18 Haziran 2012 Pazartesi

TAKINTIM VAR MI?... YOK MU?... VAR MI?...

    Sevgili deeptone mimlemiş beni. Beni ve birçok kişiyi:) Bir önceki mimi yanıtlamaya fırsat bulamamıştım. Kendimi affettirmek için bunu hemen yanıtlıyorum. Ama uyarayım keyifli bir yazı olmayabilir.:) Şöyle ki..

    Mim: Buyur buradan tanı...
Takıntıların var mı? Yoksa "kim takar takıntıları, sallamışım dünyayı" modunda mı yaşarsın hayatı?

    "Keyifsiz bir yazı olabilir" dememin sebebi, burada ballandıra ballandıra anlatacak takıntılarımın olmayışıdır:) Var ufak tefek arızalarım ama çok şükür takıntı boyutunda değil. Benim de her kadın gibi dışarı çıkıp kapıyı kilitlediğim halde "acaba ütünün fişini çekmiş miydim?" diye eve geri dönmüşlüğüm oldu birkaç kere:) Ama bence buna takıntı denemez. Peki benim niye takıntım yok? Çünkü takmamaya çalışıyorum. Aslında rahatlıkla takılacak bir insan olduğumu biliyorum ve takıntı sahibi olmamak için kendimi zorluyorum resmen. Eğer bir harekete takılacak gibi olduğumu hissedersem hemen uyarıyorum kendimi ve vazgeçiyorum. Çok ciddiyim:) Vallahi obsesif olarak anılmaya hiç niyetim yok. 

 
     Ama şimdi bir dakika! Bak aklıma ne geldi durup dururken! Acaba takıntılı olmamaya takıntılı olabilir miyim?:) Bırak kendimi, oğlumun da takıntılı olmasını istemem ve en ufak şeyi kafaya takabilirim. Mesela birkaç sene önce oğluma gazeteden bir haber okuma gafletinde bulunmuştum. Haberde ellerin 20 sn. süreyle sabunlanmadıkça temizlenemeyeceği yazıyordu. Oğlum bunu kafaya takmıştı ve ellerini yıkarken saymaya başlamıştı. 20'ye kadar sayıyordu ve "ya temizlenmediyse" diye düşünüp bir 20 sn. daha sayıyordu. Ben tabii panik oldum ve hemen doktora götürdüm. Doktor "geçer, çok akıllı bir çocuğunuz var" dedi:))) Hakikaten geçti. Doktor haklıymış:))))) Çok şükür şimdi hiç bir takıntısı yok ama çok korkmuştum.                Evet ya!!! Ben takıntılı olma korkusuna takıntılıyım galiba!!! Bu mimi hazırlayan dostlar... Kendime dair bir gerçeğin farkına varmama sebep oldunuz gece gece:)       Ne olacak şimdi? Hadi bakalım!!!
 "Tamam Sezer! Sakin ol! Sakin! Sen takıntılı değilsin! Sen şahane bir insansın! Aklın fikrin yerinde! Mükemmelsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin!"




(Not:Sevgili deeptone, "içindeki ses" mimine yanıt verememiştim ya. Ona da sayabilirsin sanki :))))

 

    

13 Haziran 2012 Çarşamba

KOKOLOJİ

    Kokoloji'yi biliyor musunuz? Kokoloji, Japon psikoloji profesörü Isamu Saito ve Tadahiko Nagao tarafından geliştirilen, temel psikolojik gerçeklere dayanarak hazırlanmış bir tür kendini keşfetme oyunu. Bu iki isim tarafından hazırlanmış sorulara, dürüstçe aklınıza gelen ilk cevabı veriyorsunuz. Ve şaşırtıcı bir biçimde, vermiş olduğunuz cevapların tam da sizi anlattığına tanık oluyorsunuz. Ben oldum... 'O' Kitaplar'dan çıkmış Kokoloji kitabının tüm testlerini uyguladım. İnanılmaz sonuçlarla karşılaştım. Beni çok etkileyen bir tanesini paylaşmak istiyorum. Siz de cevaplayın bakalım ne olacak? Benim verdiğim cevaplardan bir tanesi beni çok etkilemişti. En sonunda o cevabımı paylaşacağım. Şimdi... Kitapta yazdığı gibi aklınıza ilk geleni söyleyin, kendinize karşı dürüst olun. Açık fikirli olun. Hadi bakalım!



   
 "Doğanın bizi kendisine çeken bir gücü vardır. Hepimiz doğanın çocuklarıyız, onun kollarına doğduk ve bizlere cömertçe sundukları ile yaşıyoruz. Teknolojide ne harikalar yaratılırsa yaratılsın ancak doğaya döndüğümzde gerçekten yaşamla dolarız. Tıp bilimi istediği kadar ilerlesin, en iyi ilaç doğanın kendi iyileştirme gücü olarak kalacaktır.
    Şimdiki yolculuğumuz o yeşil dünyaya geri dönmek olacak. Hangi dekor kendi doğal halinizi keşfetmek için daha uygundur?
    1- Çok nadir bir taşı bulmak için bir dağa tırmanmak üzere yola çıkıyorsunuz. Dağın eteklerinde durduğunuzda dağ hakkında neler düşünüyorsunuz?
    2- Zorlu bir arayıştan sonra taşı hala bulamadınız ve şimdi de güneş battı. Ne yapacaksınız?
    3- Sonunda aradığınız taşı buldunuz. Ne tür bir taş? Boyunu, ağırlığını ve değerini tanımlayın.
    4- Artık dağdan inme ve evinize dönme zamanı. Dağla vedalaşmak için ona ne söylersiniz ve dağın cevabı ne olur?"

    Cevapladınız mı? Şimdi cevaplarınız ne tür anlamlar taşıyormuş kontrol edelim bakalım.


    "Önünüzde yükselen dağ, babanızı ya da hayatınızdaki bir baba figürünü temsil eder. Psikoloji terminolojisinde "bilge yaşlı adam" örneğinin tezahürüdür. Aramakta olduğunuz taş, yetişkin bağımsızlığınızı kazanmak için yaptığınız yolculukta kendinizde keşfetmeniz gereken yetenek ve güçleri sembolize eder.
    1- Dağ hakkındaki düşünceniz babanızın gözünüzde nasıl biri olduğunu gösterir. Zor ve bağışlamaz mıydı? Yumuşak başlı ve kolayca fethedilebilir miydi? Yoksa vardığınızda sizi karşılayacak ve arayışınızda sizi cesaretlendirecek olağanüstü bir zirve mi hayal ettiniz?
    2- Aramakta olduğunuz taş, henüz ortaya çıkmamış bir yeteneğinizi ya da gücünüzü temsil eder. Bu soruya verdiğiniz cevap, bu ortaya çıkmamış potansiyelin farkına varıp varamayacağınızı gösterir.
    Her ne pahasına olursa olsun taşı aramaya devam edeceklerini söyleyenler aynı kararlılık ve inatçılığı, çabaları meyve vermediği zamanlarda da sürdürürler. 
    O günlük araştırmaya son vereceklerini ama tekrar geleceklerini söyleyenler, hızlarını ayarlayıp çabalarını uzun bir zaman dilimine yayanlardır. Bu grupta geç açılacak birçok kişi vardır.
    Taşı aramaktan tamamen vazgeçenler, hiçbir zaman potansiyellerini sonuna kadar kullanamayacak olanlardır.
    3- Taşı tanımlayan sözcükleriniz kendi değeriniz hakkında hissettiklerinizdir. Ne büyüklükte ve ne ağırlıktaydı ve değerinin ne kadar olduğunu düşünüyorsunuz?
    "Vallahi 20 dolar civarında bir şeydi!" bu pek de yeterli bir tahmin değil, değil mi?
    "Milyonlarca dolar değerinde, kocaman bir pırlantaymış meğerse!" Bir dakika! Kendimizi bu kadar da övmeye gerek yok.
    4- Dağ ile vedalaşırken söyledikleriniz babanıza daima söylemek istediğiniz ama söyleyemediğiniz şeylerdir. Dağın verdiği cevap ise babanızın size karşı olan duygularıdır.
    Siz: "Her şey için teşekkürler"
    Dağ: "Kendine iyi bak"
    Böyle bir konuşma mıydı?

    Yoksa daha çok böyle miydi?
    Siz: "Görünüşe bakılırsa nihayet seninle işim bitti." 
    Dağ: "Aynen öyle!"
    Belki de babanızın ve sizin oturup konuşma zamanınız gelmiştir."

    Eveeet! Nasıldı? Cevaplarınızın yansıttıklarından tatmin oldunuz mu? Ben özellikle bu testten çok etkilenmiştim. 2 yıl önce bu testi yaptığımda babamı kaybedeli birkaç ay olmuştu. İlk 3 soruya gayet olumlu cevaplar vermiştim. İşte "büyük,koruyucu bir dağ", "sade görünen ama çok değerli bir taş" falan gibi. Beni etkileyen son sorunun cevabı olmuştu. Benim dağ ile yani babamla konuşmam aynen şu şekildeydi:
    Ben: "Bana bugüne kadar verdiğin her şey için çok teşekkür ederim."
    Dağ (Babam): "Bir şey değil. Yapmalıydım."
    Ben: "Seni bir daha görebilecek miyim?"
    Dağ (Babam): "Belki!"
Tam da o günlerde içimden devamlı konuşup "keşke babamı bir kez daha görebilseydim, teşekkür edebilseydim" diyordum kendi kendime. Ve devamlı aslında nerede olduğunu, bir daha karşılaşma ihtimalinin olup olmadığını düşünüyordum:( 
    Neyse... Derin mevzular bunlar...
    Bugün aklıma geldi, paylaşmak istedim. Bu kitaptaki testleri uygularsanız çok eğlenecek ve şaşıracaksınız. Kitabın arka kapağında Kokoloji için "Pek çok ülkeden sonra Türkiye'de de ailelerin, ev partilerinin, yalnızlıkların, potansiyel ilişkilerin, seyahatlerin, en eğlenceli, en faydalı oyunu olmaya aday" denmiş ve toplulukla oynanmasını tavsiye edilmiş. ("İnsanların tepkilerini inceleyin" diyor:))
     




11 Haziran 2012 Pazartesi

HAFTA SONU...

    Birkaç gündür yoktum buralarda:) Nerelerde miydim? Neler mi yaptım? 
    Cuma günü okullar kapandı malum. Cuma günü sabahtan öğlene kadar oğlumun okulundaydım. Daha önce de söylediğim gibi... Orhun ortaokulu bitirdi. Çocuklar zor ayrıldılar. Birbirlerine okul tişörtlerini imzalattılar, birbirlerine sarılmaktan bir hal oldular. O gün, 8 yıllık okulumuzda son kez "veli" sıfatıyla bulundum:( Çok tuhaftı. Veliler, öğrenciler ağlaştık biraz:) Aşağıdaki fotoğrafı durumu birazcık anlatabilir diye ekledim:) Sınıf başkanları, 1.sınıftan itibaren çekilen fotoğraflarla slayt gösterisi yapmış. Onu sundu arkadaşlarına. Fon müziği olarak da "Arkadaş" şarkısını eklemiş. Öğrenciler, veliler, sınıf öğretmeni hep beraber ağladık:) Fotoğrafta köşede ağlayan sınıf başkanımız görünüyor ucundan kıyısından:)


  
  Cumartesi günü SBS sınavı vardı. Orhun'u sınava gireceği okula bıraktık, sonra aldık:) Orhun bu yıl çok heyecanlandı. Sınava girerken çok gergindi. Sonuçlara baktık aynı gün. İyi geçmiş. Beklediğimiz gibi. Nihayet geçti gitti şu sınav. 3 yıldır kabus oldu -ki biz öyle SBS'yi kafaya takan ebeveynlerden değiliz-. Artık bütün test kitapları çöpe! (Daha doğrusu atık kağıt kutusuna:)) Oh be!!!


   
 Cumartesi akşamı Kuruçeşme Arena'daydık. Erol Evgin'in konserinde... Yani benim Erol Amcam'ın:)) Ben küçükken Erol Evgin'e bayılırdım. Özellikle 2-3 yaşlarımdayken Erol Evgin televizyona çıktığında "Erol Amcam! Erol Amcam" diye çıldırırmışım:) Hafta içi çocukluk arkadaşım Nevracım aradı, "Erol Amcan'ın konserine gidelim mi?" dedi. "Olur" dedim. İyi ki de gitmişiz. Çok güzeldi. Çok eğlendik. Çocukluğumuzun şarkılarıyla coştuk, duygulandık. Erol Evgin çok hoş bir program hazırlamış. Hem kendi eski şarkılarını söyledi, hem de Cem Karaca, Barış Manço, Fecri Ebcioğlu, Çiğdem Talu, Melih Kibar vs. gibi isimleri tek tek anarak onlardan parçalar seslendirdi. Adile Naşit'le, Aysel Gürel'le anılarını anlattı. Gençler de vardı konserde ama bizim yaşlarımızda veya bizden daha büyük olanlar çoğunluktaydı. Nostaljik bir akşamdı:)


    
   Kuruçeşme Arena'yı ben çok seviyorum. Manzara müthiş. Bir de müzik güzel olursa... Şahane...


    
Pazar günü sinema günümüzdü. Pamuk Prenses ve Avcı'ya gittik ailecek. Epik filmleri seviyoruz. Pamuk Prenses ve Avcı'yı da beğendik. Pamuk Prenses bu sefer çocuklar için değil, büyükler için çekilmiş. Pamuk Prenses savaşçı karaktere bürünmüş. Karanlık, ürkütücü, fantastik bir masal olmuş. Ama iyi olmuş. Karanlık Orman ve Perili Orman görüntüleri çok iyiydi. Charlize Theron şahaneydi. En sonunda "Eee! Hani? Avcı mı? Dük'ün oğlu mu?" dedik. Sonuç havada kaldı ama sonradan bir haberde okudum ki yönetmen Rupert Sanders "filmin devamı gelebilir" demiş. Açık kapı bırakmış yani. Çekerse seyrederiz:)


   
 Bir hafta sonu da böyle geçti. Yaz geldi... Tatil geldi... Herkese keyifli yazlar...

8 Haziran 2012 Cuma

İLK MEZUNİYET

    Bugünlerde hem "şu okullar kapansa da rahat etsek" modundayım, hem de oğlum 8.sınıfı bitiriyor diye üzüntülüyüm. Aslında bu üzülecek bir şey değil tabii... Seneye liseli olacak bir delikanlı annesiyim sonuçta:)  Ama yine de.. Ne bileyim... Bir dönem bitiyor... Az önce eski fotoğraflara baktım. Bazı veli arkadaşlara verilecek olanları ayırmak için... 1.sınıftan itibaren yıldan yıla nasıl değiştiklerini bir kez daha gördüm. Hüzünlendim... Kocaman olmuşlar. Özellikle 7. sınıf ve 8.sınıf arasında müthiş fark var. 1 yılda birer delikanlı, birer genç kız olmuşlar... Halbuki 1.sınıfa başladıkları gün, dün yaşanmış gibi...


    
Çocuklarımızın geçmiş 8 yılları güzel bir "kep giyme töreniyle" taçlandı geçtiğimiz salı günü. Aslında ben sevmezdim bu töreni. Sadece üniversitede olması gerekiyor gibi gelirdi. Ya da en azından lise mezuniyetinde... Ama o gün "iyi ki yapmışlar" dedim. Çok güzeldi. Okulumuz müthiş bir tören düzenlemişti. Lise ve ilköğretim mezuniyeti bir aradaydı. Fonda güzel bir müzik ve şiirle önde 8.sınıfların, arkada 12.sınıfların tek tek aramızdan yürüyüp kendilerine ayrılmış yerlere oturmaları... Bölüm birincilerinin konuşmaları... Lise mezunlarının ilkokul mezunlarına bayrağı teslim etmeleri ve nasihatlerde bulunmaları... Tek tek isimlerinin okunması ve ayrı ayrı plaket verilmesi... Hep beraber edilen yemin... Coşkuyla fırlatılan kepler... Ve salona girişlerinde okunan şiir sırasında "hepiniz birer Mustafa Kemal'siniz" sözünü duyunca alkıştan salonun yıkılması... Hepsi çok etkileyiciydi... O azgın 8. sınıflar hiç falso vermeden, büyük bir ciddiyetle törenin gereklerini yerine getirdiler:) Gurur duymamak elde değildi. Çok yoruldular ama hiç şikayet etmediler. Şimdi cumartesi günü yapılacak olan SBS sınavını atlatıp, pazartesi akşamı düzenlenen mezuniyet yemeğinde eğlenmeyi bekliyorlar:) Ondan sonra kimler hangi okullara gidecek kim bilir:(
    Dediğim gibi... İyi ki okulumuz bu töreni düzenlemiş. Çok güzel bir anı oldu bizim için. Anneanne, babaanne, teyze, amca, büyük teyze... Hep beraber Orhun'umuzu liseye uğurlamak; hayatında bir dönemin bitip yeni bir dönemin açılmasını kutlamak için oradaydık. 
    Benim canım oğlum... Aklımda kep törenini yazmak yoktu. Ama dayanamadım işte:) Seninle gurur duyuyorum. Sen çok mutlu ol... Sağlıklı ol... Başarılı ol... Umarım hayattan sonsuz keyif alırsın... Alırsınız... Sen... Arkadaşların... Tüm çocuklar... Tüm gençler... Hepiniz...




4 Haziran 2012 Pazartesi

ÖZENMİŞTİM BEN SİZE AMA...

    Geçtiğimiz perşembe günü arkadaşımla buluşmak için Taksim'e gittim. 1-2 saat hoşbeşten sonra eve dönmek için bizim meşhur çift katlı 145T'ye bindim. Bir güzel yerleştim, kitabımı açtım. Fakat okumak için dikkatimi toplayamadım. Tam arkamda oturan yaşlı amca ve teyzenin konuşmalarına takıldım. Önce güzel güzel sohbet ediyorlardı. Şöyle ki: 

      - Sen benim lacivert pantolonumu yıkadın mı?
      - Yıkadım.
      - Ütüledin mi peki?
      - Aaaa! Ütülemez miyim? Yarın onu mu giyeceksin?
      - Evet.
      - Eve gidince ne yesek Haşmet?
      - Ne yapalım?
      - Kıyma çıkaralım dolaptan. Şöyle bol soğanlı, bol domatesli yapalım.
      - Soğan var mı?
      - Alırım ben marketten.
      - Yarın sabah spora gideyim, sonra duşumu alıp kahvaltımı edeyim. Sonra çıkıp hastaneye giderim.
      - Evhamlısın sen!


   
    Bir yandan da dışarıyı seyrediyorlar. Arap turistleri görüyorlar yorum yapıyorlar, Kasımpaşa Stadı'nı görüyorlar yorum yapıyorlar falan.  Benim de hoşuma gitti, içimden "biz de sağlıkla bu yaşlara gelsek de sevdiceğimle akşam ne pişireceğimizi konuşsak, baş başa gezinsek, muhabbet etsek böyle" diyorum. Tatlı tatlı sohbet ediyorlar yani. Daha doğrusu ediyorlar-dı:) Unkapanı civarına geldiğimizde hava birden değişti. Bir anda değişti ama. Aynen şöyle oldu:

      - Bak şu sokaktan girince bilmemkim efendinin türbesi var. Ne dilersen oluyor. 
      - Ne dilersen oluyor mu? Ya git Allah aşkına! Ölmüş adamdan medet umuyorsunuz! Allah'tan iste   Allah'tan!
      - Seninle bu konuda hiç anlaşamıyoruz Haşmet!
      - Ne anlaşacağız? Allah'tan iste Allah'tan!
      - İstiyorum! Allah'tan da istiyorum! Allah zaten o zatın yüzü suyu hürmetine dileğini kabul ediyor. Sen ne anlarsın?
      - Ya git manyak manyak konuşma! Ölmüş adamdan medet umuyorlar ya! Aç kitapları oku, internete bak! Allah'tan isteyin diyor.
      - Sen anlamazsın.
      - Gerizekalı gerizekalı işler! Müslüman değilsin sen! 
      - Müslümanım! Elhamdülillah! Elhamdülillah! Elhamdülillah! Sen değilsin!
      - Müslümanım ben!
      - Kafirsin sen!
      - Sensin kafir!
      - Sensin kafir!
      - Sensin kafir!
      - Alnı secdeye değmemiş hayatında! Konuşuyor! Git kiliseden birini al kendine onunla yaşa!
      - Tahrik etme beni!
      - Git başka koltukta otur!

   
    Amanın! Onlardan çok ben neye uğradığımı şaşırdım. Arkama bakacağım bakamıyorum:) Yahu amcacığım, teyzeciğim az önce tatlı tatlı muhabbet ediyordunuz. Ne oldu birden? Özenmiştim ben size ama...






1 Haziran 2012 Cuma

SÖYLESEM TESİRİ YOK, SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL



Bu günlerdeki kürtaj ve sezaryen tartışmaları hakkında bir kadın olarak konuşmam lazım
Bir şeyler söylemem lazım
Fakat şaşkınım 
Huzursuzum 
Mutsuzum


Yazamıyorum
Yazıyorum yazıyorum siliyorum
Ruh durumumu en iyi anlatan Fuzuli'nin sözleridir

"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil"