22 Mayıs 2015 Cuma

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız... 
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!



   Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.

   Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.  Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.



   Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.







18 Mayıs 2015 Pazartesi

KARDEŞİM, DOĞUM GÜNÜ, DOĞUM GÜNÜ PASTASI:)

    19 Mayıs kardeşimin doğum günü. Bu hafta sonu, nostaljik müzikleriyle ünlü 45lik Bar'ın Beylikdüzü şubesinde erken bir kutlama yaptık. Yaşımıza uygun şarkılarla eğlenceli bir gece yaşadık:) Keyifli bir gece olacağı önceden belliydi de asıl soru doğum günü pastasının nasıl olacağıydı. Şöyle bir durum var ki benim güzel kardeşim doğum günü pastasına büyük önem verir. Asla boş geçmeyiz, ailede herkes için küçük ya da büyük muhakkak kutlama yaparız ancak pasta işini basitçe geçiştirdiğimiz zaman kızar. Özenle hazırlanmış bir doğum günü pastasının mumunu üflemek onu çok mutlu eder. Geçen sene kendisini kızdırdığımız için bu sene hata yapma lüksümüz yoktu:) Düşündüm taşındım. Önce hayatında önemi olan objelerin yer aldığı, esprili, butik bir pasta yaptırayım dedim. Vazgeçtim. Sonra 3.yaş günündeki 3 katlı pastanın aynısını yaptırayım dedim, o da maddi olarak zorladı. Yine de evde daha kalabalık bir grup olarak kutlasaydık 3 katlıyı düşünebilirdim. Dolayısıyla ondan da vazgeçtim. 
Ama 3.yaş günü temasından vazgeçmedim. Çünkü o gün, kardeşimin hiç unutamadığı bir gündü. 3'ü bitirip 4.yaşına girecekken annem evde büyük bir parti düzenlemişti. 
3 katlı, kırmızı güllü, beyaz bir pasta yaptırmıştı. Eve fotoğrafçı çağrılmıştı. Kardeşim çok güzel beyaz bir elbise giymişti. Benim elbisem de çok güzeldi. Pembeydi. Babaannem dikmişti. Pembe minik güller yapmışlardı saçlarıma takmak için. 
Seneler önceydi... Kardeşim bu doğum gününü ve o günkü pastasını her zaman sevgiyle anar. O güne ait çok güzel fotoğraflarımız var. Hepsinde gözlerinin içi gülen bir Aslı vardır. Keyiflidir, mutluluk verir o fotoğraflara bakması. Ben de en sonunda o güne ait bir fotoğrafı, kardeşimin tam doğum günü mumunu üflerken olan fotoğrafını bugün bir pastanın üstüne bastırtmaya karar verdim. Sürpriz olacaktı tabii. 
Eşine ve anneme bile söylemedim. Sonuç mükemmel oldu. 

    Kardeşim pastanın üzerindeki fotoğrafı görünce çok şaşırdı, mutlu oldu. Gözlerini alamadı pastadan. Tabii ki duygulandı ve biraz da gözyaşı döktü. Ama annemi hesaba katmamışım, işte o çok ağladı:) Zaten ağlamaya müsait bir yapısı vardır, fotoğrafı görünce tutamadı kendini:) Artık uyarmak zorunda kaldık "Millet eğlenmeye gelmiş, hadi yeter artık" diye. 19 Mayıs günü bir de çocuklarla kutlamamız olabilir ama bu sene ilk etap başarıyla atlatıldı:) Artık seneye düşüneceğiz yine bir şeyler. (Pastacılık kursuna mı gitsem? Şu an aklıma geldi:)))
    Dünyanın tüm pastaları sana feda olsun kardeşim! İyi ki doğmuşsun!




9 Mayıs 2015 Cumartesi

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!


İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.




Bursa’nın ufak tefek yolları
                                                                        Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
                                                                        Tepeden tırnağa şiir gülleri
                                                                        Yiğidim aslanım burda  yatıyor




    İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 

    Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

    Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

    Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.  

    Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim. 

    64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

    İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

    1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir. 

    Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

   
    Bir boomads advertorial içeriğidir.








7 Mayıs 2015 Perşembe

İNGİLİZ TURİSTTEN İNSANLIK DERSİ!

    Geçtiğimiz hafta sonunda Pamukkale'deydik. Bu geziyle ilgili izlenimlerimi en kısa zamanda paylaşacağım. Ama ondan önce orada şahit olduğumuz bir olaydan ve dolayısıyla biz Türkler'in ve Avrupalı'ların kültürel mirasa bakış açısının farklılığından bahsetmek istiyorum.
    Efendim, akşam üzeri güneşin batmasına yakın dakikalarda Pamukkale travertenlerinde gezerken, etrafımıza hayran hayran bakıp hayallere dalmışken, bir turistin bağırışıyla kendimize geldik. İngiliz olduğunu sonradan anladığımız orta yaşlı bir turist, bizden birilerine bağırıyordu. Bizden dediğim çiftin kadın olanı travertenlerde girilmemesi gereken girmişti, eşi de onun fotoğraflarını çekiyordu. Adamın elinde iyi bir fotoğraf makinesi vardı, eşi ise güzel fotoğraf verebilmek adına ortama uygun bir elbise giymişti, kafasında geniş bir şapkası, elinde kırmızı uçuş uçuş bir fuları vardı. Girilmesi yasak olan ve bu yasağın farklı dillerle yazıldığı bir tabelası bulunan, hatta çevresi zincirle çevrelenmiş bölümdeki fotoğraf çekimini gören İngiliz turist "Çık oradan! Nasıl girersin? Burası senin değil. Burası tüm insanlığa ait!" diye bağırıyordu. Bizim Türk arkadaş Türkçe olarak "Sana ne? Gerizekalı!" falan demeye başladı. 
Eşi "Ay ben çıkıyorum" dedi. Kocası "Hayır çıkma, gerizekalı adama bak!" dedi. 
Eşi "Ay benim sinirim bozuldu" dedi. Bu arada turist "Çektim senin fotoğrafını, herkese göstereceğim, şimdi görevliyi çağırmaya gidiyorum" dedi ve gitti. Hemen üzerine görevli geldi. Bu sefer turistin eşi görevliye anlatmaya başladı ama görevli İngilizce bilmiyordu ve bu da yetmiyormuş gibi oranın en korkak güvenlikçisi gelmişti sanırım. 
Biz bu sefer güvenlik görevlisine olan biteni anlattık. Adam saf saf sırıtıyor. "Turist haklı, rezil olduk, niye bir şey yapmıyorsunuz?" dedik. Görevli "Uyarıyoruz ama bazen bize kızıyor misafirler" demez mi? Fakat travertenlerdeki her güvenlik görevlisinin böyle olmadığını belirtmem gerekir. En ufak bir ihlalde uyarıyorlardı genelde. Bu arkadaş bir tuhaftı. Bu arada söz konusu çift biraz uzakta kalmıştı. Artık toplanmaya başladılar, mecbur gidecekler. Görevli onların yanına gitti bu sefer. Uzaktan duyuyoruz "Çok abarttılar" falan diyorlar. Neyse, suçlu çift gitti, güvenlik görevlisi de bize 
"İyi akşamlar" dedi gitti. Biz de söylene söylene uzaklaştık.
Girilmesi yasak olan bölge. Aslında daha güzel, ben iyi fotoğraf çekemedim.

    Şimdi soruyorum. Bu olayda kim haklı? Kimsenin turistin hareketini abartılı bulmaya hakkı yok bence. Adam "Burası tüm insanlığın" dediğinde utandım. Aramızdaki düşünce farkını belirten çok güzel bir örnek bu. Orası her ne kadar bizim topraklarımızda olsa da doğaya ait, doğanın mükemmelliğini anlatan bir insanlık mirası. Bu tip yerleri ziyarete giden herkes, hangi milletten olursa olsun saygı duymak zorunda. Pamukkale ve daha birçok doğal, tarihi, kültürel zenginliğimiz önce bize emanet. Önce biz korumalıyız,kollamalıyız. Gel gör ki bunu elin oğlu bizden daha iyi yapıyor. Bir zamanlar bembeyaz olan Pamukkale, zamanla yanlış yapılaşma vs. etkilerle yok olma tehlikesi yaşamış. Zararın neresinden dönsen kar. Travertenlerin ortasından geçen yolun kaldırılmasıyla, civardaki tehlike arz eden otellerin yıkılmasıyla, otellerin travertenlerden su almasının yasaklanmasıyla tehlikenin önüne geçilmiş. Bugün planlı olarak belli aralıklarla su akışı sağlanıyor ki kireçli su çöksün ve traverten oluşsun. Tabii daha başka bilimsel önlemler de var ama hepsini ilk etapta anlayamayız, jeolog değiliz. Çünkü travertenin oluşmasında çok farklı faktörler de var. Yani demem o ki Pamukkale beyaz kalsın diye, turist çeksin diye bir şeyler yapılıyor. Aslında üzerinde yürümek sakıncalıymış. Ama turistlerin gelmesi, görmesi için yaya yolu yapılmış. Bunu bir dereceye kadar anlamak mümkün. Turizm önemli bir gelir kaynağı. Bunun yanı sıra yaya yolu dışındaki bölümler kapatılmış. Yani ayak dahi basılması engellenerek korumaya alınmış. Yani basmayacaksın. Girmeyeceksin. Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı. İnstagram'a fotoğraf yükleyeceksin diye doğal dengeyi bozmayacaksın. 
Bu kadar basit.
Gezilmesi serbest olan bölge.

    Olaylar burada bitmedi. Şimdi de akabinde 2 gün sonra olanları anlatayım. Dün Instagram'a girdiğimde Denizli ve Pamukkale fotoğraflarımı beğenenlerden birinin, yasak yerde fotoğraf çeken arkadaş olduğunu fark ettim. Fotoğraflarına baktım. Olaylı şekilde çektiği fotoğrafları hiç utanmadan sıkılmadan Instagram'a yüklediğini gördüm. (Turist "Seni deşifre edeceğim" dese ne fayda). İngiliz azarlamadan önce epeyi de çekmiş. Güzel bir galerisi var, çektiği fotoğraflar güzel Allah için:) Takipçisi çok. Pamukkale'de çektiği fotoğraflar çok beğeni almış. Fotoğrafın altına travertenin ne demek olduğun yazmış arkadaş güzelce. Sonra "Biz çıplak ayakla giriyoruz, gözümüz gibi bakıyoruz ama bazı bekçiler göz açtırmıyor. Aslında traverten kullanılan, satılan bir materyal, Türkiye'den satan bir şirket de var vs.vs.vs." yazmış. Millet de övgü dolu yorumlarda bulunmuş fotoğraf için. İngilizce yorum yazanlara İngilizce cevaplar yazmış arkadaş ki o gün turistin dediklerini anlamadığı gibi adama sadece "Crazy! Crazy!" diyebilmişti. Ben bunları gördüm, dayanamadım. Yorum kısmına "Çıplak ayakla da olsa girilmemesi gereken yerlere girmemek gerekir. Bir fotoğraf için doğal düzene zarar vermek hiç hoş değil" yazdım. Bu da "Sezer Hanım, asıl zarar veren oteller. Otellerin su almasını kestiler zaten" falan filan yazdı. Ben de "İşte demek ki korumak için alınan önlemler var. Bazı bölümlere basılmasını engellemek de bunlardan biri" dedim. Gülme işareti koyarak "Peki" demiş. Birkaç saat sonra baktım benim Pamukkale fotoğraflarının altına devamlı bir şeyler yazmaya başladı. Profilimi incelemiş. Fotoğraf altındaki yazıları okumuş ve o gün olaylara şahit olduğumuzu anlamış. Fotoğrafımın altında, o gün olan biteni "Pamukkale nasıldı? 10 yıl önce gittiğimde iyi durumda değildi" diye soran arkadaşıma bir güzel yazmıştım. "Bizim milleti biliyorsun" diye başlamıştım söze ve verip veriştirmiştim bu çifte. Adam bunları okumuş tabii:) 
Fakat çok bir şey de diyemiyor çünkü suçlu ve Instagram'da belli bir izleyici sayısı var. (1000 küsur izleyici). "Sen sanat tarihçisi olarak antik havuzda niye yüzmek istedin peki? Sütunlar zarar görmüyor mu?" falan filan yazıp duruyor bana. Mesleğime bakmış, her şeyi incelemiş. Bergama'lıymış da, Allianoi kurtulsun diye eylem yapmış da. Hem biz niye Pamukkale'de suya basmışız o zaman. Uzun uzun şeyler. Yazıyor da yazıyor ama hep benim fotoğraflarımın altına. Ben de okuldayım her zaman bakamıyorum haliyle. En sonunda "Daha çirkinleşecekseniz ben de çirkinleşirim" dedim. "Niye sizin fotoğrafınızın altında tartışmıyoruz ayrıca?" diye sordum. Ondan sonra bir şey yazmadı. Yazamaz çünkü o gün olayları gördüğümü biliyor. Ne şartlarda o fotoğrafları çektiğini, nasıl rezil olduğunu ve bizi de rezil ettiğini takipçileri öğrenebilir. Kibar kibar konuştuğu takipçileri onu bir de o gün turiste hakaret ederken görselerdi ne düşünürlerdi acaba? Sonra konuyla ilgili arkadaşımla yazıştım, sakinleştim, derken adama "Profilimde kavga istemiyorum. Derdimi anlattım sanırım. Konuyla ilgili tüm yorumları siliyorum" dedim. Çünkü sosyal medyada uzun uzun kavga edecek bir yapıda değilim ve adam gerçekten yüzsüz, ne yaptığının farkında ancak bunu kabul etmekten çok uzak. Hiçbir şey olmamış gibi 3 tane OK. işareti atmış:) Hani şu baş parmağın kaldırıldığı işaret. Üzerinden bir yük kalktı sanırım. 
İşte başımdan böyle saçma sapan bir olay geçti. Ve ben gerçekten çok sinirlendim. 
Bizim en büyük düşmanımız yine biziz. Kendi değerlerimizi korumaktan aciziz. 
Bu her alanda geçerli ve gittikçe artan bir durum. Saygısızlık, ben yaptım oldu mantığı diz boyu. Nasıl önüne geçilecek bilmiyorum ama gerekli zamanlarda gerekli yerlerde 
en azından bireysel tepkimizi göstermemiz lazım.



İlgili Yazılar: Hafta Sonunda Denizli
                                   Hierapolis'te Ben




5 Mayıs 2015 Salı

2 KIZIN VARSA SİGORTALISIN

 
Görsel:www.pottytraining.com
 Sosyal medyada kız çocuk annelerinin yaptığı bazı paylaşımlar dikkatimi çekiyor. 

Kız çocuk sahibi olmanın ne kadar ayrıcalıklı bir durum olduğu konusundaki bu paylaşımlar, erkek çocuğu olan veya anne olamamış kadınlara karşı hafif bir üstten bakma hissiyatı taşıyor bana kalırsa. Herkes kesin rastlamıştır bu yazılara. Özellikle de Facebook aleminde... Mesela 2 kızın varsa SGK'lı sayılırmışsın çünkü asla ortada kalmazmışsın. 1 kızın 1 oğlun varsa Bağkur'lu imişsin çünkü döner dolaşır yine kızın bakarmış sana. 2 oğlun varsa Yeşil Kart sahibi sayılırmışsın, sana ancak devlet bakarsa bakarmış. Yine bir başka yazıda sıkça gördüğüme göre kız çocuğu olan anneler direkt cennete giderlermiş. Kızları onları sırtlarında taşırmış. Bir başka söyleme göre de kız çocuğun varsa evinden melekler eksik olmazmış. Vs.vs.vs. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Tüm bunlardan anladığım kadarıyla biz kızı olmayanlar yaşlanınca devletin eline bakacağız. Bizim evimize melekler uğruyor mu? Allah bilir. Cennete gitmek içinse kendimiz çabalamak zorundayız çünkü sırtına bineceğimiz kızımız yok. Bu tip paylaşımlar sıkça görüldüğü gibi bir de mesela şöyle uyarılar oluyor Facebook ortamında biz erkek annelerine: "Oğlunu koçum, paşam diye sevme, seversen ilerde şöyle olur, böyle olur". Ne yapayım? "Prensesim" diye mi seveyim ben de? Biz erkek annelerinin çocuklarını seviş şekline, çocuğunu yetiştiriş şekline bile karışılıyor. Oğlunu kimin nasıl yetiştirdiğini nereden biliyorsunuz? Neden genelleme yapıyorsunuz? Garibim erkek annelerinin sesi soluğu çıkmıyor. Bir tanecik yazı gördüm onlarca "Kızın olursa şöyle şanlısın: Madde 1..." konulu yazılara karşılık, 
onda da işte "Oğlunla kovboy olursun, polis olursun, futbolcu olursun futbola ilgi duyarsın vs." demiş konuya dahil olayım diye zorlayan bir kadıncağız:) 
   Sözüm meclisten dışarı -herkesi bu konuya dahil edemem tabii ki- erkek annelerini şanssız sayan hemcinslerime öncelikle şunu söylemek isterim ki ben çocuğumu ileride bana baksın diye doğurmadım. Bu son derece bencilce bir hareket olurdu. 
Kız çocuklarının ileride annelerine arkadaş olduğunu kabul ediyorum ama bana kalırsa anne annedir, evlat evlattır, arkadaş arkadaştır. Yani çok şükür arkadaşlarım var. Onlarla olan ilişkilerim başka, çocuğumla olan ilişkim bambaşka. Sağlıklı bir insanın kendi sosyal hayatı da olmalıdır, çocuklarına bağımlı yaşamak çocukların için manevi bir yüktür. Erkek çocukları annelerine karşı son derece saygılıdırlar. Ben henüz 10-12 yaşında olduğu halde saç modelini beğenmediği için kuaförde annesine surat asan, mağazalarda istediği kıyafeti almak için annesiyle saygısızca kavga eden erkek çocuk görmedim. Ne verirsen onu giyerler, bu konuda sinir harbi yaşatmazlar. Seninle rekabete girmezler. Sağlıklı bir aile yaşantıları varsa erkek çocukları da büyüdüklerinde annelerini, babalarını ihmal etmezler. Yaşlandığında seni yönlendirmeye çalışmazlar, kız çocuklarında olduğu gibi bir zaman sonra onlar sana annelik taslamaya başlamazlar (Ben de kız çocuğuyum o yüzden eminim, ne yazık ki ben de anneme bilmişlik yapıyorum ara sıra). Evet bir zaman sonra erkek çocuk evden uzaklaşır, dışarıdaki hayata daha erken atılır ama bu doğal bir kuraldır. Çocuklarımız hayata atılmazlarsa, bizim dibimizden ayrılmazlarsa sorun var demektir. Kız için de erkek için de geçerlidir bu. Erkek çocukları kız çocuklarından daha az sevilmez. Sevgisi, yaşattığı duygusu, gururu aynıdır. Onlar da evlattır, candır, her şeydir. Pozitif ayrımcılık yapacağım derken, aslında kızlarla erkekler arasına sınırlar çizdiğinizin farkında değil misiniz?
   Sakın sözlerim yanlış anlaşılmasın. Benim lafım ukalalık taslayanlara. Benim de üzerine titrediğim bir kız yeğenim var. Okulda hep kız öğrencileri korurum, kollarım. Onlara muhakkak okumaları konusunda, kendilerini ezdirmemeleri konusunda öğütler veririm devamlı. Kesinlikle böyle olmalıdır çünkü. Haksızlığa gelememe durumu benimki. Bazı kız annelerinin (Sayıları hiç de az değil) neden kendilerini ayrıcalıklı bir konuma koyduklarına cidden anlam veremiyorum. Tamam özel hissediyorsun ama neden bunu erkek annelerinin ne hissedeceğini hesaba katmadan her fırsatta gözümüze sokuyorsun? Hadi erkek annelerini geçtim. Çocuğu olmayan bir çok arkadaşımız var etrafımızda, onların üzülebileceğini hiç mi düşünemiyorsun? Sana göre onların Yeşil Kart'ı bile yok. 
   Bu yazıyı okuyup "Ama oğlun evlenecek ve gelinin ne derse o olacak" diye düşünenler olacaktır. Oluyor çünkü böyle söyleyenler. Üzerimizde böyle bir baskı da var. Oğlumuz evlenince yanacağımız hatırlatılıyor devamlı. O zaman ben de derim ki "Böyle söyleyerek çelişkiye düşmüyor musun?"



27 Nisan 2015 Pazartesi

MARCUS'U YOLCU ETTİK...

    Uzaklardan gelen misafirimizi yolcu ettik. Ne zaman gideceğini Orhun gibi ben de yanlış biliyormuşum bu arada. Cuma günü gidecekler zannediyordum, cumartesi sabah erken saatlerde hava alanına doğru yola koyuldu Estonyalı grubumuz. 
2 öğretmen, 2 erkek öğrenci ve 3 kız öğrenciden oluşan bir gruptu bu. Sabah erkenden ev sahibi aileler ve konuk öğrenciler olarak okulda toplandık. Estonyalı kızcağızlardan biri nasıl ağlıyordu anlatamam. "Gitmek istemiyorum" diyormuş yanında kaldığı aileye. Bir diğer kız da aynı şekilde gitmek istemediğini söylüyormuş. 3.kızımız gayet rahattı, onun dönüş konusunda problemi yoktu. Misafir olduğu evin sakinleriyle pek anlaşamamış çünkü. Bizim Türk öğrencinin İngilizcesi yetersiz gelmiş. Ağlayan kıza üzüldük tabii, hep beraber bir duygulandık. Misafir olduğu aileye sarılıp sarılıp duruyordu. Benim tahminim aşık olmuş da olabilir. Okulda Orhun'la sohbet ederlerken "Ben dönmek istemiyorum, Türk erkekleri çok yakışıklı" demiş:) Onlara farklı geliyor tabii bizimkiler esmer esmer. O sabah da gözleri yollardaydı, devamlı dışarı bakıyordu ve "Burak gelecek" falan dedi bir ara ama Burak sanırım yetişemedi. Çok samimi, çok sevimli bir kızdı, tüm okul çok sevmiş onu, güzel zamanlar geçirmiş ama dediğim gibi sanırım bir gönül macerası da var çünkü kızcağız çok ağladı. Onun ve diğer kızın misafir oldukları aileyle ilişkilerini görünce benim hafif bir moralim bozuldu ne yalan söyleyeyim. "Yahu" dedim "Biz eksik bir şeyler mi yaptık bizimkinde hiç üzüntü belirtisi yok?" :) Hayır hayır, biz de güzel zamanlar geçirdik Marcus'la. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi 15 değil de 35 yaşına bedel hareketleriyle bizi bir şok etti önce. Orhun gündüz okulda çocuğun arkadaşlarına ve öğretmenlerine sorup durmuş yavrum "Marcus sizce memnun mu? Mutlu mu? İyi ağırlıyor muyuz acaba?" diye. 
Onlar da "O pek duygularını belli edemez, merak etme memnun" demişler. 
Bir öğretmeni de "Marcus'un ağzından en ufak pozitif bir laf aldıysan başarılısın" demiş:) Öyle zor bir çocuk ağırladık yani ama neyse ki pozitif lafları çoktu. Tamamen yapı meselesi, yapacak bir şey yok. Onun için de kolay bir şey değil. Yabancı bir misafir ağırlamışlar ama kendisi ilk defa başka bir evde kalmış. Denemek istemiş. 
En son gün "Farklı şeyler gördüm, güzel geçti, iyi ki gelmişim" gibi şeyler söylemiş de Allah'tan, Orhun'un yüreğine su serpildi. 

   Soğuktu falan diyorum ama belirtmem gerekir ki çok nazik ve görgülü bir çocuktu Marcus. Muhakkak gülümseyerek selam veriyordu ve teşekkür ediyordu her fırsatta. 
İlk tedirginliği atınca keyifli sohbetler ettiler Orhun'la. Dediğim gibi yaşından büyük tavırları ve zevkleri olan bir çocuk. Caz dinliyor, piyano çalıyor, çoğu gencin bayıldığı dizileri seyretmiyor, ülkesindeki politik durumla yakından ilgili, televizyonda sadece haberleri seyreden bir çocuk. Sultanahmet'e gidecekleri gün ve toplantılarının olduğu bir gün, okula gidecekken, papyonunu taktı ciddi ciddi çıktı evden. Bayıldım doğrusu. Acayip sevimli oldu. "Çok şıksın" dedim, mahcup mahcup teşekkür etti. Yemek konusunda hiç mızmızlık yapmadı. Onun seveceği şeyleri yaptım ya da dışarıda yedik tabii. Tavsiye ettiğimiz her şeyi denedi. İlk gün "Aç değilim" falan diyordu ama sonradan bir açıldı, Maşallah ne verdiysek yedi. Sonra da "Çok doydum, şişmanlayacağım" diye karnını ovup durdu. Güzel bir kebapçıya götürdük, çiğ köfteye kadar denedi, her şeyi çok beğendi. "Türk kahvesi içer misin?" dedim, "Duydum onu çok ünlüymüş, denemek isterim" dedi. Onu da beğendi. Telvelerini yeme dedik ama bir miktarını yüzünü buruşturmadan yedi:) Zamanla biz de şunu öğrendik ki Marcus keyifli yemek yeyince kendine geliyor ve çok güzel sohbet ediyor:) Tam birbirimizi çözmeye başladık misafirlik bitti. Son gece Orhun'la play station bile oynadılar. Normalde ayrı bilgisayarlarda takılıyorlardı çünkü "Ben böyle rahatım, keyfim iyi" diyordu ve Orhun da rahatsız etmek, zorlamak istemiyordu. Kız öğrencilerden biri aileyle oturmuş Survivor seyretmiş akşamları, Doğukan taraftarı olmuş. Konusu geçtiğinde bizim Marcus yarışma hakkındaki görüşünü aynen şöyle belirtmiş:"Tam bir zaman kaybı":) Yanlış anlaşılmasın Survivor izleyelim gibi bir teklifte bulunmadık tabii ve zaman kaybı olduğu konusunda da çocuk haklı, sadece aradaki farkı ve bizimkinin tarzını anlatmak için bu örneği verdim. Diğer arkadaşları ondan biraz daha büyük duruyorlardı, bizimki zekilikten sınıf falan mı atladı acaba diye düşünmedim değil. 
    23 Nisan günü boş günleriydi. Hep beraber Vialand'a gitmek gibi bir konuşma geçmiş aralarında. Organize olamadılar. İsterse bizim götürebileceğimizi söyledik. "Tarihi yerleri tercih ederim" dedi. Bir gün önce gittikleri Sultanahmet'i çok beğenmiş ama tam gezememişler. Biz de tekrar Sultanahmet'e götürdük, Topkapı Sarayı'na girdik. Boğaz'a gitme konusunda pek hevesli değildi ama hiç olmazsa sarayın bahçesinden gösterdik. "Burası Avrupa, şurası Asya" dedik, ilgisini çekti. Şöyle toptan bir göz atsın, yeterli değil belki ama biraz fikri olsun bizim toprakların zenginliği hakkında diye Miniatürk'e gittik. Orayı da beğendi. Her şeyi inceledi, anlattıklarımızı ilgiyle dinledi. Topkapı Sarayı her zaman olduğu gibi kalabalıktı, bilet sırasında çok bekledik, kapalı bölümlerde çok kuyruk vardı. Çocuk sıkıldı haliyle. Hazine bölümünün önündeki sıraya baktı baktı, "Beklemek istemiyorum aslında ama görmek lazım" dedi ve sıraya girdi. İçine sinmedi yani. Takdir edilesi bir durum. Bu proje için (Comenius) Yunanistan, Hırvatistan ve Polonya'dan da gelen öğrenciler vardı. Yunanistan ve Polonya'dan birer öğrenci olay çıkarmış. "Ben burada yatmam, oraya gitmem, bunu yemem" diyerek ev sahiplerinin burnundan getirmişler, bu sefer onların öğretmenleri ve bizde organizasyonu yapan öğretmenler arasında gerginlik olmuş. Soğuk ülke insanları falan diyoruz ama Allah için Eston misafirler gerçekten görgülü gençlerdi. Marcus'u ağırladığımız için memnunum. Türkiye hakkında çok çok az bilgisi vardı. Sanırım iyi tanıtabildik Türkler'i. Türkler hakkında her turist gibi şöyle bir izlenimi olmuş ayrıca ki belirtmeden geçemeyeceğim. "Siz evinizin temizliğine önem veriyorsunuz, ayakkabılarınızı dışarıda çıkarıyorsunuz ama sokaklarınıza önem vermiyorsunuz, temiz tutmuyorsunuz" demiş. Estonyalı veletten al haberi. Böyle bir imajımız var sahiden yabancıların gözünde.Haklılar mı haklılar.
    Marcus'un ilk kez evinden ayrılıp bir başka evde, yani bizde kalmış olması, bizi her zaman hatırlayacağı anlamına gelir. Bunu bilmek hoş bir duygu. Annesine, babasına ne anlattı çok merak ediyorum. Hediyeler verdik yolladık evine. O da bize hediyeler getirdi tabii. 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını alan filmlerini getirmiş, Estonya bayrağı ve müzik CD'si getirmiş. 
Bir de bol bol çikolata getirmiş. En son akşam çıkardı hediyelerini:) 

    Hoş bir deneyim oldu Marcus'un gelişi. Orhun daha önce 2 kere Yunanlı bir ailenin yanında kalmıştı. Biz ilk kez bir yabancı misafir ağırladık. Hem zevkli, hem sorumluluk isteyen bir iş. Bazen "Keşke şöyle yapsaydık, böyle yapsaydık" dediğim oluyor ama iyi ağırladığımızı düşünüyorum. (Üstelik 2 gün hasta yatmama rağmen). İlk başta çekingen davranan Marcus'u, sohbeti artmış, gülümsemesi artmış bir şekilde yolladık ülkesine. Çocuğu olanlar, bu tip projelere katılmayı düşünüp karar veremeyenler hiç tereddüt etmesinler. Kim ne derse desin biz Türkler gerçekten misafirperver insanlarız. Böyle uluslararası projelerle ülkemize gelen çocuklar şanslılar diye düşünüyorum. 
    Ağır misafirimizi yolladık, üzerimden bir yük kalktı. Devamında rahat bir hafta sonu geçirdim. Bugün yeni bir gün. Yeni bir haftaya adım atıyoruz. Herkese keyifli, mutlu haftalar diliyorum...


İlgili Yazı: Uzaklardan Misafirimiz Var



22 Nisan 2015 Çarşamba

UZAKLARDAN MİSAFİRİMİZ VAR!

   
     
    Selamlar herkese! 2 gündür evdeyim ve yatak döşek yatıyorum. Çünkü feci şekilde üşüttüm. Nisan ayının havasını zaten hiç sevmezdim bu sene iyice nefret ettim.
Şifayı öyle bir kapmışım ki ve o kadar kötü hissettim ki normalde olabildiğince doktordan kaçan ben, eşime "Hastaneye gideliiim!" derken buldum kendimi. Klasik serum vs. olayına girişildi tabii. Evde ilaçla devam. Bugün daha iyiyim çok şükür. Doktora gitmezsem iyileşmemin daha uzun süreceğinden korktum çünkü hem iş var, yarın okula gitmem lazım artık, hem de evde yurt dışından misafirimiz var. Orhun'un okulundaki bir proje nedeniyle pazar akşamı Estonya'dan misafir geldi bize.
Hasta olduğum bir zamana denk gelmesini hiç istemezdim ama oldu bir kere. Gündüzleri beraber okula gidiyorlar zaten. Dün Allah'tan topluca dışarıdaydılar ve dışarıda yediler. Bugün kalkabildim de adam gibi yemek hazırlayabildim.
   Misafirimizin adı Marcus. Orhun'dan ufak. 15 yaşında. Ama hiç 15 yaşında gibi durmuyor. Nasıl ciddi anlatamam:) İlk başta Orhun çok zorlandı, diğer gençlerle olduğu gibi lay lay lom yapacağını düşündü. Çocukla konuşuyor konuşuyor, çocuktan gelen cevaplar genellikle "Evet, hayır, belki, duruma göre" :) "Ben de ileride belki sana sorular sorarım. Şimdi değil. Ciddiyimdir ben" falan demiş Orhun'a. Orhun önce çok üzüldü, bozuldu ama bugün daha mutlu geldiler eve. Çocuk iyice alıştı bize, şimdi çok daha rahat konuşuyor, uzun cümleler kuruyor ve gülüyor:) İlk defa bir Estonyalı tanıyoruz, belki hepsi böyledir diyeceğim ama gruptaki diğer çocuklar daha canayakınlarmış. Çocuk ise "Pek konuşkan değilizdir biz" diyormuş. Bilemeyeceğim artık. Farklı bir çocuğun gelmesi iyi oldu bir bakıma, Orhun sabır ve anlayış göstermeyi, herkesle hemen ense tokat muhabbete girilmeyeceğini öğrendi:)
    Elimizden gelen en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyoruz Marcus'u. Tipik bir Türk annesi olarak ara ara "Aç mısın?" diye soruyorum tabii:) Meyvesini, tatlısını, mineralli suyunu taşıyıp duruyoruz:) Keyfinin yerinde olup olmadığını yokluyoruz. Kibarca teşekkür ediyor her seferinde. Sabah kahvaltısı yapmazmış pek ama muhakkak hazırlıyorum. Artık ayıp olmasın diye mi yoksa gerçekten aç olduğu için mi bilmem ama yiyor da.
Bu arada şunu da anlamıyorum, Avrupalılar abuk subuk beslenirler, bol şekerli gıda tüketirler, kahvaltı bilmezler, normal su içmezler vb. ama yine de bizden uzun yaşarlar. Biz ise "Şeker yeme ölürsün, güne kahvaltıyla başlamazsan mahvolursun, günde 2 litre su tüketmezsen bitersin" uyarılarıyla korku içinde yaşarız, bunları uygulamaya çalışırız, daha doğal beslendiğimizi düşünürüz ama onlardan daha kısadır ömrümüz.
Bunun nedenini düşünmek lazım. Bence biz tamamen stresten, zorlu yaşam koşullarından, sıkıntısız hayat sürememekten kaybediyoruz.
Hep gerginiz, hep gerginiz... Neyse...
    Okuldaki proje kapsamında başka ülkelerden gelen çocuklar da var. Ayrıca Yunanistan'dan, Polonya'dan ve Hırvatistan'dan öğrenciler geldi. İspanya ise son dakikada vazgeçmiş çünkü Türkiye tehlikeliymiş. "Sanki sizin ülkeniz çok güvenli" derim ben de İspanyollara. Terörse onlarda da var, yıllarca iç savaş yaşadılar.
Güneyi kuzeyini sevmez, kuzeyi güneyini sevmez. Irkçılık suçları da az değil.
Neyin artistliğini yapıyorlar anlamak mümkün değil. Keyifleri bilir. Yarın tüm yabancı misafirler ve ev sahipleri olan öğrenciler beraberce Sultanahmet'e gidecekler. Şanslarına hava yağmurlu. Marcus "Problem yok ben soğuk severim" diyor:)
Ne de olsa kuzeyli. Perşembe günü ise serbest. O gün bize de tatil olduğu için mesela boğaza götürmek isterdim ama hep beraber Vialand'a gitmeyi düşünmüşler. 
Marcus güya coğrafya düşkünüymüş, boğazı görmek ister zannettim ama "Maybe" dedi sadece:) Vialand daha cazip geldi. Ne kadar ciddi olsa da çocuk işte:) 
Bakalım, keyifleri bilir, onlar genç gence takılırlarsa ben de dinlenmiş olurum.
    Orhun çok ısrar etmeseydi belki kalkışmazdım böyle bir işe ama yabancı bir ülkeden misafir ağırlamak zevkli aslında. Farklı bir deneyim. Onun kültürünü tanıyorsun, kendi kültürünü en iyi şekilde yansıtmaya çalışıyorsun. Tüm Estonlar böyle midir bilemem ancak Marcus kültürlü, bilgili ve görgülü bir çocuk. Misafir etmek isteyen, muradına eren ancak çocuğun ne zaman döneceğinin farkında olmayan şaşkın oğlum
"Bir haftada daha çok alışır" diyor bu akşam. "Ne bir haftası oğlum, cuma gidecek ya" dedim, "Ne? Cuma mı?" şeklinde kalakaldı:) "Tüh ya! Özleyeceğim" diyor şimdi ki hakikaten özler, yolcu ederken üzülür.
    Böyle değişik günler yaşıyorum işte. Fakat değişiklik iyidir. Hazır bu akşam ayaklanmışken, kendimi daha iyi hissediyorken yazmak istedim. Bu yazının devamı da gelebilir:)