24 Ağustos 2021 Salı

BİR RESSAM, BİR RESİM (25)

     PAOLO UCCELLO (1397 - 1475) - SAN ROMANO SAVAŞI 

   Eskiden evde bitki yetiştiremezdim ve bu duruma çok üzülürdüm. Fakat bir süredir fena gitmiyorum. 
Neredeyse 2 yıl önce aldığım bitkiler yaşıyorlar, büyüyorlar, gelişiyorlar. Mutlu oluyorum, ufak ufak yenilerini ekliyorum yanlarına. Ve her birine özel adlar takıyorum. Evimize en son areka palmiyesi geldi. Düzenli, ince yaprakları bana Uccello'nun savaş resimlerindeki mızrakları hatırlattı. İnanın bu seriye konu olsun diye söylemiyorum, palmiyeme bakınca o mızraklar belirdi gözümün önünde:) Çünkü lisans eğitiminin ilk senesinde, resimde kompozisyonun özellikleri anlatılırken sıra ritme geldiğinde gösterilen örnekler arasında bahsettiğim savaş resimleri de vardı. Yeri gelince zihnimin derinliklerinden fırlayıverdiler. Bu sebeple yeni bitkime Uccello adını koyup koymamak konusunda düşündüm:) Acaba kısaca Ucce mi desem? 
    1397 Floransa doğumlu Paolo Uccello erken Rönesans sanatçılarından biri. Perspektif denince akla ilk gelen isim. Bu konuda çok çalışmış. İlk sanat tarihçisi sayılan Giorgio Vasari (1511-1574) onun için şöyle söylüyor: "Paolo Uccello perspektifin inceliklerine harcadığı ve kaybettiği zamanı insan figürlerine ve hayvanlara vakfetmiş olsaydı, Giotto'dan beri yaşamış en büyüleyici ve en yaratıcı ressam olabilirdi". Vasari'ye göre doğa Uccello'ya keskin ve kavrayışlı bir akıl bağışlamış. Ancak o herkesten uzak bir keşiş gibi yaşamış çünkü haftalarca, aylarca evine kapanıp resimde perspektif üzerine araştırmalar yaparmış. Vasari onu "Dolayısıyla ömrü boyunca şöhretten çok yoksulluk içinde yaşadı" diyerek eleştirse de ben onun adanmışlığını, ilgi duyduğu konuya yönelttiği tutkusunu seviyorum. Üstelik atölyesinden hiç çıkmamış da değil. Öyle olsaydı Floransa'nın ileri gelenlerinin ısmarladığı resimleri yapmış olamazdı. Kiliselerde, şapellerde onun resimleri yer almazdı. Bugün Floransa'ya giden meraklı bir turist onun resimlediği, Floransa Katedrali'nin girişinde yer alan saati göremezdi. 
    Uccello neden perspektife takıntılı? Çünkü o tarihlerden önce resimde perspektif yoktu. Ortaçağ Avrupası'nda düşünce dinle şekillenmişti, günahkâr doğan insanın bedeni ve onun içinde yer aldığı dış dünya önemsizdi. Her bilgi dini kitaplardaydı. Deneyin, gözlemin, araştırmanın önü kapalıydı. Gel gör ki doğası gereği insan düşünür, sorar, ilgi duyar. Bireye ve dış dünyaya yönelen gözlemler Ortaçağ düşüncesinin sonunu getirip Rönesans'ın önünü açtı. Böyle bir zamanın sanatçısıydı Uccello. Bir araştırmacıydı. Dış dünyayı nasıl daha gerçekçi resmedeceğini düşünüyordu. Bunun için perspektif önemliydi. Ortaçağ resminde kullanılmayan perspektif... 
    Yazının görseli olan San Romano Savaşı'nda Uccello'nun ön plana yerleştirdiği atların boyutları ve duruşlarıyla bu konuyu çalıştığını görebiliriz. Sağ tarafta yerde yatan atın arkaya doğru uzanmış olması, onun arkasında çifte atar pozisyondaki atın arka ayaklarının bize doğru yönelmesi perspektif oluşturma gayretiyle yapılmıştır. Ayrıca at figürlerinde ışık etkisi daha fazladır. Öndeki obje ve figürlerin arkadakileri kısmen örtmesi, bunların giderek küçülmesi, renklerin önden arkaya doğru değişmesi, arkaya doğru flûlaşma (hava perspektifi)  derinlik yaratmak, yani perspektif oluşturmak için kullanılan yöntemlerdir. Bir de çizgisel perspektif denen matematik konusu vardır ki tekniğe girer. Uccello çizgisel perspektif üzerinde çok çalışmıştır. San Romano Savaşı'nda arkaya doğru giderek küçülüyor olduğunu gördüğümüz askerler ve ağaçlar bugün bize "E ne var bunda? Tabi ki öyle olması lâzım" dedirtiyor olabilir. Bu kadar basit ve doğal gördüğümüz bir konuda dahi belli güçlerce belirlenmiş kurallara bağlı kalınan dönemlerin yaşandığını unutmamak gerek. Gerçeğin peşindeki Uccello'yu seviyorum. Her ne kadar mantıklı yanına değinen bir yazı yazmış olsam da kuşları çok sevdiğinden dolayı ona "Kuşların Paolo'su" denmesi, bu naif yanı beni gülümsetiyor. Kıskançlıktan uzak yanını da seviyorum. Vasari'nin aktardığına göre gelecek kuşakların tanıması için yeteneğine güvendiği isimlerin resmini yapması şahane bir davranış. Uzun bir pano üzerine ressam Giotto'nun, mimar Brunelleschi'nin, heykeltraş Donatello'nun, matematik üzerine sohbetler yaptığı Rönesans aydını Manetti'nin portrelerini yapmış ve kendi evinde tutmaktaymış. Yanlarına beşinci kişi olarak kendisini eklemeyi ihmâl etmemiş:) 
    San Romano Savaşı, İtalya'nın şehir devletlerine ayrılmış olup bolca savaştıkları dönemlere ait bir resim. Floransa ve Siena arasındaki savaşı anlatıyor. Uccello bu resmi sipariş üzerine yapmış ve üç ayrı pano halinde, ahşap üzerine tempera tekniğiyle boyamış. Sekiz saat süren savaşı sabah, öğle ve akşam vakitlerindeki haliyle betimlemiş. 3 ayrı resim,  bugün biri Londra National Gallery'de, biri Paris Louvre Müzesi'nde, yukarıda görülen parça ise Floransa Uffizi Galery'de olmak üzere 3 ünlü müzede yer almakta.
    İlk satırlarda bahsettiğim ritm konusuna gelecek olursak... Bu konuda kısaca bilgi verip yazıyı bitirmek isterim. Kompozisyon, yapıtı oluşturan elemanların belirli düzen bağlantıları içinde bir araya getirilmesi ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkan yapıtın kendisidir. Kompozisyonda aranması gereken özellikler oran, birlik, denge ve ritmdir. Ritm, kompozisyonu oluşturan elemanların kendi aralarında oluşturdukları ardışık zaman ve mekân aralıklarının belirlediği düzendir. Tekrara dayanan uyumdur. Bu resimde ritm, mızrakların dizilişiyle yakalanmıştır.
    Uccello'nun resimde mızraklarla yakaladığı ritmi doğa kendi düzeni içinde sessiz sedasız oluşturmakta. Evdeki minik palmiyemin ardışık yaprakları, her bakışımda ruhumun ritmini yakalamamı, doğayla uyumu hissetmemi sağlıyor. Ve sanat... O zaten her daim ruhumu besliyor.



Serinin Rönesans resim sanatıyla ilgili bir diğer yazısı: Bir Ressam, Bir Resim(3) - Sandro Botticelli 
Yazıda bahsi geçen kaynak: Sanatçıların Hayat Hikâyeleri / Giorgio Vasari - Sel Yayıncılık 



15 Ağustos 2021 Pazar

BUGÜNLERDE...

     Bu aralar Paulo Coelho'nun biyografisini okuyorum. Fernando Morais imzalı, başarılı bir çalışma. Coelho'nun 
ne kadar enteresan bir karakter olduğunu gösterdi bana. Kitaplarından birkaçını okudum ancak yaşam öyküsünü pek bilmiyordum, ilgilenmemiştim. Şaştım kaldım. Ailesinin standartlarına uymadığı için yanlış değerlendirilip neredeyse çocuk yaşta akıl hastanesine yatırılmış olması üzdü beni. Ancak yanlış anlaşılmasın, tamamen masum da değil Paulo. Sadece daha farklı yaklaşılması gerekirdi. Sanırım olayların 60'lı yılların Brezilyası'nda geçtiğini dikkate almak lâzım. Bakalım... Kitabın ortalarındayım, bir ara satanizme yönelecek kadar karanlık bir yanı da olan yazarın kendisini nasıl terbiye ettiğini, ruhunu nasıl dinlendirdiğini okuyarak öğreneceğim. 
    Modern Family izliyorum. Birkaç yıldır listemdeydi. Başlamak için geç kalmışım. Kâbuslarla dolu ülke gündeminin içinde öyle iyi geliyor ki. Bunalıyorum, bunalıyorum, antidepresan niyetine uyumadan önce bir bölüm Modern Family izleyip yatıyorum. İzlemek demişken... Dün akşam 1917'yi izledik. Hatırlayacaksınız, Oscar 2020 En İyi Film adaylarından biriydi. Vizyona girmesini bekledik, haberleri sabırla takip ettik ama lanet salgın patlayınca sinemalarda gösterilmedi. Covid19 öncesi ne verimli bir seneydi o. Bütün filmleri sevmiştim. 1917'ye de bayıldım. Hâttâ Oscar heykelciğini Parazit'ten aldım ona verdim. 
    Geçen gün Orhun'un Taksim'de işi vardı, ben de peşine takıldım. İşini tamamlayınca biraz takılırız dedim. Uzun bir aradan sonra ilk gidişimdi. 2 doz aşıyı oldum ve üzerinden birkaç hafta geçti, maskeyi ihmâl etmeden ufak ufak açılırım ben. Artık biraz da salgına ve aşıya inanmayanlar otursun. Bu konuda düzenleme gelecek olursa sonuna kadar desteğim. Aşı yetersiz kaldıkça virüs konak bulacak, konak buldukça mutasyona uğrayıp devam edecek. Temel biyoloji bilgisi. Neyse... Beyoğlu'nda çok dükkan kapanmış, yerine yenileri açılmış. Her yer turistlere yönelik lokumcu, şekerciyle dolmuş. Turist var. Sadece Yakın Doğu'dan değil, her coğrafyadan var gibi geldi bana. Turist olsun. Ama sağlıkla olsun. Şu günler (pek çok anlamda) atlatılsın, Türkiye turistik açıdan hak ettiği değere kavuşsun. 
    Beyoğlu'nda İstanbul Madam Tussauds'un önünden geçerken dayanamadık içeri girdik. Ziyaret keyifliydi fakat kısa süreliydi. Zira balmumu heykel sayısı fazla değil. Ücret de ona göre epeyi pahalı. Bazıları tamam ama her heykelin başarılı olduğunu da söyleyemeyeceğim. İlk müzeyi, yani Londra'dakini gezmedim. Bir günlük Amsterdam ziyaretimiz sırasında önünde uzun bir kuyruk gördüğümüz Madam Tussauds'a da girmedim. Kısacası birebir karşılaştırma imkânım yok ancak özellikle bizim yerli karakterler -bu müzenin popülaritesini dikkate alırsak- özenli değildi. Orhun Londra'daki müzeyi gezmişti. Fikrimi ona söyledim. Karşılaştırmayı o yaptı. Tahmin ettiğim gibi, gerçekçilik açısından, orijinal müzede heykellerin yüzündeki tüyler bile gözardı edilmemiş. Orada içimden "Allahım ne olur Londra'daki Madam Tussauds'u da gezeyim. Lütfen! Lütfen!" dedim. Burada söz konusu olanın balmumu heykel aşkı değil, Londra seyahati olduğunun altını çizmek isterim. Bir gün olur diye diye ertelediğimiz Londra. Görmeyi en çok istediğim şehir. Neden bu kadar geç kaldı bilmem. Vardır bir sebebi. Belki en güzel şekilde olacaktır. 
    Yurt dışı seyahatleri o kadar özledim ki... Geçenlerde ilk kez ince patlıcan dilimlerini un, su ve tuz karışımına bulayıp kızartmıştım. Baktım 6-7 sene önce Malaga sahilinde yediğimiz patlıcan kızartmasına benziyor. Bir tek pekmezi eksikti. Hemen üzerinde ince ince gezdirdim pekmezi. Malaga tatilini anarak afiyetle yedik. Sahilde dizi dizi salaş lokantalar vardı. Dekoratif amaca hizmet eden sandaldaki ızgarada cızırdayan sardalya, pekmezle tatlandırılmış patlıcan kızartması, salata... Denizden yeni çıkılmış, karınlar açıkmış. Ne güzeldi... 
    İşte böyle... Aklımıza mukayyet olmaya çalışarak tükettiğimiz günlerde ısrarla üretmeye çalıştığımız ufak tefek keyiflerin, durmadan yoklayan uzak düşlerin bu ara bana düşenleri bunlar. İki fotoğrafla bağlıyorum yazıyı. Biri Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'tan aldığım güzelim kitaplarımın fotoğrafı. Diğeri de Madam Tussaud İstanbul'a olumsuz lâf etmenin sıkıntısını gidermek için eklediğim, en başarılı heykellerden birinin fotoğrafı. 
Brad Pitt iyiydi, iyi! Adamın balmumu heykelini bile çirkin yapamamışlar. 






9 Ağustos 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (24)

     MARC CHAGALL (1887 - 1985) - VITEBSK ÜZERİNDE 

    Depresif ruh halleri içinde debelenme zamanlarındayız. Özelde ülke gündemi, genelde dünya halleri asla ama asla rahat bırakmıyor. İki günü iyi geçirdiysek, bir parça oh dediysek, devamında gelen üç gün tüm iyi hisleri alıp götürüyor. Neler olup bitiyor tek tek saymayacağım. Hepimiz biliyoruz. Kimimiz daha az rahatsız oluyoruz, kimimiz çok sıkılıyoruz ama hepimiz olan biteni biliyoruz. Şuraya girip herhangi bir yazı yazmaya mecalim yoktu fakat zorladım kendimi, açtım bilgisayarımı. "Rutininden uzaklaşma" dedim kendime, "böyle böyle toparlanılır belki". Seriye bağladığım resim yazıları için düşündüm ancak notlarımı araştıracak enerjiyi bulamadım. İlham perileri de ziyaretime gelmedi. Tam "Onlar da unuttu galiba bizi" derken, şairlere esin kaynağı olan Chagall yokladı zihnimi. O Chagall ki Ece Ayhan onun resimleri için "Enfes renkler, şiirler havada uçuşuyor" demişti. Cemal Süreya, ressamlar kadar şairlerin de ondan öğreneceği çok şey olduğunu söyleyip "Yazmam Daha Aşk Şiiri"ni onun bir tablosundan esinlenip yaratmıştı. Muhakkak rastlamışsınızdır, Chagall resimleri hakkında daha pek çok şair, yazar ve müzisyenin söylemi var tam şu anda hatırlayamadığım. 
    Marc Chagall, 1887 Vitebsk doğumlu. Bugün Belarus'un bir şehri olan Vitebsk, o yıllarda Rusya'ya bağlı. Chagall Yahudi kökenli ve Rusya'da bunun zorluğunu yaşamış olduğunu söylüyor. Vitebsk, ressamın doğduğu, unutamadığı çocukluk günlerini yaşadığı, resimlerinde defalarca betimlediği kent. Fakir ama mutlu bir çocukluk, ufak tefek ama güçlü bir anne, akrabalarla, komşularla, bitmeyen hareketle, Yahudi gelenekleriyle yoğrulmuş ilk yıllar... Vikipedi'de babasının ringa balığı ticareti yaptığı söylentisine bakmayın. Ressamın anılarını okudum, onun sözleriyle babası "yanaşma, ayak işçisi". Bunu küçümsemek için söylemiyor, gerçeği dile getiriyor. Beden gücüyle ekmeğini kazanan bir baba. Marc sanatçı olmak için St.Petersburg'a gitmek istediğinde "Tek param bu" deyip kızgınlıkla yere savuran, Yahudilerin seyahat kısıtlaması olduğu için çalıştığı yerden oğlu adına bir şekilde bir belge ayarlayıp onun önünü açan, yani içten içe destekleyen bir baba. Yazı duygusallığa doğru evrilecek diye düşünmeyin. Chagall Vitebsk'te çok mutlu. O yüzden resimleri hep renkli. O yüzden onun resimlerinde uçan inekler var. Kemancılar var, aşıklar var. Her birinin ayrı hikâyesi olduğunu söylediği evler var onun resimlerinde. Yıllar sonra bu zorlu günlerde bakmak için, umutlanmak için yapılmış olabilirler mi acaba? Bizi de mutlu ederler mi?
    Peki hiç mi zorluk yaşamamış Chagall? Bu mümkün olabilir mi? İnsan olup zorlanmadan hayatı tamamlamak olası mı? Değil! Örneğin -ne kadar etkilendi bilmiyorum- çocukluğunda kekemeydi, yaşlılık yıllarında alamadığı ödemeler karşısında "Tanrım! Tamam bana yetenek verdin, en azından öyle diyorlar. Ama neden bana, insanlar korksunlar ve saygı duysunlar diye, etkileyici bir surat vermedin?" diye isyan etmişti. İki dünya savaşını da yaşadı. Üstelik bir Yahudi olarak. Naziler, dönemin tüm modern ressamlarının eserleriyle birlikte onunkileri de toplayıp yaktılar. "İkinci Vitebsk'im" dediği Paris'te yaşarken Amerika'ya kaçmak zorunda kaldı. Fakat o yılmadı. "Gülümseyeceksin, şaşacaksın, güleceksin ey fani insan!" sözleri de ona aitti. Dünyanın her yerini dolaştı. Hep üretti. Tiyatro dekorları, kostümler tasarladı; vitraylar, seramikler boyadı. La Fontaine masal kitaplarını süsledi, Gogol'un Ölü Canlar'ını resimledi,  Paris Operası'nın tavanını desenleriyle bezedi. Ve daha pek çok şey... Kendine özgüydü. Bir kere moderndi. Okul ona göre değildi. Girdiği sanat okullarını tamamlamadı. Eski ustalara saygıyı ihmâl etmedi fakat 20.yüzyılın başındaki her modern hareket ona göreydi, çocukluğundan kalma duygularını, ona atfedilen mistik yanını, lirizmi özgürce yansıtmak için birer araçtı. Sembolizmi, kübizmi, fütürizmi,süprematizmi, fovizmi, sürrealizmi, orfizmi kullandı. Fakat hep kendine özgü tarzıyla çizdi, boyadı, anlattı. "Bana uçuk demeyin! Tem tersine gerçekçiyim" ben demişti çünkü onun gördüğü dünya her şeye rağmen çok renkliydi. Bir de Bella var. Çok sevdiği, 1944 yılında kaybettiği eşi. Birçok resminin ana kahramanı Bella. Resimlerinde ve hayallerinde el ele Vitebsk'in evleri üzerinde uçuyorlar. Tıpkı bu yazının görseli olan, 1913 tarihli "Vitebsk Üzerinde" tablosunda olduğu gibi... 
    Oldukça yalın bir kompozisyon. Kübizmin geometrik formlarına hafifçe yaklaştırılmış renk alanları. Deforme edilmiş figürler. Kolay değil uçuyorlar, hafiflemişler, her şeyden soyutlanmışlar. Marc, Bella'yı bir eliyle sıkı sıkı kavramış. Çoğunluğu beyaza yakın gri hakim ancak genç aşıkların kıyafetleri Chagall'ın en sevdiği renklerde. 
Bir de mor olsaymış tam olacakmış. Sanatçının "Evimizin yanında başka evler vardı, içinde yaşayanların koşuşturup durduğu" diye anımsadığı evlerden oluşmuş kompozisyon içinde kırmızı bir ev dikkat çekmekte. Acaba bu doğup büyüdüğü ev mi? Hani bir gün her yerde aradıkları dedesini çatıda havuç yerken buldukları o ev? Olabilir. Gönlümüzce beyin fırtınası yapabiliriz. Herkes Chagall'ın resimlerinde onun geçmişinden ya da hayata dair düşüncelerinden bir iz arar. O yaptıysa bir anlamı vardır. Örneğin birçok resminde görülen uçan inekler neyi simgeler? İyi niyetin simgesi diyenler var. Ya da mükemmelliğin. Ama... Düşündüm de... Dedesi kasapmış. 
Pek çok Vitebsk görünümü çizmiş Chagall. Şöyle diyor onun hakkında: "Değnekler ve damlar, mertekler, çitler ve arkalarındaki her şey beni adeta büyülüyordu. Dizi dizi kulübeler, küçük evler, pencereler, avlu kapıları, tavuklar, kapalı bir fabrika, bir kilise, küçük bir tepe, eski mezarlık... Tavan aramızın küçük penceresinden, iyice aşağı sarkarak, daha fazla ayrıntı gözleyebiliyordum. Başımı dışarı çıkarıp taze ve mavi havayı içime çekiyordum. Kuşlar uçarak önümden geçiyor." 
    Sıkıntılı bir zamanda günüme renk getirdi Chagall. Bu yazı için kütüphanemdeki "Hayatım" isimli otobiyografisini tekrar gözden geçirmiş oldum, bir kez daha onun dünyasında buldum kendimi. Kitapseverlere, resim sanatına ve Chagall'a ilgi duyanlara tavsiye ederim. Biliyor musunuz? Aslında ölü doğmuş Chagall. Doğduğunda nefes almıyormuş. Zira tam o doğacağı sırada bir yangın sarmış Vitebsk'i. Tesadüfe bakar mısınız? Tıpkı bu ara pekçok köyümüzü, kasabamızı sardığı gibi. Anneyi apar topar şehrin bir ucuna taşımışlar. "Yaşamak istemiyormuşum" diyor sanatçı. "Yaşamak istemeyen beyaz bir hava kabarcığı düşünün. Sanki Chagall tablolarıyla tıka basa doluymuş gibi". Ve ardından ekliyor: "Psikologların bundan münasebetsiz sonuçlar çıkarmasını istemem. Lütfen!" 
    Hayat öyle başlar, böyle devam eder. İnişler de yaşanır çıkışlar da... Galiba umut hep var arkadaşlar!




    

26 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (23)

JACQUES-LOUIS DAVID (1748-1825) - HORASLAR'IN YEMİNİ 


     "Bir Ressam, Bir Resim" serisine başladığımdan bu yana, 22 yazının okunmasına yönelik çıkardığım sonuç, Rokoko üslubuna ait resimlerin en sevilenler olduğu. Rococo tablolar seviliyor. Onlar aristokrat sınıfı anlatan resimler, sarayların ihtişamını gösterenler, havailiği, uçuculuğu ön plana çıkaranlar. Eğlenmeye, en güzel kumaşlarla yapılmış giysiler giymeye, biraz boş vermeye ihtiyacımız var demek ki. Fakat ters bir günümdeyim sanırım, huysuzluk yapacağım, bu hafta Rokoko'ya zıt gideceğim,  Rokoko'ya tepki olarak doğmuş Neoklasizm'den bir örnek vereceğim:) 
    Serinin 23.resmi "Le Serment des Horaces". Yani "Horaslar'ın Yemini". Neoklasizmin önemli temsilcilerinden Jacques-Louis David'e ait, bugün Louvre Müzesi'nde sergilenen, 1785 tarihli yağlı boya bir tablo. Tarihe dikkat çekmek isterim: Fransız İhtilâli'nin 4 yıl öncesi. Jacques-Louis David devrim yanlısı bir isim. Devrim ilkelerini yansıtan tablolar yapması son derece doğal. Tıpkı bu resimde olduğu gibi...
    Resimdeki konu Antik Roma dönemine ait yaşanmış bir olayın bir anına ait. 18.yy'da başlayıp bir sonraki yüzyılda da etkisini sürdüren Neoklasik dönemde antik dünyaya büyük bir ilgi vardı. Antik Yunan ve Roma'ya dönüş vardı. Çünkü arkeolojik kazılar başlamıştı. Herculaneum, Paestum ve Pompei'den çıkan her bir kalıntı merakla beklenmekteydi. Antik dünyanın evrensel değerleri, antik çağ eserlerinin yalınlığı sınırlı saray ortamının cafcafından çok uzaktı. Bu özellikler yaklaşmakta olan devrimin değerleriyle örtüşüyordu. Öyleyse yalın çizgilerle, evrensel ahlâki değerleri yüceltmekle, yapay hayatların üslubundan vazgeçelim, gerçeklere dönelim. İşte Neoklasizm! 
    Yazının görseli olan ünlü tablodaki Horaces Kardeşler, eski Roma'nın kahramanları. Roma ve Alba şehri arasındaki savaşı bitirmek için onlar seçilmişler. Bu savaşta ordu yok. Her iki şehirden üçer erkek kapışacak. Alba'nın savaşçıları da yine üç erkek kardeş. Roma'nın savaşçısı olan üçlüyü vatan uğruna savaşmak için babaları karşısında yemin ederken görüyoruz. Kahramanların duruşları sağlam. Vatan için kendini feda etme hissini, devrime yakın yıllarda şekillenen yeni ahlâkçılığı, Stoacılar'a özgü kendini denetleme özelliğini ve Spartalılar'ın sertliğini yansıtan bir sahne bu. Arka planda Toscana tarzı, dor sütunlu, derinliği olmayan sade bir mekan görünmekte. Neoklasik resimlerde mimari önemli. Figürler antik bir lahitteki kabartmalar gibi mekanın önünde paralel şekilde dizilmişler. Işık sağ alttan geliyor. Keskin yatay ve dikeylerlerle sağlanan düzen, mızrak ve kılıçların diyagonalliğiyle bozulup hareketlendirilmiş. Erkek figürlerin kaslarına dek belirtilen güçlü duruşlarıyla, sağ tarafta ağlayan ve erkeklere göre biraz daha arkada, biraz daha ufak betimlenen kadınların duygusallığı zıtlık yaratmış. Aslında kadınlar ağlamakta haklılar. Zira içlerinden biri -Horaslar'ın kız kardeşi- Albalı savaşçılardan biri ile nişanlı. Çarpışmada ya kardeşini ya da nişanlısını kaybedecek. Figürlerin giysileri dönemin gerçeğine uygun, aksesuar az. David, giysiler ve eşya üzerine fazlaca çalışan bir ressam. 
    Neoklasizm Rokoko'ya göre daha ciddi ve ahlâki yönü daha ağır basan bir üslup. Akla, evrenselliğe, idealizme, düzene, klasik nesnelere verilen önem mevcut. Çizgi renge egemen. Simetri önemli. Mimari önemli. Tıpkı bu yazının görselindeki gibi, arka plan genelde resim düzlemine paralel ve fazla derinliği yok. İç mekan sahnelerinde koyu renk kullanımı çoğunlukta. Konu açısından kompozisyon kapalı. Yani konu devam etmiyor, çerçeve içinde anlık bir görüntü var. Kullanılan ışık soğuk ve yoğun. Fırça hareketleri hissedilmiyor, yüzey pürüzsüz. Soylu bir yalınlık, sakin yücelik resmin başrolünde. Tıpkı Horaces Kardeşler'in Yemini'nde olduğu gibi... Neoklasik resimde figür kullanımı azdır fakat her biri büyük çizilir. Kişiler idealize edilir. Portrelerde antik kıyafetler içinde görürüz onları. Bu dönemde kadından çok erkek çıplaklığı yansıtılmıştır. Rokokoya karşı ahlâkçı ve entelektüel bir tepkidir Neoklasizm. 
    Jacques-Louis David bu resmin konusu için bir yıla yakın süre boyunca Roma'da kalmış. Horaslar'ın Yemini'ne verdiği önem onun devrim sanatçısı olmasını sağlamış. Çalışkan bir ressam David. Küçük yaşlardan itibaren elinden fırçayı düşürmeyenlerden. Belki de bunun bir sebebi yüzündeki rahatsızlık nedeniyle konuşmakta zorluk çekmesi. Okulda diğer öğrencilerden kaçıp sürekli resim çizmesi gibi bir durum söz konusu ve bu onu en ünlü Fransız ressamlardan biri olmasına giden yolun başına getiren özelliği. Varlıklı bir aileye mensup. 11 yaşında babası bir düelloda ölünce annesinin kardeşleri tarafından yetiştirilmiş, hevesi olan resimden uzaklaştırılmamış, önce mimar olması istense de resim konusunda desteklenmiş. Serinin beşinci resminin sanatçısı olarak hatırlatacağım Boucher yakın akrabasıymış ve bir süre onunla çalışmış, devamında onun yönlendirmesiyle kendi yolunu çizmiş. Akademi üyeliği, eğitimciliği, ünvanları arasında. Ve bir de siyasi kimliği var tabii. Fransa tarihinin karmaşık bir döneminde yaşayan David, olan biten her şeyden payını almış. Fransız İhtilali sonrası meclise girmesi, 16.Louis'nin idamı için oy kullanması, Bourbonlar'ın hakimiyeti sırasında hapsedilmesi, son yıllarını Brüksel'de bir nevi sürgün olarak yaşaması ve orada tiyatro oyunundan çıkarken araba çarpması sonucu ölümü... Fırtınalı bir hayatın göstergeleri... 
    Akımlar, karşı akımlar, her daim değişim peşindeki insan... Ve sanat... Hayatın yansıması...


    İlgili yazılar:Bir Ressam,Bir Resim (5) - Boucher 
                           Bir Ressam,Bir Resim (11) - Watteau

 

17 Temmuz 2021 Cumartesi

YOLCULUK ERTESİ... YORGUN, MUTLU...

    1.5 yıl aradan sonra ilk uçak yolculuğumu gerçekleştirdim. Uçuşun yönü Dalaman'a ve ardından Kaş'a doğruydu. Mutluluğum tarifsizdi. Bayram kalabalığına kalmadan gittik geldik. Bir hafta boyunca denizden çıkmadım desem yeridir. Kaş mavisi bana çok ama çok iyi geldi. 
    Tedirginlik yaşadım mı? E yaşadım aslında. Bunun için otel yerine Airbnb'den daire kiralamayı tercih ettik. Bu siteden kiraladığım evlerle ilgili yurt içi, yurt dışı hiç sorun yaşamamıştım, bu kez de öyle oldu. Pırıl pırıl ve kullanışlı bir evde çok rahat ettik. Dışarıda yoğun kalabalıktan uzak durduk. Zaten kalabalık döneceğimize yakın zamanda artmaya başladı. Bayram tatili bu açıdan sıkıntılı olacak gibi. Maske ve mesafe konusuna dikkat eden var, etmeyen var. Hava da öyle sıcak ki maske kullanımı zorlaşıyor ve umursamamaya yol açıyor. Eğer ortam kalabalıksa, açık havada dahi olsak, biz hâlâ kullanıyoruz, onu belirteyim. Artık açık havayı geçtim bari kapalı alanlarda gevşeme olmasa düşüncesindeyim. Örneğin İstanbul Havalimanı'nda her şey normaldi, görevliler devamlı uyarıyorlardı, herkes sessiz sakin ilerliyordu. Dalaman'a uçuş da sıkıntısızdı. Ancak Dalaman Havalimanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanırım tatilde nispeten rahat davranmanın etkisi sürüyordu ki maskesini indirip gezen çok kişi vardı ve ortalıkta görevli görünmüyordu. Kaş'ta pek Rus turiste rastlamadım ancak havalimanında civar tatil bölgelerinden dönüşte olanlar vardı ve epeyi rahatlardı. Ben farklı bir ülkede olsam misliyle dikkat ederim, milletteki bu gevşekliği anlamam mümkün değil. Bir de üzgünüm ama -ve dikkatli davrananları ayrı tutarım- yurt dışında yaşayan Türkler'de de gözledim o rahatlığı. Tahminim PCR testi ve aşı gibi gerekli şartları karşılamış olmalarından kaynaklı bir durumdur ancak hiçbir şeyin garanti olmadığı bir salgında semptomsuz hasta olmanın tedirginliğini yani başkalarına bulaştırma potansiyelimizi düşünmemiz lâzım. Özelikle kapalı alanlarda. Hadi biz birkaç saat havalimanında bulunduk. Fakat sabahtan akşama kadar orada çalışanlar var, onların risklerini arttırmaya gerek yok.

    Uçak yolculuğunu o kadar özlemişim ki... Ne inişte ne kalkışta, önceden sık yaşadığım korkuyu yaşamadım. Aksine çocuklar gibi mutlu ve heyecanlıydım. Ortam eskisi gibi değildi muhakkak ama o an onu düşünemedim bile. Şimdi daha korkusuz günlerde keyifli uçuşların hayalini kuruyorum. Mümkünse bir kısmı uzak uzak diyarlara olsun. 
    Ve Kaş... Kaş'a ilk kez gittik. Şu salgın şartlarında bile o kadar sevdik ki...  Daha önce tercih etmediğimiz için defalarca kendi kendimize söylendik. Türkiye kıyılarında ziyaret etmediğimiz ender yerlerden biriydi Kaş. Bunca yıl "Denizi çok soğuk, girilmiyor" diyenlerin kurbanı olmuştuk resmen. Yüzmeyi sevdiğimiz için ve yazın toplamda ancak 2-3 hafta denizle buluşabildiğimizden, hâliyle girilmeyecek derecede olan yerleri tercih etmiyorduk. Pişmanız. Küçükçakıl'daki yer yer soğukluk dışında son derece normal bir suyu var. Ben bu klişeye nasıl aldandım bilmiyorum. Kısacası Kaş'a ziyaretlerimiz devam edecek. Hakikaten Kaş'ta denizin mavisi bir başkaymış. Çok güzelmiş. Anlatırım. Bir sonraki yazıda...

    Her anını değerlendirmek isteyince erkenden kalkıp tüm gün koşturuyorsun ve bu hâliyle tatil yorucu oluyor. 
Bir süredir çıkmaya çıkmaya da hamlamışız. Ancak kafam öyle rahat ki... Kollarımın bacaklarımın sızlamasına aldırmadan gelir gelmez bavulları boşalttım, her şeyi yıkayıp yerleştirdim. 2-3 gün böyle geçti. Şimdi buradan uzakta kaldığım süre boyunca kaçırdığım yazıları okuyacağım. Dikkatlerden kaçmasın, "Bir Ressam, Bir Resim" serisinin 22.yazısını önceden ayarlamıştım ve uzaklarda olsam da yayınladım. Aferin bana! :) Artık okuma, yazma rutinime dönüyorum. 
    Okuma demişken... Tatilde yanıma -öncesinde bitiremediğim için- Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ni almıştım. Nasıl yanlış bir karar! "Tatil kitabı" kavramını sevmem ama salgının çekilmeyen gölgesinde kafa boşaltmak için gittiğin tatilde bu kitap olmaz aslında. Bir de sağ olsun yazar öyle çok tekrara düşmüş ki okumama denizin  minik dalgaları ve cırcır böceklerinin sesi eşlik ederken konsantre olmam oldukça güç oldu. Hiç huyum olmadığı halde bir kere uyuyakaldım. Neyse yarıdan sonra tekrarlar azaldı da tempoyu yine kazanabildim. Bunca söze karşın kitabı sevmediğim zannedilmesin. Sevdim. Düşündüren bir kitap. Fakat benim için en iyi Orhan Pamuk kitabı her daim "Benim Adım Kırmızı".
    Ufak bir merhaba yazısı yazayım derken yine lâfı uzattım. Şimdilik burada kesiyorum. Artık diğer bloglara yolculuğum başlamalı bence.
    
    



12 Temmuz 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (22)

 LEYLA GAMSIZ SARPTÜRK (1921-2010) - OTO-PORTRE

    İsmi defalarca değişen, en son ne dendiğini hatırlamak için internete başvurduğum üniversite sınavı, yani YKS henüz atlatıldı. Çevremde bu sene ilk defa sınava girmiş olanlar var. Hepsinin yolu açık olsun. Dilerim hepsi sevdikleri bölümü okuyup, sevdikleri mesleklere adım atarlar. Ancak bu çetrefilli bir konu. Öğrencilerin kimi zaman aileleriyle çatıştıklarına şahit oluyorum. Örneğin çocuk sanatla uğraşmak isterken veya mimarlığı yazmak isterken, aileler düzenli gelir getiren mesleklerde ısrarcı oluyorlar. Fen puanları boşa gitmesin diye doktorluk, mühendislik alanlarına yöneltiyorlar. Her iki tarafa da hak versem de daha çok sevilen mesleğin edinilmesi kısmında yer alıyorum. Hayatın neler getireceği önceden bilinmez. Kimi insan sevmediği bir mesleği edinip şikâyet ede ede ömrünü tüketirken, bazen de su yolunu buluyor ve kimisi tam şu an aklıma gelen Nuri Bilge Ceylan gibi önce elektrik-elektronik mühendisliği okuyup ardından sanata yönelebiliyor ve eserleriyle önemli ödüller alabiliyor. Leyla Gamsız Sarptürk de önce farklı bir alanda eğitim alıp daha sonra aslında hiç vazgeçmediği sanata yönelen ressamlarımızdan biri. Ancak onu engelleyen aile baskısı değil. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamış olması. 1921 doğumlu Leyla Gamsız erken yaşlardan itibaren resme ilgi duymuş. Doktor babasının görevi nedeniyle bulundukları Sivas'ta okuduğu lisenin resim öğretmeni Eşref Üren olunca ondan destek de görmüş. O yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi yüksek okul seviyesinde olmadığı için, Leyla Gamsız'ın ailesi burada eğitim almasını istememiş. Sanatın kalbi Paris'e göndermekmiş asıl amaçları. Ancak savaş patlak verince Paris yolculuğu hâyâl olmuş. Ne yapacağını bilemeyen Leyla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Coğrafya bölümüne kaydolmuş ve tamamlamış. Bu arada resmi bırakmamış, çizmiş, boyamış. Akademi'de Yüksek Resim Bölümü açılınca soluğu burada almış. Ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinin öğrencisi olmuş. Türk resim sanatının Cumhuriyet'in ilanından sonraki ortamı içinde peş peşe beliren gruplardan biri olan "10'lar Grubu'na" dahilmiş. 
Bu grup, Akademi'de Bedri Rahmi'nin öğrencisi olan 10 genç tarafından 1947'de kurulan bir grup. Yani Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Fahrünisa Sönmez, Ivy Stangali, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Fikret Otyam tarafından... 10'lar Grubu'nun amacı evrensel değerlerle yerel geleneklerin kaynaştığı eserler üretmek. Cumhuriyet döneminin sanat ortamında süren "Yeni Sanat mı? Milli Sanat mı?" tartışmalarına taze bir bakış açısı getiren bu öğrenciler, Doğu sanatına da Batı sanatına da aynı oranda sahip çıkmak gerektiğine inanıyorlar. Bu düşüncelerin belirmesinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun etkisi olduğu kesin. Bedri Rahmi ve öğrencileri, Batı'nın soyut üslupları ile Anadolu folklorundan esinlenilmiş formlarla yakalanan biçim dilinin, özgün Türk resmini oluşturacağını savunuyorlar. 
    10'lar Grubu'nun kurucuları arasındaki Hulusi Sarptürk dikkatinizi çekmiş olsa gerek. Şu noktada iki genç ressamın evliliği ve sanatla sarmalanmış, uzun süren bir birliktelik söz konusu. Üstelik işin içinde daha önce gidilemeyen Paris şehri de var. Fransız Konsolosluğu'nda açılan kişisel sergileriyle Fransızların ilgisini çeken Leyla Gamsız Sarptürk'e bu ülke tarafından burs sağlanıyor ve genç çift Paris'e doğru yola çıkıyor. Paris'te Fernand Leger ve Andre Lhote gibi iki büyük ustanın öğrencisi oluyor Leyla. Boş zamanlarında diğer Avrupa ülkelerini de gezdikleri verimli bir öğrencilik hayatı yaşanıyor. Türkiye'ye dönüşlerinde Hulusi Sarptürk resim öğretmenliğini tercih ederken, Leyla Gamsız Sarptürk çalışmalarını kendi atölyesinde sürdürüyor. Öyle ki Taksim'de Gamsız Apartmanı'ndaki atölyesi ile "Özel atölyesi olan ilk kadın ressamımız" haberiyle gazetelerde yer alıyor. Çok üretiyor, faâl bir sanat hayatı sürüyor. Kurucusu ve katılımcısı olduğu Kadın Sanatçılar Klüpleri, düzenlediği sergiler, kazandığı ödüller birer nişan gibi takılıyor omuzuna. Sevdiği işi yapan her insan gibi mutlu oluyor.
    4 yıl boyunca Bedri Rahmi atölyesi öğrencisi olan Leyla Gamsız, yalnızca Anadolu görünümlerini veya yöresel objeleri betimlememiş. Örneğin çok sayıda "Nü" çalışması da var. Portreye, natürmorta, peyzajlara, iç mekân resimlerine de aynı önemi veriyor. 50'li yıllarda resimlerinde Matisse'in etkisi izlenmekte. Zaten Türk halılarına, Doğu kumaşlarına meraklı olan ve bunların desenlerini resimlerinde kullanan Matisse'in 10'lar Grubu'nu etkilememesi imkânsıza yakın bir durum. Gamsız da tablolarında kumaşları, perdeleri, koltukları vb. eşyayı tıpkı Matisse gibi ayrıntılı bezemeleriyle betimlemiş. Ancak o, Matisse kadar renkçi değil. Özellikle 60'lardan sonraki resimleri sınırlı, hâttâ monokrom renkleriyle (açık-koyu tonlarıyla tek renk) dikkat çekiyor. Yazının görseli olarak seçtiğim oto-portrede de bu durum söz konusu. Yeşil ve sarının tonlarıyla oluşturulmuş sınırlı renk kullanımı mevcut. 1950'li yıllarda yapmış olduğu oto-portre onun yalın tarzını yansıtıyor. Resimde derinlik yok, sanatçı perspektif kullanmamış. Bahçeyi andıran çiçekli fon, figürün hemen arkasında belirmiş. Figürleri soyutlama yoluna giden ressam, bu amaçla deformasyona başvuruyor ve dikkat çeken boyun bölgesi tam da bu sebeple oldukça uzatılmış. Çizgisel üslupla biçim kazanan figürün sağ yanı, soldan gelen hafif ışık nedeniyle gölgeli. Doğrudan izleyiciye bakmıyor. Sanki uzaklara dalıp gitmiş gibi. Üçgen yüzünde ifadenin belirdiği tek yer iri gözleri. Geniş yakalı siyah elbisesi, uzun boynunu saran kolyesi ve yuvarlak küpeleriyle zarif, genç, modern bir kadın karşımızda duran. Papatyaların ve figürün zarifliği birbirini dengelemekte. Figür daha düz alanlar halinde boyanmışken, arka plandaki çiçekler nispeten serbest tuşlarla oluşturulmuş. 
    Kısacası ne yaptıysa iyi yapmış Leyla Gamsız Sarptürk. Hayalinin peşini bırakmamış. Ancak bunda ekonomik durumun önemini gözardı etmemek gerektiğinin farkındayım, farkındayız. Hayat yolunun başındaki her genç sapmak istediği yollara gönül rahatlığıyla adım atamıyor. Gençlere verilebilecek en güzel tavsiyelerden biri olan "hayalinin peşinden git" söyleminin kendisi hâyâl olmuş durumda. Özellikle son yıllarda bunu söylerken zorlanıyorum. Karşı argümanlarla, olumsuzlukla cevap verecek gençlere dışarıdan aksini söylesem de içimden hak veriyorum. Ancak yine de umutsuzluk bana göre değil. Gençlik büyük bir güç, eşsiz bir potansiyel. Nasıl ki 19.yaşını "İlk çocuğu, ilk hocası, ilk yoldaşı" gibi görüyor Nazım Hikmet... Gençlerimizin rehberi yine kendi gençlikleri olsun. Ve yine diyor ki aynı şiirde: "Ben yine söylüyorum aynı şarkıları / Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa / Ben kattım önüme rüzgârı..." 
Öyleyse rüzgâr bizi yönlendirmesin, biz katalım onu önümüze. Ömrümüzce...



                       BİR RESSAM, BİR RESİM (20) 



28 Haziran 2021 Pazartesi

BİR RESSAM, BİR RESİM (21)

 JOHN LAVERY (1856 - 1941) - BANYO SAATİ

    Efendim, yaz geldi. Aklım fikrim sahillerde, denizde... Dün, ünlü bir müzayede evinin internet sayfasında John Lavery'nin "Banyo Saati" isimli tablosuna rastladım ve bir süre kendisinden kopamadım. Resim genel havasıyla bana Thomas Mann'in Venedik'te Ölüm'ünü ve dolayısıyla Lido sahillerini hatırlattı. Bir köşede dadısının gözetiminde güneşlenen genç Tadzio'yu ve onun olağanüstü güzelliğini izleyen yazar Aschenbach'ı göreceğimi sandım. Lavery'nin daha önce karşılaşmadığım bir eseriydi, ufak bir inceleme yaptım. Ve bingo! Şahane bir tesadüf! John Lavery bu resimde Lido kıyılarını betimlemişti ve üstelik Venedik'te Ölüm'ün ilk yayınlandığı yıl olan 1912 tarihine aitti. Venedik'in sayfiye adası Lido, aynı tarihlerde bir yazara ve bir ressama ilham olmuştu. Nasıl olmasın? Söz konusu tarihlerde Lido, Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesiydi. Masal şehir Venedik'in merkezine oldukça yakın bir dinlenme yeri. Bugün Venedik Film Festivali'nin gerçekleştiği ada. 
    John Lavery, İrlandalı bir ressam. 1856 Belfast doğumlu. Erken yaşta anne ve babasını kaybedince akrabaları tarafından İskoçya Glasgow'da büyütülmüş. Gençliğinde bir fotoğrafçının yanında çırak olarak çalışmış. Resim eğitimini önce Glasgow'da özel bir eğitim kurumu olan Haldane Akademi'de, ardından Paris Julian Akademi'de almış. Paris'ten sonra tekrar Glasgow'a dönmüş ve Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria'nın Glasgow ziyaretini resimlediğinde dikkatleri üzerine çekmiş. Ziyaret töreninde yer alan 253 kişiyi -fotoğraflardan faydalanarak- tek tek betimlemesi, o dönem Glasgow Okulu ressamlarının gerçekçi yaklaşımına uygun bir hareket. John Lavery, bugün de eğitime devam eden Glasgow Sanat Okulu ressamlarının "Glasgow Boys" denen grubu içine dahil edilmiş bir sanatçı. Bu grup, Edinburg merkezli İskoç Sanat Kurumu'na karşı hareketi tercih eden, gerçeğe tutkun ressamlardan oluşmakta. Empresyonizme ve Post-Empresyonizme yorum katan, genişleten; gerçek mekânları, gerçek insanları, gerçek olayları, gerçek doğa görünümlerini yansıtan sanatçılar bunlar. John Lavery, Glasgow Okulu içinde önceleri sadece bu kent ve çevresi betimlenirken dünyaya taşan, bol seyahat eden, farklı ülkeleri de tuvallerine yansıtan 3.dalga ressamları arasında yer almakta. Tam bu noktada "Glasgow erkekleri var da kızları neden yok?" denebilir. Onlar da var efendim. Daha çok tasarım alanında faaller. 19.yy'ın sonunda ekonomik yönden oldukça iyi durumda olan Glasgow'da tasarım, mimari, resim vb. alanlarda yükselişteki Art Nouveau tarzı eserler ürettiler. Takdire şayan bir durumları daha var ki o da İskoçya'da kadınların oy kullanma hakkı kazanması için çaba göstermiş olmaları. Aslında "Glasgow Girls" ismi epeyi ileri bir tarihte, 1968'de, erkek gruplaşmasına bir gönderme olarak İskoç Sanat Konseyi başkanı William Buchanan tarafından kullanılmış. İyi de olmuş. 
    John Lavery, hayatının önemli bir kısmını Londra'da geçirdi. 1.Dünya Savaşı'nda Birleşik Krallık adına savaş ressamı olarak görev aldı ancak ağır bir araba kazası geçirince geri dönmek zorunda kaldı. Savaştan sonra şövalyelik ünvanıyla ödüllendirildi, Kraliyet Akademisi'ne seçildi. Gerek cephede, gerek cephe gerisinde yaşananları savaş sürdüğü müddetçe tuvallerine aktardı. Önemli bir seri yarattı. Tabii arada gündelik yaşam görüntülerini aktarmayı bırakmadı. Ve portreler... Tüm sanat hayatı boyunca çok sayıda portre yaptı. Defalarca kez resimlediği isim, ikinci eşi Hazel Lavery idi. İrlanda asıllı Amerikalı Hazel, sosyal yönü kuvvetli, İngiltere ve İrlanda arasında mekik dokuyan, her iki ülkede siyaset ve sanat dünyasının en önemli insanlarını çevresinde toplamış çekici bir kadındı. İrlanda'nın bağımsızlık hareketleriyle şekillenen savaş sona ererken, Britanya Hükümeti ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu arasındaki müzakere görüşmeleri için evini açan isimdi. Öyle ki 1922'de İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı olsa da Özgür İrlanda Devleti kurulduğunda, basılacak olan yeni banknotlar üzerinde İrlandalı kadının simgesi olarak Hazel'in yüzü kullanıldı. İrlanda manzarası önünde, İrlanda'ya özgü şalıyla, İrlanda enstrümanı bir arp üzerine kolunu atmış kadın figürünü, yani Hazel'i yine John Lavery resimlemişti. 
   Hazel, yazının görseli "Banyo Saati"nde de yer almakta. Resmin sağındaki siyah şeritli beyaz şemsiyeyi tutan kadın Hazel'in ta kendisi. Sanatçı o seyahat sırasında aynı plajın 4 ayrı resmini yapmış. Her biri birbirinden güneşli, ışıklı. Empresyonist tarzı anımsatan bir resim olsa da çoğunlukla küçük fırça darbeleri kullanılmadığı belli. Figürün ya da objenin biçimine göre yönelen, uzayan, kısalan, genişleyen boyama tarzı dikkat çekmekte. Çizgiyle belirlenmeyip serbest tuşlarla bütünlüğün yakalandığı ön plandaki figürlerin hareketleri belirgin. Kimi oturuyor, kimi yürüyor, kimi yere uzanmış. Uzaktaki figürler ise perspektif gereği minik birer lekeye dönüşmüş. Resimde üç plan söz konusu. Kumsal, deniz ve gökyüzü... Görünen, yaşanan dünyadan rastgele bir an seçilmiş, olayın bitip bitmediği belli değil. Hazel sıcaktan rahatsız olup ayağa kalkar mı? Soldaki kız çocuğu kumdan kale yapmaya başlar mı? Ortada, ayakta duran figür bir an için duraksamış mı yoksa yürüyor mu? Olayların devamlılık hissi bu resmin açık kompozisyona sahip olduğunu gösteriyor. Durağanlığı düşündüğümüzde kapalı kompozisyonun en çok Rönesans'ta kullanıldığını hâttâ bazen kompozisyonun çerçeve çizimiyle sabitlendiğini söyleyebilirim. Ancak şimdi Rönesans devrinden çok uzaktayız. 1912 yılındayız. Avrupalı ve Amerikalı turistlerin gözdesi Lido'da bir öğle vakti... Hayat devam ediyor. Çok değil, yalnızca iki yıl sonra bir dünya savaşı patlak verecek. Araya düşmanlık girecek. Hayat sonsuz ihtimallerle dolu ucu açık bir roman, yaşananların çerçeve içine kıstırılmadığı açık bir resim. Sanatçılar bunu hatırlamamıza yardımcı olanlar. John Lavery, Lido kıyılarını böyle resmetmiş. Bence aynı yerleri bir de Thomas Mann'in gözünden okumalı ve yazıyı böylece sonlandırmalı. Yazar Venedik'te Ölüm'de şöyle diyor:
    "Plaj, denizin kenarında algıların tadını çıkaran bu kaygısız kültür manzarası, onu her zamankinden çok oyalıyor, eğlendiriyordu. Boz renk ve dümdüz deniz, bata çıka yürüyen çocuklar, yüzenler ve kollarını başlarının altına kavuşturmuş, kumların üzerine uzanmış insanlarla çoktan dolmuştu bile. Bazıları kırmızı, mavi boyalı, karinasız sandallarda kürek çekiyor, alabora oldukları zaman gülüşüyorlardı. Platformlarında ufak verandalardaki gibi oturulan tente kabinlerin uzayıp giden dizisi önünde oyun hareketleri, tembelce uzanıp dinlenmeler, ziyaret ve sohbetler, pervasız bir keyifle plajdaki serbestliğin tadını çıkaran çıplaklığın yanı sıra özenli bir sabah şıklığı da göze çarpmaktaydı. Ön tarafta, nemli ve katı kumların üstünde, beyaz bornozlu ya da koyu renkte bol gömlek giymiş tek tük insanlar geziniyordu. Sağda çocukların yaptığı kat kat bir kum şatosunun çevresine, çeşitli milletlerin ufak bayrakları çepeçevre sokulmuştu. Midye, çörek ve meyve satıcıları çömelmiş, mallarını yere sermişlerdi. Solda, diğerlerine ve denize yan veren, plajın sınırını oluşturan kabinlerden birinin önüne bir Rus ailesi yayılmıştı: sakallı, kazma dişli erkekler, pörsük ve uyuşuk kadınlar, bir şövale önüne oturmuş, güçsüz ünlemleriyle denizi resmetmeye çalışan Baltıklı bir matmazel; iyi kalpli ve çirkin iki çocuk; başı örtülü, sevecen, emir kulu yaşlı bir hizmetçi kadın. Hayatın tadını çıkararak orada yaşıyorlar, hoplayıp sıçrayan, söz dinlemez çocuklarına durmadan sesleniyor, az buçuk İtalyancalarıyla şeker aldıkları alaycı ihtiyarla uzun uzun şakalaşıyor, şap şup birbirlerinin yanaklarını öpüyor, oluşturdukları topluluğu seyreden var mı, yok mu aldırış etmiyorlardı.
    'Şu halde kalıyorum' diye düşündü Aschenbach. 'Buradan iyi neresini bulacağım?' "




  NOT: Henüz okumamış olanlar için, önce Venedik'te Ölüm'ü okumayı, ardından Visconti'nin yönettiği 1971 yapımı Venedik'te Ölüm'ü ve onun ardından filmin başrol oyuncusu hakkındaki 2021 yapımı "Dünyanın En Güzel Oğlanı" belgeselini izlemeyi hararetle tavsiye ederim efendim. Sanatla kalınız... En güzel sahilleri geziniz...:)

                         BİR RESSAM, BİR RESİM (19)