13 Eylül 2012 Perşembe

YAZ BİTMEDEN BÜYÜKADA


    Sevgili dostum Aslı ile Büyükada'ya uzandık dün. Lefter Sergisi'ni gezdik, Aya Yorgi'ye çıktık, Yücetepe Kır Gazinosu'nda Bozcaada üretimi şarap içip sohbet ettik bol bol. Vakit öyle çabuk geçti ki... Yine aklımızda kalanlarla -Vallaury'nin yapmış olduğu Büyükada Rum Yetimhanesi gibi- döndük şehre...
    Bizim gözümüzden güneşli, denizli, martılı, vapurlu, şaraplı Büyükada görünümlerine ne dersiniz?

    (Bu arada Fenerbahçeli olan benim. Aslı Galatasaraylı. Söylemezsem kızar belki. Ama hakkını yemeyeyim Lefter'i sever. Her futbolsever gibi... Benim de mesela Metin Oktay'ı sevmem gibi... Bu arada bugün Metin Oktay'ın ölüm yıl dönümü. Bu vesileyle anmış olalım kendisini.) 


Ada'nın güzel konakları...




Faytonları...


Zeynep, Perihan ve biz:) 


Aya Yorgi'ye doğru...






    Aya Yorgi Kilisesi... St.George adına yapılmış.



    Aya Yorgi Kilisesi, Ortodoks Hıristiyanların hac noktalarından biri. Özellikle 23 Nisan ve 24 Eylül tarihlerinde ziyaret edilirmiş. Aya Yorgi'ye çıplak ayakla yürüyerek ve konuşmadan çıkan insanlar yarı hacı sayılırlarmış. Bu tarihlerde aynı ritüeli gerçekleştirerek kiliseye çıkanlar, orada dileklerini dileyip çan veya anahtar alırlar, dilekleri gerçekleşince de aldıkları objeleri geri getirirlermiş. Bahsettiğim kişiler Ortodoks Hıristiyanlar aslında ama bizden de aynı ritüeli gerçekleştirenler var. Hatta fazlasını yapan var. Aya Yorgi'ye çıkan yolda sık sık Türkçe yazılmış tabelalara rastlanıyor "ağaçlara kumaş vs. bağlamayın" şeklinde. Fakat yine de rastlanıyor kumaş bağlı dallara. Bir de yol boyunca uzayan ipler var. Çünkü bir inanışa göre de kiliseye giden yolu bir makara ipi aça aça çıkarsan -tabi konuşmayacaksın bu arada- sorunların çözülüyor ve dileklerin gerçek oluyormuş. Ha bir de kısmetleri açılıyormuş. Öff! Ben yazarken yoruldum. Millet nasıl suyunu çıkardıysa artık, kilisenin kapısında şöyle bir yazı var.


Aya Yorgi'nin içine göz atalım mı? 



    Dilekte bulunup kişisel eşyalarını bırakanlar da var. Tokalar, saatler, bilezikler... Koltuk değnekleri de var:(


Bir de böylesi var:) Hızını alamayıp bir de yazılı beyanda bulunmak isteyenler için.



 
Aya Yorgi Kilise'nin bulunduğu tepede güzel bir restoran var. Yücetepe Kır Gazinosu... Mola yerimiz bu mekandı. Muhteşem bir manzara eşlik etti bize. 




    Adımızı tahta masalara yazdık:) Aslı-Sezer 2012




Aşağıdaki fotoğraflar da Fenerbahçeli dostlarım için:) Yok yok... Aslında tüm futbolseverler için... Büyükadalı Lefter Küçükandonyadis'in Haziran 2013'e kadar sürecek olan sergisinden... Sergi, Adalar Müzesi Çınar Dergi Alanı'nda.










Sergiyi de gezdik. Artık şehre dönüş vakti... Güneş yavaş yavaş yüzünü gizlemeye başladı. İşte orada, iskelenin ucunda Barış Manço isimli vapur bizi bekliyor. Koştura koştura biniyoruz. Prens Adaları'nın en heybetlisi Büyükada'ya şimdilik veda ediyoruz. 
İstanbul gerçekten çok güzel:)


7 Eylül 2012 Cuma

İNSAN NEREDE NE KONUŞACAĞINI BİLMELİ



Görsel:gazeteciler.com
    Afyon'da bir askeri mühimmat deposunda patlama olduğu gece... Bir haber görebilmek umuduyla televizyon kanallarını karıştırırken, CNN Türk'te Burada Laf Çok programına rastladım. Yeni başlamıştı. Mesut Yar konuklarına Afyon'da olanlar hakkında bilgi verdi az çok ve fikirlerini sordu. Konuklardan biri Pelin Batu'ydu. "Olaya farklı yerden bakmak gerekirse, ülkede bu yaşananlar bir taraftan bazı şeyleri de besler" dedi. Sanattan bahsediyormuş. Birçok yabancı sanatçı arkadaşı Türkiye'ye yerleşiyormuş çünkü bu kaotik ortam yaratıcılığı arttırıyormuş. Her farklı fikre saygı duymaya çalışıyorum. Ama ama ama... Fikirler uygun yer ve zamanda dile getirilmeli diye düşünüyorum. Öyle bir akşamda, böyle kötü bir haber alınmışken, insanlar o anda canlarıyla uğraşırken, Afyon'da askerlik görevini yapanların ana-babaları telaş içindeyken bir televizyon kanalında yaptığı bu yorum bence hiç hoş değildi. Farklı bir yorumdur. Düşünebilirsin. Ama bunu mesela bir kültür-sanat programında açıklayabilirsin. O zaman "Bizim ülkemizin karmaşası sanatçıları besliyor"  dediğinde abes kaçmaz. O gece uymadı. O gece evladı askerde olan hiç kimsenin umurunda değildi sanat. Ne şarkı dinleyecek halleri vardı, ne şiir okuyacak... Böyle empatiden yoksun hareketlerden hiç hoşlanmıyorum. Kalp kırmamak adına nerede ne konuşacağını bilmek çok önemli bir meziyet diye düşünüyorum. Bu da benim fikrim.
    Ha bir de! Pelin Hanım'ın söylemine göre Türkiye yaratıcılığı besleme açısından sanatçıların tercih ettiği ortamı sağlıyormuş ya hani... Yabancı sanatçılar buraya yerleşmek istiyorlarmış... 1970'li yıllarda sanatçılar, tasarımcılar LSD'yi alıp alıp yaratıcılıklarına yaratıcılık katıyorlardı. Şimdilerde bizim ülkemiz de aynı etkiyi yapıyor demek ki. Ben diyorum ki! Dünyanın bütün sanatçıları! Ya buyurun gelin! Burada her gün aksiyon var. Biz kafası güzel şekilde dolaşıyoruz zaten. Gelin hep beraber güzelleşelim! Oh! Mis!

6 Eylül 2012 Perşembe

ANNEYİM BEN!


    
 Bizim evlatlarımızı korumakla yükümlü devlet, son olaylarda onların hayatlarının genç yaşta sönmesinde baş sorumludur. 
Benim de oğlum var. Her şehit haberi duyduğumda annelerinin babalarının halini düşünüyorum ister istemez. O gün oğluma sarılamıyorum bile, öpemiyorum. 
Hani analar artık ağlamayacaktı? 
Üzülüyorum. Çok üzülüyorum. Birçoğumuz gibi. 
Yeter artık! Daha fazla evlat kaybetmeden kesin sonuç istiyoruz!




LATİFE HANIM KÖŞKÜ ANI EVİ

    
    Geçtiğimiz hafta sonu küçük bir Çandarlı seyahatimiz oldu. Çandarlı, İzmir'in güzel bir ilçesi. İzmir'e 1 saat uzaklıkta. İlk gün Çandarlı'da pırıl pırıl ama biraz serin denizin keyfini çıkardık. Ertesi gün ise hazır İzmir'e kadar gelmişken ne zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla buluşma düşüncesiyle Karşıyaka'ya gittik. Ben ortaokul ve lise arkadaşımla görüştüm. Eşim de askerlik arkadaşıyla buluştu:)   

Karşıyaka'nın faytonları
    
    Arkadaşımla hasret giderip eskileri anmadan önce, buluşur buluşmaz -hatta daha telefonda- "Karşıyaka'ya her zaman gelmiyorum, önce beni Latife Hanım'ın evine götür" dedim. Böylece kısa İzmir seyahatimde ucundan kıyısından da olsa Karşıyaka'yı; içime sine sine de manevi değeri büyük olan bu anı evini görmüş oldum.


    
    Latife Hanım'ın Köşkü Anı Evi, Atamızın annesi Zübeyde Hanım'ın "vardır bir Latife İzmir'de. Benim oğlum beğenmiş o kızcağızı. Gidip bakayım, bir göreyim" diyerek hasta hasta geldiği ve bir süre sonra hayata gözlerini yumduğu ev olarak biliniyor. Köşk, Latife Hanım'ın ailesinin yazlık köşkü. Latife Hanım, orada kaldığı süre içerisinde Zübeyde Hanım'la yakından ilgileniyor. İzmir halkı çok memnun. Mustafa Kemal'in annesi köşkün bahçesinde otururken duvarların üzerinden onu görmeye çalışıyorlar. Kısa süre sonra durumu  ağırlaşıyor ve Zübeyde Hanım bu evde son nefesini veriyor.    

    
    Mustafa Kemal annesinin ölümü üzerine İzmir'e geliyor. Annesinin mezarı başında şunları söylüyor: "Annem çok çekti. Erkanı harp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Kötü idarenin adamları beni önce zindana, sonra sürgüne gönderdiler. Sürgüne giderken annem gözyaşları içinde Sirkeci Rıhtımı'nda kalakaldı. Mütareke yıllarında padişahın verdiği idam fermanının yerine getirildiğini sanan annem felç oldu. Oturduğu evler ikide bir basıldı, arandı. Onu İstanbul'dan kurtarıp yanıma aldığımda ise o artık yalnız hisleriyle yaşıyordu. Annemi kaybettiğim için çok üzgünüm. Tek tesellim ana vatanı yoksulluğa, yokluğa sürükleyen idarenin artık bir daha gelmemek üzere yokluğun mezarına gömülmüş olmasıdır." 



    Zübeyde Hanım'ın mezarı da Karşıyaka'da. Bu konuda da Atatürk şöyle diyor: "Annemin, kurtuluşu hepimiz için bir gayeyi emel eden bu güzel İzmir'in mukaddes topraklarına gömülmüş olması beni teselli ediyor."

    
  Latife Hanım'ın Köşkü Anı Evi, 2007 yılında restore edildikten sonra vatandaşlar tarafından bağışlanan erken Cumhuriyet dönemine ait mobilyalarla döşenerek ziyarete açılmış. İçerisine Atatürk'ün, Latife Hanım ve Zübeyde Hanım'ın balmumu heykelleri yerleştirilmiş. Bu heykelleri Eskişehir'in sevilen belediye başkanı Yılmaz Büyükerşen yapmış. 


    Köşk, pazartesi günleri dışında diğer günlerde saat 18.00'e kadar ziyaret edilebiliyor. Giriş ücretsiz. Görevliler güler yüzlü. Köşke girişte binanın tarihçesini ve Zübeyde Hanım'ın buradaki son günlerini, Latife Hanım'ı anlatan güzel bir kitapçık veriliyor. (Yazıda yer alan bilgileri de bu kitapçıktan derledim.) 
    Köşkü gezdikten sonra o dönemden kalma ağaçların altında yer alan kafeteryada kahvenizi içebiliyorsunuz. 
  Kısa günün karı derler ya hani. O gün benim için çok karlıydı:) Başka bir şehirde çocukluk arkadaşımla hasret giderirken, bu güzel köşkü tanımak yanıma kar kaldı.


(Bu sefer fotoğraf serbestti ama bendeniz fotoğraf makinemi yanıma almayı unuttuğum için cep telefonuyla bu kadar oldu.)
     

4 Eylül 2012 Salı

66

    Dün yine şehit haberleriyle uyandık güne. Bütün gün içimden hiç bir şey yapmak gelmedi. Uyuşturulmuş gibi geziyoruz işte. Gazetelere bakarken bir de Milli Eğitim Bakanı'nın "66 aylık çocuklarınızı okula göndermeyin" kampanyası hakkında söylediklerini okudum, tam oldum. Bu kampanyayı destekleyenler laikçiler ve PKK yandaşlarıymış. (Laikçi diye bir kavram olduğunu da ilk kez bakandan öğrenmiş oldum. İnsan her gün bir şeyler öğreniyor işte.) 
    Bu tartışmalar aklıma bir zamanlar okumuş olduğum bir araştırmayı getirdi. Nereden okuduğumu ve hangi ülkede yapıldığını şimdi hatırlayamıyorum ama bu 4+4+4 sistemi ortaya çıkmadan önceydi. 5 yaşında ilkokula başlayanlarla, 6 yaşında başlayanlar arasındaki ileriye dönük farkları ortaya koyan bir araştırmaydı. 5 yaşında ilkokula başlamış olan bir grup insanla, 6 yaşında başlamış olan bir grup insanın yetişkin hayatları incelendiğinde; 2.grubun yani 6 yaşında okula başlayanların 1.gruba göre hem iş hayatında, hem özel hayatlarında  daha başarılı oldukları görülmüş. 5 yaşında okula başlayanların birçoğu ise maaşlarının miktarına kadar diğerlerinden daha geride kalmışlar. Bazı tipler vardır "ay benim çocuğum çok akıllı, şimdiden 2'şer 2'şer sayıyor, bilmemkaçla bilmemkaçı topluyor. Biz o yüzden erken okula vereceğiz" diyen. (Ki benim yakın çevremde de var.) 

    
Ben her zaman gerek okuduklarımdan yola çıkarak, gerek gözlemlerimle, veya içgüdülerime dayanarak bu fikre karşı oldum. Bir kere eğer ekstra bir durum yoksa her çocuk akıllıdır. Ne verirsen alırlar. Bizden daha kolay öğrenirler. Aslında ilgilenildiği takdirde her çocuğun kolaylıkla öğreneceği şeyleri kendi kendine biraz daha erken öğrenen çocuklar olabilir. Bazı anne babalar bu durumu abartırlar. Tamam abartsınlar. İsterlerse ve kaldırabileceğini düşünüyorlarsa çocuklarını erken yollasınlar okula. Ben yollamam. Yollamadım. Benim oğlum Aralık 1997 doğumlu.              3 hafta sonra doğsaydı 1998 yılında doğmuş olacaktı. Biz o yüzden 1997 doğumluların ilkokula başladıkları yıl okula yollamadık. Zeka konusunda hiçbir şüphemiz yoktu çok şükür. Tek ayak üzerinde 10 sn.durabiliyordu ve 5-6 kez top sektirebiliyordu üstelik:))) Fakat duygusal ve sosyal olarak bir sonraki yıl okula başlamasının daha iyi olacağını düşündüm. Çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasını istedim. 2 yıl anaokuluna gitti. Ve 1998 doğumlu arkadaşlarıyla okula başladı. Arkadaşlarının birçoğu ondan sadece 3-4 ay büyüktü. İyi ki de  öyle yapmışız. Hiç pişman olmadık. Çok başarılı bir öğrenci oldu, arkadaşlarıyla hiçbir zaman problem yaşamadı. Bu yıl liseye başlayacak. İngilizce sınavını da geçtiği için hazırlık sınıfını okumayıp direk 9.sınıfa başlayacak. Yani ne oldu? Yıllar sonra 1997 doğumlularla aynı sınıfta buluşmuş oldu:)
   Başka anne babalar benim düşünmeyebilir. Ben biraz da duygusal yaklaşıyorum olaya. İnsan bir kere çocuk olur. Ve çocukluğunu doya doya yaşamalıdır. Her şeyin bir zamanı var. Okul hayatını erkene çekmekteki bu ısrar niye? Okullarımız, öğretmenlerimiz ne kadar hazır bu yeni duruma? Konuyla ilgili araştırmalar varken, pedagogların söylemleri farklıyken yapılan bu zorlamaya karşıyım. Açıkçası ben olsam 66 aylık çocuğumu ilkokula başlatmamak için rapor alanlardan olurdum. Çocuğum "gerizekalı" olmadığını bildiğim halde(!) 





 
 

31 Ağustos 2012 Cuma

BOL FOTOĞRAFLI DUBROVNİK


    Bu yıl yaz tatili için Dubrovnik'e gitmeye karar verdik. Geçen sene yaptığımız Hırvatistan gezimiz sırasında sadece 3 gece kalmıştık ve aklımız orada kalmıştı açıkçası. Malum, Hırvatistan 2013 yılının Temmuz ayında AB'nin 28.üyesi olacak. Şu anda bize vize uygulamayan Hırvatistan'ın önümüzdeki sene ne yapacağı belli değil. O yüzden vizesiz gezinin tadını çıkaralım dedik bu yıl da.
    Herkes Dubrovnik'in güzelliği konusunda hemfikir olsa da, "2 gün yeter orası" için diyenler var. Biz onlardan değiliz. Gündüz merkezdeki veya civardaki plajlardan denize girip, akşam da Eski Şehir'in içerisinde  vakit geçirmeyi seviyoruz. Bu yaz 1 hafta kaldık ama yine aklımız ve gönlümüz Eski Şehir'in tarih kokan sokaklarında, pırıl pırıl Adriyatik'te ve sıcakkanlı Hırvat insanında kaldı.
    Geçen yıl Hırvatistan ve Saraybosna konusunda ayrıntılı bir yazı yazdığım için (buradan okuyabilirsiniz) bu sefer bol fotoğraflı bir post hazırladım. E buyurun o zaman...
    

    Bernard Shaw "kim ki yeryüzünde cenneti görmek istiyor, Dubrovnik'e gelsin" demiş. O yüzden bizim kaldığımız apartın bulunduğu sokağa Bernard Shaw'ın ismi verilmiş.


 
   Bilindiği gibi Dubrovnik Adriyatik kıyısında yer alıyor. Deniz pırıl pırıl. Dubrovnik'in merkezinden denize girmek isteyenler ya Banje Plajı'nı tercih ediyorlar, ya da Buza Plajı'nı. Banje'nin kumsalı var. Buza ise kayalıklara kurulmuş ilginç bir plaj. Merkezden biraz uzaktaki Lapad, Gruz ve Babin Kuk gibi bölgelerde de plajlar mevcut. Üstelik bu plajlar hem yeme içme açısından, hem de şezlong ve şemsiye kiralama açısından daha ucuz. (Şemsiye ve şezlong kiralamak hiçbir yerde zorunlu değil) Bir de civar adalardan denize girilebilir ki, bunlar Lokrum, Mljet gibi adalar. Biz iki yılda hepsini denedik diyebilirim.









 
Babin Kuk

Eski Liman


   
    Gündüzleri genelde denizde vakit geçirip akşamları Eski Şehir'de (Old Town) alıyorduk soluğu. Old Town, Dubrovnik'in Ortaçağ dokusunun korunduğu, her yıl binlerce turist çeken bölgesi. Geçen yıl aynen şöyle yazmışım Old Town hakkında:     " Ortaçağ'dan kalma Eski Şehir'den çok etkilendik. Okuduğum romanlar geldi aklıma. Akşam olup da şehrin merdivenli ara sokaklarında gezerken her an önümüze elinde feneri, sırtında peleriniyle eski zamanlardan birileri fırlayacakmış gibi hissettim. Taş sokaklar, taş evler, taş merdivenler... Kentin dokusunu bozmadan yerleştirilmiş restoranlar, kafeler... Tarihi kıyafetleriyle eski zaman çalgılarını çalan müzisyenler... Bir köşede koca bir piyano. Diğer tarafta içi farklı miktarlarda doldurulmuş şişelerle müzik yapan bir adam... Caz... Blues..." 
    
Temmuz ve Ağustos ayları Dubrovnik için festival zamanı. O yüzden her köşede bir etkinlik var. Geçen sene oğlumun her akşam hayranlıkla dinlediği bir grubun elemanları bizimkini tanıdılar:) Bu sene de adamların başından ayrılmadı. Sohbet, muhabbet... Orhun'a CD hediye ettiler "sen bizim fanımızsın" diyerek:) Hırvatlar sahiden sıcak insanlar. Türk futbolu ve Türk dizileriyle ilgililer. Zannediyorum bütün kış Türk dizisi seyrediyorlar. Bu yıl da Türk olduğumuzu öğrenince başladılar "Aşk-ı Memnu, Fatmagül, Ezel, Beren, Kıvanç" diye saymaya:) Bir de Kenan Doğulu ve Tarkan... Ama en çok Kıvanç'a hayranlar. Ezel fırtınası da hala sürüyor. Televizyonlarda Muhteşem Yüzyıl'ın fragmanları dönüyordu. O da yeni başlayacakmış. 
Orhun ve kankaları:)
    
Eski Şehir'in kalbi Luza Meydanı. Meydana giden ana damar ise Stradun denen ana cadde. Bu ikisi hep şenlikli, hep eğlenceli. Herkes gülüyor, dans ediyor... Kalabalık, müzik, kahkaha... Sağında, solunda yüzlerce yıllık binalar... Ne yalan söyleyeyim Türkiye'nin ağır gündeminden uzaklaşıp, o ortamı yaşamak iyi geldi. 
    Şimdi biraz Stradun'a, Luza ve Gundulic Meydanları'na bir göz atalım.

Sağda Başpapaz Sarayı, sol uçta St.Aziz Vlas Kilisesi, tam karşıda Sponza Sarayı


Arkadaki bina Sponza Sarayı. Sağda tarihi çan kulesi.

Aziz Vlas Kilisesi. Merdivenleri çok popüler.



Sponza Sarayı önünde bir etkinlik.

Gundulic Meydanı


Orlando Sütunu (Dubrovnik'in bağımsızlığı için çarpışmış olduğu söyleniyormuş ama işin aslı öyle değilmiş meğer)

Sur turuna başlayanlar
Küçük Onofrio Çeşmesi


Nöbet değişimine giden sembolik askerler


Festival Zamanı. Ve özgürlük... Tarihleri boyunca çok önem vermişler. Her yerde Libertas yazıyor.

    Hırvatistan Sutopu takımı Londra Olimpiyatları'nda altın madalya kazanmış. Dubrovnik'le de bir ilgisi olsa gerek ki bir akşam kutlama yapıldı. Meydan süslendi, ışıklandırıldı. Sutopu takımının oyuncuları klasik otomobillerle meydana girdiler. Sonrasında şarkılar, türküler... Coştular. İyi oldu, bize de denk geldi:) Türkiye'ye dönünce bir de okuduk ki gazetelerden... Bizim altın madalya kazanan sporcularımız havaalanında az sayıda kişi tarafından karşılanmış:( Yaaa... İşte böyle bizim memleket.

Londra Olimpiyatlarında altın madalya kazanmış olan sutopu takımı

   
Sporcuları görebilmek için uygun bölgede konuşlanan Orhun...




  Her akşam St.Fransisken Kilisesi'nin önünde numayiş vardı. Kilise binasının duvarındaki şu taşın üzerinde kim daha fazla duracak diye... Bilmemkaç saniyeden fazla duranın dilekleri gerçek oluyormuş. Ama kimse bilmiyordu. Herkes birbirine "ne oluyor burada?" diye sorup, denemeye girişiyordu. Fakat biz Türkler, Gülhan'ın Galaksi Rehberi sayesinde o taşın üzerinde birkaç saniye durabilenin dileklerinin gerçek olacağını biliyoruz:)) Sağ olasın Gülhan'ın Galaksi Rehberi:)


    
    Şansını deneyen bizim oğlan... Pek başarılı olduğu söylenemez:)


    
    Bir gün... Bir akşamüstü... Teleferikle Dubrovnik tepelerine çıktık. Eski Şehir'i bir de yüksekten seyrettik. İyi ki çıkmışız. Manzara şahaneydi.
    İşte şununla tırmandık tepelere...




Manzara şöyleydi...




   Ve böyle...







Tepede bir de Savaş Müzesi vardı. İç Savaş sırasında savunma yaptıkları binayı müze haline getirmişler. Bosna-Hersek'te, Sırbistan'da ve Hırvatistan'da savaş müzeleri, şehitlikler çok fazla. Her an, her yerde savaş gerçeğiyle yüz yüze bırakıyorlar insanları. Neden acaba hem savaşıyoruz, hem de "işte böyle bombalamıştık, böyle bombalanmıştık, işte bakın bunlar ölmüştü" deme ihtiyacı hissediyoruz? İnsanoğlu çok çok tuhaf...


O güzelim sokaklar 1991-1995 yılları arasındaki savaşta Sırplar tarafından işte böyle bombalanmış.




    Dubrovnik'e gidince Eski Şehir'i çevreleyen surlarda gezmeden olmaz. Yavaş yavaş gezersen 2 saat kadar sürüyor fakat bir yandan şehrin içini izleyerek, bir taraftan denize bakıp ve kendini ortaçağ askeri gibi hissedip hayallere dalarak gezmek çok keyifli. (Bu arada sur dedim de aklıma geldi... Game of Thrones'un 2.sezonunun bazı bölümleri bu şehirde çekildi.)







Solda Fransisken Kilisesi, sağda Büyük Onofrio Çeşmesi.



Biraz da tarihi yapılara ve müzelere göz atalım...

Başpapaz Sarayı. 15.yy


Başpapaz Sarayı


Başpapaz Sarayı

    Dubrovnik'i bir ara Napolyon işgal etmiş. Uzun bir süre de Habsburglar'ın idaresinde kalmış. Bu eşyalar o dönemlerden.


Başpapaz Sarayı


Başpapaz Sarayı
Büyük Onofrio Çeşmesi

Aziz İgnatius Kilisesi 18.yy
Dominiken Manastırı.13.yy

   Bu manastırın müzesinde sergilenen 16.-17.yy. takılarında da görüldüğü gibi Dubrovnik'te kalp figürü çok önemli. hediyelik eşyalarda, afişlerde, her yerde kalp figürü göze çarpıyor.





Arkamdaki tabelada Dominiken Manastırı'nı ziyaret etmiş devlet adamlarının imzaları var. Bizden R.Tayyip Erdoğan ve Süleyman Demirel ziyaret etmişler.




St.Fransisken Manastırı. Bu manastırda Avrupa'nın en eski 3.eczanesi var. 1317 tarihli.




Arkada görülen kısım işte o eczane. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için ancak bu kadar görüntüleyebildim.




Eczane için gerekli bitkiler keşişler tarafından işte bu bahçede yetiştiriliyormuş.







Sponza Sarayı. Hazine Binası olarak kullanılıyormuş. Bugünlerde hem bir galeri, hem de savaş müzesi olarak kullanılıyor.




Fransisken Manastırı'nın Kilisesi. Petrovic kardeşler imzalı Pieta.




Kentin koruyucusu Aziz Vlas. Sivas'lı bir Ermeni. Kenti koruyor. Bir de insanların boğaz sağlığını. Öyle diyorlar yani. Bu fotoğraf şehrin Pile Kapısı'ndan. Heykelin orjinali Başpapaz Sarayı Müzesi'nde.




Dubrovnik'in tek camisi. Dz Amija. Mescit demek daha doğru aslında. Güney Stradun'da.




    Bu da konakladığımız apartın bahçesi. Dairenin sahipleri çok iyi insanlardı. Bol bol sohbet ettik. (Kendileri de yan dairede yaşıyorlardı çünkü.) Oğulları geçen Aralık ayında İstanbul'a gelmiş ve çok memnun kalmış. Bir akşamüstü kek pişirmişler, bize kek ikram ettiler. Bizi uğurlarken hediye verdiler. Önce ben vermiştim ama:) Topkapı Sarayı'ndan aldığım ve hiç kullanmadığım bir bilezik vardı. Evin sahibi hanımı çok sevince ona hediye ettim. Velhasılıkelam çok memnun kaldık. Merkeze yakın, temiz bir daire. Mail adresini isteyen olursa verebilirim. 


Bu da bahçemizden görülen gece manzarası... Minceta Kulesi...




Dubrovnik'te ne yenir? Bol bol pizza, makarna ve deniz ürünü. (Hatta döner. Vallahi vardı. Ama yapanlar Türk değildi. Tarihçesinden ve Bursa'dan bahsetmişler ama. Takdir ettim.) Biz farklı olarak bu Meksika lokantasını tavsiye ediyoruz. Mexi Cantina. Çok memnun kaldık. Fajitası mükemmel. Old Town'ın hemen dışında. Turist broşürlerinde reklamları var. Kolayca bulabilirsiniz diye tahmin ediyorum. Facebook'ta da var:)




    Ne anlatayım başka? Denizi güzel, tarihi dokusu güzel, insanları güzel, tahminimizce gece hayatı güzel bir şehir... Ayrıca kültürel ve sportif etkinlikleri de bol. İnternette Dubrovnik hakkında fazlasıyla bilgi olduğu için (mesela para birimi, iklimi, yemekleri vs.) ben fotoğraflarla anlatmaya çalışayım dedim. Fakat daha fazla bilgi almak isteyen olursa cevaplayabilirim. Bir yere giderken internetten araştırma yapmak adettendir çünkü ve gereklidir. Fotoğraf çok aslında ve anlatmaya kalkarsan anlatacak şey de çok fazla... Biraz daha görüntü ekleyip şimdilik burada keseyim derim ben...