24 Eylül 2019 Salı

BALİ'DE İLK DURAK... UBUD...

    Bizim için yoğun geçen ayların ardından, yaz tatili için plansız programsızken, kısa sayılacak bir sürede verdiğimiz kararla yolumuzu Bali Adası'na düşürdük. Son yılların popüler destinasyonlarından biriydi ancak kendisine dair büyük hayallerimiz yoktu açıkçası. Biraz uzaklaşma isteği ve THY'nin adaya direkt uçuşlarının başlamış olması bizi harekete geçirdi. Fakat uçaklar öyle doluydu ki dönüşü aktarmalı olarak Endonezya'nın başkenti Jakarta'dan yapmak zorunda kaldık.
    Bali, Güneydoğu Asya'daki Endonezya'nın Hint ve Pasifik okyanuslarına dağılmış sayısız adasından biri. "Sayısız" tabiri yanlış olmayacaktır çünkü gerçekten ülkenin kaç adet adası olduğundan emin değiller. 17.000- 18.000 civarında olduğu biliniyormuş ve sayıyı netleştirmeye çalışıyorlarmış. Bu kadar ada içerisinden Bali'nin sıyrılıp popülerleşmesinin bir sebebi vardır elbet. 1932'de henüz Hollanda sömürgesiyken Charlie Chaplin'in adaya yaptığı seyahati filme alması, Hollandalı ressam Arie Smit'in 1956'da buraya yerleşip "Genç Sanatçılar" akımına yön vermesi, ressam ve sanat tarihçisi Miguel Covarrubias'ın "Island of Bali" isimli kitabı yazması Bali'ye ilgi çeken hareketlerden. Tabii bunlara 2007 yılında yayınlanan "Ye, Dua Et, Sev" romanının ve ardından çekilen filmin etkisini de eklemek gerekir. Özellikle bu romanın ada turizminin gelişmesinde çok etkili olduğu söylenmekte.

    Bali pirinç teraslarıyla bezeli yemyeşil bir ada. Enfes günbatımlarıyla meşhur. Pasifik ve Hint okyanuslarının ortasında. Köpük köpük dalgalarıyla sörf tutkunlarının, lezzetli sebze ve meyveleriyle vegan beslenenlerin, huzur aşılayan iklimiyle yoga ile uğraşanların ve yüzde doksan üçlük Hindu nüfusuyla anlam arayışındaki Avrupalı gençlerin gözdesi. Ve bir de yeni evlenenlerin balayı seçeneği. 

Balayında Bali'ye gidilir mi? Evet, gidilir. Okyanus kıyısında yürüyüş yapmak, romantik günbatımına karşı içkini yudumlamak, şelalelerde yüzmek, kullanabiliyorsan scooter üzerinde tüm adayı turlamak, otellerdeki yüksek hizmet kalitesi balayı çiftleri için oldukça çekici.

   Yazdıkça aklıma ayrıntılar üşüşüyor. En iyisi ben çok sıkmadan, bir an önce adada nasıl vakit geçirdiğimiz konusuna gireyim, aklıma gelenleri aralara serpiştiririm.


    Adaya THY'nin Dreamliner tipi en yeni uçağı "Maçka" ile 13 saatlik bir uçuşla ulaştık. İstanbul'da gece yarısı başlayan yolculuğumuz, iki ülke arasındaki 5 saatlik farkın etkisiyle Bali'de ertesi günün akşam 19.00 civarında son buldu. 13 saatlik yolculuk beni ne yordu ne de korkuttu. İniş ve kalkışlardaki yürek hoplamasını her yolculukta zaten yaşıyorum. Bu dediğim zamanları saymazsak havada olduğumuzu kafamdan çıkarmaya çalışıp eğlence sistemindeki filmlere ve yanımdaki kitaba odaklandım. Yemekti, kahveydi derken vakit geçti. Çok düşünüp yolculuğu kendime zehir edersem hiçbir yere gidemem, farklı yerleri göremem. Uçak yolculuğu konusunda düsturum budur:)


    Endonezya'ya vizesiz seyahat edebiliyoruz. Pasaport polisinden kolayca geçiliyor. Herhangi bir ücret de ödenmiyor. Turizm Bali halkının en önemli geçim kaynaklarından olduğu için hava alanında her şey organize. Görevliler siz sormadan "Şuradan Rupi alabilirsiniz, arabalar şu tarafta bekliyor" şeklinde yönlendirmelerde bulunuyorlar. Çıkışta ellerinde dünyanın her yerine ait isimlerin yazılı olduğu kağıtlar tutan bir şoför kalabalığı ile karşılaşıyorsun. Eğer kalacağın yeri henüz gitmeden ayarladıysan, genelde otelden "Ulaşım ister misiniz?" mesajı geliyor. Otelle anlaşmadıysanız sorun değil. "Taksi ister misiniz?" diyen herhangi birinden fiyat alıp yola koyulabilirsiniz. Bali'de ve devamında bulunduğumuz Jakarta hava limanı çevresinde taksiciden bol bir şey yok. Taksi kelimesini duymaktan gına geldi diyebilirim.

    Bizi hava alanından, Ubud'da kalacağımız otelin sahibi aldı. Tabii belli bir ücret karşılığında anlaşmıştık. Bali genelinde (Jakarta da aynı şekildeydi) trafik çok yoğun olduğu için, hava alanının bulunduğu Denpasar ile Ubud arası yolculuk 2 saate yakın sürdü. Küçük otelimize varır varmaz uykunun kollarına teslim ettik kendimizi.
    Yola çıkmadan önce Bali'ye yapılan seyahatlerin yazılarını okudum, fotoğrafları inceledim. Ve adada görülecek çok şeyin olduğuna, herkes için farklı etkinlikler bulunduğuna, sevilen yeme-içme mekânlarının fazlalığına, plajların çokluğuna hükmettim. Herkesin rotası farklıydı. Hakkıyla gezip görebilmek için birkaç günün asla yetmeyeceği, en az 15 gün kalınmasının hoş olacağı söyleniyordu. Hemen her giden Ubud, Kuta, Seminyak, Canggu, Uluwatu vb. arasında kendince gün gün bölmüştü seyahatini. Biz bir haftalık konaklamamız sırasında her şeye yetişemeyeceğimiz konusunu netleştirerek ve kültür gezisinden çok deniz tatiline çıkmış olduğumuzu hesaba katarak 3 gece Ubud'da, 4 gece Canggu'da kalmaya karar vermiştik. Ubud, adanın muhakkak görülmesi söylenen şehir ayarındaki merkez bölgesiydi, Canggu ise denizin keyfine varabileceğimiz yerdi.

    Ubud'daki ilk sabahımıza tütsü kokuları içerisinde açtık gözümüzü. Sabahın erken saatlerinde her evde ve her iş yerinde tütsüler yakılıp tanrılara sunular yapılıyor. Endonezya aslında dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip olan ülke. % 90'ı Müslüman. Ancak Bali adasının yüzde % 93'ü Hindu. Enteresan bir durum. Endonezya'da değil de bambaşka bir ülkede gibisin. Dolayısıyla Bali'de Hindu gelenekleri hakim. Her yer Hindu tanrılarının heykelleriyle dolu. Büyüklü küçüklü tapınaklar her yerde. Evlerin bahçelerinde kendilerine ait tapınakları bile var. Her sabah kapıların önleri çiçeklerle süsleniyor. 

İyi bir gün dilekleriyle pirinçlerin, çiçeklerin, bisküvi parçalarının, hattâ bazen paranın yer aldığı sunular tütsüler eşliğinde kendilerince uygun gördükleri yerlere koyuluyor. Yerlerde, yollara dizilmiş olanlara basmamak için çaba sarf ediyorsun. Ancak bu çaba bir süre sonra umursamazlığa dönüşüyor çünkü sunular her yerde. Örneğin plajlarda dahi var ve bazen kumların arasında fark etmek mümkün olmuyor.

   Yüksek yerlere yerleştirilmiş sunuların tanrılar için, yerlere dizilenlerin ise kaçınılmaz olarak her şeyde bulunan kötülüğün iyiliğe dönmesi için olduğunu öğreniyorum. Fakat görüntüler çok renkli, pek süslü. Çiçeklere verilen önem şahane. Sunuyu yaparken bellerine muhakkak -kadın ya da erkek fark etmiyor- "Sarong" denen renkli örtüleri etek gibi bağlıyorlar. Kadınlar bazen kulaklarına çiçek iliştiriveriyorlar. 

Ki bunlardan en sevdiğim, Plumeria denen tropik çiçek.

    Bizim için bambaşka bir ortam. Farklı bir kültürün havasını gözlemlemek güzel. Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. Bir süre kendi ortamımızdan, yerel sorunlarımızdan uzağız. Seyahat etmenin en sevdiğim katkılarından biri: Dünyanın senin çevrenden ve senin alışkanlıklarından ibaret olmadığının farkına varmak.





    Ubud'da kültürel bir tur yapmayı ertesi güne erteledik. İlk günümüzü yeşillikler içindeki meşhur havuzlardan birine ayırdık. Zira adanın orta kısımlarında olduğumuz için denize yakın değiliz. Gelmeden önce çoğu gezi yazısında okuduğum Jungle Fish'te geçireceğiz günümüzü. Burası orman içine konumlanmış sonsuzluk havuzuna sahip bir mekân. Yürüyerek gitmenin daha keyifli olacağına karar verip düşüyoruz yollara. Yürüyüşün önemli bir kısmı Ubud'un meşhur trekking yolu Campuhan Ridge'te geçiyor. Ortam şahane. Yemyeşil, sessiz, sakin. Dünyanın farklı yerlerinden gelmiş insanlarla karşılaşıyorsun, selamlaşıyorsun. Herkes huzurlu görünüyor. Havanın sıcak olduğu saatlere denk gelmiş olsa da hayatımın en keyifli yürüyüşlerinden birini yapıyorum. Akşamüzeri dönüş yolculuğu daha rahat geçiyor. Diyeceğim o ki fırsatınız olursa Campuhan Ridge Walk'u es geçmeyin, serin saatleri tercih ederseniz şahane olur. 



    Jungle Fish'e ulaşmak için yürümenin haricinde taksi kullanabilirdik. Ya da scooter kiralayabilirdik. Tüm gezimiz boyunca araba kiralamış da olabilirdik. Ancak özellikle Ubud'da motorsiklet yoğunluğu o kadar fazla ki trafiğin soldan akıyor oluşunu da hesaba katarsak kiralama işlerini tümüyle kafamızdan sildik. Scooterla gezmek isteyen Orhun'a da sildirdik:)

    Jungle Fish, Ubud'un sevilen sonsuzluk havuzlarından biri. Sonsuz gibi gelen yeşilliğin ortasında, şehir gürültüsünden çok uzakta bir rahatlama noktası. Oralara gidip bu havuzlara, özellikle de Jungle Fish'e uğramayan Türk yok gibi. Seyahatimiz boyunca en fazla vatandaşımıza burada rastladık. Açık konuşmak gerekirse yurt dışında bulunduğum kısıtlı süre içinde yerel gündemimizden uzak kalmak istiyorum, hemşehrilerimle memleket meselelerinden konuşmak istemiyorum. Elbette ki Türkler'in varlığı bize güven veriyor, hoşumuza gidiyor ama genelde sadece selam verip kendi sohbetimize dönüyoruz. O gün orada sakin sakin yüzerken birbirleriyle yeni tanışan hemşehrilerimin sohbeti, kendimce yaptığım meditasyonu çok güzel böldü. Hayır, ortam da çok sessiz, mecburen duyuyorsun. Biri bir devlet kurumunda çalışıyor, iş yerine dava açmış. Diğer arkadaş avukat. Bu durumda sohbetin gidişatı tahmin edilebiliyordur sanırım. Memleket havasından kaçış yok:)


Jungle Fish
   Ubud'daki ikinci günümüz gezmek-görmek ağırlıklı ilerliyor. Bir gün önce otelin sahibiyle günübirlik tur için anlaşmıştık. Böyle bir gezi için şoför ayarlamak zor değil. Bu işi yapan çok kişi var. Herkes kendi isteğine göre rota çizebiliyor. O gün biz bir pirinç terası, önce üç iken sonradan sayısını ikiye indirdiğim tapınaklar, bir kahve plantasyonu ve bir şelale ziyareti için 450.000 Rupi'de anlaştık. Bali'de işlerin pazarlık üzerinden yürüdüğü çok ama tanışıp sevdiğimiz arkadaşla böyle bir işe girmek istemedik. Otelde de çok güzel ağırlanıyoruz. Bulandırmaya gerek yoktu. Rupi olayına gelirsek! 1 Lira yaklaşık 2.5 Endonezya Rupisi. 450.000 Rupi örneğinden gidersek benim hesaplamam şöyleydi: 45 x 4 = 180. Yani yaklaşık 180 Lira. Yüz binler söz konusu olunca fazla para harcadığını sanıyorsun ancak bizim için Euro'nun tersine bir hesaplama var. Bu güzel. Ve global markaların aynılığı dışında Endonezya hesaplı bir ülke. Bali'de kaldığımız oteller, yemek yediğimiz restoranlar ve plajlar Türkiye'de olmuş olsa 2-3 katı masraf yapacağımız kesindi.

    Şimdi gelelim Ubud'da dolu dolu geçirdiğimiz güne. Sabah 10.00'da ilk ziyaret noktamız Tegalallang Pirinç Terası'na doğru yola çıktık. Bali'nin her yeri pirinç tarlaları ve teraslarıyla dolu. Bunların hepsi çok düzenli ve görsel açıdan oldukça çekici. Kimini turistler için ziyarete açmışlar. Tegalallang ve Jatiluwih terasları UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ndeki isimler.


    Biz Tegalallang'ı ziyaret ettik. Tahminimden daha keyifli bir aktivite oldu. Yaptığımız sadece yürüyüştü aslında ama bir film platosunda hissettiren masalsı ortam mutlu etti.


   Bali'de pirinç üretimi önemli. 4 çeşit pirinç yetiştiriyorlarmış. Normal beyaz pirinç, daha yumuşak bir beyaz pirinç, kırmızı pirinç ve siyah pirinç. Kırmızı pirinç vitamin açısından güçlü olduğu için onunla daha çok bebeklere mama yapıyorlarmış. Şarabı da var. Merakımızdan denedik ve satın aldık. Fena değildi. Siyah pirinci de puding şeklinde yedik. Adını unuttuğum için bu yazıda devamlı "otel sahibi" olarak andığım arkadaş biz ayrılmadan önce denememiz için bu pudingten yaptı. O da fena değildi. Muhallebi kıvamında, "şifa olsun" diyerek yediğimiz bir tatlıydı:) Yeri gelmişken... Ubud "Şifa" anlamına geliyormuş. Bitkilerin iyileştirici gücünden gelen şifa...


    Birbirine yakın pirinç tarlası sahipleri, sulama için zamanla ortak bir sistem geliştirmişler. Subak denen su kanallarını oluşturmuşlar, verimi arttırmışlar. Bu sistem UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Rehberimiz bundan gururla bahsetti. Bali halkı için çok doğaldır ki her subak için bir tapınak inşa edilmiş. Adada tarlalar içinde yol alırken bu düzeni çok net gözlemleyebiliyorsun.

    Oldukça turistik hâle gelmiş, Instagram fotoğrafları çekmek için sevimli platformlar düzenlenmiş, gökyüzü salıncakları kurulmuş fakat yine de bizler için doğal ilginçliğini kaybetmemiş Tegalallang'tan sonra yolumuz Bali'nin en önemli tapınaklarından Tirta Empul'a, yani Kutsal Su Tapınağı'na uzanıyor. Hemen her dinde rastlanan kutsal su inanışının vücuda geldiği yer burası.

    Kral Mayadenawa ile Tanrı İndra'nın savaşı sırasında İndra'nın asasını yere vurmasıyla fışkıran su, kutsal bir nitelik kazanıyor ve yalnızca yerel halkın değil, dünyanın her yerinden gelen Hindular'ın ya da Hinduizm sempatizanlarının burada arınmasına, kendini iyi hissetmesine neden oluyor.

    "Ritüeli bilmeyenler suya girmesin" minvalinde bir uyarının bulunduğu kaynak havuzlarında görüntü ilginç. Huşu içinde yıkanan Avrupalı gençlerin çokluğu dikkatimi çekiyor. İnsan ve din ilişkisi üzerine yine düşüncelere dalıyorum, yine pek bir sonuca varamıyorum.

    Hindu tapınaklarına girmeden önce beline sarongları bağlamak şart. O gün tapınaklara gireceğiz diye pantolon-etek tarzı bir kıyafet giymeme rağmen sarongtan kurtulamadım, izin vermediler. Amaç kapalı olmaktan ziyade o örtünün bele bağlanması. Yanımızda olan şalları kullandık. Şalı olmayanlar için dağıtıyorlardı. Ortama rengarenk bir görünüm hakimdi.




    Tirta Empul, kutsal havuzun gerisinde inşa edilmiş binalarıyla beraber bir tapınak kompleksi. 10.yy.'a kadar inen bir geçmişe sahip. Ara ara düzenlenen dini törenler, havuzlar, heykeller derken burada epeyi bir vakit geçiyor. Ancak Ubud'da daha görecek şeyler var. Sonraki durağımız, dünyanın en pahalı kahvesini tadacağımız bir plantasyon.


    Kahve, kakao, vanilya vb. tropik bitkilerin üretiminin yapıldığı Satria Agrowisata'yı biz seçmedik. 

Luwak kahvesinin üretildiği yerlerden birini görmek istediğimi söylediğimde rehberimiz bizi buraya yönlendirdi. Zaten sanırım çoğunluk turist buraya gidiyor. Çünkü Bali fotoğraflarında çok sık karşılaşıyorum.

    Kakao, kahve, vanilya... Bunlar lezzetli şeyler. Severiz. Oldukça büyük alan içerisinde ilerlerken şoförümüz, rehberimiz, otel sahibimiz (!) bizi bu ürünler hakkında bilgilendiriyor. Biz de "Aaa! Dalındayken vanilya böyleymiş! Ooo! Baksana yerde kahve çekirdeği var!" diye diye saf şehirli hareketlerle onu takip ediyoruz.

Dalında kahve...
    Fakat ortam gerçekten güzel. Yemyeşil. Pirinç terasları gibi set set uzanıyor. Her adımda farklı bir manzarayla gözlerimiz bayram ediyor. Burada da keyifli Instagram fotoğrafları çekmek için düzenekler kurulmuş.Örneğin, ücretini verirsen sevdiceğinle birlikte şu kuş yuvasına kurulup anı ölümsüzleştirebiliyorsun.

    Bali kesinlikle güzel fotoğraflar veren bir yer. Bunu bilen ada halkı fırsatı ganimete çevirmek konusunda akıllı davranmış. Ubud'da meraklıları için selfie turları düzenleniyor. Belli bir ücret karşılığında kuş yuvalarında, kalplerin içinde, tapınak kapılarının önlerinde ve benzeri yerlerde fotoğraf çektirebiliyorsun. Kiminin önünde sıra oluyor ki havalı bir fotoğraf için bu asla katlanamayacağım bir şey. Görülecek onca güzellik varken ve tüm bunları kısıtlı tatil süresine sığdıramayacağım düşüncesindeyken fotoğraf için sıra beklemek tam bir vakit kaybı.


    Oydu, buydu derken hâlâ Luwak kahvesi konusuna giremedim. Dünyanın kahve kuşağı bölgesinde yer alan Endonezya'da olduğu gibi, bu tip üretim merkezlerinin yıldız ürünü Kopi Luwak. Yani Luwak Kahvesi. Dünyanın en pahalı kahvesi. Üretimi enteresan. Bir çeşit misk kedisi olan Paradoxurus, yerdeki kahve çekirdeklerini yutuyor. Hayvanın midesindeki enzimlerle fermente olan çekirdekler dışkı yoluyla atılıyor. Bu aşamada toplanan çekirdekler dezenfekte edilip kavruluyor. İlk başta itici bir fikir gibi gelse de eğer kahve seviyorsan buna kayıtsız kalmak, denememek zor. O güne kadar içmediysen, Ubud'daki plantasyonlar bu kedileri görmek ve söz konusu kahveyi denemek imkânı sunuyor.

İşte Paradoxurus. Çok uyurlarmış.


    Biz daha önce Luwak kahvesi içmemiştik. Tam da yerinde denemek istedim. Kahveyi bilen, oluşum fikrinden nefret eden ve "Asla içmem" diyen Orhun, bir sürü çay ve kahveyi deneyip beğendikten sonra Kopi Luwak'a da kayıtsız kalamadı:)




    Gezinin sonunda satış mağazasına yönlendirilecek turistler olduğumuz için avakadolu, safranlı, limonlu, zencefilli, vanilyalı, bilumum malzemeli çay ve kahveleri denemek ücretsiz. Luwak kahvesi ise ücretli. Luwak, sanki hafif çikolata aromasının hissedildiği koyu bir kahve. Lezzetli mi? Evet lezzetli. Ancak beni satın alacak derece çarpmadı. Bundan sonra denk gelirsem içerim ancak özellikle aramam. Diğer çay ve kahvelerin tadı ise kişisel zevklere göre değişkenlik gösterir. Fakat turist kandırmacası olarak bol şekeri bastıkları için o an hepsi lezzetli geliyor diyebilirim. Satış mağazasında ise kendini kaybetmek mümkün. Evimizin gurmesi Orhun önce her çaya atlamak istedi ancak sanki her zaman alışveriş yapıyormuşum gibi niyeyse birden aklıma geldi "Oğlum Mısır Çarşısı'na gideriz, orada bunların âlâsı vardır" dedim de kendimizi frenledik:) (Fakat şimdi hâkikaten Mısır Çarşı'na gidesim geldi, bir ara yapmak lâzım). Pirinç şarabı, kakao ve zencefilli çayla çıktık dükkândan.

Kırmızı Pirinç Çayı

    Peki burada işimiz bitti mi? Hayır! Ubud'un birçok noktasında olduğu gibi burada da bir gökyüzü salıncağı var. Bunlar engebeli, teraslı bölgelerde kurulan turistik salıncaklar. İpleri uzun olduğu için ormanların içine doğru epeyi bir uçuyorsun. Korkmayanlar için eğlenceli. Bağırış, çığırış, kahkahalar arasında sallanıyor gençler. Kızlar için uzun renkli kumaşlar hazırlamışlar, salıncakların alt kısmına onları takıyorlar. Salıncak gidip geldikçe kumaş havalanıyor ve son derece fotografik bir görüntü oluşturuyor. İşte bunlar hep Instagram ahalisinin yarattığı fikirler.

    Ortamda paraşüt, roller coster, bungee jumping, uçan bir salıncak vb. varsa orada onu denemek için can atan bir Orhun vardır. Dua ede ede sallanmasını bekliyoruz. Onun keyfi yerinde tabii. Yükseldikçe bağırarak komik komik bir şeyler söylüyor, diğer turistleri epeyi güldürüyor. 21 yaşında ama hâlâ bir çocuk. Olgun tarafları da olduğu için mutluyum aslında. Dilerim içindeki çocuğu hiç kaybetmesin.

    Kahvelerimizi içtik, enerjimizi topladık, bir başka Hindu tapınağı için yola koyuluyoruz. Yine 10.yy'a tarihlenen Goa Gajah'ı geziyoruz. Buraya Fil Tapınağı deniyor fakat fillerle hiçbir âlâkası yokmuş. 

Bir önceki Kutsal Su tapınağına göre daha salaş bir görünümü var. Etkileyici kabartmalarla bezeli bir kapısı olan mağara, yıllar önce devrilmiş ve bitkilere karışmış dev Buda heykeli (Budizm başka ama Bali'deki inançlardan biri), kökleri metrelerce uzağa ulaşan ağaç bu tapınak bölgesinin en dikkat çekici unsurlarından.





    Şu muhteşem ağacın Banyan Ağacı olup olmadığı konusunda kararsız kaldım. Adada çok fazla Banyan Ağacı var. Kökleri yukarıdan aşağı doğru sarkıyor ve zamanla kalınlaşıyor, uzuyor, birbirine karışıyor. Sanki onlarca ağaç bir arada gibi görüntü oluşuyor. Fotoğraftaki ağacın dalları benim kafamı karıştırdı. Yoksa bu bir Banyan derdim. O ya da bu, önemli değil, muhteşem bir ağaçtı. Bir süre yanından ayrılamadım. Ağaca sarılmış kumaşa dikkat etmişsinizdir. Ağacın da ruhu olduğunu düşündükleri için sarıyorlar. Bunu da çok sık görmek mümkün.


    Bali'deki tapınakları gez gez bitmez. Hava sıcak ve dolayısıyla merdiven ve yokuşları inip çıkmak yorucu. Yerel rehberler tapınaklarını göstermek konusunda çok hevesliler ancak o gün için bunu tadında bırakmanın zamanı geldi. Zaten saat de epeyi bir ilerledi. Diğer tapınak ziyaretini iptal ediyorum. Bir tane de şelâle görelim. Malûm tropikal kuşakta bir adadayız. Yeşilliklerin arasından çağlayan şelâleler bu cennet parçasının olmazsa olmazlarından. Çoğunu görmek isteyenler için şelâle turları da düzenleniyor ancak biz sadece bir tanesine vakit ayırabiliyoruz. Güzergâhımız üzerinde rehberimizin uygun bulduğu Tibumana'ya gidiyoruz. Şelâlenin güzelliğine ulaşmak için bizi yine dik merdivenler bekliyor. Diğerlerine göre küçük bir şelâle bu. Fakat çok güzel. Gürültülü şekilde akmıyor. Ulaştığı yerde yüzmeye elverişli ufak bir göl oluşuyor. Ortam kuş sesleriyle ve tropikal çiçeklerin görünümüyle şenleniyor.


    Şelâlenin ulaştığı gölcükte yüzmediğim için sonradan çok pişman oldum. Tabii ki Orhun yüzdü. Eşim böyle şeylerde pek hevesli değildir. Ben ise ilk kez kıyafet değiştirmeye üşendim. Hâlbuki böyle bir fırsatı kaç kez yakalarsın? Yapmalıydım.


    Bali'deki fotoğraf çılgınlığından bahsetmiştim. Burada o çılgınlığa güzel bir örnek vardı. Uzak Doğulu oldukları belli olan bir çift, bizim orada olduğumuz süre boyunca yanlarında getirdikleri bir fotoğrafçıya poz verdiler. Çocukları da vardı, onu da yanlarına aldıkları oldu ama karı-koca ayrı ayrı öyle enteresan rahatlıkta pozlar verdiler ki herkes ister istemez onları izlemeye başladı. Yüzmek isteyenler var, fotoğraf çekmek isteyenler var. Alan da büyük değil. Ama kimse bu arkadaşlara bir şey demiyor. Hep beraber hipnotize olmuş gibiyiz. Fakat ne oldu? Bir Türk aile geldi. Ailenin babası inatla arkalarında durdu, kadraja girdi, bilerek gözünü dikti, en sonunda onları yer değiştirmek zorunda bıraktı:) 


    Dolu dolu geçirdiğimiz Ubud gününde çokça şey gördük, öğrendik ancak bunlar yapabileceklerimizin sadece bir kısmıydı. Örneğin Maymun Tapınağı'na gitmedik. Tabii ki maymunların üzerimize atlamasından korktum. Orhun gidecekti fakat o da vakit bulamadı. Ubud müzelerinden en azından bir tanesine, muhtemelen Neka Art'a gitmeyi planlamıştım. Ona da vakit ayıramadım. Akşam yemeklerini merkez bölgesinde gözümüze kestirdiğimiz restoranlarda yedik. Biri balık ağırlıklıydı, diğerinde yerel ve dünya mutfağı karışımı vardı. Endonezya yemekleri bol soslu, baharatlı yemekler. Pilav olmazsa olmaz. Kırmızı et az. Kendileri yemeseler de tursitler için mevcut. Menülerinde ördek eti bol. Sebze ve meyveler daima taze. Bunun lezzetini kesinlikle ayırt edebiliyorsun. Bazen bir yerde sipariş verirken "Onu yapamayız muz bitti" diyebiliyorlar. Demek ki taze taze kullanıyorlar. Bir sonraki durağımız Canggu'da da gördüğümüz gibi -en azından bizim konakladığımız otellerde- kahvaltıyı sen ne zaman uyanırsan o zaman hazırlıyorlar. Omlet, çırpılmış yumurta, kızarmış pirinç, tost ekmeği ve reçel ile pankek arasından seçim yapıyorsun. Ne istersen iste yanında mutlaka taze, lezzetli, mis kokulu meyveler geliyor. Yiyecek konusunda enfes bir ayrıntıyı atlamamam gerekir ki o da hindistan cevizli dondurma. 


    Tukies, hindistan cevizi ürünleri konusunda efsane. Burada yediğim dondurmayı unutamayacağım sanırım. Dondurmanın üzerindeki şu kızarmış hindistan cevizleri ayrı şahaneydi. Aynı yerin satış standından alıp eve de getirdim. Sütlü tatlılara çok yakışıyor. Paket bitince ne yapacağım bilmiyorum:) Türkiye'de buna yakın bir lezzet bulabilir miyim, araştıracağım.

    Ubud'da ve aslında genel anlamda Bali'de görecek, deneyimleyecek, tadacak şey çok. Yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın bir kısmını diğer yazıya bırakayım. Seyahat yazılarını bölmeyi sevmesem de dolu dolu geçen günler bazen bunu gerektiriyor. Ubud benim aklımda en çok -belki bir gün tekrar gidene kadar- irili ufaklı tapınaklarıyla, çarpıcı yeşillikteki pirinç tarlalarıyla, deli trafiğiyle, hindistan cevizli dondurmasıyla kalacak. Ve kesinlikle özleyeceğim. Burada yeşile doyduk, şimdi sıra maviliklere uzanma zamanı. 

Bir sonraki yazı Canggu hakkında olacak. Okyanus kıyısında çok güzel günler geçireceğiz.
   






5 Eylül 2019 Perşembe

TAM DA GÜNÜNDE! :)

    Instagram'ı sildik dedim lâkin sanal alemin hoş tarafları da yok değil:) O mecraya da fazla uğramaz oldum ama Facebook bugün bana 2 yıl öncesinden bir hatırlatma yaptı. Muhtemelen IG'de de paylaştığım bir fotoğrafı ve satırları önüme getirdi. Ben de o günlere gittim tabii. Orhun'un okuldaki ikinci yılının başıydı. Onun yerleşmesine yardım için yine Tallinn'e gitmiştik ve birkaç gün Airbnb'den kiraladığımız çok şirin bir dairede kalmıştık. 1800'lerde yapılmış kocaman ahşap bir binadaydı. Muhtemelen ilk günlerinden beri oda oda kiralanan bir evdi burası. Bizim dairemiz küçüktü ama iki katlıydı. Çok sıcak döşenmişti. Tallinn günlerimizde genelde uyanır uyanmaz dışarı çıkarız ve bütün gün gezeriz ama o evin havası farklıydı. Bu kez evde daha fazla vakit geçirir olmuştuk. Gezme işlerini kahvaltının sonrasına bırakmaya başlamıştık. O günlerde paylaştığım bu fotoğraf o kahvaltı masalarından birine ait. 

    Fotoğrafın altına şöyle yazmışım:

   "Yaz başında açılan bavullar yine toplandı. Eksikler tamamlandı. Tecrübelerimizi de yanımıza alıp, bu sefer daha bilinçli gittik Orhun'un okul şehrine. Yerleştirdik, döndük. Gidip gelmelere, işe güce alışılır da özlem duygusuna alışmak zor. Neyse ki onun da sevgiden kaynaklanma gibi kurtarır bir tarafı var. İyi anne ve iyi baba olmak, çocuğunun kendi kanatlarıyla uçmasına izin vermeyi ve bu sırada yaşadığın endişeyi ona olumsuz şekilde​ yansıtmamayı gerektirir. Onu çok sevdiğini ve düşündüğünü, özlediğini hissettirmekle birlikte bu duyguları baskı aracı yapmamayı gerektirir. Biraz kendi kendime kafayı yiyeceğim günlerdeyim yani:) Toparlarım:) Çocuklar büyüyorlar ve kendi yollarını çiziyorlar. Bu aşamada kendini yalnız hissetmemek için kendine ait sosyal hayatının olması, meşguliyetlerinin olması çok önemli. Orhun doğduğundan beri nasıl 7/24 ilgide kaldığımı bilir yakınlarım. Bu arada kendime ait bir dünya yaratabildiğim için şanslı ve -mütevazı olamayacağım- çokça da becerikli sayıyorum kendimi. Herkese şiddetle tavsiye ederim. Çocuk, aile, arkadaşlar hep var olsunlar, çok olsunlar. Ancak sen de kendi içinde çok olmalısın. O zaman her şeyin daha dengeli, daha huzurlu olduğunu göreceksin"💕🍀

    Orhun, az dersi kaldığı için bir süre yanımızda. Hasret günlerine daha birkaç ay var. Anladım ki bu gidip gelmeler zor ama fazlasıyla öğretici. Bir de... Doğru kullanınca sosyal medya epeyi sevimli :) 





4 Eylül 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    İki "Bugünlerde" başlıklı yazının arasında, burada olmadığım zamanlarda çok uzaklardaydım. Doğu'nun uzak topraklarında, Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusu'nun ortasında, yemyeşil bir adada, Bali'deydim. Ailecek güzel bir tatil yaşadık. Farklı bir kültür, farklı bir iklim, ufak bir mola, alışık olduğun ortamdan çıkmak, konfor alanından uzaklaşmak bize çok iyi geldi. Hepsini anlatacağım. Ve umarım bundan sonra blog yazılarıma ağırlık vereceğim. Tıpkı eskiden olduğu gibi... Instagramsız günlerde olduğu gibi... 

    Bali'de bir anda aydınlandım ve Instagram'la vedalaşmaya karar verdim dostlar! :) Sevdiğim, çok vakit geçirdiğim bir alandı ancak bir anda hissettiğim bir duygu düşünmeme sebep oldu. Hesabı kapatmayı tam olarak beceremedim, birbirine bağlı hesaplar yüzünden yanlış bir şey yapmak istemedim fakat uygulamayı telefonumdan sildim. Sosyal medyaya giriş kolay, çıkış zor :) Gezip gördüğümü, okuduğumu, öğrendiğimi, hissettiğimi bu sayfalara aktarmaya devam edeceğim. Blog dostlarımla zaten iletişimimiz baki. Burada faydalı alışverişlerde bulunuyoruz. Senelerdir kitap, seyahat, film, müzik, tiyatro, kültürel etkinlikler konusunda takip ettiğim bloglardan şahane tavsiyeler aldım, kendimce tavsiyelerde bulundum. Birçok şey öğrendim. Instagram'ın aksine burada yazdığım her satırın doğru kişilere ulaştığına inanıyorum. Gerçi hakkını yemeyeyim, Instagram üzerinden de olumlu iletişim kurduğum dostlarım vardı ancak yüzdeye vurunca inanılmaz az bir orandı bu. Neyse ki o dostların bu sayfaları okuduğunu biliyorum. Eminim yine okuyacaklar. Az ya da sık arada selamlaşacağız. Aslında hayatımda olup nedense dışarıda kalanlar ise artık bir zahmet ya telefonla arayıp ya da Whatsapp'tan yazıp meraklarını giderecekler:) Ya da bir şekilde buraya ulaşıp okuyacaklar:) "Sen arayıp soruyor musun ki?" diye düşünen varsa belirteyim. Hayatımda yeri olan herkesi, sıklık oranları kişiye göre değişse de muhakkak arayıp sorarım, en azından mesajla yoklarım. Hepimiz gibi aynı karşılığı bulduklarım var, bulamadıklarım var. 
    İşte böyle... Tatilden döneli birkaç gün oldu. Bavulları boşaltıp temizleme işini, çamaşır yığınını bitirmeyi başardım. O arada Netflix'ten "La Mante" isimli Fransız polisiye-gerilim dizisini izledim. İlgilisine öneririm. Seri katil bu kez bir kadın. Seneler sonra taklitçisi ortaya çıkınca, katili yakalamak için polis kendisiyle işbirliği öneriyor. Kadının tek şartı, polis olan ve tabii ki onunla iletişimi kesmiş oğlunun da işin içinde yer alması. Nasıl? İlginç değil mi? Grange romanları tadında kısa bir dizi. 
    Tatilde iki kitap bitirdim. Biri önceki yazımda bahsettiğim "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?". 
İlber Ortaylı'dan. Aslında onu takip edenlerin bildiği önerileri yer alıyor kitapta ama elinde derlenmiş olarak durması faydalı. Severek okudum. Bir diğer kitabım Paulo Coelho'dandı. "Hippi". Bali Adası hinduların, yoga tutkunu gezginlerin, sörfçülerin, vejetaryenlerin, doğal beslenme yanlılarının gözbebeği olduğu için, bire bir örtüşmese de meraklılarının hippi kültürüyle bir nebze yakınlığından yanıma aldım bu kitabı :) Sevdim de. Küçük bir arayış hikâyesini anlatıyor. Ve bir nesle, hippi felsefesinin ne olduğuna açıklık getirmeye çalışıyor. Bunları anlatırken kendi deneyimlerinden ilhâm alması hoş. Tıpkı Magic Bus'la Nepal'e yapılan yolculuk sırasında uğranılan - Boğaz Köprüsü'nün 1973'te açıldığını fakat kitaptaki olayların 1970'te geçtiği ayrıntısını görmezden gelirsek- İstanbul'u anlatan satırlar gibi... 

    Okyanus dalgalarında oynadım, zıpladım, enfes günbatımları izledim, taptaze meyveler yedim, Hindu tapınaklarını gezdim, pirinç tarlalarında yürüdüm, kafamı boşalttım, bazı kararlar aldım, geldim, işimi gücümü tamamladım, kitaplarımı okudum, mini bir dizi bitirdim, birazdan oğlumla sinemaya gideceğim. Aklımız biz yokken vizyona giren Tarantino'nun son filmindeydi. 
Şimdi bir zamanların Hollywood'una uzanacağız. Bir sonraki yazıda umarım Bali'ye götüreceğim sizleri... Ha unutmadan! Bir de en kısa zamanda ben burada değilken neler yazmışsınız, neler anlatmışsınız hepsini tek tek okuyacağım:)










 

21 Ağustos 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    Blog yazılarıma başladığım günlerden arkadaşım Semi (Mutlu Eller), yakın bir zamanda kitap çekilişi yapacağını ve İlber Ortaylı'dan Bir Ömür Nasıl Yaşanır'ı hediye edeceğini duyurmuştu. Kayıtsız kalamadım ve kazanan ben oldum. Yine bir kitap kazandım:) Hazırdan yana şansım yok derim ama düşündüm de katıldığım kitap çekilişlerinde fena bir istatistiğim yoktur:) Çekiliş şansımın kitaba denk gelmesi güzel bir şey benim açımdan. Çocukluğumda bile ara sıra kazanırdım. Tüm bunları düşünürken aklıma seneler önce Milliyet Kardeş dergisinden kazandığım Atatürk kitabı geldi. Kazanmak için kendi yazdığımız bir şiiri dergiye gönderecektik. Ben de yazdım ve yolladım. Kendi kendime çok işler becerirdim. Yazdım, zarfladım, küçük olduğum için 
o sırada henüz kendim postaneye gitmiyordum, "Bunu postalar mısın?" diye babama verdim. Şiirim de yayınlanmıştı, kitabı da almıştım. Çok güzel bir kitaptı, büyük, kalın kapak, sayfalar kuşe kâğıt... Ah! Çocukluğum dergileri! Ne güzellerdi. Epeyi bir sakladım ben onu ama şimdi ne yazık ki yok. Minimalizmi benimsemiş annem asla evde fazladan bir şeyler tutmaz:) Benim aşırı ıvır zıvırlarımı -ki aslında ona göre ıvır zıvır- sonra sonra elden çıkardı. Kurtarabildiklerim duruyor :) Ama benim de hatıra niyetine çok eşyam vardır hakikaten. Her anne kaldıramaz :)

    Neyse... Nereden nereye geldim. Bugün kitabım geldi. Mutlu oldum. Şimdi onu yanıma alacağım. Zira tatile çıkıyoruz. Neresi olduğu sürpriz olsun :) Dönünce görüşürüz...




8 Ağustos 2019 Perşembe

THASSOS... HALKİDİKİ... MASMAVİ BİR HAFTA SONU...

    Annem schengen vizesini Yunanistan'dan almamış olsa, o ülkeden aldığı için en azından bir kere giriş-çıkış yapmak durumunda kalmasa bu yaz halâ denize gireceğim yoktu. Bu sayede bir önceki paylaşımda bahsettiğim karmaşık Temmuz ayının son günlerine minik bir Thassos-Halkidiki seyahati sığmış oldu. Biraz bu seyahatten bahsetmek isterim. Önümüz bayram ve çok sayıda turistin komşuya akacağına eminim. Yolu düşen herkese özellikle kara yolu sınırında kolaylıklar diliyorum:)
     Instagram'ın cilvesi olsa gerek annemin hayallerini bir süredir Thassos'un denizi süslüyordu. Aslında başka bir ülkeye seyahat için Yunanistan'dan aldığı schengen vizesi, Türk turistlerin çok sevdiği bu adayı görmek için bahane oldu. Bir hafta sonu süresine denk gelen geziyi yine kendisinin sponsorluğunda gerçekleştireceğimiz için uygun fiyatlı bir tur seçtim. Çünkü annem yaşı ve huyu dolayısıyla bilhassa başka ülkede yürümek için, toplu taşıma araçlarını kullanmak için, keşfetmek ve denemek, yanılmak için gerekli enerjiye sahip değil. Thassos ve Halkidiki plajlarına ulaşım da çok kolay değil, en iyisi tur dahilinde ilerlemekti. Tadımlık bir gezi oldu. Beğenirsek, bir başka zaman daha uzun süreli kalmak için ön araştırma olur gibi düşündük. Düştük yollara.
    Gece 03.00 gibi Türkiye-Yunanistan sınırındaydık. Gidişte pek beklemedik çünkü kalabalık değildi. 50 lira olmadan önceki son 15 liralık yurt dışı çıkış harcı pullarımızı aldık. 15'ten 50'ye mükemmel bir sıçrayış... Herkes "Pullardan fazla fazla alıp sonra kullansak olur mu?" diye sordu ama o güzel zammı düşünenler bunu da düşünmüşlerdir. Olmuyor tabii ki:) 
    İlk günün deniz sefası Halkidiki'deydi. Selanik'e yakın olduğu için önce bu şehre girildi ve Atatürk'ün doğduğu ev ziyaret edildi. Ben daha önce birkaç kere gittiğim için bu kez içine girmedim. Bahçesinde oturup evi ve Atatürk'ün babasının diktiği söylenen nar ağacını izledim. İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabında Atatürk'ün bugünkü müze olan binanın arkasındaki daha küçük bir müştemilatta doğduğundan, ailenin orada oturduğundan bahsediyor. (s.30) Eğer öyleyse bile bu onun bu bahçede koşturduğu; evin civarında, sokağında ayak izlerinin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O yüzden benim için bahçede oturup çevreyi incelemek ayrı bir mutluluktu. 

    Halkidiki, Selanik halkının yazlık mekânı. Şehre sadece bir saat uzaklıkta. Türklerin burayı keşfi Yunanların birkaç sene önce yaşadıkları ekonomik kriz zamanlarına dayanıyor. Gidiyoruz, görüyoruz, yiyoruz, içiyoruz ve ekonomilerine yadsınamaz bir katkı sağlıyoruz. Onlar da iyi hizmet anlayışlarıyla karşılığını veriyorlar açıkçası. 
    Halkidiki, Ege denizine Kassandra, Sithonia ve Athos isimli üç kısım halinde uzanan bir yarımada. Ve ülkenin Makedonya coğrafi bölgesine dahil. Antik çağın önemli filozoflarından, Büyük İskender'e de öğretmenlik yapmış Aristoteles'in doğum yeri. Eğer bir gün Halkidiki'ye kendi şartlarımızla yolumuzu düşürürsek filozofun doğum yeri Stageira antik kentini ve adına kurulmuş tematik parkı görmek isterim. 

    O gün Selanik'e daha yakın olan Kassandra bölgesinde bir plajda denize girdik. Rengi, orta serinlikteki ısısı, küçük çakıllı yapısı ve berraklığıyla tam benlikti. Sevdim. Bizler o gün şemsiye ve şezlong kiraladık ancak Yunanistan kıyılarında buna zorunlu değilsin, havlunu serip istediğin yerde güneşlenebilirsin, istediğin yerden denize girebilirsin. O gün Halkidiki'de bizi götürdükleri plajda tek sevmediğim şey yemek konusundaydı. Deniz ürünü tercih ederdim fakat yoktu. Zira Yunanistan deyince aklıma çıtır çıtır kalamarlar geliyor. Madem öyle yerel olsun dedik ve suvlaki söyledik. O da bildiğin şiş kebap ama hadi biz ona suvlaki diyelim.

    Akşam konaklamamız Selanik'teydi ancak bu konuda ayrıntılara girmeyeceğim. Çünkü bu bir deniz yazısı ve bir de şehir hakkında daha önce (2018 yazılarında) epeyi bir ayrıntılı yazmıştım. 
O zaman şimdi Thassos'a uzanalım.

    Seyahatimizin ikinci günü Thassos Adası'na Kavala'dan 40 dk.'lık bir feribot yolculuğuyla ulaştık. Zannediyorum adanın farklı bölgelerine ulaşmak için farklı feribot seçenekleri var. Kendi imkânlarıyla gidenler bunu dikkate alacaklardır. Tam da bunları yazarken aklıma geldi: Seneler önce Hırvatistan gezimiz sırasında Dubrovnik'ten Hvar Adası'na gidecektik. Feribot için şimdi adını hatırlamadığım bir yere gittik. O zaman internet bu kadar kullanışlı değil. Saat vs. bakmadan gittik. Feribotu kaçırmışız. Bizi 2 saat uzaklıktaki bir başka limana yönlendirdiler. Geç saatlerde oradan Hvar'a geçtik. Ada uzun ve ince. Bizim konaklayacağımız yer adanın bir ucundayken, biz diğer ucuna inmişiz. Gecenin bir yarısı kapkaranlık, ıssız ve virajlı yollarda 2 saat yol alarak diğer uca ulaşmaya çalışmıştık. Korkutucuydu. Yani feribotun nereye varacağı önemli:) Ve neyse ki artık araştırma imkânları çok daha fazla. Yine lafı uzattım. Thassos feribotundan bahsediyordum. Vallahi adaya yolculuk keyifli. Canlı müzik var, her milletten neşeli bir kalabalık var, tepemizde uçuşan martılar var. 

  Thassos Adası yemyeşil, güzel bir ada. Yeşilin yanına denizin mavisini ve bir zamanların mermer yataklarının kalıntısı olan beyazlığı da eklemek gerekir. Huzur veren, mükemmel bir karışım... Antik söylenceye göre, gözü fazlaca dışarıda Zeus'un Fenike kraliçesini kaçırdıktan sonra sığındıkları yer burası. 
    Biz o gün denize Pachis plajından girdik. Halkidiki'den farklı olarak burada deniz daha sıcak ve kumluktu. Git git derinleşmeyen cinsinden. Ben de böylesini pek sevmem. Ama burası da tam annemin zevkine göreydi:) Yaz başından beri Bodrum'a teyzemin yanına gitti, kardeşim ve ailesiyle Datça'ya, Seferihisar'a gitti ve inanılmaz bir şey tüm bu yerlerde su soğuk diye denize girememiş. İlk kez Thassos'ta doya doya yüzdü. Fakat ülkesinin hakkını yemez, favorisinin yine de Çeşme-Ilıca Plajı olduğunu söyledi:)

   Thassos'u şöyle ufaktan bir görmüş oldum. Ya arabayla giderek ya da orada araba kiralayarak plaj plaj gezmek gerektiğine karar verdim. Kullanabilenler için motorsiklet de bir seçenek tabii. Pachis plajının tesisi çok iyiydi, şıktı ancak fazla kalabalık ve gürültülüydü. O sıradaki tüm tesisler öyleydi. Özellikle akşamüstü son ses müzik başımı ağrıttı. Dediğim gibi, bir Yunan adasında daha doğal, daha sakin kumsalları keşfetmeyi isterim.
    Sinemaseverler hatırlayacaklardır, "Z" isimli bol ödüllü bir film vardır. Yunanistan'ın askeri diktatörlük günlerini anlatır. Bu filmin uyarlandığı "Ölümsüz" romanının yazarı Vassilis Vassilikos Thassos'un çocuğuymuş. Bu güzel adada doğmuş. Ne ayrıntı demeyin, küçümencik yerlerden çıkan başarılı insanlar hep ilgimi çekmiştir. Onları düşünmek gezilerime hoş duygular katar.
    İşte böyle. Ben bu yaz denizle ilk kez komşuda buluştum. İyi de oldu. Tabii ki her yerini gezemedim ama Yunanistan'a her gittiğimde kendimi rahat hissettim. Orada olmayı seviyorum. Halkidiki ve Thassos'u da sevdim. Ülkemize dönüşte, sınırda bu kez aşırı bir yoğunluk vardı. Sanırım bunun sebebi bayrama doğru gurbetçi vatandaşlarımızın Türkiye'ye gelmesi. Otobüslerin gişesi ayrı olmasına rağmen geçişimiz 2 saat sürdü. Özel arabaların sırasında olsaydık bu süre rahatlıkla 4-5 saati bulabilirdi. Öyle ya da böyle, yorgun ama keyifli bir hafta sonunun ardından, bir başka zaman bir başka kentiyle buluşmak dilekleriyle veda ettim Yunanistan'a.






31 Temmuz 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    Hevesli ol ya da olma yapman gereken şeyler, planlaman gereken işler, vermen gereken kararlar, atman gereken adımlar oluyor. İstiyor ol ya da olma bunlar için tarihler belirlemen gerekiyor. Kimi için kesin tarih şart değil. Ancak aşağı yukarı bir zaman biçiyorsun. Sonrasını akışa bırakıyorsun. Tıpkı bu yaz için benim yaptığım gibi... Oğlumun olması gereken bir ameliyat var. Haziran ayında tatile geldiğinde halletmeyi kafaya koymuştuk. Pek ufak bir şey değil. 
Ve yapılması şart. Sene başından beri kendimi buna alıştırmaya çalıştığım için şimdi daha rahat konuşabiliyorum. Daha önce bir parça bahsetmiştim. Sıkıntısı idrar yollarında. Kesin iyileştiğine inandığımız bir ameliyattan sonra tekrar etmesi bizi şok etmişti. Yine aynı şeyleri yaşayacağız ama inşallah bu sefer tekrarlamayacak. Çünkü öyle bir istatistik yok ve bu beni rahatlatıyor. Ancak yazın olmasını düşündüğümüz ameliyat işini biraz erteledik. Orhun haziran ve temmuz ayları boyunca Tallinn'de kaldı. Henüz dün eve geldi. Çünkü ona sıkıntısını unutturan sürpriz bir staj ve iş imkânı buldu. Christopher Nolan'ın yeni filminin Tallinn'deki setinde çalıştı. 
Christopher Nolan! Filmlerini o kadar beğenirim ki! Inception, Interstellar, Dunkirk, The Prestige, Memento vs. Duyduğumda inanamadım, çok sevindim. Orhun da mutlu oldu tabii. Birkaç ülkede çekilecek yeni filmin Estonya ayağında beraber çalıştıkları yapım şirketi, Tallinn Üniversitesi BFM öğrencilerine böyle bir fırsat sunmak istemiş. Normalde okulda staj zorunluluğu yok. Ama çok iyi olmuş, pek güzel olmuş. Öğrenciler 3 hafta staj yaptılar. Çekim günleri 8 saat çalışma zorunluluğunun ardından isteyenin çıkabileceği söylenmiş. Fakat hepsi o kadar hevesli ve meraklıymış ki bir tek kişi bile iş tamamen bitmeden setten ayrılmamış. 15-16 saat çalışmışlar. Amerikalı yapım şirketi çok memnun olmuş tabii. "Sizin sayenizde rahat ettik, Amerika'da bu şekilde çalışma göremezsin" vs. diyerek iyice bir gaz vermişler bunlara:) Ve en önemlisi isteyenlerin devam edebileceğini, bu sefer ücretli çalışılacağını söylemişler. Orhun iyice mest. Tallinn'deki günübirlik vestiyerlik işlerinden sonra ilk profesyonel çalışmasını kendi alanında ve çok sevdiği bir yönetmenle yapma fırsatı... 
    Bu kez daha deneyimli olduğu için takım lideri yapıldı ve gık demeden günde 15-16 saat güneşin altında çalıştı. Elleri, yüzü kapkara olmuş. Bunları tabii ki sevinerek söylüyorum. Herkes hayata atılma zamanları yaklaştıkça çocuğunun tembel olup olmadığı konusunda endişe duyar. Ayrımcılık gibi algılanmasın, asla o kafada değilim, kadınlar çok çok daha başarılı olsun ama özellikle oğlun varsa bunu daha sık yaşıyorsun. Çünkü kadınların örneğin doğum yapıp çalışmaya ara vermesi doğal bir hak. Baba ise, zaman değişiyor olsa da halâ ailenin maddi refahı için çabalaması beklenen ilk kişi. Dolayısıyla Orhun'un çalışma gayreti bizi mutlu etti. Yalnız burada kritik bir nokta var. Sevdiği işi yapıyordu. O yüzden yorgunluk ona ağır gelmedi. Evde el bebek gül bebek bakılırken, kafasına göre saatlerde uyuyup uyanırken, sete gitmek için sabaha karşı kalkıp yollara düştü. Ve çalışma günlerinin bir kısmında sağlık problemi arttı, rahatsız etti. Bana da her gün "Nasılsın?" diye sormak, meraktan günü nasıl bitireceğini bilememek düştü. Sette olduğu saatlerde internete girmediğini düşününce, benim için çok zor zamanlardı. Temmuz ayı, planlarımdan bambaşka bir halde yaşandı. Enteresandı. Ne hissedeceğimi bilemiyorum. Anlatması zor. 5 yıldır süren bu sağlık durumları hayata bambaşka bir pencereden bakmayı öğretti bana. Evliya gibi bir şey oldum:) Temmuzda bir de eşim iş için Madagaskar'a gitmek zorunda kaldı. 4 gün sürmesi düşünülen iş, elde olmayan sebeplerle 2 haftaya çıktı. Madagaskar deyince aklınıza turkuaz rengi sahiller geliyor olabilir ama durum öyle değil. Şehir merkezinde, denize oldukça uzak bir noktada havaalanında çalışmaktan bahsediyorum. Ülke fakir, geceleri çıkmayın denecek kadar tehlikeye açık. Kaldıkları otel iyi ama genelde ülke hijyen konusunda kafa karıştırıcı vs. Ve evet, oralarda çalışmak için aşıları var :) Bugün gelecek, öbür gün gelecek derken 2 hafta geçti. İşi tamamlayıp geldiler ama birkaç gün sonra yine orada halledilemeyen gereksiz bir sorun yüzünden tekrar gitti. Deli oldum. Bu kez neyse ki yolda geçen zamanla birlikte 4 günde dönebildi. Bir yandan Orhun'un sağlığını uzaktan takipteyken; bir yandan eşime elini şöyle yıka, sinek ilacını şöyle kullan, şunu yeme vs. şeklinde mesajlar atmakla ve sağ salim dönmeleri için dua etmekle meşgûldum. Dediğim gibi enteresan bir temmuzdu. Bu günleri güzel bir tatille atlatmak gerekir ama henüz o havaya giremedik. Öyle bir bezginlik. Fakat şimdi iyiyim. Bir sonraki meşguliyetlere kadar ikisi de yanımda:) 
    Konudan konuya atladım ama arada söylemek istediğim şuydu: Sevdiğin işi yapmak önemli. Her ailenin farklı yapısı vardır fakat yine de benden daha genç olan annelere, babalara çocuklarından bu konuda desteği esirgememelerini tavsiye ederim. Onlar mutlu olunca siz de olacaksınız nasıl olsa. Bu sene çevremde o kadar çok 8.sınıf annesi vardı ki lise giriş sınavının onları fazlasıyla gerdiğini gözlemledim. Su akacak yolunu bulacak arkadaşlar.  Hangi okula giderlerse gitsinler yolları açık olsun. Neyin iyi gelip neyin gelmeyeceğini şimdiden bilemezsiniz. Orhun'un okulu için "Niye Tallinn'i seçtiniz ki? Nerede o şehir?" diyenler oldu, oluyor. Bu durumlarda içimden "Okul için bizi sorgulayacağına, coğrafya bilginin niye bu kadar yetersiz olduğunu sorgula" demek gelse de sabırla anlatıyorum:) İyi ki seçtik. Hem Orhun'a iyi geldi, 
hem de henüz yolun başındayken büyük bütçeli önemli bir filmin setinde çalışma imkânı buldu, birebir deneyimledi. Yani hakikaten elinizden geleni yapıp gerisini zamana bırakın. Sistemin moralinizi bozmasına izin vermeyin. 
    İşte böyle... Christopher Nolan'ın yeni filmi "Tenet" 2020'de sinemalarda:) 
Ekibin Tallinn'deki işi bitti, yeni çekim alanı İtalya'ya geçtiler bile. Instagram'dan takip ediyorum. Tabii ki şu aşamada fazla bilgi paylaşımı yok ama ne kadar dikkat edilirse edilsin fırsat bulup fotoğraf çeken hayranlardan kaçış olmuyor, arada bazı görüntüler sızıyor. Orhun bu konuda aşırı dikkatli. Tallinn'deki işleri bittiği için yazabiliyorum yoksa bana asla izin vermiyordu :) "Oğlum basında, sosyal medyada haberler var zaten" diyorum, "Olsun sen yazma" diyordu. Koştura koştura yazacağımdan değil de onu konuşturmak hoşuma gidiyordu. "Setten hatıra fotoğraf çektirsene" diyorum "Yasak" diyor. "Sözleşme imzaladım ben" diyor:) Çocukluğundan beri kurallardan nefret etmiştir. Ama aklına, mantığına yatan kurallara da asker disipliniyle uyar. Enteresan bir karışım. Bir de saygı duyması önemlidir. Orada yapılan işin büyüklüğünü, harcanan emeği gördü. Nolan'a zaten büyük saygı duyuyor ve çalışmasına tanık olmak fikrini değiştirmedi, tam tersine geliştirdi. O yüzden asla filme zarar verecek bir şey yapmak istemez. Fakat gerçekten bunlar önemli işler. Zaten biliyoruz, tahmin ediyoruz ama Orhun'un anlattığı kadarıyla bile tekrar gördüm ki sanat üretiminde büyük bir emek var. Özensiz yapılan işleri, bir anda gelen şöhretleri eleştirmemiz bu yüzden. 
    Sever misiniz, sevmez misiniz bilmem ama Tenet'in başrollerinden birinde Robert Pattinson var. Diğer oyuncu da John David Washington. Washington'ı pek tanımıyorum açıkçası fakat gençler biliyorlar. Eski Amerikan futbolu oyuncusuymuş. Pattinson ise meşhur vampirimiz. Orhun Alacakaranlık serisini hiç sevmez, Pattinson'u umursamamış. Hatta takımındaki bir kızla konuşurken Alacakaranlık'ı eleştirmiş ve hayran kızdan azarı işitmiş:) Haydi set ortamında rahatsız etmemek için asla fotoğraf istemez ama "Çalışma sonundaki partide bari ilk işinden hatıra olsun diye fotoğraf çektirseydin" diyorum. "Ne gerek var Allah aşkına" diye kızıyor. Yalnız adamın hakkını vermeyi de ihmâl etmedi. Kızların zaten Pattinson'u rahat bırakmadıklarını söylüyor. Herkese kibar davrandığını, konuşmak isteyenleri reddetmediğini görmüş ve iyi bir insan olduğunu düşünüyor. Çalışma boyunca John David Washington'la ve Kennet Branagh ile epeyi muhabbeti olmuş ancak fotoğraf çektirmek gibi bir huyu yoktur. Takdir ediyorum. Partide yönetmen yokmuş bu arada. Onunla isteyebilirdi. "O başka" diyor:) 
    Güzel bir heyecan oldu bizim için. En başta sihirli görünen bu olaylar, günler ilerledikçe sıradan bir hale dönüşmeye başladı. Hep öyle olmaz mı zaten? Ama benim sorularım halâ bitmiyor:) O da ısrarla kendi belirlediği kadarını anlatıyor. Senaryoyu da görmüş. Asla söylemez. "Seyredince görürsün" diyor. Normalde de bir diziyi benden önce bitirdiyse ipucu vermez. Ben de tercih etmem ama özel bir şeyi sorarım mesela, kesinlikle açık etmez:) İnşallah kariyerinde, çalışma hayatında şansı hep yaver gitsin. Hepimizin çocuğu gibi... Hepsinin yolu açık olsun. Orhun'un bu kadar sıkıntıdayken bunu atlatması bizim için çok önemli. Gençliğinin başında, sağlığıyla uğraşırken çok şey başardı ve iyiyi hak ediyor. Kendi bazen inanmayıp hafif depresif durumlara girse de biz ona hep ne kadar güçlü durduğunu hatırlatıyoruz. Şimdi okulu bitirmek için tek bir dersi kaldı ve bir de tamamlaması gereken tezi var. Çoğu bitti azı kaldı. Önümüzdeki yıl iki dönem devamlı okulda olmayacak yani. Bir süre İstanbul'da. O arada inşallah uygun bir zamanda karar vereceğiz, doktora danışacağız, sağlığına kavuşacak. Ondan sonra yoluna devam edecek. Dediğim gibi hepsinin yolu açık olsun. Bizler de sevgiyle desteklemeye devam edelim.





    

    

6 Temmuz 2019 Cumartesi

D&R MAĞAZALARI / CAN YAYINLARI KAMPANYASI ALIŞVERİŞİM...

    Okuma meraklıları bugünlerde D&R mağazalarının 7 liralık Can Yayınları kampanyasından bahsedip kitaplarını paylaşıyorlar. Ben de 3 mağazadan satın aldığım 8 kitaptan bahsedeyim mi? Zira böylesi paylaşımlar faydalı oluyor, fikir veriyor. 


    ISABEL ALLENDE - YÜREĞİMDEKİ ÜLKEM
    Romanlarının çok sevildiğini bilmeme rağmen, hiç İsabel Allende okuma fırsatı bulamadım desem? Nedense kendisine sıra gelmedi. Bu kitap onu tanımak yolunda ilk adım olacak diye düşünüyorum. Çünkü bu, yazara ait bir anı kitabı ve arka kapakta yazdığına göre romanlarının ilk tohumlarının nerede filizlendiğini, yazarlık serüveninin nasıl başlayıp geliştiğini anlatıyor. Güzel!

    NICCOLO AMMANITI - EĞLENCE BAŞLASIN
    Daha önceki yazılarımda İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim Loro'da Berlusconi'nin bu yazardan bahsettiğine, Ammaniti'nin romanlarının yönetmenlerin ilgisini fazlaca çektiğine, yazarın "Sen ve Ben" isimli romanını okuduğuma ve diğer romanlarını da okuyabileceğime değinmiştim. O yüzden Eğlence Başlasın'ı görünce alıverdim.

    JOHN BADHAM/CRAIG MODDERNO - ARTİSTLİK YAPMA
    Sinema dünyası her zaman ilgimi çekmiştir. Sadece izlemeyi değil, çekimlerin arka planını, filmlere dair hikâyeleri de severim. Bu kitap yönetmenlerle oyuncular arasındaki yaratıcı mücadeleleri anlatıyor. Yazarları yönetmen ve yapımcı olduğu için ilk ağızdan dinlemek keyifli olacaktır diye düşünüyorum. Bilindik yönetmen ve oyuncularla yapılan röportajlarla beslenmiş ilgi çekici bir çalışma. Oğlum da sinema okuduğu için, halihazırda bir film setinde çalışmakta olduğu için  kitabı okuma konusunda ayrıca heveslendim. Okuyunca ona anlatacaklarım olacak, sohbetlerimiz şenlenecek :)



    MURAT GÜLSOY - ÖYLE GÜZEL BİR YER Kİ
    Murat Gülsoy muhakkak okuduğum bir yazar. Bu romanı ilk çıktığı sene kitap fuarından almıştım, parasını ödeyip tezgâhta unutup gitmiştim :) Eve gelince fark ettiğim zaman çok üzülmüştüm tabii. Bu şekilde okumak kısmet olacakmış.

    YORGO SEFERİS - BİR ŞAİRİN GÜNLÜĞÜ
    İzmirli Yunan şairi tanırız. Kimi zaman ondan dizeler paylaşırız, sıkça paylaşıldığını görürüz. 1945-1951 yılları arasında tutmuş olduğu notlardan oluşuyor bu kitap. Okuyacağım için mutluyum.

    EMİNE UŞAKLIGİL - ŞİMDİLİK BU KADAR
    Çifte biyografi. Gazeteci Emine Uşaklıgil ve oyuncu Serra Yılmaz, dostlukları olan bu iki kadın, hayatlarını anlatıyorlar. Biyografilere meraklıyım, seveceğime eminim.



    HENDRIK GROEN - 83 1/4 YAŞINDAKİ HENDRIK GROEN'İN GİZLİ GÜNCESİ
    Bir yerlerden kulağıma çalınmış bir kitap. Görünce kayıtsız kalamadım. Yaşlılığa üzücü değil, eğlenceli bir bakış açısıyla yaklaştığı söylendiği için ilgimi çekti. Umarım pişman olmam:)

    DOĞU YÜCEL - KİMDİR BU MİTAT KARAMAN?
    Doğu Yücel'i kitap fuarında birkaç yazarın katıldığı bir panelde dinlemiştim. Daha önce bahsettiğim İlk Sayfası isimli podcast serisinde de konuklardan biri yine kendisiydi. Hâttâ orada Mitat Karaman'dan bahsetmişti. Bazen Twitter'da da rastlıyorum Doğu Yücel'e. Böyle sık karşıma çıkınca bir romanını denemek istedim. Mitat Karaman bir anti-kahraman. Yeni nesil polisiye diyor arka kapakta. Bakalım sevecek miyim?

    İşte böyle. Herkesin zevki farklıdır ama bence güzel kitaplar aldım. AVM ve D&R işi oldu fakat kampanyaya kayıtsız kalmak da imkânsızdı. Zorlu, Marmara Park ve Aqua Florya mağazalarından yaptım alışverişleri. Bazı kitaplar ortak oluyor tabii ama her kitabı her mağazada bulamayabiliyorsun. Alışverişe çıkacaklar için küçük bir anımsatma olsun. Ben artık alışverişi burada kesmek istiyorum:) Önce okunacaklarımı tamamlayayım devamı gelecektir nasıl olsa. 
Bu devirde kampanyalar bitmez!