17 Ekim 2015 Cumartesi

LEGOLAND İSTANBUL'DA YETİŞKİN GECESİ!

    7 Ekim'de Orhun'la birlikte İstanbul Legoland Discovery Center'ın kaçırılmayacak etkinliklerinden biri olan Yetişkinler Gecesi'ndeydik. 7 Ekim diyerek özellikle belirtiyorum çünkü bu gece, sadece her ayın ilk çarşamba gecesi düzenleniyor. Bildiğimiz gibi Lego popüler bir oyuncak türü. İrili ufaklı lego parçalarını kullanarak hayal gücünün elverdiği her türlü şekli yapabilmek bu oyuncağı çekici kılıyor. Sadece çocuklar değil yetişkinler arasında da legoseverler oldukça fazla. Ben de fırsat bulduğumda Orhun'un legolarına takılırım ama yeni tasarımlar konusunda çok başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Orhun daha iyidir bu konuda. Koca delikanlı oldu ama hala bayılıyor Lego'ya. Meğer yalnız değilmiş. O akşam lego parçalarına ve karakterlerine aşina olan üniversite öğrencilerini ve hatta orta yaşlı insanları tanıdık ve oldukça keyifli zaman geçirdik.

    Legoland Discovery Center, Amerika, Almanya, İngiltere, Çin ve Japonya'dan sonra İstanbul'da açıldı. Çocuklara yönelik bilgilendirmeyi de amaçlayan bir eğlence merkezi. Normal zamanda yanında en az bir çocuk olmadan giriş yapamıyorsun. E biz de gidip görmek istiyoruz. Yeğenim Nisan'ı alacağız yanımıza ama kardeşim bir türlü ayarlayamadı. Orhun çocuk gibi "Ne zaman gideceğiz" diye tuttururken Yetişkin Gecesi'ni öğrendim. Çok iyi oldu. Ekim ayının ilk çarşamba gecesi Forum İstanbul'da aldık soluğu. 20.00-22.00 saatleri arasında düzenlenen bir etkinlik fakat 19.30'da içeriye almaya başlıyorlar. Saat 20.00'ye kadar pizza ve içecek servisi var. 

    Legoland çalışanları gayet canayakın ve güleryüzlü. O yarım saat sohbetle, tanışma faslıyla geçiyor. 20.00'de etkinlikler başlıyor. Ben birkaç kişi olacağımızı düşünmüştüm ama yanılmışım. 30'a yakın kişi vardık. Ağırlığı üniversite çağındaki gençler oluşturuyordu ama her yaş gurubundan legosever bir aradaydık. İlk önce 4 kişilik arabalara yerleştik ve karanlığa daldık. Krallık Macerası lazer oyununda prensesi kurtarmak için çabaladık:) 

    Bizim arabanının puanlamadaki birincisi Orhun oldu. Mağaza bölümünden % 20 indirim kazandı. Daha sonra Miniland'e geçtik. Dünyanın her yerinden, lego parçalarıyla tasarlanmış simge yapıları hayranlıkla seyrettik. İstanbul Boğazı şahaneydi.
Arada bir ışıklar sönüyor, gece oluyor ve Boğaz'ın üzerinde havai fişekler patlıyor.


 Tac Mahal, Özgürlük Anıtı, Big Ben Saat Kulesi de güzeldi. 
Sultanahmet Meydanı'nda gece...


Big Ben

    Burada da bizi bir oyun bekliyordu. Elimize verilen listedeki Spider Man, Jack Sparrow, Bart Simpson gibi karakterleri Miniland dünyasındaki kalabalık arasında bulmamız istendi. Herkes başladı pür dikkat dolaşmaya. 7 karakter vardı, biz 4 tanesini bulabildik:) Sanırım hepsini bulan olmadı. 
    Sıra geldi legolarla oynamaya. 
Nereye düştüm ben? :)

    Herkes görevlinin elinden bir kağıt çekti ve şansına ne çıkarsa onu yapmak için sağa sola dağıldı. Her yerde yüzlerce lego parçası olduğu için oradan oraya koşturarak, sohbet ederek, yardımlaşarak, bazen de tam tersi kendi parçalarını sakınarak tasarım yapmak çok keyifliydi. İşin ucunda oybirliğiyle seçilecek birincilik vardı. 

    Ben şimdi elmayı nasıl yapayım?:) Dörtgen parçaları üst üste dizerek yuvarlak oluşturmak zor, kısıtlı zamanda yapamam en azından. Baktım yeşil renkli çeyrek yuvarlaklar var. Onlardan dörder dörder alıp yarım yuvarlak oluşturup, yarım iki elma haline getirip, tabak yaptığım bir büyük lego parçasına ekledim. Birinin tepesine yaprak gibi bir şey eklemeyi unutmadım. Bir elma ikiye bölünüp tabağa konmuş gibi oldu:) 
Bu da bir fikir ama değil mi?:) Muhteşem eserimin fotoğrafını çekmeyi unuttum ama:( Orhun'un uçağı şu:


    Oy birliğiyle seçilen tasarım ise şu oldu: 

    Haklı birincilik:) Adam yarım saatte köpek yaptı. Üstelik köpeğin dili dışarıda ve önündeki tastan su içiyor:)

    Yaratıcılığımızı çalıştırıp tasarımlarımızı da yaptıktan sonra 4D sinemaya girdik. Sinemadan sonrası serbest zaman. İster legolarla oyna, ister etrafı gez. Bu sürede Orhun legolara daldı, bense tekrar Miniland'e girdim. Küçük figürleri ararken etrafı güzelce inceleyememiştim çünkü. Saat 22.00'ye doğru Yetişkin Gecesi bitti, alışveriş merkezi kapanmadan önce acele acele mağazaya koşturduk. Orhun'un burada harcamak için ayırdığı parası vardı ve Stars Wars ağırlıklı legolar aldı. Mağazanın ne kadar renkli olduğunu belirtmeme gerek yok. Kutu kutu set legolar, çeşit çeşit karakterler, anahtarlıklar, şeker gibi istediğin miktarda alabileceğin parçalar... 

    Biz o akşam Legoland'de çok keyifli vakit geçirdik. 2-2,5 saat gerçek dünyanın keşmekeşini unuttuk. Normal zamanda çok kalabalık olduğunu duyuyorum, ne yalan söyleyeyim Yetişkin Gecesi'nde ufaklıkların gürültüsü olmadan eğlenmek fikri akıllıca geldi bana. Nitekim de öyle oldu.  
Dumbledore'la:)
    Başta da belirttiğim gibi Legoland Yetişkin Gecesi, her ayın ilk çarşamba günü yapılıyor. Giriş ücreti pek ucuz değil. 39 lira. Ancak her zaman katılmayacağımız özel bir etkinlik olduğu için kabul edilebilir yine de. Legoland İstanbul Discovery Center, Forum İstanbul'da. Toplu taşımacılıkla gidecekler için metroyla ulaşım gayet rahat. Yalnız ufak bir eleştirim olacak. İnternette ve broşürlerinde yer alan telefon numaralarından ulaşım sağlayamadım. Verilen telefon numarası Sea Life'a aitti. Onlar açtılar ve Legoland'e aktaramadılar. Bunu o gün yetkili kişilere ilettiğimde bana net cevap verilemedi. Herhalde zamanla düzelir. 
    Bir gün de Nisan gittiğinde peşine takılırız belki:) O zaman diğer etkinlikleri de görürüz. Çocuklar için çok fazla eğlence imkanı var. Lego seviyorsanız kaçırmayın derim. 
    Lego'nun kaynağı Danimarka. Dolayısıyla en kapsamlı, en güzel Legoland bu ülkede. Bir gün de oraya görürüz belki. Belli mi olur? Aklımızın bir köşesinde olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Danimarka'daki Legoland'den tadımlık görüntüler için Semi'nin şu yazısını öneriyorum: Legosever (!) Miyiz Yoksa? Ayrıca Hamburg'da gezdikleri Lego Zeitreise sergisi de görülmeye değer. 
Buradan ulaşabilirsiniz: Leg Godt, iyi ki varsın! 






    

8 Ekim 2015 Perşembe

2015 NOBEL KİMYA ÖDÜLÜ PROF.DR. AZİZ SANCAR'IN!

   
    Dün Prof.Dr.Aziz Sancar'ın 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü aldığını öğrendiğimde yoğun bir gün yaşamaktaydım. Geç saatte eve geldim ve fazla oyalanmadan uykuya geçiş yaptım. Dolayısıyla konuyla ilgili haberleri ancak bugün etraflıca takip edebildim. 
Gün içinde evde televizyonu pek açmam. Özellikle sabah sabah berbat haberlerle güne başlamak olumsuz etkiler beni. Fakat bu sabah açtım ve Aziz Sancar hakkındaki haberleri dinledim. Nasıl keyiflendim, nasıl mutlu oldum, gurur duydum anlatamam. Hep böyle olumlu haberlerle başlasak ya güne! 
    Aziz Bey'i binlerce kez tebrik ediyorum ve konunun ardından başlatılan tüm saçma sapan polemikleri bir kenara atıyorum. Oralıymış, buralıymış! Geç bunları! Onun göğsünde ay-yıldızlı bayrağı gördüm ya, o bana yeter. Okumanın öneminden bahsetti ya, "Özellikle kız çocuklarımızı okutmamız lazım. Kız çocuklarımızı okutmazsak insan gücümüzün yarısını kaybetmiş oluyoruz" dedi ve bilim aşkına yurt dışında araştırma yapmak zorunda kalmasına rağmen "Başarımda Türkiye'de aldığım eğitimin katkısı çok fazla" diyerek gönlümüzü aldı ya, işte bu sözler onun iyi bir bilim adamı olmasının yanı sıra ne kadar iyi bir insan olduğunun da ispatı. Yalan yok, Orhan Pamuk'un Edebiyat alanındaki ödülü ne kadar içime sinmediyse, Prof.Dr.Aziz Sancar'ın bilim alanındaki ödülü o kadar içime sindi. Çalışmış, çabalamış; hayatıyla, söylemleriyle, buluşuyla örnek olmuş ve zor günlerde bizlere tekrar umut aşılamış bu başarılı insanın ödül aldığı tarihi kişisel bloguma not düşmek istedim. Herkes bilim adamı olamaz, herkes uluslararası büyük ödüller kazanamaz. Ancak her ne yapıyorsak, ne ile meşgulsek, işimiz ne ise, en iyisini yapmaya çalışmalıyız. Huzurumuz için, yerimizde saymamamız için bu çok önemli. Başka türlü çıkamayız bu dar boğazdan. Öncelikle çağdaş ve kaliteli bir temel eğitim, sonrasında ülke sevgisi ve işini layığıyla yapma duygusu... İhtiyacımız olan budur, ihtiyacımız olan Prof.Dr.Aziz Sancar gibi insanlardır. Kendisini tekrar tekrar tebrik ediyorum, ülkemiz adına böylesi başarı öykülerinin çoğalmasını tüm kalbimle diliyorum. 







6 Ekim 2015 Salı

FİLMEKİMİ'NDEN LİFE... SAHAF FESTİVALİNDEN BAMBİ...

    Bu sene ücretli öğretmenlik için MEB'e başvurmadım. Orhun'un lisede son senesi olduğu ve malum sınava gireceği için bu kış ona tam destek olma düşüncesindeyim. Ha daha önce yarım destek miydik? Tabii ki hayır! :)) Ama işte tam sınav zamanı, okuldan gelince evde biri olsun, yemeğini rahat yesin, dersini rahat çalışsın diye kendimce dertlenmelerdeyim. Bir de işin aslı hani seneye üniversiteli olacak ya, kendi yolunu çizmeye başlayacak, belki başka yerde okuyacak diye bu sene iyice yapıştım çocuğa. Tuhaf duygular içerisindeyim. Çocuklarımız büyürken hem gururlanır hem hüzünleniriz ya öyle bir şey... Yine dağıldım, aslında demek istediğim başkaydı. Yani çalışmadığım için sosyal açıdan yine rahata kavuştum diyecektim ve dün mis gibi havada Beyoğlu'na uzandığımdan bahsedecektim:)
    İstanbul'da Filmekimi zamanı. Enfes ödüllü filmler gösterimde. Öncelikli amacım Mustang'i izlemekti. Hani Fransa'nın Yabancı Filmler dalında Oscar'a yolladığı Mustang... Yönetmen Deniz Gamze Ergüven. Genç bir Türk kadınının uluslararası alanda başarılı olması inanılmaz gurur verici. Dillerine düşkünlükleriyle bilinen Fransa'nın baştan sona Türkçe olan bir filmi Oscar'a aday olarak yollamaları da bize ilk önce tuhaf gelen bir durum. Ancak adamlar profesyonelce düşünüyorlar. 
Türkiye-Almanya-Fransa-Katar ortak yapımı olan bu film Türkiye'den de aday olabilirmiş. Bu konuda başvuru yapılmış ama Türkiye'den "Hayır" cevabı alınmış. Fransa zaten o arada filmi Oscar'a aday olarak seçivermiş. Pek tabii merak ediyorum bu filmi. Mustang, Filmekimi programına alınmış ancak bilet bulmak ne mümkün? Biletler çıkar çıkmaz bitmiş. Programı şöyle bir inceledim. Geç kalmışım, iyi filmlere ve saatlere bilet yok. Ailecek, üçümüzün de beğenisine hitap edecek, üçümüzün de boş vaktine uyacak bir film ayarlayamadım. Dün onlar işe ve okula gidince -hafta içi avantajını kullanarak- ben de tek başıma Beyoğlu Sineması'nda aldım soluğu. 
Life filmini seyrettim. James Dean ilgimi çeken, erken yaşta ölümüyle beni hüzünlendiren bir yıldız. Bu film, onun Life dergisi için fotoğraflarını çekmek isteyen Dennis Stock'la birlikte Indiana'ya yaptıkları yolculuğu anlatıyor. 
Bu yolculuk James Dean'in büyüdüğü, çok sevdiği Indiana'ya yaptığı son yolculuk oluyor. Bu gezinin ve söz konusu fotoğrafların çekiminden 7 ay sonra bir trafik kazasında hayatını kaybediyor genç oyuncu. 
    Life'a gelecek olursak. James Dean'in biyografisini okuduğum için kişisel ayrıntıları yakalamam keyifli oldu. Hayatını hiç bilmeseydim film biraz yüzeysel kalabilirdi benim için. Görüntüler iyiydi, dönemi yansıtması açısından başarılıydı. Filmde sadece James Dean değil magazin fotoğrafçısı Dennis Stock'un yaşamı, geçim kaygısı, ailesine uzaklığının verdiği üzüntü de önemli yer tutuyordu. Yönetmen Anton Corbijn, ölümünden sonra daha da önem kazanan Dean fotoğraflarının arkasındaki insanı anlatmak istediğini belirtmiş. Bunu başarmış da. Yani filmi sevdim ancak James Dean rolünü Dane DeHaan'a yakıştırdığımı söyleyemeyeceğim. En basiti, James Dean keskin yüz hatlarına sahipken, bu çocuk biraz fazla toparlak kalmış. Bu zaten fotoğrafçının filmi diye düşünürsek Dennis Stock rolündeki Robert Pattinson'u başarılı bulduğumu eklemek isterim. (James Dean biyografisinden alıntılar için şu yazımı okuyabilirsiniz: James Dean...Daima Genç... )

    Beyoğlu'na gitmişken Sahaf Festivali'ne uğramayı da ihmal etmedim elbette. 
Her seferinde dayanamayıp çokça kitap alırdım ama bu sefer tuttum kendimi. Zira kitap alışverişini abarttım bu aralar. Tabii bu festivalden aldıklarım yenilere benzemez, eski basım kitaplar oluyorlar ama yine de fren yapmam gerekiyordu. Sadece bir kitapla yetindim bu kez. Çocukken çok severek okuduğum, çok beğendiğin bir kitabı bitirdiğinde hissettiğin o mutlu duyguyu bugün bile bana hatırlatan Bambi'yi görünce almamazlık edemedim.
    Bir zamanlar severek okuduğun kitapları saklamazsan gün gelir böyle sahaftan tekrar almak zorunda kalırsın işte. Eskiyeni asla elinde tutmayan annem sağ olsun:)
    Dün benim günüm böyle geçti. Güzel bir film, güzel bir kitap... Daha ne olsun?







2 Ekim 2015 Cuma

GÜRAY MÜZE... KAPADOKYA'NIN EN YENİ, EN ŞIK MÜZESİ...

    En güzel ve özel turizm bölgelerimizden biri olan Kapadokya'da yeni açılan bir müzeyi anlatmak istiyorum. Zira ben bayıldım. Söz konusu müzemiz, Avanos'ta bir yeraltı seramik müzesi olan Güray Müze. Önce bu müzeye yolumun nasıl düştüğünden bahsedeyim.
    Geçtiğimiz ay, bir arkadaşımla birlikte Ürgüp'te yaşayan bir başka arkadaşımıza ziyarete gittik. Her ikisi de ilkokul arkadaşım. Bir ara kesintiye uğrayan arkadaşlığımız, Facebook sayesinde birbirimizi bulmamızla kaldığı yerden devam etmeye başladı. Hatta daha da iyi bir boyut kazandı diyebilirim çünkü artık 10 yaşında değiliz, daha bilinçliyiz:) Sık sık görüşüyoruz, yazışıyoruz. Ne zamandır Ürgüp'te buluşma planları yapıyorduk ve nihayet bunu hayata geçirebildik. Çok keyifli bir hafta sonu geçirdik. 
Ev sahibi arkadaşım eşini bir üst kattaki dairelerine yolladı, bize meşhur Kapadokya şaraplarının eşliğinde bol bol sohbet edip gülüşmek kaldı:) Gündüzleri de gezdik tabii, fotoğraf üstüne fotoğraf çektik. Kapadokya'ya 3.gidişimdi bu. Her seferinde farklı yerler gördüm. Gez gez bitmez bir bölge burası. Bu sefer de farklı olarak arkadaşımın rehberliğinde, daha önce görmediğim Mustafa Paşa (Sinasos) mahallesinin tarihi sokaklarında gezdim; yaşayan bir müze görünümündeki şahane otel Museum Hotel'de leziz bir kahvaltı yaptıktan sonra, bir gecesi yüzlerce dolar olan odalarının bazılarını görme fırsatı buldum; Sallanan Köprü'de başım döndü; farklı farklı kafelerde dinlendim; yeni açılan Güray Müze'ye hayran kaldım. Nuri Bilge Ceylan'ın bizi gururlandıran ödüllü filmi Kış Uykusu'nun çekildiği evi de görebilirdik ama olmadı. Arkadaşım, tanıdığı olan ev sahibini aradı, ancak müşteri olduğu için gidemedik. Pansiyon olarak kullanılıyormuş bu ev. Dolu dolu bir hafta sonunun ardından bu kez hep beraber otomobille İstanbul'a döndük. Arkadaşım teyze olacağı için İstanbul'a gelecekti, biz de ona yolda eşlik etmiş olduk, her şey denk geldi yani. 
Nasıl güzel bir yerdir burası... Kapadokya'yı seviyorum.
    Şimdi gelelim Güray Müze'ye... Güray Porselen'i biliriz, işte burası Avanosta'ki kendi atölyelerinin yanında düzenlenmiş bir müze. Tanıtım broşürlerinde Hititler'den beri çömlekçilik yapılan bu bölgeye bir müze kazandırmakla mutlu olduklarını belirtmişler. 2009 yılından itibaren, bir yandan kendi koleksiyonlarında bulunan tarihi seramik eserlere yenilerini katarak, bir yandan da kaya içerisinde yerin 20 m. altındaki inşaat faaliyetlerini yürüterek, Türkiye'de bir ilk olan bu yeraltı müzesini hazırlamışlar. 
Müze, geçtiğimiz Nisan ayında ziyarete açılmış.

    Evet, burası bir yeraltı müzesi. Dışarıda bunaltıcı bir sıcak varken serin doğal kayaların içinde yürüyor olmak, bir de o sırada bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayanların ürettikleriyle birlikte günümüz sanatçılarının eserlerini izlemek, inanılmaz keyifli. 

    Bir de çok şık ve modern düzenlenmiş kafeterya bölümleri var ki burada saatler geçirebilir insan. Geçmişin ve günümüzün iç içe olduğu farklı bir atmosfer yaratılmış. 


    Güray Müze 3 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde ilk çağdan 20.yy.'a kadar seramik alanında Anadolu ve Yakındoğu'nun kültür mirasları olan parçalar sergileniyor. 
Kalkolitik dönemden ana tanrıça figürinleri

Roma döneminden kandiller

Osmanlı döneminden

    İkinci bölüm ise çağdaş seramik sanatçılarımızın eserlerine ayrılmış. Üçüncü bölüm sergiler, çeşitli sanat etkinlikleri ve toplantılar için düzenlenmiş. 


    Müze çıkışında ise elle yapılan boyamaları izleyebileceğin atölye bölümü ve mağaza bölümü yer alıyor. 
    Tarihi eserlere meraklıyım, saatlerce bakıp hayal kurabilirim, geçmişe yolculuk yapabilirim ama çağdaş sanatçıların çalışmalarına da bayıldım. Ne yalan söyleyeyim, ilk kez bu müzede çağdaş seramik sanatçılarından birinin eserine sahip olmak istedim. Özellikle Saim Kolhan'ın tasarımlarının önünden ayrılamadım.
Saim Kolhan tasarımı. Gerçeği fotoğraftan çok daha güzel
    
Yukarıdakiyle birlikte bu zümrüdü anka tasarımlı seriye bayıldım.
    Mağaza bölümünde, ürünler el yapımı olduğu için fiyatlar çoğunlukla üst seviyelerde gezinse de her keseye uygun seramik eşyalar bulmak mümkün. Aklım çok şeyde kaldı ama sırf hatıra olsun diye -ve aslında lazım olduğu da orada aklıma geldi- nar ağacı desenli bir nihale almakla yetindim:)

   Güray Müze'ye giriş ücretli ama ne kadar olduğunu unuttum ve internet sitelerinde de bilgi yok bu konuda. Ya 3 liraydı ya da 5 lira. İlk zamanlarında ücretsiz olduğunu söyledi arkadaşım. Demek yeni ücretlendirmişler. Yüksek bir miktar olmadıkça özel müzelere girişin ücretli olması yanlış gelmiyor bana. Böyle bir müzenin bakımı kolay değildir.

   Kapadokya bölgesine gittiğinizde bu şık ve farklı müzeye bir uğrayın derim. Bir de iyi bir fotoğraf makineniz varsa yanınıza almayı unutmayın. Yeraltı ortamının aydınlatılmasıyla oluşan ışık-gölge oyunları enfes fotoğrafların ortaya çıkmasını sağlıyor. Ama şimdi ne yazık ki bu yazı için, benim her gezimde kahrımı çeken, kendini artık telefon değil de fotoğraf makinesi sanan, yaşı da epey ilerlemiş emektar telefonumun yakalayabildikleriyla idare edeceksiniz:)













1 Ekim 2015 Perşembe

NİLÜFER KONSERİNİN ARDINDAN...



    Neden daha önce hiç gerçekleşmedi bilmiyorum ama geçtiğimiz ağustos ayında ilk defa Nilüfer konserine gittim. Ailenin en küçüğünün doğum günü için yine dayı, teyze, kuzenler bir arada, Bodrum'daydık. O sırada Bodrum antik tiyatroda konser dizisi vardı. Kardeşim sağ olsun Nilüfer konserine gitme işini bizler için organize etti. İyi de yaptı. 
    Nilüfer'in sanat hayatı hemen hemen benimle yaşıt. Yani onun şarkılarıyla büyümüşüm. Çoğumuz gibi... O yüzden bunca seneden sonra kendisini sahnede 
canlı izlemek birçok farklı duyguyu yaşattı bana. Bir kere tam anlamıyla bir zaman yolculuğuna çıktım. Çocukluğumun TRT'li günleri aklıma geldi ilk önce. Sonra başımızda kavak yellerinin estiği o ilk gençlik yıllarında kardeşimle Yine Yeni Yeniden albümünü nasıl döndüre döndüre dinlediğimiz geldi. Kaset halini tabii. Teyp ve kaset... Ah anılar! :) Bir de Nilüfer'i ne kadar farklı bildiğimi anladım o gece. Sevimli ama mesafeli bir tavrı vardır ya hani? O yüzden soğuk bir insan gibi gelirdi bana. Çok yanılıyormuşum, yanlış anlamışım. O gece çok sıcak, çok samimi ve birtakım şeyleri aşmış bir yıldız gördüm. Evet, Nilüfer "Yıldız" ifadesini sonuna kadar hak ediyor. Ufacık fiziğine tezat bir aurası, farklı bir çekiciliği var. Enerjisi inanılmaz. Son derece kibar ama bir o kadar da cilveli dans etmeyi nasıl başarıyor bilemiyorum:) Yaşını da göstermiyor. Sanki sahnede 18-19 yaşlarında çıtı pıtı bir genç kız var. Ve son derece esprili. Şarkı aralarında anılarını anlatıyor, espriler yapıyor. Bol bol konuşuyor ama asla sıkmıyor. Samimiyetinden şüphe duymuyorsun. Belli bir olgunluğa erişmiş sanatçıların hali gerçekten farklı oluyor. Bir de üstüne Nilüfer'de olduğu gibi etkileyici bir ses ve ölümsüz şarkılar eklenince her şey tamam oluyor. 
    Nilüfer o gece konserine çok sevdiğim"Son Arzum" şarkısıyla başladı. Hani ta 70'lerden "Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar, gözlerime bakıp da her şeyi anlasalar..." dediği şarkı var ya? İşte o! Muazzam! 70'ler, 80'ler, Kayahan'lı günler derken, "Hadi Yürüyün Beyoğlu'nu Basmaya Kızlar" şarkısıyla bugüne kadar getirdi biz seyircileri. Yaklaşık 3 saate yakın sahnede kaldı, 3 enfes kostüm giydi, "Ne varsa eskilerde var" dedirtti. 
    Ama, üzülerek belirteyim ki seyircisine karşı saygısı her halinden belli olan sanatçıya saygısızlık yapanlar oldu o gece. Belli bir vakitten sonra çıkmak isteyen densiz seyirciler, amfi tiyatronun basamaklarını birer birer inip milletin önünden, seyirciyle sahnenin arasındaki boşluktan yürüyüp dışarı çıktılar. Bu müthiş bir terbiyesizlik! 
Eğer geç kaldıysan, gitmek zorundaysan, ya da hadi sıkıldıysan adam gibi en tepeye çıkar, en kenara gider, oradan çaktırmadan inmeye çalışırsın. Milletin önünden ve sanatçının önünden sallana sallana geçmezsin. İnanılır gibi değil. Ve bu yalnızca Nilüfer'e yapılmış bir hareket de değil, günümüzde böyle artık; istediğim gibi girerim, istediğim gibi çıkarım, istediğim yerden yürürüm. Kimsenin rahatsızlığı beni ilgilendirmez kafası! Çok üzülüyorum ve sinirleniyorum böyle durumlarda. Bir ara birbirinden görüp arka arkaya çıkanlar oldu (Seyirciyle sahne arasından, önden tabii) kadıncağız şarkısını kesmek zorunda kaldı. Erkekler Ağlamaz'ı söylüyordu hem de ya:) "Nereye gidiyorsunuz bakayım?" diye şakaya vurdu. Çocuklu bir aile vardı, onları bahane ederek "Neyse çocukları varmış" dedi, güldü falan ama ben onun adına rahatsız oldum. "İlk yıllarımda ben sahnedeyken giden biri olursa çok üzülürdüm" diye eskilerden bahsetti yine, artık aştım bazı şeyleri demeye getirdi. Sonra "Nerede kalmıştım? Şarkıyı da unutturdunuz bak" diyerek kahkaha attı ve Erkekler Ağlamaz'a tekrar başladı. Sonra yine ara ara önden çıkıp gidenler oldu tabii. Ne yazık ki yüzsüzlük bazılarının kanına işlemiş durumda. Bunlar çoğunluğu oluşturmuyordu Allah'tan. Sonuna kadar kalan seyirci mest olmuş şekilde tamamladı geceyi. Hayır anlamıyorum, tamam konser geç başladı, uzun sürdü ama oradaki seyircinin çoğu tatile gelmiş olanlardır, tatildeysen niye koştur koştur gidiyorsun? Bodrum yerlisi isen ve ertesi günü iş varsa, bir gece sabredemiyor musun? İstanbul trafiği gibi trafik yok ki sizde, evine de işine de nispeten rahat gidersin. Sabır, görgü, empati gibi hasletler bizden çok uzaklarda artık.
    Nilüfer Bodrum'da, antik tiyatronun etkileyici atmosferinde çok keyifli bir gece yaşattı bize. Gönlümdeki yeri daha da büyüdü. Kendimi bildim bileli olduğu gibi, o söylesin ben dinleyeyim...









28 Eylül 2015 Pazartesi

AY BULUTA GİRİNCE...

   

    Bu sabaha karşı muhteşem bir doğa olayı gerçekleşti bildiğiniz gibi. Ay tutulması, Ay'ın Dünya'ya en yakın olduğu zamanda gerçekleşti. İki olay üst üste yaşandığı için adına Süper Ay Tutulması denmiş. Bir önceki aynı doğa olayı 33 sene önce görülmüş, bir sonraki de 2033 yılında gerçekleşecekmiş. Böyle fantastik şeyleri duyunca bir heyecanlanıyorum ben. Bizim saatimize göre 03.00'te başlayacağı söylenen tutulmayı izlemek istedim. Eşim, oğlum uyuyorlardı o saatte. Ertesi sabah okul var. Ama ben uyuyamıyorum bir türlü. Merak ediyorum. Pencereden bakıyorum ay görünmüyor ama çevremiz yüksek binalarla çevrili olduğu için durum normal. 3.00'ten itibaren başladım sosyal medyayı takip etmeye. Tutuldu, tutulmadı derken epeyi bir makarası yapıldı. Çoğu insanın izlemek istemesinin sebebi, bu tutulmada Ay'ın kızıl bir renk alacak olmasıydı. Biz faniler için ilginç bir durum tabii. Ay yüzeyinin tamamen gölgede kalmasının 05.57'de olacağı, 6.30'da olayın tamamen sona ereceği biliniyordu. 04.00'e kadar dayandım, baktım millet de pek göremiyor, yattım ben de. Fakat uyuyamadım. Dön sağa, dön sola, debelenip durdum. Saat oldu 05.00. En sonunda dayanamadım, eşimi uyandırdım.  Şöyle bir konuşma oldu aramızda:
    "Orhaaan! Bugün ay tutulması var ya?"
    "Hııı!"
    "Çatıya çıkıp Ay'a bakalım mı?"
    "Yaa, hiç çıkamam şimdi" (Konuşuyor ama uyukluyor tabii yine de)
    "..."
    "Ama 18 yıl sonra olacakmış bir daha"
    "..."
    "Ben bakmak istiyorum ama korkarım, tek başıma çıkamam"
    "..."
    "Offf! Tamam ya tamam, çıkalım!"
    :))
    Adamcağızı uyandırdım zorla ama zaten işe geç gideceği için içim rahattı:) Yoksa o kadar da psikopat değilim:) Bir de o da merak etti aslında:) Neyse, 14 katlı apartmanın terasına çıktık biz sabahın beşinde. Çıktık, şehir manzarası gayet güzel ama gökyüzünde Ay yok. Yani var ama görünmüyor. Her taraf bulut. Yarım saate yakın diktik havaya kafamızı, sağa gittik, sola gittik, yok! Bir tarafımızda 28 katlı apartman var, onun arkasında kalmıştır belki diye düşünüp bir de sokağa indik, uygun bir yerden baktık ama yok! Bulutlar Ay'ı saklamış. Hiçbir şey göremedik, döndük eve:( İstanbul bulutlu olduğu için kimse görememiş zaten. Açık olan illerde izleyenler yakalamışlar, fotoğraflamışlar. Bize de onlara bakmak kaldı. Kendisini görüp Güneş'e ve Ay'a birer selam çaksaydık iyiydi. Ay tutulmalarına olumsuz anlamlar yüklüyorlar ya hani? 
Ben öyle düşünmüyorum. Bir kere bu nadir gerçekleşen özel bir doğa olayı. Görseydim sevinecektim. Tamamen olumlu yaklaşıyorum. Tutulmaların olduğu dönemlerde yaşanan olumsuz olayları listeleyip söylüyorlar hep ve ister istemez insanlarda bir korku oluşuyor. Halbuki, tutulmaların olduğu zamanlarda yaşanan iyi olayları listeleseler daha olumlu bir hava oluşacak. Öyle değil mi ama? Hepimiz evrenin bir parçasıyız; böylesi özel olayların, doğanın muhteşemliğinin farkında olup içimize sindirmeliyiz. Ama yine de astrologlara kulak verip, bugünlerde sinirlerimize hakim olmaya çalışsak mı acaba? :) Ha bir de siz gördünüz mü Kızıl Ay'ı?






    

27 Eylül 2015 Pazar

ASIL SORUN BÜYÜRKEN UNUTTUKLARIMIZ...


  
 "Asıl sorun büyümek değil ki.. Büyürken unuttuklarımız..."



     Dün, Orhun ve ben Fenerbahçeli olduğumuz için "İçimizdeki İrlandalı" olarak nitelendirdiğim Galatasaraylı eşim maça gitmişti:) Onun kombine bileti var. Kolay kolay maçları kaçırmaz. Ligler başladı mı bütün planları ona göre yaparız. Bende kombine yok, çünkü çok zor olur tüm maçlara gitmem ama yanıma yandaş bulunca Fenerbahçe maçlarına giderim ben de. Demem o ki ben de az Fenerbahçeli değilimdir yani. Orhun ise lafta Fenerbahçeli. Futbolla alakası yoktur. Anne baba olarak memnunuz ama bu durumdan. Futboldan az çok anlarım, severim. Çocukken ve gençken de -şimdiki gibi şifreli kanalda değil- TRT'te yayınlanan lig maçlarını kaçırmazdım. Ortaokul ve lise yıllarımda, pazartesi günleri, o zamanlar yeni yeni çıkan futbol gazetelerini alırdım ilk iş. Odamın duvarlarında Fenerbahçeli futbolcuların posterleri vardı. Yani eşimle futbol tartışması yapacak kadar iyi takipçiyimdir, bilgili taraftarımdır. E ezeli rakip olan iki takımın taraftarı olunca da tartışma kaçınılmaz oluyor tabii, bir de Orhun'un karışmasına hiç gerek yok:) Şimdi nereden nereye geldim, laf lafı açtı bu kadar şeyden bahsettim ama aslında bahsetmek istediğim bambaşkaydı. Eşim maça gidince biz de Orhun'la sinemaya gitmeye karar verdik. Küçük Prens'e gittik. Konu buydu:)

    Küçük Prens romanının animasyon film şeklinde beyaz perdeye aktarılmış halini ben çok sevdim. Yönetmen Mark Osborne'un kitaptaki duyguyu ve felsefeyi yaşatabildiğini düşünüyorum. Film, pilotun Küçük Prens'le nasıl tanıştığını, romanın nasıl ortaya çıktığını, günümüz dünyasından küçük bir kız ve annesi üzerinden anlatıyor. Küçük kız tam bir proje çocuk. İyi bir yetişkin olmasına takıntılı annesi tarafından bütün hayatı dakika dakika planlanmış. İyi bir okula girmesi amacıyla yeni bir eve taşınan ikilinin yeni komşuları tuhaf bir ihtiyar. İhtiyarla kızın tanışması ve birbirlerini sevmeleri kaçınılmaz. Eski bir pilot olan ihtiyarın Küçük Prens'i tanıyan kişi olduğunu öğrenmemiz de kaçınılmaz. Filmin devamında gelen, ihtiyarın küçük kıza Küçük Prens'i anlatması ve kendilerini bir takım olaylar içerisinde bulmaları... Acaba küçük kızımız büyürken yaşadıklarını unutacak mı? 
    Küçük Prens, animasyon tekniğiyle yapılan bir film olduğu için sinemada çocuk sayısı oldukça fazlaydı. Bizim gibi sadece yetişkin gelenler de vardı tabii çünkü 
Küçük Prens birçok insanın gönlünde taht kurmuş bir karakter. Gördüğüm kadarıyla yetişkinler filmi çok beğendiler ve etkilendiler. Anneler ağladı, ben de ağladım:) Belli bir yaşın altındaki çocuklar ise sıkıldılar. Çünkü minnak çocuklar aksiyonu bol, düşmeli kalkmalı, kendi yaşlarına hitap eden basit esprilerle, biraz da şarkılarla bezeli animasyonları seviyorlar. Bu öyle değil tabii. Daha ağır, daha felsefesi olan, duygusal bir film. Aslında tahmin edilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Benim yanımda oturan anne kız ikilisinin yetişkin olanı pür dikkat izledi ve burnunu çeke çeke ağladı ama kızı "Ne zaman bitecek?" deyip durdu mesela. Kadın hiç tınmadı o ayrı. En sonunda kızcağız "Güzeldi, beğendim" dedi, annesi "Hayır beğenmedin" diye tersledi bunu. Kız da "Vallahi beğendim" dedi. Ey Allahım ya! Zaten film arasında da kızıyla tek kelime etmemişti. Çocuğu sinemaya mı getirmiş işkenceye mi getirmiş belli değil. Çok var ama böyle tipler, kesin rastlamışsınızdır. Benim oğlum 17 yaşında olduğu için ben rahattım:) İkimiz de animasyon filmleri çok seviyoruz. Pür dikkat izledik tabii de sağdan soldan gelen sıkılgan çocuk yorumlarında Orhun söylendi durdu. "Sen de ufaktın, bırbırlanma" deyip duruyorum, "Ben böyle saçma şey söylüyor muydum ya, çocuğun dediğine bak?" diyor. "Oğlum sus, annesi duyacak, sarma başıma!" diyorum. Biz de böyle şeyler yaşadık:) Bayram cumartesisi olduğu için çocuk sayısının fazla olması normaldi. Fakat dediğim gibi çok küçük çocukları pek sarmadı film, benden hatırlatması. 
    Çocuk kalmak isteyenlerin, ya da büyürken çocukluk hallerini unutmak istemeyenlerin kahramanı olan Küçük Prens'e duyulan ilgi, özellikle son yıllarda fazlasıyla artmış durumda. Belki de dünyanın gidişatıdır bizi daha saf, daha temiz, daha nostaljik duygulara yönelten. Öyle ya da böyle tam zamanında gelmiş gibi bu film. Çocuklu çocuksuz fark etmez, kaçırmayın, seyredin derim...