediyoruz. Hepsi gitse de bu mecra kalmalı:)
    



8 Temmuz 2023 Cumartesi

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLER...

     27 Temmuz tarihine kadar, müsait olan herkesin görmesini istediğim bir sergiyi hatırlatmak için buradayım. Nisan ayının ilk haftası Meşher'de açılan sergiyi ben ancak geçen hafta ziyaret edebildim. Bir süredir yüzümü huzurla gülümseten böylesi bir etkinlik içinde bulunmamıştım. Konumuzun öznesi John Craxton... Ve tabii onun Ege kokulu rengârenk resimleri, sınır tanımayan karakteri... Ve biraz da imrendiren şansı... Şans konusu sergi tanıtımında özellikle vurgulanmış. Şöyle ki... Londralı varlıklı bir müzisyen ailenin oğlu Craxton, hayatı boyunca sadece sevdiği şeylere odaklanmış. Resim yapmak ve gezmek gibi... Çoğu kişinin hayalini yaşamış. 
Sergi kitapçığında hakkında "Olağanüstü yetenekli, olağandışı talihliydi; keyfin resmini çizip keyif içinde yaşayan cesur bir hedonistti" denen Craxton'ı vallahi kıskanmadım:) Coşkulu resimlerinin uyandırdığı keyif baskın geldi. "Böyle de yaşanabiliyormuş" deyip, sanki Ege kıyılarında ben gönlümce gezmişim gibi, tüm o insanlarla ben tanışmışım gibi, kedilerle ben oynamışım, keçilerle dostluk etmişim gibi, o resimler benim fırçamdan çıkmış gibi hissettim. Gündelik yaşamdan koptuğum bir zamandı. Mutlu oldum. 

    John Craxton resmi eğitimi reddetmiş, gönlünce resimler yapmış. Ancak yakın aile çevresinde sanatçılar çok olduğu için gereken desteği de bulmuş. Onlardan hem teknik anlamda dersler almış hem de beraber yaptıkları müze gezileri sayesinde ufku açılmış. Picasso ve El Greco'dan etkilendiğini söylüyor ki daha erken dönem resimlerinde bu etkiyi görmek mümkün. 

    Genç yaşında ziyaret ettiği Dorset'teki Pitt Rivers Museum'da antik sanatı keşfetmiş ve Akdeniz'e hayranlığı başlamış. 2.Dünya Savaşı sırasında Londra'da haliyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş ve bunu sergide gördüğümüz resimlerine de yansıtmış. Hem konu, hem renk, hem yarattığı etki olarak daha karanlık resimler bunlar. Onlar da çok beğendiğim etkili resimler ancak bir tane bile fotoğraf çekmemişim. Dikkatimi eserlere vermek için genelde -belki birkaç hatıra dışında- pek fotoğraf çekmiyorum fakat bu yazının benim gözümden akışı için olmalıydı. Özeleştirimi de yapayım. İngiltere dönemi resimleri bu aşamada şunun için önemli. İngiltere'den çıktığı anda, Yunanistan'a gidip gelmeye başladığı anda tarzı değişiyor. Hele hele Yunanistan'da yerleşik duruma geçince daha da canlanıyor; hayatın içine karışmış, güneşle ve denizle yoğrulmuş, hayatta olmanın keyfiyle şekillenmiş eserler oluşturuyor. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi "Işığın Peşinde" müthiş bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

    Yunanistan'a ayak basmadan önce, savaş biter bitmez, kendisi gibi aykırı ressam Lucian Freud'la birlikte önce Scilly Adaları'nı ziyaret ediyorlar. O sırada 22 yaşında. Savaş sırasında orduda görev almıyor çünkü tüberküloz nedeniyle sık sık hastalanıyor. Ne ilginçtir ki hem ruhen hem bedenen sıcak iklimlere ihtiyacı varmış. Sanırım Ege-Akdeniz coğrafyası onu hep çağırmış. O da bu çağrıya uyarak 23 yaşındayken önce Atina'ya gitmiş. Sonra Poros adasına taşınmış, Kiklad Adaları'nı ve 12 Ada'yı gezmiş, birçok yerli sanatçıyla tanışmış, arada hem Yunanistan'da hem Londra'da sergiler açmış. 3 yıl sonra Girit'i tanımış. Her yıl buraya gelip gitmiş, kalan zamanında bol bol resim yapmış ve birçok ülkeye seyahat etmiş. İstanbul'a da birkaç kere gelip gitmiş tabii. Antik dünyanın peşinde Çanakkale'den İzmir'e gezileri olmuş. 1959'da Girit'e taşınmış. Hanya'da Venedik limanında bir Osmanlı evini satın almış. Eve dair bir video da sergide mevcut. 1967'de Cunta döneminde Girit'ten sürülmüş. Ajan olduğu söylenmiş, kimine göre askeri rejimi hafife alan yerli yersiz konuşmaları dikkat çekmiş ve genç askerlerle yakınlığı da onun Girit'ten sürülmesine neden olan söylentiler arasında. 9 yıl aradan sonra dönebilmiş Yunanistan'a. Girit'te stüdyo olarak kullanmak için ikinci bir ev satın almış. Bu ev onun anısına Yunan Ulusal Anıtı ilan edilmiş. 2006 yılında sağlık nedeniyle Girit'ten ayrılmış ancak geçici umduğu bu ayrılık son olmuş. Bir daha Girit'e dönememiş. Yabancı bir kaynakta küllerinin Girit'e götürüldüğünü okudum fakat başka bir yerde görmediğim için emin olamadım. 



    Resmi eğitimi reddeden, kendi tarzını yaratan, sanata dair hiçbir beklentisi olmadan gönlünce çizen ve kendini "Arkadyalı" olarak tanımlayan Craxton'ın Ege resimleri tamamen kendine özgü. Gündelik hayata dair, ışıkla bezenmiş resimler bunlar. Ve bu sergi, The Guardian'da çıkan habere göre sanatçının en büyük sergisi. Craxton Londra Kraliyet Akademisi'ne seçilmiş ve kendi ülkesinde de sergileri oluyor ancak habere göre yine de bu zamana kadar İngiltere'de gereken ilgiyi görememiş. Yunanistan sanatçıya daha fazla sahip çıkıyor ve İstanbul'daki bu sergi Londra'nın bir miktar gözünü açmış. Sergi İstanbul'dan hemen önce Girit'teymiş. Sanatçının eserlerinin büyük kısmı Ömer Koç koleksiyonunda yer almakta. İstanbul'da yaşayanların, yakın zamanda İstanbul'da olacakların kaçırmaması için yaklaşık 3 hafta kadar bir süre var. Meşher sergilerinin ücretsiz olduğunu da ekleyeyim. 


    Meşher'den çıkınca yakın zamanda restore edilip açılışı yapılan Botter Apartmanı'na da uğradım. Nerede o ilk günlerdeki izdiham, nerede o günkü tenhalık? Kalabalık dağılsın diye beklemiştim. İyi de yapmışım. Rahat rahat gezdim. 



    Sosyal medyada fazlasıyla yer alsa da minicik bir ekleme yapayım. Botter Apartmanı İstanbul'un ilk Art Nouveau binası. Sarayın resmi terzisi Jean Botter için yapıldı ve mimarı Raimondo D'Aronco ki kendisi mimarlık tarihimiz açısından önemli isimlerden biri. Apartmanın ilk katı "Botter Moda Evi" olarak kullanılmış. 1900'lerin hemen başında inşa edilmiş değerli bir mekânı gezerek deneyimlemek güzel. Üstelik bir de "Düşler, Hakikatler" isimli sergi varken. Vaktim olsaydı kütüphanesinde de vakit geçirmek isterdim. 3 okuma-çalışma odasında sadece 5 genç vardı. Bu sayı bana az geldi doğrusu. İstanbul'un göbeğinde tarihi bir mekânda daha fazla vakit geçirmek adına kütüphanesinden de faydalanılmalı diye düşünüyorum. Sosyal medya etkisi biraz azalmış sanırım. 
Gerçi bir yandan da şöyle düşünüyorum: İstanbul o kadar kalabalık ki bazı yerler tenha kalsa da olur mu acaba? 






    Botter'den çıkınca da ANAMED binasında yeni açılan bir sergiye, "Türkiye'de Bizans Çalışmalarının Serüveni"ne geçtim. Bir miktar akademik bir sergi fakat "Bu topraklarda yaşıyorsak geçmiş kültürlere de az ya da çok aşinalığımız olması gerekir" düşüncesiyle hareket edenler için oldukça faydalı. Çok da özenli. Burada da epeyi bir vakit geçirdim. Koç Ailesi'nin ülkemiz adına kültür-sanat bağlamında yaptığı katkıları bir kez daha gönülden takdir ettim. 


    Beyoğlu'nda aynı güzergâh üzerinde 3 farklı mekânda 3 sergiye ulaşmak... Üstelik bunlar sadece o gün seçtiklerim. Kızıyoruz mızıyoruz ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bir de o gün Beyoğlu pek bir sakindi. Yani bir süredir gözümüzü, gönlümüzü yoran karmaşa yoktu. Pek çok milletten makûl bir turist kalabalığı vardı. En azından Şişhane civarı böyleydi. Fakat mağazalar, yeme-içme yerleri muazzam pahalı. Fiyatlar tamamen turistik. Devamlı giderim ama bu sefer bana inanılmaz pahalı geldi. Bir tatlı bir kahveye ödediğim hesabı telaffuz etmek istemiyorum ki dediğim gibi her gittiğimde o tatlıyı yerim, o kahveyi içerim. Bir süre yapmayacağım sanırım. Kırık Türkçeli yabancı bir kadın bile "Her şey ne kadar pahalı olmuş" diye garsona dert yanıyordu. Sanatla başladığım yazıyı ekonomiye bağladım ama inanın planlı değildi. Bu sıra her konuşmamız, her sohbetimiz eninde sonunda ekonomiye bağlanıyor. Kafa rahatlığıyla gezeceğimiz günlerimiz yakın olsun efendim!




4 Temmuz 2023 Salı

BAYRAMDI GEÇTİ, OKUNDU BİTTİ...

     Birkaç saattir blog yazısı okuyorum. Yine biriktirdim, yine aklım burada kaldı, yine dönüp geldiğimde arka arkaya okumalar yaptım, yine yazmak istedim. Arada koca bir bayram tatili geldi geçti. Bayramda evdeydim. 
Hem de baya baya evdeydim. Annem, kardeşim tatildelerdi; eşim çalışıyordu; oğlum uzaktaydı; eşimin kardeşi çoluk çocuk tatildeydi... Aranacakları aradık, biraz sohbet muhabbet için arife günü dayımlara uğradık. Onlar da ertesi günü evde olmayacaklardı. O kadar... Şikâyetim yok. Vallahi tam benlikti. Doğum günleri hariç hiçbir özel günü sevmiyorum, topluca yapılan klişe hareketlerden hoşlanmıyorum. Çocukken ve gençken de bayramlarda sinir ola ola gezerdim. Özellikle kadınlara eziyet günler olduğunu çocuk aklımla bile ayırt ederdim. Bayram günlerini yürüyüş yaparak, dizi izleyerek, kitap okuyarak geçirdim. Balkonda rahat rahat okudum çünkü yan sitenin açık alanından gürültü gelmiyordu. Kimsecikler yoktu ve bu benim için bulunmaz bir nimetti. Bir önceki yazıda bahsettiğim kitabı okudum mesela. Çoğunluğun sevdiği kadar sevdim mi? Sevdim aslında. Bu platformda tanıdığım çoğu kişinin seveceğine de eminim. 

    Hüzünlü bir hikâye, merak uyandıran bir kurgu ve akıcı, sade bir dil... Yalnız... Macar yazarlar mı hep hüzünlü şeyler yazıyorlar, yoksa biz hüznü sevdiğimiz için o tip kitaplar mı öncelikle dilimize çevriliyor? Bu konuda biraz düşündüğümü söylemeliyim. Evet 2.Dünya Savaşı'nı ağır yaşadılar. Hüzünlerini anlıyorum. Kaç Macar yazarının kitabını okuduysam kederlendim. Varsa farklı Macar romanları okuyanlar... Tavsiyelerini bekliyorum efendim. 
Ama lütfen "İza'nın Şarkısı" demeyin:) Hiç onun kadar sinir olduğum bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. 
Anne baba olarak İza'ya her türlü sorumluluğu yükle, sen akıllısın de çekil kenara, sümsük sümsük davran ve sana acımamı bekle. Mizacıma ters düşen anne ve baba portresi mevcuttu, içimi şişiren bir kitaptı. Budapeşte'ye gittim, yine gitmek istiyorum, Macarları çok sevdim fakat romanlarıyla tam kaynaşamadım sanırım. Belki de bize sunulanlar hep vicdan azabı işlerdi. Hani biz Türkler de birçok acıdan geçtik ve geçiyoruz ama artık şerbetliyiz mi demek lâzım, yoksa umursamaz mıyız, ya da fazla mı optimistiz bilemedim ama farklı işler de yapıyoruz. 
Bunu da düşündüm. Bakınız farklı bir iş: 

    Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur" podcast serisini çoğu kişi bilir. O seride Uğurcan Ataoğlu'na ayrılan bölümü dinlediğimde "25 Kuruşluk Kitap"ını almak istedim. Kendisini isim olarak tanıyordum. Hem mezun olduğum okulda ders veriyor, hem yaratımına katkıda bulunduğu reklamlar dolayısıyla sağda solda okumuştum, hem Gırgır günleri var vs. Ancak fazla ilgilendiğim bir isim değildi. Şu -daha önce bahsettiğim- İkinci Üniversite kapsamında Görsel İletişim bölümü derslerini çalışmaya başlayınca grafik sanatçılarına eğilir oldum. Dolayısıyla kitabı almak için harekete geçtim. Piyasada kalan son birkaç basımdan birini aldım. Amazon'dan son kitabı sipariş ettim. Hani acelem de yoktu ama cumartesi günü olmasına rağmen 24 saatte elime ulaştı. Amazon bu anlamda iyiymiş ama biraz da abartıyorlar bence:) Siparişi vermemden itibaren devamlı telefonuma "5 saat sonra getireceğiz, 3 saat sonra getireceğiz, bugün muhakkak getireceğiz" şeklinde mesajlar geldi. Yalnız kitap elime geçtiğinde müthiş bir şaşkınlık yaşadım. Öyle algılamamıştım, devasa bir kitapmış. Ortası delik 25 kuruşluklar şeklinde tasarlanmış bir kitap, 724 renkli sayfa, yüzlerce fotoğraf, sayfa ağırlığı ve kalitesi muhteşem. İçinde Uğurcan Ataoğlu'nun mesleki anılarının yer alması bir yana, reklamcılık tarihi açısından ve aslında sosyal açıdan belgesel gibi bir eser. Akranlarım için anı kitabı niteliğinde. Okurken TRT'de o reklamları izlediğim günler, özel televizyon kanallarıyla hayatımıza girenler, dilimize pelesenk olan sloganlar,  dergiler, gazeteler geldi aklıma. Kimi sayfada "Aa hakikaten böyle bir mağaza vardı" dedirten ilanlar gördüm, iyice maziye daldım. İnanamazsınız, bu şahane kitabı 77 liraya aldım. Şu an bu kalitede yeni bir basımı yapılsa kaç liraya mâl olacağını tahmin bile edemiyorum. Bir podcast yayınından bir kitaba, oradan anılara... Böylesi bağlantılara bayılıyorum. 
    Kitaplardan başka konulara değinmeyeyim bu yazıda. Şimdilik benden bu kadar. Yine döneceğim. Yaz mevsimindeyiz. Hepimiz ara sıra gelir gideriz ama yine haberleşiriz...
    




12 Haziran 2023 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

     Bu ay bittiğinde 2023 yılının yarısı geçmiş gitmiş olacak. Çok tuhaf bir ilk yarı değil miydi? Genel anlamda üzücü, stresli... Ara ara güldüren... Böyle deyince EYT'liler aklıma geldi mesela:) Maaşlar bağlanmaya başladı. Benim günler tutmuyor. Tutanlara hayırlı uğurlu olsun. Sağ olsunlar, "Gel bir yerde bir şeyler içelim ilk maaşımla" diyen, ilk anda aklına beni getiren kadın arkadaşlarım var. İyi gün dostu olmak çok önemlidir biliyor musunuz? Bunu şiddetle savunurum. Cenazelere herkes gider, hastanelere giderler. Ah vah ederler. Bu çok kolaydır. İçinde biraz da kendi haline şükretme vardır. Karşındakini yeterli derecede sevmiyorsan içten içe "Bak ne hallerde" diye düşünmek vardır. Üzgünüm ama doğal insan hâli bu. Belki bazı coğrafyalarda daha belirgin olan... Sorumlusu ben değilim. Bunları dillendirince "katı" addedildiğim oluyor bazen. Katı değilim, gerçekçiyim. İnsanın ne olduğunu, ne olabileceğini tahmin edebiliyorum. Daha önce bu mecradaki, aynı isimli kitaba dayanarak yazdığım "Bütün İnsanlar İyidir" başlıklı yazıma gelen yorumlarda herkesi iyi gördüğüm gibi bir izlenim yarattığımı fark etmiştim. Halbûki insanları salt iyi ya da salt kötü olarak görmem. İkisinin karışımı olduğunu düşünürüm. Çevre şartları, sosyolojik ya da fizyolojik faktörler orantıyı belirler. Önemli olanın mümkün olduğunca iyiye odaklanmak olduğunu düşünürüm ve bunu anlatmak istemiştim. Yani dışarıdan iyiye odaklanmak için gayret gösteren sevgi pıtırcığı gibi görünsem de neyin ne olduğunu bilecek kapasitedeyim dostlar! Yine lâfı uzattım. Ne diyordum? 
İyi gün dostu olmak önemlidir. Misal, kayınvalidem ne yazık ki erken sayılacak bir yaşta alzheimer hastası oldu ve birkaç senedir bakımevinde. Zor günler aşıldı, sonuç buraya vardı. Hiç kimseyi tanımıyor, kendini de bilmiyor. Ayrıntıya girmek istemem... Çok zeki ve hayat dolu bilinen bir kadına yakıştırılamayan bir durum. Bazen eşimi arayan yakınları oluyor. Gidip görmek istiyorlar. İsteyen kişiye göre sinirlendiğim durumlar oluyor. Normal zamanda gelip gitmeye üşenmiş kimi akrabaların böyle bir durumda görmek istemesini asla iyi niyetle bağdaştıramıyorum. Bilmem anlatabildim mi? Karşındaki kendini bilmezken gelip iki dakika görmek, kendini rahatlatmak, durumu değerlendirmek, eşe dosta anlatıp ah vah etmek kolay. Tam bizim ülke insanının seveceği işler. İyi zamanda iyi dilekleri için kaldırıyor mu? Normalde içinden gelerek arayıp soruyor musun? Bu bence çok çok daha önemli. İyi günde sevdiklerinin yanında olan, kötü günde de yanındadır zaten. Paralı insanın yanında olup parasını kaybettiği zaman ortadan kaybolanlar örneği verilmesin. Bu değil anlatmak istediğim. Birinin gerçekten iyiliğini istemek, onunla gerçekten iyi vakit geçirmekten söz ediyorum. Yakın akraba çevremde her küçüğümüzün okuma bayramı, piyano resitali, mezuniyet töreni vs. bilumum etkinliğine katılan biri olarak söylüyorum bunları. Kimi yakınımız yarım yamalak geldi gitti ama ben her birinin özel gününe katılmayı, alkışlamayı, takdir etmeyi, anılarında yer almayı görev bildim. Sıkılmadım mı? Sıkıldım:) Okuma bayramı izlemek kolay değildir dostlar:) Ama iyi günlerinde de orada yer almak istedim. Dayım geç evlendi ve çocuklarının biri Orhun'dan 2 yaş büyük, biri 6 yaş küçük. Yani onlar kuzenim gibi değil, çocuklarım gibiler. Dolayısıyla özel günlerinde o kadar yanlarındaydım ki dayımın eşi bir gün bir tek benim törene geldiğimi görünce "İyi gün dostu olmak da çok önemli" demişti. 
Belki de ilk o gün aymıştım olaya. O yüzden ilk maaşlarını benimle kutlamak isteyen dostlarımın olması mutluluk veriyor. Neticede bu aralar yer yer sıkıntılarla, yer yer kutlamalarla geçiyor. Hayat böyle bir şey en nihayetinde. Bana da arada bir geliyor, gidiyor. Hava bile bir açıyor bir kapıyor. Bugün iğrenç sıkıcılıkta mesela. 

    Yahu ben "Şunu okudum, bunu izledim" diyecektim ama yine varoluşsal düşüncelerimi yansıttım. Sıkmadım umarım. Şimdi böyle bir şey var ya? Kısa yaz, çarpıcı gir, sıkma, popüler olandan bahset vs. Pöff! Yazıyı burada keseyim mi, kesmeyeyim mi kararsız kaldım. Fakat hızımı almışken devam edeyim en iyisi. Popüler bir kitaptan bahsedeyim madem. Bu kitabı okudunuz mu? 

    Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan... Ben henüz okumadım. Ama sipariş ettim ve geldi. Çünkü 5.baskısını şu sıralar yapmış olan kitabın tekrar piyasada kalmamasına tahammül edemezdim. Arkadaş bu nasıl iştir? Bir iki ay önce bu kitaba mail adresime gelen Edebiyat Haberleri'nde rastlamıştım. İlgimi çekmişti. Ne zaman ki Beyoğlu'na gittim (Nisan ayıydı) Yapı Kredi Yayınları'na uğrayıp bir bakındım. Kitabı göremedim. Görevli gence "Agota Kristof'un kitapları nerede?" dedim. O da bana "Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan'ı mı arıyorsunuz?" dedi. 
Ben de onun tavrına istinaden "Herkes onu mu soruyor?" dedim. "Evet" dedi. "Tükendi ama mayısta tekrar basılacak" dedi. "Peki, basıldığı zaman bakarım" dedim ve nasıl bir popülarite karşısında olduğumu anladım. 
YKY ziyaretimin üzerine -biraz da konum bilgisi, büyük veri, algoritma olaylarına dayanarak- Twitter'da karşıma devamlı bu kitabı paylaşanlar düşmeye başladı. Herkes "Ben ne okudum ya!" diyordu. Ne okudular acaba? Herkesin sonsuz bir iştahla savunduğu şeylere mesafeli yaklaşan huyuma rağmen kitabı sipariş ettim. Bakalım ben ne okuyacağım? Kendisiyle bir miktar inatlaşma halindeyim. Hala okumadım. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum. İçimden "Bakalım dedikleri kadar iyi misin? Beni de etkileyecek misin?" diyorum. Aranızda muhakkak okuyanlar vardır dostlar. Fikrinizi merak ediyorum. 

    Peki bu aralar hangi kitabı okuyorum? İşte bunu: 

    Alain de Botton'u severim. Mimari tarihini de severim. Bu tip kitaplarda genelde olduğu gibi bir miktar tekrara düşsse de iyi gidiyor. Mimarinin insan yaşamını etkileyenlere inananlardanım. O da bundan bahsediyor aslında. Hem işin o yanını sorguluyorum, hem konu edindiği yapıları internete girip inceliyorum. Çünkü kimini tanısam da bir kısmını onunla öğreniyorum. 
    Fotoğraf, yani kitabı okuduğum yer, daha önce de defalarca bahsettiğim Beylikdüzü Yaşam Vadisi'nden. Arka planda görünen mekân "Gençliğimiz Var Sahnesi". Hani Ekrem İmamoğlu'na verilen oyları yok saydıklarında çıkıp konuştuğu, gömleğinin kollarını kıvırdığı, "Yolumuz uzun, gençliğimiz var" dediği sahne. Sahnenin küçük göründüğüne bakmayın. O akşam oradaydım. Sahnenin 360 derece çevresinde metrelerce uzanan muazzam bir kalabalık vardı. Tamam yolumuz uzun da sabırlar tükeniyor be! Şu İmamoğlu gençliğini yitirmeden, yaşlanmadan bir şeyler yapar mı?:) Tamam tamam! Siyasete girmeyeceğim. Ama en son şunu söyleyeyim: Seçimden sonra babaannemi aradığımda (Bursa'da yaşıyor) "İkinci turda da gittim. Fotoğrafımı çektiler" dedi:) Çünkü kendisi 95 yaşını aşmış bir kadın. Yine tam yaş söyleyemiyorum çünkü gerçekten oğlum dahil, kendim dahil devamlı yaşları unutup tekrar tekrar parmak hesabı yapan bir insanım:) Maşallah diyelim, 100'e merdiven dayamış bir kişi yani kendisi. Bizim Nisan "Büyükbabaanneye 100 yaş partisinin organizasyonunu ben yapacağım" diyor. Her neyse... Kadıncağız zor yürüyor ama kalkmış gitmiş sandığa. "Olmadı babaanne" dedim. "Yetmedi". O da çok güzel yorumlar yaptı. Tekrar tekrar maşallah diyeyim, "Babaanne, ben de inşallah senin gibi aklı fikri yerinde bir halde uzun yıllar yaşarım" dedim. "Ama benden başka kimse yok ki sülalede" dedi:) Çok heveslenme demek istedi yani:) Eh! Yine de hem anne tarafında hem baba tarafında kadınlarımızın ortalaması fena değil. Erkekler sizlere ömür:)
    Güncel duruma dair son bir şey söylemeden duramayacağım. Vadi'de yürüyüş yaparken bir grup gencin yanından geçtim. Genç dediysem, 15-17 arası kaykaycı çocuklar... Bir tanesinin diğerine "Şimdi ben dört kadın alma hakkına sahip olacaksam, biri annen, biri halan, biri teyzen..." şeklinde espri yaptığını duydum. Tabii ki garipsedim çünkü bir süre öncesine kadar böylesi esprilerin içine aileler karıştırılmazdı. Şimdi gençlerin o konularda rahat olduğunu görüyorum. Kimse garipsemez umarım ama ilk anda komik de geldi, çaktırmadan gülmeme engel olamadım. Sonrasında tabii ki derin düşüncelere daldım. Çocuklara, gençlere ne verirsek onu alırız. Durum bu, ortam bu. Çocuğa o espriyi yaptıracak ortamı yaratanlar büyükler. Konusu olmasa böyle bir espri akıllarına nereden gelecek? Çok üzüldüm. Hepimiz adına bir kez daha üzüldüm. Fakat şu anda kendi çevremde gençlere örnek olmak adına yapabileceklerimden fazlası gelmez elimden. Belki böyle ufak ufak yakalarız mutluluğu.
    Tamam. Siyasete bir süre ara. Geçen gün sinemaya gideyim dedim. Daliland'i seçtim. Salvador Dali'nin son yıllarına dair, bence "İmza" üzerinden mesajlar veren güzel bir film. Yine yakınlardaki salonlarda gösterilmiyordu. Ben de biraz yol tepip Aqua Florya'ya gittim. Bayılıyorum yalnız başıma sinemaya, sergiye gitmeye. Ama bu sefer fazla yalnızdım. Tek başıma izledim filmi. Çok mantıksız işler dönüyor. Beylikdüzü seyircisini iyi filmlere layık görmeyip yalnızca popüler filmleri oynatıyorlar ancak inanın şu Daliland'i Beylikdüzü'nde Florya'da olduğundan daha fazla seyirci izlerdi. Aslında "Şu sıra sinemaya bütçe ayırabilen" demek zorundayım. Bilet 145 liraydı. Kulaklarıma inanamadım. Hesabımda 20 lira varmış, onu harcadım. 125 lira verdim. Filmleri salonda izlemeyi seviyorum ama böyle böyle dijital platformlara yönlendiriyorlar işte. Neyse... Film çok güzeldi. İyi ki gitmişim. 
O gün hava da çok güzeldi. 2 durak için Küçükçekmece'den Marmaray'a binmek durumunda kaldım ama şöyle güzel bir fotoğraf da çektim. 

    Arka taraf Küçükçekmece Gölü. Gölü dereden ayıran şu ufak köprüyü çok severim. 16.yüzyıla tarihlenir ama Roma dönemine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Gençken Avcılar'dan Bakırköy'e trenle çok gittiğimiz için ilk durağımız Küçükçekmece olurdu. Avcılar-Küçükçekmece minibüsleri bu köprüden geçerdi tıngır mıngır. Şimdi pek steril, pek dümdüz. Eski naif halini özlüyorum. Gençlik günlerimi özlediğim gibi... Fotoğrafı çekince hemen eski dostuma eski günlere dair bir mesaj attım. Gülüştük. 
    İşte böyle... Yaz geliyor. Bir süre buralar bir miktar tenhalaşır. Tenhalaşmadan birkaç yazı girsem ne güzel olur. Aklıma çok şey geliyor da üşeniyorum bazen. Geçen ay evlilik yıldönümü hatırına bir Atina gezisi yapmıştık. 
İyisi mi bir dahakine onu anlatayım. 




16 Mayıs 2023 Salı

BİRKAÇ KELÂM...

     Yazmak hevesiyle oturmamıştım bilgisayar başına fakat blog dostlarımı okuyunca "Bir iki söz de ben edeyim" dedim. Enerjimi arttıranlara selam olsun! 
    Hayat biz insanları bir mutlu eder bir üzer ya? Tam rahatladığını düşünürken "O kadar kolay değil o işler" diye cevap verip küçüklü büyüklü darbelerle yoklar. Sabrımızı sınar. Yine öyle bir zaman diliminden geçtim. 
Ya da "Geçiyorum" mu demeliyim? Mesela daha seçim sonuçlanmadı. Çoğumuz gibi kafamı meşgul eden konulardan biri de bu. Ancak endişeye mahâl yok dostlar! İyiyim. 
    10 gün kadar önce sevimsiz bir rüya gördüm. Anlatmayayım ama bunun haberci rüya olduğunu anladım. 
İster istemez aklımı meşgûl etti. Bir şeye sıkılacağıma, olumsuz bir şey yaşanacağına fakat çaresinin bulunacağına işaret ettiğine karar verdim. Bazen kötü rüya görürsün ama hiçbir anlam ifade etmediğini bilirsin. Bazen de tam tersi o kadar fena bir rüya görmezsin ama onun bir şeye işaret ettiğini hissedersin. Ya da bana mı böyle oluyor? 
Yok yahu! Böyle düşünmekte yalnız değilimdir sanırım. Neyse... Yine lâfı uzattım. Ayrıntı vermek istemediğim için affedin, çok yakın çevremde hakikaten çok sıkıldığım, içimi acıtan bir şey yaşadım, yaşadık. Sağlıkla ilgili olduğunu söyleyebilirim ki bence en önemli konu her zaman budur. Ancak o cenahta işlerin yoluna gireceğini düşünüyorum. Üzerine bir de seçim sıkıntısı vardı malûm. Gerçekten gerim gerim gerildim. Geniş kapsamlı düşünen herkes bunun bir maç gibi kazanmak ya da kaybetmek durumu olmadığını bilir. Toplum içinde yıllardır adım adım tırmanan öfkeden, ikilikten, gayrı medeni tavırlardan, bozulan eğitim sistemi nedeniyle çocuklarımızın gençlerimizin hak ettiklerini alamayışlarından, trafikte, sokakta, bankada, markette, işyerlerinde, metroda, metrobüste herkesin devamlı karşısındakine karşı gardını almış şekilde dolaşmasından, mutsuz suratlardan ve daha bir sürü şeyden bunaldım. Bunalmayanı, vallahi çeşitli sebeplerle takdir ederim. Birkaç sene önce bir tanıdığım "Senin çocuğun özel okula gitti ama" demişti. Ve ben onun karşısında ağzım açık kalakalmıştım. Böyle bir şeyi nasıl söyler, nasıl düşünür diye... Olay bu mudur? Nasıl böyle basite indirgenebilir. Benim çocuğum orta karar bir özel okula gitti. Ve her sene sınavına girip yarı yarıya burs aldı. Yine de kendimizi zorlayarak yaptık bunu. Ve aynı şartları sağlayamayız diye başka çocuk yapmadık. Daha geniş bir ailenin maddi yükünü kaldıramayız, kafamızdaki hayatı yaşamaktan eksik kalırız diye düşündük. Yani genç yaşımıza rağmen iyi ya da kötü kararlar aldık, sorumluluklarına katlandık, artılarını keyifle karşıladık. Ben ara ara çalıştım ama eşim senelerdir gecesini gündüzüne katarak çalıştı, hâlâ çalışıyor. Kendimiz kazandık, kendimiz harcadık. Zor zamanlarımız da oldu görece rahat zamanlarımız da. Tek çocuğumun özel okula gitmesiyle iş bitmiyor. Onu yaparken başka şeyden kıstık. 
Ve inanın o orta karar okula gönderirken bile bir yanım rahatsızdı. Her çocuğun aynı şartlarda eğitim alamadığının bilincindeydim. Biz özel okula gitmedik. Bizim zamanımızda en azından eğitim konusunda daha eşit bir sistem vardı. Normal olan evimizin yakınındaki okula gitmekti. Öğretmene saygı vardı, veliler arasında saçma sapan rekabet yoktu. Günümüzün yozlaşmış sistemi içinde özel okul da kuş kondurmadı, onu da belirteyim. Kötünün iyisi için uğraştık. Tanıdığımın o lâfı beni nasıl etkilemiş ki şu an bunlar geldi aklıma. O gün onu siyaset konuşurken "Niye şikâyet ediyorsun, senin tuzun kuru" anlamında söylemişti. Herkes için olabildiğince iyi şartlar istediğimi anlayamamıştı. Benim tuzum kuru falan değil. Kimine göre daha iyi durumdayız, kiminden fersah fersah gerideyiz. Ben istiyorum ki çalışan, üreten herkes emeğinin gerçek karşılığını alsın, parası pul olmasın. Maddi ve manevi ihtiyaçlarını rahatça karşılasın, huzurlu olsun. Her şeyin gittikçe daha zorlaştığını fark etmemek için daha ne olması gerekiyor bilmiyorum. Ha hükümet değişse her şey bir anda değişecek mi? Tabii ki bugünden yarına sihirli değnek değmiş gibi olmayacak. Ama adım adım rahatlayacağımıza, öfkemizin yavaş yavaş dineceğine yürekten inanıyorum. Zaten şu an tüm olumlu isteklerim yalnızca gençler adına, çocuklar adına. Beni ve ailemi tanıyanlar bilirler. Son model telefonlarımız, bilgisayarlarımız yoktur, heves etmedik hiç; Orhun'un ameliyatlar döneminde arabamızı satmıştık tam yine alalım derken döviz fırladı, beklemedeyiz; ev eşyasında gözüm yoktur,  ufak tefek beğendiğimi alıyorum ama temelde hâlâ 30 yıllık çeyizimdeki eşyaları kullanıyorum vs.vs. Ama kocaman kütüphanem var. Kitaba verilen paraya acımam. Seyahat etmeyi severiz, seyahate acımam. İstediğim her konsere, her oyuna gidemiyorum bu ara. Çok pahalı. Aralarından seçim yapıyorum. Eğitim önemlidir bizim için. 
Son zamanlarda elimize geçen ekstra parayı yine Orhun'un eğitimi için Londra Film Akademisi'ndeki sertifika programına harcadık. Dışarıda yemeyi içmeyi severiz, son zamanlarda azaltmak durumunda kaldık ama olduğunca yapıyoruz yine de. Ben istiyorum ki iyi eğitim görmek isteyen herkes buna ulaşsın. Gençlerimiz eğer istiyorlarsa az ya da çok yurt dışına çıkıp farklı ülkeler görebilsinler. Gitsinler demiyorum ama farklı kültürleri deneyimlemek gerçekten çok önemli. Kitap fuarlarında öğrencilerin ellerinde bir kitabı döndürüp döndürüp, isteyip de alamadığına çok şahit oldum. Bu o kadar üzücü ki. Herkes istediği kitabı alsın, istediği konsere gitsin, istediği oyunu izlesin. Kavga gürültüden ibaret değil bu hayat. Ben son model telefon heveslisi olmayabilirim fakat isteyen buna da rahatlıkla ulaşsın. Ve... Her şey maddiyat değil. Doktorlar dövülmesin, öğretmenler darlanmasın, şu sinir stres ortamı bir rahatlasın. Bunları niye yazdım? Aslında yazıya başlarken aklımda değildi hiçbiri. Döküldüm diyelim. İstiyorum ki -maalesef bizi böldükleri için- bana karşıt tarafta gibi görünen arkadaşlarım "tuzun kuru" demeden önce beni tanısınlar. Ben düşman değilim. Bencil de değilim. Herkes mutluysa mutluyum. Dediğim gibi değişim birden olmayabilir çünkü çok geriye düştük ama adım adım inşa etmek elimizde. 
    Seçim konusunda da asla umutsuzluğa kapılmıyorum. İlk turda bitmeyeceğine emindim. Muhalif seçmene rehavet iyi gelmedi. Gerçekleri görüp, umudu kaybetmeyerek yola devam. Sevgili Buraneros'a da yazdığım gibi eşit şartlarda gidilmedi seçime. O, şehirde bir tarafın mitingi varken ulaşımın nasıl bedava olduğundan, diğer tarafın mitinginde çatır çatır ulaşım parası alındığından bahsetmişti. Bizim vergilerimizle bir tarafın lehine karşılanan şeylerin farkındayız hepimiz. Adaletsizliğin tanımı en basitiyle budur. Tüm bunlara rağmen Kılıçdaroğlu'nun çok iyi oy oranına ulaştığını düşünüyorum. Kavgasız gürültüsüz bir seçim yaşadığımız için de mutluyum. Seçime doğru kimi zaman korktuğumu itiraf etmeliyim. Kavga etmemeyi, çocuklarımız için en iyisini yapmayı başarabiliriz. 
İki hafta sonra bu yazdıklarım elimde patlamaz umarım:) Şaka bir yana her biri benim fikrim, hepsinin arkasındayım. Sosyal medyada "niye tarafını belli ettin, seni takipten çıkıyorum" gibi şeyler dönüyor ya... Buna katılmıyorum. Yetişkin insanlarız. Hepimizin bir fikri var, bir oy hakkı var. Sen de oyunu kullanacaksın,  ben de... Şunu bile olay yapmayalım Allah aşkına. 
    Rüyalardan başlamıştım, rüyalara bağlayacaktım. Araya bir sürü düşünce girdi. Seçim gecesi, uyuyamadım ya, uyuduğum ender zamanda rüyamda rahmetli babamı gördüm. "Sen bu ara çok üzüldün" deyip sarıldı. O kadar gerçekti ki. Rahatladım. Sonrasında inanamadım. Şimdi söylemeyeyim ama kıyafetinin rengi, hissiyat vs. iyi bir şeylerin olacağını düşündürttü. Birkaç senedir arada bir böyle enteresan rüyalar görüyorum ve aslında ben mistik olmak istemiyorum dostlar:) Eskiden olmazdı. Hatta rüya gördüysem de hatırlamazdım. Çok korkarım bir şeyleri hissetmekten. Neyse... Bakacağız. Hep olumluya bağlanan rüyalar görürüm umarım. Yahu aslında ben mantık insanıyım! :)
    Yazıyı bizden bir fotoğrafla bitireyim bari. Pazar günü aynı zamanda anneler günüydü malûm. Kardeşime oy kullandıktan sonra annemi de alıp bize gelmelerini söyledim. 

    Ben onlardan biraz uzak oturuyorum. Oylarını kullanmışlar. Nisan ilk kez oy kullandı. O uzun kağıdı doğru katlayayım diye iki saat kabinden çıkamamış:) Senelerdir gittiğimiz kuaför bana yakın diye önce kuaföre gitmişler, Nisan dahil süslü püslü geldiler. Annem, kardeşim ve yeğenim benden daha bakımlıdır. Üçü doğum günlerinde, özel günlerde süslenirler, dikkatli giyinirler vs. Fotoğrafta yok ama Nisan ilk kez oy kullanacak diye ona göre elbise giymiş:) Ben kara kuzu olarak hep üşengeç, hep kendi halinde. "Ooo! Seçim güzelleri gelmiş" diye karşıladım onları. Kendi kendimize pasta aldık, üfledik. Maksat biraz da seçim heyecanı dağılsın. Her şey herkes için çok güzel olsun!
   



6 Mayıs 2023 Cumartesi

BUGÜNLERDE...

     Londra seyahati hariç bir süredir yazmadım yazmadım da Hıdrellez gecesi oturdum klavyenin başına. O zaman fırsat bu fırsat tüm güzel dileklerinizin gerçek olmasını temenni ediyorum. Son yıllarda "yok öyle yapman lâzım, yok böyle istemen lâzım" diyerek ilgi çekmek isteyenleri, kafa karıştıranları takmayın, gönlünüzce dileyin.

   En son gergin olduğumdan bahsetmiştim. Galiba rahatlamaya başlıyorum. Çok düşündüm, kendimce çok kararlar aldım. Uyguladığımda dışarıdan kimsenin farkına varamayacağı ama benim içsel rahatlamamı sağlayacak kararlar bunlar. Dışsal etkiler de hafifledi. Aman maşallah diyeyim. Ruh sağlığı şart dostlar! 

    Seçim için siz de heyecanlı mısınız? Ben çok heyecanlıyım? Öyle böyle değil. Bazen düşününce resmen kalbimin atışı hızlanmaya başlıyor. Zaten her fırsatta ritmini yükselten hafif sorunlu bir kalbim var. Hayırlısıyla şu iş güzel güzel bitsin de beni zarara sokmasın. 

    Geçen hafta koştura koştura Pera Müzesi'ne gittim. Çünkü "Paula Rego / Hikâyelerin Hikâyesi" adlı serginin 
son günleriydi. Tavsiye yazısı yazamadım zira sergi bitti. Fakat ilgileniyorsanız ve tanımıyorsanız Paulo Rego'yu inceleyin derim. 

    Portekizli sanatçı teknik açıdan başarılı olmak bir yana içerik olarak da şahane işler üretti. Başarılı bir ressam olduğunu bilmesen erken yaşta evlenmiş çoluklu çocuklu bir kadın dersin. Evet bu doğru ama sessiz sakin tabiatına karşıt ürettiği feminist eserler oldukça şaşırtıcı. Bayılıyorum böyle sessiz güç insanlarına. Bağırmadan çağırmadan sorunlara dikkat çekenlere. Londra'daki kısa konaklamamız sırasında British Museum ve Tate Modern arasında kararsız kalıp tercihimi eşimin de ilgi alanına giren British Museum'dan yana kullandığımı söylemiştim. 
Bir sonraki müze durağı Tate Modern olacak. Orada Paula Rego'nun çarpıcı eserlerinden daha fazla sayıda göreceğim. Çok istiyorum.

    Pera dedim... O zaman bir de yeğenim Nisan'ın 18.yaş gününü Pera Palas'ta da kutladığımızdan bahsedeyim. Eski dostlar bilirler. Nisan'ın her doğum günü konseptlidir, hoştur. Geçmiş yıllarda çok anlattım. Annesiyle beraber beni az çalıştırmamışlardır. Bir sene Harry Potter temalı bir partimiz vardı ki efsaneydi:) Günlerce ellerimle snitch'ler mi hazırlamadım, okulun her bölümüne ait materyaller mi kesip biçmedim? Hem yiyecek, hem dekorasyon derken ne fikirler ürettim ne fikirler. Anne-kız seviyorlar böyle şeyleri. "Sen yapabiliyorsun" diye el işleri hep bana paslanırdı da son zamanlarda yavaş yavaş elimi eteğimi çektim:) Karlar Kraliçesi Elsa temalı partide her çocuğa kar tanesi şeklinde kolye yapmıştım mesela. Defalarca kes, birleştir içimin şiştiğini hatırlıyorum da ondan aklıma geldi. Fakat bunlar güzel hatıralar tabii. Çocuklar büyüyor neticede. Arkadaşlarıyla kutlama hariç kardeşim bir de doğum günü hediyesi olarak bu sene Pera Palas'ta konaklamak için yer ayırtmış. Onlar ailecek gittiler kaldılar. Biz de eşimle akşam barına gittik. Nisan vesile oldu biz de bu tarihi, etkileyici otelde güzel vakit geçirdik. Onlar zaten her şeyden memnun kalmışlar. Hangi bölümde bir şeyler yiyip içseler hep sürpriz bir pasta gelmiş. Çalışanlar tarafından güzel dilekler cabası. Biz oradayken bir garson arkadaş Nisan'a "burası sihirlidir, 
ne dilersen olur, ona göre" diyordu:) 

    Narin, romantik yeğenim Nisan benim bir tanemdir. Teyze-yeğen olmanın ötesinde arkadaş gibiyizdir. Şahane sohbetler ederiz. Bu sene üniversite sınavına girecek ve ısrarla MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünü istiyor. Benim okulumu, benim bölümümü yani:) Antik mitolojiyi o kadar seviyor ki babası bir gün "teyzen soktu di mi bunları kafana?" demiş:) Bölümü küçük görüyorlardı ama Nisan ısrar edince alıştılar. Bu arada ben kesinlikle bilinçli etki etmedim. Hattâ farklı yeni bölümlerden de bahsediyorum ama o vazgeçmiyor. Kazanırsa okusun. Sanat tarihi aslında bugünün sanatını da kapsayan geniş bir alan. İleride hangi kısmına ağırlık vereceğine karar verir nasıl olsa. 

    Böyle bir takım aksiyonlar haricinde bol bol yürüyorum. Salgın sırasında aldığım kiloları vermeye niyetliyim. Çok değil ama. Çok zayıflayınca yüz sarkıyor, yaşlı gösteriyor. Gıdı hariç aslında tombiş yüzümün ay gibi görüntüsünden memnunum:) Küçük büyük bilumum estetik operasyona, estetik dokunuşa karşıyım. O yüzden ne kadar geç sarkarsa o kadar iyi. Yediklerime de dikkat etmeye çalışıyorum. Beyaz unu ve şekeri minimuma indirdim. Bugün kahvaltıda kendime yulaf, muz, yumurta ve fıstık ezmesiyle krep yaptım. Çok güzel oldu ama fıstık ezmesi az gelmiş. Dur dedim o zaman biraz bal dökeyim. Balı döktüm. Balla peynir sevdiğim için yanında bir de beyaz peynir yedim. Hayır, bunu niye anlatıyorum? Çünkü tam bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu:) Güya bu dikkat eden halim. Halbuki sadece krepleri yiyip kahvemi içsem yeterdi. Ama gerçekten o kadar iyi geldi ki 
gün boyu acıkmadım ve tatlı istemedim. 

    Bugün hava yağmurlu ve rüzgârlı da olsa mayıs ayında yürüyüş çok keyifli. Ağaçlar rengârenk. Herkes biliyor, görüyor, paylaşıyor... Sosyal medyayı açıklı koyulu pembeler, beyazlar bürüdü. Ve her bahar çiçek sevdasına düşen kadınlarda olduğu gibi bana da renkli çiçek alma aşkı geldi. Renk renk çiçekler aldım. Bu sefer riske girmeyip, serada değiştirttim saksıları. Balkon korkuluğuna astım. Yazıyı yazdığım şu anda elimde foto yok ne yazık ki. 
Ama anladınız siz durumu. Pembe karanfillerim açmaya başladı bile.

    Evdeyken ders çalışıyorum. Görsel İletişim Tasarımı açık öğretim sevdası malûm. Güzel bilgiler öğreniyorum. Öğrendikçe Orhun'a "sen bunu biliyor muydun?" diye mesaj atıyorum. Onunla paslaşmayı severiz. 
Ve Şule Gürbüz'ün yeni romanı Kıyamet Emeklisi'ni okuyorum. Romana bayıldım. Okuması kolay değil. 
Şule Gürbüz'ün dilini ağır bulan çok ve hakikaten eski kelimeleri çok kullanıyor. Gel gör ki insanın olumlu olumsuz her türlü derinliğini çok iyi aktarıyor yahu. Ve şiir gibi yazıyor. İlber Ortaylı'nın, Hakan Günday'ın ropörtajlarında en sevdikleri yerli yazar olarak Şule Gürbüz'ü göstermeleri bana referans olmuştu. 
Kambur'la başlamıştım okumaya. Benim de en sevdiklerimden oldu. 

    Efendim, Dijital Kültür dersini çalışırken, malûmunuz tarihi seyir içerisinde farklı coğrafyalarda farklı kültürler oluştuğunu; bugün ise ağ toplumlarında sınırlar olmaksızın kendi fikrimize, zevkimize uyan insanlarla birlikte bir kültür oluşturduğumuzu okudum. Tabiidir ki aklıma burası geldi. Muazzam ilerleyen teknoloji söz konusu olduğunda her ne kadar blog yazarları bir miktar geri kalmış gibi görülse de beraber ürettiğimiz kültüre bayılıyorum. Bu kadar rahat yazmam, anlatmam, yazmadığımda eksik hissetmem hep bu aidiyet duygusundan. Halimden memnunum. Yok efendim uzun yazılar okunmuyormuş? Uzun videolar seyredilmiyormuş? Derste de vardı bunlar. İnsanlar hızlı tüketmek istiyormuş falan filan. E peki Twitter niye karakter sayısını arttırdı o zaman? Instagram'da neden story'lerin süresi uzatıldı. "İnsanlar artık böyle" diyerek dayatılamıyor demek ki bazı şeyler. 
Bir de karşıt düşünenler var. Vallahi yazın. İlgimi çektiyse uzun da olsa okuyorum, izliyorum. Bu zevki sabırsız bir güruhun elimden almasını da istemiyorum. Ben aynen devam yani... 
Ve siz... Buraya kadar okuduyssşajfjvjbjvbj:))) 
Sevgilerimle...
    




29 Nisan 2023 Cumartesi

NİHAYET TANIŞTIĞIM ŞEHİR... LONDRA...

     Buralarda değilken biraz bunalımdaydım, biraz da seyahatlerdeydim dostlar. Ruhen ve madden o kadar yorgundum ki bu durum bana -düşündüm de bunalım abartılı bir tabir oldu- gerginlik olarak yansımıştı bir süredir. Yeni yeni toparladığımı, kendime geldiğimi hissediyorum. Sebep net değil. Genel. Hepimizde olan şeyler. İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığı diyelim, hayat diyelim, yaşla birlikte gelen bir takım olumlu olumsuz birikimler diyelim. İsteğin dışı gelişen birtakım olayların stresi diyelim. Toparlamak lâzım diye de ekleyelim. 
    Böyle dumanlı bir ruh haliyle adım attım Londra'ya. Oysa ki ilk kez gidiyordum ve görmeyi en çok istediğim şehirdi. 3-4 günlük seyahatimiz aslında iyi de geçti. Bir kere Orhun'la birlikte olduk ki bu en önemli şey. Oğlumuz şu an Londra'da. Özlem had safhada, belli etmeme gayreti de aynı şekilde. Ne zaman büyüdü bunlar düşüncesinin kafada dönüp durmasını saymıyorum bile. Hem güzel hem yorucu, kafa karıştıran duygular işte. Hepimiz biliriz. Anne, baba olmaya gerek de yok, yeğenim için de aynı şeyleri hissediyorum, oğlumun arkadaşları için de. 
Bir seyahat yazısına böyle başlanmaz biliyorum. Bu da değişik olsun. Öyleydi de zaten. İlk kez bu kadar plansız, programsız gezdik desem yeridir. Üstelik en büyük başkentlerden birine giderken. Tabii bunda "Nasıl olsa tekrar gideriz" düşüncesi de etken. Sağlık olsun ve ülke ekonomisi biraz toparlansın da hallederiz. Gerginim merginim ama umutluyum da.
    Şimdi gelelim seyahatimize. İlk izlenimlerimize... Şehirde 4 gün kaldık. Ancak 3 gün akşamüzerleri Orhun'la buluştuk, kalan sürede ayaklarımız bizi nereye götürürse oraya doğru gezdik, gördük. Orhun tabii ki şu an kendine ait bir dairede yaşamıyor. Tüm büyük şehirlerde olduğu gibi Londra'da da ev kiraları pahalı. Çoğu genç gibi oda kiralamış durumda. Halinden memnun. Eh biz de halimizden memnunduk. Bayswater bölgesinde, Hyde Park'a yürüme mesafesinde bir otelde konakladık. Londra'ya indiğimiz gün "Aman orası da hep bulutlu, yağmurlu" diyenlere inat pırıl pırıl güneşli bir hava karşıladı bizi. Çok mutlu oldum. Diğer günler ise bir kapalı, bir güneşli geçti. En sıcak günde üst üste Türk arkadaşlarımızla buluşup, sabahtan akşama kapalı mekânlarda olmayı başardığımız için bol yürüyüşlü günler yağmura denk geldi. Bu yüzden fotoğraflarda size bol bol turuncu yağmurluğum eşlik edecek:) Hiç çıkarıp poz çektiremem, müthiş üşenirim, ayrıca vakit kaybı sayarım.

    Londra'da çok yürüdük ama neticede kocaman şehir; metrosundan, treninden de epeyi bir yararlandık. Ve sonraki ziyaretler için ulaşım olayını güzelce çözdük. Londra ulaşımının simgesi olan bu yazı karakterini hatırladınız mı? "Tam Benim Tipim(miş)" başlıklı, tipografi konulu yazıda bahsetmiştim. İngiltere'nin simge fontlarından biri olan "Underground". Edward Johnston, Londra metrosu için tasarlamış. Her durakta bu şekilde yer alıyor. "Halka ait ilk yazı karakteri" deniyor. "Eğitimle, politik manifesto ya da sınıfla değil; seyahat ihtiyacıyla ilişki kuran, gündelik kullanım için tasarlanmış ilk yazı karakteri". Tipoloji dersi alacak öğrenciler bunu yazın bir kenara, sınavlarda çıkıyor:) 

    Bakınız bir örnek daha. Queensway istasyonu. Boş anını yakalamış çekmişim fakat her zaman böyle değil tabii. Londra kalabalık ve kozmopolit bir şehir. Her ne kadar öyle olduğunu bilsem de uçaktan iner inmez yine de ilk dikkatimi çeken her milletten insanın bir aradaki varlığı oldu. Kozmopolit tanımının vücut bulmuş hali gibi. Ve kalabalık dedim ama bu asla İstanbul'la karşılaştırılacak bir kalabalık değil. İşe gidiş-geliş saatlerinde artıyor olsa dahi toplu ulaşımda insanlığını sorgulatan bir yoğunluğa, itiş kakışa rastlamadık. Bu arada şu Queensway istasyonuna niye gittiğimizi, oradan nereye geçtiğimizi hatırlayamıyorum:) O kadar şuursuzca gezdik ki. Karşımıza ne çıkarsa gibi bir durum oldu. Şunu şunu görelim diye bir plan yapmadık. Öncesinde çok yoğundum ve hiçbir şey düşünmedim. Üstelik onca ücretsiz müzenin olduğu bir şehir söz konusuydu fakat bu kez aklımda sadece İngiliz pubları ve İngiliz birası vardı. 

    Biramızı içtik mi peki? Tabii ki. Mesela şurada. İsmine bakar mısınız? Krallı, kraliçeli publar çok burada. 
Hepsi de pek sevimli. Biranın yanında fish&chips enfes. Fakat yemek olayı bu kadar gibi. İngiliz mutfağı zayıf. Bunu orada gözlemlediğim gibi, normalde de bir iki tarif hariç İngiliz mutfağıyla ilgili pek bir şey duyduğumu, okuduğumu hatırlamıyorum. Kozmopolit bir şehir olduğu için farklı ülkelerin restoranlarıyla dolu. İngilizler de bunların müşterisi. 
    Fotoğrafta geleneksel binanın çevresinde yükselen yeni binaları fark etmişsinizdir. Gördüğüm kadarıyla hep böyle. Eski ve yeni iç içe. Sadece bina bazında değil, sokaklar da aynı şekilde. Ne kadar güzel deyip bayıla bayıla gezdiğin iki sokağın ardından daha dökük bir sokağa geçiyorsun, ardındaki sokakta tekrar hava değişiyor. Bir öyle bir böyle ilerliyor. Karmaşık desen değil. Şehirde kendine özgü bir tarz oluşmuş. Değişmeyenler Londra'ya özgü siyah taksiler, iki katlı kırmızı otobüsler, posta kutuları ve telefon kulübeleri... 

   

    Londra'nın simge yapılarından kimini gördük kimini bir başka sefere bıraktık. İkinci günümüzde makûl bir saatte yola çıktığımızda, civarı nasıl olsa turistiktir düşüncesiyle telefon haritasında London Eye'ı işaretlemiştik. 
Hyde Park içinden geçerek yürürüz, karşımıza ne çıkarsa kabûlümüzdür dedik. Tüm gün dışarıda olmak için hava pek elverişli değildi, ara ara yağmur çiseledi ama gezgin modumuzdan vazgeçemezdik. 
    Londra'nın simgelerinden biri olan park tabii ki oldukça geniş bir alana yayılmış. Bir başka zaman, güneşli bir havada daha uzun saatleri buraya ayırmak hayaliyle kısmen gezebildik. Rastladığımız anıtları, heykelleri inceledik, kimine hiç yolumuz düşmedi. Fotoğrafta arkamda görünen bina Kensington Sarayı. Önündeki Kraliçe Victoria anıt heykeliyle beraber.

    Parkın kıyısından kıyısından giderken karşımıza Royal Albert Hall konser salonu çıktı. Bilirsiniz, burada şahane konserler olur. Ara sıra YouTube'dan izlerim. 

    Salonun bu kadar yakınına gelmişken caddeyi geçip binaya ve çevresine göz atmak istedik. Kendisine bağlı eğitim binaları, misafirhane vs. yapılarıyla birlikte etkileyici bir alandı. 

    1871'de Kraliçe Victoria tarafından açılan salonu gezmek için düzenlenen turlar olduğunu öğrendik. Bunu aklıma yazdım. Konser izleme fikri ise hep aklımda. O gün kendisine sadece bir merhaba demiş olduk. Bahçesinde çiçeklenmiş ağaçların önünde böyle poz verdik. 

    Hyde Park'ı takip ederek ilerlerken Buckingham Sarayı'na geldiğimizi gördük. Meraklı kalabalığa uyup demir parmaklıkların arasından içeriye doğru baktık:) Aslında hiç benlik bir hareket değil. Elbette ailenin tarihi yönüyle ilgileniyorum; günümüzdeki magazinsel durumunu ise denk gelip de gördüğüm kadarıyla biliyorum. Ve artık krallıkların, kraliçeliklerin simgesel kurumlar olduğunun farkındayım. Yine de bir ailenin herkesten üstün konumda olması hiç hoşuma gitmiyor, aklıma mantığıma sığmıyor. Ama parmaklıklar ardından Kral'ın askerlerine baktık mı baktık:) Boş bir anda kapısında fotoğraf çektirmeyi ihmâl etmedik:) 


    Bir saraydan bir saraya, Buckingham'dan Westminster'a doğru giderken St.James Park'ta bir miktar zaman geçirdik. Burası da çok tatlı bir park. Şöyle de bir manzarası var. 

    St.James'ten çıkıp Downing Sokağı 10 numaranın önünden geçerken tamamen film ve dizilerden gelen aşinalıkla binanın Başbakanlık konutu olduğu anladık. Pek çok senaryoda geçse de en son The Crown dizisinden hatırladığımız ofis ve konut binası. Ondan fotoğraf yok. Sadece film ve dizilerin gücünü hatırlatmak için parantez açtım. 
    Çevreyi inceleye inceleye yürümeye devam ederken karşımıza tüm ihtişamıyla Big Ben çıktı. Yani bir saat kulesi için oldukça ihtişamlı. 

    Aslında kulenin orijinal ismi Elizabeth Kulesi. Big Ben, kulenin çanının ismiymiş ve halk arasında yapının tamamı için bu isim kullanılmaktaymış. Yalnızca zamanı haber veren bir bina zannedilmesin, içinde şimdi o amaçla kullanılmasa da bir cezaevi odası bile varmış.
    Big Ben, Westminster Sarayı'nın bir parçası. Yani Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası'nın görev yaptığı parlamento binasının... Tabii öncesinde kraliyete aitmiş zira 11.yy'a kadar inen bir tarihçesi var. Yangınlarla, 2.Dünya Savaşı sırasında alınan hasarlarla pek çok şey atlatmış, çok gün görmüş. 

    

    Ve Thames Nehri... Rüzgâr başladığı için kıyısında keyifle yürüyemediğimiz... En merak ettiğim yerlerden biriydi. Neden bilmem, benim nehirlere karşı farklı bir sevgim var. Kızım olsaydı adını Nehir ya da Irmak koyardım:) Orhun da hem bir vadinin, hem nehrin ismi malûm. Uzatmayayım, nehirleri çok seviyorum. 
Her ne kadar boz bulanık bir görüntüsü olsa da Thames de gözdelerimden. Senelerdir okuduğumuz romanlarda suyuyla, kıyısıyla, köşesiyle, etkisiyle yer alması buna sebep olabilir mi? Bence olabilir. Size de çok tanıdık gelmiyor mu Thames Nehri? En son "Bir Kayıkta Üç Kafadar"ı okuduğumu hatırlıyorum örneğin. 3 arkadaşın Thames boyunca yaptığı eğlenceli yolculuğu anlatıyordu. Okudukça onların kıyısından geçip gittikleri, bazen de konakladıkları her kasabayı ben de görmek istemiştim. 

    Oysa ki pek de heybetli değil Thames. Hepi topu 346 km. İngiltere'de doğuyor, İngiltere'de denize dökülüyor. Ama meşhur işte. 
    Yukarıdaki fotoğrafta görülen London Eye'a ulaştık ulaşmasına da işaretleme yaparken neden Tower Bridge'i hedeflememişiz acaba? O da en merak ettiğim simgelerden biriydi. Tamamen ters tarafta kalmış. Onu da bir başka ziyarete, güneşli bir güne bıraktım. Dediğim gibi bu bir tanıma seyahatiydi ve özellikle bu yazıyı yazarken açıp haritaya baktığımda taşların yerine oturduğunu görüyorum. Büyük bir şehir olduğu için gözüm korkmuştu ama halledilebilir olduğunu anladım. 

    Peki spontane dedim ama Londra'da hiç mi müze ziyareti yapmadık? Böyle bir şey mümkün değil. Her ne kadar aklım diğerlerinde kalsa da bu kez tek bir seçim yapıp vaktimizi British Museum'a ayırdık. Tate Modern'e gitmemek için kendimi zorladım ve eşimin ilgisini de dikkate alarak British Museum'a karar verdim. Neredeyse bir tam günümüzü de ona ayırdık, kapanış saatine kadar gezdik. Yine de bitiremedik. Dile kolay, 8 milyon eserlik bir koleksiyon söz konusu.

       1753 tarihli müze binası, dönem gereği klasik Yunan mimarisine öykünen tarzıyla dışarıdan bile etkileyici. Güncel sergiler hariç kalıcı koleksiyonu görmek ücretsiz ve bu herkes adına takdir edilesi. 

      İtiraf ediyorum, nasıl olsa aşinayız diyerek Yunan ve Roma galerilerini en sona bıraktık ve tabii ki yetiştiremedik. Yani bizim topraklarımızdan ve Yunan topraklarından çalma, kaçırma, kılıfına uydurma ne derseniz alıp götürülen eserleri bu sefer göremedik. Fakat Asya, Uzakdoğu, Mezopotamya vs. diğer galerilerdeki eserler de o kadar güzeldi ki... Sindire sindire gezmek bizim tercihimizdi. 
    Çin'in yeşim taşından yapılma objelerinin önünden zor ayrıldım. Hint sanatı eserlerini canımız istediğinde göremiyoruz. Asurlular'dan kalan heykelleri nasıl incelemezsin? 

    

        Hele o Rosetta Taşı yok mu? Gördüğüme o kadar sevindim ki. Rosetta Taşı, 1799 yılında, Napolyon'un Mısır seferi sırasında Nil Deltası'ndaki Rashid (Rosetta) kasabasında Fransız birlikleri tarafından bulunuyor. 

    Taşın üzerinde hem Mısır hiyeroglif yazısı, hem eski Yunanca hem de Mısır'daki halk yazısı olan Demotik yazı yer alıyor. M.Ö 196'da Mısır kralı V. Ptolemy adına yazılan bir kararname bu. Önemi hiyeroglif yazının bu taşla çözülmüş olması. Aynı kararnamenin 3 dilde yazılması eski Yunanca'nın da varlığı sayesinde hiyerogliflerin çözümüne sebep oluyor ve Mısır tarihi hakkında çok şey öğreniliyor. Önce Fransa'da ve ardından diğer ülkelerde Mısır'a müthiş bir ilgi başlıyor. Bu ünlü taş, daha büyük bir stelin parçası. Bulunuşundan bir süre sonra bölgeyi İngilizler'in ele geçirmesiyle pek çok arkeolojik ve bilimsel keşif gibi Rosetta Taşı da İngilizler'e veriliyor. 
Ve bugün emperyalist İngiltere'nin yayıldığı her coğrafyadan elde ettiği bilimsel ve arkeolojik nesnelerin bir kısmı işte bu salonda sergileniyor. 

    Kuşlardan böceklere, heykellerden günlük kullanım eşyalarına kadar birçok coğrafyadan yüzlerce örnek... Kim bulmuş, kim incelemiş, kim hangi keşif gezisine çıkmış, koleksiyonerler kimler, araştırmacılar kimler? Bu salon da uzun zaman geçirdiklerimizden biri oldu. Okullu çocuk kalabalığının dağılmasından sonra, belli bir saatte açtılar, iyi oldu hoş oldu.
    Müze ne yazık ki 17.00'de kapanıyordu. Ne kadar açıksa o kadar gezerdik. Yine de çıkışta yorgunluğumuzu atacağımız, gördüğümüzü sindireceğimiz bir mola, bir müze kahvesi iyi geldi.

    Son gün havaalanına Piccadilly caddesi üzerinden, o civardaki metrodan gitmeye karar verdik. Biraz da o hareketli bölgeyi görelim dedik. Onun havası da başkaydı. "A! Çin Mahallesi burasıymış", "E biz Soho'ya gelmişiz" diye diye gezdik. 

    Bölgedeki tiyatroların, müzikallerin yoğunluğuna bayıldım. Klasikler, modernler... Tanıdık, tanımadık birçok temsil... Bakınız Harry Potter ve Lanetli Çocuk. 

    Tekrarlamış oluyorum ama hakikaten Londra'da tamamen spontane gezdik. Öncesinde plan yapmak istemedim. Dediğim gibi kafaca doluydum, fiziken yorgundum ki bence bu fotoğraflardan da anlaşılıyor. Biraz da şehrin büyüklüğünden gözüm korktu. Umarım tekrar gideriz diyerek vaktimizi tanışmayla geçirdik. Samimi söylüyorum "Ne güzel mağaza, hadi girelim" dediğimiz yerin Harrods olduğunu içine girince anladık:) Bazı şehirlere sinemadan, edebiyattan, magazinden, haberlerden o kadar aşinayız ki sanırım bilgilerime de güvendim, fazla yabancılık çekmeyeceğimi düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Hayalimdeki daha romantik mahallelerini ve kitapçılarını gezemedim. Daha rahat bir zaman için hayalini kurduğum yerler var. Çocuk musun denmesin çünkü Harry Potter stüdyo turu yapmak da istiyorum Sherlock Holmes Müzesi'ne gitmek de:) Ve yüzlerce peluş oyuncakla dolu öyle bir mağaza gördüm ki onu gezmek de istiyorum. Harry Potter lisanslı ürünleri satan mağazalar her yerde. Kendimi tuttum ve sadece bir broş aldım. Alabildim desem daha doğru aslında. Aşağıdaki fotoğraf ülke paralarını karşılaştırırken ve hesap yaparken çekilmiştir:) 

    Çocukları olanlar hatırlar, şu an bizde var mı bilmiyorum ama bir ara bu oyuncakları seçip, hemen o an doldurtup zevkine göre giydirmek modaydı. Kişisel peluş oyuncağını yapıyordun yani, kimlik vs. çıkartıyordun. İsmini hatırlayamıyorum. Tam bir para tuzağıydı. Ben de yeğenimden biliyorum. Ne yazık ki öyle de tatlılar ki incelemeden duramadık. Bir de Nisan'ın küçüklüğünü hatırladım. Ayrıca şimdi anlıyorum ki epeyi bir ıvır zıvır dükkana girmişiz. 
    Çok yürüdük dedim fakat o istasyondan bu istasyona yerin altında da baya vakit geçmiş. Üstelik bir sürü fotoğraf çekmişiz.

      Bu Orhun'un yaşadığı mahalleye yakın olan duraktı. Crystal Palace futbol kulübünün bölgesi. Ya da işte semtin kulübü Crystal Palace. Her neyse... Bir şehirde o kadar fazla başarılı futbol kulübü olur mu yahu? Modern futbolun atası olunca oluyor işte. Metroda durak isimlerine bakıyorum, bir çoğu Avrupa kupaları kurasında eşleşsek çekineceğimiz isimler:) Aslında maça da gitmek lâzım. 

    İşte böyle... Hep görmek istediğim Londra beni hayal kırıklığına uğratmadı. Eskiden koştura koştura gezerdim. Mümkün olduğunca eksik bırakmamak isterdim. Bıraktıklarımda aklım kalırdı. Hem de fena kalırdı. Bir şeyleri becerememişim duygusu hissederdim. Artık sakinleştim. Sindire sindire gezmenin, bazen plansız davranmanın, karşıma çıkan sürprizlerin keyfini sürmenin değerini anladım. Koşturacağıma çevremi daha fazla incelemeye başladım. Bizzat deneyimlediklerime dair parçaları birleştirip; yetmediğinde okuyarak, araştırarak tamamlayıp o ülke hakkında, o şehir ya da o kasaba hakkında bir fikre varır oldum. Ama bu kez yetmedi, Londra puzzle'ını tamamlayamadım:) Büyük şehir olmak böyle bir şey. Ve ben tuttum bu şehri. O zaman tekrar görüşmek dileğiyle...