7 Kasım 2018 Çarşamba

İLK SAYFASI...

   
Mirgun Cabas ve Can Kozanoğlu, dijital müzik platformu Spotify'da fazlasıyla ilgimi çeken 
"İlk Sayfası" isimli bir podcast serisine başlamışlar. Ahmet Ümit'le başlattıkları edebi bir seri bu. Soru-cevap şeklinde ilerliyor. Cabas ve Kozanoğlu, konuk ettikleri yazarların bizzat seçtikleri romanlarının ilk sayfası üzerinden başlayarak yaklaşık yarım saat süren bir sohbete davet ediyorlar bizi. Serinin amacının yazmak isteyenlere yardımcı olmak olduğunu, bir nevi yazı atölyesi kurduklarını söylüyorlar fakat sohbetler -sadece yarım saat olmasına rağmen- o kadar dolu ve keyifli ki yazmak gibi bir amacı olmayıp sadece okumayı sevenler de dinlemeli. Bilinçli okurluğun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlk Sayfası'ndaki sohbetlere şu ana kadar Ahmet Ümit, Hakan Günday, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Saygın Ersin ve Murat Menteş katılmışlar. Öncelikle ilgimi çeken her zaman bahsettiğim gibi Hakan Günday oldu ve onun sayesinde haberim oldu bu seriden. İlk dört sohbeti arka arkaya dinledim. Saygın Ersin ve Murat Menteş'i de en kısa zamanda dinleyeceğim. Bu altı isimden sadece Saygın Ersin'in kitaplarından herhangi birini okumadım. Okumadım diye dinlememezlik etmeyeceğim tabii ki, tanımak için bir fırsat olacak. Dinlediğim sohbetler çok keyifliydi. Bilgilendirmenin yanı sıra lafın lafı açmasıyla yönlenen, gündelik yaşama kayan konuşmalar, söz konusu yazarları insan olarak da tanımanın güzel bir yolu. Örneğin Ayşe Kulin'in samimi sohbetine bayıldım. Kendisinin sadece biyografik ve otobiyografik kitaplarını okumuştum fakat sohbeti dinledikten sonra "Kanadı Kırık Kuşlar'ı da okusam mı?" diye düşünmedim değil. Buket Uzuner'in toplumsal duyarlılığına, kendi deyimiyle radikal olmayan feminist tavrına şapka çıkardım. Roman kahramanı Defne Kaman'ı "Edebiyatta hep erkekler macera yaşıyor, bir kadın maceracı neden olmasın?" diyerek yaratmış olması hoş. Ahmet Ümit'in İstanbul üzerine konuşmaları, Hakan Günday'ın her zamanki gibi varoluşsal yollara sapan anlatımı çok iyiydi. Herbirini ilgiyle dinledim. 
    Yani okuma işini seviyorsanız İlk Sayfası'nı tavsiye ediyorum. Birkaç ay önce tesadüf Mirgun Cabas'ın ve Can Kozanoğlu'nun, medya dünyasına yıllarını vermiş bu iki gazetecinin de kitaplarını okumuştum. Mirgün Cabas'tan "2001 Eski Türkiye'nin Son Yılı" ve Can Kozanoğlu'ndan "Acemi Eğitimi". Kozanoğlu'nun bu kadar iyi bir anlatıcı olduğunu bilmiyordum. Anı kitabı olan Acemi Eğitimi'nde öyle zekice, esprili ve aynı zamanda sihirli bir anlatım var ki gerçek nerede bitip hayalgücü nerede başlıyor -ya da tam tersi- anlayamıyorsunuz. İnanılmaz keyifli. 
    Şahsen, İlk Sayfası'nda yeni sohbetleri merakla bekliyorum. Tahmin ediyorum ve umuyorum -ve hattâ buradan sesleniyorum ki- yakın zamanda İsmail Güzelsoy da konuk olacaktır:) Sizin aklınızda hangi yerli yazar var?
    









5 Kasım 2018 Pazartesi

3 İNSAN...

    Bu aralar vizyon filmlerine ağırlık verdik. Arka arkaya 3 ayrı biyografi izledim. Kitapta da filmde de biyografiye bayılıyorum. O kadar çok şey öğretiyorlar ki bana. O kadar düşündürüyorlar ki. 
En son izlediğim Bohemian Rhapsody'den başlayayım mı anlatmaya? 
    
    Bohemian Rhapsody, 1970 yılında İngiltere'de kurulan, özellikle 80'li yıllara damgasını vuran rock grubu Queen'in efsanevi solisti Freddie Mercury'nin filmi. O kadar çok beğendim ki bu filmi. Son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Müzikle en çok ilgilenilen ergenlik yıllarımın popüler grubudur Queen. Fakat sırf ben ve akranlarım sevmeyiz onu, her yaş grubunu etkilemiştir. Ortalamanın dışında, renkli, farklı Freddie Mercury'yi ise herkes bilir. 1991'de AIDS'ten ölmüş olduğunu da herkes bilir. Hastalığını ölümünden bir gün önce açıklayan, her zaman güçlü görünmek isteyen Freddie'ye yakışan bir film olmuş. Gram duygu sömürüsü olmadığı hâlde seyirciyi derinden etkileyen bir film. Edebiyatta, sinemada olması gereken "açıkça gösterme, hissettir" mottosunu yakalayan bir film. Seyirci tüm şarkılar bitene kadar, yazıların akması durana kadar salondan çıkmadı. Freddie Mercury'yi, Queen'i anlatan bir filmde ağlayacağım aklıma gelmezdi. Wembley Stadyumu'ndaki meşhur Live Aid konserindeki 20 dakikalık Queen performansının yeniden birebir canlandırılmasında gözyaşlarımı tutamadım. İnanın tüm salon aynı şekildeydi. Sakın sözlerime bakıp bol dram içeren bir film olduğunu düşünmeyin. Eğlenceliydi, espriliydi, güçlüydü, içinde arkadaşlık vardı, hepimiz biriz duygusu vardı, müzik vardı. Grubun şarkılarının filmin içine yerleşimi muazzamdı. Bu film bana Freddie Mercury üzerinden, farklı insanları ne kadar sevdiğimi, saygı duyduğumu bir kez daha gösterdi. Farklı olan, farklı düşünen, farklı davranan, farklılığını gizlemeyen, cesur insanlar hayatın tekdüzeliğinden kurtulmamızı sağlayanlardır. Tüm insanlığın yükünü taşırlar aslında. Kendileri çok zorlanırlar ama arkalarından gelenlere yeni yollar açarlar. Hayat onlarla güzel. 
    Queen'in yaptığı müziği sevin ya da sevmeyin hiç fark etmez. İyi bir biyografik film izlemek istiyorsanız Bohemian Rhapsody'yi kaçırmayın. Oyunculukların da müthiş olduğunu eklemeliyim. Freddie'yi canlandıran Rami Malek, fiziken bir miktar çelimsiz kalmasına rağmen, oyunculuk anlamında resmen döktürmüş. Şahsi bir not daha ekleyeceğim; İngiliz aksanına ve İngiliz oyunculara ba-yı-lı-yo-rum :)

    Sırada bizden bir biyografi var. Tabii ki Müslüm'e de gittim. Zira bu ara gitmeyeni dövüyorlar:) Şaka bir yana tek boş koltuğun olmadığı salonda her kesimden, her yaştan seyirci vardı. Senaryosunu Hakan Günday'ın yazmış olması benim bu filmi seyretmem için ilk sebepti. Yani müziğinin büyük hayranı değilim. Hepimiz gibi en çok bilinen şarkılarını bilirim ben de. 
Müslüm Gürses'i ancak son yıllarında pop ve rock şarkıları yorumlamasıyla beğenip, bu şarkıları dinledim. Ancak hayat hikâyesi, çocukluk yıllarımıza dayanan aşinalık, o saf duruş 
Müslüm Gürses'i sevme nedenlerimdendi. Ölümüne çok üzülmüştüm. Ameliyat sonrası komplikasyonlarla ölmesi etkilemişti beni. Babam gibi ve babamla aynı yaşlarda... 
    
    Üzgünüm ama özellikle Bohemian Rhapsody'yi izledikten sonra efsane olmuş bir şarkıcıyı anlatan biyografik filmin nasıl olması gerektiğini daha iyi anladım. Müslüm filminden hem duygusal hem teknik anlamda çoğu insan kadar etkilenmedim. Üzerine bir de kıyaslayabileceğim bir başka film izleyince haklı olduğumu anladım. Az önce anlattığım film nasıl sömürüden uzak bir şekilde duygulandırıyorsa, bu tam tersiydi. Müslüm'ün annesinin babası tarafından bıçaklanma sahnesi, kanlı oda, kanlı giysiler, kanlı bardaktan rakı içmek salondaki çoğu kişinin hüngür hüngür ağlamasına sebep oldu. Yanımdaki kadın o sahneden itibaren filmin ilk yarısı bitene kadar susmadı. Sesli sesli ağlayıp devamlı burnunu çektiği için bende konsantrasyon falan kalmadı. Grup gelmişlerdi, çantasını açıp açıp yanındakilere mendil vermesi konsantrasyon eksikliğime 
tuz biber ekti. Ha bir de telefonunu çıkarıp çıkarıp fotoğraf çekenler, şarkılı sahneleri kayda alanlar beni delirtti. 
    Müslüm filmi bana herkesin hayatta aynı şansa sahip olamadığını bir kez daha hatırlattı. Annesi, 2 yaşındaki kız kardeşi, genç erkek kardeşi şanslı olamayanlardandı. Zor yaşadılar, erken gittiler. Müslüm Gürses ise ne kadar zor bir hayat yaşamış olursa olsun aslında yırtanlardan biri. Yeteneği ve Muhterem Nur'u tanımış olması onu şanssızlıkların içinden çekip çıkaran şeyler. Filmi izlerken böyle hissettim. Herhalde doğru hissetmişim ki filmin sonunda sanatçının "Hayat zordu ama güzeldi" sözüne yer verdiler. Müslüm Gürses'in bir derviş olduğu sıkça vurgulandı. Annesini öldüren babasını affetmiş olması dervişlik mi? Saflık mı? Yoksa ataerkil bir ortamın getirisi mi? Siz karar verin. Ben dervişlikten ziyade Müslüm Gürses'in saf tabiatlı olduğunu düşünüyorum. Galiba bu hayat hikâyesinde en şanslı olan, yaptığı yanına kâr kalan o baba. Olan yine kadına oldu.
    
    Bu aralar izleyip en beğendiğim filmlerden biri de Ay'da İlk İnsan'dı. Neil Armstrong'u ve Ay'a yapılan yolculuğu anlatıyor. Yönetmen Damien Chazelle. Başrolde yönetmenin La La Land'de birlikte çalıştığı Ryan Gosling var. 
    Damien Chazelle'ı seviyorum. Bu filmde de tıpkı Oscar kazandığı Whiplash'te olduğu gibi buram buram gerilim vardı. Ay'a gidilmeden önce yapılan tüm o testler, testler sırasında hayatını kaybeden astronotlar, Neil Armstrong'un ketum hâlleri ve görmediğimiz ama hissettiğimiz gerginliği... Bir de astronot eşi olmanın düşündürdükleri. İnsani gerilim. Ay'da ilk insan. İnsan... Teknik detaylar oldukça fazlaydı ama asıl olay Ay'a adım atan ilk insanın ve ailesinin psikolojik durumuydu. Adamın Ay'a gideceğini biliyorum ama sanki bilmiyormuş gibi heyecanla izliyorum. Gergin sahneler, Ay'a iniş ve o esnada benim ilk düşüncem Armstrong'un ilk adımı sol ayağıyla atışı oluyor:) Kendi kendime güldüm tabii. Günlük hayatta "Aman şuraya sağ ayakla gireyim, buradan sol ayakla çıkayım" gibi takıntım yoktur. Artık o an nereden aklıma geldiyse, sanki Ay'a gitsem yine de ilk sağ ayağımı atarmışım gibi düşündüm. Kodlanma meselesi sanırım. Birileri uzaya yolculuk için çalışırken, bu uğurda hayatını kaybederken, birileri uzaya giderken, birileri de bunun filmini çekip dünyaya sunarken benim sol ayağı düşünmüş olmam oldukça üzücü tabii:) Şaka bir yana sahiden birileri yapıyor birileri izliyor. Filmi çok sevdim ama çıkışta moralim bozulmadı değil. Gerçi belki de gitmemişlerdir Ay'a:) Öyle bir söylenti var biliyorsunuz. Rusya ile girilen uzay yolculuğu yarışında Rusya'ya fark atmış olmak için böyle bir yalan ve düzen uydurulduğu, Ay'a iniş fotoğraflarının sahte olduğu söyleniyor. Amerika'dan her şey beklenir ama ben sahtekârlık olmadığını düşünenlerdenim. Ay'a çıkarken bir çok aksilik olabilirdi, en ufak bir aksilik her şeyin sonunu getirebilirdi. Ama çalıştılar, hazırladılar, işler yolunda gitti ve Ay'a çıkıldı. Bak, Amerika Neil Armstrong'tan nasıl bahsettiriyor. Aslında uzaya ilk kez çıkan ve Dünya yörüngesinde seyahat eden isim Sovyet kozmonot Yuri Gagarin. Ama hani nerede Rus sineması? Yok öyle bir şey. Amerika'nın bu konularda çabası malûm. Bu filmde Ay'a iniş sırasında Amerika bayrağını göstermedi diye Damien Chazelle'a tepki gösterenler olmuş. Artık ben sana ne diyeyim Ey Amerika?

    İşte böyle. 3 insan. 3 hayat hikâyesi. Ve bana düşündürdükleri...
    


2 Kasım 2018 Cuma

TOPHANE-İ AMİRE... GALATA RUM OKULU... İKİ MEKAN, İKİ SERGİ...

    Dün Nişantaşı'nda ufak bir işim vardı, onu hallettikten sonra Tophane-Karaköy civarına iniverdim. Kasım ayının ilk günüydü ve sevgili kasım, güneşli bir günle merhaba demişti bize. Tophane'ye inince soluğu Tophane-i Amire'de aldım. Benim güzel okulum MSGSÜ'nün kültür merkezi olan bu tarihi yapıda şahane bir sergi vardı. 
"Arkas Koleksiyonu'nda Post-Empresyonizm"...
    
    Arkas isminden de anlaşılacağı gibi özel bir koleksiyon bu. İzmir merkezli holdingin yine bu şehirde bir sanat merkezi var. Şu sıra İstanbul'da Tophane-i Amire'de sergilenen eserler İzmir'den misafirler ve çok çok iyiler.
    
    19.yy.'ın ikinci yarısında Empresyonizmin ardından gelişen Post-Empresyonizm, gerçeğe yakın resmetmekten uzaklaşıp kişisel bakış açısına yer vermesiyle, farklı ifade biçimleri yaratmasıyla bilinmekte. Bugünlerde Tophane-i Amire'ye giderseniz bu akımın Andre Lhote, George Braque, Pierre-Auguste Renoir gibi sanatçılarının eserlerini göreceksiniz. Fakat bunun için çabuk davranmak lazım. Çünkü sergi 6 Kasım tarihine kadar açık olacak. Hazır havalar iyi giderken önümüzdeki hafta sonu bu şekilde değerlendirilebilir. Tophane-i Amire'nin tarihi havası içinde sunulan sergiler her zaman keyifli oluyor. Girişin ücretsiz olduğunu da belirtmeliyim.
   

     
    Arkas Koleksiyonu sergisinden çıkınca hemen 500 m. ilerideki Galata Rum İlkokulu'nu ziyaret ettim. Burada şu sıralar 4.İstanbul Tasarım Bienali'ne paralel olarak düzenlenen "206 Odalı Sessizlik" isimli bir sergi var. "206 Oda", Büyükada Rum Yetimhanesi'nin odalarının sayısı. "Sessizlik" ise binanın 60'lı yıllarda aniden boşaltılınca kuşandığı durum. Adadaki yetimhanenin tarihi bu sergide gözler önüne seriliyor.
    
    Büyükada'ya gidince sadece deniz kenarında kalmayıp tepelerine doğru yürüyüşe çıkanlar, büyük, ahşap, yıkılmaya yüz tutmuş ve hüzünlü yetimhaneyi muhakkak görürler. Binanın ne olduğunu bilen bilir, bilmeyen ise meraklı sorular sorar. Bu kocaman ahşap binanın ne olduğu, neden bakımsız olduğu konuşulur. İşte bugün Galata Rum İlkokulu'nda tüm soruların cevabı var. 
    
    Ali Kazma, Dilek Winchester, Murat Germen ve Hera Büyüktaşçıyan çalışmaları olan fotoğraflar, belgeler, videolar ve yerleştirmeler ile Büyükada'daki müzeden getirilen az sayıda eşya, meraklısı için yetimhanenin tarihine ışık tutmakta.
    
    Büyükada Rum Yetimhanesi, bir süre ellerinden alınmış olsa da bugün yine Patrikhane'nin mülkiyetinde. Tarihçesi bir yana, dünyanın 2. büyük ahşap yapısı olması sebebiyle de önemli ve bu yüzden "Tehlike Altındaki 7 Dünya Mirası" listesinde gösteriliyor. Mimarı Alexandre Vallury ki bu isim İstanbul mimari tarihi açısından oldukça önemli bir isim. Batılılaşma sürecindeki Osmanlı'nın İstanbul yapılaşmasında izi var. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin de mimarı olduğunu ve bu okulda mimarlık bölümünü kurup eğitmenlik yaptığını bilmek, bu konuda ipucu verecektir sanırım. 

    
    Bir zamanlar otel ve casino olması amacıyla inşa edilen, ancak gerekli izinler alınamayınca öksüz ve yetim Rum çocukları için yetimhaneye dönüştürülen binanın açılışı 1903 yılında II.Abdülhamid'in de katılımıyla gerçekleşmiş. Zaman içerisinde nice çocuk yetişmiş burada, nice olaylar yaşanmış. Gün gelmiş kaderine terk edilmiş. Sergideki fotoğraflardan gözlemlediğimiz bugünkü metruk hâli, bir zamanlar ne kadar görkemli olduğunu gizleyemez durumda. Büyükada'nın en tepesinde yeşillere ve maviye hakim bir noktada geçmişten bir iz gibi yükselen bu özel yapı kurtarılabilir mi? Geleceğinde ne var? Bilmiyoruz. Şu an yapabileceklerimiz arasında sergiye gidip bilgi edinmek var. İlgilisi 10 Kasım'a kadar ziyaret edebilir. Giriş yine ücretsiz. 
    
    Bu iki sergiyi ziyaret ettikten sonra benim gibi yapıp Karaköy'ün güzel kafelerinden birinde tatlı-kahve keyfi yapabilirsiniz. Ya da isterseniz Taksim'e çıkıp İstanbul Tasarım Bienali'nin son günlerini değerlendirir ve ev sahibi mekânları gezersiniz. Zira onun da birkaç günü kaldı. 
Öyle ya da böyle, bu yazıyı okuyan herkese mutlu bir hafta sonu diliyorum:)




   

18 Ekim 2018 Perşembe

SONBAHARDA SANAT... MUSEO, LORO, ŞAHANE ZÜĞÜRTLER...

    Tembellik edip fazla yazı giremiyorum diye zannedilmesin ki sonbahar gelmedi ve dolayısıyla İstanbul'un sinema salonlarına, tiyatrolarına, müze ve galerilerine gidilmiyor. Örneğin Filmekimi geldi, geçti. Sadece iki film izlemiş olsam da bunlardan bahsedemedim. Neyse ki festival filmlerini daha sonra vizyona girdiklerinde veya istediğimiz zaman internet üzerinden izleme şansımız var fakat Filmekimi dahilinde izlemenin keyfi bir başka oluyor. Aynı amaçla salonu dolduran seyirciyle bir arada olmak hatta bazen tanışmak sohbet etmek, genelde reklamsız film izlemek, benim gibi sinema salonunda izlemeyi seven biri olarak çok farklı filmlere ulaşmak güzel. Ancak her filmi izleyeyim dersen ve ekonomik açıdan orta halli bir sanatseversen cüzdanında hatırı sayılır bir gedik açacaksındır. İşin bu yanı sıkıcı işte. Hafta sonu tam biletin 25 lira olması seni mümkünse hafta içine, 10 liralık biletlere yöneltecektir. O da 19.00'dan önce olursa. O saatten sonra yine 25 lira. Daha önce de yazmıştım, ben çocukken dört kişilik bir aile olarak çok sık sinemaya ve tiyatroya giderdik. O zamanlar aldığımız kadar bileti günümüzde değerlendirip hesap yapıyorum, şimdi olsa o kadar sık gidemezdik. İşin ekonomik kısmına değinmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Değindim. Şimdi gelelim seçtiğim ve izlediğim iki filme. 

    Bu yıl Filmekimi'nde izlediğim ilk film Müze'ydi. Yönetmen Alonso Ruizpalacios. Film, 1985 yılının Noel akşamında Meksika Antropoloji Müzesi'de yapılan soygunu, daha doğrusu soyguncuları konu almış. Birebir soygunu anlatan bir film değil. Soyguncular filmdeki gibi gerçekten yakalanmış olsa da filmde daha farklı, daha romantik bir son var. Filmi seyreden birkaç izleyicinin yorumunu okudum ve herkesin ne kadar farklı sonuçlar çıkardığına tanık oldum. Örneğin filmin Meksika devleti tarafından Müze'yi tanıtmak için çekilmiş havasında olduğunu söyleyenlere katılmadım çünkü ben öyle bir yapaylık hissetmedim. Soygunu planlayan ve kendisi gibi kaybeden konumundaki arkadaşını bu iş için ikna eden Juan'ın hikayesiydi bu. Juan'ı soyguna iten dürtüler konusunda da farklı yorumlar okudum. Benim gördüğüm Juan, 30 yaşına geldiği halde veterinerlik fakültesini bitirememiş, ablaları tarafından bu yüzden devamlı alay edilen, zaten dış görünüşü nedeniyle çocukluğundan beri "küçük" lakabıyla seslenilen, ailenin baskın karakteri olan doktor babanın gölgesinde ezilmiş, isteneni verememiş, kafası karışık bir genç adamdı. Önce kendisine bir şeyleri kanıtlamak istedi. Daha önce müzede çalışmış olduğu için, yeterli güvenlik teknolojisi olmadığı için, tereyağından kıl çeker gibi soyuverdiler müzeyi. Meksika Antropoloji Müzesi bu. Değerli Maya kalıntıları çok. Yükte hafif pahada ağır ne varsa aldılar. Ülke bu soygun haberiyle çalkalanırken, son derece planlı olduğu ve çok kişinin karıştığı zannedilirken, soyguncuların vatan haini oldukları konusunda fikir birliğine varılmışken Juan ve Wilson ellerindeki eserleri ne yapacakları sorusuyla baş başa kaldılar. Meksika halkı çalınan eserlerin boşluğuna bakmak için müzeye akın etti. Ki bu da ayrı bir tartışma konusudur. 1911 yılında Louvre Müzesi'nden çalınmış olan Mona Lisa'nın bıraktığı boşluğu görmek için gelen binlerce insan gelir akla. O boşluğu görmek istemenin nedeni nedir? Bu tabii ayrı bir konu ama bir sanat eserinin güzelliği işte böyle farklı şeyler akla getirmesidir.. Bu kadar anlattığıma bakılırsa ben Müze'yi sevmişim:) Bir izleyen, yüksek sesli müziğin başını ağrıttığını söylemiş ama ben öyle yüksek müzik hatırlamıyorum. Aynı filmden mi bahsediyoruz diye düşünmedim değil. Haydi Loro'dan bahsediyor olsa neyse:) Loro, festivaldeki ikinci filmimdi ve Müze'nin aksine çok renkli, abartılı, gürültülü bir filmdi. Böyle olması da normal çünkü yönetmen Paolo Sorrentino, konu ise Silvio Berlusconi ve onun zamanında İtalya.

    Paolo Sorrentino günümüz İtalyan sinemasının popüler yönetmenlerinden biri. İsmini bilmeyenler "Genç Papa" dediğimde hatırlayacaklardır. Jude Law'ın başrolde olduğu dizi ona ait. Ayrıca Oscar ödüllü Muhteşem Güzellik, Il Divo ve Gençlik (Youth) filmleri de Sorrentino'ya ait.
    Loro'da "Azgın Teke" lakabını hak ederek almış devlet adamı Berlusconi'nin hicvedilmesi, renkli, çarpıcı ve abartılı sahneler konusunda yönetmenin işini oldukça kolaylaştırmış. İlk 15-20 dakika bir miktar erotik film tadında ilerlese de (biraz daha sürse çıkacağımı itiraf ediyorum), popo ve meme fazlalığından fenalıklar gelse de yönetmenin ne demek istediğini gayet iyi anladım:) Berlusconi zamanında kadın bedeninin, kadın varlığının değersizleşmiş olması eleştirilen konulardan biriydi çünkü. Ağırlık o yönde olsa da Loro'da Berlusconi hakkında sadece cinsellik üzerinden hiciv yok. Özellikle karısının onun hakkında söyledikleri dikkate değer.
    Bu sene Filmekimi'nde benim açımdan durum buydu. Farklı iki hayatı anlatan ama gerçek olaylardan yola çıkma noktasında birleşen filmler seçtim. Birini Kadıköy'de Rexx'te diğerini Nişantaşı City's'de seyrettim. Yazıyı yazmadan önce Ekşi Sözlük'te okuduğum bir arkadaş Loro'ya yer kalmadığından yakınmış, serzenişte bulunmuş. Emin olmadan bu serzenişler niye? Benim izlediğim saatte salonda boş yer vardı. Ayrıca illâ festival sırasında izlemek istiyorsan film başlamadan bilet alacaksın, salonun kapısına gideceksin, başlamaya yakın ilan ettiklerinde, gelmeyenlerin boş bıraktıkları yerlere geçeceksin. Böyle yapan çok kişi var. Bilet bulamadım diyenlere ve bunu bilmeyenlere ipucu vermiş olayım. Hâttâ Loro için ben de böyle yapabilirdim. Biletler satışa çıkar çıkmaz satın alınca Biletix, Müze için en arka sıradan, Loro için en ön sıradan yer vermiş. İlk alanlar için doğrusu arkadan başlamaktır. City's'de niye tersi olmuş anlamadım. Zaten artık yakını görmekte zorlanıyorum, ilk sıradan izlememe imkân yoktu:) Boş yerler olunca arka koltuklardan birine geçtim. Boş koltuk vardı yani Ekşici kardeşim.
    Yazıyı benim için sezonun ilk tiyatro oyunu olan Şahane Züğürtler'le bitirmek ve Şehir Tiyatroları sezonunun da açıldığını hatırlatmak isterim. Ekim ayı biletleri çıktığında havalar iyice soğumadan annemle izlemek için gişeden satın aldım biletleri. İkimiz için de uygun olan gün ve saate bakarak Şahane Züğürtler'i tercih ettim. Aslında annemin uzun zaman önce seyrettiği bir oyun bu fakat bir klasik olması nedeniyle hayır demedi. Aslında epeyi bir geç kalmış olsam da ben de böylece ilk kez izlemiş oldum. Haldun Dormen'in yönettiği, Mikael rolünde Can Başak'ı, Tatyana rolünde Müge Akyamaç'ı izlediğimiz, Jacques Deval'in ünlü eseri Şahane Züğürtler, Rusya'daki Ekim Devrimi'nin ardından Fransa'ya kaçmak zorunda kalan ve mecburen hizmetçilik yapan Rus asilzadesi bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Şahane Züğürtler denmesinin sebebi, yanlarında getirdikleri yüklü miktarda bir para olması ancak emanet bildikleri bu parayı harcamak ya da Fransa hükümetine kaptırmak istememeleri ve bir gün Rusya'ya dönecekleri umudu taşımaları. Güldürürken düşündüren, benzerlerinin yaşanmış olması muhtemel insan hikayeleri... 
    Tiyatro iyidir. Sinema kadar ağırlık vermesem de ara sıra izlemek bana iyi gelir. O gün de iyi geldi. Dışarıda esintili ve yağmurlu bir hava varken, annemle Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin fuayesinde sıcak çikolata eşliğinde temsil saatini bekleyip sohbet etmek güzeldi. Darısı ileri ki günlere diyeyim:) Sanatla kalalım!




16 Ekim 2018 Salı

SÜLÜKLÜ GÖL... GİTTİM GÖRDÜM PİŞMAN DEĞİLİM:)

    Bolu'dan İstanbul'a dönerken "Yolumuzun üzerinden bir yer daha seçelim, uğrayalım, gezelim görelim" kafasıyla internetten civar haritasını açıp, öncesinde hiç bilmeden, fotoğraflarına bakmadan, incelemeden buldum Sülüklü Göl'ü. Ne de olsa pek çok gölle süslenmiş yemyeşil bir bölgedeydik. Haritaya göre Sülüklü Göl Mudurnu'ya yaklaşık 30-40 km. uzaklıktaydı. Normal şartlarda yarım saat kadar sürecek bir yol yani. Oraya da uğrayıp Sakarya - Akyazı üzerinden İstanbul'a dönerdik. Eşime haritayı gösterdim, her zaman olduğu gibi -özellikle gezi konusunda bana sonsuz güvenmenin, plan programı her daim üzerime yıkmanın etkisiyle- öylesine baktı, 
o da benim gibi yarım saat süreceğini düşündü herhalde, kabul etti. Mudurnu'dan yola çıktık. 
Yol tarifini de açtık. Göle ulaşmak için 1.5 saat veriyordu. Ben nedense inanmadım:) Düz yolları geçip de Sülüklü Göl için orman yollarına sapınca neyin ne olduğunu anladık. Doğa gezilerine uzak olmak böyle bir şey sanırım.
    Bir tarafı uçurum olan daracık toprak yolda virajları döne döne tırmanırken, endişe kumkuması annemin korkusuyla ve eşimin "İstanbul'a geç kalacağız" dırdırlarıyla baş başa buldum kendimi. Hayır, işin kötüsü ikisine de katılıyorum ama belli etmemeye çalışıyorum:) İstanbul'a geç kalma endişesi araba kiralamış olmamızdan kaynaklanıyordu. 3 yıl önce arabamızı sattık, o tarihten beri yeni bir araba alma girişiminde bulunmadık. Orhun yurt dışına gittiğinden beri zaten iki kişiyiz, yani ufak çocuğumuz yok. O yüzden metrobüs, taksi, Uber, gerektiğinde kiralık araba, her birini kullanıyoruz. En güzeli eskisine göre daha çok yürüyoruz. Trafiğe takılmıyoruz, park yeri aramıyoruz, gereksiz otopark ücreti ödemiyoruz, benzin fiyatları artışı genelde etkili olsa da en azından arabamızın deposunu nasıl dolduracağız diye düşünmüyoruz, araç vergisi ve kasko vs. ödemiyoruz. Bir de eşimin İstanbul trafiğinde her an bir kavgaya karışabileceği ihtimalinden korkmuyorum:) İstanbul trafiğine maruz kalanlar benim ne demek istediğimi gayet iyi anlamışlardır. Kısacası yakın yerlere ufak tefek seyahatler istiyorsak araba kiralamak durumundayız. Çok kişi araba kiralıyor ama bunların içinde eşim kadar pimpiriği, kuralcısı az bulunur herhalde. Teslim saatini aşacağız diye gerildi de gerildi. Ki kesin öyle olacak diye bir durum yok. Sorun bir gün ücreti daha ödemek değil. Saat belliyse işler o saate kadar halledilecek. Ben de kuralcıyımdır, dakik insanımdır ama elde olmayan ve halledilebilecek sebepleri kafaya fazla takmamayı öğrendim. Önce sağlık olsun! Zaten eşime her gezinin son günü bir hâller olur, eve ulaşana kadar gergindir, uçuş saatine daha epeyi vakit varken bile bizi havaalanında koşturur:) Neyse, haydi ben alışkınım da yanımızda annem var, bir şey söylemek istemiyorum. Oflamalar puflamalar, "Az duracağız ama bak!" uyarıları eşliğinde çıktık Sülüklü Göl'e. Niye geri dönmediğimizi sormayın, belli bir noktadan sonra dönüş imkânı olmayan bir yol burası. 
 
    Öyle ya da böyle, Sülüklü Göl'e vardığımız için, gördüğümüz için mutluyum bugün. Gergin dakikaların ardından muhteşem bir doğal güzellikle karşılaştık. Çeşit çeşit ağaçlarla çevrelenmiş şeffaf yeşil bir göl. Balıklara, suyun kenarında zıplayan kurbağalara, gölün ortasında kalmış ağaç gövdelerine... Hangi birine bakacağını şaşırıyorsun. 
    Sülüklü Göl tektonik hareketler sonucu oluşan çukura dere sularının dolmasıyla oluşmuş. 
Ani çökme nedeniyle çukurun ortasında kalan çam, köknar ve meşe ağaçları ilginç bir görüntü oluşturmuş ki kışın kapalı havalarda oldukça gotik bir manzaranın meydana geldiği söyleniyor. Söz konusu ağaçlar 300 yıldır oradalarmış ve bunca yıldır çürümemeleri nadir rastlanan bir durummuş.
    Sülüklü Göl bitki ve hayvan çeşitliliği açısından özel bir ekosisteme sahip olduğu için belli bir zamana kadar koruma alanıymış. Sonradan tabiat parkı haline getirilip halka açılmış. Giriş ücretli. Haklı olarak bu duruma karşı olanlar var. Korunması gereken bir alan kıymet bilmeyenlerin kullanımına açılmamalı. Örneğin benim fotoğrafımda görülen duman, romantik doğal bir buğu ya da sis değil. Bildiğin mangal dumanı. Çok fazla insan yoktu, dumanı aşırı şekilde tüttürenlerden başka mangal yapan da görmedik ancak bir tek aile bile ortamı nasıl etkilemiş bu fotoğraftan anlamak mümkün. Tabiat parkının girişinde jandarma vardı. Böyle korunması gereken birçok yerde oluyor. Askerin işi gücü bırakıp kamp yapmayın, mangal yapmayın, yere çöp atmayın, hayvanlara zarar vermeyin, çevreyi rahatsız etmeyin demek için görev yapması bana çok tuhaf geliyor. Buna gerek olmalı mı? İnsanlar neden bunları zaten yapmamaları gerektiğini akıl edemiyorlar? Bir insan ülkesinin doğal güzelliğine neden zarar verir? Geçenlerde Instagram sayesinde ünlenen Salda Gölü'nde kamp yapılmaması için jandarmanın nasıl uyarı üstüne uyarı yaptığını ama yine de insanların dinlemeyerek çadır kurduğunu okumuştum. Durum bu! 
    Sülüklü Göl'de kamp yapılabiliyor. Etrafı dumana boğan günübirlikçi aileden başka çok sayıda kampçı gençle karşılaştık. Motorsiklet grupları da vardı. Demek ki doğa dostu gençlerin bildikleri bir yer Sülüklü Göl. Kampçılar için yeme içme ihtiyacının karşılandığı bir yer görüp görmediğimi hatırlamıyorum ama WC vardı. Bunu azıyorum çünkü Instagram'da fotoğraf paylaşınca çok sayıda soru geldi. Çocuklarla gidebilir miyiz? Tuvalet var mı? Yolu çok mu kötü? Soğuk mu? Araba mahvolur mu? gibi gibi gibi... Aile ve çocuk alışıksa çocukla her yere gidilebilir. Yaz dahi olsa akşamları tabii ki serin olur. Yiyeceği içeceği önceden tedarik etmekte fayda vardır. Yol bize korkutucu gelmiş olsa da alışık olanlar için -yağışlı günler hariç- sorun teşkil etmez. Nitekim biz o gün akşam üstü saat beş buçuk civarı Sülüklü Göl'den ayrılırken yeni yeni gidenler vardı. Hava kararmaya başlamışken cesurca buldum doğrusu. Ama dediğim gibi bu endişe ve acemilik bizim fazlasıyla şehir insanı olmamızdan kaynaklanıyor. Yola çıkmazsan, her şeyi çok ince düşünürsen hiçbir şey göremezsin, gezemezsin, yaşayamazsın. 
Sorun yokmuş gibi çek! :)
    Sülüklü Göl'e otobüsler çıkamadığı için tur dahilinde gelenler belli bir noktadan sonra yürüyerek ulaşıyorlarmış buraya. O da keyifli bir seçenek olabilir. En iyisi ben şuraya bilgilendirme linki bırakayım, gitmeyi düşünüyorsanız benim yazdıklarım üzerine bir de oradan okuyun. (suluklugol.com) Hem tüm anlattığım sebeplerden dolayı bende fotoğraf az ve çok iyi değil. Farklı fotoğraflar da görmüş olursunuz. Ben "İyi ki bu doğa harikasını görmüşüz" diyorum. Dönüşümüzü merak edenlere de İstanbul yolunda trafik olmasına rağmen varmak istediğimiz yere zamanında yetiştiğimizi, İstanbul'a dönüş yolunun Mudurnu'dan göle gelirken olduğu kadar uzun ve tehlikeli olmadığını, yine boş endişelere kapılıp beni gerdiği için eşimle iki gün konuşmadığımı söyleyeyim:) Hayır, yakınımız dahi olsa yanımızda başkaları varken tartışmak huyumuz değildir, o yüzden yol boyu gecikeceğiz diye düşünerek oflamaları karşısında la havle çekerek kendimi tutmak zorunda kaldım, evde tabii ki bunun acısı çıkacaktı. Hele de zamanında yetişmişsek:) Gezi yazılarının yüz karası olmuş olabilir ama bu da böyle iç dökmeli bir yazı oldu. Varılan yer kadar yolculuk da önemliydi değil mi? :)






11 Ekim 2018 Perşembe

SAKİN ŞEHİR MUDURNU'DA HOŞSOHBET ZAMANLAR...

    Bir önceki yazıda Abant Gölü'ndeydik, şimdi Mudurnu zamanı. Abant Gölü civarında bir gece konaklamamızın ardından, otelde aldığımız kahvaltı sonrasında Mudurnu'ya doğru yola çıktık. Mudurnu'ya gitmek için Abant Tabiat Parkı'nın içinden geçmek gerekiyor. Parka giriş ücretli. 
Bir gün önce burada bolca vakit geçirdiğimiz için bugün sadece yolunu kullanacağız. Bu durumu gişede belirtince tekrar bir ücret ödememize gerek kalmıyor. Yarım saat sonra Mudurnu'dayız.


    Bolu, Düzce, Sakarya civarı görülecek yerler açısından çok zengin, her birini görmeye vaktimiz yetmez. Biz o gün Mudurnu'da karar kıldık. Üzerine Mudurnu'nun Mart 2018'de Cittaslow seçilmiş olduğunu öğrenmemiz bizi sevindirdi. Cittaslow deyimiyle ilk kez karşılaşanlar için daha önce Seferihisar-Sığacık yazımda bahsettiklerimi burada tekrar kısaca paylaşmak isterim: "Cittaslow, küreselleşmenin herkesi aynılaştırmasına, hızın getirdiği mutsuzluğa karşı oluşturulan uluslararası bir hareket. İtalya merkezli bu hareket 1999 yılında kurulmuş ve belli kriterleri karşılayan yerleşim birimlerine Sakin Şehir ünvanı verilmeye başlanmış. "Chianti" ilk Cittaslow olurken, bizim ilkimiz "Seferihisar" olmuş. Organizasyona dahil 28 ülke var. Cittaslow kentlerinde yerellik destekleniyor, hayatın sakin akışı içerisinde herkesin birbirini tanımasına önem veriliyor, doğal enerji kullanımı şart koşuluyor. Kısacası Cittaslow ünvanlı kentlerde hayat sakince ve katkısız akıyor. İşte bu yüzden bu şehirlerin sembolü salyangoz".
   
    Mudurnu, Sakin Şehir ünvanına kısa bir süre önce kavuşmuş. Gördüğüm kadarıyla çok da iyi olmuş. İlçe sakinlerinin sıcaklığı, orada yaşıyor olmalarından duydukları memnuniyet etkileyiciydi. Arabayı park eder etmez içinde kendimizi bulduğumuz yerel pazar, bahsettiğim uluslararası hareketin söz konusu ayağını fazlasıyla karşılıyordu. Mudurnu'da ilk yaptığımız şey yaşlı amca ve teyzelerle sohbet ede ede balkabağı, dağ kekiği, kozalak reçeli ve kuru fasulye almak oldu:) Kozalak reçelini ilk kez gördüm. Kavanozun içine görsellik için atılmış minik kozalak beni tavladı ama daha sonra araştırınca soğuk algınlığına karşı Rus kaynaklı geleneksel bir reçel olduğunu öğrendim. Gerçi satıcı teyze de "öksürüğe birebir" demişti. Tadı da çok güzelmiş, şimdi daha fazla almamız gerektiğini düşünüyorum.

    Pazar alışverişinden sonra eski evleri nedeniyle Sit alanı ilan edilmiş ilçenin tarihi sokaklarına daldık. Ortalama 600 yıllık Osmanlı konaklarının çokluğu, Mudurnu'da bir zamanlar ferah bir yaşantının var olduğunu belgeler nitelikte. Tarihi baharat ve ipek yolunun önemli duraklarından biri olmak, gelişmişliğin en önemli etkenlerinden.

    Bölgede Osmanlı öncesi bir yaşam da var elbet. Frigya'ya, Lidya'ya, Persler'e, Roma ve Bizans'a uzanan bir tarih söz konusu. "Mudurnu" ismi ise Bizans döneminde yöneticilik yapan Bursa tekfurunun kızı Moderna'dan miras.
    Bu denli tarih kokan Mudurnu'da uğramak istediğim her yeri görmek mümkün olmadı. Genelde bir seyahatten önce fazlasıyla plan program yapıyorum ve uygulamaya çalışıyorum ancak bu sefer serbest davranmaya karar verdim. Zira yanımızda annemin olması da daha önceki gibi koşturmalı, bol yürümeli, tırmanmalı bir seyir izlememize engeldi. Hem tescilli sakin şehirdeydik. Sakince gezmek en iyisiydi. Ayrıca uğradığımız yerlerde öyle bir sohbete muhabbete kapıldık ki birkaç saat ayırabildiğimiz Mudurnu'da o zamanın da nasıl geçtiğini anlamadık.

    Tüm bunlara karşın asla atlamayı düşünmediğim bir yer vardı ki o da Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi. 

    Eski mahkeme binası, kültür merkezine ve müzeye dönüştürülmüş. Mudurnu'yu tanımak için en iyi adreslerden biri. Eski sokakların, çarşının içinden geçerek müzeyi bulduk. İlgili Nejdet Bey'in bir başka işi olduğu için müzenin kapalı oluğunu öğrendik. Üzüldük tabii. Hiç olmazsa binanın tarihi havasını soluyalım, bir miktar dinlenelim diye düşünerek müzenin kafe kısmında birer kahve içtik. Balat kafelerini andırır bir ortam. Nostaljik, sıcak. Duvardaki raflarda fazlasıyla nitelikli araştırma kitapları dizili, fonda hafif bir caz müziği... Burasının bir zamanlar mahkeme binası olduğuna, hatta bir kısmının kadın hapishanesi olarak kullanıldığına inanmak zor.

    
    Kahvelerimizi içip Kültür Evi'nden ayrılırken biraz sonra tekrar oraya döneceğimizi bilmiyorduk. Hayâlkırıklığımızı bastırıp Demirciler Çarşısı'na yönelmiştik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağın kadar oyalayıcı, sevimli ve davetkâr dükkanlarla dolu burası. Esnaf da sohbete meraklı olunca ayrılmak biraz zor. 

    
    Satın almak şart değil diyerek bizi davet eden Mehmet Amca'nın dükkânında bakır eşya namına yok yok. Kendisi de her birini tek tek anlatmaya meraklı. "Unutma! Özbakırcı!" diye diye sohbete tuttu bizi. Yıllar önce İstanbul'da Fındıkzade'de aynı yerlerde yaşamışız. Oradan da bir muhabbet açıldı tabii. Yalnız şu an Mudurnu'da yaşamaktan çok memnun. "Burada kafamız rahat, suç olmaz, hırsızlık olmaz" diyor. Oğullarıyla birlikte İstanbul'a belediyeye ve müzelere de iş yaptığını söyledi. Daha ne olsun?

    
    
    Gönül isterdi ki el yapımı şamdanları, ibrikleri satın alayım. Bir bakır sahan ve bir soslukla ayrıldık oradan. Ama yanlış anlaşılmasın, hakikâten Mehmet Amca'nın satışa yönelik ısrarı olmadı. O belli ki Mudurnu'yu seven, işini seven ve farklı insanları görünce sohbet etmek isteyen biri. Giderseniz unutmayın, Özbakırcı'ya uğrayın! :)

    
    Mehmet Amca'nın dükkânından ayrılırken gelen oğlu "sizi müzeye götüreyim" dedi. Kapalı olduğunu söyledik, açabileceğini söyledi. Yerel yerlerde durum böyle. Canımıza minnet tabii. Tekrar Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi'ne döndüğümüzde Nejdet Bey'in de gelmiş olduğunu öğrendik, sevindik.

    
    Nejdet Akay Bey, MUKTUDER'in yani Mudurnu Kültür ve Dayanışma Derneği'nin başkanı. Dernek Mudurnu tarihini korumak ve tanıtmak isteyen bir grup gönüllü sayesinde ayakta. 
Nejdet Bey Mudurnu tarihine ve kültürüne son derece hâkim. "Vaktiniz varsa anlatacağım" dedi ve bize müzeyi gezdirdi. Bir süre sonra sıkılıp saatine bakmaya başlayanlara sitemini belirtti. 
Biz kendisini keyifle dinledik.
    Müzeye adını veren Pertev Naili Boratav halkbiliminin öncülerinden. Türk folkloru, Türk halk edebiyatı konularında önemli çalışmaları olan Pertev Naili Bey, komünizm suçlamalarıyla üniversiteden atılınca çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor, kendisi bir daha dönmüyor belki ama tüm çalışmalarının ülkesine gelmesini sağlıyor. Mudurnu'yla olan bağlantısının sebebi ise babası Abdurrahman Naili Bey'in burada kaymakamlık yapmış olması, Kurtuluş Savaşı sırasında büyük yararlılıklar göstermesi ve savaştan sonra da kaymakamlığa uzun yıllar devam edip halkın sevgisini kazanması.
Kuvâ-yi Milliyeci Kaymakam Abdurrahman Naili Bey'in Masası

    Tarih derslerinden hatırlarız, Mudurnu, Kurtuluş Savaşı sırasında milli mücadelenin kendisini en fazla gösterdiği yerlerden biri. Çevresi yangın yerine dönmüşken, saray yanlılarının ve İngilizler'in baskıları artarken, Anzavur Ayaklanması yayılırken, o civarda bağımsızlık yolunda ilk hareket Mudurnu'dan gelmiştir ve 30 Mayıs 1919'da "Mudurnu Redd-i İlhak Cemiyeti" kurulmuştur. Atatürk'ün Anadolu'ya geçmesinden yalnızca 12 gün sonra...
    MUKTUDER'in ve Mudurnu halkının ayakta tutmaya çalıştığı müzede milli mücadele yılları Nejdet Bey'in gönülden anlatımıyla ve belgelerle göz önüne serilmekte. Fotoğraflarda Mudurnu'yu ziyareti sırasında görülen kadın kahraman Kara Fatma'ya rastlamak, Atatürk'ün Mudurnu'ya gönderdiği teşekkür mesajını okumak muhteşem.
    Yalnızca milli mücadele yılları yok bu müzede. Bir zamanların günlük kullanım eşyalarının her biri ayrı kıymetli, her biri ayrı tarih dersi verir nitelikte. Mudurnu'nun ipek ve baharat yolu üzerinde bulunması Avrupa'dan veya Doğu'dan birçok eşyanın buraya gelmesine -örneğin makarna kesme aleti-, günlük yaşama dahil olmasına sebep olmuş. Günün şartlarına göre oldukça modern ve pratik bir yaşam varmış Mudurnu'da ki bu da müze duvarlarında yer alan fotoğraflardan belli.
Oyalar ve isimleri

    Mudurnu'ya yolu düşenler, Mudurnu'yu tanımak isteyenler Pertev Naili Boratav Kültür Evi ve Müzesi'ni ziyaret etmeyi unutmamalı.

    Mudurnu tarihini dinledik, alışverişimizi yaptık, sohbetler ettik, haliyle karnımız acıktı:) Hemen internete girip nerede ne yiyeceğimize baktık ve daha önce gezerken görmüş olduğumuz Keyvanlar Konağı'nı bulduk tekrar.

    
    Keyvanlar Konağı, konaklamaya açılmış tarihi konaklardan biri. Lezzetli yemeklerimizi yedikten sonra konağın içini de gezdim. Aslında geceyi böyle tarihi konaklardan birinde geçirmek isterdim, üstelik araştırmamı da yaptım ancak annem modern mimariden yana:) İçini de girip gezmedi. Niye bilmem, eşim de gezmedi. Kardeşim yanımızda olsaydı o da gezmezdi. Ailenin nostalji meraklısı benim, farklı yerler görmeyi çok seven, gezerken farklı deneyimleri tercih eden benim. Blog bana ait zaten, çok meraklı olsalardı onlar da açarlardı onlar da yazarlardı değil mi ama? :) 




    
    Bolu aşçılarının el lezzetleri meşhurdur. Keyvanlar Konağı'nın bahçesinde çok lezzetli yemekler tattık. Güveç, yaprak dolması gibi klasik yemeklerden farklı olarak balkabaklı gözleme de sipariş ettim. Balkabağını çok sevdiğim için gözlemeyi de sevdim. Bir süre önce Mudurnu deyince akla tavuk gelirdi ama gördüğüm kadarıyla yemek konusunda sadece tavukla anılmak istemiyorlar. Farklı yiyecekler öneriliyor. Ben de tavuk demeyecektim zaten, eşim de meraklısı değil. Annem tavuk ızgara söyledi:)

    
    Yemekleri yapan ama adını sormayı unuttuğum kadın arkadaşım bir süre masamızda bize eşlik etti. Böyle samimi bir hava var işte Mudurnu'da. Sohbet muhabbet her yerde. O yüzden zaman su gibi aktı, uğradığımız birkaç yerde çene yapmaktan saat kulesini, Osmanlı camilerini, hamamlarını göremedik. Bu konuda içim rahat değil ama bize bir kere daha Mudurnu'ya gitmek için bahane olur diye düşünüyorum. Belki bir sonraki ziyaretimizde cuma günleri yapılan Ahilik duasına da denk geliriz. Mudurnu, kaynağı yüzyıllar öncesine uzanan Ahilik geleneğinin sürdürüldüğü yerlerden biri. Ahilik, bilindiği üzere esnafları ilgilendiren, esnaflığın ahlâkını, felsefesini belirleyen bir oluşum. Mudurnu'da bir Orta Çarşı var, bir de Demirciler Çarşısı. Cuma günleri yapılan dua sırasında Orta Çarşı esnafı ayakta dua edermiş, Demirciler çarşısı esnafı ise oturarak. Bunun sebebi normal zamanda demircilerin ayakta çalışmalarına duyulan saygı imiş. Her yeni iş yeri, esnaf duasının ardından topluca dilenen dileklerle açılırmış. Meslek ustalığını kazananlara törenle şed kuşatılırmış. Ve daha birçok ritüel. Çok güzel değil mi? Demek Mudurnu esnafının hoşsohbet hallerinin, kalenderliğinin içi boş değil. Yüzyıllara dayanan bir altyapısı var.

   

    Mudurnu'dan fazlasıyla memnun ayrıldık. Cittaslow seçilmesini ayrıca tebrik ediyorum. Henüz yeni bir kazanım olduğu için yakın zamanda kültürel, yerel ve turistik açıdan çok daha fazla işler yapacaklarını düşünüyorum. Bu havanın, bu hazırlığın, Mudurnu sokaklarında hissedildiğini belirtmeliyim. 

    
   
    
    O gün İstanbul'a dönerken hazır yol üzerinde diye bir de Sülüklügöl'e uğramaya karar verdik. Uğradık da... Ancak pek yol üzerinde değilmiş, epeyi bir içeride ve tepedeymiş. Hafif doz maceralı Sülüklügöl yolculuğunu bir sonraki yazıya bırakıyorum. Instagram'da paylaşım yapınca Sülüklügöl ve özellikle yolu hakkında DM'den bilgi isteyenler oldu. Demek ki ilgi çeken bir yer. 
O yüzden ona farklı bir parantez açayım, bu yazı ise Mudurnu'ya özel olsun. Tekrar görüşene kadar hoşçakalsın Mudurnu!



3 Ekim 2018 Çarşamba

İYİ GELEN YERLER... ABANT GÖLÜ...

    Kış bastırmadan, güneşli günler sona ermeden küçük bir hafta sonu seyahati yapalım istedik. Yakın yerlerden birine olsun bu seyahat dedik. Ve Bolu'da, Abant Gölü'nde karar kıldık. Eylül'ün 22'sinde, ayın sondan bir önceki hafta sonunda düştük yola. Hava mis gibiydi, yollar ise açık...

    İstanbul'da yaşadığımız yerin betona bulanmış griliğinden kaçıp kendimizi mavilere, yeşillere attığımız için aheste çektik kürekleri. Yolun ve yolculuğun tadını çıkarmaya kararlı olduğumuzdan süratli davranmadık, yaklaşık dört saat sonra öğlen saatlerinde Bolu'ya vardık. Abant Gölü'ne 
15-16 km. uzaklığındaki otelimize giriş yaptıktan sonra oyalanmadan göle uzandık. Göle giden Abant Yolu alabildiğine yeşildi. Sayısız ağaç arasında sağlı sollu sıralanmış alabalık restoranları, sucuk-ekmek evleri ise son derece davetkâr... Ama bizim önce göl kıyısında soluklanmamız lazım.

    
    Abant Gölü yaklaşık 30 yıl önce tabiat parkı olarak koruma altına alınmış. Çünkü bitki örtüsü zengin. Ve dolayısıyla tilkiden yaban kazına, geyikten puhu kuşuna kadar birçok hayvana ev sahipliği yapmakta. İnsanlar ise ya günübirlik gidip gelmekte ya da parkın içindeki iki otelden birinde konaklamakta veya kamp alanında çadır kurmakta. Biz günübirlikçilerdeniz. 
Tabiat parkının dışında bir otelde konaklayacağız ama o gün akşama kadar göl çevresindeyiz.

    
    Denizin insana verdiği huzur ayrı, göllerinki apayrı. Yeşilin ya da mavinin her tonunda kıpırtısız uzanan su, dağların ve ağaçların çevrelediği korunaklı sakinlik, sükûnet... Deniz gibi özgürlük hissimizi ayaklandıran sınırsız ve kontrolsüz bir güzellik değil, her şeye hakim olma isteğimize hitap eden ve gözümüzün önünde tamamen uzanan bir güzellik... Göl kenarında doğanın sesini dinlemek, dağlara tırmanmak gibi ya da denize bakmak gibi doğal bir terapi yöntemi.

    
    O gün Abant Gölü çevresindeki tam turumuz akşam saatlerine kadar sürdü. Yaklaşık 7 km.'lik yolu tabii ki keyifli molalarla bölerek yürüdük. Balıkları, ördekleri, başımızın üstünde uçuşan kuşları, açık alanda sakince gezinen atları seyrettik. Bulutsuz gökyüzü ve güneşin parlak ışıkları renkli fotoğraflar çekmemize izin verdi. Acıktığımızda Büyük Abant Oteli'nin kalabalık terasında manzaralı bir masa bulup karnımızı doyurduk. Bir başka kafede kahvemizi yudumlayıp enerji depoladık. Yürüdük, yürüdük... Balık tutanlar, gelinler, damatlar, hattâ katalog çekimi için gelmiş modeller, fotoğrafçılar, piknikçiler vardı fakat düşündüğüm kadar kalabalık değildi tabiat parkı. Çoğunluğun tercih etmediği bir hafta sonuna denk gelmiştik demek ki. Halimden memnundum doğrusu. 




    
    Hava kararmaya yüz tutarken veda ettik Abant Gölü'ne. Bize o gün mavisini, yeşilini, güneşini, balığını, kuşunu, nilüferlerini cömertçe sunmuştu. Şehre döndüğümüzde ara sıra hatırlayıp ruhumuzu dinlendireceğimiz görüntüler kaydetmiştik beynimize. 

    
    Otele dönerken, akşam yemeği için yol üzerindeki alabalık restoranlarından birine uğradık. Güveçte tereyağlı alabalık lezzetliydi lezzetli olmasına ama hava artık erken karardığı için açık havada bir miktar titreyerek oturduk. Malum Bolu'dayız, yükseklerdeyiz, akşamların serin olması normal. Dere kıyısındaki restoranların tadını gündüz saatlerinde çıkarmak lazım. Bu sefer böyle olsun. 

    Bolu'ya gelmişken ve akşamı da orada geçirmişken, ertesi gün hemen İstanbul'a dönmeyeceğiz tabii ki. Önce bir Mudurnu'ya uğrayalım istiyoruz. Hazır Cittaslow da seçilmişken bir selam çakalım, tebrik edelim kendisini. Mudurnu'da aksiyon biraz daha fazla. O zaman bir sonraki yazıda, Mudurnu'da görüşelim efendim:)