13 Nisan 2015 Pazartesi

PLOVDİV YA DA FİLİBE... BU ŞEHİR GÖNLÜMÜ ÇELDİ...

   Havalar hala soğuk olsa da bahar moduna girmiş durumdayız. Bakıyorum da gezmeler tozmalar başlamış:) Yurt içi, yurt dışı, şehir içi, şehir dışı herkes bir yerlerde. Çocukları paskalya tatiline çıkan okullarda okuyanlar veya o okullarda çalışanlar geçtiğimiz haftayı kısa tatillerle değerlendirdiler. Daha bunun perşembe-cuma günlerine denk gelen 23 Nisan tatili var, 1 Mayıs tatiliyle birleşen TEOG sınavı tatili var:) Planlar yapılsın şimdiden. Ben henüz yerli yerimdeyim. Geçen sene çok gezmiştim, şimdilik keseden yiyorum:) Daha yazmadığım iki seyahatim var ki bugünlerde bahsetmenin tam zamanıdır diye düşünüyorum. Çünkü dediğim gibi önümüzde tatiller var daha ve hava gitgide açacak, sokaklar bizi çağıracak. 
Küçük bir seyahat tavsiyesi de benden gelsin, bu yazımda çok yakınımızdaki Plovdiv'i anlatayım. Yani Filibe'yi... 2.Filip'in şehri Philippopolis'i...

    Geçtiğimiz Eylül ayı başlarında bir akşam arkadaşlarımızla sohbetteyken "Önümüzdeki hafta sonu Plovdiv'e gidelim mi?" fikri ortaya atıldı. Olurdu olmazdı derken bir hafta sonra yollarda bulduk kendimizi. Bizim Schengen vizemizin süresi vardı, arkadaşlarda ise yeşil pasaport. Bu yüzden karar vermek kolay oldu tabii. Cumartesi sabahı erkenden Edirne'ye doğru yola çıktık. 2 saatte Kapıkule'ye vardık. 
Bu noktadan 2 saat sonra Plovdiv'de olmayı planlamıştık ama sınırda ne kadar süre geçireceğimizi bilmiyorduk. 3 saate yakın bekledik sınırda. Türkiye'de tatillerini geçiren gurbetçi vatandaşların dönüşü de hemen hemen aynı tarihlere denk geldiği için sınırın kalabalık olması doğaldı. Açıkçası pek sıkıldığımızı söyleyemem, sevdiğimiz arkadaşlarla sağa sola baka baka, muhabbet ede ede beklemek keyifliydi. 
Arada Free Shop'a gidip geldik. Bu saate kadar hava gayet güzeldi ancak tam sınırdan geçmek üzereyken inanılmaz bir yağmur başladı ki öyle böyle değil. Sel suları içinde giriş yaptık Bulgaristan'a.
    Bir süre yağmur eşliğinde yol aldık. Öğleden sonra saat 3 sıralarında Plovdiv'e vardığımızda yağmur kesilmişti neyseki.

    Kalacağımız otele gitmeden önce bir yemek molası verdik. Tamamen rastgele seçtiğimiz restoran Dayana'nın  Plovdiv'de bilinen bir restoran zinciri olduğunu sonradan öğrendik. Çok acıkmıştık, Dayana'dan gelen mangal kokuları ve bahçesi cezbetmişti bizi. İngilizce bilmeyen garsona sipariş vermeyi başardık. Et, balık ve bol salata tercih ettik. Etin başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim, çok kuruydu. Ancak diğerleri gayet başarılıydı. Fiyatlar da oldukça makuldu. Dayana'nın bahçesi ise çok keyifliydi.
    Yemek sonrası kahvesi için, arabayı olduğu yerde bırakarak yayan olarak etrafı keşfe çıktık. Ayaklarımız bizi Stefan Stambolov meydanına götürdü. Meydan ve uzantısındaki cadde oldukça keyifli. Çoluk çocuk herkes sokaklarda. 

    Etrafta birçok mağaza ve kafe mevcut. Gözümüze hoş gelen bir meydan kafeteryasında içtik yorgunluk kahvemizi. Böylece Plovdiv'in, Bulgaristan'ın insanını 
ilk kez gözlemlemiş oldum. Düşündüğüm kadar soğuk olmadıklarını gördüm. 
Gençler şık ve güzeldi. Her Avrupa şehrinde olduğu gibi, bir cumartesi akşamına doğru sokaklarda hayat keyifliydi. Meğer o gün bir de Bulgaristan'ın bağımsızlık günüymüş. Tarihi kıyafetler giymiş yöresel danslar yapan bir kortej geçiverdi önümüzden.

    Yalnız Bulgaristan'ın 3 ayrı bağımsızlık günü olduğunu öğrendim. 3'ü de resmi tatil ilan edilmiş. Osmanlı'dan aşama aşama kurtulmalarını kutluyorlar bir nevi, 6 Eylül de bunlardan biri.
    Plovdiv'de ilk günümüz böyle geçti. Gecesinde ise arkadaşlarımızın özel isteği üzerine meşhur zincir otellerden birinin casinosunda vakit geçirdik. İlk kez bir casino ortamında bulundum. İlginç bir deneyim oldu bu da:) Türkiye'de casinolar kapandıktan sonra, şans oyunlarından kopamayanlar, yakınlığı sebebiyle ara sıra Bulgaristan'a da uzanıyorlar sanırım.
    Gece demişken... Belli ki Plovdiv'in gece hayatı oldukça renkli. Çok sayıda bar, 
gece kulübü ve casino var. Ve çoğunun dışarılara taşan kalabalığı...

    Pazar sabahı erkenden kalktık. Oteldeki hafif kahvaltıdan sonra Plovdiv'in eski şehrine doğru yola çıktık. İstanbul gibi 7 tepeden oluşan kentin Arnavut kaldırımlı tarihi yokuşlarında ilerleyerek, yol boyunca dizili Osmanlı evlerini hayran hayran seyrederek antik Roma tiyatrosuna ulaştık.
 
    7000 kişilik tiyatro, kentin en büyük Roma eseri. 2.yüzyılda İmparator Trajan tarafından yaptırılmış. Bugünkü kombine sisteminde olduğu gibi her seyircinin yeri belliymiş ve sıralarda isimler yazılıymış. Günümüzde pek çok etkinliğe evsahipliği yapan antik tiyatronun sahne kısmı, bizim ziyaretimiz sırasında sarı-mavi ve 

sarı-kırmızı panolarla kaplıydı. Gözüme hoş gelmeyen bu ayrıntıyı saymazsak, 
etkileyici bir yapı olduğunu söyleyebilirim.

    Antik tiyatroya eşim ve ben girdik, arkadaşlarımız hemen dışındaki kafede oturup bir şeyler içmek istediler. Tekrar onların yanına dönüp konuştuğumuzda birkaç saat ayrı gezme kararı aldık. Çünkü biz seyahatlerimizde tarihi-turistik yerleri gezmeyi seviyoruz, arkadaşlar yeme-içme ve alışverişten daha fazla zevk alıyorlar. Onların tarzı da gayet doğal, bizimki de. En iyisi ortak yapılacak aktivitelerde beraber olmak, geri kalan zamanda tercihlere göre ayrı ayrı davranmak. Biz de böyle yaptık, buluşma saatini ve yerini belirleyip ayrıldık. Bundan sonra attık kendimizi tekrar eski şehrin sokaklarına.


      
Plovdiv'in eski şehir kısmı çok iyi korunmuş. Osmanlı zamanında genelde zengin Ermeni ve Yahudi vatandaşlara ait olan konaklar bugün sanat galerisi, sanat okulları, müze ve atölyeler şeklinde düzenlenmiş. Her biri Osmanlı tarzının yanı sıra yerel özellikleri de barındırdığı için Plovdiv'e has bir mimari düzeni yansıtan evler gerçekten görülmeye değer.



   
   Atmosfer o kadar zaman dışı ve masalsı ki eski şehrin her yerinde ellerinde resim defterleriyle oturmuş, pür dikkat, etrafındaki güzellikleri kağıda aktaran sanat okulu öğrencilerine rastladık. Hava da o gün mükemmeldi. Belli ki öğrenciler ışığı kaçırmak istememişler. Bizim için onları izlemek keyifli oldu.
Antik tiyatoyu resimleyen bir öğrenci...
    
    Bahsettiğim konaklardan biri bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmakta. 
Ziyaret ettik tabii ki. Eskiden Ermeni bir aileye ait olan bu konak, şehrin en büyük evi. 
1847 yılında Argir Kuyumdzhioglu tarafından yaptırılmış.
   Bahçesindeki modern heykellerle, koleksiyonundaki şehrin geçmiş yaşantısına ait giysiler, tarım aletleri, günlük yaşam malzemeleriyle keyifli bir müze Etnografya Müzesi. Ve dışarıdan beğeniyle izlediğimiz Plovdiv evlerinin içini de tanımak açısından güzel bir örnek.



    

     
    Etnografya Müzesi'ni gezdikten yolumuzun üzerindeki Constantin ve Helena Kilisesi'ne uğradık. 4.yüzyıla tarihlenen, Bizans zamanından kalma bu yapı
Plovdiv'in en eski kilisesi.   


   
    Eski şehirde Roma, Bizans, Osmanlı eserleri iç içe. İşte yine bir Bizans kilisesi... Sveti Bogoroditsa...


    Zaman daralmaya başladı, arkadaşlarla buluşacağımız saat yaklaştı. Yavaş yavaş, hediyelik eşya dükkanlarına da göz atarak şehir merkezine doğru inmeye başladık. 
Bir gün önce arabayla geçerken gördüğüm bir sokağı aramaya başladık ısrarla. 
Çünkü o sokaktaki duvar resimlerine bayılmıştım. Nitekim bulduk da... 
Birkaç fotoğraf almak farz oldu tabii.




    Şehirde ara ara başarılı duvar resimlerine rastlanıyor ama ben en çok bu sokağı sevdim.



    
    Şehir merkezine ulaşınca ilk durağımız yine Roma zamanından kalma antik forum oldu. Cumayata Meydanı'ndaki bu eser, 2.yüzyılda, bu kez İmparator Hadrian tarafından yaptırılmış.

   
    Çeşitli spor müsabakalarının düzenlendiği stadyum 30.000 seyirci kapasiteliymiş. Bugün ufak bir kısmı ayakta. Bu kısmı koruma düzeni, üzerindeki meydanın görüntüsüyle stadyumun görüntüsünü -bir anlamda geçmişle geleceğin görüntüsünü- birleştiren enteresan bir hava yaratmakta.


    
    Stadyumun bulunduğu Cumayata Meydanı'na ismini veren cami, bu antik yapının hemen yanı başında. 14.yüzyılda Sultan I.Murad tarafından yaptırılan ibadethane, 
erken dönem Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinden biri ve Balkanlar'daki en eski cami konumunda. 



    Cumayata Meydanı'ndaki turumuzu hızlıca tamamladıktan sonra Plovdiv'in bir başka hareketli bölgesi olan Knyaz Aleksander caddesinde aldık soluğu. Hem caddede boydan boya sıralanan fotoğraf sergisine göz attık, hem de birbirinden renkli mağazalara... Bir çanta mağazasının önünden geçerken sevimli çantalar ve uygun fiyatları dikkatimi çekti. Bir tanesini alıverdim:) Ama ciddi uygundu çanta fiyatları. 

    Vakit geldi çattı, arkadaşlarımızla buluştuk. İstanbul'a doğru yola çıkmadan önce mideleri doyurmak lazım. Yine tesadüfen gördüğümüz bir restorana girdik. Büyük bir alışveriş merkezi olan Mall Plovdiv'in tam karşısında yine çardaklı, bahçeli şekilde düzenlenmiş bir balık restoranıydı burası. Balıklar Yunanistan'dan geliyormuş. 
Fiyatlar uygun, balıklar lezzetliydi.
    En son bir de Mall Plovdiv'e hızlıca göz gezdirdikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Bu kez sınırda çok fazla beklemedik. Bıraktığımızda yağmurluydu ama güzel bir havada döndük ülkemize.

    Plovdiv'de geçirdiğimiz hafta sonundan çok keyif aldım. Şimdiki ismi Plovdiv olduğu için bu ismi kullanmayı tercih ettim ama isteyen Osmanlı dönemindeki ismini yani Filibe'yi de kullanabilir. Çok daha gerilere gitmek isteyenler Philippopolis de diyebilirler:) Yani Filip'in Şehri... 2.Filip, oğlu Büyük İskender'in imparatorluğunun temellerini atan Makedonya kralı. Şehri M.Ö 342 yılında alınca, çevresini kale duvarlarıyla çevirmiş ve ismini "Filip'in Şehri" koymuş. Filip'in Şehri, 1361'de 
Osmanlı zamanında Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından alınınca bu kez "Filibe" olmuş. Bulgaristan bağımsızlığını kazanınca da Plovdiv'de karar kılınmış. 

    Küçük ama tarihle dopdolu olan bu şehrin bir de Bizans geçmişi var. Eski şehirdeki bir kaç Bizans kilisesini gezebildik ancak şehir dışındakileri görmeye zamanımız yetmedi. Örneğin Bachkovo Manastırı'nda aklım kaldı. 

    Plovdiv tam anlamıyla gönlümü fethetti. Tekrar ziyaret etmeyi çok istiyorum. 
Bu sefer göremediğim tarihi yapıları, aradığım ama kaçırdığım sokak heykellerini, varlığını sonradan öğrendiğim kafeleri, vakitsizlikten giremediğim galerileri tek tek görmek, gezmek istiyorum. Zamana meydan okumuş etkileyici evlerin bulunduğu sokaklarda yürümek istiyorum tekrar. İlgilenenlere de tavsiye ederim. Tarih ve sanat arayanlar sevecekler bu şehri, eğlence arayanlar da sevecekler, tezat gibi görünse de sakinlik arayanlar da sevecekler. Çok yakınımızda olması, uygun fiyatlı bir şehir olması da cabası. Bir gece için, şehir merkezine çok yakın ve temiz bir otelde, iki kişi, kahvaltı dahil (kahvaltı zayıf olsa da bence yeterli) 54 lira ödediğimizi belirtmek isterim. 
Biz otomobille gittik ancak 60-70 lira gibi fiyatlarla otobüs ve tren yolculuğu da yapılabiliyormuş. Daha ne olsun? :) 

    Benden tavsiyeler bu kadar. Şimdi birkaç ilave fotoğrafla bu güzel şehre veda zamanı...




Bir güzel sanatlar okulunun bahçesinden


   
Şehir merkezindeki antik kalıntılardan:Odeon



   

 






5 Nisan 2015 Pazar

FUTBOL TERÖRÜ!

 
   
    Bu akşam buraya güzel bir yazı yazmayı amaçlamıştım ancak şu anda oturdum Fenerbahçe kafilesine Trabzon'da yapılan saldırının haberlerini izliyorum. Bir günümüz de huzurlu geçse ya arkadaş! Bir ülkenin en büyük spor kulüplerinden birinin futbol takımını taşıyan otobüse silahlı saldırıda bulunmak nasıl bir olaydır? Direkt şoför mahalline saldırmak, otobüsün yoldan çıkmasını, kaza yapmasını amaçlamak demektir. Şoför aracı durduramasaydı, kaza gerçekleşseydi, birkaç futbolcu ölseydi ortaya çıkacak olayları düşünmek bile istemiyorum. Baştan beri şunu savundum: 3 Temmuz operasyonu, futbolu kullanarak ülkeyi bölme yöntemlerinden biriydi. Bu olay da onun bir uzantısıdır!!!








3 Nisan 2015 Cuma

DÜNYA VATANDAŞI GENÇLER...

    "Dünya vatandaşı olmak" diye bir deyim var bilindiği üzere. Bunu çifte vatandaş olmak, farklı ülkelerde farklı üniversitelerde okumak vs. gibi maddi olanaklar üzerinden değerlendirenler var. Fakat aslında dünya vatandaşı olmak tamamen hislerle ilgili bir durum. Nereye gidersen git kendini rahat hissetmek; farklı ülkelerden, farklı ırklardan insanlarla aynı ortamlarda bulunabilmek; eşitlik duygusunu benimseyebilmek... 
Özel bir durum. Çok isterdim ama ben böyle değilim. Tamam, farklı ülkeleri gezmeyi severim, kendimi oralarda pek de rahatsız hissetmem, insanları eşit görmek konusunda da bir problemim yok ama yabancılarla konuşurken biraz çekinirim. Turistik amaçla gezmeye evet ama başka bir ülkede temelli yaşayamayacağımı düşünüyorum. 
    Tüm bu girizgahı niye yaptım? Çünkü Orhun bu sene yine bir MUN toplantısına, 
bu sefer İspanya'ya gitti ve bizi şaşırtmaya devam etti. 
    MUN'un açılımı "Model Birleşmiş Milletler". Her sene dünyanın çeşitli ülkelerindeki liseler düzenliyorlar bu konferansları. Dünya devletlerine açık oluyor. Her isteyen okul katılabiliyor. Bu toplantıyla Birleşmiş Milletler'in modelini oluşturuyorlar ve dünya sorunlarını tartışıyorlar. Herkes kendi ülkesinin dışında bir ülkenin delegesi oluyor, gitmeden önce o ülke ve belirlenen sorun hakkında araştırma yapıyor. 
Toplantılar 3 ya da 4 gün boyunca oldukça ciddi ve sıkı bir şekilde ilerliyor. 
En sonunda müzikli bir partiyle kutlama yapılıyor:) Orhun ve okuldan 5 arkadaşı 
bu sene Madrid'te bir lisede düzenlenen konferansa gittiler. Bizimki İtalya delegesiydi ve ortaya attığı sorun (O okuldan gönderiliyor konular) tüm dünyada tırmanmakta olan ırkçılıktı. İtalya bu konuda çok sabıkalı aslında ama gitmeden önce, diğer ülkelerden gelebilecek sorular karşısında bir İtalyan olarak kendini nasıl savunacağını iyice düşündü:) Velhasılıkelam gitti, geldi, toplantıyı başarılı bir şekilde atlattı. Şahsen İngilizce öğreneceğim diye yabancı mektup arkadaşlarıma zorla mektup yazdığım günleri hatırlıyorum da oğlumun bu faaliyetleri bana inanılmaz geliyor doğal olarak. Sakın yanlış anlaşılmasın "Aman benimki de bunları yapıyor işte" demek için bahsetmiyorum bunlardan. Neticede dünya küçüldü, gençler bizden farklı olarak daha fazla dışarıya açıklar ve bu tip toplantılara katılan çok genç var. Bu konuda beni mutlu eden şey Orhun'un kendini bir dünya vatandaşı olarak görüyor olması. Küçüklüğünden beri böyleydi. Yurt dışında rahat, yabancılarla rahat... Dünyanın her yerinden konuştuğu, dertleştiği arkadaşları var. Artık yalnızca yazışmak söz konusu değil, görüntülü ya da sesli konuşma imkanına da sahip gençler. Böylece tanıştığı arkadaşları için "Onlar benim kardeşlerim" diyor:) Daha önce 2 sene Yunanistan'da bir okulun MUN toplantısına katılmışlardı ve orada aile yanında kalmışlardı. Hala o aileyle görüşür. Babayla konuşur, anneyi anneler gününde arar. (Kadıncağız cidden çok iyi bakmıştı oğluma:)) Hatta geçen sene Türk-Yunan gençleri arasındaki ilişki konusunda bir Yunan gazetesine röportaj vermişliği bile var:) Te Allah'ım diyorum, ne diyeyim:) 
    Bu sene daha deneyimliydi tabii. İyice açıldı. Bu sefer daha da sosyalleşmiş. Partilerden hoşlanmayan adam kravatı kafasına takıp dans etmiş:) Normalde alışveriş falan derdi değildir, gitmiş kendine tişört, şapka almış:) Bir akşam yazışıyoruz, 
"Bir dakika takolarla bir şey konuşuyoruz" dedi. "Takolar kim?" dedim. "Meksikalı arkadaşlar dedi:) O alıştı, biz alıştık. Zaten alışmamız lazım, 1,5 sene sonra üniversite hayatı başlayacak. O zaman evde tutabilene aşk olsun durumları yaşanacak. 
Oğluma çok düşkün olduğum halde bu gerçeğe kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Muhakkak ki en önemlisi çocuklarımızın sağlığı, mutluluğu ve huzuru. 
    Bunlar güzel şeyler. Gençler tanışacaklar ki bir başka ülke hakkındaki önyargılarını kırabilsinler. Bizler ne yazık ki biraz önyargılı yaklaşılan bir toplumuz. O yüzden bu tip platformları kendimizi tanıtmak açısından oldukça faydalı buluyorum. Şu an belki bir kısmımız öyleyiz ama gitgide durum değişecek ve bir gün ama zorla ama güzellikle herkes zaten dünya vatandaşı olacak diye düşünüyorum.
Türk gençleri İspanya Senatosu'nda








    

26 Mart 2015 Perşembe

POPÜLER SANAT:)

 
    6.sınıflarımın portre tamamlama çalışmaları nasıl olmuş? Ne yalan söyleyeyim ben pek bir gururlandım, başarılı buldum. Çünkü daha küçücükler. Hepsini panoya asmamıza imkan yok tabii. İnanın asamadıklarımın çoğu yine böyle güzeldi.
Sevdiler bu çalışmayı.
    Bu çalışmayla küçük bir istatistik de yapmış oldum. 11-12 yaş grubunun gözünde hangi ünlü daha popüler anladım:) "Sevdiğiniz ünlü bir ismin fotoğrafını getirin" dediğimde, -asmış olduklarımın arasında yok ama- en çok Kiraz Mevsimi dizisindeki oyuncuları getirdiklerini gördüm:) Oyuncuları tanımıyorum, dizideki isimleri Azat ve Öykü'ymüş sanırım, işte bu ikiliye bayılıyorlar. Futbolcu fotoğrafı da çok geldi tabii ki. Fenerbahçeliler'de Sow, Caner ve Kuyt gözde; Galatasaraylılar'da Muslera ve Sneijder. Beşiktaşlı çocuklar içinse tek isim var: Demba ba:)))) Harici sohbetlerimizden de biliyorum ki Kemal Sunal'a bayılıyorlar. Kemal Sunal'ın fotoğrafını getiren çok oldu. Türkan Şoray'ın fotoğrafını getiren de az değildi. Popçulardan da Hadise ve Murat Boz açık ara önde. Birkaç spesifik örnek dışında bizim okulda durum bu:) Yetişme şartları, ekonomik durum, yaşanan yer vs. tüm bunlar çocukların zevklerini muhakkak etkiler ama genel anlamda çoğunluğun hali budur diye düşünüyorum.




12 Mart 2015 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Günlerdir adam akıllı uğrayamadım buralara. Vakitsizlikten, öylesine tıkladım arada, hızlıca taradım takip ettiğim bloglar listesini ama layığıyla okuma gerçekleştiremedim. Ancak bu gece tek tek uğrayabildim blogger arkadaşlarımın sayfalarına. Yaklaşık iki saattir okuyorum."Ne zorun var ki?" diye düşünen olabilir belki ama takip ettiğim blogları düzenli okumazsam içim rahat etmiyor. Keyif alıyorum ki okuyorum tamam ama nedense okumadığımda suçluluk da duyuyorum:) Yani kıymetimi bilin anacığım!:) 
    Bugünlerde harala gürele geçiyor hayat. Sömestr ve kar tatillerinin ardından, biriken müfredatla birlikte okullarda yoğun bir dönem yaşanıyor. Derse gir, dersten çık, derse gir, dersten çık... Tek saatlik Görsel Sanatlar dersine girdiğim için her saat ayrı bir sınıftayım, 3 kat arasında mekik dokuyorum. Bugünlerde en çok duyduğum şey "Olmuş mu öğretmenim?" :))) Okul dışında da ara ara birileri "Olmuş mu öğretmenim?" diye sesleniyormuş gibi geliyor bana:) 

5.sınıflarım yaptı bunları. Örgü ipleriyle...
    Geçtiğimiz hafta sonu da yoğun geçti. Kafamı boşaltmak için hafta sonunda bir gün kesinlikle dinlenmeyi, bir gün fırsat olursa gezmeyi tercih ediyorum. Kışın cuma akşamları da evden pek çıkmıyoruz. Kitap, film takılıyoruz. Ancak bu kez hoş bir etkinlik için dışarıdaydım. Enver Aysever'le Aykırı Kumpanya...
Büyükçekmece Atatürk Kültür Merkezi'ne gelmiş. Geçen sene seyretmek istemiştim, fırsat bulamamıştım, bu kez kaçırmak istemedim ve haftalar öncesinden aldım bileti. Eşim o akşam çalıştığı için en yakın arkadaşımı da aldım yanıma (6.yaşımızdan beri arkadaşızdır), okul çıkışı dışarıda bir şeyler atıştırıp Büyükçekmece'ye uzandık. 
Enver Aysever'i programcı olarak beğeniyordum, kitaplarını da okurum. Özellikle Edebiyat Ölmelidir'i çok beğenmiştim. Bir de sahnede izleyeyim, dinleyeyim dedim. Memnun da kaldım. Hem bir stand-up ustası gibi gündeme ve kendi hayatına dair espriler yaparak ciddi anlamda güldürdü, hem de toplum olarak yaşadığımız üzücü olaylara müzik ve fotoğrafları da kullanarak değindi ve ağlattı. Edebiyata değinmeyi de unutmadı. Çapulcu kafasındakilerin keyif alacağı bir gösteriydi. Arkadaşımla birlikte ayrı eğlendim çünkü kendisi gülmeyi çok sever, asla kendini tutamaz. Bu durumda Enver Aysever bol bol bizim tarafa bakar oldu. Hatta bir ara "Orada bir hanımefendi ruhunu teslim ediyor" diye laf attı ama gerçekten arkadaşımın gülmekten nefesi kesilmişti:) (Durduramıyor kendini, ne yapalım? Herkesin yapısı farklı. Ben mesela hayatta sesli kahkaha atamam ki buna da çok üzülürüm:)). Arkadaş da bunun üzerine arada bir tweet attı olayla ilgili. Adam ikinci yarıda sahneye çıkar çıkmaz "Nevra Hanım kim?" dedi:) Yıllardır hep böyle oldu a dostlar! Her yerde ilgi çeken bir arkadaşla geçti ömrüm:) Ve ben ilgilerin odak noktası olmaktan ciddi anlamda hoşlanmam ama Nevra'ylayken kaçamıyorum ne yazık ki:))) Neticede eğlendik mi, eğlendik. Aykırı Kumpanya'yı tavsiye ederim.
Enver Aysever... Bazen baterinin başına kendisi geçiyor.
    Cumartesi günüm de arkadaşlarımla geçti çok şükür. Bu kez yine ilkokul arkadaşlarımla beraberdim (Nevra'yla ayrı sınıflarda okuduk, bu kez o yok:)). Facebook'a laf atıyoruz bazen ama daha önce de bahsetmiştim, ilkokul arkadaşlarıyla tekrar buluşmamız bu sayede oldu. Şimdi hem uzun zamandır arkadaş gibi, hem de yılların ardından, büyümüş kadınlar olarak, yeni tanışmış gibi çok güzel vakit geçiriyoruz. Bazen 7-8 kişi toplanıyoruz, bazen işi olan katılamıyor 2-3 kişi beraber oluyoruz, bu buluşmaları hep tekrarlıyoruz. Bir arkadaş Ürgüp'te yaşıyor, o İstanbul'a geldiğinde planlarımızı ona göre yapıyoruz. Bu aralar kendisi yine İstanbul'da ve cumartesi günü 3 arkadaş beraberce, iş icabı Çorlu'ya yerleşmiş olan diğer bir arkadaşımızı ziyarete gittik. Üzücü bir sebep düşürdü bizi yollara ama sonucu neyse ki iyi. Arkadaşımız büyük bir trafik kazası yaşadı ve haftalarca hastanede yattı, 3 ay yürüyemedi. Fizik tedavi seansları sonuç verdi, şimdi yürüyebiliyor. Allah onu çocuklarına bağışladı. Biz de gittik ve gözlerimizle gördük, hasret giderdik. Hayatta her an her şey gelebilir başımıza. Bu gerçeğin bilincinde yaşamamız lazım sanırım.
Çorlu dönüşü Silivri sahiline uğrayıverdik güneşten yararlanmak için
    Pazar günü de malum Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. O gün onun heyecanı yetti. Stadda olmayı isterdim ancak kardeşimle denedik, bilet bulamadık. Maç sonucunu söylememe gerek yok, gelenek bozulmadı:)
   İşte durum böyleyken böyle:) Vakitsizlikten adam gibi yazı hazırlayamıyorum, bari olan biteni yazayım da hevesimi alayım dedim. Tüm yoğunluğuyla tekrardan başlayan  bir haftayı yarıladık bile. Hepimize kolay gelsin! 



 

5 Mart 2015 Perşembe

SANATA VE KEŞİFLERE YER AÇIN, GENÇLER GELİYOR!

    Son senelerde sanat alanında yapılan yatırımlar ve etkinlikler gün geçtikçe artıyor ve gelişiyor. Özellikle İstanbul’da hayat bulan bu tarz etkinliklerden biri var ki, çok kısa sürede hem kendine has tarzı hem de izlediği yol ile oldukça ses getirdi. Bundan 2 sene önce, ulaşılabilir sanat alternatifi olarak yola çıkan ve her yıl yeni sanatçıların üretimleriyle gelişen Mamut Art Project’ten bahsediyoruz. Mamut Art Project bu sene Akkök Holding’le birlikte yoluna devam ediyor. Akkök Holding gibi güçlü şirketlerin genç sanatçılara destek olması, hiç şüphesiz ülkemizde kültür sanatın gelişmesinde ve yaygınlaşmasında önemli rol oynuyor. MAP’15 by Akkök hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, www.mamutartproject.com adresini ziyaret edebilirsiniz.


    Proje, genç sanatçıları, koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle galeri, müze, atölye gibi alışılagelmiş mekanların dışında, bir araya getirmeyi hedefliyor. 

    İsmini de insanoğlunun mağaralarda keşfedilmiş ilk çizimlerinde en çok görülen figürlerden biri olan “mamut”tan alıyor. Bir başka deyişle, “Mamut” bu projede sanatçıların büyük kitlelere göstereceği ilk eserlerini simgeliyor. 

    Mamut Art Project 2015 by Akkök’ün her yıl alanında uzman farklı isimlerden oluşan jürisi bu sene, Agah Uğur, Başak Şenova, Eda Kehale Argun, İnci Eviner ile Osman Erden'den oluşuyor. Jüri bu yıl başvuruda bulunan 1000’e yakın portfolyoyu değerlendirdi; yurtiçi ve dışından toplam 56 genç sanatçının 400 adet eserini sergilemeye layık buldu. Projeye bu yıl İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra Diyarbakır, Konya, Nevşehir, Van, Karabük, Malatya, Kırklareli, Edirne’den genç sanatçılar da ilgi gösterdi. Mamut Art Project 2015 by Akkök, bu sene sınırlarını Türkiye dışına taşıyarak Fransa, Ukrayna, Almanya, ABD, Avustralya, Hollanda, Bulgaristan, İsviçre, İran’dan sanatçıların da ilgisini çekti. 
    Nerden çıktı bu Mamut?
    Bu yıl 26-29 Mart 2015 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta düzenlenecek olan Mamut Art Project by Akkök, fotoğraf eğitimi alan Seren Kohen’in girişimi ve sanat tarihi ve kültür politikaları üzerine çalışmalar yapan Tuba Kocakaya’nın sanat direktörlüğünde gerçekleşiyor.

    Mamut Art Project 2015 by Akkök, her sene sanatseverlere yeni sanatçıları keşfetmeleri ve uygun fiyatlar ile ilk koleksiyonerlik adımlarını atabilmeleri için alternatif bir platform yaratıyor.
    Bu sene sanatseverleri neler bekliyor?
    Genç sanatçıların eğilimlerini, değişen trendleri yansıtan önemli bir platform olma rolünü de üstlenen Mamut Art Project 2015 by Akkök sergisine gelenler özellikle resim alanında bu sene farklı tarz ve tekniklerdeki çalışmaları görme fırsatı bulacaklar. Sergide ayrıca video art çalışmalarının yanı sıra fotoğraf ve güncel sanatın giderek gelişen ve cazibesi artan bir alanı olarak nitelendirilen sound art örnekleri de 26-29 Mart 2015 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta izleyici ile buluşacak.

    Bu günlerde karşınıza “Mamut çıkabilir!” dikkatli olun… 
    Mamut Art Project 2015 by Akkök projesi çerçevesinde Pera, Sakızağacı, Maçka, Pangaltı, Etiler Akmerkez, Bağdat Cad. Kaya Taksi başta olmak üzere İstanbul genelindeki taksi duraklarında “Mamut sağolsun!” yazılı taksilere rastlayabilirsiniz.



    Siz de eserinizi sergileme şansı yakalayın!

    Akkök Holding ve Mamut Art Project’in birlikte gerçekleştirdiği #yourartismyheart etkinliğine katılan 3 kişi eserini etkinlik süresince Akkök Lounge’da sergileme imkanına sahip olacak. Katılmak için çektiğiniz fotoğrafı Instagram ya da  Twitter hesabınızdan #yourartismyheart hashtagiyle paylaşmanız gerekiyor. Yarışma hakkındaki detayları www.yourartismyheart.com adresinde görebilirsiniz. Ayrıca gönderdiğiniz fotoğrafın daha fazla oy alması için buradan arkadaşlarınıza da gönderebilirsiniz. 
Bir boomads advertorial içeriğidir.





23 Şubat 2015 Pazartesi

ATARA ATAR, GİDERE GİDER...



    Çok şeye hayret ediyorum, çok şeye kızıyorum nicedir. Ya sabır diyorum. Ya sabır... Fakat nereye kadar? Bazen patlıyorum. Hiç huyum olmadığı halde dün Facebook'ta bir arkadaşla - hatta söze karışan bir başka arkadaşla daha- ufak yollu atıştım. 
Huyum değildir çünkü sosyal medyada kim ne isterse onu yazsın, kim ne isterse paylaşsın fikrindeyimdir. Benim bu düşüncemin tam tersine, farkındasınızdır bazı sosyal medya kullanıcılarında enteresan bir baskı uygulama huyu var. Bir arkadaşım 
Ege Üniversitesi'nde öldürülen gencimizi kastederek "Niye yazmıyorsunuz? 
Niye paylaşmıyorsunuz? Şöylesiniz, böylesiniz" diye abartılı bir serzenişte bulunmuş. Ben de onu görünce Facebook'ta yapılan paylaşımların, ağlanmaların ne işe yaradığını sordum. Çözüm Facebook'ta paylaşımda bulunmakla gelmiyor dedim. Bu minvalde fikirlerimi belittim uzun uzun. Bir arkadaş daha katıldı. İkisini de severim, güzel güzel tartıştık. Ancak ben sosyal medyada kimin ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyen insanlardan sıkıldım. Sabah kalkıp televizyonu açmadıysan, internete girmediysen, dünyadan haberin yoksa henüz ve aslında ülkede fırtınalar koptuysa, 
sen de bilmeden internete girip ilk olarak keyifli bir paylaşım yaptıysan yandın mesela. Duyarsız ilan edilirsin hemen. Bu ve bunun gibi şeyler... Anlatabiliyor muyum? 
Ya da artık bezmişsindir, bıkmışsındır üst üste gelen ölümlerden, haksızlıklardan, 
çok üzgünsündür, bir şey yazasın gelmez. Kalakalırsın. İşte böyle zamanlarda da yanlış anlaşılabilirsin. Vs.vs.vs. Ben de bugün bu konuda nazımın geçtiği bir arkadaşıma patladım işte.
    Aslında dün iki kere patlamışım. İnternet sitelerinden birinde Oscar'a aday filmlerden The Imitation Game'i tanıtan bir yazının girizgahında "Apple'ın elmasına da ilham veren Alan Turing'in hayatı" şeklinde bir tanıtım yazılmıştı. Bu sefer rastgele, sağdan soldan topladığı bilgilerle internet sitelerinde, gazetelerde, dergilerde yazan arkadaşlara biriken sinirim dışarı vurdu. Yazının yorum kısmına "Alan Turing'in siyanürlü elmayla intiharı Apple şirketinin logosuna ilham vermemiştir. Steve Jobs'a bu konu sorulduğunda bunun böyle olmadığını belirtmiş ve 'Aslında güzel fikirmiş' diye eklemiştir. Biyografisinde yazmaktadır. Okuyunuz" yazdım. Geldiler bana:) 
Herkes her şeyi bilmez, bilmek zorunda da değildir. Ancak atıp tutmamak zorundadır bana göre. Gayet entelektüel olduğunu düşünen bazı kimseler "Şurada yazıyorum, burada yazıyorum" demeyi biliyorlar fakat nasıl yazdıklarını Allah biliyor. Oradan topla, buradan topla, başkasının yazısını kopyala yapıştır, ya da yarım yamalak duyduklarını çok iyi biliyormuş gibi sat. Büyük gazetelerde bile oluyor ne yazık ki bu durum. Kızıyorum, cidden kızıyorum. İnternette, gazetelerde, dergilerde okuduklarıma hemen inanmıyorum ne yazık ki. Sorguluyorum. Yalan yanlış yazmak bir yana, parçalanan toplumumuzda her gruba ait insanların "fake" tabir edilen fotoğraflarla, haberlerle diğer tarafa çamur atma, kendi yandaşlarına yaranma çabası da geriyor beni. 
Her grup için geçerli bu. Çığırından çıkmış bir sahtekarlık söz konusu. 
Yalnızca kitaplara inanıyorum. Okuyorum ve okunmasını tavsiye ediyorum.
    İşte böyle... Gerginim. Kızgınım. Hepimiz gibi... En son algılarımın ayarıyla oynamaya çalışan iktidar sahiplerine kızdım. Bildiğiniz gibi Suriye'de bizim olan toprak parçasındaki Süleyman Şah Türbesi tahliye edildi, mezar taşındı. Yani bize ait olan toprakları terk ettik, bize ait olmayan topraklara taşıdık mezarı. Nasıl yani??? 
Burada algımın ayarında ufak bir bozulma yaşandı tabii. Böyle olmadı mı? 
Durum bu değil mi? Değilmiş. Biz yanlış biliyormuşuz. Aslında ortada bir başarı ve zafer varmış. İşte bu noktada aklımdan şüphe ettim(!) Aklımdan şüphe ettirenlere çok kızdım. Kızgınım. Herkese, her şeye kızgınım...