18 Eylül 2015 Cuma

KOTOR... O GÜZEL VE BİLGE BİR HANIMEFENDİ...

    Karadağ'ın Kotor kentini anlatayım mı artık? Çok ara verdim zira.
    Karadağ gezimizin ilk ayağı olan Budva'yı ve Karadağ hakkındaki genel bilgileri anlatmıştım. Bu yazıların linkini en alt kısımda bulabilirsiniz. Şimdi gelelim gezimizin ikinci ayağı olan Kotor'a...
    Kotor, Karadağ'ın en güzel kentlerinden biri. Aslında belki de en güzeli. Öyle ki muhteşem bir doğal liman oluşturan Kotor Körfezi ve tarihi Eski Şehir merkezi UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer alıyor. En etkileyici görünümünü, şehrin, yamacına sırtını dayadığı Lovcen Dağları'na kurulmuş olan tarihi kalesinden bizlere sunan Kotor Körfezi, iç kısımlara kadar uzanan girintili çıkıntılı görünümüyle kuzey ülkelerinde görülen fiyordları hatırlatıyor. (Akdeniz'in tek fiyordu deniyor bazen ama oluşum şekli nedeniyle gerçek bir fiyort olduğu söylenemez). Tarih  boyunca ticaret gemilerinin yanaştığı Kotor kıyılarına, bugün, bu güzel şehri görmek isteyen turistleri taşıyan cruise gemileri yanaşmakta...

    Budva'da geçirdiğimiz deniz, kum, güneş eksenindeki bir haftadan sonra Kotor'a doğru yol alıyoruz. Niyetimiz, Karadağ'a gelmişken çok övülen bu kenti görmeden dönmemek. Zaman problemi yaşamamak için 1 gece konaklamayı tercih ediyoruz. Budva-Kotor arası, otomobille yaklaşık 20-25 dk. sürüyor. Arabanız yoksa ve 2-3 kişiyseniz yine en rahat ulaşım taksiyle olacaktır. Yasal, ticari bir taksiyle 20 Euro'ya ulaşmak mümkün. Korsan taksilerle anlaşmak size kalmış.

    Öğlen saatlerinde Kotor'a varıyoruz. Hava o kadar sıcak ki birkaç saat dinlenmeye karar veriyoruz ve Körfez manzaralı apart dairemize atıyoruz kendimizi. O sabah Orhun hiç iyi uyanmadığı için, midesi ve başı fena olduğu için zaten bir mola vermemiz şart.
   Adriyatik kıyısındaki diğer kentler gibi Kotor'da da yaz mevsiminde evini günlük kiraya veren çok. Biz daireyi booking.com'dan ayarladık. Taksi şoförü kendi telefonundan bizim evin sahibini arayarak evi öğrendi ve kapısına kadar bıraktı bizi. Ev sahibi de "Kamelija alışveriş merkezinin önüne gelin, ben sizi karşılarım" demişti. Gayet yardımcı oldular yani ve bence yurt dışındaysan bunlar önemli ayrıntılar. O ülke hakkındaki düşünceni belirleyen hareketler.

    Odamıza yerleşince Orhun hemen yatıyor. Halsiz. Midesi bozulmuş. Bir önceki gece yediklerine bağlıyorum ben bu durumu. Budva'da son gecemizde kale surlarının hemen dibindeki hoş bir restoranda yemek yedik. Aslına bakarsanız tatil boyunca yemek için en fazla ücret ödediğimiz restorandı burası ama hava o kadar sıcaktı ki yiyecekleri sağlıklı tutmayı becerememişler demek ki. Hadi Orhun yattı ama biz uyuyamadık, biraz uykusunu aldıktan sonra midesini toparlayacak, baş ağrısını dindirecek şeyler yedirdik içirdik, biraz daha bekleyip duruma baktık ve eşimle biz dışarı çıktık. "Aaa! Nasıl annesin sen?" demeyin:) Olayı çözüp gerekli tedbirleri aldık, daha iyi duruma geldi ama halsiz olduğu için çıkmak istemedi, bir sonraki gün daha rahat gezebilmek için dinlenmeyi tercih etti ve biz de o sıcakta çıkartmazdık zaten. Telefonlarımız da açıktı.

    Etrafı keşfetmeye çıktığımızda ilk uğradığımız yer şehrin mezarlığı oldu:) Şehre girerken görmüştüm burayı. Karyatidli sütunlarıyla bir mezar anıtı ve yine çeşitli heykeller dikkatimi çekmişti taksiyle önünden geçtiğimizde. Muhakkak görmem lazım dedim eşime. Malum, Avrupa ülkelerinde özellikle eski mezarlıklar muhteşem heykellerle doludur. Mezarlıkta olduğunu unutup sergi gezer gibi gezersin. Kişinin bu dünyadaki hayatının ipuçlarını veren sembollerle doludur mezarlar. Burası da öyle bir mezarlık gibi geldi bana. Taksiyle geldiğimiz yolu geri yürüyüp bulduk mezarlığı. Yakınlarının mezarını ziyaret edenlere de rastladık, bizim gibi ziyaretçi turistlere de. Diğer Balkan ülkelerinde ve Avrupa ülkelerinde rastlanan bir düzen vardı burada da. Ebedi uykusuna yatmış kişilerin özelliklerini yansıtan heykeller, daha yenice mezarlarda fotoğraflar, canlı ve yapma çiçekler, yine o kişiyi hatırlatan objeler... Oyuncak bir araba mesela, ya da uçak, melek şeklinde bir biblo vs. Bizdekinin aksine bu eşyaları alan yok, çalan yok, tahrip eden yok. İnsan ister istemez bir kıyaslamaya gidiyor. Babamın mezarına ektiğimiz çiçeklerin çalındığını bildiğim için söylüyorum bunları. Eşya koyma geleneğimiz olsa ne olurdu kim bilir?
    Saygılı bir merakla gezindik eski mezarlıkta. 1800'lü yıllara tarihlenenlere rastladık. Belki vardır ama daha eski tarihlisini göremedim. Bir yerde okuduğuma göre burada Müslüman mezarlıkları da varmış. İç içe geçmiş bir tarih söz konusu olduğu için her dinden insanın istirahatgahıymış burası. Fazla içerilere girmediğimiz için rastlayamadık. Özel bir mekan olmasına duyduğum saygıdan dolayı ayrıntılı fotoğraf çekemedim.
   Şehre girerken gördüğüm karyatidli mezar anıtı şuydu. Bir aile mezarlığı burası.

    Mezarlıktan çıkınca sağa sola göz atarak merkeze doğru yürümeye başladık. Eski Şehir bölgesine girmeden önce, saatlerdir bizi davet eden, uzaktan uzağa göz kırpan zümrüt yeşili sulara daha fazla karşı koyamadık, hazırlıklı gelmiştik, uygun bir yerden denize atlayıverdik. Su şahaneydi, rengiyle, durgunluğuyla berrak bir göl gibiydi. Kıyı boyunca istediğiniz yerden denize girebilirsiniz Kotor'da. Budva'daki kadar geniş olmasa da şezlong kiralanabilecek plajlar da mevcut, herhangi bir yere havlunuzu atabileceğiniz bağımsız alanlar da. Bir süre suyun keyfini çıkardık, serinledik ve kurulanıp, Orhun'u da arayıp iyi olduğunun bilgisini alıp Eski Şehir'e doğru yürümeye başladık.


Skuda Nehri
    Karadağ gezimizi anlatan ilk yazıda (Link aşağıda) bu ülkenin tarihi hakkında detaylı bilgi verdiğim için aynı konulara tekrar girmeyeceğim. Kotor'un, sırtını Lovcen dağlarına dayamış Eski Şehri hakkında, tıpkı Budva'da olduğu gibi bugünkü görünümünü 1400'lerden sonraki 300 yılı aşkın süre içerisindeki Venedik hakimiyetine borçlu olduğunu, günümüze gelen mimari yapıların Bizans ve Venedik dönemlerinden kaldığını, Adriyatik kentlerinin tipik tarihi merkezlerinden olduğunu ve örnek vermek gerekirse Dubrovnik'i andırdığını söyleyebilirim. Yine taş evler, tahta panjurlar, yine arnavut kaldırımlı dar sokaklar, kemerler, çeşmeler, sokak lambaları, yine sarı bir ışık, yine romantizm, yine tarih, yine masal gibi bir atmosfer, yine eski bir romandayım veya eski bir filmdeyim hissi... Seviyorum ben bu coğrafyayı. Dubrovnik mesela, her zaman favorim. Kotor'u da çok sevdim. Daha uzun kalmak üzere tekrar gitmenin hayalini kuruyorum şimdiden.
St.Tryphon

    Eski Şehir'de ilk durağımız aynı isimli meydana hakim St. Tryphon Katedrali oldu. Hristiyan mimari geleneğine uygun olarak şehrin koruyucu azizine adanmış, 9.yy.da yapılmış olup bugünkü görünümüne 1166 yılında kavuşmuş bir katedral burası. Aynı zamanda dini objelerin, dini konulu sanat eserlerinin sergilendiği bir müze. Bilet fiyatı 3 Euro. 
Çok da küçük olmayan doyurucu bir koleksiyona sahip olduğunu söyleyebilirim. Katedrali gezdikten sonra portal üzerindeki balkon kısmına çıkmanızı ve meydana geniş bir açıdan bakmanızı tavsiye ederim.




    
    St.Tryphon'dan çıktıktan sonra, vakit akşama yaklaştığı ve mideler ufaktan zil çalmaya başladığı için hemen sol taraftaki bir pizzacıyı kestirdik gözümüze. Vakitlice karnımızı doyurup Orhun'un yanına dönmek istedik. Meydana atılmış masalardan birine yerleşip, biraz da alelacele yedik pizzalarımızı. Orhun için de paket yaptırıp odamıza döndük. 
St.Tryphon Katedrali'nden meydanın görünümü
    Normal şartlarda eski şehrin sakin ve romantik akşamında geçirirdik vaktimizi ancak bu sefer böyle oldu. Balkonumuzun manzarası o kadar güzeldi ki bir şişe Karadağ şarabı eşliğinde körfez ışıklarını ve hemen sol tarafımızdaki tepede bulunan St.John Kalesi'ne giden aydınlatılmış yolu izleyerek muhabbete daldık. Ara ara parlayan telefon ışıklarından anladığımız kadarıyla gece geç saatlere kadar kaleye tırmananlar oldu. Gündüz bile zor olan bir parkur burası, gece çıkmak iyi cesaret ister. El değmemiş bitkilerin, dalların, taşların arasından ne çıkacağını bilemezsin çünkü.

    Kotor'daki ilk günümüzü böylece tamamladık. Ertesi gün için amacımız erkenden kalkıp, eski şehri de çevreleyerek dağlık kesime doğru yükselen savunma duvarlarının zirvesinde yer alan St.John Kalesi'ne tırmanmak. Bu öyle kolay bir iş değil. Zirveye ulaşmak için sağa sola kıvrılarak uzanan 1350 merdiveni aşmak, denizden 260 m. yüksekliği olan yolu sabırla katetmek gerek. Havanın çok sıcak olduğunu da hesaba katarsak bizim gibi aktif spor yapmayanlar için oldukça zorlu bir parkur olduğunu söyleyebilirim. Gel gör ki merak denilen bir şey var. St.John Kalesi'nden Kotor Körfezi'nin manzarasının ne kadar etkileyiciğini olduğunu duymuştuk. E o zaman zorlu tırmanışı göze almak lazım.
    Öğle sıcağı bastırmadan kaleye çıkmak istediğimiz için erkenden kalktık, alelacele bir şeyler atıştırıp yola koyulduk. 
Kaleye çıkmadan önce, yeni yeni toparlayan oğlumla, balkonumuzda...
    Orhun bu sabah daha iyi ve askeri surları, askeri kaleleri asla kaçırmak istemez, yani bu sefer hep beraberiz. Önce Eski Şehir bölgesine girdik ve tırmanışa geçeceğimiz noktayı bulduk. Şimdi tarif edemeyeceğim. Turist danışmadan bir harita alıp yerini işaretletmenizi öneririm. Biz öyle yaptık. Zaten Eski Şehir ufacık bir yer, bulmak zor olmayacaktır. 
Kişi başı 3 Euro gibi bir ücret ödedik, Orhun'un yaşını sordular ve onun için ücret almadılar. Bu noktadan sonra bir süre, bizim gibi sabah sabah yollara dökülen turist grubuyla birlikte pencerelerine rengarenk çamaşırlar asılmış Kotor evleri arasında, daracık sokaklarda ilerledik. 

    Sokakların bittiği yerde, kaleye uzanan 1350 merdivenin ilkine adım attık. Yer yer yeşillikler yer yer çalı çırpı arasında uzanan yolu kolayca aşabilmek için rahat ayakkabı giymek şart. Benden söylemesi. Bir de yanınıza muhakkak su almanızı öneririm. Yol üzerinde de su satanlar var. Bir arkadaş yazısında bu suların 5 Euro olduğunu söylemiş, ben de diyorum ki "5 değil 1,5 Euro". Yani bazı yazıları okuyunca "Allah Allah! Aynı yerlerde mi gezmişiz?" duygusuna kapılmıyor değilim. Bazı deneyimleri okuyunca çok pahalı, çok zor, çok sevimsiz gibi algıladığımız yerlerin aslında 
hiç de öyle olmadığını gördüm. Bize mi öyle denk geldi bilmiyorum ama her gezimizde olumlu olaylarla, iyi insanlarla karşılaştık. Her seferinde bunu söylüyorum fakat keyif almak için biraz rahat olmak, kasmamak gerekiyor sanırım. Neyse... Yine dağıttım, nerede kalmıştık?

    St.John Kalesi'ne tırmanmak zor ancak keyifli. Dünyanın her yerinden insanlarla güle oynaya, oflaya puflaya tırmanmaya çalışmak bir yana, Kotor Körfezi'nin ve aşağıda kalan Eski Şehrin manzarasını adım adım yükselerek gözlemlemek muhteşem bir deneyim. 
İlk aşamadaki manzaramız bu...
   
Yavaş yavaş yükseliyoruz

     Zamanında gözetleme noktaları olan bölümler, dinlenmek, manzarayı izlemek ve fotoğraf çekmek için buluşulan noktalar konumunda. Biraz soluklanan "Haydi ben devam ediyorum!" diyerek düşüyor tekrar yola. 



    
    Kıvrıla kıvrıla uzanan merdivenleri birer birer aşıyorsun ve 110 m. yükseklikte inşa edilmiş olan Our Lady Of Remedy Kilisesi'ne geliyorsun. İşte burası devam etmek veya etmemek konusunda karar verilen yer. Çok istememe rağmen devam edemedim. Benim maceram buraya kadarmış:)

    Orhun'u da yollamadım, hala tam olarak iyi sayılmazdı. Eşim bizi temsilen kaleye doğru olan yolculuğuna devam etti:) Topluca tırmanışa geçmeyen her aile bizim gibiydi. Kimi devam etti, kimi bu noktada bekledi. Eşim dönene kadar yaklaşık 1 saatlik süre içerisinde önce kiliseyi gezdik, daha sonra Orhun yabancılarla sohbet ederken ben de körfez manzarasının tadını çıkardım, yolcu gemilerini izleyip hayallere daldım, tepeden pansiyonumuzun ve gezdiğimiz belli noktaların nerede olduğunu keşfetmeye çalıştım. Önündeki küçük alanda bekleştiğimiz Our Lady Of Remedy Kilisesi doğal olarak küçük bir kilise. İnşa tarihi 1518 olarak belirtilmiş.
Our Lady Of Remedy

    Dediğim gibi yaklaşık 1 saat sonra eşim muzaffer bir komutan edasıyla yanımıza döndü:) Bize de onun çektiği fotoğraflarla yetinmek kaldı. 




    İşte Kotor'un en yüksekteki yapısından görünen manzara bu...

   
    Tepedeki St.John Kalesi yıkık bir halde. Bütün bir kale göreceğim diye umulmasın. Mimarlık tarihi, tarih, sanat tarihi, arkeoloji gibi alanların meraklıları dışında kalanları hayal kırıklığına uğratacaktır belki o kadar yolu tırmandıktan sonra kale kalıntısıyla karşılaşmak ancak tarihi bir yolu yürümek ve en yüksekten şehrin manzarasına hakim olabilmek -hele bir de o şehir yeşiliyle, mavisiyle eşsiz güzellikteyse- bambaşka bir keyif olacaktır. 
    
    Şehir surlarının, kapılarının ve kalenin geçmişi 6.yüzyıldaki İliryalılar'a kadar gitmekte ancak bugünkü yapısının yine Venedikliler zamanında belirlenmiş olduğunu belirtmek isterim.

    St.John Kalesi'ne inip çıkmamız yaklaşık 2 saat sürdü. Havanın çok sıcak olması herkes gibi bizi de yavaşlatan bir durumdu. Sıcaktan etkilenmemek için sabah saatlerini tercih ettiğimiz halde bunun boş bir temenni olduğunu yaşayarak öğrendik. Kaleye giden yürüme yolu öğlene kadar gölgede kalıyor aslında ve bu durum bir parça rahatlık yaratıyor ancak yine de yaz mevsiminde buraya tırmanmak zor. 
Bu fotoğraftaki herkes az önce St.John Kales'nden indi. Şimdi şehrin sokaklarına karışma zamanı
    Biz dönerken yeni çıkanlar vardı, vakit öğlene yaklaştığı için nasıl cesaret ettiler hiç bilmiyorum. Her saatte kaleye tırmananlar var. Avrupalı turistler cidden çok dayanıklı oluyorlar. Orta yaşlı, hatta orta yaşın üstündeki teyzelerin, amcaların en tepeye kadar tırmandığını gördüm, hayran kaldım ve bizim orta yaşlı kadınlarımızın toplu taşıma araçlarında oturacak yer bulma konusunda nasıl şekilden şekile girdiklerini düşündüm:) Avrupalı insanda böyle bir şey yok, yurt dışında toplu taşıma araçlarını çok kullandık ve oralarda benim gözlemlediğim orta yaş ve üzerindeki kadınların nasıl dimdik ve enerjik şekilde gayet rahat ayakta yolculuk ettikleri, oturacak yer bakınıp durmamaları, boş koltuk görünce atlamamaları oldu. Vallahi durum bu! Bunun nedenlerine girmeyelim şimdi burada, uzun olur.

    Kotor şehrine tepeden baktıktan ve tam anlamıyla bir göz ziyafeti çektikten sonra toparlanmak için odamıza döndük. Akşam 22.00 civarında uçağımız var, artık ülkemize dönüyoruz ve odayı belli bir saate kadar boşaltmamız lazım. Pansiyona dönmeden önce yakınımızdaki Kamelija alışveriş merkezindeki büyük markete uğradık. (Evet bu ufacık turistik şehirde bir AVM var ancak kendisi de küçük ve göz yormuyor. Yine de çoğaltmazlar inşallah, ne diyeyim?) 
Zorlu tırmanış karnımızı acıktırmıştı, marketin pastane bölümünden ıspanaklı, peynirli börekler aldık. İnanılmaz güzeldi, hamur işlerini iyi beceriyor Karadağlılar.
Şehrin minik AVM'si

    Toparlandıktan sonra odamızı boşalttık ancak dönüş yoluna geçmeden önce birkaç saat daha Kotor'u gezebilmek için eşyalarımızı evin sahibine teslim ettik. Tekrar eski şehir kısmına yollandık. Eski şehre giriş 3 kapıdan yapılıyor. 
Deniz Kapısı, Kuzey Kapısı -ki buna Nehir Kapısı da deniyor- ve Güney Kapısı. Bunlar 16. ve 18. yüzyıllar arasında yapılmış girişler. Ana kapı, deniz tarafından girilen Deniz Kapısı...
Deniz Kapısı... Üzerinde Tito'nun "Başkasının olanı istemeyiz, bizim olanı vermeyiz" sözü yer alıyor.
    Deniz kapısının önünde sabahları pazar kuruluyormuş ancak biz bunu kaçırdık. Kuzey Kapısı, eski şehri iki taraftan kucaklayan Skurda Irmağı'nın üzerinde yer alıyor.
Kapı fotoğrafı değil bu, kaledeki balık tutan kız detayını göstermek istedim:)

    Şehre deniz tarafındaki kapıdan girince Silahlar Meydanı'na ulaşılıyor. Bu meydanda Beskuca Sarayı, Dükler Sarayı(17.-18.yy.), Silah Deposu (1420), Fransız Tiyatrosu (1810), Saat Kulesi (1602) ve Utanç Sütunu yer alıyor. Elimdeki rehberde Utanç Sütunun tarihi yok, ancak şunu söyleyebilirim, zamanında suç işleyenler bu sütuna bağlanıyormuş ve gelip geçenler "Vay sen misin bunu yapan?" diye suçluya bir şeyler fırlatıyorlarmış, yüzüne tükürüyorlarmış:) 
Saat Kulesi ve Utanç Sütunu
    Meydana Silahlar Meydanı denmesinin sebebi, imal edilen silahların burada sergilenmesiymiş. Az önce saydığım yapılar gezilmiyor, birer müze durumunda değiller yani. Her biri bugün restoran ve otel olarak kullanılıyor. Denizcilik Müzesi (Maritime) hariç, haritada "Saray" şeklinde işaretlenmiş her yapı otel, restoran, konut, okul, kamu binası şeklinde düzenlenmiş.
Saray deyince heybetli binalar akla gelmesin. Böyle orta ölçekli yapılar şeklinde hepsi.

    Silahlar Meydanın'nda bir tur attıktan sonra rastgele içerilere doğru yol alıyoruz. Her bir bina dikkat çekici güzellikte. Hava sıcak mı sıcak. Güneş ışıkları taş binalardan, taş yollardan yansıyarak inanılmaz bir parıltı yapıyor, zorlanıyoruz. Gel gör ki tarihi Kotor şehri çok güzel. Sıcak bizi zorlasa da gezmeye devam ediyoruz. 


Ufak da olsa gölge bulmuş Sezer kişisi

    Bugün modern sanata, seminer ve konferanslara ev sahipliği yapan, 1263 tarihli St.Paul Kilisesi'ne uğruyoruz. Fazlasıyla restorasyon görmüş, arada kalmış, pek fark edilmeyen bir bina burası. O sırada bir video enstalasyon dışında sergilenen herhangi bir şey yoktu ancak binanın tarihçesi hakkında bizi bilgilendiren ilgili bir görevlisi vardı.

    Yüreğimizin ve gölgelerin bizi çağırdığı güzergah üzerinde gelişi güzel ilerlerken irili ufaklı bir çok dini yapıya rastladık, açık olanlara girdik, Venedik zamanından kalma sarayları ise dışarıdan izleyerek gölgelerinde serinledik, küçük, sevimli meydanlarda molalar verdik.



    Günün sürprizi olarak Kedi Müzesi'ne rastladık:) Orhun kedi delisi olduğu için bu müzeye girmeden olmazdı. Burası küçücük bir müze. Avrupa ülkelerinin kedi temalı eski kartpostalları ve fotoğrafları sergileniyordu, başka bir numarası yoktu. Kediler hakkında tarihi ve güncel bilgiler aradım ama nafile. Bu arada, Kotor'un kedileri meşhurmuş ama neden meşhur bilmiyorum. Çok da incelemedim çünkü Kotor'da ben 1 tane kediye rastladım. Tamam o da tombul, güzel bir şeydi ama tarihi alt yapısı nedir?, Neden meşhurdur bu kediler? Hiç bilmiyorum. Bilen varsa öğrenmek isterim. Meşhur olan bizim kedimiz. İstanbul'un kedileri neredeee, Kotor'un kedileri nerede? :)) Ha bir de efsane Van kedimiz var tabii. Hediyelik eşyalar üzerinde de kedi desenleri yer alıyor, kedili objeler satılıyor ama dediğim gibi ben pek kedi göremedim ortalıkta.

    Aslında Kotor'un St.Tryphon'la birlikte en önemli müzelerinden biri Denizcilik Müzesi. Ancak biz gezmedik. Normalde müzeleri -hele de böyle küçük bir yerdeysek- atlamamaya çalışırım, görmezsem rahatsız olurum ama Denizcilik Müzesi'ne girmedik. Burası kentin denizcilik geçmişini anlatan bir müze. Denizcilik Kotor için önemli. 
Ama işte bana o anda nedense önemli gelmedi:) Hava o kadar sıcaktı ve biz bir de St.John'a tırmanmanın yorgunluğu içindeydik ki eşim oflayıp puflamaya başladı, her yolculuğun sonunda olduğu gibi "Hadi! Hadi! Havaalanına geç kalmayalım" moduna girdi ve beni bunalttı. Orhun da tam iyileşmediği için zorlamak istemedim. Tabii "O sıcakta serin müze ortamında vakit geçirmek daha iyi olmaz mıydı?" diyebilirsiniz ama bilemiyorum işte, resmen basiretim bağlandı. Ha burası bir resim heykel müzesi olsaydı asla atlamazdım o da ayrı konu. Fakat müzede resim koleksiyonu da varmış sanırım, onu da yeni öğrendim:( Neyse, bir daha ki sefere artık. Benden sonra gidenler benim yerime de gezsin.
 St.Nicholas Kilisesi (Öncesi 17.yy., restore edilmiş hali 1909)

 
4 İncil yazarının St.Nicholas duvarlarındaki devasa tabloları
  

St.Luka's Kilisesi. (1195)
    
İstanbul, Kapadokya, Trabzon vb...Bizler için tanıdık Bizans freskleri. St.Luke's Kilisesi.



St.Mary Kilisesi. (1221)

    Öyle ya da böyle, aşırı sıcakta gezebildiğimiz kadar gezdik tarihi merkezi, en son tarihi binaların arasında modern iç dekorasyonuyla ve ismiyle dikkatimizi çeken Fast Food Museum'da bir şeyler atıştırdık. Ve eşyalarımızı alıp taksiye binerek otogara doğru yol aldık. Pansiyon ile otogar arasındaki mesafe kısa ama yine de taksi fiyatı oldukça ucuz. 1.35 Euro ücret ödedik. Dediğim gibi Karadağ'da taksiyle ulaşım gayet cazip. Podgorica'ya belli saatlerde otobüs olduğunu sanıyorduk ve hatta bize uygun olan saate göre hareket etmiştik ancak otogara ulaştığımızda hemen o an yola çıkacak bir otobüse rastladık, bindik. Hemen bilet fiyatını söyleyeyim. Kişi başı 7.50 Euro ve yolculuk yaklaşık 1 saat 40 dk. sürüyor. Podgorica'da indiğimiz yerden havaalanına ulaşmak için tekrar taksiye bindik, onu da bize 10 Euro'ya, otobüsün şoförü ayarladı. Havaalanına kadar Karadağlı üniversite öğrencisi genç şoförümüzle sohbet ettik. Podgorica'da ekonomi okuyormuş. Hafta sonları Budva'ya eğlenmeye gidiyormuş. Türkleri çok seviyormuş. Özellikle futbolumuzla yakından ilgiliydi. "Ne kadar iyi futbolcular geldi size" dedi. Arda Turan hayranıymış, hatta telefonunun kapak fotoğrafı bile Arda'nındı. İlginç bir arkadaştı, tespihi bile vardı, çıkardı gösterdi. Bir arkadaşının hediyesiymiş. Para biriktirip 2 sene sonra İstanbul'a gelmeyi planlıyormuş. Baktım çok cana yakın, yanımdaki İstanbul temalı kitap ayracını hediye ettim. Çok sevindi lakin ilk önce ne olduğunu anlamadı gibi geldi bana. Ayracın küçük bir kurdelesi vardı, oradan arabanın aynasına takmaya yeltendi, vazgeçti:) "Nasıl öğrencisin sen? Kitap okursun sandım" diyemedim:) Budva yazımda da belirtmiştim, sanırım okuma faaliyetiyle pek araları yok Karadağlılar'ın.

    Böyle ilginç bir yolculuktan sonra havaalanına vardık. Sorunsuz bir yolculuktan sonra İstanbul'a indik ve gezimizi böylece tamamladık.

    Budva'yı anlatmıştım, Kotor hakkında da inanılmaz sevimli, sakin ve huzur veren bir kent olduğunu söyleyebilirim. Budva'da yerli turist ve Rus turist çok fazlaydı, Kotor'da ise Amerikalı ve Avrupalı turist çoğunluktaydı. Gece daha sakin olan kent, gündüz devamlı cruise gemilerinden botlarla taşınan turistlerle doluyordu. Ama bu dediğimle kalabalık bir şehir olduğu izlenimi oluşmasın. Sıkmayan, yormayan bir yoğunluk söz konusuydu. Budva'da İngilizce bilenlerin sayısı azdı ancak Kotor'a gelen turist grubu daha çok kültür turizmiyle ilgilenen yabancılardan oluştuğu için ona göre bir yapılanma vardı ve bu kez iletişimde zorluk çekmedik. Tek gece konakladığımız Kotor'da geçirdiğimiz zaman bize yetmedi. Evet şehri bir günde gezebilirsin ancak bu koştura koştura olur. Şehrin huzur veren havasını, göz doyuran güzelliğini layığıyla yaşamak için birkaç gün kalmak isterdim. Bir başka zaman tekrar, bu kez daha uzun süre kalmayı düşünmüyor değiliz. Belki o zaman çok övülen ve tavsiye edilen Perast ve Herceg Novi'yi de gezeriz. Deyim yerindeyse Kotor'un tadı damağımızda kaldı. Kotor bence Karadağ'ın güzel, asil ve bilge hanımefendisi... Bir daha ziyaret edip halini hatırını sormak lazım.


İlgili Diğer Yazılar: BUDVA... HERKES İÇİN EĞLENCELİ
                                 BU YAZ KARADAĞ'DA...
                                 








9 yorum:

  1. Yine harika bir yazi olmus Sezer'cim. Fotolar cok güzel, ve bilgiler cok ilginc.

    Beni de sicakta kimse cikaramazdi galiba o kaleye. Bir de o utanc sütunu bizde olsaydi... bazilari baglansin isterdim oraya:)

    Insanin kaldigi otelin ve odanin manzarasi mutlaka güzel olmali yaaa.. sizinki de harikaymis!
    Gercekten cok güzel bir yermis bu Kotor. Sayende tanidim ve bayildim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Ayşecim. Öpücükler kocaman.

      Sil
  2. 2 sene evvel Balkan turu esnasında Kotor'a gitmiştim ve gezdiğimi sanıyordum. Ancak yazınızı okuyunca gezmediğimi anladım :) Harika bir gezi olmuş...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Az kalmışsınızdır belki, o yüzden eksik kalmıştır. Bir dahaki sefere:)

      Sil
  3. o kadar güzel bir anlatımınız var ki , her yazınızdan sonra ben de yanlarında olsaydım diyorum . Bakın ben de ditsem değil , çünkü kendim gezsem bu kadar güzel göremezdim. Dediğiniz her şeye katılıyorum , Avrupada kadınlar ve toplu taşıma hallerine , erkekleri de ekleyelim ama ...yine dediğiniz gibi ülkemizin nedenlerine hiç girmeyelim , geçmiş olsun , oğlunuz için , şimdi iyi olmasına sevidim , daim olsun dilerim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok çok teşekkür ederim, ne güzel sözler bunlar. Çok mutlu oldum:) Gördüklerimi tekrar tekrar yaşıyorum yazarken, sonra gülüyorum kendi kendime:)
      Sevgiler benden size...

      Sil
  4. aklımda gidicem buralara :)

    YanıtlaSil
  5. çok güzel bir yazı olmuş..insan hevesleniyor doğrusu...tebrikler...

    YanıtlaSil

Yorumu olan?