30 Haziran 2015 Salı

TEOMAN ŞARKILARI

Yemin ederim o adam Teoman :)))

    Geçtiğimiz pazar günü Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde Teoman konserindeydik. Biletleri aldığım günden itibaren heyecanla bekledim bu konseri. 
Çünkü ben Teoman'ın şarkılarını çok seviyorum. Kendisi hakkında pek bilgim yok, ilgilenmedim açıkçası. Fakat şarkılarının ben de yarattığı imaj onun huzursuz bir ruha sahip olduğu yönünde. Hani bazı insanlar farklı bir zekayla gelirler dünyaya, çevrelerinde aynı ayarda insan bulmaları ve dertleşmeleri zor olur, hayatı ve dünyayı anlamlandırma gayretiyle geçer ömürleri, kendi kendilerine düşünür dururlar, başkalarına değil de yalnızca kendilerine zararı olan uyum sorunu yaşarlar, huzursuzdurlar... İşte Teoman'ın şarkılarını dinlerken böyle bir insanla karşı karşıyaymışım gibi hissediyorum. Ve seviyorum böylesi fazlaca akıldan dolayı huzursuz olan insanları. En fenası hem aptal hem huzursuz olmak:) Yani Teoman'ın yalnızlık, anlayamamak, anlaşılamamak, boş veriş yüklü şarkılarını seviyorum. 
    Aşk şarkılarını da seviyorum. Arka arkaya dizilmiş boş sözlerden oluşmuyorlar çünkü. Hepsi bir hikaye anlatıyor. İlk aklıma gelenler mesela... Aşk Kırıntıları, O, 
İki Yabancı, Papatya... Her birini dinlerken hüzünlü bir öykü okuyormuş gibi hissediyorum. İki Yabancı'da erkek "Yazdan kalma bir günden, ya da Çölde Çay filminden, bir sahne var aklımda" diyerek başlıyor ve anlatıyor, arkasından kadın "Yazdan kalma bir günden, ya da Çölde Çay filminden, benim de sahneler aklımda, seninkilerden farklı ama" diyerek devam ediyor ya... Ba-yı-lı-yo-rum. Kadın ve erkek kişisinin ilişkilere -ya da sorunlara- nasıl farklı bakabildiklerini şahane anlatıyor diye düşünüyorum. Diğer bir şarkıda erkek "Yokla ceplerini aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz" diyor da, kadın "Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta" diye posta koyuyor ya hani, işte ona da bitiyorum:) Barış Manço'nun Kol Düğmeleri'ni, Bora Ayanoğlu'nun O Yaz'ını ve Tanju Okan'ın Kadınım isimli şarkılarını çok ama çok severim. Teoman bu klasikleri de seslendirdiği için ayrıca kalbimi fethediyor. 
    Konser de şahaneydi. Sadece yeni albümünden okumadı Teoman. Gemiler, Renkli Rüyalar Oteli, İstanbul'da Sonbahar, Aşk Kırıntıları, Bana Öyle Bakma, Bugün, Fahişe, Çoban Yıldızı, Sevdim Seni Bir Kere, Güzel Bir Gün, Senden Önce Senden Sonra gibi eski şarkıları da söyledi. Konserin güzel geçmesinde orkestranın payı yadsınamaz. Çok iyilerdi. Çok iyi şarkılar dinledim, bir çoğu eksik kaldı. Yine olsun yine giderim:) "Ama canlı performansı iyi değil, aslında hiç de karizmatik değil, bir ara yetmez ama evetçiydi" gibi eleştirileri duymak istemiyorum, Teoman şarkıları bana iyi geliyor:)))) Diyorum ve aşırı sevdiğim "O" şarkısıyla sözü bağlıyorum. 










26 Haziran 2015 Cuma

HİERAPOLİS'TE BEN...

    Zamanın birinde, çirkinliğinden bıkmış olan çoban kızı, canına kıymak için kendini Çökelez Dağı'ndan aşağılara bırakır. Efsane bu ya... Ölmez... Pamukkale'nin şifalı sularında bulur kendini. Sonrası mutlu haber... Bembeyaz travertenlerin mavi sularından güzeller güzeli bir kız olarak çıkar. Bugün de güzelleşeceklerine inanan yerli ve yabancı turistler, kalsiyum karbonat açısından zengin suları yüzlerine sürerek dolaşırlar Pamukkale'nin şifalı travertenlerinde. Seneler önce, Roma İmparatorluğu'nun her bir bölgesinden zenginleri, komutanları, sanatçıları, filozofları Altın Kent Hierapolis'e getiren de bu şifalı sular değil midir zaten? Aynı zamanda yine bu sulardır tekstil konusunda Roma İmparatorluğu'nun en önemli merkezlerinden biri olan 
Lykos Vadisi'nde (Bugünkü Denizli) üretilen kumaşların renklerini kaliteli ve kalıcı yapan. Asalet simgesi mor kumaşlar burada boyanır, buradan dağılır imparatorluğun dört bir yanına. 
    Pamukkale'de, yüzeye çıkan yeraltı sularının içindeki kalsiyumun çökmesiyle oluşan travertenleri gezdikten ve doğanın muhteşemliğine bir kez daha saygılar sunduktan sonra antik Hierapolis kentinde bulursun kendini. O Hierapolis ki geçmiş zamanın ruhunu bana en çok hissettirmiş olan kenttir. Aslında nerede ve hangi tarihte olduğumu unutarak sokaklarında gezdiğim kenttir. Hierapolis'te  ben bir dokuma tüccarıydım anıtsal Domitian kapısından şehre girip, Frontinus caddesinde tanıdıklarla selamlaşarak yürüyüp Agora'ya giden; Hierapolis'te ben Roma'nın asil ailelerinden birinin kızıydım muhteşem kabartmalarla süslü sahnesine hayran olduğum amfi tiyatroda gösteriler izleyen; Hierapolis'te ben bir kahindim, Plutonium'da yer altından sızan gazın etkisiyle esrikleşmiş gelecekten haberler veren; Hierapolis'te ben Kleopatra'ydım antik havuzun sularında keyif eden; Hierapolis'te ben saygı duyulan bir bilgeydim, zeytin ağaçlarının altında öğrencileriyle sohbet eden; kutsal Hierapolis'te ölmek ayrıcalıktı o zamanlar, ben uzun yollar aşıp buraya gelmiş bir yaşlıydım, Nekropol'de mezarının hazırlıklarıyla uğraşan; ama en güzeli, Hierapolis'te ben bir çocuktum, ılık bir akşamüstü saçlarını Ege rüzgarına vermiş, gelincikler arasında koşturan...
    Pek çok antik kent gezdim ancak Hierapolis özel duygular yaşadığım özel bir yer oldu benim için. Anlatması zor. Öyle ki bu yazıyı kaleme alırken bile orada hissettim kendimi. O yüzden bu sefer kitabi bilgilere yer vermek istemiyorum. Biraz yazı, biraz fotoğraf tercüman olsun hislerime...
Hierapolis'in kurucusu, Pergamon Kralı II.Eumenes (M.Ö 2.yy başları)

Frontinus Caddesi





Domitian Kapısı

Sahne bölümü frizlerindeki mitolojik konulu kabartmalarla önem kazana amfi tiyatro. Restorasyon yeni tamamlanmış.



Kleopatra'nın da yıkandığı söylenen antik havuz. Bir deprem sonrası ortaya çıkmış. Sütunlar da depremin izleri... 





Plutonium. Yeraltından sızan zehirli gazların kaynağı. Din adamları halkı etkilemek için çok kullanmış. Yunanistan'daki Delfi Tapınağı'nda olduğu gibi.




 
Hierapolis'te ben mutlu... :)



Hamiş: Hierapolis antik kenti şimdiki haliyle bile oldukça etkileyici ve turistlerin ilgisini çeken bir yer. Şehir bir de tamamen ayağa kaldırılsa muhteşem bir görüntü ortaya çıkacak. Antik tiyatro, eski Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay'ın özel çabasıyla restore edilmiş. İyi de olmuş. Sahne bölümündeki frizleriyle önemli bir tiyatro burası. Hierapolis'te kazılar devam ediyor. Yarı İtalyanlar, yarı Türkler tarafından, biraz da tartışmalı şekilde. İtalyanların işi yavaştan aldığı, senede iddia ediliyor. Geç olsun, güç olmasın, temiz olsun, temennim Hierapolis ayağa kalksın.


                        Hafta Sonunda Denizli






22 Haziran 2015 Pazartesi

GRAYSON PERRY / KÜÇÜK FARKLILIKLAR

    Bugünlerde Pera Müzesi'nde oldukça renkli ve sıra dışı bir sergi var. 
Grayson Perry / Küçük Farklılıklar... 
British Council işbirliğiyle hazırlanmış. 
    
    Britanya'nın en önemli çağdaş sanatçılarından biri olan Grayson Perry, çok yönlü çalışmalarıyla tanınıyor. Aslen seramik sanatçısı olmasına rağmen baskı, çizim, nakış, tekstil alanlarında da eserleri var. Aynı zamanda televizyon programları ve radyo şovları da sunan popüler bir sanatçı. Başarısı, 2003 yılında Britanya'nın çağdaş sanat alanındaki en prestijli ödülü olan Turner Ödülü'yle ve 2013 yılında Kraliyet nişanıyla taçlandırılmış.
    Pera Müzesi'ndeki sergide Perry'nin seramik, tekstil ve kağıt üzerindeki işleri yer alıyor. Girift yazı ve şekillerle bezenmiş rengarenk vazolar, biblolar, haritalar, baskılar ve halılarda günümüz dünyasını her yönüyle (Seks, politika, din, insan ilişkileri, büyük şirketler vs.) izlemek mümkün. Çizgi roman okumanın keyfine benzer bir keyifle takip ettim eserleri ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için dikkat kesildim. Şöyle demiş Grayson Perry: "Ben her zaman, zengin, yoğun bir tür iş elde etmeye çalışmışımdır. Zarafet sufleleri yapmam. Benim eserim yavaş ve zahmetlidir ve insanların eserdeki iş gücünü hissetmesini istiyorum. Bir eseri yapmak için günlerce çalışmanın önemli olduğunu ve genellikle küçümsendiğini düşünüyorum".

    Özellikle sergiye adını veren "Küçük Farklılıkların Kibri" halı serisi muhteşem. 
6 büyük boy duvar halısından oluşan bu seri, hayali bir karakter olan Tim Rakewell'in doğumundan ölümüne dek hayatını anlatıyor. Perry bu çalışmasında William Hogarth'ın 1730'lara ait "Bir Hovardanın Seyri" isimli gravür serisinden esinlenmiş. Hogarth'ın eserinde cimri babasından miras kalan parayı hovarda zevklere kurban ederek parasız ve düşkün bir şekilde akıl hastanesinde yaşamını yitiren 
Tom Rakewell'in hayatı anlatılırken, Perry'nin eserinde ise günümüz İngiltere'sinden Tim Rakewell'in doğumu, sınıf atlaması, yükselişi ve sonunda son model Ferrari'siyle yaptığı kaza sonucu ölümü anlatılıyor. Tabii modern Britanya'nın yaşam tarzına yönelik müthiş gözlemler ve ayrıntılarla birlikte... Halıların karşısında dizilip dakikalarca inceleyen ziyaretçiler her seferinde farklı bir ayrıntıyı yakalayıp sohbete dalıyorlar ki bence sanat bu şekilde beyin jimnastiği yapmayı ve iletişime geçmeyi tetiklemeli. 

    Sanatın tarih içerisindeki seyrine ilgi duyanlar Küçük Farklılıkların Kibri serisinin aynı zamanda Rönesans sanatı duvar halıları ve dini resimlerine de göndermede bulunduğunu anlayacaklardır. Her bir kompozisyon klasik bir ressamın eserlerinden birinin modern versiyonu niteliğinde. Daha pek çok ayrıntı yine Rönesans resim geleneğini hatırlatmakta. Eserleri günümüze ait modern bir çalışma olarak izlerken, birden klasik dönem resimlerini anımsayarak hafızayı tazelemek mümkün. Ve keyifli... Perry, eskinin geleneğiyle günümüz dünyasını enteresan bir şekilde harmanlamış. 
    Kısacası ben bu sergiye bayıldım. Grayson Perry zaten oldukça ilginç ve izlemeye değer bir sanatçı. Sergide ayrıca halı serisinin tasarlanmasına neden olan belgeselin gösterimi de var ve Perry'yi tanıtmak açısından seyredilesi bir çalışma. 

    Bahsetmek istediğim çok şey var aslında ama en iyisi yerinde görmek:) 26 Temmuz tarihine kadar İstanbul'da olacak bu sergiyi henüz duymamış veya ziyaret etmek için zaman ayıramamış olanların kaçırmamasını tavsiye ederim. Sıcak bir yaz gününde serin müze salonlarında gözünü ve ruhunu okşayan sanat eserleriyle buluşmak gibisi yok. Ankara'da yaşayan dostlar da üzülmesin, "Küçük Farklılıklar" 10 Eylül-8 Kasım tarihleri arasında CerModern'de olacak. Yine küçük bir hatırlatma, Pera Müzesi çarşamba günleri öğrencilere ücretsiz. Cuma akşamları ise 18.00-22.00 saatleri arasında yine ücretsiz olarak gezilebiliyor. Ayrıca British Council'in internet sayfasından Grayson Perry ve bu sergi hakkında ayrıntılı bilgi alabilir, online yarışmaya katılarak hediyeler ve sergi bileti kazanabilirsiniz. Sizi hemen yönlendireyim:) britishcouncil.org.tr



*www.britishcuncil.org.tr
  







19 Haziran 2015 Cuma

BUGÜNLERDE...

   Selamlar! Ben geldim! Takipçi arkadaşlarım bilirler, bu sene bir devlet ortaokulunda ücretli öğretmenlik yaptım. Güzel ama yorucu bir öğretim yılı oldu benim için. Sosyoekonomik ve kültürel açıdan zor bir bölgede yer alan okulumda 1000'e yakın çocuğun Görsel Sanatlar öğretmeni oldum. Okulun mevcudunun fazlalığı bedenen ve kafa açısından yordu tabii ki ama en çok ruhen ve vicdanen yorulduğumu hissettim. Maddi, manevi zor şartlarda yaşayan çocukların sıkıntısına tanık oldum. Üzüldüm. Kolay açılabildikleri öğretmenlerindendim, bazen onlar anlattı, bazen de görünen köy kılavuz istemez misali her şey ortadaydı. Çokça sinirlendim. Ailelerin ilgisizliğine sinirlendim. Çocuklar geleceğimizdir! Bu kesin! Ne yazık ki geleceğimize yönelik ümitlerimi tükettiğim çok oldu. Tabii ki bilincindeyim ancak ailenin ve çevrenin çocuk için önemini bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha anladım. 
    Okul idaresiyle ve diğer öğretmen arkadaşlarla uyum içinde, sorunsuz çalıştık. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki -az sayıdaki istisnalar hariç- genç öğretmenler çocuklar için ellerinden geleni, imkanları dahilinde yapmak konusunda hevesliler. 
Dilerim ki Allah yardımcıları olsun ve şevklerini kıracak olaylarla karşılaşmasınlar. 
Okul idaresi, eğer kadrolu öğretmen atanmazsa önümüzdeki sene beni yine çağırmak istediğini söyledi. (Ne yazık ki ülkemizde "Ücretli öğretmenler" diye bir gerçek var). Ben şu an kararsızım. Çünkü Orhun önümüzdeki yıl üniversite sınavına hazırlanacağı için ona tam destek vermek düşüncesindeyim. Bakalım...
    Yani... Demem o ki... Harala gürele, güle ağlaya koca bir kışı geride bıraktım, tatile girdim. Şimdi blog sayfama daha fazla zaman ayırmak düşüncesindeyim. Ayrıca ihmal ettiğim uğraşlarıma geri dönmek ve inşallah bol bol gezmek, arkadaşlarımla takılmak istiyorum. Hatta tatile gireli henüz bir hafta oldu ama bu süre içerisine iki günlük bir Büyükada gezisi, bir sergi, iki güzel müze ve iki kitap sığdırdım bile. Kafamı boşaltmaya ihtiyacım vardı, acele ettim. Her zaman bu kadar hızlı olamam tabii ama elimden geleni ardıma koymamayı düşünüyorum hayırlısıyla:) Tabii ki Adalar'ın, müzelerin yazısı gelecek. Ha unutuyordum, bir de genel seçimde ilk kez sandık görevi yapmış olduğum gerçeği var, kayda değer bir olay olmadı ama onu da yazacağım:) Dediğim gibi buralara daha sık uğramayı düşünüyorum. 
    Anlatacak şey çok da... Şimdilik bu kadar olsun! Herkese iyi bir yaz, huzurlu bir Ramazan ayı diliyorum. 



12 Haziran 2015 Cuma

BUTİK KİTABEVLERİ NEDEN KAPANIR?

   
    Butik kitabevi olan The Corner Book Cafe kapanmış. Çok anlamlı bir kapanış açıklaması yapmışlar. Küçük ama sıcak kitabevlerinin neden tutunamadığıyla ilgili önemli bir yazı bence. Hak vermemek elde değil. Ayrıntıları okumak isterseniz: Burada.





28 Mayıs 2015 Perşembe

HAFTA SONUNDA DENİZLİ...

    Mayıs ayının başında Denizli'ye küçük bir seyahat gerçekleştirdik. Amacımız Pamukkale travertenlerini ve Hierapolis antik kentini görmekti. Gördük, geldik. 
Nasıl keyif veren; gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu, kafamızı dinlendiren; bütün kışın yorgunluğunu unutturan bir seyahat oldu anlatamam. Pamukkale'nin doğası, Hierapolis'in zaman ve mekan kavramını yok edip bambaşka devirlere sürükleyen sihirli havası, Denizli'nin modern şehircilik anlayışı, sıcak insanları, unutulmayacak anılar yaşattılar bize. Ve ben bu geziyi satırlara dökmekte geç kaldım aslında. Şimdi tam mevsimi, belki küçük seyahat planları yapanlar vardır. Denizli gezimiz fikir versin isterim. Daha önce görmediyseniz, Denizli'yi, Pamukkale'yi muhakkak ziyaret etmelisiniz.

    1 Mayıs tatiline denk gelen cuma günü, THY'nin 07.00 uçağıyla, yaklaşık 1 saat süren bir yolculuk sonrasında ulaştık Denizli Çardak Havalimanı'na. Şehre giden servise bindik (Baytur). 40 dakika süren bir yolculuktan sonra Pamukkale'ye gidecek olanlar başka bir servise aktarıldı. Denizli merkez otogarına gidenler yollarına devam ettiler.* Biz de 15-20 dk. sonra Pamukkale'ye ulaştık. Pamukkale'ye girdiğimizde Booking'den ayarlamış olduğum otelimizi görünce hemen önünde iniverdik. ** Çok erken geldiğimiz halde, personelin ilgisi sayesinde otele erken giriş yapabildik. Evden sabaha karşı çıkmıştık ve her erken yolculuğumuzda olduğu gibi ben hiç uyumadan bir şehirden başka bir şehre geçmiştim. Henüz gezi havasında olmadığım için birkaç saat dinlenmeye karar verdik. Tatlı rüyalara dalmadan önce odamızın balkonuna çıkınca gördüğüm sıcak hava balonları pek bir mutlu etti beni:) İçindekilerle karşılıklı bir el sallama ve günaydınlaşma durumu yaşadık.


    Öğleden sonra Denizli şehir merkezine gitmeye karar verdik. Ertesi gün Hierapolis ve travertenlere dolu dolu bir gün ayırmış oluruz diye düşündük. Zaten hava da kapalıydı ve çok acıkmıştık. Daha önce Vedat Milör'ün programında gördüğümüz Kocabaylar'a gidip Denizli kebabı da denen kuzu tandırı denemek istedik. Tabii o saate kadar kaldıysa... Otelin yakınındaki yoldan bindiğimiz minibüsle Denizli'ye ulaştık. Minibüste çok sayıda yabancı turist vardı. Bir de sıra sıra dizili köylerden binip şehir merkezine gitmekte olan yerli yolcular... Denizli otogarına ulaştığımızda oldukça modern ve temiz bir yapı olduğunu gördük. İstanbul otogarı bu konularda yanından bile geçemez.

    Kısa bir yürüyüşten sonra Bayramyeri denen bölgeye geldik. Burası tarihi çarşısıyla, ulu camisiyle, kalabalığıyla şehrin eski kent merkezi olduğunu belli etmekte. 

   Meşhur Denizli kebabını yapan lokantalar meydana açılan ara sokaklarda sıralanmış. Saat 15.30 civarı. Bir de baktık ki kebapçılar bomboş, çalışanlar toparlanıyorlar. Lokanta sahipleri dükkan önlerine attıkları taburelerde oturmuş, sohbete koyulmuşlar. Anlaşılan biz kebabı bugün yiyemeyeceğiz derken, ara sokaklardan birinde, tarihi bir çınarın altında Kocabaylar Kebap Salonu'nu görüyoruz. Vedat Milör'ün programında ve internette araştırırken gördüğüm Hüsamettin Usta karşılıyor bizi. Tabii ki tandır kalmamış. Ama bu sohbet etmeye engel değil. Hüsamettin Usta nereden geldiğimizi soruyor, laflıyoruz. "Yarın erken gelin size güzel bir tandır yedireyim" diyor. Çaresiz ayrılıyoruz oradan. Şimdi hemen burada bir parantez açıp, ısrarla bir sonraki gün (Pamukkale'yi gezmeye başlamadan hemen önce) gelip yediğimiz kuzu tandırı ve Kocabaylar Kebap Salonu'nu anlatmak istiyorum. Çünkü her gezimi yazarken tekrar yaşayıp kendimi kaptırdığım için yine ayrıntılara fazlaca girdiğimi fark ettim. Bu yüzden bu gezi yazısını ikiye böleceğim. Bir sonraki yazı travertenler ve Hierapolis hakkında olacak. Denizli bölümü ise bu yazıda toparlanacak.

    Kocabaylar Kebap Salonu'nda ısrar etmemin sebebi Denizli'nin en eski lokantası olması ve sıklıkla tavsiye edilmesi. Mehmet Yaşin ve Vedat Milör'den tam puan almış olması da cabası. Ben Vedat Milör'ün programını seyrettim. Tandırı ve kelleyi kendine has üslubuyla bayıla bayıla yedi ve her kategoride 5 yıldız verdi. Lokantanın duvarlarında her iki gurmenin Hüsamettin Usta'yla birlikte çekilmiş fotoğrafları yer alıyor elbette.

   Burası ufak bir lokanta. Söylememe gerek yok, müşterilerin biri giriyor biri çıkıyor. Biz gittiğimizde yer vardı neyse ki. Hüsamettin Usta hemen tanıdı bizi. "Ne yersin, ne içersin?" demeden iki kişilik kuzu tandırı hazırlamaya başladı. Sadece "Pideleri yağlıyem mi?" diye sordu. Biz karar verene kadar "Kalsın, kendi yağı yeter size" dedi:) "Bu da benden" diyerek biraz kaburga ekledi. Adamın tarzı bu. Gelenlere bakıyor, ona göre et kesiyor. Yine bizim gibi yerli turist olan 4 kişilik bir grubun kadınları önce bir afalladılar sormadan getirdiği için. Usta "Burada tandır yenir" dedi. Baktı ses yok, "İsterseniz tavuk döner vereyim" dedi ama bunu söylerken sesinde "Siz ne anlarsınız?" der gibi tını yok değildi:). Kadınlar bir de çatal istediklerinde "Çatal yok, çatalla yenmez" dedi. Onlar da araştırmadan gelmişler herhalde, çatal isteme gafletinde bulundular:) Burada kesinlikle çatal, bıçak verilmiyor. Diğer tandırcılarda da aynıymış sanırım. Elinle yiyeceksin. Biz de öyle yaptık. Herkes aynı şekilde yediği için çekinmeye, sıkılmaya gerek yoktu ve aslında eğlenceli oldu:) 


    Kocabaylar'da yediğimiz kuzu tandır enfesti. Özelliği, etin odun fırınında saatlerce yavaş yavaş pişmesi. Sonuç yumuşacık, doğal, sağlıklı bir kebap... Bazılarına yağlı ve ağır geldiğini duydum ama bence hafifti. Ki gerçekten etle arası iyi olmayan biri olarak söylüyorum bunu. Yemeğin yanında salatayı, soğanı, kurutulmuş biberi ve sonunda da helvayı ikram olarak getirdiler. İçeceklerle birlikte toplam 60 lira hesap geldi. Tıka basa doymuş olarak, mutlu bir şekilde veda ettik Hüsamettin Usta'ya. Az önce anlattığım müşteriler de, az buçuk azar işitmiş olabilirler ama gayet memnun ayrıldılar:) Dediğim gibi farklı samimiliği olan, doğal, enteresan bir adamdı ustamız.
    Denizli'de gezdiğimiz ilk gün istediğimiz yerde yiyemeyince -ne yaparsın ki gerçekten açız- gözüme temiz görünen bir pideciye girdik. Kadın müşteriler çoğunlukta olduğu için güvendim. Seçimimde yanılmamışım, çok lezzetti pideler yedik. Denizli'nin eski bir markası olduğunu öğrendiğimiz meşhur Zafer gazozundan içtik. Çok lezzetliydi ve şimdinin değil ama çocukluğumun Çamlıca gazozunu hatırlatan bir tadı vardı. 
Hesap 20 lira gelince çok şaşırdık. İstanbul'la kıyaslayınca ucuz geldi tabii. Denizli'de tandırcıların yanı sıra bir de pideci dükkanları ve kokoreççiler oldukça fazla.

    Yemek işini halledip enerjiyi topladıktan sonra, saat 17.00'de kapanacak olan 
Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi'ne doğru yürüyüşe geçtik. Neyse ki yetiştik. Birçok ilimizde olduğu gibi Denizli'de de Atatürk'ün ziyaretinde kaldığı ev bugün müze olarak hizmet vermekte. Burada hem Atatürk'ün kaldığı oda, ziyareti sırasında çekilen fotoğraflar, o güne ait gazete haberleri, milli mücadele yıllarına ait materyaller; hem de Denizli ve çevresine ait yerel eşya ve giysiler sergilenmekte.

    Büyük önder, 4 Şubat 1931 tarihinde "Büyük Ege Gezisi" kapsamında Denizli'yi ziyaret etmiş. Bu odada konaklamış.



    
    Denizli, İzmir'in Yunan işgaline ilk karşı çıkan, ilk direnişe geçen şehirlerimizden biri. İzmir'in işgal edildiği 15 Mayıs 1919 günü, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Bayramyeri'nde toplanan halka bu sancağın altında
    "...Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan'a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanımızın vasıtasıdır. Yunan'ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir'de şu birkaç saat içinde irtikap eden cinayetler gösteriyor.
    ... Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir.
    ...Korkmayınız! Meyus olmayınız! Bu liva-i Hamd altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız!" sözleriyle seslenerek milli mücadele ateşini yakan isim olmuş.

    
    Ege yöresine ait cepkenler ve gümüş takılar da Etnografya Müzesi'nde en çok ilgi çeken objelerdendi.

    
    Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi'ne giriş ücretsiz. Oldukça merkezi bir konumda yer alıyor. Yerini sorduğumuz kişiler bize rahatlıkla tarif ettiler ki bu her şehirde rastlayamadığımız bir durum.

    
    Etnografya Müzesi'nden çıktığımızda yağmurun başlamış olduğunu gördük. Rüzgarla birlikte yağıyor. Kısa sürede diner diye umursamadık önce ama baktık olacak gibi değil, geniş caddelerden birinde, tamamen rastgele gezerken gördüğümüz bir kafede kahve molasına karar verdik. Şöyle bir durum var ki hemen hemen her gezimde yağmura yakalandım ben. Eşimle ya da oğlumla, veya hep beraber tatile gittiğimizde... Aynı şekilde annemle ya da arkadaşlarımla seyahate çıktığımda... Yurt içi, yurt dışı fark etmez, yaz ya da bahar oluşu da fark etmez, ama saatlik ama birkaç gün süren yağmurlara yakalandım muhakkak. Örneğin Temmuz ayında biz Büyükada'dayken dolu yağdığını gayet net hatırlıyorum:) Hırvatistan'ı boydan boya kat edip, denize pek girmeyerek şehir şehir gezdiğimiz bir tatilde, "Burada da artık denize girelim" diyerek Trogir'de konaklamıştık ve 3 gün boyunca yağmur yağmıştı. O kadar sinirlenmiştim ki yağmur falan dinlemeyip yine de denize girmiştim:) Ama artık sinirlenmiyorum. "Berekettir" diye karşılayıp anın tadını çıkarabilme olgunluğuna eriştim sanırım. Artık gezilerimde hiçbir şey için kasılmaya müsaade etmiyorum. Örneğin çılgınlar gibi müze müze gezip, yanımdakileri de bazen zorla sürükleyip, gezemediklerime kahredip ağlamıyorum. Ki yapıyordum bunu:) Göremediklerimde aklım kalıyordu ve çok üzülüyordum. Hala üzülüyorum aslında ama bu işin sonu yok, kısıtlı zamanda illa ki bir şeyler kalacak. Mümkün olduğu kadar tarihi, turistik yer görüp, gerisini akışa bırakıyorum. Yemeği, oteli, toplu taşıma araçlarının saatini kaçırma vb. durumları da önemli bir şey yoksa takmıyorum. (El-Hamra Sarayı'nda az kalsın yanacak olacak biletimiz hariç:))) Yağmur yağacaksa yağar, güneş açacaksa açar... Yapacak bir şey yok. İşte bu duygularla Denizli'de yağmurun dinmesini beklerken, güzel bir kafede güzel bir kahve içtik, sohbet ettik, caddeden gelip geçenleri seyrettik.

   İstanbul'a hayran ama İstanbul'u henüz görmemiş olan genç garson arkadaşla sohbet ettik. İstanbul'a taşınmak istiyormuş. "Denizli'nin nesi var?" dedik. Temiz, modern bir şehir. Refah düzeyi yüksek. Tekstil ihracatında bir numara. Diğer şehirlerimizle kıyasladığımızda işsizlik çok daha az gibi. Çünkü tekstil sektöründe çalışanlar var. Cam sanayisi var. Bilindik markaların mağazaları, restoranları dizili caddelerde. Buralarda çalışma imkanı var. İnsanlar modern görünümlü ve kibar. 
El ele gezen gençler, kafelerde sohbet eden kadın grupları var. Üniversitesi var. Okuma-yazma oranı Denizli'de %99'muş ki bu muazzam bir rakam. Okulların bahçelerinde Atatürk'ü Kocatepe'ye çıkarken gördüğümüz o güzel görüntünün heykelleri, maketleri, duvara boyanmış kocaman resimleri var. Bu çok dikkatimi çekti. Çok mutlu oldum. İstanbul'da okullarda görmekten uzaklaştığımız bir durum çünkü. Sonra tarım var. Çiftçi memnun mudur? İstediğini alıyor mudur? Bilemiyorum ama daha uçaktayken, Denizli'de ilk gördüğüm, kare kare bölünmüş, ekilmiş tarlaların çokluğu oldu. Hava alanından şehre giderken, Pamukkale-Denizli arasında gidip gelirken yanından geçtik o tarlaların. Tertemiz köylerin yanından geçtik. Traktörlerin üzerinde kadın-erkek yol alan insanlar gördük. Her yer yeşil, her tarafta kuş cıvıltısı... Araçlar var ama trafik yok. Bir yerden bir yere takılmadan gidip gelebilmenin keyfine vardık. Ruhum dinlendi, kafam dinlendi. İstanbul'un gürültüsünden sonra çok iyi geldi. Gel gör ki İstanbul her şeye rağmen benim gözbebeğim, doğduğum yer, doyduğum yer. Kaç nesildir ait olduğumuz yer. Ben bırakıp gitmem. Garson arkadaş, sen de şehrini bırakmasan? Gezmeye gelsen arada. Bak ne güzel bir yerde yaşıyorsun. 
Ben de senin şehrini gezmeye gelsem arada. İlla şart mı herkesin İstanbul'da yaşaması? Canım İstanbul daha ne kadar taşıyabilecek bu yükü? Bunları düşündüm, biraz da dillendirdim ama genç arkadaş oralı bile olmadı, çok istiyordu İstanbul'a yerleşmeyi. Ne diyelim? Hayırlısı olsun.

    Yağmur dindikten sonra, daha gitmeden fazlaca methini duyduğum Babadağlılar İş Hanı'nı görmek istedim. Ayrıca Etnografya Müzesi'nin yolunu sorduğumuz Denizlili bir esnaf arkadaş bize "Babadağlılar'a da uğrayın, alışveriş yapın, şehrimize para kazandırın" demişti:) Görmek lazım.

    Burası ta antik çağdan beri tekstil işiyle uğraşılan Denizli'nin alışveriş merkezlerinden biri. Çok katlı binada sarmal düzenlenmiş merdivenlere dizilmiş ev tekstil ürünleriyle, rengarenk dükkanlarıyla, meraklısı için adeta bir cennet:) Gezmesi keyifli. Yatak örtüleri, masa örtüleri, koltuk örtüleri ve tabii ki meşhur Denizli havluları, bornozları... Saatler harcanabilir burada. Şahsen ev eşyasında pek hevesim yoktur. Devamlı alan, devamlı değiştiren kadınlardan değilim. Kısacası pek alışveriş yapmadım. Denizli'ye gidince havlu almadan dönülemeyeceği için tercihimi havlulardan yana kullandım. Koltuk örtüleri aklımda kalsa da taşıması ayrı dert olduğu için, kısa bir tereddütten sonra yine vazgeçtim.

     Havlu işini de tamamladık. Peki meşhur cam horozu görmeden olur mu?:) Çınar Meydanı'ndaymış. Onu da bulduk. Malum, Denizli'nin güzel ötüşlü horozları meşhur. 2013 yılında şehir meydanlarından birine horoz heykeli konulmadan önce bir anket yapılmış ve halkın oylamasıyla bu heykelin camdan yapılmasına karar verilmiş. 
Cam horozun alt kısmına da travertenleri simgeleyen mavi-beyaz kaide eklenmiş. 

    Cam malzemenin seçilmesinin nedeni ise Denizli'de cam sanayisinin ve cam sanatının oldukça gelişmiş olması. Horoz heykeli de yine yerli ustalar tarafından yapılmış. Bu konuda şöyle hoş bir durum var ki her 2 senede bir, Mayıs ayının son haftasında Uluslararası Denizli Cam Bienali gerçekleştirilmekte. Bu sene de vardı, 
ne yazık ki denk gelemedik. Yoksa görmeyi çok isterdim. Cam sanatını çok severim.

    Günü bitirdik artık. Pamukkale'ye dönme zamanı. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Ara sıra alışveriş molası vererek otogara doğru yola koyulduk. İstanbul'da hafta içi vakitsizlikten alışverişe fırsat bulamıyoruz, hafta sonu ise mahkum bırakıldığımız AVM'ler o kadar kalabalık oluyor ki pek adım atasım gelmiyor. 
Denizli'de tatildeyiz, vaktimiz var. Ufak çaplı bir alışveriş gerçekleştiriyoruz rahat rahat. Sonrasında Pamukkale minibüsüne binip otelimize dönüyoruz.
    Eşyaları otele bıraktıktan sonra ara sokaklardan birinde tesadüfen görüp tercih ettiğimiz Kayaş Restoran'da yemek molası veriyoruz. (Lezzet, ortam ve fiyat açısından rahatlıkla tavsiye edebilirim). Sonrasında ışıklandırılmış travetenleri seyretmeye gidiyoruz. Pamukkale'de gündüzün kalabalığı azalmış. Natural Park'taki göletin kıyısında oturuyoruz. Göletin çevresindeki kafelerde oturanlar var, çimlere yayılmış sohbet eden gruplar var, göletin içinde deniz bisikleti sürenler var. Ortam sakin, gürültü patırtı yok. Karşımızda bembeyaz travertenler ve antik Hierapolis kenti... Anın tadını çıkarıyoruz.
Gecesi de etkileyici Pamukkale'nin. 
Şarj bitince gece fotoğrafı ancak bu kadar olabildi.

    Denizli ve Pamukkale'de geçirdiğimiz ilk keyifli günün yorgunluğunu atmak üzere otelimize dönmeden önce sıra sıra dizili hediyelik eşya dükkanlarına göz atıyoruz. Esnaf konuşkan. Bir parça da onlarla laflıyoruz. Zaten Denizli'de tanıştığımız herkes bence oldukça cana yakındı. Ha kaldığımız otelin doğma büyüme oralı olan resepsiyon görevlisi arkadaşa bakarsan, Denizli halkı eskiden daha düzgünmüş, ortam eskiden daha iyiymiş. Artık Türkiye'de halinden, çevresinden, yaşamından memnun insan bulmak zor olduğu için buna şaşırmamak lazım sanırım. Biz turist olarak Denizli gezimizden çok memnun kaldık. İnsanıyla, doğasıyla, tarihiyle gönlümüzü fethetti.
Öyle ki en kısa zamanda tekrar gitmenin planlarını yapmaktayız. 

      Şimdilik benden bu kadar. Yine kaptırdım gittim, farkındayım. Şu noktaya kadar sıkılmadan okuyan varsa teşekkürü bir borç bilirim:) Dediğim gibi Hierapolis antik kenti ve muhteşem travertenler bir sonraki yazıda olacak. Asıl göz ziyafeti işte o yazıda. Hierapolis'te buluşmak üzere...



   *Pamukkale'de White Heaven Hotel'de konakladık. Fiyat-fayda dengesi gayet yerinde olup tavsiye edebileceğim bir hotel olduğunu belirtmek isterim.
   **Çardak Havalimanı'ndan şehir merkezine Baytur'la ulaşım kişi başı 13 Lira. Eğer Pamukkale'ye gidecekseniz belli bir noktada aktarma yapılıyor ve kişi başı 13 Lira daha alıyorlar. Denizli otogarından Pamukkale'ye ulaşım ise minibüslerle yapılıyor. Ücreti kişi başı 3.5 Lira. Ulaşım konusunda Pamukkale otelleri de yardımcı oluyorlar. Otelden bana mail atılmış ama gitmeden önce görmedim. Uçak saatine göre ayarlanan shuttle servisler kişi başı 25 Lira alıyorlar. Dönüşte bu servisi kullandık. Önceden resepsiyona adınızı yazdırmanız gerekiyor. 
 
İlgili yazılar: İngiliz Turistten İnsanlık Dersi
                                   Hierapolis'te Ben
 
 

22 Mayıs 2015 Cuma

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız... 
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!



   Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.

   Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.  Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.



   Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.