7 Nisan 2016 Perşembe

SİYAH RUS / FREDERİCK THOMAS VE İSTANBUL

   

    2015 biterken yıl içinde okuduğum kitapların bir listesini yapmış ve Siyah Rus isimli biyografiden ayrıca bahsedeceğimi belirtmiştim. Gün bugünmüş.
    Siyah Rus, geçtiğimiz yıl kitap fuarında İş Bankası Yayınları standında ismiyle dikkatimi çekmişti. İncelemeye aldım. Daha önce dikkat etmediğime şaşırmıştım, meğer ilk baskısını tutuyormuşum elimde. Kitap fuarı sırasında taze çıkmış yani. Özellikle biyografileri çok sevdiğim için fazla düşünmeden satın aldım.
    Kitabın öznesi olan Frederick Bruce Thomas'ın hayat hikayesi oldukça etkileyici ve bizim eğlence tarihimizle de fena halde ilintili. Frederick'in Amerika'da başlayan, Rusya'da devam eden ve İstanbul'da son bulan çalkantılı yaşamını yazar Vladimir Alexandrov kaleme almış. Sürükleyici, dönemsel bilgilerle zenginleştirilmiş, biraz roman biraz belgesel tadında özenli bir biyografi çalışması.
    Frederick'in yaşamını okurken "Vay be! Ne hayatlar, ne hikayeler var!" diye düşünmemek elde değil. 1872 yılında Missisipi'de köle olan anne ve babadan doğumuyla başlıyor her şey. İç Savaş'ın bitimiyle kölelik son buluyor fakat o sırada sahtekar bir beyaza kaptırdıkları çiftliklerini geri alma mücadelesiyle geçiyor ömürleri. Aile çiftliği kaptırdıktan sonra pansiyon işletmeye başlıyor. Frederick'in hizmet sektöründe ileride kazanacağı başarıların kaynağını sanırım aile pansiyonunda aramak lazım. 18 yaşında kendi yolunu çizmek için Chicago, New York gibi büyük şehirlere adım atıyor. Garson olarak çok iyi mekanlarda çalışıyor. Fakat aklında müzisyenlik var. Bu istekle Londra'ya geçiyor. Ne yazık ki konservatuvar ücretini ödeyemediği için, müzik eğitimi isteği sonuca ulaşamadan bitiveriyor. Avrupa'nın bir çok kentinde çalışıyor. Bazen restoranlarda, bazen özel uşak olarak zenginlerin yanında. O yüzden yol yordamı iyi biliyor.
    1900'lerin başında Rusya'ya gidiyor. Siyahların dışlanması gibi bir durum yok Rusya'da. Fakat ortam karışık. Çarlığın son yılları. Rusya siyasi anlamda içten içe kaynarken Frederick eğlence sektöründe adım adım başarı basamaklarını tırmanarak Moskova'da bu işin neredeyse 1 numarası oluyor. İşini çok iyi bilmesi, farklı fikirler üretebilmesi, zamana göre davranabilmesi, faydalı dostluklar kurma yeteneğine sahip olması, kimi zaman çıkarı uğruna bazı gerçekleri örtbas etmesi, mesleki anlamda başarılı olmasında en önemli etkenler. 
    Moskovo'da açık hava eğlence mekanı olan Aquarium ve Tiyatro Maxim'i açıyor. 
Bu mekanlarda hafif varyeteler, danslar sergileniyor. Ailelerin evlerine döndüğü geç saatlerden sonra sabahlara kadar zevk düşkünlerine yönelik eğlenceler alıyor sırayı. Çok para kazanıyor Frederick. Ve bu sırada Rus vatandaşlığına geçiyor. 2 Alman karısı, 5 çocuğu oluyor.
    Gel gör ki tüm bu saltanat 1917 yılındaki Ekim Devrimi ile son buluyor. Tüm mal varlığına el konuluyor. Hayatı da tehlikeye girdiği için önce Odessa'ya, ardından İstanbul'a kaçıyor ailesinin bir kısmıyla birlikte. Bu aşamada Rusya'da olan biten siyasi karışıklıkların, Ekim Devrimi'nin, 1.Dünya Savaşı'nın, hatta İstanbul'un işgalden kurtuluşunun kitapta çok iyi anlatıldığını belirtmeliyim. Hani tarih okumayı sevmez ya bazılarımız, işte bu tip kitaplar bence tarihi sıkılmadan öğrenmek için çok önemli.
    Yazar Vladimir Alexander, Frederick'in İstanbul günlerinin başlangıcı için şöyle söylüyor:
    "Tarih Frederick'i üzücü bir biçimde Rusya'dan koparmıştı; ama onun için seçmiş olduğu sürgün yeri, bu dönemde dünyada eşi benzeri olmayan bir yerdi. Ona olağanüstü bir ikinci şans verilmişti". Sevdim bu yazarı:) 
    İstanbul'daki yılları iniş çıkışlarla dolu. Başarı da var, başarısızlık da... Önce 1919'da (yani işgal yıllarında) 2 ortakla birlikte Şişli tarafında bahçeli bir eğlence yeri açıyor. Kulüp Stella. Moskova'daki kadar absürt bir eğlence tarzı yok tabii burada. Ayrıca işgal yılları, İstanbul pahalı. Çok borçlanıyor Frederick. Fakat dediğim gibi bata çıka ilerliyor. Pera'da Royal Dancing'i açıyor, ülkeye ilk kez caz müziğini getiren isim oluyor. Yazar burada Mustafa Kemal Atatürk'e de saygılı bir parantez açmış, başarılı bir komutan ve modern Türkiye'nin kurucusu olarak övmüş; Cumhuriyet'ten sonra dans salonlarının artan popülaritesinden bahsetmiş.
    Bolşevik Devrimi'nden sonra İstanbul'a kaçmak zorunda olan bir çok soylu kadının eğlence mekanlarında, restoranlarda çalışmak zorunda kaldığını, Pera'nın tarihinde önemli bir yer tuttuklarını biliyoruz. Bu kadınları fazlasıyla kolluyor Frederick. Rusya'daki şaşaalı yıllarda hizmet ettiği soylular, bu kez kaderin garip bir cilvesi olarak ona hizmet ediyorlar. Adamımız bu kişilere elinden geldiğince yardım ediyor, koruyor, kolluyor. Hatta zor durumdaki Ruslar'a destek için özel geceler tertipliyor.
    İstanbul'daki son imzası Maksim oluyor Frederick'in. Evet, bizlerin daha çok Gazinocular Kralı olarak anılan Fahrettin Aslan ismiyle özdeşleştirdiğimiz Maksim! Hayatının son yıllarında yemek, caz, dans ve Amerikan bardan oluşan eğlence tarzıyla bilinen bu mekanı işleten Frederick, ne yazık ki  rekabet ortamının ve tantanalı yaşamının da etkisiyle gittikçe borçlanıyor ve hapse düşüyor. Maksim elinden çıkıyor. Hapishanede yakalandığı zatürre hastalığından kurtulamayarak 1928 yılı Temmuz ayında vefat ediyor. Ölümünün ardından New York Times'ta çıkan bir haberde kendisinden "Konstantinopolis'in Caz Sultanı" olarak bahsediliyor. Ne ilginç bir hayat hikayesi değil mi? Düşünün, İstanbul'daki mekanlarından hem Osmanlı sosyetesi, hem işgal kuvvetleri askerleri, hem Cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşayan İstanbul halkı geçmiş. Frederick, hem Rusya'nın hem bizim yakın tarihimize içeriden tanıklık etmiş. 
    Şişli'deki Latin Katolik mezarlığında yatıyor bugün. Ancak ailesi günün şartlarında mezar taşı temin edemediği için mezarının yeri belirsiz. Aile hali hazırda Fransa'da yaşamakta. Frederick son zamanlarında tekrar Amerikan vatandaşlığına dönebilmek için çok çabalamış. Ancak konsoloslukta özellikle ondan hoşlanmayan bir görevli tarafından devamlı engellenmiş. Ölümünden sonra bu hak çocuklarına verilmiş.
    Maksim Gazinosu ise bir süre atıl kaldıktan sonra Fahrettin Aslan tarafından 1961 yılında yeniden açılıyor ve Zeki Müren, Bülent Ersoy, Emel Sayın, Ajda Pekkan gibi assolist olarak bildiğimiz her isim burada sahne alıyor. Televizyon ön plana çıkıp gazinoların devri kapanana kadar İstanbul dinleyicisinin kulaklarını pasını siliyor, yeniden parlak günler yaşıyor Maksim. Fakat bugün Maksim yok, arka bitişiğindeki İstanbul'un ilk sineması olan Majik yok. Tek tek yazmak uzun sürer, bir zamanlar Taksim civarındaki kültür, sanat ve eğlencenin simgesi olmuş pek çok bina bugün tartışmaların odak noktasında akıbetini beklemekte. 
    Çok şey anlattım, çok uzun yazdım belki ama kitapta bundan kat kat fazlası var. Merak edenlere kesinlikle tavsiye ederim. Son sözü yazar Alexandrov'a bırakmak istiyorum:
   
    "... Frederick'in birçok müşterisi açısından, mekan sahibi olarak onu çekici kılan şey, gece kulübünde her türlü ayrıntıyı düşünerek oluşturduğu neşeli ortamdan kişisel ama etrafa da yayılan keyifti. Birkaç yıl onun yanında çalışmış olan Sergey Krotkov adlı Rus göçmen bir müzisyen, Frederick'in nasıl birdenbire dört dörtlük bir cümbüş yapmaya karar verdiğini hatırlıyordu. Alametifarikası haline gelen silindir şapkasını giyiyor ve Maksim çalışanlarından -garsonlar, bulaşıkçılar, müzisyenler, aşçılar, oyuncular- oluşan bir kafilenin başına geçip, orkestranın davul ve simballerinin tangırtısı eşliğinde, Taksim Meydanı'ndan yola düzülerek Pera'nın ana caddelerinden birinden aşağıya iniyordu. Karşılarına çıkan her barda duruyorlar, Frederick herkese birer kadeh içki ısmarlıyordu".







    
    

12 yorum:

  1. Bazı biyografi yazıları insanı şaşırtıyor. N e hayatlar var deyip gaza getiriyor kimisi, kimisi de haline şükrettiriyor..

    YanıtlaSil
  2. Ne kadar ilginçmiş! İlk kez öğreniyorum ve çok da memnun oldum öğrendiğime, biyografileri çok severim mutlaka alıp okuyacağım. Çok teşekkürler tanıttığın için. Filmlik bir hayat bence. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rica ederim, kesinlikle seveceksiniz. Ve evet tam filmlik. Belki ilham olur size:)

      Sil
  3. Hakikaten ne hayatlar var dedirtecek türden bir kitapmış...
    Bir ara okunmalı tavsiyene uyup...
    Hem bilirsin ben tarih sevmem ama ilginç bir hayat hikayesi ile harmanlanınca akar gider arada...
    Öpüyorum seni...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gider, gider. Beğenirsin bence. Ben de çok öpüyorum.

      Sil
  4. Aaaa çok merak ettim bu kitabı.İyi ki paylaştınız, not aldım okumak için.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bakalım beğenecek misin Gamze? Bence seveceksin:) Çok teşekkürler.

      Sil
  5. Güzelmiş :) Zaten severim biyografileri ama bu "vay be!" dedirten bir hayat.
    Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ediyorum Tülin Hanım.

      Sil
  6. Görmüştüm ben de ama almamıştım.

    Alayım yani? :)

    Ben de beklerim Kafa'ya, sevgiler çok! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Blogunuzu takibe aldım. Kitabınızı bir arkadaşımda görüp inceledim ama henüz okuyamadım. En kısa zamanda inşallah. Başarılar, sevgiler...

      Sil

Yorumu olan?