20 Ağustos 2013 Salı

ORLANDO (AMERİKA GÜNLÜĞÜ-2)


    Bir önceki yazı ile kısa bir girizgah yaptığım Amerika seyahat notlarıma, gezimizin ilk ayağı olan Orlando ile başlıyorum efendim. (Bkz. Amerika Günlüğü )

    Daha önce de belirttiğim gibi seyahatimizin asıl amacı Tampa idi. Tampa'ya direkt uçuş yok. Biz New York'tan Orlando aktarmalı güzergahı seçtik. Orlando'da 3 gece kalıp, özellikle benim görmeyi çok istediğim Universal Stüdyoları'nı ziyaret edip, araba ile Tampa'ya geçmeye karar verdik. Gönül isterdi ki New York'ta da 1-2 gün geçirelim. Belki bir başka zaman...

    Atatürk Havalimanı'ndan akşamüstü saatlerinde New York'a doğru havalandık. Yolculuk 9-9,5 saat sürüyor.  Evet, yol çok uzun. İşte tam da şöyle:


    Fakat yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadık. THY'nin  yurt dışı seferini yapan pek çok uçağında dizilerden, filmlerden, oyunlardan, müzikten, belgesellerden oluşan öyle güzel bir eğlence sistemi var ki, "ona bakayım, şuna bakayım" derken uçakta olduğunu unutuyorsun. Korku falan kalmıyor. Giderken 3, gelirken 3 film seyrettim:) Çok güzel filmler vardı. Örneğin çok övülen Notebook'u fırsat bulup bir türlü seyredememiştim , kısmet İstanbul-New York uçağınaymış. İnternet de vardı ama hiç o işe girmedim.


    Sorunsuz bir şekilde New York JFK Havalimanı'na ulaştık. Orlando'ya Delta Hava Yolları ile uçtuk. Bu yolculuk ise 2,5 saat sürdü. Delta Hava Yolları fena değil.

    Orlando, daha hava alanına iner inmez cezbediyor insanı. Şöyle şirin bir havalimanı var mesela. İçinde oteller, şahane dükkanlar var. 

 
    Kapıdan çıkıp eğlence parklarının renk renk otobüsleriyle karşılaşınca nasıl bir yere geldiğini anlamaya başlıyor insan.


    Henüz eğlenceye hazır değiliz. Önce kiralamış olduğumuz arabayı teslim alalım.
    Amerika'da arabasız gezmek zor. Biz de çoğu kişi gibi araba kiraladık. Aslında ekonomi sınıfı bir araba seçmiştik ama o an ellerinde olmadığı için ücret farkı almadan bir üst model araba verdiler. Chevrolet Malibu imiş kendileri. Çok memnun kaldık. Türkiye'de olmayan bir model. İşte bizi 9 gün gezdiren arabamız.



    Kiralık araba fiyatları konusunda bir şey diyemeyeceğim çünkü biz eşimin iş yerinin anlaşmalı olduğu şirketi kullandık ve bize normalden daha uyguna geldi. Kiralama şirketleri çok ve her seyahatte olduğu gibi henüz gitmeden internetten ayarlamakta fayda var.
    Arabamızı aldık. Kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Biz yurt içi ya da yurt dışı seyahatlerimizde otel veya apart daire seçimi için booking.com'u kullanıyoruz. Şimdiye kadar hiçbir sorun yaşamadık. Yine aynı siteyi kullanarak Wingate By Wyndham isimli oteli ayarladık. Hava alanına çok yakın, temiz bir otel. Disneyland'a da, Universal Studyoları'na da eşit uzaklıkta. (20 dakika kadar). Ve Türk turistlerin de rahatlıkla yiyecek bir şeyler bulabileceği kahvaltı servisi var. Otelimiz küçük bir göletin kıyısında. Orlando'da bu göletlerden bol bol mevcut zaten.


    (Küçük bir not: Disneyland'ı ziyaret edeceklerin Kissimmee bölgesinden otel ayarlamaları daha doğru olur).

    Orlando, okullar tatil olunca Amerikalıların çoluk çocuk doluştuğu eğlence şehri. Çünkü Walt Disney var, Universal Stüdyoları var, Sea World var. Parklar var, göller var, temalı (Titanik, Ortaçağ, Korsanlar gibi) restoranlar var. Var da var. Biz Universal Studyolarını tercih ettik.
    Orlando'da bizim tüm zamanımız eğlence parkında geçti diyebilirim. Zaten bizim gibi tüm turistler sabah maaile eğlence parklarına dağılıyor, akşama kadar eğleniyor, parklar kapanınca yorgunluktan ölmüş bir şekilde otellerine dönüyorlar. Eğlence parkları şehir dışında yer alıyor. Orlando'ya giden çoğu kişi şehir merkezini göremeden dönüyormuş. Biz de görmedik:)

    Şimdi gelelim bizim 2 tam günümüzü geçirdiğimiz Universal Studyoları'na... Bilindiği gibi Universal, Amerika'nın ünlü film şirketi. 100 yıl önce kurulmuş. Florida ve Los Angels'taki eğlence alanlarında kendi şirketlerinden çıkan filmleri çeşitli gösterilerle; ride, roller coaster vb. çeşit çeşit atraksiyonlarla insanlara tekrar tekrar yaşatıyorlar. Filmlerin, dizilerin çekildiği alanlarda turlar da olabiliyor (Desperate Housewievs gibi)  fakat bu tur sanırım Los Angeles'taki stüdyolarda. Burada yoktu:( Geri kalan her şey çok çok eğlenceliydi. Dünyadan koptuk diyebilirim. Ben en iyisi fotoğraflarla anlatayım.
   
    Orlando Universal Stüdyoları 2 ayrı bölümden oluşuyor. Biri aşağıda girişi görülen "Universal Studios Florida", diğeri ise "Islands of Adventure". İkisini aynı gün gezmek çok zor. Vakit yetmez. Biletleri biz gitmeden internet sitesinden aldık. Böylece hem %20 daha ucuza geldi, hem de bilet almak için sıra beklemedik.

 
    Söylemiş olduğum 2 ayrı parka önce City Walk denen bölümden geçiyorsunuz. Burada mağazalar ve restoranlar yer alıyor. Dünyanın en büyük Hard Rock Cafe'si burada. Nascar ve NBA restoranları da ilginç. Biz NBA'e girmek istedik ama yer yoktu. Bu bölüm gece 2.00'ye kadar açık.
    İşte City Walk:








    City Walk'u geçtik, ilk gün Stüdyolar bölümünü gezdik. Burası sabah 10.00'da açılıyor akşam 22.00'de kapanıyor. Kalabalıkla birlikte çevremize baka baka içeri girdik. Daha hiçbir şeyden haberimiz yok tabii. İlk olarak Shreek 4D'yi ve Despicable Me'yi gördük. Yani şu Minionlar... Despicable Me bölümünün önünde, yani fimdeki karakterlerin evinin önünde inanılmaz bir kuyruk vardı. Kuyruğun bitip sana sıra gelmesi için gereken zaman girişte gösteriliyor. Bir baktık 140 yazıyor. Yani 140 dakika beklememiz lazım. Anladığım kadarıyla Amerikalılar Minionları çok seviyorlar. Devamlı baktık, park kapanana kadar bekleme süresi 110 dakikanın altına inmedi. Her oyuncağın (oyuncak diyeceğim ben kısaca) önünde bekleme süreleri yazıyor, ona göre karar veriyorsun. Ha bir de elinde harita oluyor. Çok iyi plan yapmak lazım.         Her neyse, baktık Shreek pek dolu değil. Ona girdik. O sinema şeklindeydi. Gözlüğümüzü taktık, oturduk. Özel hazırlanmış kısa bir Shreek filmi seyrettik ama tabii görüntüde 3 boyutun alası ve olaylara göre sallanan koltuklarla, buhar vs. efektlerle... Ekrandaki eşek hapşırdığı anda suratımızda tükürüğünü hissetmemizle başladı Universal maceramız:) Herkes bir çığlık attı önce, sonra kahkahalar... Oysa o neymiş ki? Neler yaşadık daha neler.
    Shreek'ten çıktık. Tabii her çıkış bir dükkana denk geliyor. Çıktığın atraksiyonun mağazasına çıkartıyorlar seni. Kendini tutmak, birbirinden sevimli hatıra eşyalarını almamak çok zor. Hangi birini alacaksın? İyi karar vermek, sermayeyi Universal'e yatırmamak lazım. Her neyse, Shreek'ten çıktık, elimizde harita ilerliyoruz ve devamlı süreleri okuyoruz. İstediğimizin sırasına giriyoruz. Hava çok sıcak, çok bunaltıcı. Arada deli gibi yağmur yağıyor. Mecburen aldığımız yağmurluklarımızı giyiyoruz herkes gibi.



    İnanılmaz güzel sokaklar yapılmış. Her biri belli filmlere gönderme yapıyor. Mesela ben bu sokağa bayıldım. Devamlı su fışkırtan kırık yangın musluğu tamamen mizansen gereği.


    İşte sokaklar... Yani hesapta film platoları, stüdyoları. Terminolojik terimi her ne ise... 1930'lar, 40'lar, 50'ler, 60'lar... Hepsi çok güzel.






Her yerde klasik arabalar.

 Bir sokakta Blues Brothers şarkı söylüyor.


    Bir caddede (her ne kadar yüzünü çekememiş olsam da) Marilyn Monroe hayranlarını selamlıyor.


    Her an karşına herhangi bir filmden ya da animasyondan bir karakter çıkabiliyor. Geleceğe Dönüş'ün Doktoru, Simpsonlar, Beter Böcek karakterleri vs.vs.vs. Kaptan Amerika ve Dora hep ortalarda zaten:) Çok hoşumuza gidiyor tabii bu karakterleri görmek ama insancıkları o sıcakta ağır kostümlerle; kafaları, yüzleri kapalı şekilde görmek beni inanılmaz bunalttı aynı zamanda.
    Belli saatlerde geçit töreni oluyor. Yine film karakterleri bu sefer dans ederek geçiyorlar.
    Şöyle ki:




    Universal Studios Florida bölümünün onur konuğu Simpson Ailesi. Simpsons'a geniş bir alan ayrılmış. Amerikalılar belli ki çok seviyorlar. Simpson Ailesi'nin yaşadığı kasabadaki gibi bir panayır kurulmuş. Aynı onlar gibi eğleniyorsun, onların yediği yerlerde yemek yiyorsun.


   Sokaklar güzel, sokaklar nostaljik, sokaklar eğlenceli. Ama bir de kapalı kapılar arkasında olanlar var. Transformars, Mumya, Spider Man, Harry Potter, The Simpsons vb. temalı ride'lar yani bir nevi elektronik oyuncaklar seni alıyor, bu saydığım karakterlerin dünyasına atıyor resmen. İçeride fotoğraf çekmek, hele sallanıp yuvarlanırken çekmek çok zor. O yüzden içeriden fotoğraf yok. Şimdi efendim diyelim ki Spider Man oyuncağına bineceksin. Spider Man'in çalıştığı gazetenin önüne geliyorsun. Uzun kuyrukları aşman gerekiyor önce. Adım adım ilerliyorsun. Açıkta başlayan kuyruk bina içerisine ilerliyor. Sıkılmaman için binanın içerisi Spider Man'in çalıştığı gazete gibi düzenlenmiş. Baka baka ilerliyorsun. Bazı ride'larda önce bir bölüme alıyorlar, yine filmden bir karakter sana konuya ilişkin bir şeyler anlatıyor, espriler yapıyor,  sıranı beklerken oyalıyor. Neyse, son noktaya gelince 4-16 kişilik arabalara biniyorsun veya sıralı koltuklara oturuyorsun. Bu arabalar ya da koltuklar bazen raylarda ilerliyor, bazen olduğu yerde hareket ediyor. Hareket başladığı anda dört bir tarafın filmin ya da animasyonun görüntüleriyle çevreleniyor. Raylı sistemde konunun gidişatına göre yükseklere çıkıyorsun, birden aşağıya iniyorsun, sağdan soldan sular, buharlar, ateşler gelebiliyor. Yerinde duran sistemde ise yine çevrende sarılı olan görüntülere göre olduğun yerde dönüyorsun, arkaya ya da öne gidiyorsun, baş aşağı oluyorsun. Hiç hareket etmemene rağmen sen kendi uçuyor gibi, düşüyor gibi hissediyorsun. Beynin algılama olayı ne kadar acayip. Mesela çevrende görüntü olarak böcekler dönerken, sağdan soldan verdikleri havayla sen o böcekleri kollarında yürüyor gibi hissediyorsun. O 2-3 dakikalık süre içerisinde gerçek dünyadan kopuyorsun, sanki sen o anda süpürgeyle Harry Potter'ın peşinden uçan bir arkadaşısın. Önde Harry var ve sana talimat veriyor bir de utanmadan:) İnanılmaz bir şey. Anlatmama imkan yok. Derdini tasanı unutmak için birebir. Tam bir terapi. Her iki parkı baz alarak söyleyecek olursam, biz en çok Harry Potter Ride'ı beğendik, daha sonra Transformers, Mumya ve Simpsons geliyor. Spider Man'i hangi akla hizmetse tam 1,5 saat bekledik. Fakat en çok onda sıra bekledik. Daha sonra daha planlı gittik.
    İlk denediğimiz Ride Mumya'ydı. Önce Orhun girdi. Çok beğenmiş, bize de ısrar etti. Cesaret gerekti girmem için, çünkü dışarıdan çok korkunç duruyordu. Her neyse yine yeraltı mezarı tarzı düzenlenmiş yerlerden geçtik. Alete bindik. Bu alet bizi aldı bir savurdu. Sağından solundan yılanlar, çıyanlar, akrepler, ruhlar, kötü adamlar geçiyor. Tabii hepsi film görüntüsü ama her yerdeler. Ateşin içinden geçerken üzerine ateş veriyorlar "yanıyoruuum" oluyorsun. Bu arada durmadan hızlıca iniyorsun, çıkıyorsun, dönüyorsun. İlk inişte ben gözümü kapadım ve ilk gördüğüm birkaç görüntü hariç başka hiçbir şey göremedim:) Çıktıktan sonra da "ben bir şey görmedim ki, bir daha girelim" diye tutturdum. Fakat bir daha denk gelmedi:( O da bana ders oldu bir daha hiç gözümü kapamadım. Aşağıdaki fotoğrafta halimi görebilirsiniz. Çok komik. 2.sıranın ortasındaki şaşkın ben oluyorum.


    Bu söylediğim Ride'ların çoğu Macera Adası denen bölümde. İlk gün yorgun argın otele döndük, bayılır gibi uyuduk. Ertesi günü Islands of Adventure denen parka geldi sıra. Yani dediğim Macera Adası. 
    Adanın girişi bu:


    Bu bölüm daha eğlenceli ama 1 saat daha erken kapanıyor. Örneğin dünyanın en büyük Roller Coaster'larından biri olan "Inciredible Hulk" burada. 2 saniyede 110 km. hıza ulaşıyor, hemen arkasından 40 km. dimdik indiriyor. Epeyi bir dolaştırıyor. Acayip bir şey. Orhun deli oldu. 3 kere bindi. Birinde 1 saat bekledi. Biz binmedik. Aslında aklım kaldı ama o gün şansıma çok başım ağrıyordu, korktum fena olurum diye. Eşim ise "hayatta binmem" deyip noktayı koymuştu:) 



    Şimdi gelelim Macera Adası'nın en güzel bölümüne. Yani The Wizarding World of Harry Potter'a... Allahım o ne güzel bir yer. Masal gibi. Bilen bilir ben zaten Harry'ye bayılıyorum. Temsili Hagwortas'ta kendimi kaybettim. En çok o bölümde zaman geçirdik. Bildiğim kadarıyla burası yeni eklendi, açılışı yeni yapıldı. 

İşte Hogwarts!






Çok çok güzeldi. Romanda, filmde yer alan her ayrıntı burada da vardı. Şöyle mesela:




Tek tek yazmaya gerek yok sanırım. Harry Potter hayranları her birini tanımışlardır.




    Bu mekanların kimi sadece dekor. Kimisi faal. Üç Süpürge Barı gibi, Balyumruk Şekerci Dükkanı gibi... Baykuş Postası gibi bazı mekanlar ise dışarıdan filme uygun olarak düzenlenmiş ama içerisi hediyelik eşya dükkanı. Bu dükkanlar çok kalabalık. Çoluk çocuk herkes içeride kendini kaybetmiş. Kimi pelerin deniyor, kimi uçan süpürgelere bakıyor. Ama en çok asa satılıyor. Ve en favori asa Dumbledore'un asası. İşte asalar:


Yine dükkan içinden bir görüntü: 


    Kasiyere dikkat. Hogwarts'ta her çalışan görevine uygun giyinmiş. Her yer büyücü dolu:)

    Bir ara üçümüz farklı yerlere gittik. Ben aşağıdaki fotoğrafta görülen sıraya girdim. Neyin sırasına girdiğimi de bilmiyorum. Asa dükkanıymış. 


    20-25 kişilik gruplar halinde alıyorlardı içeri. İçeride seyircilerden bir çocuk seçtiler ve ona uygun asayı seçme mizanseni yaptılar. Asayı sen seçemezsin, asa seni seçer! Çocuk mest oldu tabii. 

    Ama en güzeli Hogwarts Şatosu'nun içerisinde olanlardı. Tüm park içerisinde en etkileyicisi Harry Potter Ride'tı. Müthişti. Harry ve Ron önde, biz arkada, ruh emicilerden, Voldemort'tan nasıl kaçtığımızı anlatmamın imkanı yok! Üstelik bu oyuncakta 3 boyutlu gözlük de yoktu ve bu şekilde nasıl olup kendimi filmin içinde hissettim hiç bilmiyorum. 


    Ride'a ulaşmak için şatonun içine girdik. Giriş holünde hareketli tablolar... Bir tarafta Seçmen Şapka konuşup duruyor. Yaklaşık yarım saat bekledik ama sağa sola bakmaktan zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.



    Zamanımızı en fazla Harry Potter bölümünde geçirdik. Ve çok lezzetli Balkaymak birasından içtik:) Gerçekten lezzetli. Soda üzerine erimiş marshmallow gibi bir şey. Öyle algıladım. O elimdeki bardağı da şimdi kalemlik yaptım.


    Islands of Adventure'da Jurassic Park da çok keyifliydi. Bir de ıslaktı. 10-15 kişilik bir botla, sağdan soldan çıkan dinazorlar eşliğinde nehir boyunca ilerledik. Nehir bitti ve dinazorların harabe haline getirdiği bir mekana girdik, alarm sesleri eşliğinde tırmandık tırmandık, en üst noktada bir dinazor ağzını açtı ve biz dinazorun ağzına girdiğimiz gibi hooop! aşağıya nehire geri düştük. Çok keyifliydi. Islanmaya doyamadık ve 2 kere bindik. Önümüze geçen 7-8 yaşlarındaki 2 çocuğun "three time! three time!" diye zıp zıp zıplaması güldürdü bizi. Çocuk olmak ne güzel yahu! 



    Universal Studyoları'nda çok yorulduk ama gerçekten kafa boşalttık. Yorulunca herkes gibi suni çimlere uzandık.


    Acıkınca tavuk parçaları, pizza, tarçınlı çubuklar yedik. Buzlu meyve suları içtik. Hediyelik eşya mağazalarını gezdik. Saçma sapan şeyler aldık, daha fazla saçma sapan şey almamak için kendimizi zor tuttuk. 2 tam gün gezdik ama bazı gösterileri seyretmeye, bazı oyuncakları denemeye fırsat kalmadı:( Mesela makyaj hileleri gösterisine gittik geldik ama her seferinde kaçırdık. Jaws turu nedense yoktu (olması gerekiyordu aslında) ama Jaws duruyordu, ağzına kafamızı koyup fotoğraf çektirmeyi unuttuk:) 

Çok anlattım, yoruldum. Birkaç fotoğrafla devam edeyim.


Makyaj hileleri bölümünden Chuckyyyy!


Orhun'la yeni takıntımız Minionlar...








Marvel karakterleri bölümü...






    Universal Studios eğlence parkında her ülkeden, her yaştan, çeşit çeşit ziyaretçi vardı. Yaşlı teyzelerin 1-1,5 saat kuyruklarda beklediğini gördüm. Önceki yazıda da belirttiğim gibi tekerlikli sandalyesiyle gelen birçok insanın rahat rahat gezdiğini, oyuncaklara bindiğini gördüm. Bir de şunu gözlemledim. Amerika sigara olayını aşmış. Sigara içen insan sayısı çok çok az. Sigara içmek için çok ufak alanlar ayırmışlar ve o alanlar da genelde boştu. Bizdeki gibi kapıların önlerinde sigara içen hiç kimse yoktu. Dünyaya pazarlamaya devam ediyorlar ama kendileri aşmışlar sigara konusunu. Sigaradan nefret eden biri olarak çok hoşuma gitti doğrusu. 
     Orlando'da 2 gece "Chili's" denen mekanda yemek yedik. Et, makarna, tavuk, pizza, Meksika yemekleri... Her şey vardı. Otelimize yakın olduğu için % 10 komşu indirimi yapıyorlardı. 3 kişi 30-40 dolar arası ödedik. Hoş bir mekandı. Çoğu Amerika restoranında olduğu gibi televizyonda beyzbol maçı açıktı ve sanırım o ara turnuva falan vardı, herkes merakla televizyona bakıyordu:) Garsonlar her gittiğimiz yerde ilgiliydi. Zaten hemen gelip selam veriyorlar ve isimlerini söylüyorlar. " Hi! Ben Cassandra! Size ben yardımcı olacağım" Arada bir gelip "nasıl gidiyor çocuklar?" diye muhakkak soruyorlar. 


    Komşu indirimi var dedim ya... Otellerde lobide bir çok broşür ve kupon yer alıyor. Onları kullanırsan, mağazalarda ve restoranlarda indirim yapılıyor. Biz çok inceleyemedik koşturmaktan ama incelemekte fayda  var aslında. 

    Orlando hakkında hatırladıklarım bunlar. En son bir de havadan Orlando'yu göstereyim ve bir sonraki yazı için Tampa hakkında hafızamı tazelemeye başlayayım.







13 Ağustos 2013 Salı

AMERİKA GÜNLÜĞÜ -1-


    Epeydir uğramıyordum buralara. Uğramadığım zaman içerisinde neler oldu neler! Okyanuslar aştım, ülkeler geçtim, kıtalar değiştirdim. Temmuz ayının son 10-11 gününü Amerika'da geçirdim. 10-11 diyorum çünkü net 9 gece konaklamanın haricinde, şehirler arasında yaptığımız aktarmaları, özellikle NewYork havaalanında geçirdiğimiz saatleri ve iki ülke arasındaki 7 saatlik farkı da kattığımız zaman 10-11 hatta 12 güne sarkan bir durum çıkıyor ortaya. 
    Gezi ayrıntılarını diğer yazılara bırakıp genel bir girizgah yapacak olursam: 
    Ailecek yaptığımız gezi New York- Orlando- Tampa güzergahında seyretti. Şekilde görüldüğü gibi "Never Tired of Travelling" diyerek çıktık yola. (Tişörtümle şirinlik yapayım, kendimi gaza getireyim dedim ama aslında yoruldum:))



   Asıl hedef, günlerimizi deniz-kum-güneş ekseninde geçireceğimizi düşündüğümüz Tampa'ydı. "Neden Tampa?" sorusu akla gelebilir bu durumda. Bilmem? Çok özel bir nedeni yok. 
Miami'ye 3-4 saat uzaklıkta, oraya benziyor ama Miami'den daha küçük ve daha ucuz olduğu için diyebilirim. Giden gören birkaç arkadaşımızın tavsiyelerinin de etkisi oldu tabii.
    Tampa'ya her durumda 2 uçak yolculuğu yaparak ulaşacaktık. Biz İstanbul-New York, 
New York-Orlando güzergahını tercih ettik. Orlando'yu duyunca atladım. Çünkü ben Universal Studyoları'nı görmeyi her zaman çok ama çok istemişimdir. Ekstra harcama gerektirdi belki ama bu fırsatı kaçıramazdım. İyi oldu, hoş oldu. 3 gece kaldık. Orlando'yu çok beğendik ve çok eğlendik. Universal Studyoları'nda kurtlarımızı döküp iyice yorulduktan sonra, dinlenmek için Tampa'ya geçtik. 6 gece konakladık. Orlando-Tampa arasında da arabayla yolculuk ettik. Hepsini anlatacağım:) Anlatmak gerekiyor zaten çünkü herhangi bir geziye çıkmadan önce araştırma yaptığında okuduğun bazı yazılar çok yararlı oluyor. Fakat ne yazık ki faydalı olanlardan çok boş olanlar dolanıyor sanal alemde. Üzgünüm ama böyle. 
    Her neyse. Konuya dönecek olursak: Her ne kadar izlediğim filmlerden, dizilerden; okuduğum kitaplardan dolayı "ya seri katile denk gelirsek, ya arabanın önüne eli baltalı bir zombi fırlarsa, ya birden tepemize şeffaf kubbe düşerse(!)" gibi kaygılarla -ki abartıyor olabilirim ama gerçekten bir çok şey düşündüm- korka korka başladım yolculuğa ama hiçbiri olmadı:) İlginç, eğlenceli ve gerçekten kafa dağıtıcı bir geziydi. Eşim daha önce işi dolayısıyla 2 kere Amerika'ya gitmişti, Orhun ve ben ilk kez onurlandırdık ülkelerini. Vize konusunda sıkıntı yaşamadık. Aracı koymadan kendimiz hallettik vize işini. Bu yüzden kendimizi tebrik ediyorum. Zira vize başvuru formunu doldurmak ve belgeleri hazırlamak hiç hoş bir deneyim değil. Kişi başı 160 Dolar vize ücretini yatırdıktan ve  bir dünya uğraştıktan sonra vize alamamak berbat olurdu. Pek soru sormadan 10 yıl vizeyi verdiler. Belirli bir işi ve ailesi olanları , yani garantisi olanları geri çevirdiklerini pek sanmıyorum. Konsoloslukta genelde tek erkeklere vize vermediklerini gördüm. Aileleri geri çevirmediler. "İyi yolculuklar" diyerek uğurladıkları kişiler vizeyi kapmış oluyordu, kibarca teşekkür ederlerse yandın:) Şaka bir yana, vize isteme durumu beni çok geriyor, üzüyor. Fakat adamlar da haklı. Ama hiç olmazsa bakmayacakları belgeleri istemezlerse daha az eziyetli olur. Fakat Amerika'nın şu güzelliği var vize konusunda. Genelde 10 yıllık veriyorlar. Avrupa ülkeleri gibi 3-5 gün değil yani.
    İlk etapta neler anlatabilirim? Amerika'da hiç Türk'e rastlamamış olmamız ilginçti mesela:) Sadece Universal Studyoları'nda kalabalık arasında yürürken yanımdan geçen bir kadının "basket atacak mısınız?" dediğini duydum şöyle bir. Algılamam birkaç saniye aldı. "Aaa! Türkçe!" dedim, arkamı döndüm. Bizim gibi 3 kişilik bir aile. Ben anlayana kadar uzaklaştılar. Onun haricinde 1 tane bile Türk'e rastlamadık. Daha önce gittiğim ülkelerde neredeyse adım başı Türk'e rastladığımız için ilginç geldi tabii. 
    Amerika gerçekten kozmopolit bir ülkeymiş. Siyahı, beyazı, Hintlisi, Pakistanlısı, çekik gözlüsü, İspanyolca konuşanı... Var da var... Makedonyalı bir market sahibiyle bile tanıştık. "Ah İstanbul! Ah Taksim! Türk yemekleri" dedi durdu:) "Burada hep hamburger" diye ekledi.
   Hamburger dedim de... Amerika'da insanlar gerçekten çok şişmanlar yahu. Kiloluyumdur ama Amerikalı kadınların yanında resmen dal gibi kaldım. İnanılmaz orantısızlar. Birçok kadının üst kısmı 40 bedense,  abartmıyorum alt kısmı direkt 46-48 bedendi. Hani bizde de fark vardır ama 1 beden, taş çatlasın 2 beden oynar yani:) Dedikoduya başlamışken devam edeyim bari. Bir de çok çirkin giyiniyorlar:) Abartısız herkeste parmak arası terlik... Döpiyes giyenin ayağında bile vardı. New York'un en sıcak günlerinde oradaydık. Hava alanında kaz tüyü mont giymiş olanlar hakkında ne düşüneceğimi hiç bilemiyorum. Tamam kapalı yerler soğuk ama o kaz tüyü mont ne birader? Altta etek ve parmak arası terlik, üstte mont. Bir kişi, iki kişi olsa tamam ama çok vardı. 
    Her şey iyi hoştu ama Amerika'nın kokusuna alışamadım. Çok ama çok ağır bir koku var her yerde. Hava alanında, sokaklarda, otellerde, restoranlarda... Yiyeceklerini pişirme tarzıyla ilgili sanırım. Daha önce Tayland'a inince aynı şekilde ağır bir koku almıştım ve nasıl alışacağım diye korkmuştum ama orada çok sürmemişti etkisi. Amerika'da ise hiç geçmedi o koku. Midem kalkmadı desem yalan olur. 
    Herkes "ne aldın?" diye soruyor? :) Bir kere ben tatile, gezmeye gittiğim zaman alışveriş yapmaktan, daha doğrusu alışveriş için gezmekten hiç ama hiç hoşlanmam. Vaktimi o şekilde harcamak istemem. Ama Amerika farklıymış. Ünlü markaları çok ucuza bulabiliyormuşsun. Herkes öyle söylüyor. Ama biz bulamadık:) Çünkü biz bu konuda gerçekten beceriksiziz. Evet özellikle de aramadık zaten ama yol üzerinde uğradığımız büyük marketlerde, outletlerde de buradan ucuz bir şey göremedik. Dönüş yolunda, hava alanına giderken ünlü markaların isimlerinin yazdığı birkaç güzel outlet gördük ama çok geçti. Dediğim gibi hiç önemli değil. Neler aldık peki? Ivır zıvır. Darth Vader figürü, Minion oyuncağı, Harry Potter magnetleri, kitap ayraçları, Dali Müzesi'nden çanta, fincan vs.:)))) Ne kadar ıvır zıvır varsa aldık yani:) Orhun birkaç kitap aldı. Orada kitaplar daha ucuzdur dedim ama bizden farklı değil. Yani Amerika'nın ucuz yanını göremedim. Her şeyin Çin Malı olmasına rağmen. Dolaşıp, uğraşıp indirimli eşyalar alıp dönenleri tebrik ediyorum ne diyeyim?
    Son olarak, dikkatimi çeken başka bir şeyden bahsedip fotoğraflı maceraları diğer yazılara bırakayım. Engelli insanların hayatın içinde rahatlıkla yer alması için yapılan düzenlemeler müthişti. Aslında müthiş değil normaldi belki ama bizler alışık olmadığımız için takdir etmeden duramadım. Sokaklarda çok sayıda tekerlekli sandalye ile gezen insan vardı. Nasıl gezmesinler? Otobüslerde özel mekanizmalar var. Yollar onlara göre ayarlanmış. Her yerde engelliler için ayrılmış masalar, koltuklar var ve tabii ki o ayrılan yerleri gereksiz yere hiç kimse kullanmıyor. Eğlence parklarına tekerlekli sandalyeleriyle gelen insanlar bazı oyuncaklara rahatlıkla binebiliyorlardı. Görevliler inanılmaz yardımcı oluyordu. Amerika hükümetinin kendisi haricindeki ülke insanlarına yaklaşımı malum. Fakat kendi halkına gerçekten iyi bakıyor. Bu konuda çok şey söylenebilir ama bu yazının konusu o değil deyip keseyim ben en iyisi. 
    Şimdilik bu kadar. Orlando ve Tampa'yı ayrı ayrı anlattığım yazılar gelecek efendim.







    

16 Temmuz 2013 Salı

HARRY POTTER'LA BÜYÜYEN ÇOCUK


    Ben bir Harry Potter hayranıyım:) İlk kitabı hasbelkader, diğer 6 kitabı ise satışa çıkmasını sabırsızlıkla bekledikten sonra bir çırpıda okudum. Her ne kadar en sonunda çoluk çocuğa karışmış olarak görsek de, annesinin yaptığı sihirle korunan o küçük yetime bayılıyordum. 


    
    Konuyu şuraya bağlayacağım. Serinin ilk kitabını 23 yaşımdayken, yani biraz ileri bir yaşta okumuştum ben. Dolayısıyla Harry'nin benim gelişimimi etkilemesi mümkün değildi. Fakat çok daha küçük yaşlarda Harry Potter'la, onun zor ama büyülü dünyası ile tanışanların bugün nasıl gençler olduğunu merak etmiş birileri. Ve araştırmış. Hafta sonu Hürriyet IK ekinde Serdar Devrim'in köşesinde(*) okudum bu haberi. Aynen aktarıyorum:

    "....Eğlenceli bir araştırma haberi geldi geçenlerde.
    Vermont Üniversitesi'nden siyaset bilimi uzmanı Anthony Gierzynski, iki yıl boyunca bin kadar gençle görüşerek bir araştırma yürütmüş. Hedef, 7 kitap ve 8 filmlik Harry Potter serisinin gençlerin gelişimi üzerindeki etkisini belirlemek.
    Gierzynski, geçen hafta ABD'de piyasaya çıkan Harry Potter And The Millenials adlı kitabında bu araştırmanın sonuçlarını değerlendiriyor.
    Özetle diyor ki:
  * Harry Potter serisinin ilk kitabı (İngiltere'de 1997'de) yayımlandığında 10-12 yaşında olan çocuklar bugün 20'li yaşlarda gençler.
  * Harry Potter okuyarak ve seyrederek büyümüş gençlerin hayata bakışları ve tepkileri diğer gençlerden gözle görülür şekilde farklı.
  * Harry Potter'ın 'Kötülerin Lideri' Voldemort'a karşı verdiği mücadele, bu gençlerin pek çoğunu siyaseten etkilemiş ve şekillendirmiş. Politikaya diğer gençler kadar uzak durmuyorlar.
  * Bu gençler farklılıklara daha açık, siyasal açıdan daha hoşgörülü. ("Mesela bu gençlere ABD'de ayrımcılığa uğrayan gruplar - Müslümanlar, Afro-amerikalılar, göçmenler, eşcinseller, kimliksizler vb. hakkında ne düşündüklerini sorduk. Harry Potter okuyanlar diğerlerinden kesinlikle daha hoşgörülü ve kucaklayıcı".)
  * Otoriteyi kabullenmeye kolay yanaşmıyorlar. Şef müsveddelerini, katı normları, kalıplara uymayı kabullenmeyi reddediyorlar.
  * Daha şüpheci ama daha açık ve dürüstler.
  * "Dünyadaki olumsuzlukları ortadan kaldırmak istiyorsan, seyirci kalma; tepkini göster ve harekete geç. Daha iyi bir dünyada yaşamak için oturup Dumbledore'un bir mucize yapmasını bekleme, bilinçlen ve diren" diyorlar. "

    Serdar Devrim araştırmanın sonuçlarını özetlemiş ve "Bu tanımlar, bilmem size de tanıdık geldi mi?" demiş. Vallahi geldi:) Fantastik kitapların, filmlerin, oyunların çocukları olumsuz etkilediğini düşünür ve kendi çocukluğumun naif kahramanlarıyla şimdiki çocukların kahramanlarını karşılaştırırdım, ardından "cık, cık, cık" çekerdim bazen. Demek ki neymiş? Gençleri gerçekten  anlamaya çalışmak gerekiyormuş. Önyargılı olmamak gerekiyormuş. Her kuşağın kendine özgü fikir ve hareket tarzı olabileceğini kabul etmek gerekiyormuş. Ve sanat... Çocukları çok ama çok etkiliyormuş. Bir de Harry Potter gerçekten çok tatlıymış:)
    Çocuklarımız kötülükleri eninde sonunda alt edeceklerini düşünüyorlar; büyülü dünyalara, cesur ve iyi yürekli kahramanlara -hatta o kahramanın bizzat kendileri olduklarına- inanıyorlar. Umarım onlar haklıdır.
Gönülden diliyorum ki... Allah onların her birinin güzel kalbine göre versin.


    * "Protestocu Gençler, Harry Potter ve Biz" - Serdar Devrim - Hürriyet İnsan Kaynakları eki - 14/07/2013


6 Temmuz 2013 Cumartesi

FRİDA KAHLO... KÜLLERİNDEN DOĞAN RESSAM...


    Bundan 106 yıl önce tam da bugün, 6 Temmuz 1907'de Meksika Coyoacan'da doğar Frida. 6 yaşında geçirdiği çocuk felci sonucunda bir bacağı sakat kalır ve diğer çocukların onu tüm acımasızlıklarıyla "tahta bacaklı Frida" olarak adlandırmalarına neden olur. Bu olay, yaşamı boyunca onu takip edecek olan acıların başlangıcıdır.
    Bir bacağı sakattır belki ama çok farklı bir güzelliğe sahiptir Frida. Sade ama çarpıcı... Dikkat çekici... Tıp okumak, doktor olmak en büyük hayalidir. 17 yaşında geçirdiği trafik kazası hayallerini yıktığı gibi, hayatının bambaşka bir yönde ilerlemesine neden olur. Nişanlısı Alejandro ile birlikte bindikleri otobüse bir tren çarpar. Daha sonra o kazayı şöyle anlatır Frida: "Önce başka otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce, aramak için indik. Beni harap eden 2.otobüse böylece bindik". Sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkan bir demir, ardı ardına gelen ameliyatların; alçı, deri ve çelik korselerin nedeni olur. Hayatı boyunca 32 kez ameliyat olur. Her korsenin takılması, çıkarılması ayrı bir işkencedir. Hayatından umut kesilir ama ölmez Frida. Sıkı sıkı tutunur hayata. "Yaşamım, geçirdiğim kazanın çiğ görüntüsü üzerine konmuş saydam bir kopya kağıdı gibiydi" der. Yatakta sırtüstü yatarak geçirdiği ayların sonucunda Ressam Frida doğar. Frida Kahlo... O kadar umutsuz durumdadır ki... Annesi yatağının tavanını ayna ile kaplatır ki hiç olmazsa kendisine bakarak oyalansın. İlk önce bozulur bu duruma ama bir gün ailesinden boya kalemleri ve kağıt ister. Yattığı yerden tavandaki aynaya bakarak otoportrelerini yapmaya başlar. Aynası için "Günlerimin ve gecelerimin celladı ayna" demektedir. Ve bir gün ayağa kalkar. Ama resim yapmayı hiç bırakmaz. 
   


   
    Kazadan sonra nişanlısı onu terk etmiştir tabii ki. Fakat Frida çekicidir, ışıltılıdır....       22 yaşındayken dönemin en ünlü ressamlarından Diego Rivera ile evlenirler. Diego 43 yaşındadır. Annesi bu evlilik için "Bir fil ile güvercinin evliliği" der. Frida ne kadar ufak tefek ve narinse, Diego da o kadar cüsseli bir erkektir. Çok popüler bir çift olurlar. Evleri dönemin sanatçılarının ve sosyalistlerinin uğrak yeri olmuştur. 10 yıl sonra Diego'nun çapkınlıkları nedeniyle boşanırlar ama 1 yıl sonra tekrar evlenirler. "Biricik kurbağama aşıktım" der Frida. Gerçi kendisi de pek uslu durmamıştır. Aralarında Troçki'nin de bulunduğu sevgilileri olur. Fakat ne olursa olsun Frida denince Diego; Diego denince Frida gelir akıllara.
   
Çocuğu olsun ister Frida. Hem de çok ister ama 3 hamileliği düşükle sonlanır. Birçok resminde geçirmiş olduğu düşükler, doğmamış bebekleri yer alır.
    Yaşamının sonlarına doğru yeni hastalıklarla, yeni ameliyatlarla boğuşmak zorunda kalır. Defalarca hastaneye yatar. Ama resim yapmaktan vazgeçmez. Hasta yatağında da olsa süslenir ve resim yapmaya devam eder. Deri iltihabı, böbrek problemleri derken... Ölümünden 1 yıl önce sakat olan bacağını kesmek zorunda kalırlar. Ve 47 yaşında hayata gözlerini yumar Frida...
    Frida'yı Sürrealist ressam olarak nitelendirdiklerinde şiddetle karşı çıkmıştır. "Ben sürrealist değilim, tam tersi hayatımın gerçeklerini çiziyorum" der. Sürreal bir hayat yaşamıştır çünkü. Eserlerinde yaşadığı kaza, geçirdiği ameliyatlar, giyindiği korseler, kaybettiği bebekleri vardır. Bir de pek çok otoportre... 
   

    Yaşadığı acıların içinden güçlü bir Frida yaratan sanatçıyı ve eserlerini çok severim. Madem bugün sanatçının 107.doğum günü... Anmak istedim.


Kaynak: Rauda Jamis, Frida Kahlo/Aşk ve Acı (Everest Yayınları)





2 Temmuz 2013 Salı

UNDER THE DOME...


    31 Mayıs'tan beri yaşadığımız gerginlik ve üzüntü nedeniyle mecburi ara verdiğim keyiflere dönmeye başladım yavaş yavaş. Yaklaşık 1 ay boyunca çoğu kimse gibi ne kitap okuyabildim, ne güzel bir film izleyebildim. 2013 Haziran ayı pek çok sebepten asla unutamayacağımız şekilde hafızamıza kazındı. Sıkıntı bitmiş değil tabii ama biraz biraz normal günlük hayatımıza dönmeye başlamışken film ve dizi izlemeye, okuyamadıklarımı okumaya vurdum kendimi. 
    Dexter'ın ekranlara dönmesi de tam bu zamana denk geldi. Özlemişim kendisini:) Sanırım bu sezon final olacak. Sanırım diyorum çünkü "bitecek" diyen de var, "final 2'ye bölünecek" diyen de... 8.sezonun ilk bölümü karamsar başladı. Bir önceki sezondan beri Debra'nın haline nasıl üzüldüğümü anlatamam. Bakalım neler olacak? Umarım çarpıcı bir final yaparlar.
    Dün akşam Dexter'ı izledikten sonra Under The Dome'u izlemeye başladım. O da çok çok enfes başladı. Dizi Stephan King'in aynı adlı romanından uyarlanmış. Kitabını okumamıştım. Zaten kitaba bağlı ilerlemeyecekmiş ve seyircinin tepkisine göre belirlenecekmiş ne kadar süreceği. 
 

    İlgilenenler için konusuna gelecek olursak... Chester's Mill kendi halinde sakin bir kasabadır. Bir gün esrarengiz bir şekilde şeffaf bir kubbe tarafından çevrilir. Esrarengiz kubbenin ne olduğu, neden bu kasabayı kapana kıstırdığı, ne zaman yok olacağı, olaydan birkaç gün önce gizlice kasabaya stoklanan propanla bir ilgisi olup olmadığı gibi konuların nasıl bir sonuca ulaşacağını dizi ilerledikçe göreceğiz. İlk bölümde ayrıca kasaba sakinlerine ilişkin gelişecek pek çok ufak tefek olayın ipucu da verilmiş ki şimdi bunları uzun uzun yazmayayım. İzleyin görün derim. Yazar Stephan King, yapımcı da Stephen Spielberg olunca izlemek şart olmuştu. Pişman olmadım. Kasaba sakinlerinin kiminin kubbenin içinde, kiminin dışında kalmış olması ve birbirlerini duyamamaları, birbirlerine dokunamamaları; kubbenin varlığından habersiz uçak ve arabaların şeffaf engele takılıp parçalanma sahneleri etkileyiciydi.  Bu yaz her bölümü sabırsızlıkla bekleyecek gibiyim.