8 Mayıs 2012 Salı

VERSATILE BLOGGER YAZISI...

    Şimdi efendim sevgili blogger kardeşim Greta, beni de Versatile Blog Ödülü'ne, yani Çok Yönlü Blogger Ödülü'ne layık görmüş:) Kendisine çok teşekkür ediyorum. Tıpkı geçenlerde Sevgili Saçaklı'nın blogumu mimlemesinde olduğu gibi elimden geldiğince yanıtlamaya çalışacağım. Blogger arkadaşlarım o kadar şekerler ki onları kırmam imkansız:)
    Şimdi kurallar gereği öncelikle ödülümüzün görselini paylaşıyorum.


    Şimdi de okuma sırasında dinlenmesi gereken müziği paylaşıyorum:)




    Şimdi sıra kendimle ilgili paylaşmam gereken 7 gerçeğe geldi. Ne yazsam acaba? Her zaman değinmediğim şeyler olmalı tabii ki. Çok açık verilmemeli ama samimi de olunmalı :) Dur bakalım:) 

    1- Ben de Greta gibi kardeşimden söz ederek başlayayım. Çünkü garibim benim yazılarımda pek yer almıyor:) Bir tane güzeller güzeli kız kardeşim var. Benden 3 yaş küçük. Yazılarımda pek yer almıyor çünkü özel yaşantımıza dair pek fazla şey paylaşmıyorum ve genellikle gezip gördüğüm yerleri, okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri vb. şeyleri yazıyorum. Ve ne yazık ki kardeşimle pek fazla gezemiyorum:( Çünkü kendisinin yoğun bir çalışma temposu ve ilgilenmesi gereken 7 yaşında dünyalar tatlısı bir kızı var. Dolayısıyla konuları itibariyle yazılarımda pek yer almıyor.      Bu vesileyle kendisini tanıtmış oldum:) Her zaman beraberiz tabii ki. O ayrı... Ama               baş başa pek vakit geçiremiyoruz. O tam bir işkoliktir. Tipik çalışkan bir Boğa burcudur. Ben ise gezmeyi tozmayı seven rahat bir Yay burcu insanı:) Zevklerimiz, huylarımız çok farklıdır ama böylece birbirimizi tamamlarız. O benim her şeyimdir, gurur kaynağımdır.
    2- Yazılarımda yer almayan bir bilgi daha... Sıkı bir Fenerbahçe taraftarıyım. Futbolu çok severim. Kendimi bildim bileli Fenerbahçe'yi (diğerlerini de tabii) takip ederim. Bu saçma sapan futbol sezonunda yazacak söyleyecek çok şeyim vardı aslında ama... Yazmadım. 
    3- Hazır fırsat bulmuşken bir şeyi belirteyim. Yazım kurallarına uymayanlar hakkında hiç iyi şeyler düşünmem:) -de, -da, -ki ekleri mesela... Bitişik olması gerekirken ayrı yazan, ayrı olması gerekirken bitişik yazan hemen eksi puan alır benden. Soğurum:) Yazdıklarımızı dönüp bir kez okumalıyız bence. 
    4- 2 yıl önce kaybettiğimiz babamı çok özlüyorum. Bu benim en acı gerçeğim. İyi bir evlat olduğumu düşünüyorum ama söylemediklerim ve söylediklerim için pişmanlık duyuyorum babamın arkasından. Öyle oluyor... O yüzden annenizin ve babanızın kıymetini bilin diyorum.
    5- Ve bir itiraf daha... Bugünlerde zaman üzerine çok düşünüyorum. Daha doğrusu zamanın ne kadar hızla akıp gittiği gerçeği üzerine... Beraber büyüdüğüm arkadaşlarım... Hepimiz... Kocaman kocaman kadınlar, adamlar olduk... Anne olduk... Baba olduk... İnanamıyorum bazen. Oğlumun 14 yaşına gelip (hatta 15'in içinde) yavaş yavaş çocukluktan çıkmasını gözlemek de çok tuhaf bir duygu. Geçenlerde okul gezisine tek başına gitmesi mi beni böyle yaptı acaba?:) Çok klişe gelebilir ama gerçekten de kucağımda gezdiği günler daha dün yaşanmış gibi. Ama öyle değil. Ne çabuk geçti 14 yıl. Yaaa! Ben kendimi hiç ama hiç 37 (38'in içinde hatta:)) yaşında hissetmiyorum:)             Ne olacak şimdi? :)
    6- Geç yatıyorum ve bu durumdan nefret ediyorum. Şu anda da uyuyor olmam lazımdı mesela:) Ama bu bizde anne tarafından gelme bir sülale hastalığı :) Erken yatmayı hiç sevmiyorum. Fakat sağlıklı ve normal olanı bu. Şu an çalışmadığım için de ipin ucunu kaçırıyorum tabii:( Güya düzene sokmaya çalışıyorum bugünlerde.
    7- Bu kadar bilgi yeter. Çok bile söyledim:) Son olarak şunu söyleyeyim bari. Sevdiklerimle birlikte mutluyum... Huzurluyum... Hayatı seviyorum... Çok şükür....

    Aslında benim de 11 kişiyi ödüllendirmem gerekiyormuş ama bu ödülü bir çok kişi aldı ve soruları cevapladı zannedersem. Ayrıca takip ettiğim ve yazılarına bir şekilde yorum yaptığım her arkadaşım benim için ödüle değer. Yine de boş geçmemek için       ben de Nuray İlbars, Saçaklı (Saçaklı'nın Not Defteri) ve Tuğba (Tuğba'nın Dünyası) arkadaşlarımı ödüllendireyim. Greta'ya (İçimdeki Kelebekler) tekrar teşekkür ediyorum.



2 Mayıs 2012 Çarşamba

ANADOLU KAVAĞI...MARMARA'DAN KARADENİZ'E...

    Geçtiğimiz hafta sonu oğlumuz okul gezisindeydi. İlk kez tek başına yolladık. Hemen hemen tüm sınıf katıldı geziye çünkü bu yıl ortaokul bitiyor ve son kez bir arada tatil yapmak istediler. Bursa, Bergama, Ayvalık, Asos, Çanakkale... Bir güzel gezdiler. Çok da eğlenmişler. Gençlik güzel şey. Bu tatillerin tadı ömür boyu unutulmaz. 
    Delikanlı olmayınca ev çok boş geliyor tabi bize ama bu duruma yavaş yavaş alışmamız lazım sanırım. Çünkü oğlumuz büyüyor. Daha çok gezileri olacak. Belki şehir dışında, belki yurt dışında okuyacak. Biz kalacağız karı-koca baş başa... 
    Geçtiğimiz hafta sonu bu anlamda bir alıştırma oldu. Oğlumuz gezmelerdeyken biz de gezelim dedik:)  Bir gün kalktık Anadolu Kavağı'na gittik. Ne hikmetse aşırı bir trafik yoktu. Hava mis gibiydi. Ve manzara çoook güzeldi. Gözümüz gönlümüz açıldı. 

 
     Anadolu Kavağı'na vardığımızda arabayı park ettik ve yukarıya Yoros Kalesi'ne tırmandık. (Arabayla da çıkılıyor, biz yürümeyi tercih ettik.) Şansımıza kale kapalıydı. Bazen böyle kırk yılda bir gittiğim ve görmek istediğim herhangi bir yer tadilatta veya restorasyonda oluyor ya... Deli oluyorum. Ve bu durum sıkça yaşanıyor çünkü burası bitmeyen tadilatlar ve restorasyonlar ülkesi. Haliyle biz de sadece dışarıdan bakıp muhteşem manzarayı seyrettik. Kalenin yanındaki kafede bir şeyler içtik Marmara Denizi ile Karadeniz'in kucaklaştığı muhteşem deniz manzarasına karşı... Yoros Kalesi Doğu Roma döneminden kalma bir kaleymiş. Cenevizlilerin ve Osmanlıların eline geçmiş daha sonra. 

 
     Kaleden inince deniz kenarında yürüdük bir süre. Bata çıka ilerleyen yunusları seyrettik. Çok vardı. İnanılmaz mutlu oldum yunusları doğal ortamlarında görünce. (Yunus parklarını hiç sevmem, onaylamam.)

 
    Biz böyle kaleydi yunustu derken gün akşama yaklaştı. Acıktık. Balıkçı lokantalarının yer aldığı iskele tarafına döndük.  Çok çabuk kandırıldık. Müşteri kapma yarışındaki ilk lokantalardan ilkine tav olduk:) Memnun da kaldık açıkçası. Yine güzel manzaraya karşı, güzel balıklar yedik.

 
    Anadolu Kavağı çok hoş bir balıkçı köyü. Marmara Denizi ile Karadeniz'in birleştiği noktada. İstanbul'da ama İstanbul'un karmaşasından çok uzakta. Dinlendiren, huzur veren bir yer... "Maviyle yeşilin kaynaştığı" tabiri vardır ya hani... İşte aynen o durumda. Ulaşımı zor değil. Arabayla gelmeyecek olanlar için şehir hatlarının düzenlediği seferler ve belediye otobüsü seferleri var. Yabancı turistlerin çokluğu dikkatimi çekti. Millet ta nerelerden gelmiş. Ben İstanbul'da doğdum, büyüdüm ama ancak ikinci kez ziyaret etmiş oldum Anadolu Kavağı'nı. Ve şunu idrak ettim. Seferleri sıklaştırmamız lazım.














 

26 Nisan 2012 Perşembe

MEHMET AKSOY... HEYKEL OBURU...

   
  Mehmet Aksoy'la yapılan nehir söyleşi kitabı HEYKEL OBURU'nu yeni bitirdim. Mehmet Aksoy'a ve heykellerine bayılıyorum. Dolayısıyla kitaba da bayıldım. Sanatçının çocukluğu, öğrenciliği, aşkları, Berlin günleri, sanat hakkında düşünceleri, heykel hakkında düşünceleri, devlet büyüklerimizin(!) heykele bakışı ... ve daha bir sürü şey... hepsi var bu kitapta. Bir solukta okudum. Tavsiye ederim.
    Daha önce bilmeyenler nasıl tanıdılar Mehmet Aksoy'u? Yapımı kendisine ait olan Can Yücel'in mezar taşının saldırıya uğramasıyla tanıdılar. Kars'taki İnsanlık Anıtı'na "ucube" denmesi ve yıkımına karar verilmesiyle tanıdılar. Bir de yıllar önce Melih Gökçek'in "tükürürüm böyle sanatın içine" diyerek sanatçının Periler Ülkesinde isimli heykelini kaldırtması ve ardından ceza alması olayı var :( Var da var... Heykel sanatıyla barışamamış ülkemin, amacı sadece heykel yapmak olan, anlaşılmak olan sanatçısı Mehmet Aksoy... Üzüldüm kitabı okurken. Özellikle de şu bölümü okurken... "Bir heykeltraş için, heykel dikmek, açık havaya, bir şehre heykel dikmek en büyük onurdur aslında." Bu sözleri okurken Kars geldi aklıma... İnsanlık Anıtı geldi aklıma... "Ucube" sözünün yaralıyıcılığı geldi aklıma...

    
    Olsun... Anlayan anlar onu. Heykellerini... Yine kitaptan okudum ki bir hayali var Aksoy'un... Boğazın girişine Boğaz'ın efsanesini yaşatacak bir İo heykeli yapmak... Aynen şöyle diyor: "Boğaz'a girişte, İstanbul'a girerken. Kızkulesi'nin biraz açığında, Sarayburnu'nda mesela... Denizden çıkmış iki ayak üstüne... Olmayacak biliyorum. Ama düşünmek serbest... Düş kurmak serbest..." Evet... Düş kurmak serbest. Umarım bir gün bu hayalini gerçekleştirirsin Heykel Oburu.

   
 Kitabı okuduğum günlerde Mehmet Aksoy'un Tophane-i Amire'deki sergisine de gittik. Yine oğlumla. Vallahi ben aşılamadım:) Benim oğlum gündemi takip eden değişik bir çocuktur. "Ucube" olayına o kadar üzüldü ki o vesileyle tanıdı Mehmet Aksoy'u. Sergisine de bayıldı. Henüz görmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum sergiyi.
20 Mayıs'a kadar görülebilir. "50.Yıl Mehmet Aksoy - Zamanın ve Mekanın Suretleri"... Eserlerin bir kısmı Tophane-i Amire Binası'nda, bir kısmı da karşısındaki benim güzelim okulum MSGSÜ-Osman Hamdi Salonu'nda. Üstelik sergi bedava. 
Tam karşısındaki Van-Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi 15 lira iken; Mehmet Aksoy sergisi bedava. Heykelleri doya doya seyredebilirsiniz, dokunabilirsiniz. Dijital değil... Gerçek...


Sergide bunu görebilirsiniz mesela. "EL"


Ya da bunu. "1 MAYIS"
    


İsterseniz bunu. "NAZIM HİKMET"

24 Nisan 2012 Salı

GEÇ KALMIŞ BİR 23 NİSAN YAZISI...

    En son 17 Nisan günü yazmışım. Üzerinden 1 hafta geçmiş. Bu süre içinde internete de girmedim. Dün akşam bakabildim ancak. Birçok blogger arkadaşım 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yazısı yazmış. Hepsini okudum. Hepsi çok güzel... Kimi çocukluk anılarını yazmış, kimi çocuklarının bayram gösterilerinden söz etmiş. Benimki geç kalmış bir bayram yazısı oldu. Amaaaaa... Mazeretim var. Hafta sonu Ankara'daydım:) En azından İstanbullu bir turistin gözüyle başkentin bayram hazırlıklarından bahsedebilirim. 
    Bizim için bayram coşkusu havaalanında farklı ülkelerden gelen küçük çocukları görmemizle başladı. Çantalarını, kostümlerini sürükleye sürükleye taşımaya çalışan bir sürü küçük çocuk :) Ülkemize Çocuk Bayramı'nı kutlamaya gelmişler. Ne kadar güzel... 23 Nisan'ın dünya çocuklarına armağan edilmesi... Ancak bizim Atamız'dan beklenebilecek ne ince bir düşünce... 

23 Nisan için İstanbul'dan Ankara'ya gitmiş minikler
    
Ankara'da olduğumuz süre içerisinde de Anıtkabir'de, eski TBMM'lerde hep çocuklara rastladık. Farklı şehirlerden, farklı okullardan öğrenciler Anıtkabir'i ziyaret ettiler, Atatürk'ün mozolesine çelenkler koydular. Aynı şekilde ilk Millet Meclisi'nde de rastladık çocuklara. Kırmızı-beyaz giyinmiş bir sürü mini mini çocuk... Bayıldım bayıldım :) 
    Anıtkabir, ilk meclis, 2.meclis, Polatlı'daki Sakarya Şehitliği ve Müzesi... Epey bir gezdik. Anıtkabir her hafta sonu olduğu gibi çok kalabalıktı. 23 Nisan günü daha da kalabalıktır eminim. Eski meclislerin kırmızı-beyaz çiçeklerle süslendiğini gördük. Bayrama hazırlık yapılıyordu. Tüm resmi binalarda büyük Türk bayrakları ve Atatürk resimleri asılıydı. Ama TBMM'nin şehri olan Ankara'da caddelerin daha süslü olması gerekirdi gibi geliyor bana. Caddeler bayraklarla, çiçeklerle, pankartlarla, yazılarla süslenmeliydi sanki... 

İlk TBMM çiçeklerle süslenmeye başlamış...
    
Biz pazar akşamı döndük. 23 Nisan günü orada olamadığımız için çok fazla eleştiride bulunmak istemem. Asıl bayram günü nasıl kutlandı Ankara'da bilemiyorum. Meclis'in ve devlet kademesinin resmi törenlerinden bahsetmiyorum. Halkın kutladığı, halkla birlikte gerçekleştirilen törenleri kastediyorum. Televizyon seyretmediğim için görmedim. "Sen de tam gününde dönmüşsün. 1 gün daha kalsaydın bari" diye düşünenler vardır mutlaka şu an:) Bu sefer böyle oldu.Ucundan kıyısından da olsa yakaladık başkentin bayram hazırlıklarını. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Sonsuza kadar coşkuyla kutlansın bu çok özel gün...



17 Nisan 2012 Salı

SAÇAKLI BENİ MİMLEMİŞ:)

    Aman efendim Saçaklı kardeşim sayesinde mimlendim:) Arada sırada yazan, arada sırada başka blogları okuyan, kendi kendine sakin sakin takılan bir blogger olduğum geçmiş günlerde(!) bu "mim" olayını görürdüm bazen ve "ne ki bu? ne demek istemiş şimdi?" falan derdim:) Amaaa! Blogger alemine daha fazla takılmaya başlayınca, takipçi sayısı ve takip ettiklerim artınca olayı çözdüm:) Ve ilk kez Saçaklı kardeşim tarafından mimlendim:) "Memlekete ve millete hayırlı olsun" diyerek açılışı yapıyorum.

 

    1- Mesleğin seni memnun ediyor mu?

    Benim mesleğim öncelikle annelik. Bu konuda takıntılıyım. Hem de çocukluğumdan beri. Hatta bu konuda bir şey anlatmak isterim "insan 7'sinde neyse 70'inde de odur" dedirten... Ortaokulda Türkçe öğretmenimiz ödev vermişti. Herhangi meslek gurubundan biriyle röportaj yapacaktık. Ben annemle yaptım:) Ropörtajımı sınıfta okurken diğer öğrenciler itiraz ettiler "annelik meslek değildir" diye. Ben hemen "ama!" diye atladım tabii. Öğretmenimiz "söz savunmanın" dedi. Ben de "annelik en önemli meslektir. Anneler şunu yapar, bunu yapar" diye savunmaya giriştim:) Öğretmenin çok hoşuna gitmişti. Kulakları çınlasın. Sözün kısası annelikten memnunum. 
    Onun dışında iş yaşantım karışık:) Bir zamanlar Maliye  Bakanlığı'nda devlet memuruydum. Fi tarihinde... 14 yıl önce oğlum doğunca, bakacak kimse olmadığı için ve ben de oğlumu bakıcılara bırakmak istemediğim için istifa ettim. Tamam, garanti iş ama bıraktığım için hiç de pişman olmadım. Sevmiyordum zaten. Oğlum anaokuluna başlayınca boşlukta kalma endişesiyle, hem belki tekrar çalışma hayatına dönerim diye düşünerek üniversite sınavına girmeye karar verdim. Zaten zamanında annemin ve babamın ayrılma dönemlerine denk geldiği için aklımı başıma toplayıp da normal bir üniversiteye girmemiştim. Çalışırken AÖF Halkla İlişkileri bitirmiştim ama onu üniversiteden saymıyorum (kusura bakmasın açık öğretimciler). Her neyse... Orhun ilkokul hazırlığa başladı, ben de aynı yıl Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi - Sanat Tarihi bölümüne başladım. Tabii sağolsun, eşimin de desteğiyle... Allahtan yaşımı da göstermiyorum:) Hocalar söylemeden anlamazdı evli ve çocuklu olduğumu. Çok severek okudum. Zaten ilgi duyduğum ve bilinçli olarak tercih ettiğim bölümdü. Okulum da güzeldir:) 
    Peki şimdi Sanat Tarihi'yle ilgili bir çalışıyor muyum? Hayır. Galeriler genelde az maaşa çalıştıracakları genç insanları arıyor diye hiç o tarafa yeltenmedim. Devlet çok zor. Biraz da tembellik yaptım. Evimi de özlemişim. 2 yıl kadar takıldım. Sonra geçen sene İstanbul Üniversitesi'nden pedagojik formasyon sertifikası aldım. Öğretmenlik yapmaya hak kazandım yani. Bu yıl başlangıç olsun diye ücretli öğretmenlik için başvurdum ama çıkmadı. Kışın bir rahatsızlık geçirdiğim ve aylarca onun sıkıntısını çektiğim için çok da üzerinde durmadım. Fakat artık toparlanmanın zamanı geldi. Boş durmayı sevmem. Hep bir kursum, dersim, okul aile birliği üyeliğim vs. olur. Bu kış çok boş geçti:( Önümüzdeki dönem içim cv'im hazır :) Özel okullara da başvuracağım, devlet okullarına da. Fakat Sanat Tarihi derslerinin kaldırılıp yerine çok farklı derslerin konulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hem de binlerce yıllık bir geçmişin üzerinde yer alırken... Bakalım. Deneyeceğim. 
    Offf! Bu cevap ne uzun olmuş böyle:)) Ama bana "mesleğin ne" dediklerinde aynen böyle dökülüyorum. Benimki biraz karışık:) Bir de ilk defa mimleniyorum ya... Ondan mı oldu acaba? :)) Diğer cevaplar böyle olmayacak. Söz! 

    2- Dilediğin meslek miydi?

     :))))) "Şimdi benimki karışık" diyerek uzuuuun uzuuuun anlatırmışım:))) Yok yok yapmayacağım:) Dilediklerimden biri öğretmenlikti. Staj zamanı deneyimleme fırsatı buldum, İnşallah devamı gelir. Sanat Tarihi'ne gelince... Onu her zaman çok sevdim. Lisede en sevdiğim dersti.

    3- Yalnız mı ilişkide yaşamayı mı tercih ediyorsun?

     İlişki kurmak iyidir her zaman.

    4- Tatsız durumlardan kaçınmak için yalan söyler misin? Dürüst ol!

     Burada kilit ifade "tatsız durumlardan kaçınmak"... Tatsız durumlardan kaçınmak için söylemişimdir herkes gibi. Fakat genel anlamda yalandan hiç hoşlanmam. Yay burcuyum. Sinir bozucu derecede doğrucuyum ve patavatsızım:) Bana yalan söylenmesinden de hiç hoşlanmam.

    5- Yabancı bir dil konuşuyor musun?

     İngilizceyi az çok anlarım ve okurum ama konuşamam :) İçimde ukdedir. Şu ara eşimle birlikte İngilizce kursuna gidiyoruz. O benden 1 kur önde:) 

    6- Rüyandaki evde oturuyor musun? Taşınmak veya yurt dışına gitmek ister misin?

     Bu soru bugünlerdeki halimize cuk oturdu. Evi değiştirmeye karar verdik. Demek ki hayalimizdeki evde oturmuyormuşuz:) Demek ki taşınmak istiyormuşuz:) Önce bizimki satılacak, sonra yenisine bakılacak. Beylikdüzü'nde mantar gibi çoğalan, sosyal olanakları bol, deprem yönetmeliğine uygun(!) dairelerden birine talibiz:) Bakalım. Kısmet. Aslında bence insanın hayalindeki ev, içinde huzurla yaşanılan ev olmalıdır. Huzur çok önemli. Eşim ve oğlumla beraber olduğum herhangi bir ev benim için saraydır.
     Yurt dışı? Gezmek için her zaman EVET! Ama yaşamak için zor. Ne olursa olsun ülkem diyenlerdenim.

    7- Mobilya değiştirmeyi sever misin?

     Mobilya değiştirmek kolay mı? :) Onun için "sevmem" diyeyim avutayım kendimi: )

    8- Çevreye, hayvan korumaya hiç katkın var mı?

     Çöpleri ayırıyorum, atık yağları biriktiriyorum. (İlk postlarımdan biri atık yağlarla ilgilidir. Bkz.2009 yılı :) ) Hayvanları çok severim, zor durumda kalmalarına asla dayanamam, böcek bile öldüremem. Ama uzaktan severim maalesef:) Kesinlikle elleyemem, kucağıma falan alamam. Bizim sitenin bahçesindeki kedilere yemek bırakmam komedidir. Yiyeceği bırakırım ve gerisin geri koşa koşa kaçarım:) 

    9- Televizyon ve film izlemeyi sever misin?

     Televizyon izlemeyi pek sevmem. Gündüz evdeysem hiç açmam. Aklıma bile gelmez. Yabancı dizileri internetten seyrediyorum. Filmleri kesinlikle sinemada izlemeyi seviyorum. Evde çok dikkatim dağılıyor.

    10- Bırakmak istemediğin kötü huyların var mı?

     Bırakmak istemediğin??? Üstelik "huy" değil "huyların"... Değişik bir soru. Kötü huyların bırakılması gerekir ya! 

    11- Loto veya benzeri şans oyunu oynar mısın?

     Oynarım ama çıkıp çıkmadığını kontrol etmeyi unuturum :) Ciddiyim. Çok ilginçtir, şu an bilgisayarın yanında çekiliş tarihi 9 Nisan olan bir piyango bileti duruyor. Sabahtan beri bakacağım güya çıkmış mı, çıkmamış mı? :)))))

     Bitti :) Çok mu yazmışım? :)
     Şimdi ben bu işte acemiyim ya hani? Bu seferlik ben kimseyi mimlemeyeyim. Bir dahaki sefere artık :)
     





16 Nisan 2012 Pazartesi

KADIN HER YAŞTA KADIN

    Dün canımın içi yeğenim Nisan'ın doğum günü partisi vardı. 7 yaşını bitirdi 8'e girdi. Doğum günü partimiz güzel geçti. Bol çocuklu... Bol gürültülü... Curcunalı... Ama miniklerden dolayı çoook keyifli... Benim küçük prensesim çok süslüdür. Her genç kız gibi:) Aslında zevklidir de bu konuda. Bu yaşta hangi mağazada ne var bilir. Özel günlerde özel giyinir. Renk uyumuna takar kafayı. Geçenlerde kartopu oynamaya çıkacakken bile kıyafet seçmiş:) O derece yani. Bazen de bizim giyimimizi eleştirir:) Ben anneannesine yani benim anneme çekmiş olabileceğini düşünüyorum:)
    Her neyse efendim... Bu süslü kuzu partiden önce kuaföre de gitti doğal olarak. Çok değişik bir model yaptırmışlar. Bonus kafa olmuş:) Aslında saçları düzdür. Maşayla bukleler yapmışlar önce, sonra onları açmışlar, didiklemişler. Acayip şirin, acayip havalı bir şey olmuştu:) Herkesin beğendiğini görünce iyice mest oldu. 
    Bu kızın teyzesine yani bana çekmediği kesin. Ben dün annemin zoruyla fön çektirdim:) Mecburen gidiyoruz ama aslında kuaförde vakit geçirmekten hiç hoşlanmam. Giyimime özen göstermeye çalışırım ama alışverişten hiç mi hiç hoşlanmam. Çoook hafif makyaj yaparım. Topuklu ayakkabıdan nefret ederim. 
    Eğer bir kız çocuğum olsaydı onun süsü için ne kadar uğraşırdım bilmem. Erkek çocuktan çoooook memnunum. Ben ne giydirsem onu giyiyor, hiç bir giysi için tutturmuyor, saç modeli için krizlere girmiyor. 8 yıllık okul hali gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki yaşları ne olursa olsun her okul gösterisinde muhakkak en az bir tane asık suratlı kız çocuğu görülür. "Ne oldu? Hayırdır?" dersin. Çocuğun annesi bezmiş bir şekilde "Saç modelini beğenmedi de" der:) Buna kıyafetini beğenmeyen kız çocukları da dahil edilebilir. Böyle bir durumda muhtemelen bana hafakanlar basardı. Oğlum 8. sınıfta. Bu yıl ilkokuldan mezun olacakları için geçtiğimiz günlerde 2 kere fotoğraf çekimi oldu. Bir defa yıllık için... Bir defa da hatıra kalması amacıyla toplu fotoğraf... Annelerinden duyduğuma göre kız öğrenciler sabahın 5.30'unda kalkmışlar makyaj yapmak için. Maşa yapmak ya da saçlarını düzleştirmek için. Vallahi biz normal saatte kalktık, Orhun'u temiz temiz giydirdim, birazcık jöle sürdüm saçlarına, yolladım:) Bir de bu işin mezuniyet balosu tarafı var ki... Anneler ve kızları çatışma halinde. Kolay gelsin diyorum onlara! 
    Benim oğlum var diye mezuniyet balosunu boşlayacak değilim gerçi. Açıkçası ben de "Ne giydirsem?" derdine düştüm ve ufak ufak bakmaya başladım. Ama bu konuda anne-oğul çatışmayacağımızı biliyorum en azından. Karı-koca çatışabiliriz bak. Masraflardan dolayı:)



12 Nisan 2012 Perşembe

NASIL YANİ?

    Geçen gün bir afiş gördüm ki... Akla zarar. Bir anaokulunun reklam afişi... Arabayla geçerken dikkatimi çektiği için o esnada fotoğrafını çekmek aklıma gelmedi. Ertesi günü yine aynı yerden geçtik ama tüm afişlerin toptan kaldırılmış olduğunu gördüm. Fotoğraflamak fırsatı olmadı yani. Ben kısaca anlatayım. Efendim önce anaokulunun reklamı yapılıyordu güzel güzel. İsmi, adresi, birkaç güzel söz vs.vs. En altta ise şöyle bir ibare vardı. "SABAH BIRAKIN AKŞAM ALIN!" Allahım! Bu nasıl bir laftır? Nasıl bir anlayıştır? Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama gözlerime inanamadım. Anne ve babalar çalışıyorsa, küçük çocuklarını bırakacakları kimseleri de yoksa ne yapacaklarını bilemiyor olabilirler, uzun saatler açık olan bir okul arayışına girebilirler ama bu nedir ya? Bir anaokulu olarak böyle mi çekiyorsun o grubu kendine? Sanki o çocuk ne yapılacağı bilinemeyen bir malmış gibi "sabah bırak akşam al" sloganları üretiyorsun. Yazık! Ben olsam, başka yuva kalmasa bile yine de böyle akılları sıra dahiyane fikirler ürettiğini sanan bir yuvaya asla yollamazdım çocuğumu. Bizim Beylikdüzü'nde fazla sayıda anaokulu var. Aralarındaki rekabet böyle saçma sapan sloganlar üretmeye itmiş demek  ki hepsini. Allah akıl fikir versin! Ne diyeyim başka?