27 Haziran 2012 Çarşamba

MURAT BOZ KONSERİNDE...

    Pazartesi akşamı Kuruçeşme Arena'da Murat Boz'un konserindeydik. 8 yaşındaki yeğenim kendisinin hastasıdır. Onun isteğiyle gittik kız kıza. Anne, kız ve ben, yani teyze... Ne yaparsın? Biz bir zamanlar küçük kızlar olarak Erol Evgin hayranıydık, şimdi ki kızlar Murat Boz hayranı :) 

    Konser iyiydi, güzeldi. Çok eğlendim açıkçası. Şarkıların çoğunu bilmediğim için sözel olarak katılamasam da, dayanamayıp bol bol dans ettim:)
    
    Ama konu bu değil. Konu bizim insanımızın nerede nasıl davranacağını bilemiyor olması. Konserde arka sıramızda oturan grup beni inanılmaz rahatsız etti. Bir kaç geçkince kız, onların yanında sarmaş dolaş oturan bir çift ve tüm bu insanların arkasında yine onların arkadaşları olan birkaç erkekten oluşan bir gruptu bu. Tüm konser boyunca erkekler dalga geçtiler. Kızlar da onlara uymaya çalıştılar. Erkek arkadaşları "Muraaaat" diye bağırıp güya hayran kız taklidi yapınca bunlar kahkaha atıp durdular. Sarmaş dolaş olan çift ise pozisyonlarını bozmayıp sağı solu seyrettiler ve gördükleri çok komik gelmiş olacak ki devamlı güldüler. Ne alkış ne başka bir şey. Şöyle bir görüntüleri vardı. Kızlar aslında Murat Boz'un konserine gelmek istemişler fakat bu isteği tam olarak dillendirememişler. Çünkü onlar Murat Boz dinlemezler(!) Çünkü onlar opera festivaline biletleri olan, tüm günlerini klasik müzik dinleyerek geçiren kızlar imajı yaratmışlar. Bir tanesi Murat Boz'un konseri olduğunu laf arasında söyleyivermiş. "Hadi gidelim mi, gidelim" olmuşlar. Değişiklik olurmuş. Belki de aynı iş yerinden olan erkek arkadaşlarını da ikna etmişler. Erkekler gayet gönülsüz bir şekilde, kızlarla dalga geçe geçe kabul etmişler. Bir şekilde gelmişler oturmuşlar. Aslında kızların gönüllü geldikleri ve eğlenmek istedikleri o kadar belliydi ki. Ama üçü birbirini gazlaya gazlaya neredeyse tüm geceyi Murat Boz'u ve eğlenen seyircileri eleştirerek, saçma sapan espriler yaparak geçirdiler. İnanılmaz kastılar kendilerini. Kendilerini koyverseler, eğlenmelerine bakacak olsalar arka sıradaki erkek arkadaşlarının alayları rahat bırakmayacaktı onları.  Ben "Ya sabır!" diyerek tuttum kendimi. Ters ters bakmakla yetindim. O ara sustular. Duymamaya çalışarak kendi işime baktım. Kardeşim zaten dünyadan bihaberdir, benim gibi takıntılı değildir. "Aman boş ver!" dediği için, yeğenimin de keyfinin kaçmaması adına onlarla herhangi bir polemiğe girmekten kaçındım. 
    Ama ne oldu? En sonunda... Son şarkı söylenirken... Herkes ayakta dans ederken... Kızlar dayanamayıp tempo tutmaya başladılar. Erkekler de çenelerini kapattılar. Bütün gece kendini kastın da ne oldu? Sen buraya gelirken yerli bir pop şarkıcısının konserine geldiğini bilmiyor muydun? Madem dinlemeyeceksin niye para verdin? (Para verdiklerine eminim çünkü duydum.) Abuk subuk hareketlerinle çevrendekileri rahatsız edebileceğini düşünmüyor musun? 
    Bu tip insanlar nerede nasıl davranacaklarını bilemeyen, toplum içinde yaşadıklarını idrak edememiş insanlar. Bugün bir arkadaşın blogunda okudum. O da yazısının bir yerinde klasik müzik konserinde oflayıp puflayanlardan bahsetmiş. Al! Aynı şey! Ben senin oflamanı dinlemek zorunda mıyım? Nerede bulunduğunun farkında mısın? 
    Aslında farkındalar tabii ki. Ama terbiyesizler. Sadece kendilerini düşünüyorlar. Çevrelerindeki insanlar umurlarında değil. Görgü kurallarından bihaberler. Ve kıskançlar... Sahnedeki insan başarılı olmuş, birileri tarafından seviliyor ya, onunla dalga geçmek lazım o zaman. Acımasızca eleştirmek lazım. Ve kendilerini olduklarından farklı gösteriyorlar. Herkes entelektüel, herkesin her konuda fikri var, herkesin üzerinden kalite akıyor, herkes çok okuyor, herkes belgesel seyrediyor, tiyatrolar hep kapalı gişe, Recep İvedik değil de Nuri Bilge Ceylan'ın filmi "Bir Zamanlar Anadolu'da" kırdı gişe rekorlarını, herkesin çocuğu Fen Liselerine layık, hepsi doktor olacak,mühendis olacak zaten. 
    Biz ne ara bu kadar görgüsüz olduk acaba? Nerede nasıl davranacağımızı ne zaman unuttuk? 
    Tamam! Kabul ediyorum, ben de normal değilim. Çevremde olup bitene fazla takıyorum kafamı.  İkiyüzlülükten hiç hoşlanmıyorum. Herkesin kendini farklı gösterme çabasından, samimiyetsizlikten hoşlanmıyorum... Durmadan birilerini eleştirenlerden hoşlanmıyorum. Hani bir de gerekli eleştiriler yapılsa canım gam yemeyecek. Sadece insan davranışlarına, yaşayışlarına, parasına puluna odaklanmışız. Memlekette olup biteni eleştirmeye gelince tık yok. Ve bir de saygısızlıktan, görgüsüzlükten hoşlanmıyorum. Topluluk içinde yaşamanın getirdiği bazı kurallara uyulması gerektiğine inanıyorum. Çok şey mi istiyorum?
   

25 Haziran 2012 Pazartesi

DOSTLUK... SEN YANI BAŞIMIZDA KALIRSIN...

    Bugünlerde nasıl denk geldiyse hayatımın farklı farklı dönemlerinde bana yol arkadaşlığı etmiş birçok dostumla görüşme fırsatım oldu. 
Son  iki haftam dost sohbetleriyle geçti. 
Çocukluk arkadaşım, ilkokul arkadaşlarım, bir zamanlar aynı iş yerini paylaşmış olduğum dostlarım, üniversiteden arkadaşlarım, oğlumun vesilesiyle tanışmış olduğum yeni dostlarım... 
Kimiyle dertleştik, hüzünlendik... 
Kimiyle keyifli muhabbetlere girdik, bol bol kahkaha attık...
Kimiyle geçmişi yad ettik, çocukken ve hatta gençken her şeye rağmen ne kadar mutlu olduğumuzdan bahsettik... 
Kimiyle geleceğe dönük planlarımızı, fikirlerimizi, umutlarımızı paylaştık... 

Resim yazısı ekle

    Bunların hepsi bugünlerde oldu. 
Hepsini dostlarımla yaşadım. 
Ayrı ayrı buluşmuştum, farklı yerlerde farklı zamanlarda görüşmüştüm hepsiyle ancak hissettiğim özünde hep aynıydı.
Çocukluğumdan başlayarak hayatımın çeşitli dönemlerinde benim yanımda oldukları için "minnet", her zaman yanımda olacaklarını bildiğim için "güven", "neşe", "keyif" ve hatta insan olmanın gerek şartı olan "hüzün"
Bu duyguların hepsini arkadaşlarımla yaşadım, yaşıyorum, yaşayacağım... 
Bir de bu arkadaşları muhakkak buluşturacağım:) 
Öyle bir hayalim var. 
Eşimle de paylaşıyorum arada sırada ki o da sıcak baktı bu fikre:) 
Mesela önümüzdeki evlilik yıldönümümüzde uygun bir mekanda bir parti versek diyorum. 
Hem kendi kendimizi kutlasak, hem de eski yeni tüm arkadaşları toplasak:) 
"Hep bahsettiğim falan arkadaş işte bu" diyerek filan  arkadaşla tanıştırsam. 
Eğlensek, coşsak! 
Büyükler ve kardeş hariç akrabalar olmayacak ama:)
Arkadaşlarla olacak. 
Eski ve yeni tüm arkadaşlarla... 
Ay ne güzel olur! :) 
Planlarım arasında kesinlikle var. İnşallah gerçekleştiririz. 

    
Şahsi hayallerime ara verip sözü toparlayacak olursak... 
İyi ki varsınız diyorum dostlar! 
Ve tam da bu aşamada sizlere Nazım'ın güzel dizelerini yolluyorum!



Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
Yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin,

Gözümün dilinden anlar,
Elimizin sırrını bilirsin.

Namuslu bir kitap gibi güler,
Alnımızın terini silersin.

O gider, bu gider, şu gider,
Dostluk... Sen yanı başımızda kalırsın.





Hamiş: Fotoğraf, Orhun'un sınıfça yaptığı Çanakkale gezisinden. Neşeleri çok hoşuma gitti, çok beğeniyorum bu fotoğrafı:)

19 Haziran 2012 Salı

Brunelleschi'den Shakespeare'e... Şişman Marangozun Hikayesi...

    En son "Brunelleschi'nin Kubbesi" isimli kitabı okudum. Yazarı Ross King... Kitap, Floransa'daki Santa Maria del Fiore Katedrali'nin yapılış hikayesini anlatıyor. Özellikle de mimar Filippo Brunelleschi'yi ve onun yapmış olduğu kubbenin hikayesini. 

    Floransa'nın merkezinde yer alan Santa Maria del Fiore Katedrali işte şu. (Floransa'ya gitmiş olanlar bilir. Ben henüz göremedim.)

Fotoğraf: Google

    Katedralin yapımına 1296'da başlanıyor. Fakat aradan 100 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, devasa büyüklüğü nedeniyle kubbesi bir türlü tamamlanamıyor. İşte tam bu noktada Filippo Brunelleschi giriyor devreye. Katedralin devasa kubbesini -mucizevi sayılacak şekilde- ahşap kemer kalıbı kullanmadan, kendi mekanik buluşlarını kullanarak tamamlıyor. Çünkü o bir Rönesans adamı... Kitabın kapağında yazdığı gibi "İtalyan hümanist düşünürlerin özgün icatlara yönelik doğal yeteneği ifade etmek için türettiği İNGEGNO, yani DEHA sıfatına layık görülen tarihteki ilk mimar, hatta ilk sanatçı."

    İşte dahimiz bu... Filippo Brunelleschi...


Eser Buggiano'ya ait. Bu büst katedralde kapı girişinde yer alıyor.

    Kitapta Brunelleschi'nin yaşamına ve sanatına dair çok hoş bilgiler var. Ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç bir adam. Yaşantısına dair hikayelerden bir tanesi özellikle ilgimi çekti ve paylaşmak istedim. Bütün bu girizgah bunun içindi yani:) 

    Filippo, mimarlığının yanı sıra taklit yapma becerisi, hilekarlıkları, şakaları ve oyunculuk eğilimiyle de tanınırmış. En ünlü şakası, usta marangoz Manetto di Jacopo'ya yaptığı şaka olmuş. Öyle ki bu şaka daha sonra "Şişman Marangozun Hikayesi" olarak anılmış. 
    1409 yılında Filippo'nun kurbanı olan marangoz Manetto, "Il Grasso", yani "Şişman Adam" ismiyle tanınıyormuş. Varlıklı ve iyi huylu bir adammış. Bir gün bir arkadaş toplantısını kaçırdığı için Filippo'nun öfkesini çekme bahtsızlığına uğramış. "Göze göz" yaklaşımından hiç bir zaman vazgeçmeyen ve bu davranışı hakaret sayan Filippo, öcünü almak için birçok insanı organize etmiş. Amaç, Manetto'yu bir değişim geçirdiğine ve tanınmış bir Floransalı olan Matteo'ya dönüştüğüne inandırmakmış. Bir akşam Filippo gizlice marangozun evine gitmiş. Manetto işten geldiğinde kapıyı açamamasını sağlamış ve içeriden marangozun sesini taklit ederek konuşmuş. Taklit konusunda çok yetenekliymiş. Manetto şaşkınlıkla dükkanına geri dönerken yolda herkes onu "Matteo" diye selamlamış. Ki bunlardan biri de meşhur Donatello:) Az sonra bir icra memuru marangozu bir borç yüzünden tutuklamış ve cezaevine kaydını Matteo olarak yapmış. Tembihli mahkumlar bile Manetto'ya Matteo diyorlarmış:) Zavallı marangoz cezaevinde bütün gece neler olup bittiğini düşünmüş. Sabah olunca iki adam gelip kefaletini ödemişler ve kendisini cezaevinden çıkarmışlar. Bu iki adam güya onun, yani Matteo'nun kardeşleriymiş. Yolda "neden hovardalık yapıyorsun? neden kumar oynuyorsun?" diyerek bol bol sitem etmişler marangoza:) Ve onu farklı bir eve götürmüşler. Tabii Matteo'nun evine. Adamcağız "ben Manetto'yum, Matteo değilim" deyip durmaktaymış ama nafile... Akşama doğru gerçekten değişim geçirdiğine, başkası olduğuna inanmaya başlamış:) Bu sırada marangoza verdikleri içki onu iyice uyutmuş ve o sırada kendisini alıp gerçek evine götürmüşler. Yatağa ters yatırıp, eşyaların yerlerini değiştirmişler. Sabah uyandığında iyice şaşırmış tabi adamcağız. Bir de üstüne akşam kendilerini Matteo'nun kardeşleri olarak tanıtan iki adam gelmişler bunun evine. Bu sefer ona gerçek adıyla, yani Manetto şeklinde hitap etmişler ve "Kardeşimiz Matteo, dün akşam başka birinin, yani senin yerine geçtiğini söyledi bize" demişler. Manetto "demek onun için evimin eşyalarını değiştirmiş" diye düşünüp, gerçekten bir geceliğine Matteo ile yer değiştirdiğine inanmış. Zavallı adamcağız bu olay açığa çıktıktan sonra küçük düştüğünü ve hatta aklının karışmış olduğunu düşünerek Floransa'dan Macaristan'a taşınmış. Orada mesleğini sürdürmüş. Allah'tan orada daha büyük bir servet sahibi olmuş.  
Daha bitmedi! Bu olayın asıl ilginç yanı Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Rüyası" isimli oyununa ilham kaynağı olması. "Şişman Marangozun Hikayesi", Brunelleschi'nin biyografisini yazan Antonio Manetti tarafından aktarılmış önce. Daha sonra "zalim ve aşağılayıcı bir hile" (beffa) örneği olarak bu oyun Boccaccio eliyle kaleme alınmış. En sonunda Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda, içine birçok karakter soktuğu karmaşık rüya alemine ilham kaynağı olmuş. Neredeeen nereye!:)
    Floransa'ya gittiğinizde... Katedralin o kocamaaan kubbesine baktığınızda... Brunelleschi'yi, Marangozu, Shakespeare'i ve beni hatırlayın şekerler:) 



18 Haziran 2012 Pazartesi

TAKINTIM VAR MI?... YOK MU?... VAR MI?...

    Sevgili deeptone mimlemiş beni. Beni ve birçok kişiyi:) Bir önceki mimi yanıtlamaya fırsat bulamamıştım. Kendimi affettirmek için bunu hemen yanıtlıyorum. Ama uyarayım keyifli bir yazı olmayabilir.:) Şöyle ki..

    Mim: Buyur buradan tanı...
Takıntıların var mı? Yoksa "kim takar takıntıları, sallamışım dünyayı" modunda mı yaşarsın hayatı?

    "Keyifsiz bir yazı olabilir" dememin sebebi, burada ballandıra ballandıra anlatacak takıntılarımın olmayışıdır:) Var ufak tefek arızalarım ama çok şükür takıntı boyutunda değil. Benim de her kadın gibi dışarı çıkıp kapıyı kilitlediğim halde "acaba ütünün fişini çekmiş miydim?" diye eve geri dönmüşlüğüm oldu birkaç kere:) Ama bence buna takıntı denemez. Peki benim niye takıntım yok? Çünkü takmamaya çalışıyorum. Aslında rahatlıkla takılacak bir insan olduğumu biliyorum ve takıntı sahibi olmamak için kendimi zorluyorum resmen. Eğer bir harekete takılacak gibi olduğumu hissedersem hemen uyarıyorum kendimi ve vazgeçiyorum. Çok ciddiyim:) Vallahi obsesif olarak anılmaya hiç niyetim yok. 

 
     Ama şimdi bir dakika! Bak aklıma ne geldi durup dururken! Acaba takıntılı olmamaya takıntılı olabilir miyim?:) Bırak kendimi, oğlumun da takıntılı olmasını istemem ve en ufak şeyi kafaya takabilirim. Mesela birkaç sene önce oğluma gazeteden bir haber okuma gafletinde bulunmuştum. Haberde ellerin 20 sn. süreyle sabunlanmadıkça temizlenemeyeceği yazıyordu. Oğlum bunu kafaya takmıştı ve ellerini yıkarken saymaya başlamıştı. 20'ye kadar sayıyordu ve "ya temizlenmediyse" diye düşünüp bir 20 sn. daha sayıyordu. Ben tabii panik oldum ve hemen doktora götürdüm. Doktor "geçer, çok akıllı bir çocuğunuz var" dedi:))) Hakikaten geçti. Doktor haklıymış:))))) Çok şükür şimdi hiç bir takıntısı yok ama çok korkmuştum.                Evet ya!!! Ben takıntılı olma korkusuna takıntılıyım galiba!!! Bu mimi hazırlayan dostlar... Kendime dair bir gerçeğin farkına varmama sebep oldunuz gece gece:)       Ne olacak şimdi? Hadi bakalım!!!
 "Tamam Sezer! Sakin ol! Sakin! Sen takıntılı değilsin! Sen şahane bir insansın! Aklın fikrin yerinde! Mükemmelsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin!"




(Not:Sevgili deeptone, "içindeki ses" mimine yanıt verememiştim ya. Ona da sayabilirsin sanki :))))

 

    

13 Haziran 2012 Çarşamba

KOKOLOJİ

    Kokoloji'yi biliyor musunuz? Kokoloji, Japon psikoloji profesörü Isamu Saito ve Tadahiko Nagao tarafından geliştirilen, temel psikolojik gerçeklere dayanarak hazırlanmış bir tür kendini keşfetme oyunu. Bu iki isim tarafından hazırlanmış sorulara, dürüstçe aklınıza gelen ilk cevabı veriyorsunuz. Ve şaşırtıcı bir biçimde, vermiş olduğunuz cevapların tam da sizi anlattığına tanık oluyorsunuz. Ben oldum... 'O' Kitaplar'dan çıkmış Kokoloji kitabının tüm testlerini uyguladım. İnanılmaz sonuçlarla karşılaştım. Beni çok etkileyen bir tanesini paylaşmak istiyorum. Siz de cevaplayın bakalım ne olacak? Benim verdiğim cevaplardan bir tanesi beni çok etkilemişti. En sonunda o cevabımı paylaşacağım. Şimdi... Kitapta yazdığı gibi aklınıza ilk geleni söyleyin, kendinize karşı dürüst olun. Açık fikirli olun. Hadi bakalım!



   
 "Doğanın bizi kendisine çeken bir gücü vardır. Hepimiz doğanın çocuklarıyız, onun kollarına doğduk ve bizlere cömertçe sundukları ile yaşıyoruz. Teknolojide ne harikalar yaratılırsa yaratılsın ancak doğaya döndüğümzde gerçekten yaşamla dolarız. Tıp bilimi istediği kadar ilerlesin, en iyi ilaç doğanın kendi iyileştirme gücü olarak kalacaktır.
    Şimdiki yolculuğumuz o yeşil dünyaya geri dönmek olacak. Hangi dekor kendi doğal halinizi keşfetmek için daha uygundur?
    1- Çok nadir bir taşı bulmak için bir dağa tırmanmak üzere yola çıkıyorsunuz. Dağın eteklerinde durduğunuzda dağ hakkında neler düşünüyorsunuz?
    2- Zorlu bir arayıştan sonra taşı hala bulamadınız ve şimdi de güneş battı. Ne yapacaksınız?
    3- Sonunda aradığınız taşı buldunuz. Ne tür bir taş? Boyunu, ağırlığını ve değerini tanımlayın.
    4- Artık dağdan inme ve evinize dönme zamanı. Dağla vedalaşmak için ona ne söylersiniz ve dağın cevabı ne olur?"

    Cevapladınız mı? Şimdi cevaplarınız ne tür anlamlar taşıyormuş kontrol edelim bakalım.


    "Önünüzde yükselen dağ, babanızı ya da hayatınızdaki bir baba figürünü temsil eder. Psikoloji terminolojisinde "bilge yaşlı adam" örneğinin tezahürüdür. Aramakta olduğunuz taş, yetişkin bağımsızlığınızı kazanmak için yaptığınız yolculukta kendinizde keşfetmeniz gereken yetenek ve güçleri sembolize eder.
    1- Dağ hakkındaki düşünceniz babanızın gözünüzde nasıl biri olduğunu gösterir. Zor ve bağışlamaz mıydı? Yumuşak başlı ve kolayca fethedilebilir miydi? Yoksa vardığınızda sizi karşılayacak ve arayışınızda sizi cesaretlendirecek olağanüstü bir zirve mi hayal ettiniz?
    2- Aramakta olduğunuz taş, henüz ortaya çıkmamış bir yeteneğinizi ya da gücünüzü temsil eder. Bu soruya verdiğiniz cevap, bu ortaya çıkmamış potansiyelin farkına varıp varamayacağınızı gösterir.
    Her ne pahasına olursa olsun taşı aramaya devam edeceklerini söyleyenler aynı kararlılık ve inatçılığı, çabaları meyve vermediği zamanlarda da sürdürürler. 
    O günlük araştırmaya son vereceklerini ama tekrar geleceklerini söyleyenler, hızlarını ayarlayıp çabalarını uzun bir zaman dilimine yayanlardır. Bu grupta geç açılacak birçok kişi vardır.
    Taşı aramaktan tamamen vazgeçenler, hiçbir zaman potansiyellerini sonuna kadar kullanamayacak olanlardır.
    3- Taşı tanımlayan sözcükleriniz kendi değeriniz hakkında hissettiklerinizdir. Ne büyüklükte ve ne ağırlıktaydı ve değerinin ne kadar olduğunu düşünüyorsunuz?
    "Vallahi 20 dolar civarında bir şeydi!" bu pek de yeterli bir tahmin değil, değil mi?
    "Milyonlarca dolar değerinde, kocaman bir pırlantaymış meğerse!" Bir dakika! Kendimizi bu kadar da övmeye gerek yok.
    4- Dağ ile vedalaşırken söyledikleriniz babanıza daima söylemek istediğiniz ama söyleyemediğiniz şeylerdir. Dağın verdiği cevap ise babanızın size karşı olan duygularıdır.
    Siz: "Her şey için teşekkürler"
    Dağ: "Kendine iyi bak"
    Böyle bir konuşma mıydı?

    Yoksa daha çok böyle miydi?
    Siz: "Görünüşe bakılırsa nihayet seninle işim bitti." 
    Dağ: "Aynen öyle!"
    Belki de babanızın ve sizin oturup konuşma zamanınız gelmiştir."

    Eveeet! Nasıldı? Cevaplarınızın yansıttıklarından tatmin oldunuz mu? Ben özellikle bu testten çok etkilenmiştim. 2 yıl önce bu testi yaptığımda babamı kaybedeli birkaç ay olmuştu. İlk 3 soruya gayet olumlu cevaplar vermiştim. İşte "büyük,koruyucu bir dağ", "sade görünen ama çok değerli bir taş" falan gibi. Beni etkileyen son sorunun cevabı olmuştu. Benim dağ ile yani babamla konuşmam aynen şu şekildeydi:
    Ben: "Bana bugüne kadar verdiğin her şey için çok teşekkür ederim."
    Dağ (Babam): "Bir şey değil. Yapmalıydım."
    Ben: "Seni bir daha görebilecek miyim?"
    Dağ (Babam): "Belki!"
Tam da o günlerde içimden devamlı konuşup "keşke babamı bir kez daha görebilseydim, teşekkür edebilseydim" diyordum kendi kendime. Ve devamlı aslında nerede olduğunu, bir daha karşılaşma ihtimalinin olup olmadığını düşünüyordum:( 
    Neyse... Derin mevzular bunlar...
    Bugün aklıma geldi, paylaşmak istedim. Bu kitaptaki testleri uygularsanız çok eğlenecek ve şaşıracaksınız. Kitabın arka kapağında Kokoloji için "Pek çok ülkeden sonra Türkiye'de de ailelerin, ev partilerinin, yalnızlıkların, potansiyel ilişkilerin, seyahatlerin, en eğlenceli, en faydalı oyunu olmaya aday" denmiş ve toplulukla oynanmasını tavsiye edilmiş. ("İnsanların tepkilerini inceleyin" diyor:))
     




11 Haziran 2012 Pazartesi

HAFTA SONU...

    Birkaç gündür yoktum buralarda:) Nerelerde miydim? Neler mi yaptım? 
    Cuma günü okullar kapandı malum. Cuma günü sabahtan öğlene kadar oğlumun okulundaydım. Daha önce de söylediğim gibi... Orhun ortaokulu bitirdi. Çocuklar zor ayrıldılar. Birbirlerine okul tişörtlerini imzalattılar, birbirlerine sarılmaktan bir hal oldular. O gün, 8 yıllık okulumuzda son kez "veli" sıfatıyla bulundum:( Çok tuhaftı. Veliler, öğrenciler ağlaştık biraz:) Aşağıdaki fotoğrafı durumu birazcık anlatabilir diye ekledim:) Sınıf başkanları, 1.sınıftan itibaren çekilen fotoğraflarla slayt gösterisi yapmış. Onu sundu arkadaşlarına. Fon müziği olarak da "Arkadaş" şarkısını eklemiş. Öğrenciler, veliler, sınıf öğretmeni hep beraber ağladık:) Fotoğrafta köşede ağlayan sınıf başkanımız görünüyor ucundan kıyısından:)


  
  Cumartesi günü SBS sınavı vardı. Orhun'u sınava gireceği okula bıraktık, sonra aldık:) Orhun bu yıl çok heyecanlandı. Sınava girerken çok gergindi. Sonuçlara baktık aynı gün. İyi geçmiş. Beklediğimiz gibi. Nihayet geçti gitti şu sınav. 3 yıldır kabus oldu -ki biz öyle SBS'yi kafaya takan ebeveynlerden değiliz-. Artık bütün test kitapları çöpe! (Daha doğrusu atık kağıt kutusuna:)) Oh be!!!


   
 Cumartesi akşamı Kuruçeşme Arena'daydık. Erol Evgin'in konserinde... Yani benim Erol Amcam'ın:)) Ben küçükken Erol Evgin'e bayılırdım. Özellikle 2-3 yaşlarımdayken Erol Evgin televizyona çıktığında "Erol Amcam! Erol Amcam" diye çıldırırmışım:) Hafta içi çocukluk arkadaşım Nevracım aradı, "Erol Amcan'ın konserine gidelim mi?" dedi. "Olur" dedim. İyi ki de gitmişiz. Çok güzeldi. Çok eğlendik. Çocukluğumuzun şarkılarıyla coştuk, duygulandık. Erol Evgin çok hoş bir program hazırlamış. Hem kendi eski şarkılarını söyledi, hem de Cem Karaca, Barış Manço, Fecri Ebcioğlu, Çiğdem Talu, Melih Kibar vs. gibi isimleri tek tek anarak onlardan parçalar seslendirdi. Adile Naşit'le, Aysel Gürel'le anılarını anlattı. Gençler de vardı konserde ama bizim yaşlarımızda veya bizden daha büyük olanlar çoğunluktaydı. Nostaljik bir akşamdı:)


    
   Kuruçeşme Arena'yı ben çok seviyorum. Manzara müthiş. Bir de müzik güzel olursa... Şahane...


    
Pazar günü sinema günümüzdü. Pamuk Prenses ve Avcı'ya gittik ailecek. Epik filmleri seviyoruz. Pamuk Prenses ve Avcı'yı da beğendik. Pamuk Prenses bu sefer çocuklar için değil, büyükler için çekilmiş. Pamuk Prenses savaşçı karaktere bürünmüş. Karanlık, ürkütücü, fantastik bir masal olmuş. Ama iyi olmuş. Karanlık Orman ve Perili Orman görüntüleri çok iyiydi. Charlize Theron şahaneydi. En sonunda "Eee! Hani? Avcı mı? Dük'ün oğlu mu?" dedik. Sonuç havada kaldı ama sonradan bir haberde okudum ki yönetmen Rupert Sanders "filmin devamı gelebilir" demiş. Açık kapı bırakmış yani. Çekerse seyrederiz:)


   
 Bir hafta sonu da böyle geçti. Yaz geldi... Tatil geldi... Herkese keyifli yazlar...