14 Eylül 2026 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

    Enteresan bir yaz mevsimiydi. Çok şey yaşandı. Gerginliklerini hatırlamak istemiyorum, güzelliklere odaklıyım. Artık böyle adım adım gidiyorum. (Yakın çevremdeki gamlı baykuşların izin verdiği ölçüde). Hâl böyleyken sonbaharı yorucu ama keyifli bir seyahatle karşıladığımı belirtmek isterim. Düne kadar birkaç günlüğüne Berlin'deydim. Yine Orhun'un peşinde. Özlediğim için bazen kızıyorum ama bu çocuğun kendisiyle birlikte bizi farklı coğrafyalara sürüklemesini de seviyorum aslında. Bu kez epeyi bir süre durağı Berlin olacak. Tam onluk bir sanat şehri. Kozmopolit ve onu kızdırmak için söylediğim üzere pis:) Belli bir kesime mensup şahıslar gibi dayanaksız konuştuğum düşünülmesin lütfen, İstanbul gerçekten bunca kalabalığa rağmen düzenli ve temiz bir şehir. Hak, hukuk, adalet, özgürlük, yozlaşma gibi basit (!) konulara takılmazsak Türkiye'nin  dünya üzerinde yaşanacak ülkeler arasında ilk sıralarda olduğunu düşünmüşümdür her zaman.  Bambaşka yerlerde olacakken kendimizi yarınlar yokmuşçasına harcamamıza çok üzülüyorum. Neyse... Bu başka yazının konusu olabilir. 
    Orhun'un Berlin işi gündemde dahi yokken bu şehir hakkında çok iyi bir kitap okumuştum. Ulrich Gutmair'in yazdığı "Berlin'in İlk Günleri / Birleşme Yıllarının Sound'u"... Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen öncesini, yıkılma günlerini ve sonrasında otorite boşluğundan oluşan özgür ortamı anlatıyordu. Yazar o dönemi bizzat yaşamıştı. Duvarın yıkılmasından sonra -eksileri olsa da- özellikle özgürce sanat yapmak isteyen ve dünyanın her yerinden gelen insanların ortak bir yaşam kurması, yönetimin ne yapacağına karar verip kontrolü ele alana kadar özel bir zaman diliminin oluşması muazzamdı. Tanık olanlara, o özgür ve umutlu havayı soluyanlara ne mutlu. Onlar bugünün kozmopolit sanat kenti Berlin’i yaratanlardı. Eski kulüpler, atölyeler, galeriler biçim değiştirmiş olabilir ama temel sağlam. Kitabı okudukça başka bir dünyanın mümkün olma potansiyelini sorgulamıştım. Daha önce Berlin'e gitmediğim için bu şehri görmeyi çok istemiştim. Kitap bir manifest objesine dönüşmüş sanırım. 
Bir yıl geçmeden kısa süreliğine de olsa Berlin'deydim. Çocuğu büyüse de helikopter anneliğin gereklerinden kopamayan biri olarak koşturmacayla geçen günlerin mola saatlerinde kafama göre gezdim, gördüm. Allah izin versin, daha rahat zamanlarda daha verimli geziler yapacağımı yazdım bir kenara. Çocuğumu artık daha rahat bırakacağım sözümün de kayıtlara geçmesini isterim. Birkaç senedir yaşam üzerine binbir sorgulamadan geçiriyorum kendimi. Neler olacağını bilemesek de makûl bir geleceği baz alarak hem kendimizin, hem çevremizin yararına aklı başında davranmanın faydasına inanıyorum.
     Dediğim gibi Berlin kozmopolit bir şehir. Metroda, tramvayda gördüğüm ortam bana Londra'yı hatırlattı. Evet, Türk çok ama başka ülkelerden gelen öğrenciler de çok fazla. Örneğin Orhun'un yaşadığı paylaşımlı dairede Latin Amerikalı fazla. Avustralyalı bile var. Doğayı, yeşili, sakinliği seviyorum ve yaşım gereği zaman zaman bunları barındıran yerlere çekiliyorum ancak şehir hayatından vazgeçemeyen biriyim. O yüzden Berlin hem yeşiliyle, hem şehir hayatınının tüm gereklerini karşılamasıyla sempatimi kazandı. 

    Hava enteresandı. Bir gün yağmur, ertesi gün 8 derece birden artarak yaşanan bir yaz hatırlatması, birkaç saat rüzgâr ve ardından dinginlik şeklinde ilerleyen bir durum söz konusuydu. Turist boldu. Müzeler adası pek güzeldi. 

    Müzelerden müze beğen bir şehir Berlin. Şimdilik sadece bir müze seçebildim. Caspar David Friedrich eserleri görmek istediğim için ağırlıklı olarak 19.yy. resim ve heykellerini barındıran Alte Nationalgalerie'de karar kıldım. Orada çok iyi vakit geçirdim, birkaç saatliğine dış dünyanın karmaşasından uzaklaştım. Oysa o resim ve heykellerin yapıldığı zaman dilimi de karmaşadan muaf değildi, o sanatçılar da insan olmanın gereği olarak bizimle benzer acılara sahiplerdi. Hayat -hep hissettiğim gibi- garipti. 

    Bir de Degas eseri ekleyeyim. Alışık olmadığımız bir noktadan bakan göz doğrultusunda çizdiği bu resmi merak ediyordum. Bu müzede olduğunun farkında değildim. Benim için hoş bir sürpriz oldu. 

    Berlin'de Bud Spencer-Terence Hill Müzesi'ne bile rastladım. Fan gruplarının, festivallerinin olduğunu gördüm. İlgimi çekti tabii. Araştırdım ve öğrendim ki çocukluğumdan çok net hatırladığım bu ikilinin filmleri Berlin Duvarı yıkılmadan önce her iki tarafta da izlenen nadir filmlerdenmiş. Bu ikili Almanya'da sosyolojik bir fenomene dönüşmüş. Çünkü tamamen Alman jargonuna uygun ve soğuk bildiğimiz Almanlar'ın espri anlayışına yönelik bir çeviri yapılmış. Bu da günümüze kadar uzanan bir sevgi yaratmış. 

    Bir şehirde bence muhakkak su olmalı. Mümkünse ve en şahanesi bir deniz; deniz olmazsa göl; göl yoksa nehir; nehir yoksa bari bir kanal:) Neyse ki Berlin 180 km.'yi aşan su yollarına sahip bir kanallar şehriymiş. Katedralin yanından geçen ve benim kanal zannettiğim su ise Spree Nehri'ymiş. Memnun oldum. 

    Az önce, duvarın yıkılmasından hemen sonra oluşan özgür sanat ortamından bahsetmiştim. Durum şöyle gerçekleşmiş: Dünyanın her yerinden gelen sanatçılar, şehrin doğu kısmında, özellikle Mitte bölgesinde Batı Berlin tarafına geçenlerin boşalttığı binalara yerleşmişler. Bir nevi işgâl etmişler. Polisin bile giremediği alanlar yaratılmış. Ressamlar, heykeltraşlar, müzisyenler beraber üretme yoluna gitmişler. Küresel tekno müzik o sırada doğmuş. Yönetim boşluğu sürdükçe sürdürmüşler faaliyetlerini. Olan bitene biraz da göz yumulmuş ki aslında bugün dahi sanat şehri olmasının en önemli sebeplerinden biri bu. Mitte bölgesinde işgâl edilen bazı binalar aynı şekilde duruyor ve turistler tarafından bolca ziyaret ediliyor. Şunun gibi: 
(Görsel:Ivan Sopin)

    Fotoğraf bana ait değil. Daha rahat bir zamanda gezmek için Mitte bölgesinin çoğunu sonraya bıraktım. Ancak aynı civarda işgal edilmeyip kurumsal ve lüks yollarla şehre kazandırılan eski tip avlulu bir Berlin yapı kompleksinin kafe kısmında bir kahve içtim. Aşağıdaki fotoğraf benim:)


    Burası Sophie-Gips-Höfe. Eskiden burada tuğla ve demir eşyalar üreten küçük fabrikalar varmış. Doğu Berlin döneminde kamulaştırılmış. Ardından cerrahi aletler üreten bir imalathane haline gelmiş. Berlin duvarı yıkılınca ünlü sanat koleksiyoneri Erika Hoffman tarafından satın alınıp restore edilmiş ve bir kültür-sanat kompleksine dönüştürülmüş. Binada yer alan "Ya/Ya da" isimli kavramsal duvar yerleştirmesi Thomas Locher'e ait ve 1996 tarihli.  İnsan doğasına ait "haklı-haksız, saf-kirli, özgür-baskı altında" vb. zıtlıkları, çelişkileri bir arada yazıyla gözümüzün önüne seren bir çalışma. Doğu-Batı birleşmesi dönemini 1990'ların punk ruhuna zıt şekilde, daha güncel hâlde sembolleştiren mekânlardan biri Sophie-Gips_Höfe.
    Şimdi düşünüyorum da az zamana epeyi bir bilgi görgü sığdırmışım:) Boş zamanımda devamlı yürüdüm. Yürüyerek bir şehri okumayı çok seviyorum. Öyleyse bir de şundan bahsedeyim: Bu ay Berlin'in içinde olduğu bölgede başkanlık seçimleri varmış. Seçim var ama gürültü patırtı yok. Böyle ufak ufak afişler var mesela. Görüldüğü üzere sol partinin başkan adayı bir Türk. Elif Eralp. 
    Gittiğim yerlerden edebiyat ve okuma temalı hatıra biblolar, figürler aldığımdan bahsetmiştim. Bir figür mağazasında Hirono'nun "Küçük Prens" serisini görünce dayanamadım. Sürpriz oyuncaklar olmasına rağmen şansımı denemek istedim. Yani kutudan serinin hangi oyuncağı çıkarsa kabul edeceksin. Ben bu tip işlerde kendime güvenmem çünkü görmediğim zaman en beğenmediğimi seçerim:) Pek yanaşmam o yüzden. Ama bu sefer çok istedim. Bir kutuyu gözüme kestirdim, "bundan Coğrafyacı çıkacak" dedim. Ve bingo! O kadar mutlu oldum ki :) Sadece yazan, yazdığı yerleri gidip görmenin gerekliliğine inanmayan, hayatı kaçıran, Küçük Prens'in gülüne olan sevgisinin geçici olduğunu söyleyip ona tam tersi gülünün önemini hatırlatan Coğrafyacı, şimdi "siz böyle yapmayın" demek için kitaplığımdaki objeler arasında yerini aldı. 

    Biz hem görelim hem okuyalım hem yazalım deyip sözü iyi bir yere bağlamak isterim:) 19 Eylül Cumartesi günü, saat 15.00'te kitabımın imza günü ve söyleşi etkinliği olacak. Şişli Kalyon Kültür'de. Müsait olan, gelmek isteyen blog dostlarımı beklerim. Mekân hoş. Tarihi bir konak ki sevgili arkadaşım Aslı Bora söyleşi sırasında hikâyesini anlatacaktır. Şu sıra "Güneşin Kıyısı" isimli geçici bir sergiye ev sahipliği de yapıyor. 
Görüşürüz, tanışırız, sanat ve tarihle dolu birkaç saat geçiririz. Bugünlerdeki gündemime dahil olmanız mutlu eder:) 







8 yorum:

  1. almanya avusturya isviçre bencesi en temiz ülkeler, berlinde çok türk var ve yabancı var ondan pis berlin :) ya almanyadan istanbula dönünce insanın midesi kalkıyor ya pislikten sokaklardaki, yere tükürenler, sigara izmaritleri, çöp suları iğrenç :) türkler, ortadoğulular, hintlier asyalılar çok pis :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sakin Deep! :)))) Ben o kadar da gömmem doğrusu:) Biraz abartarak, biraz espri katarak söyledim. İyi ifade edememiş olabilirim. Orhun şehirlerin bohem kısımlarında rahat ediyor -ki aslında ben de severim- , "al işte sana göre" demek istedim. Bir anne olarak hep uzaklarda rahat etmesine de tatlı bir sitemim vardı. Yoksa ben sevdim Berlin'i ve her yerde büyük şehirler zaten o kadar kalabalık ki düzenli tutmak zor. Yine de, 24 saat yaşayan bir şehir olmasına rağmen İstanbul'un işleyişini iyi buluyorum. Kayıt dışı insan da çok İstanbul'da. Bunu kalabalık denen bir başka ülkenin bir başka şehrinde daha iyi anlıyorsun. Resmi rakamların çok çok üstünde insan var burada. Son cümlen de aman aman! :) Topluluklar arasında kültür farkı olduğu bir gerçek fakat herkesi aynı kefeye koymak doğru değil diye düşünüyorum.

      Sil
  2. alte nationalgalerie'deki birkaç saatinizi anlatırken sanatın insanı gündelik hayatın gürültüsünden nasıl uzaklaştırdığını çok güzel ifade etmişsiniz. berlin'i sadece görmemiş, anlamaya çalışmışsınız. zevkle okudum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bayılırım bir başka şehirde ya da bir başka ülkede günlük yaşamı gözlemlemeye. Bol bol yürüyecek ve az çok anlayacak kadar kalmak isterim:) Berlin gezisi bu kez kısa oldu ama başlangıç için verimli geçti:) Çok teşekkür ediyorum Burcu. Sevgiler...

      Sil
  3. Merhabalar.
    Berlin izlenimlerinizle ilgili yazınızı okudum. Kaleminize ve emeğinize sağlıklar dilerim. 1971-1975 yılları arasında yüksek Almanca'nın konuşulduğu Aşağı Saksonya bölgesinde kaldım. Ancak, Almanya'yı yeterince tanıma fırsatını maalesef bulamamıştım.
    Selam ve saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şimdi bilgiye çabuk ulaşabiliyoruz ya Recep Bey, gezdikçe araştırmak, kısa sürede analiz yapmak daha kolay oluyor.
      Benden de sevgiler, selamlar...

      Sil
  4. Bir şehirde su olması gerçekten güzel, maalesef Ankara'da nehir, göl var ama şehrin ortasında yok :(
    Çok güzel bir gezi yazısıydı, yine okuma listeme düşmemiş :(

    YanıtlaSil

Yorumu olan?