29 Ekim 2013 Salı

CUMHURİYETİMİZ'İN 90.YILI KUTLU OLSUN!






Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiç bir durumu kaçırmayınız.
                      MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


Cumhuriyetimiz'in 90.yılı kutlu olsun...







28 Ekim 2013 Pazartesi

GÜN BATARKEN...



Önceki gün, bütün gün tembellik yaptıktan sonra, ancak akşamüstü deniz havası alalım ve birer kahve içelim düşüncesiyle Büyükçekmece sahiline indik. 
Hava nefisti çünkü. 
Sanırım bunlar kıştan önceki son sıcak günler... 
Ya da bilmiyorum, kasım ayında da güneşli günler olur mu? Oluyordu galiba... 
Pastırma yazı denen bir şey vardı... 
Cemre'ydi, pastırma yazıydı... 
Hiç mi hiç anlamam... 
Ne gelirse onu yaşıyorum... 
Pazar günü de muhteşem bir gün batımı düştü payımıza.


       İnsanın yaşadığı yerde ya da yakınında deniz olması ne hoş...
En azından ben öyle düşünüyorum. 
       "Çarşaf gibi" derler ya hani... 
Deniz tam da o kıvamdaydı... 
       Çoluk çocuk herkes dışarıdaydı... 
       Şunun şurasında evlere tıkılmaya ne kaldı? 
Çıkmak lazım... 


Balıkçı heykelimiz... 
Şehirleri, kasabaları ne kadar güzelleştiriyor heykeller değil mi?


Biz kahvelerimizi yudumlarken güneş yavaşça battı...
Gözüme, gönlüme, ruhuma dokunarak gitti...
Bana da bu keyifli anları ölümsüzleştirmek kaldı.












23 Ekim 2013 Çarşamba

BAYRAM TATİLİ'NDE...


    Bayramda maaile Bodrum'daydık. "Maaile" dememin nedeni annem, kardeşimin ailesi, dayımın ailesi, anneannem ve teyzem hep beraber olmamız...  Böyle kalabalık bir grup halinde Bodrum'a yerleşen kuzenimi (teyzemin kızı oluyor kendileri) ve onun 2 aylık bebeğini ziyarete gittik. Aramızda henüz bebeği görmeyenler vardı ve uzun bayram tatili minik Parem'i görmek için iyi bir fırsat yarattı doğrusu. Günden güne büyüyen prensesi görmeden nasıl duracağız bilemiyorum. Kuzenim, kardeşim ve ben, 3 kız kardeş gibi büyüdük. O yüzden kuzenin ve yeğenimizin uzakta olması bizi üzüyor. Bu gidişle her fırsatta Bodrum yollarını aşındıracağız gibi geliyor bana. 
   
Büyümüşüz de çocuklarımızı kucağımıza almışız:)
    Her neyse... Neticede hem kuzenim ve ailesiyle özlem giderdik, hem de güzel bir tatil yapmış olduk. İki gün denize bile girdik. Çok şükür ancak döneceğimiz gün hava bozdu. Bu sene Mayıs ve Ekim aylarında da denize girmiş olmanın keyfini yaşıyorum. 
    
   Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, bu tatilde dikkatimi çeken 2 şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi,           okul çağındaki çocukların bayram tatilinde bile çektikleri ödev çilesi... Bizim grupta 1 adet ilkokul,       1 adet ortaokul, 1 adet lise ve 1 adet de üniversite öğrencisi vardı:) Üniversite öğrencisini konu dışında tutarak belirtmek istiyorum ki diğer çocuklar inanın tatilin keyfine varamadılar. Çünkü üçünün de aklı, tatil uzun olduğu için verilen uzun uzun ödevlerdeydi. İstisnasız her gün ödevlerini andılar. "Senin ne kadar var? Benim şu var, bu var" şeklinde konuşup durdu garipler. Yeğenim 3'e gidiyor, "anneee, o kadar da çok değil di miii?" deyip durdu:)                   Kardeşim de her defasında "çok var Nisan" diye moralini bozdu çocuğumun:) 
    
    Orhun'dan biliyorum (liseli olan o:)) her dersin öğretmeni ödev verdi.                 Hepsi az verdiklerini düşündüler belki ama bir sürü ders var. Her öğretmen sadece kendi dersi var zannediyor sanırım. Testten tut, araştırmaya kadar bir çok ödevi vardı ve eve döndüğümüzde cuma, cumartesi ve pazar günleri bunları tamamlamaya çalıştı. Hafta sonu hiçbir yere çıkmak istemedi çocuk. Yeğenim de aynı şekilde       hafta sonunu ödevlerini tamamlamakla geçirdi. Eminim çoğu evde de durum böyleydi.
    Tamam, tatil uzundu. Hiç ödev verilmesin demiyorum ama makul seviyelere çekilmesini istiyorum. Bayram tatili dediğin akrabadan akrabaya gezilen, sevdiklerinle birlikte olma fırsatının doğduğu zamanlardır. Tatile çıkmamış dahi olsak, genelde ev dışında geçiririz bayram tatillerini. Çocuklarımızı istem dış akrabadan akrabaya, oradan oraya sürükleriz, kalan zamanda da "hadi ödevlerini tamamla" deriz. Ben gerçekten acıyorum çocuklara ve öğretmenlerimizden daha anlayışlı olmalarını bekliyorum. "Öğretmenler çocukları ödevlere boğuyorlar ama kendileri tatillerini yapıyorlar" diye düşünüp kendi kendime söyleniyordum fakat daha sonra onların da evlerinde çocuklarının ödevleriyle uğraşıyor olabilecekleri ya da çocuklarının ödevleri yüzünden bayram tatilinin son günlerinde evden çıkamıyor olacakları geldi aklıma:))) Uzun bayram tatili en çok bekar öğretmenlere yaradı sanırım:)                  
İşte ispatı... Ödevler yüzünden hüzünlenen Nisan ve Bengisu:))))
   Şaka bir yana... "Zaten dünya üzerinde öğrencilere en fazla ev ödevinin verildiği ülkelerden biriyiz (bu sadece benim gözlemim değil, uzmanlar da böyle olduğunu söylüyorlar), şunu bayramda seyranda minimum düzeye indirsek olmaz mı sevgili öğretmenlerim?" diyor ve konuyu bağlıyorum efendim.
    
    Gelelim bu bayram tatilindeki 2.tespitime. Bodrum'da yine Kale ziyareti yaptık. MüzeKart'ımızın süresi dolmuştu, yeniledik. Görevli yeni kartları verdi ve "1 yıl içinde, geçerli müzeleri 2'şer kere ziyaret edebilirsiniz" dedi. Ben de "Aaa! Sene içinde           her müze 1'er kere ziyaret edilecekti, değişti mi?" dedim. "Evet, 2 oldu" dedi görevli. Bilen bilir, standart kartta "senede 1" uygulaması tepki çekmişti hatta imza kampanyaları düzenlenmişti bu konuda.    Hal böyle olunca ben de gayri ihtiyari görevliye "Bak! Demek ki tepki gösterince bazı şeyler değişebiliyor" dedim:)          O da gülümsedi:) Yani aslında senede 2 ziyarete çıkarılan bu uygulama "ucundan accık" gibi bir izlenim yaratacak ölçüde genişlemiş olsa da, az biraz genişlemiş işte. (Ki ben kesinlikle sınırsız olmasından yanayım). Duymamış olanlara onu haber vereyim dedim.

    Tespitlerim şimdilik bu kadar:) Haksız mıyım? Bence değilim:)




19 Ekim 2013 Cumartesi

BİR MÜZE BU KADAR MI GÜZEL TANITILIR?


    Bugün Facebook'ta rastladım bu videoya. Genelde video seyretmem. İyi ki bunu seyretmişim. Bayıldım. Amsterdam'daki Rijksmuseum'un açılışı için yapılan bir tanıtımın videosu. Bir alışveriş merkezinde, aniden, müzede yer alan Rembrandt'a ait Gece Bekçileri tablosu canlandırılmış. Ve tabii müze için dikkat çekici, akılda kalıcı, muhteşem bir performans ortaya çıkmış.











12 Ekim 2013 Cumartesi

FERHAN ŞENSOY... MASAL MÜFETTİŞİ...


    
    Dün akşam Orhun'la birlikte Ferhan Şensoy'un Masal Müfettişi oyununu izledik. Devamlı "Orhun'la konser, Orhun'la tiyatro" dediğimin farkındayım. Nerede bunların babası?:) Efendim babamızın çalışma saatleri ve yoğunluğu önceden ailecek plan yapmamıza engel oluyor. Çalışma saatleri her zaman her aktiviteye uymuyor yani. Tabii bir de zevk meselesi var. Herkes her şeyi aynı hevesle istemeyebilir ve böyle durumlarda kişiler birbirlerine saygı göstermek durumundadırlar bana göre. Kimse kimseyi sıkboğaz etmemelidir. Bir de Orhun'un sosyal ve kültürel gelişimini tek başıma üstlenmişliğim vardır ki o da ayrı bir konu:) Şöyle ki, ben "artık Orhun               Ferhan Şensoy'u tanımalı. Oyunlarını izleyip kitabını okuma zamanı geldi" diye dertlenirken, eşimin böyle tasaları yoktur. Fakat eşimin hakkını yemeyeyim, şikayetçi değilim çünkü bunun böyle olması benim yüzümden. Orhun'u doğduğu andan itibaren tekelime aldığım doğrudur. Anaçlığı abartmış olabilirim ama elimde değildi, içimden gelen engellenemez bir dürtüydü:) Her neyse... Bu ayrı bir inceleme konusu:) 
    Sözün kısası, dün akşam Ses Tiyatrosu'ndaydık. Ortaoyuncular Sahnesi'ndeydik. Uzun bayram tatili öncesi son iş günü olduğu için yoğun İstanbul trafiğini aşarak Taksim'e ulaşmak hiç kolay değildi ama neyse ki başardık. 2-3 saatlik trafik çilesi ve İstiklal'in kalabalığından sonra Ses Tiyatrosu'nun tarihi atmosferi nasıl iyi geldi anlatamam. Bir de üstüne Masal Müfettişi'ni seyretmenin keyfi eklendi. 
   

    Ferhan Şensoy... Bilgisi, zekası, sonsuz yaratıcılığı ve muhalif tavrıyla oluşturduğu kendine özgü diline hayran olduğum bir usta...  Tek kanallı dönemde TRT'de seyrettiğimiz neredeyse tüm skeçlerin ve komedi dizilerinin yazarı... Bugünlerde çok bahsediyorum malum, yine çocukluğuma ait önemli bir isim... "İyi ki var" dediğim sanatçı.... Dün akşam Masal Müfettişi ile sahnedeydi. Yine bol taşlamalı, muhalif, yine güldürürken düşündüren bir Ferhan Şensoy eseri... Tabii bir de hep beğendiğim müthiş kelime cambazlığı... Oyundaki Padişah 1.Ütopettin'in zırt pırt sahneye giren Masal Müfettişi'ne, tiyatroların halka ait olduğunu, engel koyulamayacağını, Abdülhamit devrinde Kel Hasan'ın hicivlerinin bile yasak görmediğini hatırlatması bence işin özetiydi. 
    Kısacası güzel bir akşamdı. Evet, tam da tahmin ettiğim gibi
Orhun Ferhan Şensoy'a bayıldı. Devamlı "Çok iyi ya! Sahneye çıkıp sarılmak istiyorum" deyip durdu:) Diğer oyunlarını görmek istiyor tabii şimdi. Oyun bitiminde Ferhan Bey'le tanışmak serbest. Biz de biraz bekledik fakat son anda Orhun'un heyecanlanması (aslında pek huyu değildir ama çekindi biraz:)) , bir de Beylikdüzü'ne kadar çoook uzun bir yolumuz olması sebebiyle daha fazla kalamadık. Bir daha ki sefere artık. 

Oyun sonu, Ferhan Bey'i bekleyen izleyiciler

    Eğer görmeyenler ve fakat  ilgilenenler varsa, başına bir hal gelmeden Ses Tiyatrosu'nu görmelerini, o nostaljik mekanda bir oyun izlemelerini tavsiye ederim. 

Hamiş: Tarihi bir mekanda, uzun zamandır oyun sahnelenen bir tiyatroda kesilen biletlerin bilgisayar çıktısı şeklinde olması beni çok rahatsız etti. Bu düşüncemi oradaki görevli arkadaşa da ilettim. Ne diyeceğini bilemeyip, "böyle daha kolay" falan gibi bir şeyler söyledi ama benim fikrim değişmeyecek. Örneğin oğlumla gittiğim bu ilk Ferhan Şensoy oyununun biletini saklamak isterdim. Mürekkebi uçacak ince kağıt parçaları fazla çirkin, fazla sıradan ve fazla günümüze ait. Sinema ve tiyatro biletleri eskisi gibi olsun, koçandan koparılarak verilsin istiyorum ben.
    




10 Ekim 2013 Perşembe

YAĞLI BOYA ZAMANI


    Yaz bitti, sonbahar çok çabuk geldi. Okullar, kurslar açıldı. Yani hobi mevsimi de geldi bir bakıma. Bu sene yağlı boyayı ilerletmek istiyorum. Geçen sene başlangıçtı benim için. Bu kış üşenmeyip çalışırsam çok güzel olacak. Geçen sene 2 tane yağlı boya tablo yapabildim ancak. Çünkü çok yavaş, çok titizlenerek çalışıyorum. Neler yaptığımı göstereyim mi?
   
    İlk olarak bu gülleri yaptım:


    Bu bir ressamın eserinden kopya. Fakat ressamı bilmiyorum. Hocamızdan almıştım resmi. Aslında bir ressamın eserini tekrar yapmak istemiyorum. Bu tamamen ilk denemem olduğu için seçilmiş bir resim. Bir daha çiçek yapacağımı da sanmıyorum. Yine de ilk çalışma için iyi oldu bence. Fotoğrafta iyi çıkmamış, kendisi daha canlı tabii ki.

    Bu da benim hüzünlü balerinim. İkinci çalışmam. Yazın bitirdim bu resmi. Bunu fotoğraftan çalıştım. Ne yalan söyleyeyim beğendim balerinimi:) 


    İşte böyle. Şimdilik 2 adet eserle karşınızdayım:) Bir süre fotoğraftan çalışmaya devam edeceğim. Amacım zamanla kendi kompozisyonlarımı oluşturmak. Umarım yapabilirim. 
    Kış mevsimi, hobi mevsimi... Çalışmaya devam...





6 Ekim 2013 Pazar

BELKİ SADECE BİR YEMEK...


    Blogum aracılığıyla tanıştığım ve çok çok sevdiğim bir arkadaşım var. Ayşe...

  Ayşe, müthiş bir insan. İyi niyetli, iyi kalpli, neşeli ve içten... Almanya'da yaşıyor. Bana göre duygusal açıdan son derece zor ve emek isteyen bir mesleği var. Ayşecim, bir çocuk hastanesinin psikiyatri bölümünde hemşire. 

    Geçen gün hastaları olan Afganlı bir gençten kısaca -anlatabileceği ölçüde-  bahsederek, onun için hazırladığı Afgan yemeğini yayınladı blogunda. Evet, Ayşe'nin kişisel bir blogu var ama ne yazık ki herkese açık değil. Yazdıkları öyle hoşuma gitti ki, kendisinden izin alarak paylaşmak istedim. Aslında blogunda mesleki deneyimlerini paylaşmaz. Kim bilir her gün neler görüyor, neler yaşıyor, neler hissediyor. Fakat paylaşmamayı tercih ediyor ve her şeye rağmen taşıdığı iyimserliğiyle yazdığı yazıları okuyoruz bizler. 

    
   Bu kez biraz formatının dışına çıkmış, hem hüzünlendiren, hem içimi ısıtan kelimeler dökülmüş kaleminden. Yazıyı aynen alıyorum ve "iyi insanlar iyi ki varsınız" diyorum.  
   

                  Afgan yemegi yaptim! Ama bir sorun, niye yaptim...

                  


Ne alaka, nerden icab etti diyeceksiniz simdi. Valla normalde hic bir zaman yapmazdim sanirim, ama bir olay, daha dogrusu bir kisi vesile oldu iste. Cok ilginc ve duygusal bir olaydi benim icin. Hemen anlatayim hikayesini:

Ben bir cocuk hastanesinin psikiyatri bölümünde calisiyorum malumunuz.  Benim calistigim kat travmali cocuklar ve genclerin kati. Dolayisiyla cok üzücü, hatta bazen tüyler ürpertici vakalarimiz oluyor sikca. Anlatmaya kalksam bu blogu sirf bu hikayelerle doldurabilirim ama genelde ic acici seyler olmayacagi icin istemiyorum, fakat bunu anlatmadan gecemeyecegim.

Bundan birkac hafta öncesine kadar genc bir hastamiz vardi, 17 yasinda (taburcu oldu). Hikayesi okadar buruk, okadar icler acisi ki...
Iki sene evvel gelmis Almanya'ya. Afganistan'da, Talibanlar tarafindan kendinden bir yas büyük abisi bogazi kesilerek öldürülmüs, hem de onun gözleri önünde. Kötü sartlar yüzünden ülkeden kacmasi saglanmis, önce Iran'a, sonra Türkiye'ye, oradan da Almanya'ya getirilmis, iltica olarak.
Anne ve babasiyla baglantisi yokmus o günden beri, nerede olduklarini, hatta hayatta olup olmadiklarini bile bilmiyor. Arastirma yapmasi cok zor, zira burada oldugu ögrenilmemesi lazim, hayati tehlikede.
Yani burada hic kimsesi yok. Piskolojisi okadar kötü ki anlatamam. Ilaclara, uyku haplarina ragmen geceleri dogru dürüst uyuyamiyor, sürekli kabuslar görüyor, sicrayarak uyaniyor, basi agriyor, dogru düzgün yemek yemiyor, vs...

Uyuyamadigi zamanlarda cok sohbet ettim kendisiyle. Almancasi cok iyi olmasa da, az cok anlasabildik ve bana öyle seyler anlatti ki, düsündükce hala tüylerim diken diken oluyor.
Günlerce aklimdan cikmadi cocugun durumu, okadar üzüldüm ki... Dedim, ne anne var ne baba, ne aile, ne arkadaslar... hic kimsesi yok, kendi dilini konusamiyor, kendi yemeklerini yiyemiyor...
Kendi  dilinde kitaplar nerden bulabilirim diye arastirma yapmistim ona almak icin ama maalesef okuma yazmasi olmadigini ögrendim. Sartlardan dolayi hic okula gidememis.
Sonra dedim, bu cocugu bir sekilde mutlu etmek lazim..ufacik bir güzellik de olsa. Kendi yemeklerini özledigini düsündüm. Buralarda türk dönercileri gibi her kösede bir afgan restorani da bulunmuyor ki? 

Kendisine sordum bir gün, cok sevdigin bir yemek var mi, hangisi, sana yapmak istiyorum diye.
"Palav" dedi. Bizim pilavimiz gibi birseydir dedim icimden ve hemen google'den bakip birkac resim buldum, ona gösterdim. "Böyle birsey mi? Hangisi, hadi göster bana " dedim.
Hemen gözlerini bir resme dikti ve parmagiyla onu gösterdi ve "bu, iste bu!" dedi. O anki gözlerindeki pariltiyi, yüzündeki tebessümü hic unutamiyorum...

Tamam dedim, ben arastiracagim, ögrenecegim ve sana bu yemegi yapacagim diye söz verdim. Sevindi yavrucak....

Bircok sayfalardan yemegin tarifini okudum, inceledim, resimlere baktim. "Kabuli palau"mis ismi ve Afganistan'in en sevilen geleneksel yemeklerinden biriymis. Youtube'den videolarini izledim, en cok su  video isime yaradi sanki ve ona göre yaptim.
Tüm malzemeler bildigimiz , bulabilecegim malzemelerdi ama sadece bir baharat vardi ki, "Garam Masala" adinda, onu bulana kadar göbegim catladi günlerce.

Neyse...sonuc, resimlerde de gördügünüz gibi yapildi, pisirildi, hazirlandi. Benim tatilim vardi, hazirladim evde ve götürdüm isyerine, ona teslim etmek icin.
Yemegi gördü, yüzünde bir mutluluk belirdi ve birden "ben hemen geliyorum " deyip kayboldu ortadan.  Ne oluyor, nereye gitti bu cocuk derken, elinde cep telefonuyla döndü ve resmini cekti önce, hey Allahim...:)
Sonra hemen bir porsiyon tabaga koyup yemeye basladi.... o anki yüzündeki ifadeyi görmenizi isterdim... o resim kafama kazindi benim ve sanirim ömrüm boyunca hep hatirlayacagim. Cok lezzetli oldugunu, cok güzel yaptigimi söyledi, defalarca tesekkür etti. Yemegin kalanini (cok yapmistim) buzdolabina koyduk ve daha 2 gün yetecekti ona.
Ayrilirken kucaklastik, vedalastik, cünkü benim birkac hafta tatilim vardi ve ben ise baslayana kadar o taburcu olacakti. Tekrar tekrar tesekkür etti.

Arabada eve gelene kadar agladim...

Bir insani mutlu etmek ve mutlu olmak bukadar basitti iste, bukadar kolaydi...

Yillar gecse de, hic unutamayacagim olaylardan biri olarak kalacak zihnimde bu hikaye.
Allah onun ve onun durumunda olan tüm cocuklarin, tüm insanlarin yardimcisi olsun insallah...

...ve sükredelim arkadaslar....sadece sükredelim....












NOT: Postun bana ait ilk bölümündeki satırların arasındaki anlamsız uzunluk için özür diliyorum. Alt bölüm "kopyala+yapıştır" olunca, ilk bölüme yazdığım yazıları bir türlü kendi düzenime uyduramadım. Çok daha saçma şeyler de oldu, yapa boza inanılmaz vakit kaybettim. En sonunda bu şekilde bırakmaya karar verdim. Hiç sevmem böyle şeyleri ama bu seferlik mecburum:(