4 Kasım 2016 Cuma

SAFRANBOLU'DAN AMASRA'YA...

   Safranbolu, Amasra, Bartın, Ereğli vb. merkezleriyle Batı Karadeniz çoğu kimsenin gezip gördüğü yerler diye düşünüyorum. Hele hele Safranbolu'yu ziyaret etmeyen bir ben kalmışımdır herhalde. O yüzden tarihi ve coğrafi özelliklerine pek değinmeden 
ya da değinemeden genel izlenimlerime dayanan bir yazı olacak bu. Mesela... 
Neler gördüm? İlk kez katıldığım "tur" deneyiminde neler yaşadım?
    Her zaman olduğu gibi serbest olarak kendimiz gezmiş olsaydık vereceğim farklı bilgiler olurdu mutlaka. Gitmeden araştırırdım, Safranbolu ve Amasra'nın altını üstüne getirip farklı deneyimler edinmeye çalışır ve paylaşırdım. Ancak topluca gezilen bir tur programına dahil olduğumuz için nereye götürdülerse orayı gördük, ne anlattılarsa onu dinledik. Sevmiyorum ben bu tur işlerini. Ha alanında isim yapmış kimselerin rehberlik ettiği, katılması faydalı gezilerin düzenlendiği özel tur şirketleri de var ancak onlar maddi açıdan bizi zorlayacağı için en iyisi kafana göre takılmak. Kendi kendine araştırıp öğrendiklerin, zorlama olmadan gönlünce gezdiğinde gördüklerin kesinlikle daha kalıcı yer ediyor kafanda. Kimse dikkatini dağıtamıyor.

    1 gece konaklamalı Safranbolu-Amasra turumuzu gerçekleştirmek için ETS turu tercih ettik. Artık birbirimize saygımız azaldığı için seyahatin seyrini aksatan katılımcılar olur diye düşünüyordum zira böyle şeyler duyuyordum. Fakat tam tersi her şey saatine uygun gerçekleşti. Tüm kararlara ve akışa dikkat eden gezginlerdik. 
Bu durum oldukça hoşuma gitti doğrusu.
    Sabahın erken saatlerinde İstanbul'dan yola çıktık, öğlen saatlerinde Safranbolu'ya ulaştık. UNESCO'nun kültür mirası listesinde yer alan tarihi merkeze girmeden önce Hıdırlık Tepesi'nden seyrettik bu bölgeyi. Şansımıza o hafta sonu cömertçe ışıklarını ve sıcaklığını saçan güneşle birlikte manzaranın tadını çıkardık.

    Orhan Gazi zamanında yaşamış bir kumandan olan Hıdır Bey'in türbesinin yer aldığı Hıdırlık Tepesi, tarihi Safranbolu'yu en mükemmel haliyle gözler önüne seren bir seyir terası konumunda.


   
    Tekrar otobüse binip ilçe merkezine ulaştığımızda önce tur programına dahil olan İmren Restoran'da yemeğimizi yedik. Arkasından ekonomiye katkıda bulunması gerekli ve zorunlu turistler olarak İmren Lokumları'na yöneldik:) Kronik tatlısever olarak lokum alışverişine hiçbir itirazım yok aslında. Bölgenin meşhur baharatı safranı da yok sayamazdım. O yüzden lokum çeşitlerinden safranlı olanını satın aldım. 
Tadı çok farklı gelmedi bana.
    
    İmren Lokumları'ndan bir arkadaşın tanıtımıyla  hakkında daha fazla bilgi edindiğim Safran enteresan bir bitki. Tatlı mor renkli yapraklarından nasıl oluyor da kendi ağırlığının 100.000 katı miktarda suyu sarıya boyayan bir baharat çıkıyor? Enteresan.

    Safranbolu küçük bir ilçe olabilir ancak 1500 civarında tarihi yapıyı bünyesinde barındıran bir zenginliğe sahip. Ne yazık ki o gün kısıtlı sürede her yerini gezme imkanı bulamadık. Önde rehberimiz arkada biz, koştura koştura Yemeniciler Çarşısı'ndan geçip Kaymakamlar Evi'ne vardık.

    Safranbolu evleri, günümüze kadar gelen bozulmamışlıklarıyla, 18 ve 19.yy Osmanlı konut mimarisini en iyi yansıtan örnekler. Ve bugün müze olarak düzenlenmiş olan Kaymakamlar Evi de bunlardan biri.





    Burası Yarbay Hacı Mehmet Efendi'nin eviymiş. Kendisi kaymakam değil bir asker. Osmanlı'da Kaim-i Makam meğer yarbay demekmiş. Kaymakamlar Evi ismi oradan geliyormuş.
    Evin pencerelerinden baktım baktım da hemen karşımda duran fakat vakitsizlikten gezemeyeceğim Kent Tarihi Müzesi, Saat Kulesi ve eski hapishaneye doğru iç geçirdim. Aslında içinde bulunduğumuz bu müzeyi ziyaret bitince 1 saat serbesttik ancak o sürede annem karşı tepeye koşturamayacağı ve zaten yorulmuş olduğu için vaktimizi müze bahçesinde kahve içerek geçirdik.

    Belli bir saatte ekiple Cinci Hamamı'nın önünde buluştuk ve Yörük Köyü'ne gitmek için otobüsümüze doğru harekete geçtik. Grubun hareketlenmesiyle benim "e hani bu hamamı görecektik?" demem bir oldu. Sayın tur rehberimiz "serbest zamanda isteyen girer demiştim ya ayrılırken" diye cevap verdi. Hıdırlık Tepesi'ndeyken "şu karşıdaki hamama da gireceğiz, şöyle güzel böyle güzel" demişti halbuki ve daha sonra çarşı kalabalığı içinde koştura koştura giderken "isteyen girer" demiş. Sakin bir yerde herkesi toplayıp söylemediği için duymayan çok kişi oldu haliyle. Cinci Hamamı'ndan da kalmış oldum.

    Fakat her şeye rağmen turizm şirketleriyle gezmenin şöyle bir avantajı var ki merkez dışındaki yerlere rahat rahat gidebiliyorsun. Safranbolu'daki Yörük Köyü gibi...

    Osmanlı zamanında yerleşik düzene geçen Anadolu yörüklerinin yerleştiği köylerden biri burası. Yerel dokusunu koruyan, sokaklarında gezerken tarihi bir film platosunda olduğun hissini yaşatan bir köy.
Bu fotoğraf için annem konu mankeni olsun:)
    Köydeki ilk durağımız 300 yıllık bir çamaşırhane oldu. Köylü kadınların belli günlerde toplanıp çamaşır işini hep beraber hallettikleri çamaşırhanenin düzeninde yer alan Bektaşilik simgelerini, az sonra gezeceğimiz Sipahioğlu Konağı'nın 8.kuşak sahibi anlattı bizlere. Çamaşır taşının 12'ye bölünmesinin 12 İmam'ı temsil etmesi gibi...


    
    Çamaşırhanenin ardından istikamet Sipahioğlu Konağı. Köyde 450 yıllık konaklar da varmış ancak burası orijinal haliyle günümüze kalan 300 yıllık bir konakmış. Az önce de belirttiğim gibi konağın 8. kuşak sahibi olan -ne yazık ki ismini hatırlayamadığım- bey grubumuzu gezdirdi ve 650 yıldan beri yaşanan köy hayatını, yörüklerin geleneklerini anlattı.


    
    Çocukluğumdan kalan ahşap evli hatıraların kokusunu getiren bir mekandı burası. Şimdi çevremde olmayan ancak zamanında İstanbul ve Bursa'da eski ahbaplara, akrabalara gittiğimizde görebildiğim ve o günlerde bile kokusuna bayıldığım ahşap evleri düşünürüm bazen. Artık böyle turistik gezilerde rastlayabiliyorum onlara.


   
   Ahşap tavan süslemeleri, kalem işi bezemeler, aynı zamanda Bektaşi köyü olması nedeniyle her yerde bu inanca ait simgeler, daha fazla ışık vermesi için yapılmış olan pek meşhur aynalı küre... Her biri geçmişten birer hatıra.


    
    Yukarıdaki fotoğrafta hoş bir ayrıntı var. Duvar süslemesini bitiren usta işini tamamladığı saati de resimlermiş.


   
   Ve İstanbul manzarası... Yanlış hatırlamıyorsam İstanbul'dan gelen bir gelinin hasretini gidermesi için kondurulmuştu o duvara.

    Safranbolu'daki Yörük Köyü bugün bize ne denli hoş gelse de yerlilerin çoğu artık İstanbul'da veya diğer büyük şehirlerde yaşıyorlar. Konağın web sitesinden okuduğuma göre köyün nüfusu 250'ye yakınmış, daimi olarak yaşayan kişi sayısı 60 civarındaymış. Bunu o gün gezerken konuştuğumuz yaşlılar da doğruladılar, gençlerin gittiğinden yakındılar. İnsanlar ne şartlar altında başka şehirlere göç ediyorlar konusunu iyice öğrenmeden eleştiri yapmamak lazım. İlkokulda katıldığım bir münazaranın konusu geldi aklıma: "Ülke refahı için önce köyleri mi kalkındırmak gerekir? Yoksa şehirleri mi?"

    Yörük Köyü'ne veda edip taşlı yollarından otobüsümüze doğru ilerlerken 
Leyla Gencer'e bir selam çakmayı ihmal etmedik.  Dünya sahnelerinde "La Diva Turca" olarak tanınan efsane opera sanatçısı Leyla Gencer'in babası bu köyün eski ailelerinden biri. Kendisinin büstünü ihmal etmemiş Safranbolu halkı.



    Gezimizin ilk günü bu şahane köyle son buldu. Akşam yemeğini de alacağımız Bağlarsaray Otel'e ulaştık. Her kalemi düşünüp bu otele vereceğim puan 10 üzerinden 7.5 olacak. Bir gece konaklama için yeterli bir puan diye düşünüyorum.

    Ertesi sabah erkenden, kahvaltının ardından toparlanıp yola çıktık. 
Tokatlı Kanyonu'na gidecekmişiz. Daha doğrusu kanyon manzarasını seyredebileceğimiz Cam Teras'a...


     
    Cam Teras'tan Tokatlı Kanyonu manzarasını izlemek benim gibi bir miktar yükseklik korkusu olanlar için zor olsa da keyifli bir deneyimdi. Ayaklarımızın altındaki cam taban çok temiz olsaydı ve güneş ışığına maruz kalmasaydı, yani uçurum net bir şekilde görülseydi asla çıkamazdım oraya. Her zaman böyle değilmiş yalnız. Daha önce görmüş olanlardan biliyorum. Onu belirteyim de olumsuz bir intiba yaratmış olmayayım. Muhakkak temizleniyordur ve günün belli saatlerinde ışık yansıması da olmuyordur. Benim için o gün yarı mat görüntü gayet yeterliydi:)
  
   Teknik hesaplardan dolayı hafif bir sallantı da var, işte böyle minik adımlarla sarsak sarsak ulaştım köşeye:) Annem daha rahattı:)


    
    Kanyonun güzelliklerinden yararlanmak sadece bu şekilde olmuyor. 9 km'lik parkurunda yeşili bol bir yürüyüş gerçekleştirmek mümkün. Yaklaşık 2 saat sürüyormuş. Bir bahar zamanı Safranbolu'ya eşimle gelmeyi ve bu kez kanyona inmeyi yazdım bir kenara.



    Safranbolu'ya doyum olmaz ancak sırada Amasra var. Kanyon'dan sonra yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculukla Amasra'ya vardık. Aynı zamanda şehir değiştirmiş olduk. Safranbolu Karabük iline bağlı, Amasra ise Bartın'a. Bunu yazdım çünkü ben bu yeni iller konusunu feci karıştırıyorum:)

    Yine merkeze inmeden önce şehir manzarasına hakim Bakacak Tepesi'nde fotoğraf molası verildi.


    
    Şehir merkezi yukarıdaki fotoğrafta görülüyor ve mola verdiğimiz yerin sağ tarafında kalıyor. Ancak ben, zannediyorum görüntüyü bozan bina sayısı daha az olduğu için sol taraftaki manzarayı daha çok beğendim. Bakınız alttaki foto:
      
    Amasra küçük fakat tarihsel geçmişi, coğrafi güzellikleri ve tam da bu yüzden turistik özellikleriyle dopdolu bir ilçe. Yaz mevsiminde kalabalık olduğunu tahmin ettiğim sokakları ve plajları Ekim ayında oldukça tenha ve tam da gezilebilecek kıvamda.
   
    Rehberimiz bizi yine koştura koştura Roma İmparatorluğu zamanından kalma Kemere Köprüsü'ne götürdü ve ne yazık ki yine dişe dokunacak bilgiler vermedi.


    
    Oysa ki 3000 yıllık bir geçmişe sahip Amasra'dan Amazonlar geçmiş, Fenikeliler geçmiş, İyonlar, Persler, Romalılar, Bizans, Cenevizliler geçmiş. Nihayetinde 
Fatih Sultan Mehmet tarafından topraklarımıza katılmış. Fatih Sultan Mehmet'in Bakacak Tepesi'nden gördüğü şehir için "Lala, Lala, çeşm-i cihan bu mu ola?" dediği rivayetini bir de ben hatırlatayım mı bilemedim? :) Zira Amasra dendiğinde her yerde karşımıza çıkan budur. Rivayet de olsa haklı sebeplere dayanmaktadır. Yani Amasra "Dünya'nın Gözü" sıfatını fazlasıyla hak etmektedir. Aslında Amasra için bu deyimi kullanan ilk kişi Bizanslı tarihçi Niketas'mış. Fatih Sultan Mehmet ise çok okuyan, çok araştıran entelektüel bir sultan. Muhtemelen "Niketas'ın bahsettiği Dünya'nın Gözü burası mı?" anlamına gelen bir sorudur Sultanın sorduğu.


    
    Köprüden geçerek fakat kuleye girmeyerek hemen kapının önünden topluca geri döndük ve Fatih Cami'i görmek için ara sokaklara daldık. 


    
    Fatih Cami adından da anlaşılacağı gibi, Fatih Sultan Mehmet Amasra'yı aldığında kiliseden camiye çevrilmiş bir ibadet yapısı. Dış mekanı Bizans yapısı olduğunu belli ediyor ancak iç kısımda tarihi hiçbir özellik kalmamış. Beyaz sıvalı duvarlara gömülü tek bir apsis kemeri göze çarptı gözüme.
    
    Aşağıdaki ev hemen caminin karşısında yer alıyor. Fotoğrafta belli olmuyor ama oldukça çekici bir ev. Buralara yabancı bizler için fantastik bir özellik taşıyor. Herkes hayran hayran bakıp fikir belirtirken, öylesi tarihi sıcaklıkta bir evin hayalini kurarken, bahçeyle ilgilenen sahibi Baltalı İlah tavrıyla çatır çutur bölüyor hevesleri:) "Herkes beğeniyor aman iyi bakın diyor da biliyorlar mı buraya bakmak ne kadar zor?" 
Öyle yapılmıyor, böyle edilmiyor, şu kadar masraf vs. O da haklı kendince. 
Tarihi eser konumundaki evlerde her istediğin düzenlemeyi yapamıyorsun malum. Yapmaya kalktığında, iznini aldığında da epeyi bir masraf yapmak gerekiyor.

    Amasra'nın her evinden çiçekler taşan sokaklarını az da olsa gördükten -ve çok beğendikten- sonra öğle yemeği için anlaşılan balık restoranına yöneldik. İsteyenlerin ayrılabileceğini söyledi rehberimiz fakat Mavi Yeşil Restoran'ın Amasra'nın en iyilerinden biri olduğunu defalarca vurguladı. Biz de o yüzden gruptan ayrılmadık. Epeyi yürüyüp vakit kaybettiğimiz gibi bizden sonra gelen bir başka grupla kesişerek curcuna içinde yedik balıklarımızı. Kalabalık nedeniyle geç yapılan servis de cabası. Gruptan ayılıp daha önce gezerken gördüğümüz hoş restoranlardan birine girmediğimiz için çok pişman olduk. Bir daha böylesi bir tura katılırsak aklımızda olacak.

    Yemekten sonra yaklaşık 1,5 saat serbest takılma hakkımız vardı bu kez. Bir miktar çarşı içinde oyalanıp Arkeoloji Müzesi'ne gittik bir hevesle. Fakat her gezide illaki önemli bir müze kapalı olacak ya bu kez sıra bu müzedeydi. Restorasyonu henüz bitmemiş ama haberiniz olsun çok az kalmış. Zaten dışarıdan da belli oluyordu neredeyse hazır olduğu. Bu durumda sadece bahçesini gezebildik.




    
        Geri dönüş saati gelene kadar Küçük Liman manzaralı çay bahçesinde birer Türk kahvesi içip manzaranın tadını çıkarmaya karar verdik. Roma, Ceneviz, Osmanlı izleri ve şahane maviliğiyle Karadeniz gözlerimizin önündeydi. Fotoğraflarım iyi değil, Amasra manzarasının eşsizliğini yansıtmaktan uzaklar. Ve inanın sözlerim de yetersiz kalıyor. Bir burunun iki tarafında yer alan her iki koy da gönlümü fethetti. Ruhumun dinlendiğini hissettiğim ve düşündükçe bu hissi hatırladığım lokasyonlardan oldu Amasra kıyıları. Ancak belirtmek isterim ki benim bahsettiğimden çok daha fazla gezilecek görülecek yeri var. Kısıtlı zamanda, kalabalık bir grupla, bireysel olarak da annem bana göre daha çabuk yorulduğu için aslında görebileceğim bazı yerleri atlamak durumuyla bu kadar oldu. Şikayet amacında değilim. Bu kadarı bile mutlu etti beni. Bir başka sefere dolu dolu gezmek kısmet olur belki. Kim bilir?
    
    Benim için Ekim ayına hoş bir başlangıç oldu Batı Karadeniz gezisi. Yeşilin, mavinin tadını çıkardık. Rahat bir yolculukla döndük fakat İstanbul'a girince sinir bozucu bir trafik olmuyor mu? İşte o, yaşanan tüm güzellikleri bir süreliğine kafadan siliyor. 
3-4 saatte şehirler değiştirirken, aynı vakitte birkaç semt aşabiliyorsun ancak. 

    Ufak tefek serzenişlerim oldu fakat böylesi turların enteresan bir yanı oluyor ki bu da farklı farklı insanlar tanımak. Bir otobüs dolusu birbirini daha önce görmemiş insan bir süre birbirine katlanıyor mu  desem? Kaynaşıyor mu desem? Tanıdıkça şaşırıyor mu desem? Ne desem bilemedim. Annemle yolculuğumuz arkamızdaki arkadaşların hallerine mecburen tanık olmakla geçti. Dönüşte annem uyuyunca asıl atraksiyona ben şahit oldum. 3 kadın arkadaş olarak geziye katılan koltuk komşularımız devamlı surette hiç sakınmadan konuşarak özel hayatlarını iyice öğrenmemize sebep oldular. Özellikle kulak kabartmadım. Hatta kitap okumaya çalıştım ama ne mümkün. Bağıra çağıra konuşup rahatsız ediyor değiller ancak sakınmıyorlar da ve koridorun diğer tarafındaki arkadaşlarıyla da sohbet ettikleri için her şey duyuluyor. Bu arkadaşlarımız efendim, Safranbolu'da konakladığımızda biz yorgunluktan yattığımız yeri bilmezken gece dışarı çıkmışlar. Çıkabilirler, gayet doğal. İlginç olan şuydu ki bir tanesi o gece sevgili yapmış. Ertesi gün bizim otobüs önde, adamın ve arkadaşlarının arabası arkada yolculuk ettik. Molada buluştu sevenler, İstanbul'da da devamı gelecekti. Dönüşte tüm yol boyu kadının nasıl aşık olduğunu, kadınlardan birinin bu durumu onaylamayışını ve itirazını, diğerinin destek oluşunu dinledim. Sevgililer yazışıp durdular yol boyu ve kadın hepsini ara ara sesli şekilde okudu arkadaşlarına. Dediğine göre ihtiyacı varmış böyle bir heyecana. Olan biteni ben rahat rahat duyduğuma göre arkadakiler vs. bir çok insan duydu bunları. İlginçti. Çok ilginçti. Ve sevgili yapan kadıncağız evliydi. Arada çocuğuyla, eşiyle konuştular.  Kim nasıl yaşarsa yaşasın beni ilgilendirmiyor. Yolculuk boyunca ulu orta konuşmalarını tuhaf buldum sadece. Yoksa her şey insanlar için. O kadar roman, hikaye boşa yazılmıyor. Filmler nereden alıyorlar konularını? 
İnsanları gözlemlemek istiyorsan arada böylesi kalabalıklara da karışacaksın demek ki.











27 Ekim 2016 Perşembe

BİLİNÇ AKIŞI

   

    Ekim ayı seyahat açısından epeyi verimli geçti ki benim için Orhun uzaklara okumaya gitmişken atlatmam gereken alışma sürecini kolaylaştırdı bu durum.
"Kış gelmeden az biraz gezelim" düşüncesindeki annemin ısrarıyla Batı Karadeniz'e, "bu kadar yıl oldu hiç seninle tatile çıkmadık" diyen çocukluk arkadaşımın iteklemesiyle Makedonya'ya uzandım bu ay. Olurdu olmazdı derken oldu bitti, dolu dolu geçen 1,5 ayın ardından Orhun ara tatile girip 1 haftalığına Türkiye'ye geldi bile. Sömestr ortasında böyle bir tatil oluyor diğer ülkelerde. Bizde de yapılması düşünülen düzende yani. Yaz tatili daha kısa sürüyor böylece. Velhasılıkelam tam da fena halde özlemişken iyi geldi bu ara tatil. Bu hafta oğlumun sevdiği yemekleri yapmakla, akraba ve arkadaş toplantılarıyla meşgulum. "Oğlun üniversiteye başladı, sen çalışmayı düşünmüyor musun?" diyenler oluyor. Eski arkadaşlarım bilirler, görsel sanatlar alanında ücretli öğretmenlik yapıyordum. Ancak geçen sene olduğu gibi bu sene de başvuruda bulunmadım. Kendimi dinlemek, kendime dolu dolu zaman ayırmak mutlu ediyor beni şu an. Aşırı önemsediğim ve yıllarca kendimi hırpaladığım çocuğun dersiydi, okuluydu, yemeğiydi sorumlulukları yok belki ve bu durumda boş zamanım çokmuş gibi duruyor fakat bazen 24 saatin yetmediği oluyor. Yıllardır çocuğuna yapışık bir anne olarak tanınsam da kendime ait bir sosyal hayat kurmayı başarabilmişim ve bundan gurur duyuyorum açıkçası. Herkese de tavsiye ediyorum. Ha bu arada, zavallıcığımdan az bahsediyorum belki ama eşim de var:) Onunla seneler sonra baş başa kaldık. Erken evlenip, erken anne baba olmanın avantajlarının yanı sıra dezavantajlarını da yaşamıştık. Arkadaşlarımız gezerken, plan yaparken biz katılamazdık. Şimdi kafamıza göre çıkıyoruz. Arkadaşlarımız çocuk büyütüyorlar şu an:) Yani hal böyleyken çalışmaya pek yanaşamıyorum açıkçası. 15 Temmuz'dan sonra her şeyden sıtkım sıyrıldı üstelik. Orhun'un gelmesi, gitmesi, bizim arada Tallinn'e gitmemiz derken zaman geçip gidiyor işte. Kendi adıma bugünler için düşündüğüm ve yürürlüğe koymak istediğim bazı planlarım da yok değil. Onlar için enerji topluyorum bir yandan. 
    Aslında bu yazıda bahsetmek istediğim annemle katıldığımız Safranbolu-Amasra turuydu. Dökmem gereken duygularım varmış meğer. Gezide yaşadıklarım bir sonraki yazıya kalsın o zaman. Karadeniz gezisi olmasından mütevellit yeşili bol fotoğraflardan oluşan bir yazı olacak. Ayrıca bu kez farklı olarak dedikodularım da var anlatmak istediğim:)





18 Ekim 2016 Salı

TALLİNN'DE NELER TATTIM?

    Gündem Musul Operasyonu gerginliği, Sabahattin Ali densizliğiyle çalkalanıp tuhaf duygulara sebep olurken bambaşka konulardan, bambaşka diyarlardan bahsetmek istiyorum ki kafamı dağıtayım. Ve bu yazıyla Tallinn gezi notlarını  şimdilik tamamına erdirip farklı yazılar paylaşabileyim artık. 
    Estonya'nın başkenti, Baltıklar'ın en güzel şehirlerinden biri olan Tallinn'de geçirdiğimiz günlerde hangi kafe ve restoranlara uğradığımızı, nasıl lezzetler tattığımızı anlatacağım bu kez. Aslında gezi yazılarımda bu konuya ayrı bir başlık açmıyordum fakat bu kez şehirde uzun bir zaman geçirdiğimiz için rahat rahat, koşturmadan yeme içme imkanı bulduk ve bana da misafiri olduğumuz hoş mekanları paylaşmak kaldı. Tallinn'e yolu düşecek olanlara yardımcı olacaktır diye umuyorum.
    Estonya'da, daha dar anlatımla başkent Tallinn'de kesinlikle yiyecek sıkıntısı çekilmiyor. Dünya mutfağının tüm örnekleri mevcut. Restoran ve kafeler temiz ve şık. Bu anlamda, ilk defa bir ülkede girdiğimiz hiçbir yerden memnuniyetsiz ayrılmadık. Şıklığın yanı sıra lezzetler de yerli yerindeydi. Çok fazla yerel yemek denemedik ama anladığım kadarıyla soğan ve sarımsağı çok kullandıklarını, bizim damak zevkimize yakın yahni türünde yemekleri olduğunu söyleyebilirim. Çorbaya da rastladık, 
pilava da. Tanıdık olduğumuz et çeşitlerinin haricinde geyik ve ayı eti de tüketiliyor. Uzak Doğu mutfağı seviliyor. Bir tek tatlı konusunu zayıf buldum zira tatlısız yapamayan, arayan biriyim. İyisi mi ben fotoğraflar üzerinden anlatayım.

    Tallinn'in en popüler, gidilmezse eksik kalınacağı hissini yaşatacak mekanı ile başlamak istiyorum:) Olde Hansa...
    Olde Hansa Ortaçağ temalı bir Restoran. Old Town'da gezerken dönem kostümlü gençlerin davetiyle meraklanıp tercih edebilirsiniz bu mekanı.
        İç mekana mum ışığı ve Ortaçağ müzikleri hakim. Garsonlar da sizi günümüzden uzaklaştırmakta ustalar.  "Lordum, Leydim" diyerek epeyi bir havaya sokuyorlar müşterileri:)
       Hele bir de grup gitmiş ve ziyafet menüsünü seçmişseniz törensel bir edayla geliyor yemekler ve tiyatral havada sunuluyor. Eğer isterseniz ballı biralar eşliğinde...

    Birayı pek sevmem ama Olde Hansa'nın ballı birasına bayıldım. Yerel bira markası Saku'nun da ballı çeşidi var, kimi zaman meydan kafelerinde otururken sipariş etmeden duramadım.
       Menüde genelde et çeşitleri yer alıyor. Ben kuzu yahni yedim. Yanında bulgur, yeşil mercimek ve  sotelenmiş sebze vardı. Bunlar tanıdığımız yiyecekler, yahni de bol soğan ve salçalı haliyle bize epeyi yakın geldi bana. Hatta anneannemin yemeklerini hatırlattı. Değişik tatlar deneme konusunda en heveslimiz olan Orhun geyik eti tercih etti. Her biri lezzetliydi.
    Yemeğin sonunda güllü pudingimiz  "gül yapraklarını da yerseniz sonsuza kadar genç ve güzel kalacaksınız" sözleriyle getirildi. Bir baktım Orhun'un yaprakları yok:) "Ne yaptın? Yedin mi yoksa?" dedim. "Tabii ki yedim. Seramoniye uymak lazım" dedi:) Benim yemeğe düşkün, yemek yemeği normalde de tören haline getiren oğluma yakışan bir hareket:) Bir de tarihe çok düşkün olduğu ve en çok okuduğu, bildiği dönemlerden biri Ortaçağ olduğu için bayılıyor buraya zaten.
    Tallinn'de yeme içme fiyatları gayet uygun. Daha doğrusu her keseye hitap edecek restoranlar var. Bizim en fazla ödeme yaptığımız mekan burası oldu. 3 kişi içeceğiyle tatlısıyla yaklaşık 60 Euro. ödedik. Şehrin turistik merkezinde, tarihi bir binada, tema içeren, özenli bir restoranda gelen hesap gayet yerindeydi.

    Old Town'dan konuya başlamışken oradan devam edelim. Hatta Ortaçağ'dan devam edelim. Tarihin içinde hissettiren bir başka masalsı mekan... III Dragon... Üç Ejder...
    Eski kent meydanında tarihi belediye binasının hemen altındaki Üç Ejder de 
Olde Hansa gibi Ortaçağ temalı bir mekan. Ancak bu taverna tarzında. Burada yiyeceklerini hızlı alıyorsun hızlı tüketiyorsun. Geyik çorbasıyla meşhur. Ve çorba gerçekten enfes. Yalnız ufak bir ayrıntı var. Burada çatal kaşık yok. Çünkü Ortaçağ'dayız. Yani çorbayı kaseden kafamıza dikerek içmeye mecburuz:)
    Burada da loş bir ortam, dönem kıyafeti giymiş çalışanlar var. "Ne kaşığı? Benim evimde kaşık mı var?" diye numaradan azarlayan kadın bir yandan da önündeki kazandan kaselere çorba koymaya devam ediyor.
   Çorbadan başka bir de talaş böreği benzeri börekleri var. Yine geyikli seçeneğiyle birlikte çeşitleri bulunuyor. Ben geyik etli ve havuçlu denedim. Börek de gayet başarılıydı. Bunların yanında turşu yemek istiyorsan bir köşedeki büyük fıçıya kocaman çatalı batırarak istediğin kadar alabiliyorsun. Yine yıllar öncesinin usulünde...

    Old Town'da daha farklı yiyecekler de var tabii. Tamamen tersi bir tanıtımla meşhur krepçiyi anlatabilirim. Kompressor Pub, 29 krep çeşidiyle bilinen, her daim dolu olan sıcak bir mekan.
kompressorpub.ee/?lang=en
kompressorpub.ee/?lang=en
    Makinelerimizin şarj probleminin olduğu sırada çektiğim fotoğraflar iyi çıkmadığı için kendi sitelerinden aldığım iki fotoğrafı ekliyorum. Krepler çok büyük, çok lezzetli, tuzlu ya da tatlı... Sevenleri muhakkak uğramalı. Bir apartmanın girişinde yer aldığı için gözden kaçabiliyor ancak yeri çok kolay. Old Town meydanına çok yakın olan Rataskaevu sokağında. 
   
    Bir önceki yazıda, kimi günler, havanın güneşli oluşundan da faydalanarak 
Old Town'ın meydan kafelerinde aheste aheste vakit geçirdiğimizden bahsetmiştim. İşte o çok beğendiğim meşhur ballı biraları burada yudumladık.

    Kimi zaman çay ve elmalı turta da vardı menümüzde.

     Tallinn'de tatlılarda elma ve yaban mersini çok kullanılıyor. Çünkü her ikisinin de ağacı çok. Yollarımızın üzerinde bu iki tatlı meyvenin ağaçlarına sıkça rastladık ve o güzelim elmaları kimsenin toplamayışına şaşırdık. Bana kalırsa şehrin simgelerinden biri yaban mersini olmalı. Hiç rastlamadığım kedi, şehrin simgelerinden biri mesela. Ama görmedik. Karadağ Kotor'da da aynı şey olmuştu. Her yerde kedili hediyelik eşyalar vardı, kedisi meşhurdur deniyordu. Bir ya da iki tanecik görmüştük. İstanbul'a gelsinler de kedi neymiş görsünler diyorum.
Yaban Mersini
    
    Old Town bölgesinin en meşhur pasta ve kahve salonu Maiasmokk Kohvik. 
Yolu Tallinn'e düşen herkesin uğradığı, buram buram nostalji kokan bir mekan. Kohvik Estonca'da kahvehane, kafe anlamına geliyor. Kahve içilen yer anlamında. 
Şehri keşfederken çok sık rastlanan bu kelimeyi fark edeceksiniz. 
    Maiasmokk 1806 yılında şekerleme fabrikası olarak açılmış. Badem ezmeleriyle ünlenmiş. Kafenin özellikle giriş katı, işletmenin tarihini anlatan bir müze şeklinde düzenlenmiş. 
    Bu bölümde badem ezmelerini sanki birer bibloymuş gibi renklendiren çalışanı seyretmek keyifliydi. Badem ezmeleri başarılı ancak bizim için çok farklı bir tat değil tabii. Bakınız meşhur Bebek Badem Ezmesi veya Edirne'deki örnekler.
    İkinci Dünya Savaşı sırasında devlet eline geçen işletme daha sonra Estonya'nın meşhur çikolata markası Kalev ile birleşmiş. Turistik haritalarda Kalev Kohvik olarak da rastlayabilirsiniz.
    Biz gittiğimizde hava güzel olmasına rağmen dışarıda oturmayı tercih etmedik. İçerisi çok daha romantik, nostaljik ve sevimli. Duvarlar dönem fotoğraflarıyla bezeli.
    Meydana açılan sokağı gören pencerelerden birinin önüne yerleştik. Nefis pavlovanın eşliğinde kahvemi yudumlarken oğlum ve eşimle yaptığımız sohbet Tallinn'deki en huzurlu saatlerimden birini yaşattı bana.

 
    Old Town'da tarihi eskilere dayanan pasta ve kahve dükkanları bu kadar değil. 1937 yılında açılan Josephine Kohvik önünden gelip geçerken şıklığıyla, feminen havasıyla dikkatimi çekmişti. Bir pastasını yemeden ayrılamazdım Tallinn'den:) Şehirden ayrılmadan bir gün önce nihayete erdirdim bu isteğimi.

 

    Josephine'in atmosferi kırmızıların, iri desenli kumaşların, loş ışığın, çiçeklerin, kadınsılığın hakimiyetinde. Çok beğendim çok.

     Tatlı demişken... Tarihi merkezde, yine Ortaçağ kostümlü satıcılar tarafından seyyar arabalarda karamelize edilip satılan tatlı bademler de Tallinn'in olmazsa olmazlarından. 

    Kabul ediyorum fazla turistik bir hareketti ama aldık:) Portakallı ve yaban mersinli çeşitleri de var ve gerçekten lezzetli. Tek kusuru dişlere zarar olması.

    Şimdi biraz da Tallinn'in müze kafelerinden bahsetmek istiyorum. En azından benim gördüklerimden. Bayılırım müze kafelerine. Bir önceki yazıda bayıla bayıla anlattığım Open Air Museum'un 19.yy. tarzındaki restoranı favorim oldu. 
       Kış mevsiminde iç mekanda vakit geçirmek keyiflidir tabii ama hava güzelse ağaçlar altında, kuş sesleri arasında oturmanın tadı bambaşka. Hissedilen şey huzur, huzur, sadece huzur...
        Menüde yerel yemekler yer alıyor. Bazılarınının ne olduğunu sorduğumuz halde anlamayınca iyi olacağını umduğum bir şeyler seçtim. Ben seçtim diye üzerine basa basa söylüyorum çünkü sonuç şahaneydi:)
    Salamura ringa balığı ve ev yapımı bira. Her ikisi de enfesti. Yanında sunulan patatesler Estonya'da sıkça tüketilen tarzda. Geçtiğimiz hafta sonu aklıma takılan bir şeye bakmak için açık hava müzesinin sitesine girdim ve burada o gün balık-soğan festivali olduğunu gördüm. Hemen Instagram'a atladım güncel fotoğraflara bakmak için ve inanın o gün o festivalde olmadığım için epeyi hayıflandım.

    Tallinn'deki müze kafelerin en güzellerinden biri Seaplane Harbour'daki Cafe Maru. Deniz müzesinin maviliğinde kaybolan iç bölümü çok şık.

    Bizim tercih ettiğimiz teras bölümü ise kendini güneşe teslim etmek isteyenler için birebir. 
    

    
    Koleksiyonuna bayıldığım Kumu Art Museum'da da Reval Cafe'nin bir şubesi bulunuyor. Orada yakaladığım fotoğraf işte böyle iştah açıcıydı.

        Ravel, Tallinn'in eski adıymış. Şehirde çok sayıda Ravel Cafe şubesi var. Kahveleri, lezzetli tatlıları ve hamur işi yiyecekleriyle tercih edilebilir bir yer burası. Fiyatlar da son derce uygun. Dışarıda sadece iki gün kahvaltı yaptık. İkisinde de Ravel'de ıspanaklı börek tercih ettim.

   
    Gelelim bir önceki yazıda bahsettiğim Yaratıcı Şehir'e... Burası genellikle hipster mekanı diyebileceğimiz kulüp, kafe ve restoranlarla dolu. Restaurant F-hoone bunlardan biri.
    Fotoğraftaki tatlı kesinlikle Tallinn'de yediklerimin en iyisiydi. İsmini hatırlamıyorum fakat Napolyon ya da Napoli olduğu konusunda ısrarlıyım:)


    
    Tam da burada bir değişiklik yaparak Solaris alışveriş merkezinin içinde yer alan Lido'dan bahsetmek istiyorum. Okuldan istedikleri için Orhun'a fotoğraf makinesi bakmaya gittiğimizde keşfettik.
    Lido, Solaris alışveriş merkezi içerisinde çok geniş bir alana yayılmış, Litvanya menşeli bir açık büfe restoran. Sulu yemekler, ızgaralar, kızartmalar, çorbalar, salatalar, tatlılar, hamur işleri, alkollü ve alkolsüz içecekler...Yok yok. Herkes damak tadına uygun bir şeyler bulabilir. Açık büfe olduğu için fiyatlar da oldukça uygun. Baltık havasını yansıtan dekorasyonu ve yerel kıyafetli görevlileriyle çok sevimli bir mekan Lido. Birkaç gün kalacaklara kesinlikle tavsiye ederim.

    Yemeli içmeli Tallinn yazısını yine hedefi tam on ikiden vurarak tanıdığımız bir restoranla sona doğru yaklaştırma zamanı geldi. Her gün şehre gidip gelirken önünden geçtiğimiz bir restoran eski bir binada yer alması, basitliği ve sıcaklığıyla fazlaca dikkatimi çekiyordu. Aşağıdaki fotoğrafta tam ortada yer alan yeşil bina oluyor kendisi.

 

    Kafaya koyduğum yerlerden biri oldu. Türkiye'ye dönüşümüzün yakın olduğu bir tarihte nihayet karar verip girdik. Meğer hiç de dışarıdan göründüğü gibi salaş bir yer değilmiş. Bu yıl Estonya'nın en iyi restoranı seçilmiş bir mekan çıktı karşımıza. Kapıdan içeri girince dışına tezat bir modernlikle karşılaştık. Üstelik göründüğünden daha büyüktü. Dışarıdan, hatta karşı caddeden ve hatta önünden gelip geçerken otobüsün içinden edindiğim izlenim 2-3 masalı yerel bir restoran olduğuydu halbuki.

    İsmini o anda öğrendiğimiz Kolm Sibulat'a girdiğimizde rezervasyonumuz olup olmadığını sordular. Yoktu tabii ama yine de yer ayarlandı. Anlaşılan hafta sonu gitmiş olsaydık yer bulmamız çok zor olacaktı. Tripadvisor'da Orta Avrupa ve füzyon mutfağı olarak tanımlanan restoranda yerel lezzetlerden örnekler tatmak da mümkün. Ben fazla riske girmeyip şinitzel siparişi verdim. Eşim ve oğlum -isimlerini hatırlamadığım- yerele yakın tarzda et yemeği söylediler. Hepsi gayet başarılıydı.

    Tallinn'e yolu düşecek olanlara demem odur ki burada muhakkak damak zevkinize uygun yiyecekler bulacaksınız. Farklı lezzetler arayanlar, gittiği yerlerde yemek sıkıntısı çekmeyenler için zaten seçenek çok. Alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyenler de zorlanmayacaklar çünkü daha önce belirttiğim gibi tarzları bize yakın. Çorbaları çorba gibi, pilavları pilav gibi:) Yurt dışı deneyimi olan arkadaşlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır. 
Balık Çorbası - Zebra Cafe-Restaurant

    Farklı bir ülkede yemek yiyemeyip sürekli Mc Donalds vb. markalara takılanlar için eklemek isterim ki zincir fast food restoranı olarak sadece Mc Donalds var burada. 
O da az sayıda. Burger King, Dominos, KFC gibi restoranların olmayışı bana kalırsa şehirde gözü yormayan bir hava yaratmış. İllaki hamburger yemek isteyenler için kendi markaları Hes Burger'i tavsiye edeceğim. Çok lezzetli burgerleri var. Kebap tercih edenler ise dünyanın her yerinde muhakkak bulunan İstanbul Kebap'a düşürecekler yollarını:) Narva Caddesi üzerinde yer alan bir Türk restoranı burası. Denemedim ama tercih edenler olduğunu biliyorum. 

    Tallinn sade bir şıklığa sahip, rahatlatıcı bir kent. İzlenimlerimi aktarma işini uzatmama, sevdiğim mekanları ayrıca anlatmama neden olan da bu sanırım. Hiçbirini es geçmek istemedim. Bendeniz gönüllü Estonya rehberinizin anlatacakları şimdilik bu kadar:) Ancak devamı muhakkak gelecektir.



İlgili yazılar:Tallinn'den Merhaba
                     Estonlar Şarkı Söyleyince
                           Estonya, Tallinn ve Diğer Şeyler




|