29 Mart 2024 Cuma

TOKYO'DA TURİSTLER MUTLUDUR *

     Tokyo seyahatinin üzerinden birkaç ay geçti. Sıcağı sıcağına yazamadım fakat hâlâ tadı damağımda olduğuna göre aynı şevkle anlatılır. Tek sorun, sakura mevsiminde olduğumuz şu sıra yazıda sakuranın hiç geçmiyor olması:) Teknik detaylara fazla girmeyeceğim, yine kendimce anlatacağım haberiniz olsun. Bol gözlem, az teknik bilgi. Artık her şey internette var. Bence havaalanından şehir merkezine gitmek için ne yapılması gerektiği gibi konular seyahat yazıları içindeki pratikliğini kaybetti. Biz ilk kez gittiğimiz bir ülkede uçaktan inip pasaporttan geçince hemen bir turist danışmaya gidip ne yapacağımızı soruyoruz. Sonra bir iletişim bayiinden internet paketi satın alıyoruz. Seyahat boyunca interneti açıp gideceğin yeri yazınca ya da iyi bir restoran vs. arayınca çok fazla soru sormana gerek kalmıyor zaten. Gerisi kendini akışa bırakmak; gezmek, görmek, öğrenmek. 
   

  Yormayan, gülümseten, onca renkliliğine karşın kafa karıştırmayan, ziyaretçisini dingin hislerle uğurlayan bir şehir Tokyo. Orada yaşayanlar için durum daha farklı olabilir. Zira çoğumuzun bildiği gibi Japonya'da yaşayıp sosyal medyada epeyi faal olan Türkler var. Kusuruma bakmasınlar fakat bendeki izlenimleri, yurtdışında yaşayıp en çok şikâyet eden grup olmaları. Bilemem. Kendilerince haklıdırlar. Japonya onları yoruyor olabilir. Ben birkaç gün kalan bir turistim neticede. Deneyimlerim farklı olacaktır. Fakat keşke "Japonya'da toplu taşımada kimse yabancıların yanına oturmaz" dendiğini duymasaydım da tedirgin olmasaydım. Otobüse de trene de bindik, metroyu da kullandık, kimse yanımıza oturmamazlık etmedi. Bende nasıl yer ettiyse, bankta dinlenirken "Bakalım yanımıza oturacaklar mı?" diye özellikle dikkat ettim. Yabancılığımız yine sorun yaratmadı. "Metroda çıt çıkmaz, sen herkesin duyacağı şekilde sohbet edersen ters ters bakarlar, ayıplarlar" dendiğini de duymuştum. Metroya binerken bizimkileri uyardım hâttâ. Bir baktım ki normal şekilde konuşan konuşuyor, kimse de cık cıklamıyor. 

    Lafı uzattım, gelelim bizim beş günlük Tokyo maceramıza. Uçaktan iner inmez seni duvarlarda, bilboardlarda yer alan çizgi karakterlerin karşılaması gibi bir durum var ki bu daha ilk dakikada ne kadar farklı bir ülkede olduğunu göstermesi açısından ilginç. İster istemez bir gülümseme yayılıyor yüzüne ve birbirini "Oradakine bak! Şuradakine bak!" diye uyararak yürümek epeyi bir vaktini alıyor. Kimi böyle çocuksu tasarımları sevmez muhakkak. Ben severim. O yüzden Tokyo'nun renkli atmosferinde epeyi bir mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ulaşım kartı şu şekilde olan bir ülkeden bahsediyoruz. 

    Japonya'daki manga ve anime kültürünün bu kadar yaygın olması diğer insanlarda merak uyandıran bir konu. Ülkenin sanat tarihinde yüzyıllar önce yer edinmiş olan çizim kültürü, yıllar içinde zamanın ruhuna göre şekillense de gelenekselliğini korumuş. Zamanın ruhuna göre şekillenme halinde II.Dünya Savaşı'nın büyük rolü var. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombalar, teknolojinin insan bedeni üzerinde yaratabileceği değişimler açısından tabiidir ki en çok Japon halkını etkiledi. Yaptığım okumalar sonucunda kafamda şekillenene göre, teknoloji devi olmalarında ve çizgi kültürünü hayatın her alanına yaymalarında hem teknolojiyi yönlendirme çabası, hem acı gerçeklikten bir kaçış var. Doğal afetlere maruz kalmalarının yarattığı korkudan kaçış da söz konusu. Kimi zaman tüm endişelerini olanca ürkütücü haliyle mangalarda resmetmeleri; kimi zaman şirin ve mutlu, bu dünyadan olmayan  karakterler üretmeleri hep bu yüzden. Günümüzde durumun ticari bir sektör haline gelmesi, manga ve anime seven turistleri ülkeye çekmesi de işin bir başka yönü. II.Dünya Savaşı'ndan sonra askeri alana yatırımı kısıtlayan bir ülkenin, başlarına gelen olumsuzluklar nedeniyle sızlanmayıp, maddi-manevi enerjisini teknolojik ve endüstriyel gelişmeye yönlendirip bambaşka bir yükseliş yaşaması takdire şayan. Büyük saygı duyuyorum. 
Ha bu kaçışlar intihar konusuna yansıyor mudur? Bilemem. O da ayrı bir değerlendirme alanı. 

   Hâlâ havaalanından çıkamadım farkında mısınız? Fakat şöyle bir havaalanından çabucak çıkmak mümkün mü? :) 

   



    Tokyo'da konakladığımız hostel, Ueno bölgesindeydi. Hostel dediğime bakmayın. Otel ayarında, tertemiz bir hostel. Bize özel bir odada konaklama seçeneğimiz olduğu için seçtik. Üstelik Ueno bölgesi de oldukça merkezi. Bir kere şehrin önemli müzelerinden birkaçı orada, içinde geleneksel tapınakların bulunduğu kocaman Ueno Park orada, yemek ve alışveriş imkânı çok fazla. Ayrıca Shinjuku, Shibuya, Asakusa, Harajuku, Ginza gibi hareketli ve turistik bölgelere -toplu taşıma kullanmak zorunda olsan da- yakın mesafede. 

    Konaklama konusunda hangi mekân seçilirse seçilsin, Tokyo'da sorun yaşanacağını zannetmiyorum. Kısa süreli ve sadece Tokyo'yla sınırlı seyahatime dayanarak yorumladığımı tekrar belirtmek isterim ancak genelde de böyle olduğunu düşünüyorum ki Japonlar cidden temiz ve düzenli. Bu konuda oto-kontrolleri yüksek. Sokakta çöp kutusu yok ama yerlerde en ufak bir çöp de yok. "Yemekten önce temizle bakalım" der gibi, bir restorana, kafeye gittiğinde hemen koca koca ıslak havluları, mendilleri getiriyorlar. Hostelde resepsiyonda diş fırçaları görünür yerde bol bol istiflenmiş. Teknolojiyi kullanma dereceleriyle de ilgili olarak duşlarında, tuvaletlerinde bir çok kullanım seçeneği var. Tuvalet konusuna değinmek istemezdim ama Japonya söz konusu olunca bundan kaçış olmuyor sanırım. Evet, hep konuşulduğu gibi ısıtılan klozetler var. Ve otel olsun, avm olsun, her yerde böyle. Sıcak, soğuk, farklı yönlerde musluk seçenekleri derken klozet başında bir süre inceleme yapmak, turistler için oldukça doğal:) Kalabalık sokaklarda ara ara "Sigara izmaritlerini yere atmıyorsunuz değil mi?" gibi anonslar yapılıyor. Bu kimine fazla kuralcı hâttâ distopik görünebilir. Bence sıkıntı yok. Manipülasyonlarını seveyim, turistleri de tatlı tatlı kendilerine uyduruyorlar.

    Ben bu geziye çıkmadan önce fazla araştırma yapmadım. Özellikle küresel salgından sonra değişen psikolojimin etkisiyle olsa gerek, artık ilk kez göreceğim bir yere gitmeden çok az araştırıyorum ve gerisini akışa bırakıyorum. Bir de "Onu yap, bunu yap!" direktiflerinden sıkıldım galiba. Zaten hiçbir zaman düzenin tam içinde olmamıştım ve kendi hislerime, kendi bilgime güvenirim ancak şimdi daha doğal bir moddayım. Yaşarız, görürüz. Bunu neye bağlayacağım? Şehirdeki ilk akşamımızın bir oyun salonunda tüketilen saatlerini, akşam yemeği için rastgele girilen sokak lokantasını bir kenara ayırıp ertesi günümüze atlıyorum. O gün, internette kısa bir araştırma yaptım ve bizimkilere "Yakınlarda Tokyo'nun en eski Budist tapınağı Sensoji varmış. Önce onu görelim." dedim. Küçük bir tapınak olduğunu ve fazla vaktimizi almayacağını düşünmüştüm. İşin aslı öyle değilmiş. İnanın gezerken öğrenmek; seyahatten döndüğünde araştırmak ve gözlemlerinle birleştirmek çok daha iyi oluyor. 

    O gün Sensoji ve civarında epeyi bir vakit geçirdik. Önce Thunder Gate'e ulaştık. Ortam kalabalıktı. Bu kapı Tokyo'nun simgelerinden biri. "Kaminarimon", yani "Yıldırım Kapısı" anlamına geliyor. Rüzgâr ve gök gürültüsü tanrılarına adanmış. İlk inşası 10.yy'da yapılmış. Son halini 1960 yılında almış. Kapının ortasındaki fener 700 kg. ağırlığındaymış.

    Kapının önünden tapınağa giden yolun (Nakamise) üzeri sağlı sollu alışveriş stantlarıyla dolu. Bunlarda anlamca geleneksel, üretim açısından turistik kalitede ürünler satılıyor. Hepsi birbirinden renkli ve bize ilginç gelen hediyelik eşyalar bunlar. Arada yeme-içme bölümlerine de rastlanıyor. Adım adım asıl tapınak binasına gidilen yolda dükkânlar bitince, tapınağın ve civarının eski eserlerde yer alan hikâyelerinin görselliği başlıyor. 

    

    Tarihi tapınağın ziyaretçileri sadece yabancı turistler değil. Geleneksel kimonolarıyla ailecek fotoğraf çektirmeye gelen Japonlar da oldukça fazla. Ortamda otantik bir hava estiriyorlar.

    Sensoji Tapınağı'nın tarihi 7.yy'ın ilk yarısına uzanıyor ancak II.Dünya Savaşı'nda Tokyo'nun bombalanması sırasında ağır hasar aldığı için son hâli bu tarihten sonra oluşmuş. Dünyadaki pek çok anıtın başına geldiği gibi... Savaş her açıdan korkunç. 

   

    Burası bir Budist tapınağı. Lisans eğitimim sırasında ucundan kıyısından da olsa Hint ve Çin sanatlarını öğrenirken Budizm hakkında bilgi sahibi olmuştum ama bugün bir çoğu aklımda değil. Ancak hepimizin tahmin edeceği üzere bu dinin de diğerleri gibi birçok ritüeli var. Eğlenceli bulduğumuz birine fazla kapılmış olabiliriz:) Şöyle ki küçük büyük fark etmez, tapınak bahçelerinde "O-mikuji" denen fallar var. İlk kez Sensoji'de karşılaştık. Orada bir denedik, daha sonra nerede karşımıza çıksa kayıtsız kalamadık. 


    Küçük bir miktar para karşılığında bu fallardan alıyorsun ve gelecek hakkındaki öngörüyü okuyorsun. Kötü bir şey çıkmışsa oradaki tellere bağlıyorsun. 

    Ulusal müzeyi gezerken bile bu gelecek okuma ritüelleriyle karşılaştık. Geçmişi epeyi eski yani. Aslında türlü çeşidi var. Her gezdiğimiz yerde "Dur şu kemikleri fırlatayım, dur şu yastığı seçeyim" derken, ufak ufak biriken belli bir miktarı kaptırmış olduk. "Peki öngörüler nasıldı?" derseniz, fifti fifti diyebilirim:) 
Olumlu, olumsuz, bir aldı bir verdi derken  güzel bir düzenleme var özünde. Hayat gibi.

    Normalde fala para harcamak gibi bir huyum yok. Ama Tokyo, bir turist için o kadar oyuncaklı bir ülke ki ufak tefek hoşluklara kendini kaptırıyorsun. Tahminim, yine olsa yine yaparım. Ve şimdi düşünüyorum da Tokyo bana çocuklar gibi eğlenme fırsatı sunmuş. Mesela akşamları vaktimizin bir kısmını oyun salonlarında geçirdik. 
Pişman değiliz. Video oyunları oynadık, jetonlu makinelerden oyuncak kapmaya çalıştık. 



    Şehirde epeyi oyun salonu var. Gelen gideni de fazla. Hadi bize farklı geliyor ve o oyuncakları yakalamaya çalışıyoruz. Ancak Japonların bilhassa akşam üzeri iş çıkışı buralara gelip vakit geçirmeleri, hipnotize olmuş gibi arka arkaya jeton atıp oyuncakları kapmak istemeleri enteresan. 

    Oyuncaklar, figürler çok çeşitli, çok tatlı. Görünce aklın kalıyor. Birini gözüne kestiriyorsun, "Alırım ben bunu" diyorsun. Nihayetinde bir şekilde olmuyor. Oyuncağı yakaladığın kıskaç birden açılıyor mesela. Ya da görevli ara ara dolaşıyor ve alınabilecek pozisyonda eşya görürse, eliyle düzeltip alınamayacak duruma getiriyor. Herkes bunu biliyor ama oynamaya devam ediyor. Yine de ara sıra büyük ganimetler yakalayan yok değil. Biz ise o kadar jeton attık, bir küçük çanta ile bir anahtarlık tutturabildik. Bu konuda hislerimi anlattığım küçük bir videom var:) 


    Güldük, eğlendik. Vakit artık sanat vakti. Tokyo'da en azından bir müzeye gitmemiş olacağımızı düşünmeniz beni üzer. Yakınımızdaki Ueno Park'ın içinde tarih, bilim ve sanat temalı birkaç büyük müze yer alıyordu. Biz ülkenin kültür ve sanat tarihini gözlemleyebilmek açısından Tokyo Ulusal Müze'yi tercih ettik. Japonya'nın en eski, en büyük müzesi de burasıydı ve birkaç binadan oluşuyordu. Tüm günümüzü dolduracak yoğunlukta bir koleksiyona sahipti. Uzakdoğu kültür mirasının izlerini, yani bize farklı gelen bir oluşumun izlerini ancak böylesi gezilerde sürebileceğimiz için, müzenin her bölümünde büyük bir hevesle vakit geçirdik, asla acele etmedik. 

    Arkeolojik eserler bir yana; çeşitli dönemlere ait günlük kullanım eşyaları, kimonolar, samuray kılıçları, resimler, heykeller vb. her objeyle birlikte Japonya tarihini gözden geçirdik.

   





     Müzede en fazla ilgi çeken bölüm samuraylara ait olan bölümdü. Hangi milletten olursa olsun özellikle erkek turistler ilk kez bir samuray kılıcıyla karşılaştıkları anda hayranlıkla "Ooo!" çekip izlemeye başlıyorlardı. 

   

    Ben Bezeklik duvar resimlerine epeyi bir takıldım. Üniversitedeki Orta Asya Türk Sanatı dersleri aklıma geldi. 
8 ile 13. yy.'lar arasına tarihlenen Bezeklik tapınak resimleri, Uygur klasik resim sanatının en güzel örneklerindendir.  Uygurların Budizm zamanını yansıtır. 

    Çin sınırlarındaki Mutou vadisinde yer alan mağara tapınakları bugün gezilebiliyor ancak duvar resimlerini görmek için dünyanın dört bir yanındaki büyük müzelere gitmek gerekmekte. Zira bu çok canlı ve ifadeci, portreci tarzda yapılmış ve üzerine dolan kumlar sayesinde korunabilmiş resimler 19.yy sonu-20.yy.başlarında parça parça çıkarılıp çeşitli ülkelere götürülmüşler. Bu ülkelerden biri de Japonya. 

    Ulusal müzede daimi koleksiyonun yanı sıra ayrıca geçici bir sergi vardı ki baş kahramanları olan iki figürü tanıdığıma pek memnum oldum. Bunlar Zen budizminin, Zen resminin iki önemli karakteri Shide ve Hanshan'dı:) Biri şair, diğeri mutfak işçisi olan iki eksantrik arkadaşın buluşmasında ve toplumdan uzaklaşarak doğayla yakınlaşmalarının hikâyesinde zen felsefesine göre derin anlamlar saklı. Shide ve Hanshan, yüzyıllardır çizilen resimlerde hep güler yüzlüler, hep muzipler, hep vurdumduymazlar. Onlar adına düzenlenen sergi, gülümseten bir sergiydi. 

    

    Ulusal Müze'den çıktığımızda hava kararmak üzereydi. Yemyeşil bahçesinde bir süre gezindikten sonra geleneksel konseptte düzenlenmiş çay evlerinden birinde aldık soluğu. Yeşil çaylarımızı yudumlayıp dinlendiğimiz sırada kağıt fenerlerin birer birer yanması, ortama masal havası vermeye yetti. Ülkenin Edo döneminde de önemli olan soylu bahçelerdeydik, az önce şahane bir müzeden çıkmıştık. O an bize düşen, sıcak çaylarımızı yudumlarken sessizliği dinlemekti yalnızca. 

    



    Samuraylar, Budizm, yeşil çay vs. derken geleneksel havada geçen günün gecesinde, aynı sınırlar içinde olsa da bambaşka hissettiren bir dünyaya, Tokyo'nun ışıklı caddelerindeki kalabalığa karıştık. Yüksek binalar, kocaman caddeler, elektronik panolardan akan görüntüler, ışık, ışık, ışık...

   
    Önce şunu söylemek isterim ki Japonya gibi çok şiddetli depremler yaşayan ve yaşayacak olan bir ülkede yüksek binaların fazlalığı, bu binalara duyulan güven, beni -kendi adımıza- üzdü. Japonya'nın bu konulardaki tavrını biliyoruz, okuyoruz ancak birebir görmek, gerçeğin tokat gibi yüze çarpmasıydı. Her daim mantıklı olduğumu, mantık çerçevesinde hareket ettiğimi düşünürdüm. Kendi ülkemizde özellikle deprem konusunu hep birlikte kadere, kısmete bağladığımızı, önlemler konusunda ise atalet içinde uykuya yattığımızı, mantıktan çok uzak oluşumuzu korkunç gerçekliğiyle kabul etmek zorunda kaldım. İşte rengârenk ışıltısıyla sarıp sarmalayarak, keyifli bir heyecan yaratarak turistlerin dikkatini çeken bu kocaman binalar, çok yüksek şiddette depreme dayanabilecek olan binalar. 

   

    Seyahatlerimizde alışveriş -bir de zaman kısıtlıysa- minimum yer tutar. Tokyo'da bu durum biraz farklı olmuş olabilir. Neredeyse bir günümüzü şu renkli binaların her katına yayılan elektroniklere, mangalara, figürlere ayırmış olabiliriz:) 

    Binlerce figür, binlerce manga... Yakın akraba çevremizde anime kültürünün meraklısı gençler olduğundan 
ben de konuya çok uzak sayılmam. Sayelerinde birçok karakteri bilirim. O yüzden söz konusu mağazalarda gezmek keyifliydi. Kaldı ki özel ilgi duymayanların bile dikkatini çekecek güzellikte objeler mevcut. Şöyle toparlayayım: En azından Miyazaki'yi kim tanımaz ki? 



    En çok hediyelik olmak üzere birkaç figür aldık tabii. Bizim kızlar hepsine bayıldılar. 
    Elektronik mağazasında ise kafamızı toplayamadık. Çünkü çok dolular, çok yoğunlar. Çeşit bol, ortam karmaşık, dil farklı bir dil. Aslında laptopa ihtiyacım vardı ve fiyatlar bize göre daha uygundu ama doğru dürüst İngilizce bilen eleman da olmadığı için satın almaya cesaret edemedim. Bir tek Orhun'a çizim tableti aldık. İşte bu gerçekten faydalı bir alışverişti. Ha bir de... Saçma sapan kalemler, sevimli post-it'ler aldım. Japonya tam bir ıvır-zıvır diyarı. Birçok şeyde de aklım kaldı. O mu, bu mu? derken hiçbirinin olmamasına karar verdim. Zira karmaşada, kargaşada kafamı toplayamıyorum.

    Tokyo kalabalık. En hareketli noktalarında kalabalığa karışmak ise yabancı turist aktivitelerinden biri. Farklı günlerde, turistik Shibuya bölgesinde epeyi takıldık. Meşhur Shibuya Crossing'de yüzlerce insanla yol aldık. Gözümüz yükseklerdeydi bir yandan. Binaların yüzeyinde yer alan, akşam karanlığını silip süpüren ışıltılı reklâm geçişlerini takipteydik ister istemez. Çok ışıklı ortamlarda iklim krizinin gidişatını düşünmeden edemem fakat çoğu insan gibi anlık keyfine kaptırırım kendimi. Ardından bu çelişkiye maruz kaldığım için sinirlenirim. Her devrin kaygısı ayrı. Bize düşenlerin bir kısmı da bu tip şeyler işte. 

    Renkli ve hareketli bölgelerden bir başkası Harajuku. Kostüm mağazaları, farklı kafeler, şekerci dükkanları, anime karakteri gibi giyinmiş gençlerle dolu; ne tarafa bakacağını, hangi mağazaya gireceğini şaşıracağın bir yer. 

    Bu bölgedeki "Takeshita Sokağı" girişinde yer alan takın elektronik kısmına, bazen o sokağa doğru gelenlerin görüntüsü veriliyor. İşte o zaman söz konusu alanda turistik bir yığılma oluyor. Millet ya kendini görmeye çalışıyor ya da fotoğraf çekiyor. E bizim diğer turistlerden neyimiz eksik? Japonya'da iyice çocuklaşmışız. Biz de burada bir süre takılarak kalabalığın içinde kendimizi bulmaya çalıştık:)

    Elektronik ve anime-manga mağazalarının bol olduğu Akihabara; lüks markaların, popüler restoranların yer aldığı Ginza bölgesi de yolumuzun düştüğü diğer yerler arasındaydı. 

    Akşam uçağına binmeden önce, seyahatimizin son gününü tekrar Ueno Park'a ayırdık. Zira oraya ilk ziyaretimiz, sadece bünyesindeki Ulusal Müze içindi. 


    Ueno Park, sonbaharın son demlerini yaşıyor olmamıza rağmen, yani kış kapıdayken tişörtle gezilebilecek kadar güneşli günün tadını çıkarmak için son derece uygun bir mekândı. Üstelik hafta sonuydu ve parkın çeşitli noktalarında sokak sanatçıları performans sergilemekteydiler. Hepsi birbirinden ilgi çekiciydi ancak birine epeyi gönlümüzü kaptırdık. Simsiyah giyinerek kendini soyutlamış olan kadın sanatçı, elindeki kuklayı ve konuya katkısı olan çeşitli objeleri kullanarak, sadece lirik bir müzik eşliğinde öyle bir masal sundu ki tüm izleyiciler gibi biz de hayranlıkla izledik. Söz olmasa da anlattığı hikâyenin hiç bir satırını kaçırmadık. Öyle bir ifade gücü... 

   Geleneksel izler taşıdığı belli olan bu gösteri hakkında biraz araştırma yapınca "Bunraku" olabileceğini düşündüm. Yani Japonya'ya has kukla tiyatrosu. Bir kuklayı genelde 3 kuklacı hareket ettirirmiş. Sanırım sokak performansı olduğu için burada bir kuklacı vardı. Ve bu kuklacı, Bunraku açıklamalarında bahsedildiği gibi kendini saklamıyordu, kendini kukladan ayırmak için siyah giysilere bürünmüştü. Sahnede sergilense gösterinin bir şarkıcısı olurdu. Burada müzik çalar kullanılmıştı. Kısacası, bir miktar farklı olsa da sanırım izlediğimiz Bunraku'ydu. Çoğumuz gibi geleneksel halk tiyatrosu Kabuki'den haberdarım. Bunraku'yu da böylece tanımış oldum. 

    Ueno Park, dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden birini barındırmakta. "Hayvanat bahçesi" fikri beni rahatsız eden, düşündüren fikirlerden biridir. Ancak korunması gereken türler söz konusu olduğunda işin içinden çıkamam. Hâl böyleyken türlerin devamlılığı, koruma, kurtarma ve araştırma konusunda iddialı oldukları için, merak ettiğimden Ueno Hayvanat Bahçesi'ni görmek istedim. Açıkçası, çocukluğumun yetersiz hayvanat bahçesi görüntülerini silmeye ihtiyaç duyuyorum.

    Ueno Zooloji Bahçeleri beni tatmin etti mi peki? Sanırım bunu "Evet" diyerek cevaplayabilirim. Bir kere çok geniş bir alana yayılmış. Haliyle hayvanların barındığı yerler de oldukça geniş. Ziyaretçiler için de yemyeşil yürüme yolları mevcut ki üzerinden uçan kocaman kuşlarla, zaman zaman kendini doğal bir ortamda hissettirmesini iyi becermişler. Büyük bir araştırma merkezine ve hastaneye sahipler. Hayvanların hâl ve tavırları canlı. Nasıl ifade edeceğimi de tam bilemiyorum ama hani bazen o hapislik hissini yaşadıklarını hissedersin ya... Bunu gözlemlemedim. Ziyaretçiler de sakin ve bilinçli olunca her şey mantıklı yürüyor gibiydi. Bol açıklama yazısı da durumları kavramaya yardımcı oluyordu. 

    Nesli tükenmek üzere olan canlıların korunması misyonlarını düşünürsek, ilginin en çok pandalarda toplanmış olduğunu söyleyebilirim. Burada yaşayan iki dev panda var. Erkek olan Ri Ri, dişi olan Shin Shin. Aslında bakım altındaki -bir nevi kısıtlanmış- pandaların üremesi çok zorken bu çiftin doğal yollarla bir bebekleri olmuş. Haberlerini görmüştük, Ri Ri ve Shin Shin Çin'den geldikleri için jest olsun diye bebek Xiang Xiang Çin'e gönderilmiş. Hem de bizim orada olmamızdan sadece bir ay önce. 

    Ri Ri ve Shin Shin en çok merak edilen hayvanlar ancak yanlarına pat küt dalmak olmuyor. Bir süre sıra bekleyip, belli bir uzaklıktan sakince görüp geçiyorsun. 
    Dev pandalardan sonra en çok merak edilenler kızıl pandalar. Onlar da özel bir yerdeler. Ve çok tatlılar, çok yakışıklılar. Kıpır kıpırlar. O kadar oyuncu olduklarını bilmiyordum. Tanıdığıma memnun oldum.
    Yine ilk defa gördüğüm bir kuştan bahsedeceğim. Zira çok ilgimi çekti. Pabuç Gagalı Leylek'ten bahsediyorum. Gerçi leylek denmiş ama bilim insanları sınıflandırmadan pek emin değiller. Pelikan sınıfıyla akraba oldukları da söyleniyor.

    Hayatımda gördüğüm en enteresan hayvan olabilir kendisi. Bir kuşa göre çok büyük. Kocaman kıvrımlı gagası ona gülümser gibi bir ifade veriyor. Çevresine karşı ilgisiz. Sadece duruyor.  Onu izleyenler duruyor, o duruyor. Dakikalarca öyle durup "acaba hareket edecek mi?" diye izleyebilirsin. Ürkütücü bir kuş ama onu izlemek ve beklemek, meditasyon yapmak gibi bir şey:) Papuç gagalı kuşun anavatanı Afrika'ymış. Eski Mısırlılar bile tanırmış kendisini, kimi çizimlerinde yer almış. Yalnız yaşarmış. İnanılmaz asosyal bir hayvan. İnsanların rahatsız etmesinden dolayı "hassas türler" arasına alınmış. Bugün sayıları 5000-8000 arasındaymış. Kendisine karşı değişik hisler içindeyim. Sevdim mi, sevmedim mi bilemedim. Fakat rahatsız etmeyin hayvanları arkadaş! Hep beraber güzel güzel takılalım.
    Aşağıdaki fotoğraf, aramızdan ayrılmış hayvan dostlarımızı anmak için yapılmış bir çeşit sunağı gösteriyor. Çiçekler, eşyalar, sevgi sözlerinin yer aldığı notlarla dolu.

    İşte böyle. Birkaç günlük Tokyo gezisi, verdiği keyfin yanında bize epeyi bir şey öğretti. Tekrar gitmek isterim. Farklı bölgelerini görmek isterim. Tarihi kısmını pek deneyimleyemedik. Daha az turistik tapınaklarını görmek isterim. Fuji Dağı'na yaklaşmak isterim. Sakura zamanı için net bir hevesim yok. Çok kalabalık olur. Öyle ya da böyle, umarım yolum bir kez daha Japonya'ya düşer.

    İnsanları hakkındaki fikirlerime gelirsek. İlk aklıma gelen kimseyle ilgilenmiyor oluşları. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum. Biz kendi ülkemizde yan gözle süzülmeye ya da doğrudan izlenmeye o kadar alışmışız ki Japonlar'ın umursamaz tavrı bana iyi geldi. Kimse kimseye göz atmıyor. Turist olarak hizmet aldığın yerlerde ise herkes kibar ve cana yakın. Normal zamanda da "Japonya'da kimse selam vermez" gibi bir durum yok bana kalırsa. Örneğin restoranlarda, kafelerde genelde masalar birbirine yakın olduğundan, biz her seferinde otururken gayriihtiyari sağımıza solumuza selam verdik ve karşılığında selam aldık:) Asla göz göze gelmemeye çalışanlar var ki onlarla niye muhatap olalım zaten. Sanırım İngilizce gibi neredeyse ortak olmuş bir dili çok az konuşabilmeleri onları biraz kısıtlıyor. Çekiniyorlar. Bizim gibi İngilizce'ye kafa göz dalmak gibi bir huyları da yok. En çok ilgiyi yaşlı kadınlardan gördük. Sokakta karşıdan gelirken gülerek yaklaşıp selam veren çok oldu. Hepsini rahmetli anneanneme benzettim desem? :) Benim anne tarafım Kırımlı ve -hadi annem pek değil ama- teyzem, dayım, anneannem o kadar Japon'a benziyorlar ki! Konuya dair şöyle bir anımız var: 25 sene önce, hep beraber Bodrum'a tatile gitmiştik. Kadın ağırlıklı bir gurubuz. İki genç, eşime "Yanınızdaki Japon abla şunu bize okuyabilir mi?" diye Japonca bir yazı getirmişlerdi. Yanımızdaki Japon da teyzem:) Ne gülmüştük! Kendisini çocukken "Japon" diye severlermiş, o da Japonlar'a hep bir sempati duymuş bu arada. Tokyo'da birbirimize devamlı "Bak dayım  geliyor, teyzem geliyor" dedik. Kısacası biz orada hiç yabancılık çekmedik:)
(Çekçektekiler biz değiliz:) Tabii ki binmedik.)
    "Gerçekten yalnızlar mı?" sorusuna gelirsek... Bilmiyorum. Karar veremedim. Hakikaten bazı yeme-içme yerlerinde duvara doğru ya da ortada özel bir bölüme doğru konuşlandığın, tek tek oturduğun, yanındakinden bir platformla ayrıldığın mekânlar var. Kafasını kaldırmadan sadece telefonuyla ilgilenen, yalnız takılan çok insan var. Fakat grup halinde yiyip için, eğlenenler de var. Belki değişiyorlardır artık. Örneğin Japon mafyası yakuzalar nedeniyle dövme sevmediklerini, birçok yere dövmelilerin kabul edilmediğini biliyoruz. Bende ufak tefek, eşimin ise iki kolunda epeyi büyük dövmeler var. Ona ilk zamanlar "Ceketini koluna as, dövmeleri kapa" deyip durdum ama ortama alıştıkça bunu unuttuk. Kimse de ters bir bakış fırlatmadı. Dediğim gibi, kimse kimseyle ilgilenmiyor. 

    Daha ne anlatabilirim bilmiyorum. Tokyo gezisi, aile tarihimizde en keyifli gezilerden biri olarak yer aldı. 
Orhun ayrıca memnundu. Dediğim gibi birçok genç Japonya kültürüne epeyi meraklı. Bir de lisede az biraz Japonya tarihi görmüştü. Ben kendi lise zamanımı düşününce böyle bir şey hatırlamıyorum mesela. Tarihe genel anlamda da meraklı olduğu için, gezerken bize yok Edo dönemi, yok Meiji Restorasyonu derken bir sürü şey anlattı. Anime, manga vs. epeyi bilgilendirdi. Hâttâ bazen çat pat Japoncasını konuşturdu. Japonca bir iki şey söylediğinde bariz şekilde mutlu oluyorlar. Japonya'ya gitmeden bir iki kelime öğrenmekte fayda var.
    Tokyo içinde ulaşım sorunsuzdu. Ve faydalı bir bilgi vereceğim, havaalanında bir GSM şirketinden WiFi modemi kiraladık. Tüm gezi boyunca benim sırt çantamdaydı, üçümüz de rahat rahat bağlandık. Dolayısıyla "Ulaşım için ne yapabiliriz?" gibi bir soruya cevap bulmak zaman almadı. Yeme-içme konusunda da serbest davrandık. Genelde, acıkınca gözümüze kestirdiğimiz yerlere girdik. Bu konuda yer ismi veremeyeceğim. Kimi zaman sokak lezzeti, kimi zaman hoş bir restoran şeklinde takıldık. Geleneksel yemekler yedik. Bildiğimizi tattık, bilmediğimizi denedik. Genelde lokantaların girişlerinde yemeklerin maketleri yer alıyor ki bu da takıldığın yerde seçim yapmanı ve dil sorunu varsa sipariş vermeni kolaylaştırıyor. Enteresan ama faydalı bir yöntem. Sadece bir akşam, artık biz Batı tarzı yemek özlediğimizden Orhun'u suşiciye doğru uğurladık ve karı koca TGI Fridays'te sağlıksız kızartmaları afiyetle tükettik. 
Maketler


   

    Normalde ben pirinçten hoşlanmam ama Tokyo'da şu pirinç unundan yapılmış tatlı Dango'yu ve marketten satın aldığın, kızarmış pirinçten onigirileri keyifle tüketmekten geri durmadım. 

 

   Sebzeli atıştırmalıklar konusunda efsane olan Japonya'dan gelirken bavula bol bol bunlardan koymadığım için pişman olduğumu söyleyebilirim. Orada "edamame" hayranı oldum. Bal kabağına ve tatlı patatese zaten bayılırım, ne kadar çok kullanıldığını gördüm. 

  

    Her yerde mevcut durumda olan meşhur içecek otomatlarına pek yanaşmadık. Otomatlardaki çeşit çeşit, renkli içecekleri sağlıklı bulmadım ama restoranlarda "Sake"buldum mu affetmedim. 

    

        "Yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğini gördüğünü anlat" derler. Japonya gibi bize farklı gelen bir ülke söz konusu olunca, görüldüğü üzere, bir miktar yeme-içme bahsinden de geri kalamadım:) Diğer kısımlar hakkında ise epeyi bir kelâm ettiğimi düşünüyorum. Konu konuyu açtı, Japonya bana neler neler anımsattı, neler neler öğretti. Yine ayrıntılı bir seyahat yazısı oldu. Söz uçtu, yazı kaldı. Tokyo günleri şimdi tatlı bir hatıradır...




*...Mutlu olmayanın kendi problemidir :)

5 Ocak 2024 Cuma

JISBAR İSTANBUL'DA...

    Hazır hafta sonu yaklaşırken renkli mi renkli, sizi gündemin ağırlığından uzaklaştıracak bir sergi tavsiyesiyle buradayım efendim. "Jisbar İstanbul'da"... Ve Taş Konak'ta... 

    Fransız sanatçı Jisbar'ın eserleri geçtiğimiz kasım ayının başında Kalyon Kültür / Taş Konak'ta izleyiciyle buluştu. Ben de tam o günlerde gezip görmüştüm ancak şimdi yazma fırsatı bulabildim. Kuratörlüğünü sevgili dostum Aslı Bora'nın yaptığı sergiyi kaçırmayın derim. 14 Şubat'a kadar meraklısını bekliyor olacak. 

    Jisbar, sanat hayatına Paris sokaklarında graffiti yaparak başlamış. Anlamca bağdaştırması zor olan sokak sanatını ve pop sanatı eserlerinde birleştirerek kendine özgü bir tarz yaratmış. Eserlerinde sanat tarihinin ikonik figürlerini yorumlarken, onların nasıl popüler hale geldiğine vurgu yapmış. Sanatın metalaşmasını sorgulamış. 
Kimi zaman kendine ait deyişlerle, kimi zaman bilindik isimlere ait ünlü sözlerle ve simgelerle desteklemiş çalışmalarını. Her biri amaca hizmet eden destekler bunlar. Ve oldukça oyuncaklı bir etki yaratmaktalar. 

   Jisbar'ın çalışmalarının önünde uzun uzun kalıp her bir simgeyi yorumlamaya, her yazının üstlendiği görevin ne olduğu konusuna yoğunlaşırken çocukça bir heyecana kapılıyorsun. Yakaladığın her ayrıntı, dağarcığını yoklayarak ortaya çıkarmaya çalıştığın her bilgi, renklerle de birleşip tatlı bir sevinç yaratıyor. 


    Buyurunuz Tony Montana... Efsane bir karakter mi? Evet öyle. Açgözlü müydü? Zenginlik onun için ne ifade ediyordu? Nereden geldi, nereye vardı? Tony'nin başının üzerine yerleştirilmiş "Parayı al ve kaç" kimin sözü? 
Ön plandaki Paul Getty'ye ait söz ne ifade ediyor? Pek çok eserinde "Sanat paradan daha değerlidir" yazan Jisbar haklı mı? Geçmişin ünlü sanatçıları Frida, Van Gogh, Monet, Manet, Matisse, Klimt... Bu isimler nasıl oldu da popüler kültürün birer parçası oldular? 

    Jisbar kafasındakileri resme dökerken hep aynı sembolleri, sürükleyici öğeleri kullanmış ki bunlar yıldızlar, merdiven, taç, pırlanta, uçak, para gibi nesneler. Yani onun eserlerini tanımlayan şeyler. Eski yeni, maddi ve manevi, klasik ve popüler... Her biri çözülmeyi bekleyen birer bulmaca havasındaki kompozisyonlarda yerini bulmuş. 

Sokak ve özgürlük deyince motosiklet. Tarihi bir mekânda düzenlenen sergiye en yakışanı Vespa. 
Jisbar bu motosikleti ve kaskları açılış günü Kalyon Kültür için boyamış. 
Her birini tek inceledim desem yalan olmaz. 

   

    Kısacası bol anlamlı, çok renkli bir sergi bu. Dali'den Benjamin Franklin'e, Metallica'dan Tony Robbins'e, Banksy'den James Bond'a, Süperman'den Bugs Bunny'ye, Karl Lagerfeld'den Jane Birkin modeli meşhur çantaya kadar pek çok detay, pek çok iz Fransız sanatçının çalışmalarında. Daha çok şey anlatmak isterdim ancak yazıyı sergi kataloğuna döndürmek istemem:) İstanbul'da olanlar 14 Şubat'a kadar ücretsiz olarak gezebilirler. 
    Her şey para mı? Popüler olan mı daha makbul? Maddi olanın şekillendirdiği günümüzde karmaşa içinde bunalan ruhumuza, eserlerinde bir umut kapısı da açıyor Jisbar. Bir çalışmasında yer alan ve Mahatma Gandhi'ye ait olan söz beni oldukça düşündürdü: "Gelecek bugün ne yaptığına bağlıdır".
    Her zaman hissettiğim ve söylediğim gibi, sanat olmasa hepten yanmışız.





30 Aralık 2023 Cumartesi

YILIN SON AYINDA...

    Bir hafta önce Orhun'un yemin törenine katılışımız ve bu sayede Samsun üzerinden Amasya'ya gerçekleştirdiğimiz küçük seyahat hakkında uzun ve keyifli bir yazı yazmıştım. Tam yayınlayacağım saatlerde sınır ötesi operasyonlarda yitirdiğimiz askerlerin haberini duydum. Ertesi gün de aynı haberleri aldık. Çok ama çok üzüldüm. Yazıyı yayınlamadığım gibi büyük bir kısmını sildim. Evet askerlik profesyonelleştiriliyor. 
İşinden 6 ay uzak kalmak istemeyenler, o süre içinde işini kaybetmek istemeyenler, kendini askerlik görevi konusunda yeterli görmeyenler, belirlenen ücreti denkleştirebilenler "bedelli askerlik" denen haktan yararlanabiliyorlar. Orhun'un da bu haktan yararlanmasını anne-baba olarak öncelikle biz istedik. Bir an önce görevini tamamlasın ve yoluna baksın dedik. Bunun bilincindeydik. O yüzden yemin töreninde ekstra bir duygusallığa girmedik. Herkes gibi temel eğitimi almıştı. Bedelli'nin artısı, temel eğitimden sonra kendi işine dönecek olmasıydı. Yani sürenin kısa oluşuydu. Sildiğim bölümlerde asıl işin profesyonel askerlerde olduğunu belirtip onlara sağlık, gayret, kuvvet dilemiştim. İlk kez gördüğüm yemin törenini ilgiyle ve çocukluğumun bayramlarında tanık olduğum askeri törenlerin hatıralarıyla izlediğimi belirtmiştim. Yani uzun uzun anlatsam da yazımda hiçbir coşma taşma yoktu. Yine de... En zor görevi yapan kesimin üzücü kaybı, kendi deneyimimize ve gözlemlerime dayanarak yazdığım yazıyı yayınlama isteğimi aldı götürdü. Konu çok derin. Bence askerliğin profesyonelleşmesi ya da neden "bedelli" askerliğin olduğunun sorgulanmasından önce, atanamayan öğretmenlerin polisliği tercih etmesi, "düzenli gelirim olur" diyen gençlerin sözleşmeli askerliğe geçmesi gibi konuları irdelemek gerekir. Daha ne diyeyim? Üzgünüm.
    Bir hafta önce yazdığım söz konusu yazının silmediğim ikinci kısmını yayınlamak isterim. Zira içinde Amasya güzellemesi ve Samsun kısmında blog dostlarımdan biriyle tanışmamızın mutluluğu vardı. 2023'ü yazısız göndermek de istemedim. Sonuçta yeni derlemeyle tam da 2023 gibi hem hüzünlü hem keyifli, karmakarışık bir metin çıktı ortaya. 2024'ten daha huzurlu ve olaysız günler bekliyorum. Bunun da yazılarımıza tatlı tatlı sirayet etmesini diliyorum. Az önce yazdıklarım üst kısımda, daha önce yazdıklarımın yarısı alt kısımda:) 
O halde buyurunuz efendim!

***

    "Yemin töreni sayesinde ben de Amasya'yı 16 sene sonra tekrar görme fırsatı buldum. Samsun'dan daha fazla sayıda uçuş olduğu için Merzifon'dan değil Samsun'dan gidip gelmeyi tercih ettik. Bir gece Amasya'da bir gece Samsun'da kaldık. Samsun'a indiğimizde bizi blog dostum Sevgili Buraneros karşıladı. Onun şahane yazılarında Amasya'da askerlik yaptığı günleri ilgiyle okumuştum ve ne ilginçtir ki Orhun'a da Amasya denk geldi:) 
Bunu ta geçen sene sonu öğrendiğimde kendisine bahsetmiştim ve o da sağ olsun "gelince haberim olsun" demişti. Senelerdir bazı blog dostlarımla İstanbul'da ya da şehir dışında, hâttâ ülke dışında yüz yüze tanıştığım oldu. 
Eşim de alıştı bu duruma, benim arkadaşlarımla benden daha fazla sohbete muhabbete girdi:) Bu mecrayı çok sevdiğimi defalarca belirttim. Burası sayesinde tanıştığım hiç kimseden tahminim dışında bir davranış görmedim, her birini çok sevdim. Hali hazırda blog yazısı yazmadığı halde görüştüğüm dostlarım var. Hem de dünyanın çok farklı köşelerinde. Sevgili Buraneros da hayatımıza sevgiyle giren dostlar arasında. Geleceğimizin haberini verdiğimde o kadar sıcak ve içten karşılayıp heyecanla planlar yaptı ki içinde bulunduğumuz tuhaf zamanların karamsarlığına inat ışık oldu. Kendimi insanlardan uzak tuttuğum, zorlayarak harekete geçme gayreti gösterdiğim bir dönemde her düşündüğümü yeniden sorgulamamı sağladı. Samsun'daki tüm saatlerimizi onunla, kendisi gibi samimi ve nazik kardeşiyle ve en sevdiği kadınla geçirdik:) Koşturmacalı seyahatimiz içinde bu saatler aslında fazla değildi, tadı damağımızda kaldı ancak inanın dolu doluydu. Kendisi benden önce, o şahane tarzıyla anlatmış. Ben bu yazının üzerine çıkabileceğimi sanmıyorum. Tanımayan veya okumayanlar için, beni duygulandıran yazısını buraya ekliyorum: La Paragas 
Şunu tüm kalbimle söylüyorum ki samimi ve nazik misafirperverlikleri için minnettarız, dostlukları için mutluyuz. 
    Şimdi iyisi mi ufak ufak o iki günden bahsedeyim. 
    Efendim, daha önce ne ben, ne eşim, ne annem (yanımızda annem de vardı) Samsun'a gitmemiştik. 
Gönül isterdi ki hazır gelmişken bu güzel şehre birkaç günümüzü ayıralım. Ancak iş yoğunluğu buna izin vermedi. Hevesimizi bir başka bahara bırakıp mevcut saatlerimizin keyfini çıkardık. 
    Sabahın erken saatlerinde indik Samsun'a. Çarşamba havaalanı miniminnacık bir havaalanı. Çok severim böylesini. Her şey yürüyerek halledilecek kadar kolay. Üstelik bu kez bizi bir dost karşıladı. Hemen alıp meşhur Samsun pidesini tatmaya götürdü. Önceden söylediği için uçakta kahvaltı almamıştık:) Leziz pidelerimizi yerken hem sohbet ettik, hem erken saatlerin mahmurluğunu atmaya çalıştık. Amasya'ya geçeceğimiz için, bir de annemin dinlenmesi adına muhabbete ertesi güne kadar ara verip, önceden kiraladığımız arabayı alarak yola koyulduk. Burada bir parantez açacağım. Bizde birkaç senedir araba yok. Arada bir kiralıyoruz. Aynı firmadan İstanbul'da gördüğümüz ilgi, özen vs. ile bir başka şehirde gördüklerimiz arasında dağlar kadar fark var. Biz İstanbul'da ne yaşıyoruz? Yaşıyor muyuz? Hiç bilmiyorum. Samsun'da karşılaştığımız nezaket ve arabanın temizliği, kontrolü, ufak tefek eşantiyonlar gibi aslında talep etmeden olması gereken her özenli hareket bizi bir an afallattı:) 
Başka şehirlerde de oluyor bu. Her alanda. Gerçekten yazık biz İstanbul'da yaşayanlara. Bir şey daha aklıma geldi. Askerde herkes birbirine "Nerelisin?" diye soruyor tabii. Orhun hiç sormaz, hiç umursamaz, öğrense de aklında tutamaz. Çok sıkılmıştı bu durumdan. Bir de ona "İstanbullu olamazsın, nerelisin?" diye ısrar ediyorlarmış:) Kütüğü İstanbul Adalar. Benim anne tarafım kaç nesil İstanbullu. Çünkü zamanında Kırım'dan gelmişler. Eşimin baba tarafı da tamamen aynı şekilde. Babam Bursa'lı, eşimin annesi Tekirdağlı ama onlar da İstanbul doğumlular. Yani hissimiz tamamen İstanbul. Askerde Orhun'a "Trakyalısın o zaman" demişler:) Annenin hükmü yok bu arada. Neden Bursa değil o zaman? Neyse... Bu da ayrı konu. Sözün özü İstanbullu olmak diye bir şey kalmadı insanların gözünde. Bu bakış da bu şehri bambaşka bir hâle getirdi. Üzücü. Hem bu şehirden gidesim var, hem "Niye gidip de değerini bilmeyenlere bırakayım" duygusu var. En iyisi arada şehir dışına çıkıp bir hava alıp gelmek ve  İstanbul'da çarpışmak için enerji toplamak sanırım.
    Yine konuyu dağıttım. Affola. Amasya'dan devam... Amasya'da annemi otele bırakıp biz gezecektik ancak az önce anlattığım gibi, kışlanın yerini görelim fikri planlarımızı alt üst etti. Akşam üzeri Orhun'u görme saatine kadar yakınlardaki bir kafede geçirdik zamanımızı. Seneler önce geldiğimde böyle havalı kafeler yoktu. Şehri tepeden, manzaraya tamamen hakim bir noktadan görmemiştim. Kafenin şehir manzarası bu seyahatin artılarından biri oldu. "O müze şurada, bizim otel burada, Amasya Genelgesi'nin görüşüldüğü bina ne tarafta, ne güzel stadyumu varmış" diye diye izledik. Hava serin ama güneşliydi, görüş açıktı. 

    Amasya yüzölçümüyle küçük ama tarihiyle, coğrafyasıyla dolu dolu bir şehir. Hitit, Frigler, İskitler, Pers, Pontus, Roma, Bizans geçmişinin yanı sıra Danişmend-Selçuklu hakimiyeti ve Moğol-İlhanlı dönemini yaşamış; gönüllü olarak Osmanlı'ya geçmiş; "Şehzadeler Şehri" ünvanını almış bir kent. Şehrin ulusal kurtuluş mücadelemizdeki yeri de malûm. İlk kez Ulusal Egemenlikten bahsedilen Amasya Genelgesi, Atatürk tarafından burada hazırlandı 
ve ilan edildi. Milleti kurtaracak olanın kendi azmi ve kararlılığı olduğu dile getirildi. 

    Ancak akşam yemeğinden sonra Amasya şehrinin ortasından geçen Yeşilırmak kenarında yürüyüş yapma fırsatı bulduk. Yemek konusuna parantez açayım. Bence şehirde yerel mutfak konusunda fazla seçenek yok. Seneler önce nehir kıyısında yerel yemekler yapan, turistler tarafından tercih edilen restoranda yemiştik ve hijyen açısından olumsuz tecrübe yaşamıştık. Bu yüzden, aradan seneler geçmiş olsa da aynı yeri istemedim. Yine nehir kıyısında eski bir konakta hizmet veren, internet puanı yüksek mantıcıyı tercih ettik. Oraya ait bir tat olsun diye, mantıların yanında baklalı sarmayı da sipariş ettik. Temiz pak, hoş bir işletmeydi. Yemekten sonra nehir kıyısında yürüdük. 
Bu kez şehri daha ışıklı, daha büyümüş buldum. Gece manzarası o zaman da etkileyiciydi, hâlâ öyle olduğunu gördüm. Yürüme yollarına yeni heykeller eklenmiş. Selfie çeken şehzadenin fotoğrafını çekmedim, Amasyalı coğrafyacı Strabon'u tercih ettim. Küçücük Amasya'nın öyle geniş bir tarihi geçmişi var ki turist konumundaki herkes kendine yakın bulduğu şahsiyetlerin heykelleri önünde fotoğraf makinesine sarılıyordu. Kimi Ferhat ve Şirin çiftiyle, kimi şehzadelerle, kimi Strabon'la daha fazla vakit geçiriyordu. 

    Pontus Kralları'nın kaya mezarları (M.Ö 333-26) ve gölgesi Yeşilırmak'a düşen Osmanlı dönemi Yalıboyu Evleri ise herkes için etkileyiciydi. 

    Bu şehrin gece manzarası dünya çapında bir değer. Muhakkak gidip görülmesi gereken, yaşanması gereken bir deneyim. Benim fotoğraflarım bu güzelliği anlatma konusunda yetersiz kalıyor. İnternetteki profesyonel çalışmaları şiddetle tavsiye ederim. 



   Nehir kıyısı güzel fakat arkasındaki ara sokaklarda vakit geçirmek de ayrı keyif. 

    Serin havadaki yürüyüşü nehrin üzerindeki tekne-kafede sıcak salep içerek sonlandırmak istedik ancak salep tükendiği için hevesimiz kursağımızda kaldı. Zira yemin töreni için şehre gelen asker ailelerinin nüfusu arttırdığı bir gündeydik. Eğitim Tugayı'nın varlığı belli ki Amasya'nın ekonomisini belirleyen etkenlerden biri. Hem askere yemek, malzeme vs. karşılamak açısından, hem de her ay tekrarlanan yemin töreninin turist sayısını arttırması açısından yerli halk üzerindeki etkisi büyük. Tören başlamadan önce ve bittikten sonra kışlaya sıra sıra gelip giden taksilerin de haddi hesabı yoktu. Bir üniversitesi de olan şehir belli ki küçük ama tekdüze değil; vadide yer alması nedeniyle klostrofobik duyguları akla getiriyor ancak sıkışıp kalmış gibi değil, aksine hareketli. Zaten sevdiğim bir kentti, askerlik sebebiyle kişisel tarihimizde anlamlı bir şekilde de yer almış oldu. 
    Amasya'daki ikinci günümüzün asıl konusu yemin töreniydi. Törenin ardından askerlerin dağılmasını beklemek, kalabalık otoparktan çıkmaya çalışmak derken vakit öğle sonrasını bulmuştu. Ufak bir yemek molasının ardından tekrar Samsun'a doğru yola çıktık. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuğu da ekleyince ancak akşama doğru kente varabildik. İki gündür iyice yorulan anneannemizi otele bırakıp ufak tefek birkaç işi hallettikten sonra, kararlaştırdığımız saatte Sevgili Buraneros ve onun en sevdiği kadınla buluştuk:) Hoş sohbetin eşlik ettiği masamızda aralıksız konuşarak geçirilen her saatin tadı damağımızda kaldı. Bir başka zaman, belki bu kez İstanbul'da tekrarını dileyerek ayrıldık restorandan. Ortak zevklerde, ortak konularda buluşmak o kadar keyifli ki yeni dostlarımız bizi otelimize biraz farklı yoldan götürerek Samsun'un ilk apartmanını gösterdiklerinde inanılmaz mutlu oldum. Çiftimizin kadın olanı apartmanın kapısını yoklayıp açık olduğunu anlayınca o ayrı sevindi, ben ayrı sevindim:) Amaç apartmanın girişindeki duvar resimlerini göstermekti. Eski apartmanların tarihiyle ilgilenenlerin kayıtlarına girmiş Kefeli Apartmanı'ydı burası. Tabii ki ilgimi çekiyordu ve yeni tanışmış olsak da bunu anlayan dostlarla olmak bir nimetti. Hayat böylesi sürprizlerle güzeldi. Sabahın çok erken saatlerinde başlayan, tören heyecanıyla devam eden ve iki şehir arasında bölünen, aslında oldukça yorucu geçen günümüz şahane sonlanmıştı. Ah! Unutuyordum! Son anda girilen eski pastaneyi, dükkân kapanmadan önce midelere indirilen keşkülleri atlamamalıyım:) Samsun'un aklımda olan müzelerini görecek vakti bulamasak da, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcını simgeleyen Atatürk heykeline ancak odamızın penceresinden baksak da, Atakum'a gidemesek de bu şehirde geçirdiğimiz vakit oldukça değerliydi. Aklımızdakileri bir başka zamana erteleyip dostlarımızla vedalaştığımız gecenin sabahında çok erken saatlerde İstanbul'a dönüş için yola çıktık. Bu yılı anlamlı bir seyahatle sonlandırmış olduk. Şimdi gelsin bakalım 2024. Dostlukla, muhabbetle, sonu güzelliklere varan yollarla, huzurla ve sağlıkla..." 
***

Herkese gönlünce bir yıl diliyorum. 



24 Kasım 2023 Cuma

BUGÜNLERDE...

     Of! Yine burayı ihmâl dönemi yaşadım. Son bir senedir öyle bir ruh halindeyim ki her şey için kendimi zorluyorum. E haliyle yazmak için de zorluyorum. Oysa yazmak istiyorum. Bence insan gelişiminin doğal gidişatı içinde, bu yaşlarda yaşanması gereken huzursuzluğu, sorgulamayı, hassasiyeti ve sıkça da öfkeyi yaşıyorum. 
Bazen sadece yere uzanıp yüzükoyun yatmak istiyorum:) Çok saçma. Fakat eminim psikoloji biliminde bunun bir karşılığı var. Tüm bunların farkında olduğuma göre bir yolunu bulup atlatacağım. Hazır birkaç gündür iyi hissediyorken geçtim bilgisayarın başına. Zira olumsuz şeylerden bahsetmek istemiyorum. Herkesin sıkıntısı kendine yetiyor. 
    Orhun'um, canımın içi oğlum şu an askerde. Sıkıntımın bu olduğu düşünülmesin. Bu konuda rahatız şükür. Bir aylık temel eğitimi alıyor sadece. Yapılması, aşılması gereken bir aşama bu. Kendisi de aynı düşüncede. Yaşadığım deneyim yanıma kâr kafasında. Her gün arıyor (tuşlu telefonla) enteresan şeyler anlatıyor tabii. İnanın ben de burada anlatmak ve derin analizler yapmak isterdim ama ne onun özeline dokunmuş olayım, ne insanımız hakkında yoruma gireyim:) Yani bir de çocuğumu övmüş olmayayım:) Vallahi ukalalık yapmıyorum, hem kendi düzenimizde hem genel anlayışta ilginç aydınlanmalar içindeyiz. Bilhassa Orhun. Ve bu onun açısından çok önemli. İfade etmekte zorlanıyorum. Bunun için karşılıklı sohbet lâzım. Durum şu ki bu dönemi de hayırlısıyla atlatmak için sabırla bekliyorum. Son 7-8 senedir sabırla atlatmam gereken çok şey oldu (şükür bu en hafifi) ve benim gibi sabırsız biri iyi yola geldi. Ya da gelmedi bilemiyorum. Belki yaşadığım öfkenin, huzursuzluğun sebebi onlardı. Sağlığımı dahi etkilediler. Neyse... Çözeceğim. Askerlik konusunu da şöyle kapayayım. Bedelli gidecekler varsa bana yazsın, giderken ne götürmeleri vs. konusunda yardımcı olabilirim:) Öncesinde öyle çok yazı okudum, video izledim ve her şeyin anlatılanlarla birebir örtüşmediğini, kesin beyanlarda bulunulmaması gerektiğini anladım ki çok iyi fikir verebilirim. 
    Birkaç gündür daha iyi hissediyorum diyorum ya? Bunun sebebi güneşin yay burcuna geçmesi midir acaba? :) İnanırsınız, inanmazsınız, yay burcunun temsil ettiklerinden biri iyimserliktir. Burcum da yay. Bu ay doğum günüm var. Dilerim güneşin yay döngüsü herkese iyi gelsin. 
    Eşimin doğum günü hediyesinden bahsedeyim, "Hani bunalımdaydın?" deyin. 
 
    Bende en eskisi 18 yıllık olmak üzere birkaç dövme var. Son yılların popülaritesine kapılmış değilim yani. 
Bir süredir Pucca ve Garu dövmesi aklımdaydı. Eşim de hediye olsun deyip duruyordu. Dün keyfim yerine gelmişken yaptırdım. Çok tatlı oldu. Dövmeci arkadaş, dışarıdan rahat görünsün diyerek "Şu tarafa yapalım" deyip durdu. Oysa ben kendi keyfime yaptırıyorum, başkasının görüp görmemesi umurumda değil. Ve aslında dövmeci bu tip şeylere karışmaz. Her neyse... Asimetrik bir açıda, kendi görüşüme uygun şekilde uygulattım ve pek mutluyum. Orhun ilkokula giderken her sabah çıkmadan önce, kahvaltı yaparken çizgi film seyrederdik. Bunlardan biri de Pucca ve Garu'ydu. Dövmem bana hem o günleri hatırlatıyor, hem de takıntılı aşık Pucca'yı seviyorum:) Zorla Garu'yu öpmeye çalışması, ninja eğitimi alan Garu'nun da sert tavırlarından ödün vermemek için şekilden şekile girmesi çok hoşuma gidiyor:) 50.yaşıma girerken şirin bir ayrıntı oldu bu. Dolu dolu 49 bu arada. 
Bu sene 49 diyeceğim, seneye 50 olacak:) 

    Orhun askere gitmeden önce, onun da boş vakti varken bir Tokyo gezimiz oldu. Fırsat bulup yazamadım. Düşünüyorum da bu sene iyi gezmişim. 2023 yılı, müthiş kafa dinlendiren bir Eskişehir seyahatiyle başlamıştı. 
Ne mutlu ki devamı geldi. Salgın nedeniyle kapandığımız günlerin acısını çıkarmaya çalıştık bu yıl. Yazmadığım, anlatmadığım seyahatlerim var. Anlatmak zorundaymışım gibi konuşuyorum belki ama kendim seyahat yazılarını ve kitaplarını sevdiğim ve faydalandığım için aynı şekilde aktarmak istiyorum. Artık internet var, nereden neye bineceğim, otel ücreti nedir gibi ayrıntılardan ziyade yolun ve yolculuğun deneyimlerine, hissettirdiklerine odaklanmak yazı gezilerinde tercih edilir bir şey oldu. Zaten böylesini severdim, yararlanırdım. Hattâ gidip görmesem bile çok şey öğrenirdim, öğreniyorum. Kısacası seyahat yazılarını okumayı da yazmayı da önemsiyorum. O zaman niye bu sene ihmâl ettim? İşte o enerji durumu... Çok ama çok tuhaf bir seneydi. 
Beni o duygudan o duyguya savurdu. Ne kadar güzel seyahatler yapmış olduğumun bile şimdi farkına vardım.
Ha o yolculukları gerçekleştirirken memnundum, minnettardım ama ilk kez didik didik plan yapmadan yollara düşmüştüm, kafam daha dolu gezmiştim. Neyse ki sadece içimde yaşadım da canım yol arkadaşım eşime ve birkaçında eşlik eden oğluma  hissettirmedim. İyi ki yapmışız o yolculukları. 2023'ün güzellikleri oldular.

    Diğerlerini de toparlarım belki ama Tokyo'yu muhakkak anlatmam lâzım. Umarım tembellik etmez kotarırım. Japonya bambaşka bir alem. Çok kalmadık, Tokyo dışına çıkmadık ama dolu dolu yaşadık. Ziyaret etmediğimiz yerleri var, daha tatmadığımız lezzetleri var fakat bu enteresan kentten kendimize katabildiğimiz her şey bizi mutlu etti. "Dolu dolu" dememin sebebi bu. Umarım tekrar görme imkânı buluruz. Bu kadar senedir gitmediğimize hayıflana hayıflana gezdik. Çünkü "Ooo, Tokyo dünyanın en pahalı şehirlerinden biri" deniyordu ve cesaret edememiştik. Ne yazık ki ulaşım pahalı ancak ulaşımı hallettikten sonra Tokyo'da gezmek maddi-manevi çok kolay. Hattâ İstanbul'dan daha ucuz bir şehir. Biz öyle bir duruma geldik ki, İstanbul öyle bir konumda ki pahalılık konusunda dünyada ilk beştedir. Hele hele yeme-içme alanında. Bu sene Tokyo'da, Atina'da, Kıbrıs'ta rahatça sipariş verdiğimiz masalarda buradakinden çok daha az hesap ödedik. Kafelerde buradakinden daha ucuza kahveler içtik. Ayrıca Tokyo'da ulaşım da yine bizden daha hesaplıydı. Şimdi uzatmayayım, Tokyo konusunu başka yazıya bırakayım. Ulaşım kartlarının şu şekil olduğu, iner inmez seni iç açıcı renk ve görüntülerle karşılayan bir ülke ayrıca anlatılmayı hak etmiyor mu? :) 

    Ha kimisi sevmez böyle çocuksu şeyleri ama ben seviyorum. Konuyu kapatmadan önce, yazının sonuna eklediğim kısa videoma bir tıklamanızı öneririm. Şu makinelerde dakikalar geçirdik. Tam bir kafa boşaltma yöntemi:) Sadece turistler değil, kendileri de o makinelerin başında vakit geçiriyorlar. Cidden enteresan insanlar.

    Bu aralar beni en mutlu eden, rahatlatan şey Görsel İletişim Tasarımı derslerine çalışmak. Geçen sene "İkinci Üniversite" kapsamında sınavsız kayıt olduğumdan bahsetmiştim. Bu sene ikinci sınıftayım. Şahane konular var. Sanat tarihi eğitimimle de örtüştüğü için, yeni dönemleri ve geleceğin teknolojisini baz alarak klasik sanat eğitimime güncel eklemeler yaptığı için keyifle ders çalışıyorum. Yeni şeyler öğrenmek güzel. Canlı ders kayıtlarını izliyorum, pdf kitapları okuyorum, ek araştırmalar yapıyorum. Pek memnunum. Canlı anlatım yapan Anadolu Üniversitesi hocaları, o sıra zaman kısıtlılığından bire bir iletişime geçemeseler de her zaman yazabileceğimizi, Eskişehir'e yolu düşenlerin okula gelebileceğini, çeşitli etkinliklerde karşılaşma imkânlarının olabileceğini belirtiyorlar. Açık öğretim fakat epeyi verimli. Bir de öğrenciler zaten normal üniversite mezunu olup belli yaşlarda olan insanlar olduğu için kaliteli bir dijital iletişim söz konusu. Artık okumanın yaşı yok biliyorsunuz. Biz bunu abarttık mı ya da neyin eksikliğini çekiyoruz ve tamamlamaya çalışıyoruz, düzenlemeye çalışıyoruz bilmem ama örgün öğretimde de çok fazla orta yaşlı insan var. Hele ki sosyal bölümlerde. Sözlerim yanlış anlaşılmasın, bu aslında güzel bir şey. Ama şöyle bir değişik durumu da var, örneğin bu sene üniversiteye başlayan yeğenimin sınıfında sadece birkaç kişi direkt liseden gelmiş:) Çoğunun yaşı büyükmüş, 2.3. üniversiteleriymiş. "Teyze, tıpkı senin gibi, bana seni hatırlatan bir kadın öğrenci var sınıfımızda" diyor:) Bölümleri sanat yönetimi. Bir yandan "Güzel bir şey tabii, kimse kenara çekilmek zorunda değil, keşke herkes ileriki yaşlarını böyle değerlendirse" diye düşünüyorum. Bir yandan da gençleri rahat bıraksak mı, boomerlardan şikâyet etmekte haklılar mı? diyorum:) 
Ben kendimce ikinci üniversite-açık öğretim yolunu seçtim. Umarım sözlerim yanlış anlaşılmaz. Herkesin -başkalarına zarar vermediği sürece- kafasına, gönlüne göre yaşaması taraftarıyım. Sadece son zamanlarda artan bir durumun tespitini yaptım. Nedenleri muhteliftir. Düşünmek, aktarmak, iletişim kurmak güzeldir. 

    Bu tip yazıları hep son zamanlarda ne izlediğim, ne okuduğum konusuyla bitiririm. Vallahi pek bir şey izlemedim. Vakit ayıramadım. Ancak The Crown'ın yeni sezonunu ve Netflix'teki Bodies'i izleyecek zamanı ve isteği buldum. The Crown bilinen bir dizi zaten. Bodies'i de öneririm. Çok beğendim. Okuma anlamında ise beni son zamanlarda İskenderiye Dörtlüsü meşgûl etti. Çok iyiydi. Niye daha önce okumadım diye üzüldüm. Yazarı Lawrence Durrell'i bir güzel araştırdım. Araştırırken bir de "Lawrence Durrell'in Eserleri, Kişiliği ve Türkler" başlıklı bir doktora tezi buldum, indirdim. Acayip sevindim. En kısa zamanda onu da okuyacağım. 
Tezin Ahmet Kayıntu'nun çalışması olduğunu da belirteyim, atlamış olmayalım. Tezi okuyunca belki ben de burada paylaşmak üzere bir yazı hazırlarım.

 
    Şimdi aklıma geldi, buralarda değilken bir kitap fuarı da geçti gitti tabii. İstanbul Kitap Fuarı'nın 40.'sı düzenlenmişti bu yıl. İlk günlerinde İstanbul'da değildim, döner dönmez gittim. Hayâl kırıklığına uğradım. 
Fuarın 40. senesiydi ve bu bence ses getirmedi. Ekstra etkinlikler olur zannediyordum. Hattâ ekstra indirimler de olacağını düşünüyordum. Ancak mevcut ekonomik şartlarda her sektör kendine göre haklı. Bırak ekstra indirimi, önceki senelere göre daha avantajsız bir ortam mevcuttu. Yine de dayanamayıp alışveriş yaptım. Kendimce uygun ve güzel kitaplar buldum. Okumaya ağırlık vermem lâzım. Dersler daha çok vaktimi almaya başladı ama diğer kitaplarımı da ihmâl etmemeliyim. Klişe gibi algılanıyor bazen fakat kitapların dünyanın keşmekeşinden uzaklaşma konusunda duygusal bir sığınak olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle bu böyle. Kitaplar var oldukça bana bir şey olmaz hissiyatını abartısız yaşıyorum.

     İşte böyle! Huzurlu günlerimiz çoğunlukta olsun der ve derslerime çalışmak için kaçarım. Zira ilk sınavlar yaklaşıyor. 
(Şu azmi, şu çalışma keyfini keşke lisede yaşasaydım. Kusura bakmayın gençler, galiba bizden kurtuluş yok:)))