13 Aralık 2015 Pazar

CASUSLAR KÖPRÜSÜ

    Dün akşam enfes bir film izledik. Steven Spielberg'in yönettiği, Coen Kardeşler'in senaryosunu yazdığı ve başrolünde Tom Hanks'in olduğu Casuslar Köprüsü...
Haftanın son gününe uygun bir etkinlik olarak bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Tabii gerçeğe dayalı dönem filmlerinden hoşlanıyorsanız. 

    Casuslar Köprüsü Amerika, Rusya ve Doğu Berlin arasında 1950'lerin sonunda yaşanan gerçek bir hikayeye dayanıyor. Soğuk savaşın son hızla devam ettiği, Rusya ve Amerika'da karşılıklı casusların kol gezdiği bir döneme tanık oluyoruz. Amerika'da yakalanan Rus ajanı Rudolph Abel'i göstermelik olarak yargılamak isteyen güçler bu iş için başarılı bir avukat olan James Donovan'ı görevlendiriyorlar. Donovan aslında sigorta avukatı. Zaten amaç da Abel'ın cezasını hafifletmek değil. Gel gör ki James Donovan çetin ceviz çıkıyor. Tamamen anayasaya uygun davranma taraftarı. Dava sürerken Rus'a karşı bir yakınlık da hissetmeye başlıyor. Orta yaşlı Rus ajanı ilgi çekmeyecek bir karakter değil aslında. Şartların o durumlara sürüklediği enteresan biri. Bir ressam... Donovan, aslında idam edilmesi istenen Abel'ı 30 yıl hapse mahkum ettiriyor. Mahkemenin yargıcıyla özel bir konuşma yapıyor ve "Bizim bir ajanımızı onlar da yakalayacaktır. Abel'ı öldürmeyelim, vakti gelince takas için kullanırız, ben sigorta avukatıyım, bu risk alınmalı" diyerek etkiliyor. Halk idam gerçekleşmediği için müthiş öfkeli. Gerçekten de bir süre sonra genç bir Amerikan pilotu Sovyetler Birliği topraklarına düşüyor, esir oluyor. Ruslar pilotu 10 yıl hapse mahkum ediyorlar fakat aynı zamanda Amerika ile temasa geçerek casusları karşılıklı olarak Doğu Berlin'de değiştirmeyi teklif ediyorlar. Donovan Berlin'e gönderiliyor. İşte tam bu noktada Berlin duvarının örülme nedenlerine ve hatta fiziki olarak örülmesine tanık oluyoruz. Bu olaylar yaşanırken Berlin'de ekonomi okuyan bir Amerikalı genç, Alman sevgilisini Doğu Berlin'e geçirmek isterken yakalanıp hapsediliyor. Gencin durumunu öğrenen Donovan, Rus Abel karşılığında hem pilotu hem öğrenciyi almak için çabalıyor. Amerikan hükümeti öğrenciyi gözden çıkarmış, ülke hakkında bilgileri Ruslar'a verir korkusuyla pilotun kurtarılmasına odaklanmış durumda ancak Donovan isteğinde kararlı. Artık bundan sonrasını anlatmayayım:) Acaba her iki Amerikan vatandaşını da kurtarabildi mi? Kurtarıp da "Hain" konumundan "Kahraman" konumuna yükseldi mi? Abel'ın sonu ne oldu? Karakterler gerçek, yaşananlar gerçek. (James Donovan, daha sonra Küba-Amerika arasında yaşanan Domuzlar Körfezi çıkarmasında da arabulucu olarak görev yapıp Fidel Castro'yla görüşmüş). Bir dakika bile ilginin düşmediği enfes bir film Casuslar Köprüsü. Ha bu arada filmin ismi Berlin ile Postdam arasındaki ulaşımı sağlayan Glienicke köprüsünden geliyor.Takasın burada gerçekleşmesi isteniyor. Spielberg yine dönem filminin gereği neyse yapmış. Dekor, kostümler, görüntüler oldukça etkileyici. Ufak ufak esprilerle bezenmiş tarih kokan diyaloglar da etkileyici. Tom Hanks zaten bir numara. Ailecek bayılıyoruz kendisine. 
    Ben şunu anladım bu filmden: Amerika ve Rusya birbirlerine casus yollayıp durmuşlar, onları yakalamak için uğraşmışlar, sonra casuslarını geri almak için uğraşmışlar, geri aldıklarının -hatta alamadıklarının da- konuşup konuşmadığının şüphesiyle yaşamışlar, casusçuluk oynayıp durmuşlar yani. İnanılmaz şekilde Berlin'i ikiye bölmeyi de başarmışlar. E ne olmuş sonunda? Soğuk Savaş bitmiş, Berlin duvarı yıkılmış. Ama politikacılar hala saçmalamaya devam ediyorlar o ayrı. Dönem dönem farklı ülkelerde farklı insanlar farklı şekillerde onların yüzünden acı çekmeye devam ediyorlar.









12 Aralık 2015 Cumartesi

İKİ FİNCANLA ANILARA YOLCULUK...

 
Kendime yeni yıl hediyesi bu güzel kahve fincanlarını aldım.
Fotoğrafta belli olmuyor ama beyaz fincanda gemici düğümü var.
   Karaca ve UNICEF işbirliğinde satışa çıkan fincanların tasarımları ünlü isimlere ait. Elde edilecek gelir "Eğitimde Fırsat Eşitliği" adı altında okul öncesi eğitim için kullanılıyor. Hem hoş bir hatıra, hem faydalı bir hediye yani. Ajda Pekkan, Nilüfer, Rahmi Koç, Kerem Görsev, Ayşe Kulin, Müjdat Gezen, Latif demirci gibi isimlerin kendi tarzlarında tasarımlarını görmek hoştu. Ben çocukluktan gelen Koç Ailesi hayranlığım nedeniyle Rahmi Koç'un tasarımı olan takımı seçtim:) Şöyle ki çocukken bir ara Migros Sitesi'nde yaşamıştık. Migros çalışanlarının kooperatif evleriydi. Yani taksitle ödeyip yaptırdıkları, satın aldıkları evler. 4 ayrı bloktan oluşuyordu. Çoğunluk Migros çalışanıydı. Bizim gibi az sayıda farklı komşular da vardı. Avcılar'da, merkezin az bir şey dışındaydı. Avcılar o zaman yeşillikler içinde, neredeyse köy görünümlü bir semtti. Halkı çoğunluk muhacirdi. Hayatımın en güzel dönemlerinden birini yaşadım Migros Sitesi'nde. Daha önce Fındıkzade'de oturuyorduk ve annem araba vs. korkusundan sokakta oynamamıza izin vermezdi. Kapalı ortamda büyüdük, okul hayatımda da çok fazla sessiz sakindim. Ne zaman ki (10 yaşımda) Avcılar'a taşındık ben kabak çiçeği gibi açıldım. Sitenin çocuklarıyla sabahtan akşama kadar çimenlerde yuvarlanırdık, ne kadar sokak oyunu varsa oynadık. Okulda da başarım arttı. O sessiz Sezer 5.sınıf veda gecesinde okulun bahçesine kurulan sahneye çıkıp kalabalık önünde hiç çekinmeden "Bir İlkbahar Sabahı" şarkısını söyledi:) Çok güzel günlerdi. Hatta laf aramızda ilk aşkımı orada yaşadım. 5.sınıftayız, uzaktan uzağa... Nasıl utanırdık:) 4 apartmanlık site bir aile gibiydi. Evden eve gezerdik. Birisi bir şey yaptırınca herkes arka arkaya aynı şeyi taklit ederdi. Birisi pencerelere panjur yaptırdı mesela, herkes pıtır pıtır panjur yaptırmaya başlardı:) Ya da koltuk takımını değiştirdi, herkes değiştirirdi:) Renkli televizyonla ilk kez orada tanıştık. İlk renkli televizyonları alanlar hala almamış olanların çocuklarını çağırırdı onlar da seyretsinler diye. 1987 yılındaki o malum kışı da orada yaşadık. Trakya'ya yakın bir bölgede, üstelik şehir merkezinden uzakta olduğumuz için bizi daha fazla etkilemişti. Kaloriferle ısınıyorduk ama o günlerde kalorifer yanmadığı gibi, su boruları donduğu için su bile akmamıştı. Babam birkaç gün iş yerinden gelememişti, teyzemlerle bir evde yaşamıştık o günlerde. Sitenin çocuklarını toplayıp gazete çıkardığımı hatırlıyorum, yeni yıl gelirken piyango düzenlerdim, çocukları kapı kapı dolaştırıp bilet sattırırdım:) En az benimle aynı yaşlarda olanlar hatırlayacaktır, Migros'un gezici satış kamyonları vardı. Merkeze uzak olmamız ve site sakinlerinin Migros çalışanları olması nedeniyle çok sık gelirdi bizim oraya. Ne mutlu olurdum o taşıtları görünce. Değişik gelirdi. Dalardık içine çikolata, şeker ne istersek satın alırdık. 
    Yıllar önce Migros sitesinde başlayan Koç Ailesi hayranlığım Fenerbahçe yöneticisi Ali Koç'la zirve yaptı:) 10 Kasım'larda yaptıkları paylaşımlara da, Rahmi Koç Müzeleri'ne de bayılırım. Gezi olayları sırasındaki tutumları da hafızama kazınmıştır. 
Bir de Vehbi Koç vardı tabii. Biz çocukken her şey daha farklıydı. Sakıp Sabancı ve Vehbi Koç iki önemli karakterdi. Zengin ama sevimliydiler:) Ailelerimizden biri gibiydiler. Sadece bana böyle geliyor olamaz değil mi?:) Öyle hatırlıyorum. 

    İşte böyle... 2 fincan neler neler getirdi aklıma. Ben belli bir gönül yakınlığıyla seçtim fincanları ama zaten en güzel tasarıma sahip olanlardan biriydi Rahmi Bey'inki. En çok onun ve Kerem Görsev'in fincanları tercih ediliyormuş. O takım da piyano tuşları şeklinde desenleriyle çok hoştu. Yeni yıl hediyesi düşünenlere benden bir öneri olsun.
Fincanın içinde de vapur deseni var. Rahmi Koç Müzesi'ndeki Liman vapuru sanıyorum.











9 Aralık 2015 Çarşamba

MATBAACILIK OYUNCAĞI...

   
    Enfes bir çocuk kitabı tanıtmak istiyorum. 

    Can Çocuk tarafından basılan Matbaacılık Oyuncağı... Yazarı Yiğit Bener... Kendisi, yine yazar olan Erhan Bener'in oğlu. Ayrıca Yiğit Bey'in amcası Vüs'at O.Bener, dayısı ise ressam, gazeteci ve yazar olan Fikret Otyam. Edebiyat, sanat, politika konularının eksik olmadığı bir ortamda büyümüş. İşte bu kitapta o yıllardan anılarını aktarıyor küçük okurlara. Yazar bir babaya sahip olmanın zorluklarından bahsederek başlıyor sözlerine. Amcasından ve dayısından söz etmeyi de unutmuyor. Daha sonra kendisinin ilk yazarlık deneyimlerini aktarıyor. Şöyle ki: Fransa'da yaşadıkları yıllarda babası bir matbaacılık oyuncağı alıyor kendisine. Şimdiki çocukların bilemeyeceği eski tip bir matbaa makinesinin minyatürü bu. Harfleri tek tek elleriyle yerleştiriyor, mürekkebi ekliyor ve önce kendi çıkardığı gazetesini bastırıyor, sonra da küçük bir öykü yazıyor. Çok küçük yaşlarda yaşadığı gazetecilik macerası sırasında yaşadığı deneyimleri okumak pek keyifli. İlk makalesi, anne ve babasının işleri nedeniyle onunla ilgilenmedikleri zamanlarda nasıl sıkıldığı üzerine oluyor. Bir de evden haberler veriyor. Annesinin bir önceki gece yemeği nasıl yaktığı gibi. Hepsini yazıyor, oyuncağında bastırıyor. Büyük bir hevesle anne ve babasına gösteriyor. Babası pek memnun kalmıyor yazdıklarından. Şöyle diyor gazeteci oğluna: "Bugün bütün bunları, yani hem annenin anlattığı yaramazlıkları yapmayı hem de gazeteni çıkarmayı başarabildiğine göre, o kadar sıkılmamışsın demektir":) Ve alıyorlar karşılarına neden çalışmak zorunda olduklarından bahsediyorlar uzun uzun. İşte bu noktada tam da gündeme cuk oturan enfes bir saptama yapıyor Yiğit Bener. Çocuklara ağır gelmeyecek bir yazı diliyle tabii: 

    "Gerçekleri dile getirmenin ne kadar riskli bir iş olduğunu sanırım o gün öğrendim. 'İfade özgürlüğü' denen kavram gerçekten çok önemliymiş. Dürüst gazetecilerin işi zormuş. Ya kaleme aldıkları gerçekleri büyükleri, patronları ya da hükümet beğenmezse?"

    İşte bu cümlelerin altını çizdim. Naif, eğlenceli ama tamamen gerçeklere dayalı sözler. Bir oyuncağın öğrettiklerine bak sen! 
    Ben bu kitaba bayıldım. Yiğit Bener babasının çok yazdığını ama çocuklara yönelik bir eser yazmadığı için hep üzüntü duyduğundan yakınıyor ve ekliyor: "Kızımın beni okuyabilmesi için büyümesini beklemek istemedim". Beklemek istemediği için böylesi kaliteli ve eğlenceli bir çocuk kitabı çıkmış ortaya. Yine benim gibi yetişkin birinden duyup satın almıştım bu kitabı. Her yaşa hitap ediyor demek ki. Belki siz de çocuğunuz, yeğeniniz için almak isterseniz. Bence o okumadan önce siz okuyun:) Mesela ben şimdi yeğenim Nisan'a vereceğim bu kitabı. 5.sınıfa gidiyor ve tam da onun yaş grubuna uygun. 





6 Aralık 2015 Pazar

6 ARALIK 1933... DOĞMUŞUM... İYİ HALT ETMİŞİM.

                            6 Aralık 1933
                           Doğmuşum... İyi halt etmişim
                           39 İlk Okul:
                           Siyah önlük beyaz yaka.
                           Topluma ilk fiyaka.
                           44 Orta Mektep:
                           Soluk beniz kısa saç.
                           Umutlardan kıskaç
                           47 Lise:
                           Pembe hayaller, yeşil filizler.
                           Yorulmayan yorgun dizler.
                           Akademi 1950:
                           Renk deryasında renksiz yelkenli.
                           1955 Sahne:
                           Çile, para, para, çile.
                           Ne dilersen dile.
                           62 en büyük aşkım;
                           62 en deli gönlüm...
                           62 en... neyse...
                           Bindokuzyüz bilmem kaç;
                           Veda kara dünyaya.
                           Son tarihi bir bilseydim,
                           İşportacı olurdum
                           Hayatın anası tablamda.
                                                              Zeki Müren


Görsel:İşte Benim Zeki Müren Sergi Katalogu

    İnsanlar gelir... İnsanlar gider... Kimi sessiz sedasız geçip giderken dünya sahnesinden; kimi hafızamızda, kalbimizde, yaşamımızda izler bırakır bilerek ya da bilmeyerek. İz bırakanları ru be ru tanıyor olman gerekmez. Cesur bir lideri, fırçası kuvvetli bir ressamı, sesi ruhuna işleyen bir şarkıcıyı, şiirlerini mırıldanmaktan keyif aldığın bir şairi, dürüst bir gazeteciyi hiç görmesen bile ailenden biri gibi benimsersin. Bugün doğum yıl dönümü olan Zeki Müren de bu insanlardan biridir. Benim yaş grubumdan olan kimseler ve onların anne babaları için evimizden biri gibidir 
Zeki Müren. Tüm aileyi televizyon ekranının karşısına toplayandır, sesine aşık olduğundur, taş plaklardan dinlenendir, hüzünlü anlarına eşlik edendir, samimiyetiyle neşelendirendir, ışıltılı kostümleriyle hayran bırakandır. Farklı tarzına rağmen her kesimden insanın saygısını ve sevgisini kazanması sanıyorum birçok ileri geçinen ülkede bile rastlanmayacak bir durum. 
    82 yıl önce bugün Bursa'nın Tophane mahallesinde, ahşap bir evde doğar 
Zeki Müren. (Baba tarafından Bursalı olduğum için bizde "Hemşehrim" diye anılması bu yüzdendir). Orta halli bir aileye mensup olan Müren'in babası kereste işiyle uğraşır. Annesi Hayriye Hanım -kendi deyimiyle- Fahriye Abla şiirinin kahramanının tıpatıp aynıdır. Babasının ilgisizliğinden şikayetçidir, annesiyle her zaman daha yakın olmuştur. Daha çok küçükken siyah defter kapaklarından plaklar kesip, üzerine renkli elişi kağıtlarından göbekler hazırlayarak üzerlerine kendi ismini yazan Zeki, gelecekteki hayatının sinyalini vermektedir. Şöyle söyler o günlere dair: "Karşı evdeki marangozun kızı kızamık çıkarıyordu, oğlu kim bilir hangi arsada topaç çeviriyordu. Ben de saksılara, fasulye sırıklarına, ısırganlara konser verirdim. Evet kiremitler vardı, duvardaki köfeke taşları, yerdeki çimenler vardı ya, onlar dinlesinlerdi beni". 
Diğer çocuklara karışmamasının bir nedeni de ilkokula başladığı yıl takmaya başladığı yuvarlak gözlükleridir. Düşüp camlarını kırarsa gözüne batar korkusuyla her türlü sokak oyunu yasaklanmıştır. O zaten evde bez bebekleriyle, annesiyle, şarkılarıyla mutludur. 
    Güzel sesiyle, farklı tarzıyla çok ama çok özel bir sanatçı olan, bir dönem Türkiye'de herkesin kalbine dokunan Zeki Müren işte böyle adım atmış dünyaya. Doğum gününde, çocukluğundan anekdotlar hatırlayarak anmak istedim hemşehrimi. Aslında konuşacak, anlatacak, okuyacak, dinleyecek, hissedecek ne çok şey vardır onunla ilgili. İyi ki doğmuş! Doğması gerekiyormuş ki etkileyici sesiyle içimizi titretsin, 
işte böyle yıllar sonra çocukluğuna dönüp hatıralara dalan bana ve akranlarıma hoş duygular hissettirsin. Ne dersiniz? Bu zorlu dünya, böylesi güzel insanların varlığıyla güzelleşiyor mu ancak?



Kaynak: İşte Benim Zeki Müren Sergi Katalogu, Yapı Kredi Yayınları, 2014
              (Geçen sene düzenlenen harika bir sergiydi. Katalogu da enfes. Görünce kaçırmamıştım. Zeki Müren hayranıysanız ve elinizde yoksa edinmenizi tavsiye ederim. Sadece onun hayatına değil, bir döneme de ışık tutuyor.)


3 Aralık 2015 Perşembe

YENİ YIL HEDİYESİ! YENİ YIL ÇEKİLİŞİ!

    Blog sahibi birçok arkadaşım zaman zaman çekilişler düzenliyorlar. Kitaptan makyaj malzemesine kadar çeşitli hediyeler ulaştırıyorlar takipçilerine. Bu çekilişlerin kimi verilen ürünün reklamına yönelik olsa da blogun yıl dönümü gibi özel günlerde kalpten gelen hediyeler de var. Okuma ve kitap temalı blogların bazıları ise ara ara kitap hediye ediyorlar ki bence hoş bir etkinlik bu. 
    Ben de bir hediye vermek istiyorum:) Bu kararı alınca yıl dönümü hediyesi olur düşüncesiyle, "Dur bakayım blogu ne zaman açmışım?" dedim kendi kendime. 
Tarih net olarak aklımda değil zira. 2009'da ilk yazıyı yazdığımı biliyorum sadece. Neyse, arşive baktım. 2009 yılının ağustos ayında Açılış başlıklı yazıyla ve gayet masumane duygularla giriş yapmışım blog alemine:) Yani ağustos ayını bekleyemeyeceğim bu durumda. O zaman yeni yıl hediyesi olsun bu. Tamamen gönlümden gelen, el emeği göz nuru bir hediye hazırladım. Küçük kanaviçe bir kedicik... İşte bu...
    Bir süredir kanaviçe desenler işlemekten alıkoyamıyorum kendimi. Bir başka deyişle etamin, bir başka deyişle çarpı işi, bir başka deyişle cross stitch... O kadar cici şeyler yaptım ki. İlerleyen günlerde paylaşırım. (Instagram hesabımda ara ara paylaşıyorum). Çocukluğumdan beri hobilerim olmuştur. Elim boş durmaz. Bu ara kanaviçeye takmış durumdayım. Tavsiye ederim. İnanılmaz zevkli ve stres karşıtı bir uğraş. 

    Şimdi gelelim çekilişimize. Kediciklerin seveni çoktur dedim ve bu figürü seçtim. Duvara asabilirsiniz, fotoğraftaki gibi de kullanabilirsiniz. Umarım beğenilir. Bu panoya sahip olmak isterseniz takipçim olmanız ve bu yazının altına yorum bırakmanız yeterli. Eğer isterseniz, daha fazla kişiye duyurabilmem için kendi blogunuzda bu çekilişten bahsedebilirsiniz. Fakat şart değil tabii. Dediğim gibi, takipçim olup yorum bırakanlar arasından çekiliş yapacağım. Benden bir arkadaşıma yeni yıl hediyesi gitmiş olacak böylece. Son katılım tarihini 15 Aralık 2015 olarak belirleyelim ki bir aksilik olmazsa yeni yıla kadar yerine ulaşsın. 
    Bakalım... Kalkıştık bir işe:) Umarım güzelce hallederim. Şimdiden teşekkür ediyorum ve bol şans diliyorum.





1 Aralık 2015 Salı

HAYATIMDAKİ İNSANLAR...

   
    Düşündüm de... Hayatıma giren insanlar hakkında ilk izlenimlerim neyse, ilerleyen zamanlarda da pek fazla değişmemiş. Sevdiğimi hep severim, sevmediğimi sevmem. Fikrim değişmez. Ama bu bilinçli yaptığım bir şey değil. Bilerek kesin kurallar koymuyorum kendime. Son zamanlarda gözlemlediğim birkaç davranış şekli düşündürdü bunu bana. Mesela bakıyorum bazı tanıdıklarım,  hakkında bin türlü şey söyledikleri ve görüşmemeyi tercih ettikleri birini bir süre sonra çok sever oluyorlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez oluyor. Bir zamanlar o kişi hakkında ulu orta söyledikleri şeyleri unutuveriyorlar. Bende biraz doğruculuk vardır. Böyle zamanlarda tamamen hayret duygusuyla 
"Eee, ama hani sen böyle böyle demiştin onun hakkında, hani şöyle bir şey geçmişti aranızda" deyiveriyorum. Karşımdaki memnun olmuyor tabii bu durumdan. Barış güzeldir, anlaşın, kaynaşın, beni ilgilendirmez de keşke daha önce o kadar ağır konuşmasaydın. Bazen de insanlar tutturuyorlar bir dönem hep aynı kişilerle 7/24 bir arada oluyorlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Bir süre sonra bakıyorsun o grup dağılıvermiş, başka bir grup oluşuvermiş ve yeni insanlarla kanka moduna geçilmiş. Bunu da anlamıyorum. Ben bir arkadaşımla güzel vakit geçiriyorsam, yakınsam o aynı şekilde gider. Hep öyle oldu şimdiye kadar. Hepimizin hayatında ufak vazgeçişler, geri çekilişler, yeni başlangıçlar olur. Benim bahsettiğim abartılı dönüşler... Sonradan unutulan sözler, unutulan iyilikler, yok sayılan keyifli anlar ya da tam tersi birden bire peydahlanan aşırı yakınlık duygusu hiç bana göre değil. Çok şükür hayatımdaki herkes hemen hemen tanıştığım andan itibaren kalbimdeki yerini aynen koruyor. "Ay çok iyi insan!" dediğim birini daha sonra "Kötü" kategorisine koymadım hiç. Ya da kötü kalpli bulduğum biri tabii ki meleğe dönüşmedi. "Hemen hemen tanıştığım andan itibaren" dememin sebebi de önce bir müddet gözlem yapmamdan kaynaklanıyor. 
Tek görüşmede "Çok iyi" ya da "Çok gıcık" diye yaftalamıyorum kimseyi. Tekrar görüşeceğim birisi ise zaten yavaş yavaş oturuyor her şey. Olmayacaksa da olmuyor. Bir öyle bir böyle olamıyorum yani ve ne yalan söyleyeyim en beğendim özelliklerimden biridir bu. Dostluklarım da böylece sağlam ve güvene dayalı çok şükür. 
    Arkadaşlar, bir süredir Satürn Yay burcunda. Benim burcum da Yay. Satürn, evrenin öğretmeniymiş. Şu an Yay burcunda olduğu için bu burcun insanlarını türlü düşüncelere sevk edecekmiş, önüne engeller çıkarıp hayat dersi verecekmiş. Bu dönemde düşünüp düşünüp hayatımızdan çıkaracağımız kişiler olacakmış. Kendimizi dinleyip, çevremizi yorumlayacakmışız bir güzel. Satürn kimin burcundaysa, yolculuğunu tamamlayana kadar o kişilerin hayatında dönüm noktaları oluşuyormuş. Bu dönemi iyi atlatmak önemliymiş. Yaklaşık 2-2,5 yıl daha Yay burcunda kalacak. Astroloji delisi olmasam da Satürn etkilerini hissediyorum. Belki yaşımla alakalıdır gerçi. Bilmiyorum:) Yani demem o ki bir süre beni idare edeceksiniz:) Yazımdan da belli olduğu gibi feci bir sorgulama dönemindeyim. Çocukluğumdan beri hep böyleydim aslında ama bunun daha da artmış olmasının sebebi ya 40'ı aşmış olmam, ya da gerçekten Satürn:))) Seni seviyorum Satürn. Lütfen beni yorma! Oğlum da Yay burcu. Lütfen onu da yorma!:)))









24 Kasım 2015 Salı

O AVM SENİN BU AVM BENİM GEZMİŞİM

    AVM'leri sevmiyorum diyorum ama uzak da duramıyorum. Bir kere sinemalar artık AVM'lerin içinde. E ben de çok sık sinemaya gidiyorum. Durduk yere gezmem bu mekanları ama alışveriş ihtiyacı doğunca uğruyoruz. Gezerken acıkıyoruz, bir şeyler yemeden dönmüyoruz. Bir bakıyoruz saatler geçmiş. Benimkisi tamamen yönlendirilme durumu. Yoksa AVM kalabalığı başımı ağrıtıyor. Nasıl bir elektrik yüklemesi yaşıyorsak artık, nereye dokunsam cız cız çarpılıyorum. Tüm bu sebeplerden dolayı sinema ve alışveriş için mümkün olan en sakin zamanları seçmeye çalışıyorum. Pazar günlerini tercih etmiyorum mesela.
    Fakat fark ettim ki bu aralar o AVM senin bu AVM benim bir güzel gezmişim. Müşteri çekmek için her yolu deniyorlar arkadaş! Nasıl gitmezsin? Sergiler düzenliyorlar, farklı temalarda festivaller gerçekleştiriyorlar, tiyatro salonları, gösteri merkezleri açıyorlar. Her şey kapitalist düzene uygun işliyor. 
    Kendi rekorumu kırarak 10 gün içinde 4 ayrı AVM'de bulunmuşum. Bari neler yaptığımı, neler gördüğümü anlatayım da renk olsun:)

    Efendim yaklaşık 10 gün önce Marmara Park'a uğradık. Bu AVM olmasaydı Beylikdüzü sakinleri nereye gideceklerdi hiç bilmiyorum. Her daim kalabalık. Sinemasında biletler bedava dağıtılıyor zannedersin. Biz o gün evcil hayvan mağazasına gitmiştik. 2 yazı önce bahsettiğim hamsterımızı alıp döndük. O sıralarda Marmara Park'ta "Yüzyılın En Şık Lideri" sergisi vardı. Atatürk'ün takım elbiselerini, frak ve smokinlerini diken Levon Kordonciyan'ın aynı ismi taşıyan ve aynı mesleği yürüten torunu, Atatürk'ün fotoğraflarından aşina olduğumuz giysileri aynen dikerek bir koleksiyon oluşturmuş. AVM'de bu giysiler ve dedesinin zamanında kullanılan terzilik malzemeleri sergileniyordu. Çok hoşuma gitti. Atatürk'ün fotoğraflarıyla, o fotoğraflardaki giysiler yan yanaydı. Duygulanmamak elde değildi. Farklı yerlerde de sergileneceğini düşünüyorum, denk gelirseniz kaçırmayın derim. 





    
    2 gün sonra eşimle birlikte yine bu civarda daha küçük bir AVM olan Perlavista'ya Cem yılmaz'ın yeni filmini seyretmek için gittik. Buradaki sinema daha sakin oluyor. Cem Yılmaz'ın filmini beğendim mi peki? Beğendim diyeceğim. Ben Cem Yılmaz'ın filmlerine kötü eleştiri yapamıyorum. Zeki bir adam. Zeki insanları seviyorum. Filmleri birbirine benzemiyor, farklı konularda yazıyor. Seyirci ondan illaki komedi filmi bekliyor ama mesela ben en çok onun Hokkabaz filmini severim. Belli ki artık farklı teknikleri de deniyor Cem Yılmaz. Bulgaristan'da çektiği bu filmde -spoiler olmasın diye fazla bahsedemeyeceğim- birtakım kanlı efektler vardı mesela. Ha bu arada filmin adı 
"Ali Baba ve Yedi Cüceler" diye küçük çocuklarla gitmenizi tavsiye etmem. Zaten +13 yaş sınırı var ama buna uyulmadığını biliyoruz. Hafta sonunda gittiğimiz sinemada 8-9 yaşlarında bir kız, babasına ısrar ediyordu bu filme girmek için. Sırf isminden dolayı. Babası da "İzin verirlerse gireriz" dedi. Çocuklar bir şey anlamazlar söyleyeyim. 

    Sıra geldi Aqua Florya'ya:) Bu AVM'ye de geçtiğimiz cumartesi günü 
The Dressmaker- Düşlerin Terzisi'ni seyretmek için gittik. Vizyona gireli 1-2 hafta oldu, zaten her sinemada gösterilmiyordu, şimdi sadece 3 sinemada gösterilir olmuş. Bize en yakını Aqua Florya'daydı. Buradaki sinemayı arada tercih ediyoruz çünkü iyi filmler oluyor. Düşlerin Terzisi de Kate Winslet'ın baş rolde olduğu iyi bir film. Romandan uyarlama. Okumadığım için karşılaştırma yapamayacağım ama filmi beğendik. Seneler sonra doğduğu yere dönen Tilly Dunnage'ın hikayesi üzerinden kasaba insanının yozluğunu anlatan güzel bir film. Yer yer absürd sahnelerle süslü olmasından dolayı ilginç de... Filmden çıkınca yaptıklarımız ise kaçınılmaz yemek molası ve ardından Zamane Kahvesi'nde kalorilere kalori ekleme seansı. Bakınız burası bir AVM. 
Fakat sanki açık havada bir kahve izlenimi yaratılmamış mı? Gayet başarılı. 
Müşteri çekme gayreti dediğim biraz da bu işte. 
Zamane Kahvesi
    
    Dördüncü alışveriş merkezimiz Zorlu Center. Hem de pazar günü... Allah'ım o nasıl bir kalabalıktı öyle! Pazar günlerini tercih etmiyorum dedim ama buluştuğum iki arkadaşım ancak o gün müsaitlerdi. Ürgüp'te yaşayan arkadaşım İstanbul'a geldiğinde biz birkaç arkadaş muhakkak buluşuyoruz. Bu arkadaşlarım benim daha önce de bahsettiğim ilkokul gurubum. O gün sadece 3 kişi buluşabildik. Zorlu'da buluşmamızın sebebi Işık Festivali'ydi. O yüzden öğleden sonra bir araya geldik. Önce Cantinery'de bir şeyler içip sohbet ettik, ardından festival eserlerine göz atalım dedik. Etkinlikler 18.00'de başlıyormuş. Vakit yaklaşmıştı ancak kapalı bölümlerde sergilenen eserlerin önünde öyle bir kuyruk vardı ki vazgeçtik. Aslında mümkünse İstanbul'da pazar günleri dışarı çıkmayacaksın. Açık alan kapalı alan fark etmez her yer inanılmaz kalabalık oluyor. Amacımız ışık festivalinden sonra Eataly'de akşam yemeğiydi ama daha fazla duramadık ve şehir dışından gelen arkadaşımızın isteği üzerine Cihangir'e doğru yola koyulduk. Kendisi İstanbul'a hasret yaşadığı için geldiğinde genelde onun istediği yerleri tercih ediyoruz. Smyrna'da keyifli bir yemekten sonra dağıldık.
Metrobüsten Zorlu Center'e giden yol Işık Festivali kapsamında romantik bir havaya bürünmüş
   
   İşte böyle, her alışveriş merkezi ziyaretim için geçerli bir sebebim varmış:) Şaka bir yana hakikaten kaçış yok. Biliyorsunuz Zorlu Center, Trump Towers AVM gibi yerlerde performans merkezleri de açıldı. Yani tiyatro oyunları, büyük konserler düzenleniyor buralarda. Neredeyse içlerine kadar metro, metrobüs çalışıyor. Her yol AVM'ye çıkıyor! E bu durumda bize de ama öyle ama böyle tüketmek kalıyor. Daha bugün yine bir haber programda bahsi vardı. Bir ülkenin ekonomik olarak büyümesi için vatandaşların bol bol para harcamasına ihtiyaç var. Fakat diğer taraftan tükettikçe de dünyanın içine ediyoruz. Gel de çık işin içinden! 



Hamiş: İlgilenenler için Zorlu Center'daki Işık Festivali'nin 29 Kasım tarihine kadar süreceğini belirtmek isterim.