6 Ekim 2016 Perşembe

ESTONYA...TALLİNN...VE DİĞER ŞEYLER...

    Nihayet geldik Tallinn'de nereleri gezdik, neler gördük konusuna. 
    Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi Estonya'nın başkentinde uzun süre kaldık ancak işlerimiz ve kişisel aksilikler dolayısıyla gezip görmeye birkaç gün geç başladık. 
Nasıl olsa yine geliriz düşüncesinde olduğumuz için birçok yeri de atladık. Ancak tüm bunlara rağmen epeyi bir yer görüp keyif aldık. Bence, bu ve bir sonra gelecek olan yazı "Tallinn küçük bir şehir, gezmek için bir gün yeter" diyenlere bu düşüncelerini sorgulattıracaktır:)
 
    Anlatmaya havaalanından başlamak en iyisi olacak sanırım. Zira bir yere kendi şartlarımızla gidiyorsak gezi yazılarında ilk aradığım şey havaalanı-şehir merkezi arası ulaşım konusu oluyor. Tallinn'in küçük ama oldukça renkli ve şık bir havaalanı var. (İstanbul'dan uçuş süresi yaklaşık 3 saat 10 dakika).
    Pasaport polisi kibar ancak biraz fazla inceliyor. Pasaportu evire çevire baktılar, "ilk defa mı geliyorsunuz?" dediler ve parmak izimizi aldılar. İlk kez bir Avrupa şehrinde pasaportta bu kadar bekledim. Neticede Estonya'ya ayak bastık mı? Bastık. Havaalanından çıktığımızda direkt taksilere yöneldik, o yüzden otobüsler hakkında bir yorum yapamayacağım. Havaalanı ile şehir merkezi arasındaki uzaklık otomobille yaklaşık 10 dakika sürüyor. Taksi ücreti şirkete ve otomobilin modeline, markasına göre 5 ile 10 Euro arasında değişiyor. Bakmakta, sormakta fayda var.

    Evet Tallinn küçük bir şehir. Ancak bu küçük şehirde benim gibi meraklısını sevindirecek sayıda müze mevcut. Gözünüzün, ruhunuzun, ciğerlerinizin bayram edeceği parklar da çok. Alışverişi seviyorsanız şehrin modern kesimlerinde AVM'ler, Outlet mağazalar da var. Belli ki kış mevsimi çok soğuk geçtiği için AVM'lere önem verilmiş.
    
    Tallinn, ülkemizden genellikle Baltık turu ile gidilen ve 1 ya da 2 gece kalınan bir şehir. Ki ikinci gün zannediyorum Helsinki ile değerlendirildiğinden dolu dolu 1 gün kalıyor bu şehri keşfetmek için. Bu durumda sadece Old Town civarı gezilebiliyor. 
Old Town en fazla bilinen, tanınan bölge. O yüzden bu bölgeye anlatabileceğimden az değinip, işin tarih, coğrafya kısmına çok fazla girmeyerek gördüğüm yerleri listelemek istiyorum ki Tallinn'e gidecekler için farklı fikirler oluşturabileyim.

    Fakat yine de şehrin kalbi olan Old Town'dan başlayacağım tabii. Geçmişi eskilere dayanan her kent gibi burada da tarihi ve turistik bir merkez mevcut. Geçmişin izlerini arnavut kaldırımlı geniş sokaklarıyla, surlarıyla, kuleleriyle, her an karşınıza çıkabilecek Ortaçağ kostümlü insanlarıyla, iyi korunmuş binalarıyla, müzeleriyle görünür kılmada başarılı bir eski kent burası. Tarih boyunca Danimarka, Almanya, İsveç, Polonya ve Rusya hakimiyetini iliklerine kadar hissetmiş Estonya'da ve dolayısıyla Tallinn'de en çok Alman ve Rus etkisini gözlemleyeceksiniz.
Eski merkezin hemen dışındayız, birazdan içeri gireceğiz
 
 
 
 
     Biz bu bölgede çok fazla vakit geçirdik. Kimi zaman Ortaçağ temalı restoranlarında tarihe yolculuk eder gibi farklı akşam yemeği deneyimleri yaşadık; kimi zaman havanın güzelliğinden faydalanarak kafelerinde kahvelerimizi ya da çok beğendiğim ballı biralarını yudumlarken turist kalabalığını seyredip anın tadını çıkardık; kimi zaman surlarında dolaşıp kenti bir de yükseklerden izledik; kimi zaman müzelerinde ziyaretçi olup geçmişin izini sürdük; kimi zaman dükkanlarında cicili bicili hediyelik eşyalarla, rengarenk keten kumaşlarla, el yapımı takılarla, ahşap malzemelerle oyalandık.

Old Town'daki pazar belirli günlerde kuruluyor. Kış soğuk geçeceği için eldivenler, atkılar, şapkalar satılıyor bolca. 

 
 
   
   
Ortaçağ'dan günümüze açılan St.Catherine Pasajı... Zamanında manastıra bağlıymış. Bugün el yapımı eşyaların satıldığı dükkanlarla bezeli.


    Old Town'da Tarih Müzesi'ni, Şehir Müzesi'ni, Avrupa'nın en eski eczanelerinden birini, Fotoğraf Müzesi'ni, Denizcilik Müzesi'ni, St. Olav's ve St. Nicholas gibi kiliseleri ve birkaç müzeyi daha gezebilir; birbirinden şık tarihi binaları mesken edinmiş sanat galerilerine göz atabilir; ziyarete açık olan kule ve surların merdivenlerini tırmanmayı göze alarak şehre kuşbakışı bakabilir, Ortaçağ'ın karanlık birtakım yönlerini show haline getirmiş gösterilerinden birine katılabilirsiniz. Bahsettiğim show için kukuletalı, veba maskeli gençler sizi çevirip davette bulunacaklardır. Panik yok:)
Tarih Müzesi kentin Ortaçağ'daki Hansa Birliği'nin, yani Alman ticaret birliğinin binasını mesken edinmiş. Hem binasıyla hem içeriğiyle görülmesi gereken müzelerden biri. 
 
Tarih Müzesi'nin çıkışından meydana doğru uzana yolda, yere çakılan metal harflerle, Buzul Çağı'ndan başlayıp günümüze uzanan Estonya tarihi anlatılmış. Fikir güzel, okumamak imkansız.
15.yy'ın başında inşa edilmiş olan belediye binasının kulesinden Old Town'a bakış... Kulenin çatısının ucundaki Yaşlı Thomas (şövalye şeklindeki bir nevi rüzgar gülü) 1530 yılından beri şehrin simgesi ve koruyucusu konumunda... (Orijinali saklanıyormuş yalnız)
 
    
    Eski şehir surlarının hemen bitişiğinde yer alıp Old Town'ın devamı olan Toompea bölgesindeki St.Mary Katedrali'ni, Sırık Hermann Kulesi'ni, St.Alexander Nevsky Katedrali'ni de atlamamak gerekir.
1800'lerin son yıllarında, Aziz Alexander Nevsky için yapılmış Rus Ortodoks kilisesi...
Tarihi kiliseler haricinde Estonya'da kilise görmek pek mümkün değil. Konsolosluğun kitapçığından okuduğuma göre Estonyalıların nerdeyse %75'i herhangi bir dine inanmıyor. 13.yy.'da Almanlar tarafından baskıyla Hıristiyanlaştırılan  Estonya'da günümüzde de Pagan geleneklerin izine rastlanabiliyor. Azınlıklar içerisinde Müslüman Tatarlar da mevcut.
   
   
   Ayrıca 3 adet manzara platformu var ki bu noktalardan çekeceğiniz fotoğraflar sizi memnun edecektir. Hemen isimlerini yazıyorum: Kohtuotsa, Patkuli ve Piiskopi:) Unutursanız da yolunuz bir şekilde bu noktalardan birine çıkacaktır, merak etmeyin.
Kohtuotsa Manzara Platformu
 
Kohtuotsa
 
     Kısacası Old Town bölgesinde görülecek şey çok. Turist Danışma'dan ücretsiz alacağınız envai çeşit harita size yardımcı olacaktır.

    Şimdi biraz merkez dışına uzanıp 3 numaralı tramvaya binelim ve Kadriorg Park'a gidelim isterseniz. "Tramvaya gerek yok" diyenlere yürümek serbest. 
    Tramvay demişken... Kadriorg civarında turistik bir tramvay kafe'ye rastladık. Geniş pencere önlerindeki masalara servis yapan garsonlar görülüyordu. Nostaljik bir tramvayda bir yandan şehri gezip bir yandan kahveni yudumlamak keyifli olmalı. 
Bir başka sefere denemeyi düşünebilirim:)

    Kadriorg Park adeta şehrin incisi. Gece gündüz spor yapan, çocuğunu gezdiren, kitap okuyan yerlilerle ve Rus Çarı Muhteşem Petro'nun karısı Katerina için yaptırdığı sarayı, Kumu Sanat Müzesi'ni görmeye gelen turistlerle dolu. Arada yapılan etkinlikler ve konserler de cabası. Bizim şansımıza Işık Festivali denk geldi ki o gece bütün şehir Kadriorg Park'taydı. Elimde o geceye dair kaliteli bir fotoğraf yok ne yazık ki. Yerlere serpiştirilmiş mumlar, ışıklandırılmış ağaçlar ve gece karanlığında parıldayan bilumum ışıkla şahane bir ortam yaratıldığını söyleyebilirim ancak.


       Park çok geniş. İki gün müzeleri dahil gezdik yine de eksik kalan bölgeleri oldu.

    Göletteki ayrıntılara dikkat ettiniz mi? Kadriorg Park'ın göletinde Mevleviler sema ediyorlar. Elo Liiv isimli  Estonyalı bir sanatçının çalışması bu. Parkın içerisinde yer alan modern sanat çalışmalarından biri.

    Kadriorg Park içerisinde birkaç önemli müze mevcut. Bunlardan biri kimilerine göre "Muhteşem" kimilerine göre "Deli" addedilen, Rusya'nın Boğazlar'a açılma emelinin mimarı olup Osmanlı ile savaşmış ve devamında Prut Anlaşması'nı imzalamış Rus Çarı I.Petro'nun (1672-1725), karısı I.Katerina için yaptırdığı saray müzesi.
 
    Tallinn'e sık sık avlanmaya gelen Petro'nun yaptırdığı saray, Batı hayranlığının izlerini taşıyan Barok bir yapı. Koleksiyonunda zamanın kullanım eşyalarının yanı sıra resim ve heykeller de mevcut.


        Rönesans'ın kuzeydeki en ünlü temsilcilerinden biri olan Hollandalı ressam Bosch'un eserini burada görmek şaşırttı beni. Neden şaşırdım onu da bilmiyorum ama şaşırdım işte:) Hollanda, İtalya gibi Avrupa ülkelerinin dışında bir Baltık ülkesinde rastladığım için olsa gerek. Ayrıca çok severim kendisini.

    İlya Repin gibi sevdiğim Rus sanatçıların ve Sultan Abdülmecit'in davetiyle ülkemizde de eserler üretmiş tanıdık bir isim olan Ayvazovski'nin tablolarını görmek güzeldi.
 
 
    Petro'nun yeniden inşa ettirdiği St.Petersburg'daki yazlık ve kışlık saraylar kadar görkemli olmasa da elden gelen süsleme gayreti gösterilmiş burada da.

     Bu saray yaptırılmadan önce avlanmak amacıyla şehre gelen Petro'nun kaldığı ev de bugün bir müze olarak ziyaretçilere açık. Estonya'nın en eski müzesi olduğu söyleniyor. Küçücük bir orman evi burası. İçerisinde zamanında kullanılmış gündelik eşyalar sergileniyor.


Denizcilik aşkı uğruna kimliğini gizleyip gemilerde en alt kademede çalışmış, hatta bu yüzden "Deli" ve "Muhteşem" ünvanlarını almış Petro'nun odası...

    Kadriorg Park içerisinde sadece tarihi müzeler yok. Bir de olanca modernliğiyle yükselen bir Kumu Sanat Müzesi var ki koleksiyonundaki Estonya resim ve heykel sanatının klasik örnekleriyle fazlasıyla beğenimi kazandı.

 

     Kumu'da 1400'lü yıllardan günümüze kadar Estonya'nın sanatsal ve politik gelişmeleri en estetik anlatımıyla yer almakta.

        Bir de bonus olarak şahane bir başka sergiye denk geldim Kumu'da. Ünlü moda tarihçisi, birçok film ve tiyatro oyunu için kostümler hazırlamış Alexandre Vassiliev'in (itiraf ediyorum bu sergiyle tanıdım kendisini) koleksiyonunda yer alan Viktorya dönemi elbise ve aksesuarlarından oluşan enfes bir sergiydi.








    Serginin ziyaretçileri kadınlardan oluşuyordu ve bana öyle geliyor ki dünyanın farklı yerlerinde yaşayan kadınlar olsak da hepimiz aynı hayranlık, aynı hayaller içindeydik.

    Kadriorg Park'ta görülecek şey çok. Yanındaki lunaparkla birlikte Çocuk Müzesi, özel bir resim koleksiyonunun sergilendiği Mikkel Museum gibi... Tallinn'de vakit geçirilecek en özel yerlerden biri bu park.

    Açık hava, göz alabildiğine yeşillik ve oksijen demişken asla atlanmaması gereken bir yerden bahsetmek istiyorum şimdi. Estonian Open Air Museum...

       Saatler geçirdik burada. Hava da mis gibiydi. 18.,19. ve 20.yy Estonya kırsal hayatını anlatan evler ve eşyalarla kurulmuş çiftlikleri gezip yerel hayatı tanırken film platosunda gibi hissettik kendimizi. Evler dahil objelerin her biri ülkenin çeşitli bölgelerinden getirilmiş orijinal eşyalar.

    Burası sanki bir müze değil de hala yaşayan bir köy gibi. Okulu, itfaiyesi, kilisesi, tavernası, ayakkabıcısı, demircisi... Hepsi mevcut. Dönem kıyafetleri giymiş teyzeler ortama uygun işleriyle meşguller ve kendimizi 19.yy'da hissetmemizi sağlıyorlar. (Gerçi bu his müze kapandıktan sonra onlarla aynı otobüse binip şehir merkezine döndüğümüz sırada kayboldu ama olsun:))

    Saaremaa Adası'ndan getirilen balıkçı köyüne bayıldım.



    İnanılmaz lezzette salamura ringa balığı yediğimiz, ev yapımı birasını içtiğimiz yerel restoranına bittim. 

Enfes yemekler bir sonraki yazıda
    Yüksek sezonda bir çok etkinliğin düzenlendiği bu müzeyi, yolu Baltıklar'a düşecek olanlara tavsiye ederim. Litvanya'da bu müzeden çok daha büyüğü varmış ki o da aklımızda bulunsun.

    Yaklaşık 5 saat vakit geçirdiğimiz açık hava müzesinden ayrılırken ancak yarısını görmüş olduğumuzu anlayınca çok şaşırdık. O kadar keyifliydi ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamadık. Bahar aylarında Tallinn'e gittiğimde muhakkak uğrayacağım bir mekan burası. O kadar sevdim.

    Açık hava, yerel tarih, pastoral ortam... Ruhumuz dinlendi, gevşedik, mutlu olduk. Ama burada duyduğumuz huzur gibi, hüzün de hayata dair... Şimdi bambaşka bir yere götüreceğim sizi. Kara Turizm terimine uygun Patarei Prison'a...

    Patarei, 1800'lerin ilk yarısında, yani yine Ruslar'ın zamanında kışla olarak inşa edilmiş. Fakat tamamen boşaltılan 2004 yılına kadar hapishane olarak kullanılmış. Her iki dünya savaşı sırasında ve Soğuk Savaş döneminde inanılmaz acılara sahne olmuş. Sadece Ruslar değil, 2.Dünya Savaşı sırasında ülkeyi işgal eden Naziler de bu hapishanede pek çok insanlık dramının yaşanmasına neden olmuşlar.

    Ne yazık ki tarih boyunca dünyanın her yerinde bu tip acılar yaşandı ve yaşanmakta ancak mekanın bu yüzyılın başında terk edildiği haliyle duruyor olması, o acıları iliklerimize kadar hissederek ürpermemize sebep oldu.




        Bugüne kadar gördüğüm en enteresan ve üzücü mekandı. Aslında toplama kampı, göç müzesi vb. yerleri gezmekten çekinirim. Buraya da "eski hapishaneymiş canım ne olacak?" düşüncesiyle girdim ancak olumsuz anlamda etkilendim. Etkilenmemek mümkün mü? Bu duvarların arasında insanlar işkence görmüşler, öldürülmüşler, fiziksel ve psişik deneylere maruz kalmışlar. Özellikle Soğuk Savaş dönemi için anlatılanlar korkunç. 1868-1941 yılları arasında yaşamış, Rusya'nın egemenliğine kesin surette karşı çıkmış Estonya başbakanı ve devamında cumhurbaşkanı olan Jaan Tonisson da yüksek ihtimalle burada öldürülmüş. Üzüldüm fakat yakın bir geçmişin katı gerçeğini yansıtan bu mekanı gezmek maddi, manevi çok şey öğretti bana.

    Bir an önce kaçıp gitmekle biraz daha ilerleyip olan biteni anlamaya çalışmak arasında kaldığım enteresan bir çekiciliğe sahipti Patarei...

 
     Ardı ardına sıralanmış koğuşlarıyla, hala bazı tıbbi malzemelerin görüldüğü ameliyathanesiyle tüyleri diken diken eden bir hastane bölümü vardı ki... Burada neler olmuş olabileceğini düşünmek istemeyiz sanırım. 

   


    Oldukça geniş bir alana yayılan bu tarihi mekan bugün harap bir halde fakat bu şekilde kalması istenmiyor tabii. Patarei'nin geleceği hakkında çeşitli projeler geliştirilmiş. Gel gör ki burayı restore etmek, farklı bir kullanım için düzenlemek oldukça külfetli olacak gibi. Deniz kıyısında olduğu için günden güne çürümekte ve bir an önce kurtarılması hedeflenmiş. Biraz incelediğimde otel, savaş müzesi veya sanata ayrılan bir mekan olması konusunda fikirler olduğunu gördüm. Doğrusu akıbetini merak ediyorum. Bence her üç alanı da kapsayan bir düzenleme yapılacak.
    Kaderinin ne yönde şekilleneceğini bekleyen bu enteresan mekan bugün çeşitli sanat projelerine ev sahipliği yapıyor. Savaşla işi olmayan, sanata gönül vermiş insanlar tarafından boyanıyor, mesaj içeren yazılarla bezeniyor.






 
 
Arkamda deniz kıyısındaki Patarei
    Fotoğraflar gerçeği yansıtmaktan çok uzak. Fırsatınız olursa ve hijyen açısından da dikkatli olacağınızı hesaba katarak gezmeyi göze alırsanız kesinlikle tavsiye ederim bu enteresan mekanı. 

    Ne diyelim? Gerçekleşmesi çok ama çok zor olsa da kötülüğün, iktidar hırsının, savaşların olmadığı; insanlık suçlarının işlenmediği bir dünya dileyerek ve mesajımızı vererek kapatalım bu bölümü.

 
   Madem deniz kenarına indik, bir de Seaplane Harbour'a, diğer adıyla Estonya Denizcilik Müzesi'ne bir göz atalım isterseniz. Denizcilik Müzesi belli bir tarihte ikiye ayrılmış. Old Town'da da Denizcilik Müzesi bulunuyor ancak burası daha farklı. 
Bir kere gerçek bir deniz uçağı hangarı burası.

    Hangar 1916-1917 yıllarında St.Petersburg'un savunması için yapılmış. Müze bünyesinde 200'e yakın deniz uçağı, buzkıran ve denizaltı bulunuyor. Özellikle çocuklar için oluşturulmuş interaktif sergiler ve belli günlerde düzenlenen etkinliklerle oldukça canlı bir müze. 
    Patarei'den sonra biraz kafamızı dinlememiz gerekiyordu ve kapalı müze bölümüne girmeyi tercih etmedik. Oldukça şık kafeteryasında vakit geçirdikten sonra liman kısmındaki gemilerle oyalandık. 
     Limanda sergilenen gemilerden en ilgi çekici olanı Suur Toll isimli buzkırandı. 1914 yılında bir Alman şirketi tarafından yapılmış olan bu gemi 1.Dünya Savaşı sırasında Finlandiya ile Estonya arasında görev yapan emektar bir gemiydi ve döneminin en büyük buzkıranı olma özelliğini de taşıyordu.

    Suur Toll gezilebiliyor. Kaptan kamarası, tayfaların kamaraları, mutfağı, salonu, kazan dairesi vs. aynen yerli yerinde. Gemiye ve yolculuklarına dair bilgiler ve fotoğraflarla desteklenmiş bölümler de mevcut. Hatta mutfağında zamanın çalışanlarının yemeklerini de yiyebiliyormuşsun fakat biz öyle bir etkinliğe denk gelmedik. Merak edenler, denemek isteyenler araştırmalı.



         Deniz Müzesi'nin yer aldığı liman bölgesinde epeyi bir vakit geçirdik o gün.
Hint filmi çekimine bile rastladık:) Hintli bir ekip vardı, bir tane de başrolde olması kuvvetle muhtemel sarışın bir kız. Hint müziği eşliğinde deniz kıyısında dans ediyorlardı. Tabii yönetmenin komutuyla defalarca baştan ala ala. Ya biz neler yaşamışız o gün? Duygudan duyguya, dönemden döneme savrulmuşuz, enteresan şeyler görmüşüz resmen:) Tüm bunları yaşadıktan sonra Baltık kıyısında aheste aheste ilerleyerek cruise limanına vardık. Tallinn turistik ve ticari açıdan oldukça canlı bir limana sahip. Üstelik sadece bugüne ait olmayan, yıllar öncesine uzanan bir canlılık bu. 10.yy.'da nasıl gemiler gidip geliyorsa bu limana bugün de hala aynı şekilde gidip geliyorlar.
    Tallinn Limanı'nın çevresi alışveriş ve yeme-içme açısından tabii ki hareketli. Cumartesi günleri kurulan ama bizim göremediğimiz balık pazarını ziyaret etmek lazım örneğin. Bunlar tamam ama limanın arkasında bulunan ve limanı tepeden gören bir bölge var ki çok enteresan.
Liman hemen arkamda. Bu kısım denize göre oldukça yüksek.
     Merdivenlerle yükselen, duvar resimleriyle renklendirilmiş, gençlerin oturmuş denize bakarak hislendikleri, sohbet ettikleri bir alan. Terk edilmiş gibi... Eskiden bir işlevi varmış belli ki. Belki dükkanların yer aldığı bir alt geçit kapatılmış. Onun hemen önünde pazar yeri gibi bölüm bölüm ayrılmış olduğu belli olan fakat pazar yeri gibi de durmayan geniş bir alan yer alıyor. İlginçti. Zamanında ne olduğunu bilen varsa beni aydınlatsın lütfen. Bu sefer öğrenemedim ama Orhun'un arkadaşları aracılığıyla öğreneceğim ben bu bölgenin geçmişini. 

    Çok anlattım biliyorum. Biraz daha sabrınız varsa şehrin modern ve popüler iki mekanından daha bahsedip bitireceğim bu yazıyı. İlki Rotermanni denen bölge. Modern görünümlü ancak yaşı 200'e yaklaşan bir yaşam merkezi burası. 1829 yılında kurulan Rottermann Fabrikaları (ilk işleri inşaat malzemeleri üretimi) bugün farklı bir çehreye bürünmüş. Evler, ofisler, tanıdık mağazalar, sanat galerileri ve şık restoranlarla keyifli bir alan olmuş. Ülkenin meşhur çikolata markası Kalev'in ana mağazası da burada. 

Sol alt köşedeki iki genç kız belli ki akademi öğrencisi. Açık havada çizim yapıyorlardı.

        Ve zamana uygun düzenlenmiş bir bölge daha... Telliskivi Creative City... 
Benim tabirimle Tallinn'in Karaköy'ü... Kesinlikle favorim. 
    İsminden de anlaşılacağı gibi sanat atölyelerinin, yaratıcı şirketlerin, galerilerin, el yapımı ürün mağazalarının, birbirinden renkli kafe ve restoranların, gece klüplerinin yer aldığı yaratıcı bir kent burası. Eski tren istasyonun yanında, eski sanayi merkezinin yerine kurulmuş. 

 

    Hipster mekanı tabir edilen, yeni neslin takıldığı kafelerin, kulüplerin yanı sıra eski eşyaların satıldığı antikacılar ve Rus pazarları da var burada. Cumartesi günleri kurulan bit pazarını bu sefer göremedim ama aklıma yazdım.

    Zannediyorum hafta sonları çok daha renkli bir yer burası. Sokak yemeklerinin satıldığı bölümde kapalı olan satış yerleri ve kapalı olan antikacılar nedeniyle böyle bir sonuca vardım. Biz hafta içi oradaydık ve bahsettiğim yerlerde tek tük satış yapılıyordu. Fakat restoranlar ve kafeler gün fark etmeksizin kalabalık tabii. Şahane bir yer burası. Yolunuz düşerse muhakkak görün derim.

    Benim gözümden Tallinn'de gezilecek görülecek yerler şimdilik bu kadar. En azından bir bu kadar müze daha var şehirde. Bahsettiğim müzelerin fiyatları 2-14 Euro arasında değişiyor. Fiyatlar genelde uygun. Deniz uçağı hangarı olan Denizcilik Müzesi 14 Euro ile en pahalısı olma özelliğinde fakat oldukça kapsamlı ve interaktif bir müze burası. Her şehirde olduğu gibi burada da Tallinn Card var tabii fakat biz biraz geç kaldığımız için almadık. Turist danışmalarda inceleyebilirsiniz. Bahsettiğim her yerin adresini ve nasıl gidileceğini yazmadım. Zira zaten uzun olan yazı iyice içinden çıkılmaz bir hal alacaktı. Turist danışma noktalarındaki (Havaalanında, Old Town'da var) ücretsiz haritalar o kadar kapsamlı ki aradığınız her yeri bulabilirsiniz. Şimdiye kadar gezdiklerim arasında en iyi rehber ve haritaların bulunduğu şehir Tallinn'di. Şöyle bir tüyo verebilirim. Arabayla ya da toplu taşımacılıkla gidilmesi şart olan ama yine de çok uzak sayılmayan yer Açık Hava Müzesi'ydi. Buna yakın bir de hayvanat bahçesi var. Diğerlerinin hepsine yürüyerek de ulaşmak mümkün.
    Bir sonraki yazı bu yazının tamamlayıcısı olacak. Tüm bu bahsettiğim yerlerin hoş kafelerini, leziz yiyeceklerini anlatacağım. Ki hak ediyorlar. O zaman görüşmek üzere...




İlgili yazılar: Tallinn'den Merhaba
                         Estonlar Şarkı Söyleyince
                         Tallinn'de Neler Tattım?


















22 Eylül 2016 Perşembe

ESTONLAR ŞARKI SÖYLEYİNCE...

    Gezme tozma açısından oldukça verimsiz geçen bir yazın ardından 12 gün kaldığımız Tallinn şehrini birkaç yazıda anlatarak, izleyici arkadaşlarımı belki sıkıntıya belki de keyfe boğmak niyetindeyim efendim:) Oğlumuzu üniversiteye yerleştirdik, evimize döndük. Yaklaşık 2 hafta kaldığımız Tallinn'i -sürenin uzunluğunu dikkate alınca- bazen oranın yerlisi gibi, bazen de turist gibi gezerek epeyi bir deneyim elde ettik. Üniversite'den ve yurt binasından memnunuz. Bu konuda bilgi almak isteyenler olursa bana yazabilirler, seve seve yardımcı olurum. Instagram'dan yazan oldu örneğin, bildiklerimi, deneyimlerimi aktardım kendisine.
    Şimdi gelelim kuzeyin en güzel şehirlerinden biri olan Tallinn'e... Tallinn, Estonya'nın başkenti. "Estonya" deyince karşımdaki kişide ufak bir burun kıvırma olabiliyor, "Tallinn" deyince daha farklı karşılanıyor nedense. Oysa gittim, gördüm ve bizzat deneyimledim ki insanıyla, yaşam kalitesiyle, kent yapılanmasıyla, teknolojisi vb. birçok özelliğiyle asla küçümsenmeyecek bir ülke. Oğlumu emanet ettiğim Estonya'yı ben sevdim ve önümüzdeki 3 yıl içerisinde devamlı bahsetmem, tanıtmaya çalışmam nedeniyle fahri hemşehrilik teklif edilmezse çok bozulacağım:)

    Şaka bir yana... Önce biraz korktum. Konsolosluk'un bastırdığı kitapçıkta bile "Estonlar konuşur mu?" diye bir başlık vardı. 2 sene önce evimizde misafir ettiğimiz Tallinn'li öğrenci de tam bahsedildiği gibiydi. Kendilerinin az konuştuklarını, duyguları belli etme konusunda zayıf olduklarını düşünüyorlar ve bunu ısrarla vurguluyorlar. Aynı şeyi üniversitenin rehber öğretmeni de söylemişti mesela Orhun'a. Ancak bu bana kalırsa mütevazılıklarından, belki de biraz bu konuda kendilerini gereksiz yere küçümsemelerinden kaynaklanıyor. Tekrara düşmüş olmamak için okulda yaşadıklarımızı burada da anlatmayayım. Okumayan varsa ve bu yazıda buluşmuşsak, bir önceki yazıma göz atarlarsa ne demek istediğimi anlayacaklardır. Ben bu insanlara asla soğuk diyemem. Mecburiyetten dolayı hastanelerinin bekleme salonunda yaklaşık 1 saat vakit geçirdim ve doktorların, ambulans görevlilerinin yaşlılara, evsiz bir adama nasıl kibar ve anlayışlı davrandıklarını gördüm, saygım bir kez daha arttı. Kimse kusura bakmasın bizde yaşlı ve evsizlerin önünde diz çöküp şefkatle konuşan doktor ve hemşirelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ha biz onlar kadar tenha bir memleket olmadığımız için iş yükü çok ve sinirler geriliyor olabilir ama bazı mesleklerde de sabır gerekiyor işte. Çok sıcak olmayabilirler fakat gerektiğinde güleryüzlü ve yardımseverler. Yardım isteğinizi geri çevirmezler. Ukala değiller. Bana göre Estonları tanımlayan kelime "ölçülü". Evet ölçülüler. Taşkınlık yapanını görmedim. İçip sapıtanı görmedim ki (aslında genelde haftasonları Finlandiya'dan gelip alanlar için olsa da) şehirde hatırı sayılır derecede içki satışı yapılıyor. Sarhoşu bile kuzu kuzu yürüyüp gidiyor.

    Özellikle bahar ve yaz mevsimlerinde etkinliği bol bir şehir Tallinn. Öyle alışmışlar ki etkinlik hangi bölgede olacaksa kolayca hazırlıyorlar, her tarafı süsleyip püslüyorlar sonra kolayca toparlanıyorlar. Vaktimiz bol olduğu için eşimle etrafı tanımak amacıyla boş boş gezdiğimiz saatlerde, inşaat seyreden Türk insanı gibi etkinlikler için yapılan hazırlıkları seyrettiğimiz çok oldu:) Adamlar Işık Festivali anlamına gelen bir etkinlik için koskoca Kadriorg Park'ı mumlarla süsleyip bu hale getirdiler.
Beceremedim:(Fotoğrafın orijinal ve kaliteli hali Instagram'da.

    Bu, parkın sadece küçük bir bölümü. Devamı da aynı bu şekildeydi. Bütün Tallinn çoluk çocuk Kadriorg Park'taydı o gece. 
Bu da parkın günışığındaki hali

    Biz de gittik tabii ve ilk defa o kadar kalabalık arasında bindik tramvaya. Bir tek o gün bizim metrobüslerin tadındaydı toplu taşıma araçları. Normal zamanda gayet çekilebilir bir insan topluluğu oluyor. Tuttuğumuz ev bir miktar merkez dışında olduğu için ve biz de çok gezdiğimiz için toplu taşıma araçlarını bol bol kullandık. Bunlar otobüs, elektrikli otobüs ve tramvaydı. Bizdeki İstanbul Kart benzeri bir kart aldık ve 3 gün aralarla tekrar doldurduk. Kartı okutuyorsun, kartın yoksa şoföre ödeme de yapabiliyorsun. Bu ikisini de yapmazsan kimse hesap sormuyor. Yolcunun ahlakına, vicdanına kalmış işler yani. Öğrencilere şehir içi ulaşım ücretsiz. 

    Yeri gelmişken belirteyim, bol bol yürüdüğümüz gibi şehre alışana kadar ilk günlerde taksi kullandığımız da oldu. Taksi ücretleri de çok uygun. Bizim aksimize şehirde uzun süre kalmayacak olanlar rahatlıkla taksi kullanabilirler. Havaalanından şehre taksiyle ulaşım 5-10 euro arasında. Fiyatlar taksi şirketine göre değişiyor. "Madem uygunu var neden fazla para vereyim?" derseniz bazı taksilerin üzerinde yazan tarifeye, o yoksa arabanın içine doğru eğilip taksimetreye göz atmanızı tavsiye ederim. 2.5 Euro'dan açılış yapan da var 5.5 Euro'dan da. Ya da direkt taksinin tipine bakın. Başka bazı ülkelerde de olduğu gibi lüks olanlar daha pahalı, eski modeller daha uygun. Mesela burada gri renkliler ucuz gibi algıladım ben:) Hava iyiyse ve gideceğiniz yer uzak değilse de yürüyün derim. Yollar yürümeye müsait, eski ya da yeni tüm binalar seyredilmeye layık ve şoförler kesin surette yayalara saygılı. Avrupa ülkelerinde yola adımını attığın an, gelen araba varsa durur ve sana yol verir. Bunu biliyoruz. Ancak İspanya, Almanya ve İtalya'da bazen böyle yapılmadığına şahit oldum. Tallinn'e gelince... Siz yine de temkinli olun tabii ama yayalara bu kadar saygılı ve kurallara uyan şoförlere başka hiçbir yerde rastlamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Biz Türkiye'den alışkınız tedirgin olmaya. İlk başta tereddütte kalıp belki şoförleri de rahatsız etmiş olabiliriz ama sonra epeyi alıştık bu duruma. Hatta öyle alıştık ki İstanbul'da ilk gün dışarı çıkınca korktum arabaları düşünmeden kendimi caddelere atarım diye.

    
    
    Yemyeşil bir şehir Tallinn. Çok sayıda park mevcut. Kendi semtimin gri havasından sonra o parklarda vakit geçirmek, tüm yaz ziyadesiyle daralmış ruhumu rahatlatmak bana nasıl iyi geldi anlatamam.

    
    Geçmişi eskilere dayanan her kent gibi ( bir parantez açayım ve ülkede ilk yerleşimin 11.000 yıl önce görüldüğünü; Estonlardan M.Ö 320 yılında ilk bahseden kişinin Yunan coğrafyacı Pytheas olduğunu belirteyim) burada da Old Town denen ve Ortaçağ görünümünü koruyan tarihi bir merkez mevcut. Old Town bölgesi daracık sokaklardan oluşmuyor bu kez. Surlar içindeki tarihi merkezin geniş sokaklarında rahatlıkla geziyor ve önünden geçtiğin ya da içerisine girdiğin her binada, bu topraklarda hakimiyet kurmuş Danimarka, Almanya, Polonya, Rusya gibi ülkelerin izlerini sürüyorsun.
    Evet tüm bu ülkeler uzun bir zaman skalası içerisinde kendilerine düşen noktada işgal etmişler Estonya'yı. 2.Dünya Savaşı sırasında Naziler de cabası. Rusya'dan çok çekmişler özellikle ve hala bir miktar çekinceleri var bu ülkeden. Halihazırda nüfusun %25'ini oluşturan Ruslar'ı pek sevdikleri söylenemez. Görünen bir durum yok fakat özel konuşmalarda bunun böyle olduğunu anlıyorsun rahatlıkla. Sosyo-ekonomik ve kültürel olarak da çok fark var aralarında. Ruslar daha çok hizmet sektörü gibi işlerle uğraşıyorlar ve sokaklarda rastladığımız kafası güzel arkadaşlar, biraz hırpani kılıklılar, İngilizcesi az olanlar genelde bu milletten. Estonlar bunun tam tersi. Rusya'dan kopmaları çok yeni. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen ikinci savaşı başladığında tekrar Ruslar tarafından işgal ediliyorlar, arada bir süre Nazi'lerin zulmüne uğruyorlar, savaşın bitiminden 80'lerin sonuna kadar tekrar Ruslar... 80'lerin sonunda Rusya'da rejimin zayıflamasıyla Estonya'da bağımsızlık hareketleri başlıyor. Yalnız bu hareketler tam da kendilerine yakışır bir şekilde "şarkı söyleyerek" gerçekleşiyor. Evet şarkı söyleyerek... Binlerce kişi meydanlarda toplanarak Estonya Cumhuriyeti'nin tekrar kurulması için şarkılar söylüyorlar. Bu naif, şiddetten uzak çabaları sonuçsuz kalmıyor neyse ki ve 1991 yılında kazanıyorlar bağımsızlıklarını. Şarkı Devrimi'nin devamı olarak bugün Tallinn'de her sene Şarkı ve Dans Festivali düzenleniyor. Bu festival UNESCO'nun 
Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'de yer alan hoş bir etkinlik.

    Tallinn'de geçmişin izleri ne kadar belirginse modernizm de bir o kadar belirgin. Şehrin modern kısımlarındaki yeni binaların mimari görünümleri tam da kuzey ülkelerinin tasarım yeteneğine uygun cinsten. Günümüz yapılarından çok beğendiklerim oldu ancak bunları layığıyla fotoğraflayamadım, bir başka sefere bu işi özellikle yapacağım. Bu aşamada şehrin modern yüzüne örnek olarak Rotermanni bölgesini verebilirim. Tallinn'e seyahat etmeyi düşünenlere ünlü markaların ve hoş kafelerin bulunduğu Rotermanni'ye bir göz atmalarını öneririm.

    

    Şehirde uzun bir süre geçireceğimiz için otelde konaklamayı tercih etmedik. Airbnb'den ev kiraladık. Tatil günlerinde Orhun da bizimle kalsın istedik. Ev sahibimiz Hendrik, master öğrencisi bir gençti. Estonların uyanığıyla tanışmış olduk. Kiralamadan önce evin üniversiteye uzaklığını öğrenmek için mesaj yolladım kendisine. Ondan sonra kibarca peşimizi bırakmadı. Doktor işlerimiz olduğu için yolculuktan bir gün öncesine kadar olayı netleştiremiyecektik. Geliyor musunuz? Ayırayım mı? diye sorması bitmeyince anlattım durumu. Dedim "Hendrik bak doktor randevumuz var, ameliyat atlattık, seni de bağlamayalım":) "Tamamdır, doktordan çıkınca haber verin" dedi. Neyse her şey olumlu gitti de "geliyoruz" dedim, sevindi genç. Airbnb puanı epeyi yüksek bir arkadaş olduğu için boş vermedik biz de, merkeze biraz uzak ama hadi bunu tutalım dedik. Ev annesininmiş. Kendileri de iki üst katta oturuyorlardı. 
Sokağımız

     Sessiz sakin bir sokakta, kullanışlı bir daireydi. Elalemin evinde kalınca bir geriliyorsun tabii. Nasıl çiçek gibi baktım anlatamam. Ekstra temizlik malzemesi alıp daha da temiz bıraktım evi:) Türklerin arkasından kötü konuşsunlar istemezdim doğrusu:) Dönecekken anahtarı verince kontrol ediyor tabii ev sahibi. Derlemişim toplamışım, mum etmişim. Çocuk bir girdi içeri "Oooo!" yaptı, mutlu oldu. Bize "temiz arkadaşlar" falan:) Artık millet nasıl bırakıyorsa daireleri.  Airbnb sitesinde de bize teşekkür etmiş "evime çok iyi baktılar, çok hoş insanlar" vs. yazmış. Dedik "o sizin hoşluğunuz". Özelden de mesaj atmış "yine gelirseniz arayın size daha uygun fiyat veririm" diye. Estonların uyanığı dedim ya:)
(Çocuğa bir de İstanbul baskılı defter götürmüştük hediye olarak. Türküz oğlum biz!:) )
Yaşasın internet! Yaşasın memleketten uzak kalmamak:)

    Tallinn'de ilk birkaç günümüz Orhun'un rahatsızlığıyla, yurt odasını yerleştirme ve resmi işlerle geçti. Her şey düzene girdikten sonra başladık gezmeye. Her yeri tamamlamasak da güzel gezdik. Zaman problemi olmadığı için sallana sallana şehri keşfetmek harikaydı. Müzelere girdik, parklarda oturduk, çok hoş kafelerde yemekler yedik, ballı bira ve kahveler içtik. Bunların hepsini daha sonra anlatacağım. Küçük bir şehir ama gezilecek görülecek çok fazla şeyi var. Bir de festivallere denk gelirsen yaşadın. Genellikle ülkemizden Baltık turlarıyla gidildiği zaman uğranılan bir şehir burası. Zannediyorum 1 gece kalıp Finlandiya'ya geçiliyor. 
Kumu Art Museum

   Bana kalırsa Tallinn için 1 gece az. Orada olduğumuz ilk hafta içerisinde Türk turiste rastlamadık. İkinci hafta bizim bayram tatilimize denk geldiği için Türkler bastı şehri. Onlar da dediğim gibi Old Town civarı takılıp ertesi günü Finlandiya'ya geçecek turistlerdi. Bence ayrıca gidip görün derim Tallinn'i. İsterseniz Finlandiya'ya geçip oradan dönebilirsiniz Türkiye'ye. Helsinki feribotla 1,5 saatlik bir mesafede. İsterseniz Riga'dan, Stockholm'den ya da St.Petersburg'tan da dönebilirsiniz. Estonya'yı çevreleyen ülkeler bunlar. Umarım biz bu 3 sene içerisinde hepsini tek tek gerçekleştiririz.



    
    Şimdi oğlumla bir Eston icadı olan Skype aracılığıyla konuşuyoruz:) Evet tam bir reklam gibi oldu ama öyle. Skype'la gurur duyuyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya'nın bilişim merkezi olduğu söylenen Estonya teknolojide oldukça ileri. Her yerde ücretsiz internet erişimi var ve takdir edersiniz ki bir turist için şahane bir şey bu. Yalnız ne ilginçtir kendileri bizim gibi devamlı internete bağlanmış olarak ellerinde telefonla gezmiyorlar. Otobüslerde çok az sayıda genç telefonuyla ilgileniyordu. 
Genç demişken... O kadar yaşlı insanlar hayatın içindeler ki... 80 yaşından az olmadığına emin olduğum yaşlı kadınlar -evet genelde kadınlar- alışverişte, gezmede. 65 civarı kadın şoförler tramvay kullanıyorlar, müzelerde yine bu yaş civarı teyzeler çalışıyor. Bir de toplu taşıma araçlarında oturmuyorlar ki şaştım kaldım. Genç, yaşlı geneli oturmuyor zaten. E benim de canıma minnet. Onların yerine oturdum bol bol:) 

    Orada olduğumuz süre boyunca şansımıza hava çok güzeldi. Malum kuzey ülkesi, artık serinlemeye başlamış. Güneşiyle karşıladı bizi Tallinn, çok iyi misafir etti. 
Şimdilik burada kesmeli. Girizgah olacaktı uzadı yine. Yemesi, içmesi, müzesi, ulaşımı, hediyelikleri vb. turistik ne varsa gelecek yazılarda efendim...



İlgili yazılar: Tallinn'den Merhaba!
                     Estonya, Talinn ve Diğer Şeyler
                Tallinn'de Neler Tattım?











10 Eylül 2016 Cumartesi

TALLİNN'DEN MERHABA!

    Estonya'nın başkenti Tallinn'den bu merhaba!
   Geçtiğimiz hafta sonu Orhun'u okuluna yerleştirmek için geldik. Hazır bayram tatili de varken bir süre daha buralardayız. Orhun buraya gelir gelmez, hatta daha yolda kendini iyi hissetmediği için ilk ziyaretimiz önce okula, sonra hastaneye oldu. Üşütmüş. Toparlamaya çalışıyor. Bu dönemde burada olmamız iyi oldu yani. Yaklaşık iki hafta burada kalacağımız için Airbnb'den ev kiraladık. Ev sahibimiz de Tallinn Üniversitesi'nde öğrenci. Şehre uyum sağlamaya başladık. İlk günler Orhun'un okul işleri ve rahatsızlığıyla geçtiği için turistik gezilere yeni yeni zaman ayırıyoruz. 

    Burası yemyeşil bir şehir. Tarih ve modernizm bir arada. İnsanlar gayet kibar ve ölçülü. Kendilerini  ısrarla "az konuşan, duygularını belli etmeyen kişiler" olarak nitelendiriyorlar ve hatta konsolosluktan aldığımız kitapçıkta "Estonlar konuşur mu?" diye bir başlık bile vardı ama bence hiç de abarttıkları gibi bir durum yok ortada. 
Ne gerekiyorsa öyle davranıyorlar işte. Asık suratlı değiller. Yardıma hazırlar. 
Hatta şöyle bir durum yaşadık: Orhun ilk gün izin almak için okula gitti. Biz dışarıda bekliyorduk. Okula kafeterya tarafından girmişti. Hocaları yemek yiyorlarmış. Orhun'u görünce ismiyle seslenmişler. Görüntülü görüşme yapıldığı için tanımışlar. Yıllarca okuduğu lisenin müdürü, az mevcutlu okulda, ismini ancak mezun olana yakın ezberlediği için bu durum bize alışılmadık geldi:) Üstüne bir de çocuğun hasta olduğunu öğrenince kadın hocalardan biri taksi çağırmış, dışarıya bizim yanımıza kadar geldi ve hastanenin adresini verdi. Yani şimdi nasıl soğuk diyebilirim ben bu insanlara? Ben şu sıra Estonlar'dan daha suratsız duruyorum açıkçası:) Sağlık sorunlarıydı, okul stresiydi derken tüm yaz öyle sıkıldım ki yeni yeni kendime geliyorum. Burada benimle konuşmuşlar konuşmamışlar pek derdim değil yani bu ara. Hey heylerim tepemde. Orhun'a iyi olsunlar yeter. Sınıf olarak da gayet iyiler zaten. Sabah ders başlamadan önce 10-15 dakika herkes birbiriyle sohbet etmek zorundaymış. Ödevleri olduğunda "haydi beraber yapalım" düşüncesindeler. 
Sevdim ben bu insanları. 

    Geçici evimizde yazıyorum bu yazıyı. Burada her yerde ama her yerde internet var ve ücretsiz. Teknolojik açıdan epeyi ileri durumdalar. Türkiye'ye dönünce sık sık Orhun'la karşılıklı kullanacağımız Skype, Estonya'nın buluşu. 

    Havalar şu an güzel, güneşli. Kışın çok soğuk olacak ama. Bizimki bayılıyor soğuk ülkelere. Umarım umduğu gibi olur, "bak soğuktur ama oralar" diye defalarca hatırlattım:) Allah'tan yurt ve okul binası birbirine çok yakın.
    Şimdilik durumlar böyle. Eston Eston takılıyoruz bu ara. Fırsat bulursam yine yazacağım. Olmazsa dönüşte güzel bir gezi yazısı hazırlarım artık. 
   Daha fazla fotoğraf isteyenleri de Instagram'a beklerim.



    İlgili Yazılar:Estonlar Şarkı Söyleyince
                        Estonya, Tallinn ve Diğer Şeyler
                        Tallinn'de Neler Tattım?







1 Eylül 2016 Perşembe

ZOR GEÇEN YAZIN ARDINDAN...

   
    Bir süredir blog alemine uğrayamıyorum. Yaklaşık bir saat önce kararlı bir dönüş yapıp her takip ettiğim kişiyi tek tek okumaya başlayınca birkaç söz söyleme isteğimin önüne geçemedim. Ve dolayısıyla buradayım:) Bakmayın güldüğüme... Aslında çok şükür ki gülüyorum demek lazım... Keyfimin yerine gelmeye başlamış olması güzel bir şey. Çünkü Orhun ameliyat oldu. Aniden karar verdik. Çok şükür atlattı, üzerinden birkaç gün geçti, şu anda dinleniyor. Daha önce üstü kapalı olarak bahsetmiştim rahatsızlığından. Şimdi de uzun uzun anlatmak, iç karartmak niyetinde değilim fakat ufacık bahsetmek istiyorum. 3 yıl önce daha basit olduğunu düşündüğümüz bir operasyon sırasında -ki epidural anestezi ile yapılmıştı- takılan sonda, idrar yollarında doku bozukluğuna ve dolayısıyla darlığa neden olmuştu. Tamamen hemşirenin yeteneksizliğinden ve sonda takılmasını istememem karşısında "ama mesanesi patlarsa görürsünüz" diyerek yönlendiren doktorun vurdumduymazlığından kaynaklanan facia bir olaydı. Sonrasında kanama şikayetinde bulunduğumuz aynı doktor "sondadan sonra olur öyle" diyerek 2 kere antibiyotik vererek yolladı bizi. Bunların olup bittiği hastane özel bir hastane üstelik. Kendilerini "butik" olarak tarif eden, ilgilerinden çok memnun kalacağımız söylenen ufak bir hastane. Kanama bitse de oğlum zaman içerisinde yavaş yavaş idrarını yapamamaya başladı ve aynı zamanda müthiş acı çekmeye... Birkaç ay sonra gittiğimiz bir başka ürolog da aynı şekilde "sondadan sonra olabilir" dediği için ısrarla geçmesini bekledik. Bu arada danıştığımız bir dahiliyecinin de idrar tahlili yaptırıp "bakın idrarda mikro bilmemneler var, onlar kanama yapıyor" dediğini ve "ya üretra darlığı ise?" dediğimde "içinizi karatmayın" şeklinde cevap verdiğini belirtmek isterim.  Velhasılıkelam durum iyileşmeyip daha da kötüleşince kendim araştırdım ve üretra darlığından emin oldum. Bu sefer iyi bir ürolog arayışına girdik. Şimdiki doktorumuzu bulduk. Tahmin ettiğim gibi hatalı takılan sonda ile oluşan üretra darlığı olduğunu söyledi doktorumuz. Ufak bir operasyonla darlığı açtı ancak tekrar edebileceğini söyledi. Nitekim aylar sonra tekrar etti. Aynı operasyonu bir daha yaptı. Aylar sonra darlık tekrar baş gösterdi. Artık bu aşamada devamlı tekrar edeceği belli olmuş oldu ve bunun kesin çözümünün açık ameliyat olduğunu söyledi doktorumuz. Psikolojik olarak ameliyata hiç hazır değildik ve üstelik üniversite sınavı vardı önümüzde. Düşe kalka bu tarihe kadar geldik. Açıkçası ben bir sonraki yaza kadar ameliyat taraftarı değildim. Ancak geçtiğimiz haftalarda şikayeti iyice arttı ve doktorumuz "üniversiteye başlayana kadar halledelim" diye ısrar etti. Apar topar karar verdik. İdrar yolunun hasarlı olan kısmı iptal edilip yine oradaki doku ile takviye yapıldı. Bu ameliyatı yapan doktor sayısı az. Bizim doktorumuz ayarladı ameliyat yapacak olan arkadaşını ve sağ olsun kendisi de girdi. Yani çok şükür atlattık. Evde dinlenme dönemindeyiz, bir takım sıkıntılarımız var tabii ama geçecek inşallah. Birkaç gün sonra kontrol yapılacak ve ondan sonra Allah'ın izniyle rahatız. Üniversiteye yolcu edeceğiz oğlumuzu. Sıkıntılarımız içerisinde güzel şeyler de oldu. Geçtiğimiz mayıs ayında başvurduğu Tallinn Üniversitesi'ne kabul edildi. Epeyi bir evrak trafiği, yazışma, sınav vs. atlattı ama değdi. Sinema ve Cross Media okuyacak. Senelerdir istediği ve planlarını ona göre yaptığı bir alandı. Yurt dışında okumak için denklik vs. olayları nedeniyle burada da sınava girmesi gerekiyordu. Estonya olmaz ise Almanya'yı tercih edecektik. Ve Almanya burada bir üniversiteyi kazanmış olma şartı arıyor. Burada da İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Film Tasarımı ve Yönetmenliği'ni kazandı. Instagram'da bir fotoğraf paylaşıp "mazur görün, insan gerçekten söylemeden duramıyormuş" yazmıştım. Hakikaten anne, baba olarak gurur duymamak elde değilmiş:) Ama ama ama... Okulun umurumda olmadığı çok zaman oldu özellikle bu son 3 yılda. Her şeyden önemlisi sağlık. Çocuklarımız sağ, sağlıklı ve mutlu olsunlar gerisi gerçekten fasa fiso...
    Tüm bunları niye anlattım? Hem bir iç dökme oldu bu... "Gezdiğimi, gördüğümü, öğrendiğimi yazarım; arada eğitimini aldığım sanat tarihi ile ilgili yazılar paylaşırım" diyerek açtığım blogum ne zaman bu kadar kişiselleşti hiç bilmiyorum bu arada:) Hem de Orhun'un yaşadığı sıkıntıyı anlatmak istedim ki benzer bir sorun yaşayan olursa yardımcı olayım. Bu yüzden mail atmak, bilgi almak isteyen olursa seve seve yardımcı olurum. Hatalı davranarak ve olayı küçümseyerek bize acılar yaşatan o hastaneyi dava ettiğimizi söylemeyi unuttum. Geçen kış açabildik davayı. Henüz yeni sayılır yani. Kesinlikle konunun üzerine gideceğim. 3 yıldır "neden o hastaneyi seçtim? Oğlum benim yüzümden acı çekiyor" düşüncesiyle yaşadığım zamanları unutmam mümkün değil. Biliyorum böyle olacağını tahmin edemezdik ama mantık yürütmek bazen işe yaramıyor, sanırım hiçbir zaman kurtulamayacağım zaten bu vicdan azabından.
    Normalde sıkıntılarını yansıtan, konuşan biri değilim. Yapım gereği kimsenin yanında ağlamam mesela, hep güçlü durmaya çalışırım. Hayat zaten zor, güzel şeyler paylaşmaktan yanayım. Nadir dökülme anlarımdan biridir bu. İnşallah bundan sonraki yazılarım daha keyifli olacak. Dilerim herkes mutlu olsun... Ben de mutlu olayım...