18 Temmuz 2012 Çarşamba

SANDRO BOTTİCELLİ'NİN VENÜS'Ü...


Venüs'ün Doğuşu, Sandro Botticelli, ( Uffizi Galerisi-İtalya )

Bir istiridye kabuğunun içerisinden...
Kıbrıs'ın köpüklü dalgalarından doğar Venüs... 
Sağ yanında iki adet Batı rüzgarı... 
Soluklarıyla iterler Venüs'ü kıyıya doğru...
Kıyıda ise Flora beklemektedir.
Çiçek ve bahar tanrıçası Flora...
"Boticelli'nin Venüs'ü" şehveti simgeleyen dünyevi Venüs değildir. Onun Venüs'ü ruhsal güzelliği temsil eder.
Platon'a göre insan önce bedensel güzelliğe takılır. Bunu dünyevi Venüs temsil eder. Aynı insan daha sonra tüm güzel bedenlerin birbirine benzediğini görür ve ruhsal güzelliği arar. Neo-Platonizm etkisiyle resimler yapan Boticelli'nin Venüs'ü ruhsal güzelliği simgelemektedir. Ruhsal güzelliği bulmak, Tanrı'ya ulaşmanın bir yoludur aynı zamanda. 
Peki Flora'nın elindeki giysi nedir? 
O giysi akıldır. 
En mükemmel ruh bile bozulabilir. 
Ve bu durumda tekrar mükemmelliğe ulaşmak için gereken şey... O akıl giysisini giymek olacaktır.




12 Temmuz 2012 Perşembe

FSM KÖPRÜSÜ İŞKENCESİ

    9 Temmuz günü FSM Köprüsü'nü kullanarak Avrupa yakasından Asya yakasına geçmeye çalışanlar arasında biz de vardık. Annem, oğlum ve ben... 2-3 günlüğüne Bursa-Gemlik'teki babaannemi ziyarete gidelim diye düşünmüştük gayet masum bir şekilde. Düşünmez olaydık. Dönüşte feribotla gelecektik... Giderken otobüs daha rahat oluyor diye düşündüm ben yine. Ve annemle oğlumu da maceraya sürüklemiş oldum. Tek düşünemediğim, FSM Köprüsü'ndeki çalışmadan dolayı -geçtim işe gidiş ve dönüş saatlerini- öğle saatlerinde bile trafiğin bu kadar yoğun olabilme ihtimaliydi! Öğle saatlerinde o kadar da trafik olmaz zannettim:) O gün şansımıza 1 şerit daha trafiğe kapatılmış mı? Kala kala 1 şeritçik kalmış mı bize? Hani o milletin kontak kapatıp futbol oynadığı gün... Aman Allahım! Kabus gibiydi! Otobüsle 3-3,5 saat sürer genelde İstanbul-Gemlik arası. Ama o gün 7,5 saat sürdü:( Dur kalk, dur kalk kafa kalmadı kimsede. Fakat belirtmeliyim ki bizim otobüs gayet mülayim yolculardan oluşuyordu:) Bir Allah'ın kulu sigara içmeye inmedi. Genelde sigarasızlıktan bunalanlar olur çünkü yolculuklarda. Ve 2 küçük çocuk vardı araçta. 2-3 yaşlarında. Dayanamazlar sıkılırlar bizim de canımızı sıkarlar diye korktum açıkçası ama çok uslu durdu yavrucaklar. Herkesin yakınları arıyor "neredesin?" diye. Millette telefondakini inandırma çabası... "Vallahi daha geçmedik köprüyü ya!" şeklinde... Normalde Bursa'ya ulaşmamız gereken saatte biz daha köprüyü geçmeye çalışıyorduk. Müthiş bunaldık.Uyuyamıyorum, kitap okuyamıyorum çünkü aklım ve gözüm yolda ister istemez. Her tarafta, sağda, solda, önümüzde, arkada arabalar, otobüsler, kamyonlar, tırlar... Öff!!! Annem gözünü kapadı, cama dayadı başını. Midesi bulandı kadıncağızın. Oğlum arka arkaya film seyretti oyalanmak için. Berbattı. Hapis gibi. Hiç sevmem! O gün varış saatinden sonra planladığımız hiçbir şeyi yapamadık. Tüm günümüz yollarda geçti. Bizim gibi kaç kişi etkilendi, etkileniyor, etkilenecek! Rezillik!
    Gelişmiş ülkelerde köprü onarım çalışmaları ne şekilde yapılıyor bilemiyorum. Fakat bu şekilde olmamalı diye düşünüyorum. Kimsenin vatandaşa eziyet etmeye, vatandaşı işinden, gücünden, eğlencesinden, dinlencesinden bırakmaya hakkı yok. "3.köprü yapılmasın diye tantana ediyorsunuz ama bakın işte mevcut köprüler yetmiyor" demeye getiriyorlar gibi geliyor bana...

3 Temmuz 2012 Salı

LİSELERDE SANAT TARİHİ???

Şimdi efendim ben Sanat Tarihi mezunuyum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünü bitirdim. Geç yaşta okudum bu okulu. "Tekrar çalışma hayatına atılayım, yeni bir başlangıç yapayım" dedim. Üniversite sınavına girdim. Baktım ki MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünü kazanabiliyorum. Çok çok sevindim. Gerçekten çok sevindim.   Sanat Tarihi lise yıllarından beri ilgimi çekiyordu. Üstüne bir de Mimar Sinan Üniversitesi'nin cazibesi eklenince tek tercihle giriş yaptım. Oysa İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü gibi seçeneklerim de vardı. Puanım yetiyordu rahatlıkla. Ama ben keyifle okuyacağımı düşündüm bu bölümde. Ve bir de Sanat Tarihi öğretmeni olabileceğimi... 


  
Hiç bir dersi kaçırmamaya çalıştım, notlarım hep yüksekti. Öğrenciliğim sırasında Mersin-Yumuktepe'de arkeolojik kazıda görev aldım, Ege Üniversitesi'nde öğrenci kongresinde koca salona sunum yaptım vs.vs.vs. (Geç yaşta daha bilinçli yaşanıyor öğrencilik:)) Geçen sene fırsat oldu İstanbul Üniversitesi'nden de pedagojik formasyon aldım. Bir verdiler, bir kaldırdılar:) Ben o arada bu sertifikayı alanlardan oldum.
Peki öğretmen olabildim mi? 
Hayır. 
Neden? 
Çünkü Sanat Tarihi seçmeli ders kapsamında. Seçmeli derken... Öğrenci değil, okul seçiyor. 
Daha doğrusu seçmiyor. Neden bilmiyorum ama seçmiyorlar. Bir kaç devlet okuluyla görüştüm. Öğrencilerin ve velilerin istemediğini söylediler. Sanat Tarihi öğretmenleri sevdirememiş bu dersi. Öyle dediler. Tabi derse Sanat Tarihi mezunu bir öğretmen girdiyse... Geçen yıl konuştuğum bir müdür yardımcısı, Sanat Tarihi dersine İktisat mezunu bir ücretli öğretmenin girdiğini, onun da çocuklara çok düşük notlar verdiğini ve velilerin isyan ettiğini söyledi. O yüzden artık seçmiyorlarmış:(  




Bugünlerde yeniden arayışa başladım. Güzel Sanatlar Liseleri var mesela. Onlarla görüşeyim dedim. Bizim Beylikdüzü civarında devlet okulu olarak Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi var bir tane. Önümüzdeki yıl 3.yılına girecek. Yani okulda ilk defa 11.sınıflar da olacak önümüzdeki yıl. Ve ben de Sanat Tarihi derslerinin 11. ve 12.sınıflarda olduğunu biliyorum. Geçen gün konuşmaya gittim. Müdür yardımcısı bana sadece 12.sınıfta ve haftada sadece 2 ders olduğunu söyledi. Burası bir Güzel Sanatlar Lisesi. Dikkatinizi çekerim! Yani ayrıca resim bölümü var. Anlayamıyorum. Öğrenciler 9.sınıftan itibaren resim yapıyorlar. Ama Sanat Tarihi dersi görmüyorlar. Akımları, farklı ülkelerin sanatçılarını, resim yaparken yararlanabilecekleri, örneklerinden beslenebilecekleri diğer sanat dallarını nasıl öğreniyorlar acaba? Tamam resim öğretmeni var ama ondan daha çok teknik bilgiler alıyor olmaları gerekmez mi? Sanat Tarihi bambaşka ve engin bir alan. Efendim sadece 12.sınıfta varmış! 12.sınıfta hangi çocuk okula gidiyor acaba? Dersanelerde geçmiyor mu o yıl? 



Geçen hafta ayrıca, yine bizim bu civarda açılacak olan, özel bir Güzel Sanatlar Lisesi ile görüştüm. İlgilendiler ilgilenmesine ama... Önümüzdeki dönemde 9.sınıftan başlayacaklar. "2 yıl sonra ihtiyaç duyabiliriz size" dediler:( Onlarda da 11.sınıfta varmış Sanat Tarihi. Ölme eşeğim ölme:( 
Kısacası durum pek iç açıcı görünmüyor. Bizim gibi binlerce yıllık tarihi geçmişin üzerinde kurulmuş, her kazılan yerde o topraklarda yaşayan gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin izlerinin görüldüğü kaç ülke var? Böyle bir ülkede Sanat Tarihinin görmezden gelinmesinin nedeni ne olabilir?  Ah! Tabi! Unuttum! Bu ülkede topraktan çıkanlar "çanak, çömlek"ti değil mi? Eski şeyler. Ne önemi var? Ha bir de dünyaca ünlü sanatçımızın eserinin içine tükürülüyordu(!) Nasıl derler? Ucube!Ucube!
Bizdeki kültür mirası başka bir ülkede olsa adamlar çıldırırdı. Ne yapacaklarını, nasıl koruyacaklarını şaşırırlardı. İlk aklıma geleni söyleyeyim. Hırvatistan Trogir'e gitmiş olanlar bilirler. Bütün hediyelik eşya dükkanlarında, afişlerde, kafanı çevirdiğin her yerde bir Kairos figürü görülür. İşte şu:



Adamlar antik Yunan'dan kalma bu parçayı nasıl tanıtacaklarını, nasıl pazarlayacaklarını şaşırmışlar. Bir de bizim topraklarımızdan çıkanları düşünün. Toprak üzerindeki kültür mirasımızı düşünün bir de... Bizim çocuklarımız, ülkemize ait bu güzellikleri tanıtmayan, önemini kavratmayan, gerekli değerden yoksun bırakan bir eğitim sisteminin içinde yer alıyorlar maalesef. Bu konuda ancak ilgili ailelerin çabasıyla belli bir kültüre ulaşabiliyor gençlerimiz. 
Ben lisede Sanat Tarihi okumuştum. Sosyal Bilimler ve Edebiyat bölümündeydim. Ama şimdi çok iyi biliyorum ki çok az okulda Sanat Tarihi var. Halbuki bu ders, diğer ağır dersler arasında gençler için bir nefes alma fırsatı olabilir; keyifle işlenebilir. Artık birçok okulda teknolojik imkanlar yeterli. Görsel sunumlarla, gezilerle gençlerin ilgisi çekilebilir. Biraz kültürden zarar gelmez herhalde.
Kendi kendime söylüyorum, kendi kendime dinliyorum işte. Çok hayal kırıklığına uğradım çok. Sanat Tarihi öğretmeni arayan varsa bana haber versin olur mu?:))

30 Haziran 2012 Cumartesi

NİLGÜN - İKİ TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ...

    Çok etkilendiğim bir kitabı bitirdim bu akşam. Dün başlamıştım okumaya. Elimden bırakamadım. Bu kitap sayesinde şimdi aramızda olmayan çok özel bir insanı tanıma fırsatını buldum. Bir de yine aramızda olmayan çok çok değerli bir insanı bir kez daha saygıyla andım.  Prof.Ahmet Taner Kışlalı ve sevgili eşi Nilgün Kışlalı'dan bahsediyorum. İzmir milletvekilliği yapmış, Ecevit hükümetinin Kültür Bakanı olmuş, akademisyen kimliğiyle birçok öğrenci yetiştirmiş, Cumhuriyet Gazetesi yazarıyken karanlık eller tarafından katledilmiş Ahmet Taner Kışlalı ve onun savunduğu değerler hakkında uzun uzun konuşabilirim. Ancak burada, şu anda bizzat onu yazmayacağım. Kışlalı ailesini tanıtan güzel bir kitaptan bahsedeceğim. 
"NİLGÜN- İKİ TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ"

   
    Kitabı Ahmet Taner Kışlalı'nın damadı gazeteci Sıtkı Uluç yazmış. Kitabın ilk yarısını Nilgün'e ayırmış. Doğduğundaki adı ile Nicole'e... Bir kadın düşünün. Aslen Fransız. Zor bir çocukluk geçiriyor (hatta annesini ölümünden kısa bir süre önce buluyor). Fransa'da doktora yapan bir Türk genciyle tanışıyor. "Hayatımın erkeğini buldum" diye düşünüyor ve evleniyorlar. Nicole hayat dolu... Güzel ve sevecen... Cıvıl cıvıl...  Kendini kısa zamanda Kışlalı ailesine sevdiriyor. İki çocukları oluyor. Altınay ve Dolunay... Çocuklarını Türk kültürüne uygun olarak yetiştiriyor. Ve kimsenin baskısı olmadan tamamen kendi isteğiyle Müslümanlığı seçiyor, Nilgün ismini alıyor. Ramazan'da orucunu tutuyor, kurban kestirip elleriyle fakirlere dağıtıyor. Ankara Belediyesi Protokol Müdürlüğü başta olmak üzere çeşitli işlerde çalışıyor. Hem çalışıp, hem çocuklarını yetiştirdiği halde öğle saatlerinde hastanelerde kanserli hastaları ziyaret ediyor, umut veriyor onlara. Eşinin en büyük destekçisi oluyor. Mükemmel davetler, sofralar hazırlıyor. Bakan eşiyken bile mütevazılığından ödün vermeyen bu güzel insan, komşularının şaşkın bakışları altında oturdukları apartmanın merdivenlerini siliyor tek başına. Çok arkadaşı oluyor. Çok seviliyor. Tam bir Türk sayıyor kendisini. Yabancılara karşı Türkleri ve Türkiye'yi savunuyor her daim. Bunca uğraşının arasında hep güzel, hep şık, hep bakımlı ve hep güler yüzlü görüyorlar kendisini. Kahkahalarıyla tanınıyor. Ve beni en çok etkileyen özelliği... Eşinin öldürülmesinden korktuğu için o binmeden önce eşinin kullandığı arabanın içini, altını arıyor bomba var mıdır? diye. Bazen de motoru kendisi çalıştırıyor ki herhangi bir şey olursa eşine zarar gelmesin... :(  Bu güzel insan 1995 yılında trafik kazasında hayatını kaybediyor. Hiçbir uyarı yapılmadan düz yola dökülen mıcır yüzünden... Cinayet gibi bir kazada hayatını kaybediyor. Gözünden sakındığı, her zaman destek olduğu sevgili eşi de ondan 4 sene sonra hepimizin bildiği şekilde öldürülüyor:( 
    Kitabın 2.bölümü de Prof.Ahmet Taner Kışlalı'ya ayrılmış. Hayatı, ölümü ve ölümünün ardından yazılanlara, söylenenlere yer verilmiş. Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Ahmet Taner Kışlalı'yı bir kez daha rahmetle andım. Güzel eşine, çocuklarına, Kışlalı ailesine hayran oldum. Böylesi sevgi dolu, aydın, uygar, insanı insan olduğu için seven, bilgili, görgülü insanlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anladım.
    Ben daha fazla konuşmuyorum ve son sözü Prof.Ahmet Taner Kışlalı'ya bırakıyorum. İşte sevgili eşinin ölümünden sonra yazdığı "BİR TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ" başlıklı yazısı...
"Tanıdığımda adı Nicole'dü.
Sevgisi uğruna, doğduğu toprakları, ailesini, alışkanlıklarını, sınırsız dostlarını bırakıp Türkiye'ye geldiğinde de adını değiştirmemişti. 25 yıllık geçmişi ile köprüleri atmış, ama adını ve dinini korumuştu...
Kışlalı soyadını alışının ikinci yılındaydı... Altınay'a hamileliğinin de son aylarında... Gözlerinden taşan bir mutlulukla kapıda karşılamıştı beni:
"Hem Türk, hem Müslüman olmak istiyorum... Ben Tanrı'ya inanırım. Senin Tanrın ile benimki farklı değil ki! Çocuklarımız iki toplum arasında kalmamalı. Ben de her şeyi seninle, onlarla ve bu toprakların insanlarıyla paylaşabilmeliyim."
Meğer yakın arkadaşlarımla birlikte müftüye gidip konuşmuş. İsmini bile seçmiş.Ama sabredememiş "sürpriz"inin sonuna kadar...
O gece Kelime-i Şahadet'i sabırla ezberledi.
Heyecandan uyuyamadı. Ertesi sabah müftünün yanından çıkarken, elinde artık elinde artık "Nilgün Kışlalı" olduğunu kanıtlayan bir belge vardı.
Ankara Müftülüğü'nün mühürlü kağıdını anne ve babama göstermek için merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarken çok mutluydu. Çünkü bunun onlar için taşıdığı anlamı biliyordu.
Annemle babam ağlarken, O da gözyaşları içindeydi.
Her zaman çalıştı. Sekreterlik yaptı. Mağaza yönetti. Halkla ilişkiler sorumluluğu taşıdı. Protokol danışmanlığı üstlendi... Hem evde çalıştı, hem dışarda.
Yaptığı iş ne olursa olsun, çalışmaktan hep onur duydu... Her yaptığı işe yüreğini verdi. Hep başarılı oldu...
Kocası bakanken, 86 metrekarelik sosyal meskenin bulunduğu binanın merdivenlerini sabunlu sularla silerdi...
Komşular hayretler içindeydi. Ama O bundan değil, ancak, gelen yabancı konukların Türklerin temizliği ile ilgili düşüncelerinden utanırdı.
Bütün insanları severdi. Ama O, artık "biz Türkler"den biriydi; "onlar"dan değil...
Ulusal günlerde pencereye bayrak asar; Altınay ile Dolunay'a, büyük bir heyecanla Atatürk'ün büyüklüğünü anlatmaya çalışırdı.
Dinsel geleneklere uymak için çaba gösterirdi.
Sorunu olduğunda, içi sıkıldığında Hacıbayram'a gider dua ederdi. Türkçe olarak, içinden geldiği gibi...
Ama benzer bir gereksinmeyi yurt dışında da duyduğunda, aynı rahatlık ve gönül huzuru ile güzel bir kiliseye gidip mum dikmekten de çekinmezdi... Ve duasını gene kendine göre yapardı. Çoğunlukla da Türkçe olarak.
Onun için din, inanç ve iyilik demekti.
Oruç tutar, kurban keser, herkesin yardımına koşardı.
Bir yurt dışı resmi gezi dönüşümde, her zamanki gibi uçağın merdivenlerinin ucundaydı. Güneş gözlülkleriyle saklanmaya çalışılan kızarmış, şişkin gözler. Dudaklarında zorlama bir gülümseme...
"Ahmet boşanalım" dedi. "Benim yüzümden senin siyasal kariyerini yıkacaklar!"
Meğer sağcı basın yokluğumda bir kampanya başlatmış.
"Kültür Bakanı'nın Hıristiyan karısı" neler yapmış neler... Koca bakanlığı Hıristiyanlık için kullanan O... Hatta müzelerdeki ikonaları çaldırtıp yurt dışına kaçırtan da O...
Evinde yabancı bir kültüre "teslim olmuş" bir Kültür Bakanı.
Sekiz sütun "haberler"... Ve zihnimden silinmeyen köşe yazılarından örnekler... "İkonalar ve Kokonalar", "Madam Kislali", daha niceleri...
Nilgün, bana saldırmak için niçin kendisini kullanmaya çalıştıklarını bir türlü anlayamıyordu... Türk ve Müslüman doğmuş olmak, bunları kendi istenci ile benimsemiş olmaktan daha mı önemliydi?
Sevgi doluydu.
Çiçekleri, ağaçları, kelebekleri severdi... Kuşları, köpekleri, kedileri severdi... Çocukları, yaşlıları severdi...
Tanrı'yı severdi, Atatürk'ü severdi...
"İnsan"ı severdi.
Bir hastanedeki umutsuz hastaları her gün ziyaret etmeyi; onları neşelendirmeyi, onlara umut dağıtmayı; paylaştığı acıları içine gömüp, gözyaşlarını eve saklamayı severdi.
Bakanlarla, büyükelçilerle, generallerle, çok ünlü yazarlarla, bilim adamları ile de arkadaştı... Kapıcılarla, bekçilerle, çaycılarla, şoförlerle, işçilerle, koruma polisleri ile de arkadaştı.
O bir "insan"dı.
28 yılını benimle paylaştığı için çok mutlu olduğum, kendimi şanslı saydığım, kendisiyle övündüğüm bir insan.
Piaf'ı ve Pavarotti'yi de beğenirdi, Sezen'i ve Gürses'i de...
Dev tenorun olağanüstü sesini, araba dağlardan geçerken, çok yüksek tonda dinlemekten hoşlanırdı.
Ölüme yaklaştığımız dakikalarda ise, kasetçalardan süzülüp içimizde bir şeyleri titreten müziğin sözleri kulaklarımdan bir türlü gitmiyor:
"Yine mevsimler geçecek/ Yine yapraklar düşecek/ Giden sevgililer geri gelmeyecek..."


Nedense bana hiç söylememişti.
Türk bayrağı ile gömülmek istediğini ilk kez dostum Şahin Mengü'ye açmış. O "olamayacağını" ne kadar anlatmaya çalışsa da vazgeçmemiş. Başka dostlara da bu "rica"sını iletmiş...
Sevgili Mehmet Açıktan, tabutun bir kenarına bayrak eklemeyi başarmıştı... Nilgün toprağa verilirken, Altınay ile Dolunay, bir bayrağı da kefenin üzerine koymayı başardılar...
Fransız ana-babanın Bordolu Türk kızı şimdi Ankara'da yatıyor.
Ve de benim kalbimde..."

27 Haziran 2012 Çarşamba

MURAT BOZ KONSERİNDE...

    Pazartesi akşamı Kuruçeşme Arena'da Murat Boz'un konserindeydik. 8 yaşındaki yeğenim kendisinin hastasıdır. Onun isteğiyle gittik kız kıza. Anne, kız ve ben, yani teyze... Ne yaparsın? Biz bir zamanlar küçük kızlar olarak Erol Evgin hayranıydık, şimdi ki kızlar Murat Boz hayranı :) 

    Konser iyiydi, güzeldi. Çok eğlendim açıkçası. Şarkıların çoğunu bilmediğim için sözel olarak katılamasam da, dayanamayıp bol bol dans ettim:)
    
    Ama konu bu değil. Konu bizim insanımızın nerede nasıl davranacağını bilemiyor olması. Konserde arka sıramızda oturan grup beni inanılmaz rahatsız etti. Bir kaç geçkince kız, onların yanında sarmaş dolaş oturan bir çift ve tüm bu insanların arkasında yine onların arkadaşları olan birkaç erkekten oluşan bir gruptu bu. Tüm konser boyunca erkekler dalga geçtiler. Kızlar da onlara uymaya çalıştılar. Erkek arkadaşları "Muraaaat" diye bağırıp güya hayran kız taklidi yapınca bunlar kahkaha atıp durdular. Sarmaş dolaş olan çift ise pozisyonlarını bozmayıp sağı solu seyrettiler ve gördükleri çok komik gelmiş olacak ki devamlı güldüler. Ne alkış ne başka bir şey. Şöyle bir görüntüleri vardı. Kızlar aslında Murat Boz'un konserine gelmek istemişler fakat bu isteği tam olarak dillendirememişler. Çünkü onlar Murat Boz dinlemezler(!) Çünkü onlar opera festivaline biletleri olan, tüm günlerini klasik müzik dinleyerek geçiren kızlar imajı yaratmışlar. Bir tanesi Murat Boz'un konseri olduğunu laf arasında söyleyivermiş. "Hadi gidelim mi, gidelim" olmuşlar. Değişiklik olurmuş. Belki de aynı iş yerinden olan erkek arkadaşlarını da ikna etmişler. Erkekler gayet gönülsüz bir şekilde, kızlarla dalga geçe geçe kabul etmişler. Bir şekilde gelmişler oturmuşlar. Aslında kızların gönüllü geldikleri ve eğlenmek istedikleri o kadar belliydi ki. Ama üçü birbirini gazlaya gazlaya neredeyse tüm geceyi Murat Boz'u ve eğlenen seyircileri eleştirerek, saçma sapan espriler yaparak geçirdiler. İnanılmaz kastılar kendilerini. Kendilerini koyverseler, eğlenmelerine bakacak olsalar arka sıradaki erkek arkadaşlarının alayları rahat bırakmayacaktı onları.  Ben "Ya sabır!" diyerek tuttum kendimi. Ters ters bakmakla yetindim. O ara sustular. Duymamaya çalışarak kendi işime baktım. Kardeşim zaten dünyadan bihaberdir, benim gibi takıntılı değildir. "Aman boş ver!" dediği için, yeğenimin de keyfinin kaçmaması adına onlarla herhangi bir polemiğe girmekten kaçındım. 
    Ama ne oldu? En sonunda... Son şarkı söylenirken... Herkes ayakta dans ederken... Kızlar dayanamayıp tempo tutmaya başladılar. Erkekler de çenelerini kapattılar. Bütün gece kendini kastın da ne oldu? Sen buraya gelirken yerli bir pop şarkıcısının konserine geldiğini bilmiyor muydun? Madem dinlemeyeceksin niye para verdin? (Para verdiklerine eminim çünkü duydum.) Abuk subuk hareketlerinle çevrendekileri rahatsız edebileceğini düşünmüyor musun? 
    Bu tip insanlar nerede nasıl davranacaklarını bilemeyen, toplum içinde yaşadıklarını idrak edememiş insanlar. Bugün bir arkadaşın blogunda okudum. O da yazısının bir yerinde klasik müzik konserinde oflayıp puflayanlardan bahsetmiş. Al! Aynı şey! Ben senin oflamanı dinlemek zorunda mıyım? Nerede bulunduğunun farkında mısın? 
    Aslında farkındalar tabii ki. Ama terbiyesizler. Sadece kendilerini düşünüyorlar. Çevrelerindeki insanlar umurlarında değil. Görgü kurallarından bihaberler. Ve kıskançlar... Sahnedeki insan başarılı olmuş, birileri tarafından seviliyor ya, onunla dalga geçmek lazım o zaman. Acımasızca eleştirmek lazım. Ve kendilerini olduklarından farklı gösteriyorlar. Herkes entelektüel, herkesin her konuda fikri var, herkesin üzerinden kalite akıyor, herkes çok okuyor, herkes belgesel seyrediyor, tiyatrolar hep kapalı gişe, Recep İvedik değil de Nuri Bilge Ceylan'ın filmi "Bir Zamanlar Anadolu'da" kırdı gişe rekorlarını, herkesin çocuğu Fen Liselerine layık, hepsi doktor olacak,mühendis olacak zaten. 
    Biz ne ara bu kadar görgüsüz olduk acaba? Nerede nasıl davranacağımızı ne zaman unuttuk? 
    Tamam! Kabul ediyorum, ben de normal değilim. Çevremde olup bitene fazla takıyorum kafamı.  İkiyüzlülükten hiç hoşlanmıyorum. Herkesin kendini farklı gösterme çabasından, samimiyetsizlikten hoşlanmıyorum... Durmadan birilerini eleştirenlerden hoşlanmıyorum. Hani bir de gerekli eleştiriler yapılsa canım gam yemeyecek. Sadece insan davranışlarına, yaşayışlarına, parasına puluna odaklanmışız. Memlekette olup biteni eleştirmeye gelince tık yok. Ve bir de saygısızlıktan, görgüsüzlükten hoşlanmıyorum. Topluluk içinde yaşamanın getirdiği bazı kurallara uyulması gerektiğine inanıyorum. Çok şey mi istiyorum?
   

25 Haziran 2012 Pazartesi

DOSTLUK... SEN YANI BAŞIMIZDA KALIRSIN...

    Bugünlerde nasıl denk geldiyse hayatımın farklı farklı dönemlerinde bana yol arkadaşlığı etmiş birçok dostumla görüşme fırsatım oldu. 
Son  iki haftam dost sohbetleriyle geçti. 
Çocukluk arkadaşım, ilkokul arkadaşlarım, bir zamanlar aynı iş yerini paylaşmış olduğum dostlarım, üniversiteden arkadaşlarım, oğlumun vesilesiyle tanışmış olduğum yeni dostlarım... 
Kimiyle dertleştik, hüzünlendik... 
Kimiyle keyifli muhabbetlere girdik, bol bol kahkaha attık...
Kimiyle geçmişi yad ettik, çocukken ve hatta gençken her şeye rağmen ne kadar mutlu olduğumuzdan bahsettik... 
Kimiyle geleceğe dönük planlarımızı, fikirlerimizi, umutlarımızı paylaştık... 

Resim yazısı ekle

    Bunların hepsi bugünlerde oldu. 
Hepsini dostlarımla yaşadım. 
Ayrı ayrı buluşmuştum, farklı yerlerde farklı zamanlarda görüşmüştüm hepsiyle ancak hissettiğim özünde hep aynıydı.
Çocukluğumdan başlayarak hayatımın çeşitli dönemlerinde benim yanımda oldukları için "minnet", her zaman yanımda olacaklarını bildiğim için "güven", "neşe", "keyif" ve hatta insan olmanın gerek şartı olan "hüzün"
Bu duyguların hepsini arkadaşlarımla yaşadım, yaşıyorum, yaşayacağım... 
Bir de bu arkadaşları muhakkak buluşturacağım:) 
Öyle bir hayalim var. 
Eşimle de paylaşıyorum arada sırada ki o da sıcak baktı bu fikre:) 
Mesela önümüzdeki evlilik yıldönümümüzde uygun bir mekanda bir parti versek diyorum. 
Hem kendi kendimizi kutlasak, hem de eski yeni tüm arkadaşları toplasak:) 
"Hep bahsettiğim falan arkadaş işte bu" diyerek filan  arkadaşla tanıştırsam. 
Eğlensek, coşsak! 
Büyükler ve kardeş hariç akrabalar olmayacak ama:)
Arkadaşlarla olacak. 
Eski ve yeni tüm arkadaşlarla... 
Ay ne güzel olur! :) 
Planlarım arasında kesinlikle var. İnşallah gerçekleştiririz. 

    
Şahsi hayallerime ara verip sözü toparlayacak olursak... 
İyi ki varsınız diyorum dostlar! 
Ve tam da bu aşamada sizlere Nazım'ın güzel dizelerini yolluyorum!



Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
Yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin,

Gözümün dilinden anlar,
Elimizin sırrını bilirsin.

Namuslu bir kitap gibi güler,
Alnımızın terini silersin.

O gider, bu gider, şu gider,
Dostluk... Sen yanı başımızda kalırsın.





Hamiş: Fotoğraf, Orhun'un sınıfça yaptığı Çanakkale gezisinden. Neşeleri çok hoşuma gitti, çok beğeniyorum bu fotoğrafı:)

19 Haziran 2012 Salı

Brunelleschi'den Shakespeare'e... Şişman Marangozun Hikayesi...

    En son "Brunelleschi'nin Kubbesi" isimli kitabı okudum. Yazarı Ross King... Kitap, Floransa'daki Santa Maria del Fiore Katedrali'nin yapılış hikayesini anlatıyor. Özellikle de mimar Filippo Brunelleschi'yi ve onun yapmış olduğu kubbenin hikayesini. 

    Floransa'nın merkezinde yer alan Santa Maria del Fiore Katedrali işte şu. (Floransa'ya gitmiş olanlar bilir. Ben henüz göremedim.)

Fotoğraf: Google

    Katedralin yapımına 1296'da başlanıyor. Fakat aradan 100 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, devasa büyüklüğü nedeniyle kubbesi bir türlü tamamlanamıyor. İşte tam bu noktada Filippo Brunelleschi giriyor devreye. Katedralin devasa kubbesini -mucizevi sayılacak şekilde- ahşap kemer kalıbı kullanmadan, kendi mekanik buluşlarını kullanarak tamamlıyor. Çünkü o bir Rönesans adamı... Kitabın kapağında yazdığı gibi "İtalyan hümanist düşünürlerin özgün icatlara yönelik doğal yeteneği ifade etmek için türettiği İNGEGNO, yani DEHA sıfatına layık görülen tarihteki ilk mimar, hatta ilk sanatçı."

    İşte dahimiz bu... Filippo Brunelleschi...


Eser Buggiano'ya ait. Bu büst katedralde kapı girişinde yer alıyor.

    Kitapta Brunelleschi'nin yaşamına ve sanatına dair çok hoş bilgiler var. Ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç bir adam. Yaşantısına dair hikayelerden bir tanesi özellikle ilgimi çekti ve paylaşmak istedim. Bütün bu girizgah bunun içindi yani:) 

    Filippo, mimarlığının yanı sıra taklit yapma becerisi, hilekarlıkları, şakaları ve oyunculuk eğilimiyle de tanınırmış. En ünlü şakası, usta marangoz Manetto di Jacopo'ya yaptığı şaka olmuş. Öyle ki bu şaka daha sonra "Şişman Marangozun Hikayesi" olarak anılmış. 
    1409 yılında Filippo'nun kurbanı olan marangoz Manetto, "Il Grasso", yani "Şişman Adam" ismiyle tanınıyormuş. Varlıklı ve iyi huylu bir adammış. Bir gün bir arkadaş toplantısını kaçırdığı için Filippo'nun öfkesini çekme bahtsızlığına uğramış. "Göze göz" yaklaşımından hiç bir zaman vazgeçmeyen ve bu davranışı hakaret sayan Filippo, öcünü almak için birçok insanı organize etmiş. Amaç, Manetto'yu bir değişim geçirdiğine ve tanınmış bir Floransalı olan Matteo'ya dönüştüğüne inandırmakmış. Bir akşam Filippo gizlice marangozun evine gitmiş. Manetto işten geldiğinde kapıyı açamamasını sağlamış ve içeriden marangozun sesini taklit ederek konuşmuş. Taklit konusunda çok yetenekliymiş. Manetto şaşkınlıkla dükkanına geri dönerken yolda herkes onu "Matteo" diye selamlamış. Ki bunlardan biri de meşhur Donatello:) Az sonra bir icra memuru marangozu bir borç yüzünden tutuklamış ve cezaevine kaydını Matteo olarak yapmış. Tembihli mahkumlar bile Manetto'ya Matteo diyorlarmış:) Zavallı marangoz cezaevinde bütün gece neler olup bittiğini düşünmüş. Sabah olunca iki adam gelip kefaletini ödemişler ve kendisini cezaevinden çıkarmışlar. Bu iki adam güya onun, yani Matteo'nun kardeşleriymiş. Yolda "neden hovardalık yapıyorsun? neden kumar oynuyorsun?" diyerek bol bol sitem etmişler marangoza:) Ve onu farklı bir eve götürmüşler. Tabii Matteo'nun evine. Adamcağız "ben Manetto'yum, Matteo değilim" deyip durmaktaymış ama nafile... Akşama doğru gerçekten değişim geçirdiğine, başkası olduğuna inanmaya başlamış:) Bu sırada marangoza verdikleri içki onu iyice uyutmuş ve o sırada kendisini alıp gerçek evine götürmüşler. Yatağa ters yatırıp, eşyaların yerlerini değiştirmişler. Sabah uyandığında iyice şaşırmış tabi adamcağız. Bir de üstüne akşam kendilerini Matteo'nun kardeşleri olarak tanıtan iki adam gelmişler bunun evine. Bu sefer ona gerçek adıyla, yani Manetto şeklinde hitap etmişler ve "Kardeşimiz Matteo, dün akşam başka birinin, yani senin yerine geçtiğini söyledi bize" demişler. Manetto "demek onun için evimin eşyalarını değiştirmiş" diye düşünüp, gerçekten bir geceliğine Matteo ile yer değiştirdiğine inanmış. Zavallı adamcağız bu olay açığa çıktıktan sonra küçük düştüğünü ve hatta aklının karışmış olduğunu düşünerek Floransa'dan Macaristan'a taşınmış. Orada mesleğini sürdürmüş. Allah'tan orada daha büyük bir servet sahibi olmuş.  
Daha bitmedi! Bu olayın asıl ilginç yanı Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Rüyası" isimli oyununa ilham kaynağı olması. "Şişman Marangozun Hikayesi", Brunelleschi'nin biyografisini yazan Antonio Manetti tarafından aktarılmış önce. Daha sonra "zalim ve aşağılayıcı bir hile" (beffa) örneği olarak bu oyun Boccaccio eliyle kaleme alınmış. En sonunda Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda, içine birçok karakter soktuğu karmaşık rüya alemine ilham kaynağı olmuş. Neredeeen nereye!:)
    Floransa'ya gittiğinizde... Katedralin o kocamaaan kubbesine baktığınızda... Brunelleschi'yi, Marangozu, Shakespeare'i ve beni hatırlayın şekerler:)