18 Mart 2012 Pazar

18 MART

Bugün 18 Mart... 
Çanakkale Şehitleri'ni Anma Günü... 
Tam da Afganistan'da şehit olan 12 askerimizin acısı yüreklerimizi dağlamışken... 
Onlarla birlikte tüm şehitlerimizi anmış olacağız. 
Saygıyla ve minnetle... 
Büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk... 
Ve bu ülke için canını vermiş tüm şehitlerimiz...
Ruhunuz şad olsun...




17 Mart 2012 Cumartesi

THY'NİN ÇALIŞANLARINA JESTİ...

Fotoğraf: Airport Haber
THY, uçaklarından birinin üzerini, hostesinden teknisyenine kadar 18.000 çalışanının vesikalık fotoğrafıyla kapladı. 
Benim eşim de bir THY çalışanı olduğu için projeden haberimiz vardı ve nasıl olduğunu çok merak ediyordum. 
Uçak önceki gün tanıtıldı. 
Eşim de diğer çalışma arkadaşları gibi tanıtımdaydı ve uçağı ilk görenlerden biri oldu. 
Ama maalesef uçağın üzerinde kendi fotoğrafını bulamamış:)) Koca uçak üzerinde ve 18.000 kişi içinde zor tabii:) 
Çok merak ediyorum acaba uçağın hangi kısmında kendileri:)

Şaka bir yana... 
Bence bu çalışanlar açısından çok hoş bir jest ve çok ilginç bir fikir. 
Yaratıcı bir PR çalışması. 
Dünyada ilk kez uygulanmış. 
İşlem için özel bir sticker kullanılmış.
Zemine Selçuklu motifleri yerleştirilmiş. 
Fotoğrafların çekimi 4 ay sürmüş. 
Bu kaplama 5 yıl uçağın üzerinde kalabilecekmiş. 
Uçağın tipini söylemeyi unuttum. 
Boeing 737-800... 
İsmi "Ünye"... 
Herhangi bir uçuşta karşımıza çıkabilir. 
    
Dediğim gibi... 
Bence "birlikteyiz" mesajının da verildiği hoş bir jest olmuş bu uçak. 
Seviyorum böyle hareketleri...
Düşünüp uygulayanları da tüm kalbimle tebrik ediyorum.
    
 

14 Mart 2012 Çarşamba

BLOGGER ANNELER

    Devamlı takip ettiğim blogların yanı sıra, farklı bloggerların yazılarını okumaktan da çok keyif alıyorum. O kadar çok insan, o kadar çok düşünce, o kadar farklı hayatlar var ki... Herkesten farklı şeyler öğreniyorsun, farklı tatlar alıyorsun. Blog dünyası bir başka dünya... Seviyorum bu dünyayı.
Orhun 4 yaşında
    Bu renkli dünya içerisinde annelerin çok fazla yer aldığına dikkat ettim. Bilhassa genç annelerin... Daha doğrusu çocuğunun yaşı ufak olan annelerin... Deneyimlerini paylaşıyorlar, yeri geliyor yardımlaşıyorlar. Bence çok faydalı işler yapıyorlar. Aynı zamanda çocuklarının gelişim aşamalarını, yaşanan hoşlukları belgelemiş oluyorlar. Bazen "abartmış mı biraz?" diye düşündüklerim olmuyor değil. Ama sonra düşünüyorum "benim oğlum bebekken böyle bir imkan olsaydı ben de abartır mıydım?" Olabilir. Abartabilirdim. Ne de olsa anneyiz:) İmrenerek takip ediyorum annelerin oluşturduğu blogları. İmrenerek diyorum... Çünkü benim oğlum 14 yaşında ve o doğduğunda böyle bir imkan yoktu. Ama ben ne yapıyordum? Günlük tutuyordum tabii ki. Hem fotoğraf da yapıştırılan, hazır satılan günlüklerden dolduruyordum; hem de özel bir defterim vardı. Sanal değil, harbi günlük yani:)
Orhun 14 yaşında:)
    Şimdi denilebilir ki "Eee! hala annesin! şimdi oğluna ait bir blog aç, deneyimlerini paylaş!" O kadar kolay değil işte... Artık kolay değil. Ben bugüne bugün 14 yaşında bir erkek çocuk annesiyim. Yani ergen annesi:) Ve ergenlik de tahmin edeceğiniz gibi müstesna bir dönem. Çok ilginç bir dönem. Çocukluktan delikanlılığa veya genç kızlığa geçiş mucizevi... Değişen fiziki yapı, düşünceler, hisler, konuşmalar, fikirler, arkadaşlık ilişkileri vs... Yazacak çoooook şey var yani! Çok var ama... Afedersiniz yemiyor:) Çünkü ergenler kendilerinin hakkında yazılanları internette okumak istemezler. Aslında oğlumla aramız çok iyidir ama tüm gençlik internetteyken böyle bir riske girilmez. Yoksa ne yazılar çıkarırdım ben bu konudan:) Şaka bir yana oğluma bir birey olarak saygı duyuyorum ve özeline girmiyorum. Ufak ufak yer alıyor yazılarımda.  Zaten bu yaşlardaki çocuklarının dünyasını paylaşan blogger görmedim. Belki vardır ama ben görmedim.
    Zor bir dönem ama bizim iyi yürüttüğümüzü söyleyebilirim en azından. Her şeyin başı sevgi ve sabır. Bizim de o yaşlardan geçtiğimizi unutmamamız lazım. Konuşturmayı ve dinlemeyi bilmek lazım. Birşeyler saklamalarına, içe kapanmalarına izin vermememiz lazım. Çocuğumuzun her yaşının keyfine varmamız lazım. Onların geçirdiği değişimleri izlemekten keyif almak ve destek olmak lazım. Bebekken tapıp, büyüyüp biraz asileşince çocuğuyla kavgaya giren ebeveynlere sinir olduğumu söylemeliyim.
    Kısacası zaman o kadar çabuk geçiyor ki genç anneler... Daha dün kucağınızdan inmeyen bebeğinizin birden bire boyunuzu geçmiş olduğunu göreceksiniz ve "ne zaman büyüdü bu böyle?" diye şaşıracaksınız. Her anın tadını çıkarın. İstediğiniz blogu açın, istediğiniz yazıyı yazın. Büyüyene kadar...



8 Mart 2012 Perşembe

HUGO... GEORGES MELİES... MASAL GİBİ BİR FİLM...

    Biraz geç oldu ama en sonunda Martin Scorsese'nin Hugo'sunu seyrettim. İnanılmaz...Muhteşem... Şahane... Nerden başlasam? Nasıl anlatsam? Müthiş etkilendim. Daha doğrusu etkilendik. 14 yaşındaki oğlumla beraber seyrettik ve aynı keyfi alıp, aynı duyguları hissettik. Üzüldük, sevindik, öğrendik, hayran olduk. Etkisinden kurtulamadık.
    Peki en çok nelerden etkilendim? 
Öksüz ve yetim Hugo Cabret'nin yalnızlığından... Dolayısıyla Asa Butterfield'ın oyunculuğundan...
Eski sinemacı (hatta bu sanatın öncülerinden) Georges Melies'nin muhteşem meslek yaşamının ardından gelen unutulmuşluğundan ve hüznünden... Dolayısıyla Ben Kingsley'in oyunculuğundan...
Gar şefinin acımasızlığının ardında yatan gerçeklerden...Hugo'yu her an yakalayacakmış da yetimhaneye gönderecekmiş korkusu yaratılan sahnelerden...
Tren garının karmaşasından... Saat kulesinden görünen Paris manzarasından...
Kostümlerden... 
Dekordan...
Müziklerden...
Tam kararında olan 3D görüntülerden...
Bir an bile filmden uzaklaştırmayan hikaye kurgusundan...
Edebiyat sanatına yapılan göndermelerden... Kitap okumanın güzelliğini hatırlatmasından...
Gerçek bir hayat hikayesinden kaynaklanmasından...
"Sinema, gündüz görülen rüyadır" sözünden... 
    En çok neleri merak ettim peki?
Dikkat etmediğimiz, tanıyamadığımız ama aslında sinema tarihi açısından çok önemli bir isim olan Georges Melies'yi merak ettim. Filmden sonra sadece internet üzerinden küçük bir araştırma yaptım. Umarım kitaplarda da rastlarım. Bakacağım.
Filmin kaynağını oluşturan "The Invention of Hugo Cabret" romanını merak ettim.
Asa Butterfield'ın ilerideki meslek yaşantısının ne yönde seyredeceğini merak ettim. Çizgili Pijamalı Çocuk'ta oynadığını biliyorum. Çok başarılı...
Georges Melies
    Bu film bu yıl  En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Ses Miksajı, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Görüntü Yönetmeni dallarında Oscar Ödülü'ne layık görüldü. The Artist'le çekiştiğini biliyoruz. Keşke En İyi Film ödülünü de alsaydı:) Son olarak diyorum ki... Eğer izlemediyseniz, bu sefer kaçırmayın derim. Keyifli zaman geçireceğinizden, sinemadan güzel duygularla ayrılacağınızdan emin olabilirsiniz.


5 Mart 2012 Pazartesi

AÇLIK OYUNLARI

    Suzanne Collins'in "Açlık Oyunları", "Ateşi Yakalamak" ve "Alaycı Kuş" serisini okudunuz mu? Okumamış olanlar için söyleyeyim... Müthiş kitaplar... Etkileyici ve çok farklı bir konusu, muhteşem bir kurgusu var. İnanılmaz sürükleyici... 
    Olaylar bilinmeyen bir zamanda yaşanıyor. Dünya 12 mıntıkaya bölünmüş. Bu 12 mıntıkanın her birinde yaşayan insanlar farklı bir alanda üretim yapıyorlar ve ana merkez olan Capitol için çalışıyorlar. Capitol insanları acımasız... Asıl çarpıcı olan şu ki... Bir zamanlar Capitol'e karşı geldikleri için inanılmaz bir cezaya maruz kalmışlar. Her yıl her mıntıkadan yaşları 12-18 arasında değişen 1'er kız ve 1'er erkek çocuk kurayla seçiliyor. Ve bu çocuklar "Açlık Oyunları" denen yarışmada ölümüne çarpıştırılıyorlar. 24 çocuk hayatta kalma mücadelesi verirken bu olay günlerce canlı olarak televizyonlarda yayınlanıyor. (Bu canlı yayınların anlatımında medya dünyasına ve reality showlara müthiş bir gönderme var.) Yarışma sırasında türlü fantastik olaylar yaşanıyor çünkü bu bir bilim kurgu serisi. En sonunda sadece bir çocuk hayatta kalıyor ve çeşitli ödüller kazanıyor. Korkunç değil mi? Ancak bu yarışma 16 yaşındaki Katniss Everdeen'in yarışmaya katılmasıyla çok farklı bir hal alıyor. Bundan sonrasını anlatmak haksızlık olur:) Devamı kitaplarda... Ya da isterseniz sinemada... 
    Bütün bunlardan neden bahsettim? Serinin ilk kitabı olan Açlık Oyunları'nın filmi çekildi ve 23 Mart'ta vizyona girecek. Eşimle birlikte sinemada fragmanını görünce bir sevindik sormayın:) Muhtemelen ya o gün ya da ertesi günü gideriz seyretmeye. Filminin de güzel olacağını düşünerek "Açlık Oyunları" ile tanışmamış olanlara ve fantastik filmlerden hoşlananlara şiddetle tavsiye ediyorum.

28 Şubat 2012 Salı

♥TARİHİ LİDERLER VE AŞKLARI ♥


    Muhteşem Yüzyıl dizisi sayesinde 2 sezondur Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem aşkını konuşuyoruz ülkecek. Muhteşem Süleyman’ın Hürrem’e nikah kıyması karşısında “vay bee!” dedik. “Ne aşk ama… Helal olsun!”
    Bu durum bana yakın zamanda okumuş olduğum “Tarihi Liderler ve Aşkları” adlı kitabı hatırlattı(İkaros Yayınları). Tarihi kişiliklerin aşkları her zaman dikkat çeker. Ben de aynı merakla okumuştum kitabı. İşte o kitaptan aklımda kalan bazı ayrıntılar:
    Ünlü Bizans İmparatoru Justinyen (482-565), Theodora’yı ilk önce tiyatroda gördü. Theodora ünlü bir dansçıydı. Her geceyi beğendiği bir başka erkekle geçirdiği söylenmekteydi. Justinyen aşık oldu ve Theodora ile evlenebilmek için asiller ile halk arasında evlilik olabileceğine dair kanun çıkarttı. Theodora İmparatoriçe olunca ilk olarak kötü yola düşen kadınlar için bir manastır yaptırdı ve sokaklardan toplattığı 500 kadının ücretsiz olarak burada yaşamasını sağladı.
    İngiltere Kralı 8.Henry (1491-1547), karısından boşanabilmek ve Anne Boleyn ile evlenmek için ülkesini Roma Katolik Kilisesi’nden ayırarak Anglikan Kilisesi’ni kurdu. Ve evlendiler. Ama sonra ne oldu? Uğruna ülke halkının inancını değiştirten Henry, düzmece bir zina suçlamasıyla Anne’in kafasını kestirdi çünkü başka bir kadına aşık olmuştu.
    8.Henry’nin kızı olan Kraliçe Elizabeth (1533-1603) hiç evlenmedi. Ülke çıkarları için bile olsa sevmediği biriyle evlenmeyi reddetti. Çocukluk aşkı Robert Dudley’e aşık olduğu ve onu unutamadığı söylendi. Dudley evliydi ama Kraliçe ile arkadaşlıkları devam ediyordu. Dudley, karısının şaibeli ölümü üzerine yargılandı ama suçsuz bulundu. Elizabeth öldüğünde elinde Robert’ın mektubunun bulunduğu söylenmektedir.
    Dünyanın 7 harikasından biri olan Tac Mahal, ölümsüz aşkın simgelerinden biridir. Hindistan’daki bu ünlü anıtmezar, Babür İmparatorluğu hükümdarlarından olan Şah Cihan’ın (1592-1666), karısı Ercümend Banu Begüm için yaptırdığı bir şaheserdir. Şah Cihan öylesine seviyordur ki karısını, o ölünce yemeden içmeden kesilir. 2 yıl boyunca yas tutar, devlet işlerini umursamaz. Sonunda karısı için muhteşem bir anıtmezar yaptırmaya karar verir. Söylentiye göre Tac Mahal’in inşasında çalışanların elleri kesilir ki bir daha aynı güzellikte bir bina yapamasınlar.
    Fransız Devrimi’nin ünlü generali Napoleon Bonaparte (1769-1821) ve ilk karısı Josephine beraber anılırlar genelde. Napoleon, Josephine’i hep sevmiştir sevmesine ama çocuklarının olmaması, onu bırakıp Marie Louise ile evlenmesine neden olur. Josephine’den ayrılınca 3 gün boyunca kimseyle konuşmaz Napoleon. Ama bir varis istiyordur ve bu amaçla bir arayışa başlar. Avusturyalı hanedan ailesi Habsburglar’ın kızı Marie Louise’de karar kılınır. Bu evlilik hem politik açıdan yarar sağlayacaktır, hem de gelin adayının annesi 13, onun annesi ise 17 çocuk doğurmuştur. Napoleon ve Josephine’in bağları hiç kopmaz. Sık sık mektuplaşırlar. Napoleon’un son sözleri “Fransa…Ordu…Ordunun başı…Josephine…” olur.
    Ünlü İngiliz devlet adamı Winston Churchill’in (1874-1965) çok mutlu bir evliliği vardı. Londra’da resmi bir davette kendisine yöneltilen “şu an olduğunuz kişi olmasaydınız, kim olmak isterdiniz?” sorusunu, eşi Clementine’in elini tutarak “Bayan Churchill’in ikinci eşi olmak isterdim” diye yanıtlamıştır.
    Ve Alman diktatör Adolf Hitler (1889-1945)… Kendisinin böyle romantik hikayeleri yok tabii kiJ Fakat çok ilginç olan bir şey var. Hitler’in hayatına giren 7 kadının 7’si de bir veya birkaç kez intihar girişiminde bulunmuş. Bunlardan 5’i hayatını kaybetmiş, 2 tanesi kurtulmuş. Bildiğimiz Hitler işteJ
    Tarih sayfalarında yer almış aşk hikayeleri bu kadarla sınırlı değil elbette. Ama bu kadarcık örnek bile gösteriyor ki… Aşk ne hükümdar dinliyor… Ne kral... Ne de diktatör…

24 Şubat 2012 Cuma

ADIMLA BİN YAŞAYAYIM!


    İlk ismim Sezer, ikinci ismim Eser. Sezer Eser...Bazen annemin ve babamın nasıl olup da bana iki adet erkek ismi koyduğunu düşünmeden edemiyorum. Hatta düşünmekle kalmayıp bunu sık sık kendilerine sormuş bulunmaktayım. Henüz net bir cevap alabilmiş değilim. Rivayete göre olay şöyle gelişmiş: Malum 35 yıl önce bebeğinizin cinsiyetini doğumdan önce öğrenme imkanı yoktu. Anneciğim ilk çocuğuna (yani bana) isim düşünürken, "Sezercik" filmlerinin de etkisiyle Sezer ismini de seçenekler arasına katmış. "Erkek çocuğuna da uyar, kız çocuğuna da" diye belirtmeyi de ihmal etmemiş. Ben doğduğumda hastanede belge hazırlamak için bebeğin adı sorulmuş ve Teyzeciğim de "annesi galiba Sezer istiyordu" demiş. İsmim öyle yazılmış ve kabul görmüş. Daha sonra Babacığım nüfus kağıdı çıkartırken, nasıl düşündü bilinmez, Sezer'in yanına Eser'i eklettirivermiş. Dediğim gibi bazen "Neden bana Sezer gibi genelde erkeklerde rastlanan bir isim koydunuz? Hadi onu koydunuz, Eser gibi ikinci bir erkek ismini niye eklediniz? Üstelik niye iki isim verdiniz ki?" diye sızlandığımda, "Aslında Burcu ve Pınar'ı da düşünmüştük" gibi sözler sarfettikleri gibi "Ne varmış senin isminde?" diye devam ettiler. (Ben de sızlanmaya devam ediyorum o ayrı...) Üstelik bence gereksiz uzunluktaki bir ismi ilk çocuklarına reva gören aynı zihniyet, ikinci çocuklarında farklı bir tutum izleyerek kardeşime "Aslı" gibi gayet kısa ve net bir isim seçmiş. Aslı... Aslı Gür... Bu kadarcık...
    Her neyse... Sezer Eser Gür olarak okula başladım. Ve tüm okul hayatım boyunca kimi zaman Sezer, kimi zaman Eser olarak anıldığım gibi, şahsıma verilmiş olan çeşitli belgelerde ve diplomalarımda S.Eser Gür, Sezer Gül, Sezer Eser Gül gibi isimlere rastladım. Ama içlerinde en yaratıcı olanı Sezer Esergül idi... Bu bir Teşekkür Belgesinde yazmaktaydı ve belge hala bende duruyor.
    Tabii yıllar geçti ve ben evlendim. Yani ne oldu? Resmi olarak eşimin soyadına sahip oldum. Peki nedir bu soyadı? "Perker"... Hey Güzel Allahım!!! Olduk mu sana Sezer Eser Perker... Er!Er!Er!... Bu derece maskülen bir ismi duyan herhangi birinin zihninde, herhangi bir kadın imajı belirebilme ihtimali acaba yüzde kaçtır? Haydi bunları geçtim diyelim, Perker'i bir kerede anlayan insana henüz rastlamadım. Artık ya Sezer Eser Peker'im, ya da Sezer Eser Berker'im... Kardeşim arada "r" var!!! Ayrıca "B" değil, "P"!!!
    Tabii bir de evlilik soyadının yanı sıra orjinal soyadını kullanma durumu da var. Bu konuda da durumum şu: Sezer Eser Gür Perker... İspanyol soylusu mübarek! Bunu imkanı yok tek seferde anlayan çıkmaz. Ve maalesef ikisini bir arada kullanmayı tercih etmedim. Facebook'ta sayfa açarken bile "Acaba ismimi ne yazsam?" diye düşündüm uzunca bir süre. En sonunda nüfus kağıdımda olduğu gibi yazmaya karar verdim. (Ümitsiz olmama rağmen bu şekilde ilkokul arkadaşlarıma ulaşmayı bile başardııııım! Çünkü ilkokul arkadaşlarım Eser'i bilmezler.)
    Velhasılıkelam sıkıntım büyük(!) Şu küçücük yazıda geçen isim kombinasyonlarına bir göz atılırsa, bu yaşıma kadar kaç değişik şekilde anıldığım ortaya çıkar ki muhakkak unuttuklarım da vardır. (Nitekim geçenlerde telefonda konuştuğum bir TTNet görevlisi arkadaş bana hepsini kombine ederek "Seper Hanım" dedi. Bunu atlamak olmaz.) Yani nedir bu yazının ana fikri? Kız çocuklarına kız ismi, erkek çocuklarına erkek ismi koyalım. Ve ikinci bir isim istiyorsak -ki bence son derece fuzuli- lütfen iyi düşünelim. Çocuklarımızın hatırına yani...Lütfen...Rica edicem...(!)(!)(!)