15 Nisan 2019 Pazartesi

İSTANBUL YENİ HAVALİMANI... İLK İZLENİMLER...

    Orhun kısa bir tatil için İstanbul'a geldi. Şu an benden mutlusu yok tabii. Ama bahsedeceğim konu bu değil. Ucundan kıyısından deneyimlediğim yeni havalimanına ulaşımı ve ilk izlenimlerimi anlatacağım. 
    Hem Orhun'u karşılamak hem de servisle yeni havalimanına ulaşımın şartlarını öğrenmek için geçtiğimiz cuma günü düştüm yola. Malûm kendisi İstanbul'un kuzeyinde, şehirden epeyce uzak bir noktada ve Beylikdüzü'nden servisle ulaşım 110 dk.olarak belirtilmiş. 110 dakikanın her ihtimâle karşı belirlenmiş abartılı bir süre olduğunu düşünsem de geç kalmamak için uygun bir saatte çıktım evden. TÜYAP kalkışlı servisin ara duraklarından biri neyse ki evimize çok yakın. Taşıyıcı şirketimizin adı Havaist, yarım saatte bir servis var. 

   Servis ücreti ödemesi konusunda çok önemli bir nokta var. Ödemeler kesinlikle İstanbul Kart'la yapılıyor. Şoför elden para almıyor. Bunu bilmeyenlerin geri inip duraklarda yükleme yapmaları yüzünden yolculuk aksıyor. Alışana kadar bir süre böyle gidecektir. Hadi biz öğreniriz, alışırız ama turistler için İstanbul Kart olayının pratik olduğunu düşünmüyorum. Gerçi şoförün bir yolcuya "Kredi kartınız varsa onunla da ödeyebilirsiniz" dediğini duydum ama öyleydi böyleydi derken bu kart olayı epeyi bir süreden çalıyor. Ben bu ödeme olayını bir gün önce internette servis saatlerine bakarken okumuştum. Servis kullandığını Instagram sayesinde öğrendiğim blog arkadaşım İmge'ye mesaj attım hemen. Ve böylece İstanbul kartımı epeyi bir doldurmam gerektiğini anladım, zorlanmadım. Yaşasın sosyal medya, yaşasın blog arkadaşlığı diyorum :)
    Beylikdüzü'nden yeni havalimanına servis ücreti 21 Lira. Fiyatlar semtine göre 16-21 Lira arasında değişiyor. Yolculuk şehirler arası bir tat veriyor. Bahar gelmiş, her taraf yemyeşil. Ama ara ara inşaat faaliyetleri göze çarpmıyor değil. Korkarım şu an az bir kısmı faaliyette olan havalimanı tam kapasite çalışınca, yolcular arttıkça çevresinde yapılaşma da artacak. O yemyeşil manzaradan geriye ne kadarı kalacak bilinmez. 
    Gelelim 110 dk.olduğu söylenen yolculuğun ne kadar sürdüğüne. İlk durağı baz alırsak, o gün o saatte servis 55 dakikada havalimanındaydı. Geri inip kart doldurma durumları olmasa yolculuk 10 dakika daha az sürebilirdi. Yani gidiş iyiydi ama dönüş biraz daha zorlu. Onu da yazının sonunda anlatacağım.

    Servisten indikten sonra havalimanına giriş son derece pratik. Sıra sıra dizilmiş ve her birine birer nazar boncuğu kondurulmuş hangi kapıdan girersen gir, içeride dış hat, iç hat, gelen yolcu, giden yolcu, kendi yoluna dönebilirsin. Sorular için görevli gençler var ama tabelalar oldukça yeterli. 
    İçeriye adım atınca hissettiğim şey parlaklık. Havalimanı gümüş renginin hakimiyetinde. Bir de geniş tabii. Gelen giden yolcularla, karşılayanlarla vızır vızır işleyen bir alan görünümü yok. Herkese fazla fazla yer var. Bildiğin büyük işte. Geniş... Kocaman...  

    O gün ben yolcu değilim. Dış hatlardan gelen yolcu kapısına ulaşmam yeterli. Bunun için alt kata iniyorum. Eğer yolculuğa çıkıyor olsaydım bankoları geçtikten sonra sanırım beni mağazalarla, kafelerle dolu ışıl ışıl bir alan karşılayacaktı. Bekleme bölümü daha mütevazı. Burada bazı markalar henüz faaliyete geçmemiş ama yerleri, isimleri belli. Uçuşların durumlarını gösteren ekranlarda kimisinin zamanında sonlanacağı, kiminin rötarlı saatleri yazıyor. Orhun'un uçağının inmesine daha vakit olduğu için etrafta bir tur attıktan sonra Gloria Jean's Coffees'e oturuyorum. Tedarikliyim, yanımda kitabımı da getirdim. 

    Yeni havalimanında uçakların taksi sürelerinin uzunluğu, kapılara ulaşımın zorluğu hakkında çok şey okumuştum. Bu yüzden Orhun'un "İndik" mesajından sonra ne kadar sürede yanımda olacağını özellikle merak ediyordum. Uçağa bagaj vermediği için o tip bekleme yapmayacaktı ama pasaporttan geçiş vardı. Korktuğumuz kadar beklemedik. Uçak teker koyduktan 50 dakika sonra buluştuk. Önceki yolculuklarda da buna yakın sürdüğü için farklı bir durum gözlemlemedim. 
Fakat dediğim gibi giden yolcu isek durumlar nasıl olur bilemem. 
    Dönüşte servise binmek için bir miktar yürüdük, otoparka indik. Bu kısım daha kalabalık. Kuyruklar uzun. Biz otobüse en son binenlerdendik. Bizden sonrakiler için yeni araç gelmiştir diye düşünüyorum. Aksi halde yolcular yarım saat daha bekleyeceklerdir ve sıra uzadıkça uzayacaktır. Dönüş olayını sevmedim. Taksi kullanılırsa ne alâ ama belediye otobüsüne ya da servise kalındıysa, dediğim gibi özellikle turistlere daha da karmaşık gelecek bir keşmekeş yaşanıyor dönüşte. Metro gibi ekstra bir ulaşım yolunun olmaması büyük dezavantaj. Havaist'le dönüş yolculuğumuz 20 dakika daha fazla sürdü çünkü iş çıkışı saatlere denk geldik. Metronun gerekliliğini daha fazla hissettik. Kahve içerken yan masamda oturanlar arabayla gelmenin, park etmenin zorluğundan bahsediyorlardı. Biz Yeşilköy Atatürk Havalimanı'na taksiyle gider gelirdik, artık Havaist'e mecburuz. Servis olayını çözdüm, arabasıyla gelenleri hiç düşünemeyeceğim:) 
    Velhasılıkelam, evden zamanında çıkın, İstanbul Kartınızı doldurun arkadaşlar :) Ne diyelim? Hayırlı uğurlu olsun, herkesin güzel seyahatleri olsun.
    
    



11 Nisan 2019 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Son postu yayınlayalı neredeyse 3 hafta olmuş. En son "Finlandiya" deyip kalmışım. Bu aralar kendime çok az vakit ayırabiliyorum a dostlar! 2-3 haftadır fena halde yakın dost ve akraba münasebetleri sarmalında yuvarlanmaktayım. Gemlik'ten gelenler oldu, bizde kaldılar, döndüler. Bodrum'dan gelenler oldu ve halâ İstanbul'dalar. Onlar kardeşimde kalıyor olsalar da her planı beraber yapıyoruz, her gün beraberiz. Her iki ailenin 5 yaşında kızları var. Haliyle onlara özel vakit geçirme yöntemleri düşünüldü. Nedense Bodrum'daki doktorlara güvenmeyen teyzemin burada birer hafta arayla iki gözünden katarakt ameliyatı olması nedeniyle hastaneye gidip geliyoruz. 
O arada çocukluk arkadaşım ayağını çatlattı ve yakında ben olduğum için yine hastaneye ben gittim. Yarın birkaç günlüğüne Orhun gelecek. Hafta sonu hem yeğenim hem de kuzenim için doğum günü yapacağız. Battı balık yan gider, "bizde olsun" dedim:) Tamam bunlar iyi hoş da ben bu kadar gitmeleri gelmeleri, koloni halinde yaşamayı gerçekten sevmem:) Allah'tan anne tarafı da, baba tarafı da fazla kalabalık değildir ve bu işime gelir. Az ve öz olduğumuzdan saygı, sevgi çerçevesinde geçinir gideriz. Kendimce kurduğum ve eşimle oğlumu da alıştırdığım sakin giden hayatımda bu aralar yaşanan bu akrabasal yoğunluk beni biraz sarstı. Nisan ayı bu şekilde geçecek. İlkokul arkadaşlarımın toplaşıp bize gelmesi bile bu ayın sonuna ayarlandı. Bir de kardeşim şöyle dedi: "Abla doğum günüm Ramazan ayına denk geliyor. Bu ay bir hafta sonu kutlayalım":) Evlilik yıldönümümüz de Nisan ayında. Her sene küçük bir seyahatle kutlarız ama bu sefer vakit ayırabilecek miyiz, onu bile bilmiyorum. Ama atlamaya hiç niyetim yok. Mayısa da sarksa iptal ettirmelerine izin vermeyeceğim:) 
Misafire hürmet :) Ailemizin en küçüğü Parem.
    Bana ufak ufak geliyor olmasını saymazsak bunlar güzel telaşlar tabii. Herkesin sağlığı, huzuru yerinde olsun da her şey halledilir. Fakat ben kendine vakit ayırma işini fazla önemsiyorum. Hoş, bu ancak oğlum büyüdükten sonra ve çalışma hayatından vazgeçmenin ardından kazanabildiğim bir durum. Bir de yaş alma olayı var tabii. Kendine zaman ayırmanın ne kadar önemli olduğunu ancak birkaç senedir idrak edebiliyorum ve uyguluyorum. Beden ve ruh sağlığın için, hattâ çevrendekilerin de sağlığı için kendine zaman ayırman şart. Bu konuda taviz vermemeye çalışıyorum. Ya da en azından planlarımı ona göre yapıyorum diyelim. Kitap okumak, film izlemek, yürüyüş yapmak, kendi kendime sinemaya, müzeye gitmek, arkadaşlarımla buluşmak, el işlerimle uğraşmak bana çok iyi geliyor. Biraz eş, dost, akraba; biraz yalnızlık... En iyisi.. Bence tabii. Herkesin huyu suyu, karakteri ayrı. Çok şükür herkesi olduğu gibi kabul etme olgunluğuna erişilen yaşlardayım. Saygı duyuyorum, saygı duyulmasını da istiyorum. Bunu ayarladık mı her şey güzel olur.

    Kalabalık, yoğunluk beni yordu dedim ama 10-11 gündür beni yoran şeylerden biri de şu seçim olayı. Hepimiz gibi... Kaostan bıktım usandım. Biz bunu hak etmiyoruz. Sevindiğim bir şey var ama... İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen ama halâ mazbatasını alamayan Ekrem İmamoğlu'nu Beylikdüzü'nden tanıyorum ve çok seviyorum. İlçesi dışında da sevildiğini, kendini anlattığını görmek beni mutlu ediyor. İş başına geçtiğinde çok iyi çalışacağı görülecek. Bunu Beylikdüzü'nde yaşayan herkesten duyabilirsiniz.
Beylikdüzü'nde sıradan bir kafe... :)

    O kadar sızlandım, serzenişte bulundum, yine de o arada fırsat yaratıp sinemaya gittiğimi söylemezsem ayıp olur. Cümbür cemaat olmadığımız bir gün eşimin de işi çıkınca kendi kendime Deli ve Dahi'ye gittim. Oxford Sözlüğü'nün yazılış hikâyesini anlatması ilgimi çekmişti. 
Yer yer Mel Gibson'ın filmlerinde görülen vatan, millet, sakarya durumları kendini hissettirse de hikâyesi dolayısıyla güzel bir filmdi. Ve ne kadar yoğun olursam olayım asla vazgeçmeyeceğim kitaplarımdan birini bitirip diğerine başlama fırsatını da buldum tabii. Amerika'nın ilk Soğuk Savaş kurbanları Rosenbergler'in davasını anlatan bir kitabı bitirip bambaşka bir alana yöneldim ve konusu Osmanlı saray mutfağında geçen Pir-i Lezzet'e başladım. Şimdi yazıyı bitirdikten sonra kitabı elime alacağım ve son birkaç sayfasını okuyacağım. 

    Bende sevgili günlük durumları böyle. Bakalım bereketli Nisan ayında bir başka post girecek miyim? Neden olmasın? Yapabilirim bence :)




 



23 Mart 2019 Cumartesi

İYİ ÜLKE FİNLANDİYA... MUTLU BAŞKENT HELSİNKİ...

    Helsinki, Finlandiya'nın başkenti. Finlandiya ise Baltık Denizi kıyılarında yer alan bir Kuzey Avrupa ülkesi. Ülkemizden üç buçuk saatlik bir uçuşla Helsinki'ye ulaşabilirsin. Ya da bizim gibi hazır Tallinn'deyken Baltık Denizi'nde yapacağın iki saatlik bir feribot yolculuğuyla ulaşırsın bu kente. Bu da birçok seçenekten biri.
    Üç yıla yakın bir zamandır ara ara Tallinn'e gitmemize rağmen Helsinki'ye geçme fırsatını bu sene yakaladık. Bu yolculuk için bir Mayıs gününü tercih ederdim ve eşim de bizimle olsaydı şahane olurdu ama Şubat ayı böyle bir güzellik getirdiyse şikayet etmek istemem. Ben şikayet etmedim, o da Helsinki'de bulunduğumuz 2 gün güneşli yüzünü gösterdi. Soğuktu, eksilerde seyreden bir hava vardı ama güneş öyle pırıl pırıl parlıyordu ki gözümüzün gördüğü her şey netti, temizdi, keyifliydi.
   
    Tallinn-Helsinki arasında her gün farklı saatlerde ve farklı şirketlerin feribotları devamlı gidip gelmekte. Fiyatlar da gününe, saatine göre 10 Euro ile 100 Euro arasında değişecek kadar çeşitli. İyice inceleyip satın almakta fayda var. Uygun fiyatlı gemi iyi değildir gibi bir durum yok. İki ülke arasında gidip gelen üç şirket de gayet iyi. Feribotlar devasa. İçlerinde birkaç restoran, canlı müzik yapılan barlar, free shoplar, isteyene kabin vs. birçok alan var. 

    Yalnız yolculuk saatinden en az 45 dakika önce muhakkak limanda olunmalı. Üzülerek söylüyorum ki biz sallana sallana gittik ve 25 dakika önce limanda olmamıza rağmen erken saatlerdeki feribotumuzu kaçırdık. Anne-oğul ufak bir tartışma yaşadık tabii o an. Ben zaman açısından biraz sıkışık bir plan yapmıştım, Orhun da buluşma yerine 10 dakika geç gelmişti. Neyse ki aynı şirketin akşam üzeri de bir seferi varmış ve az bir miktar ekleyerek yeni bilet aldık. Ancak Helsinki'de geçireceğimiz saatlerden harcamış olduk, sonraki iki günümüz de bu durumdan etkilendi ve görmek istediğimiz bazı yerleri listeden çıkarmak zorunda kaldık. Siz siz olun her yeri ülkemiz gibi zannetmeyin. Bilet için gelen bildirimde "30 dk." ibaresi vardı. Estonca bilmiyorum tabii ki ama "En az 30 dk. önce limanda olunmalı" yazdığını düşündüm. Bizim feribot yolculuklarında da böyle bir uyarı oluyor. Yalnız daha önce Yenikapı-Yalova feribotu kalkmak üzereyken son anda atlamış bulunduğum için, burada bu yazının sefer saatinden yarım saat önce kapıların kapanacağı, o dakikadan sonra asla giriş yapılamayacağı anlamına geldiğini algılayamadım:) Ne de olsa burada iki ülke arasında yapılan bir yolculuk söz konusuydu ve gemiler büyüktü, yolcu sayısı çok fazlaydı. Haklılar yani. Seyahatlerimizde tur şirketleriyle değil kendi imkanlarımızla geziyoruz ve birçok ülkede toplu taşıma kullandık. O yüzden bu hatayı nasıl yaptım bilmiyorum. Zannederim artık Tallinn'i tanımamız, evimizde olduğu gibi rahat etmemiz bizi rehavete sürükledi. Ama kendi adıma iyi de bir ders almış oldum.


    Bizim için bir miktar stresli geçen günün akşamüstü saatlerinde Helsinki'ye doğru yolculuğumuz başladı. Numaralı koltuklar olmadığı için gözümüze kestirdiğimiz yere oturacaktık ve bu sefer erken gidip erken bindiğimiz için canlı müzik yapılan bar kısmında boş bir masa bulduk. Bundan sonrası oldukça keyifliydi. Bira-patates eşliğinde, 50'lerin, 60'ların popüler İngilizce şarkılarını dinledik, orta yaşın da üzerinde sayılabilecek bir turist grubunun danslarını izledik. Nasıl da eğleniyorlardı. Müreffeh bir ülkede emeklilik böyle oluyor demek ki diye düşünmeden edemedim.

    Helsinki'ye ulaşıp bizi şehir merkezine götürecek olan tramvayın kalktığı durağa gelmemiz akşam sekiz buçuğu buldu. Açıkçası buraya gelmeden önce bu kez çok az bilgi edinmiştim, çok az bilgilendirici yazı okumuştum. Çünkü şehirde internet sorunu yaşayacağımızı düşünmüyordum. İstediğimiz her bilgiye kolayca ulaşabilirdik. Nitekim öyle de oldu. Daha gemiden inmeden kalacağımız yerin adresini girip nasıl ulaşacağımızı öğrenmiştik. Geriye bir tek tramvay için bilet alma işlemi kalıyordu ki kontrolör arkadaş makineden bizim için 1 saat boyunca kullanabileceğimiz biletleri aldı. O an için günlük kart alamayacağımızı ama diğer günlerde alırsak rahat rahat gezebileceğimizi söyledi. Şehre adım atar atmaz yardımsever ve nazik Finlandiya insanını tanımış olduk. Utangaç oldukları söyleniyor ama bu gülümsemelerine, nezaketlerine, yardımseverliklerine engel değil.
    Tramvayla önce Aleksanterinkatu denen merkez bölgesine ulaştık. Konaklayacağımız yere kısa bir tramvay yolculuğumuz daha vardı. Duraktaki elektronik tabeladan aracın 20 dakika sonra geleceğini okuduk. (Gece olduğu için böyle, gün içinde daha sık sefer var) Soğukta bekleyeceğimize bir şeyler yemeye karar verdik. Yakındaki birkaç sefer saatini de dikkate alarak planımızı yaptık. Şehirde raylı ulaşımın sistemli ve dakik olması gezimiz boyunca işimizi fazlasıyla kolaylaştırdı, hiçbir olumsuz sürprizle karşılaşmadık.

    Akşam yemeği için o gün geç saatlere kalmış olmamız bizi McDonalds'a mecbur bıraktı. Farklı bir ülkeye gidince risk almak istemeyip devamlı bu hamburgerleri tüketenlerden değiliz fakat şunu da kabul etmem gerekir böylesi sıkışık zamanlarda gerçekten kurtarıcı oluyor. Neyse ki farklı ülkelerde farklı menüleri var. Burada seçtiğimiz cajun baharatlı, tavuklu sandviçler ve karabiberli olup farklı dilimlenmiş patatesler, seyahatlerde değişik tatlar denemeliyim psikolojimi bir nebze olsun tatmin etti:)
    Karnımızı doyurduktan sonra artık dinlenmek için kalacağımız yere ulaşmamız gerekiyordu. Euro epeyce arttığı için ve Helsinki çok ucuz bir şehir olmadığından, konaklamak için hostel tercih etmiştik. Neyse ki 2 kişilik odaları vardı. Ve aslına bakarsanız uygun fiyatlı bir otel kalitesinde hizmet aldık. Çok memnun kaldım. Merkeze yakın, hesaplı bir konaklama için Eurohostel'i rahatlıkla önerebilirim. Hatta ufak tefek magnet, anahtarlık gibi hatıra eşyalarını da buradan alabilirsiniz. Fazla araştırma fırsatımız olmadı ama yine de dışarıda daha pahalı olduğunu gördüm.

    Helsinki'de ikinci günümüzün sabahında uyanabildiğimiz kadar erken uyanıp düştük yollara. 
2 günlük ulaşım kartını yine hostelden aldık. Hemen önünde tramvay durağı da vardı, gidiş ve dönüşlerde zorlanmadık. Aslında bu seyahatte tramvay veya otobüsle ulaştığımız bazı yerlere yürüyerek gidebilirdik. Tabii mevsim bahar ya da yaz olsaydı... Zaman zaman -12'ye inen hava sıcaklığı nedeniyle böyle bir şeye cesaret edemedik. Neyse ki şehirde ulaşım nispeten ucuz ve düzenliydi.
    Kahvaltı için aklıma yazdığım mekanlardan biri Cafe Regatta'ydı... Baltık kıyısındaki şirin kulübenin fotoğraflarını görüp bayılmıştım. Merkezde değil belki, yirmi dakikalık bir yolculukla ulaştık buraya ama iyi ki gittik dediğim, kişisel seyahat tarihimin en etkileyici yerlerinden biri oldu Cafe Regatta.

    130 yıldır orada duran bir kır evi burası. İçi ayrı romantik, dışı ayrı. Kahvelerimizi yudumlayıp, Nordik ülkelerin meşhur tarçınlı çöreklerini yerken iç mekânı süsleyen eski eşyaları inceledik birer birer. Buz patenleri, balık ağları, kürekler, kanaviçe tablolar vs.


    Hava güneşli olduğu için bahçede oturanlar daha fazlaydı. Turistik bir mekân gibi görünse de yerli müşterisi oldukça fazla Regatta'nın. Her yaştan insan köpeğini almış gelmiş. Zannederim Finlandiya'da herkes köpek sahibi. Boy boy, cins cins, hepsi hava soğuk olduğu için giyimli, dikkat çekici şekilde bakımlı. Bu kadar farklı çeşitte evcil köpeği bir de Venedik'te görmüştüm.

    Baltık suları donmuş ama yine de herkes yüzünü oraya dönmüş, sohbette. Orta yerde yanan büyük bir ateşin çevresinde yer bulanlar, çubuklara taktıkları sosisleri kızartıyorlar.  Bizim gibi meraklı birkaç turist ise donmuş denizin üzerinde yürüyüp fotoğraf çekme derdinde. Kahvaltı işini hallettikten sonra soğuk falan demedik burada epeyi bir vakit geçirdik. Dönüşte tramvay durağına doğru yürürken hemen arkasında bulunan Sibelius Parkı'nda da oyalandık. Sağda solda biriken karın beyazlığı, masmavi bir gökyüzü, pırıl pırıl kış güneşi, ağaçların yeşili, kırmızı kulübe Regatta, Baltık Denizi üzerindeki hafif esinti, kibar ve güleryüzlü insanlar, sevimli köpekler, tarçın ve kahve kokusu... Müthiş terapi oldu benim için. Tekrar Helsinki'ye gider miyim bilmem ama eğer gidemezsem, özlediğim yerlerden biri olacak Cafe Regatta.

Sibelius Parkı
    Fırsat olsa aynı yerde akşama kadar vakit geçirebilirdim ama şehirde zamanımız kısıtlı. O zaman ne yapmalı? Seçtiğimiz müzelerden birine gidebiliriz mesela. İlgi alanıma girenler daha çok tarih, plastik sanatlar, arkeoloji müzeleri olsa da bu sefer önceliği tasarım müzesine vermek istiyorum. Çünkü kuzeydeyiz ve İskandinav ülkeleri olan İsveç, Norveç, Danimarka ile bunların İzlanda ve Finlandiya ile birleşerek oluşturduğu Nordik denen grup tasarım alanında dikkat çekmekte.
    Helsinki Design Museum çok keyifli bir müze. Mimariden tut sandalyeye, kumaşa, kaşık-çatala kadar Fin tasarımı olan ürünleri görmek mümkün. En önemli tasarımlarını hatırlayacaksınız, bir zamanlar hepimizin kullandığı Nokia telefon ve Angry Birds :)
   

    Kuzey tasarımını bilirsiniz. Minimalisttir, herkes içindir, doğadan ilham almıştır, doğal malzemelerin kullanımı ön plandadır. Yukarıda bahsettiğim diğer ülkeleri ne yazık ki görmedim. Fakat Finlandiya'yı ucundan kıyısından da olsa deneyimlemek, söz konusu tasarım geleneğini anlamama yardımcı oldu. Şehri gezerken, modern binalarda doğadan alınan ilhamı hissetmemek mümkün değil. Bir bina gemiye benziyor, bir başkası dalgaya... Deniz kabuğunu andıran merdivenler, çiçekli kumaşlar vs. Ve bunlar son derece yalın çizgilere sahip olmalarına rağmen hissettiriyorlar bunu. Doğa varsa huzur var. Araştırmalarda Finlandiya'nın sürekli en mutlu ülkelerin başında yer almasına şaşmamalı.
IKEA mağazası değil, tasarım müzesi:)


    Nordik tasarım her ne kadar 1950'den sonrasını, yani modern dönemi temsil etse de müze binası daha eski zamanlara ait. Hoş bir tezat bu. 1895'te inşa edilen bina, ilk karma eğitimin görüldüğü okul olarak kullanılmış.

    Hazır eğitim demişken şehrin en yeni kütüphanesine uzanalım mı? Tasarım müzesinden sonra ufak bir yemek molası verdik ve akşamüzerine doğru Oodi'ye doğru yola çıktık. Oodi, Helsinki'nin en yeni şehir kütüphanesi. Geçtiğimiz 8 Aralık'ta ülkenin 101.bağımsızlık yıldönümünde açılmış. Yöneticiler bu binayı bağımsızlık günü hediyesi olarak halka hediye etmişler. Bunu okuduğumda ağlamak istemiştim:)

    Ülkede 853 kütüphane var. Kütüphane kullanımında, yani ödünç kitap alımında Finlandiya dünya birincisi. Birçok ülke için böyle istatistikler, araştırmalar okuruz ama o ülkeye gidince okuduklarımızı gözlemleyemeyiz bazen. Yani bazı bilgiler abartılıdır. Ben ilk defa öğrendiğimi gözlemlediğim bir durum yaşadım burada. Kütüphanenin nasıl tıklım tıklım olduğunu gördüm. Lafta değil, gerçekten kafelerde, restoranlarda kitap okuyanları gördüm. Ve tramvayda elinde birkaç kitap olan, muhtemelen onları kütüphaneye teslim etmeye giden insanları gördüm. Finlandiya'da gerçekten kitap okunuyor:) Zaten biliyorsunuz, orası Beyaz Zambaklar Ülkesi'dir. Yani okuma oranının çok düşük olduğu, inanılmaz fakirlik içinde yaşanan zamanlarda, İsveç baskısından kurtulup Rus yönetimini seçtikleri 1811'de yapılan eğitim atılımıyla bugünlere gelmiş bir ülkedir. Atatürk'ün okunması için önerdiği kitap "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" tüm bu aşamayı anlatır. Kitabı okuyanlar bizdeki Köy Enstitüleri'nin kaynağının da aslında bu sistem olduğunu görmüştür. Günümüzde bu sisteme havalı isimler takılarak uygulanan okullara dünya para ödenmekte. Eğitim dilimize son yıllarda giren "yaşayarak öğrenme" metodundan başka bir şey değil bu. Bizde ismi olup cismi olmayanlardan, Köy Enstitüleri hariç asla uygulanamayanlardan. Özünde basittir fakat devamlılık ve birlik, beraberlik ister. Demek ki Finlandiya'nın başarısı bu sistemi sürdürmesinde yatıyor.
   
    Oodi, Parlamento binasının karşısına yapılmış. Neden biliyor musunuz? Çünkü yaşam boyu öğrenmeyi, aktif vatandaşlığı, demokrasiyi, ifade özgürlüğünü temsil eden Kütüphane Yasaları varmış ve kütüphane binasıyla bunları hükümete hatırlatmak amaçlanmış. Yemin ederim sinirim bozuldu:) 
 
   Şehrin yeni kütüphanesi Oodi'de akşama kadar birkaç saat vakit geçirdik (22.00'de kapanıyor). Orhun bir yana gitti, ben bir yana. Kitapların olduğu kata geçmeden önce diğer kısımları gezdim. Overlok makinelerinin bile olduğu atölyeleri gördüm, ses geçirmez okuma odalarını, müzik kayıt odalarını... Her yaştan insanla çok kalabalıktı. Kimi ders çalışıyordu, kimi okuyordu, kimi şarkı söyleyip kaydediyordu, kimileri bilgisayar oyunlarının başındaydılar, kimileri sadece sohbet ediyordu. Çok güzeldi.
   
   

    Kitapların olduğu üst kat tabii ki daha sessizdi ama kafeterya olarak düzenlenmiş kısım ve çocukların okuma alanı ister istemez daha hareketliydi. Kahvemi aldım, insanları izledim, kitapları karıştırdım. Bir oraya oturup karıştırdım sayfaları, bir buraya... Öyle bir kütüphanede sıkılmak mümkün değil. Orhun bir kitap okudu bitirdi. Akşam dokuza kadar vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.
Okuma Odası
    
    Artık çıkmamız lazım diyerek ayrıldık Oodi'den. Akşam yemeği için aklımda yerel yemekleri tadabileceğimiz bir restoran vardı ama kütüphaneye girmeden önce Fafa's'ta yediğimiz falafelli kocaman pita ekmekleri bizi epeyi bir doyurmuştu. Falafel, bildiğiniz gibi aslında Ortadoğu yemeği ama Helsinki'de pek revaçta. Döner gibi göçmen kaynaklı bir alışma durumu olsa gerek. Koşturmaca arasında, Tallinn'de de gördüğümüz bir yer olduğu için girdik Fafa's'a. Atıştırma olarak düşünmüştük ama epeyi doyurucuymuş. Civar ülkelerde de şubesi olan modern konseptli bir sokak yemekleri restoranı burası. Aklınızda bulunsun.

    Ağır bir yemeğe yerimiz yoktu belki ama tatlıya hayır demezdik. Hem yorgunluk kahvesinin de zamanı gelmişti artık. Şehirde bol sayıda bulunan kahve dükkanlarından birine giriverdik. Pek çok ülke gibi burada da kahve çok tüketiliyor. Uzun ve soğuk kış günlerinde sosyalleşme yollarından biri olsa gerek, çok sayıda şık kahve dükkanı mevcut. Biz yine küçüklü büyüklü birçok şubesi olan kahvecilerden Espresso House'a girdik. Tamamen tesadüftü fakat sanırım en hoş ve en büyüğüydü. Merkez tren istasyonunun hemen karşısındaydı. Günü kahve ve kendi adıma yine tarçınlı çörekle sonlandırmak güzeldi. Tarçınlı her şeyi seviyorum.



  Ertesi gün Tallinn'e dönmek için 14.30'da limanda olmamız gerektiğinden, uyanır uyanmaz koşturarak Taş Kilise'yi görmeye gittik. Bir gün önce saatlerce Cafe Regatta'da, Tasarım Müzesi'nde ve Oodi kütüphanesinde vakit geçirmemize rağmen ve bunlar birbirlerine çok da yakın olmadığı halde nasıl becerdiysek arada Taş Kilise'ye de gitmiş ve yalnızca belli saatlerde açık olduğunu öğrenip geri dönmek zorunda kalmıştık. O yüzden sabah ilk işimiz 10'da açılan kiliseye gitmek oldu.

    Taş Kilise, orijinal ismiyle Temppeliaukio, Helsinki'de görmeden dönülmeyecek olanlardan biri. Çok farklı bir mekân. Kilise olarak yapılmış ama bugün konser salonu olarak kullanılıyor. 60'ların başında bir sokaktaki boşluğu kilise binasıyla değerlendirmek için mimari bir yarışma düzenlenmiş. Suomalainen kardeşlerin projesi birinci olmuş. Ancak mimari planın kırk yıl önceki bir başka plana benzediği söylenmiş ve şehirde büyük bir tartışma başlamış. Olurdu olmazdı derken kilise inşaatı bitmiş ama tartışmalar bitmemiş. Çünkü mimar kardeşlerden biri olan Timo Suomalainen'in anlattığına göre Finlandiya'da mimarlık din gibi bir şey.* Öylesine önemli.
   
    Temppeliaukio, devasa kubbesiyle, taşlar arasından yükselen metal desteklerle, kıvrımlı çizgileriyle, ışığıyla oldukça etkileyici bir mekân. Yığma taş duvarlar arasından ziyaretçiler için her daim canlı klasik müzik nağmeleri yükseliyor. Daha önce bahsettiğim kuzey tasarımı ilkeleri burada da mevcut. Doğadan ilham belirgin. Dalgaları, rüzgârı, çiçekleri, kuşları, ağaçları hissettiren bir havası var. Gördüğüm için memnunum.
Dışarıdan Temppeliaukio

    Ah şu Helsinki'de daha fazla zamanımız olsaydı! O sabah Taş Kilise'yi de görelim derken sadece yanımızdaki kuru yemişleri atıştırıp düşmüştük yollara. Kahvaltı etmeye zamanımız yoktu. Yoksa şehrin en eski kafelerinden biri olan Engel'de yapacaktık o işi. Yapamadık. Ama başka bir fikrimiz vardı. Tarihi yapısını görmek için yeme içme işini Helsinki Old Market'e, yani eski kapalı pazara bıraktık. Fakat onu da görelim, şuna da bakalım derken bir türlü Old Market'e ulaşamıyorduk. O arada dayanamayıp şu dönme dolaba bile bindik:)

    Evet biliyorum, fazlasıyla turistik bir hareket ama şehri yüksekten görmek de güzel. Tramvayla birkaç defa önünden geçtiğimiz halde içine girme fırsatı bulamadığımız Rus Ortodoks kilisesi Uspenski'yi, Senato Meydanı'nı, geleneksel sauna sefalarının üzerine kar kış demeden atladıkları açık havuzları tek seferde görüntü alanımıza almış olduk böylece.
Camlar mavi olduğu için görüntü de mavi. Açık havuzu göstermek için ekledim. Finlandiya'da sauna geleneği meşhur. Saunadan çıkıp bu havuzlarda alıyorsun soluğu:)

  Senato Meydanı demişken... Old Market'i ararken geçtiğimiz için küçük bir mola verip birkaç fotoğraf çektik. Yoksa daha önce resimlerini gördüğüm Helsinki Katedrali ilgimi çekmemişti, bu yüzden özellikle aramamıştık. 1839 tarihli katedral Helsinki'nin simgesi olabilir, çok büyük olabilir, beyaz rengiyle kışın karlar içinde güzel görünebilir ama beni etkilemedi. Fakat turisti boldu. 

    Gelelim Old Market'e. Burası açık pazarların ilk kez kapalı alana taşındığı binaymış. 1889 yılında yapılmış. O günden bugüne faaliyette.



    Bu tip marketleri seviyorum. Yerel şarküteri ürünlerinin satıldığı dükkanlar ve yeme içme mekanları sıra sıra dizilmiş. Coğrafi konum malûm, geyik eti ve somon balığı revaçta. Tüm dükkanlara göz attık. Popüler olduğu belli olan bir çorbacıda ve onun somonlu yahut bezelyeli çorbalarında aklım kaldı. Fakat hem çok kalabalıktı hem de ne kadar doyurucu görünse de çorbaya 10 Euro vermek istemedim. Çorbadan vazgeçip geyik fümeli sandviç yedim, Orhun da kuzey usulü sosisli... Ardından Scandinavia Cafe'de tatlı ve kahve.


    Helsinki'de iki güne bile denk gelmeyen minik seyahatimiz böyle geçti. Öğleden sonra 15.00 civarı Tallinn'e doğru dönüş yolculuğuna çıktık. Bu sefer feribot daha kalabalıktı çünkü cuma günüydü. Hem turistik amaçla hem de alkollü içkilerin Tallinn'de daha ucuz olması nedeniyle hafta sonunda Finlandiya'dan Tallinn'e geçiş çok oluyor. Kalabalıktı ama bizim için yine keyifli bir deniz yolculuğuydu. 
Yolculukta vakit geçirmenin keyifli yollarından biri:)
    Helsinki bana farklı bir tat verdi. Daha önce gördüğüm hiçbir yere benzetemedim. Nordik ülkelerin doğal güzelliklerini, mutlu olma felsefelerini, sakinliklerini, eğitim kalitelerini, medeniyet seviyelerini biliyordum ama deneyimlemek farklı bir şeymiş. Hani falafel yediğimiz mekândan bahsetmiştim ya? Daha büyükleri olsa da bizim girdiğimiz küçücük bir şubesiydi. İki çalışanından biri Türk'tü. Gıda mühendisi kız arkadaşımız, buraya beş yıl önce gelmiş, yüksek lisans yapmış ve kalmış. Yüksek lisans yapmış bir gıda mühendisinin ufak bir restoranda çalışması kimilerine tuhaf gelebilir. Ve bu son zamanlarda özellikle yöneticiler tarafından küçümsenerek söylenen bir şey. Fakat kız "Mutluyum burada" dedi. Ve bence bunun üzerine söylenecek bir şey yok, düşünecek şeyler var. Sohbette siyasi hiçbir konuya girmedik. Tamamen ülkedeki rahatı, huzuru söz konusuydu. İyi ülke endeksine göre Finlandiya, geçtiğimiz sene insanlığa ve dünyaya en fazla katkı sağlayan ülke olmuş. Yani bilim ve teknoloji, kültür, uluslararası barış ve güvenlik, dünya düzeni, gezegen ve iklim, refah ve eşitlik, sağlık ve iyilik alanlarında kendi insanlarına ve diğer insanlara çok şey katmış. Finler'in Türk olup olmadığı ile ilgili sorular ortaya atılır bazen. Biliyorsunuz aynı dil ailesine mensubuz, aynı topraklardan geliyoruz. Fakat şu noktada bu sorular öyle anlamsız kalıyor ki. Geçmişi bilmek tabii ki önemli fakat şimdiye bakıp nerede olduğumuzu anlamanın, insanlığa ne kattığımızı değerlendirmenin çok daha faydalı olduğunu düşünüyorum. 

    İzlanda ve Norveç de fena halde aklımda fakat Finlandiya'nın tadı damağımda kaldığı için şimdi tekrar bu ülkeyi görmenin hayalini kuruyorum. Gönül isterdi ki şöyle bir Lapland'e uzanayım, geyik çiftliklerini göreyim, kuzey ışıklarını seyredeyim:) Belki yine bir kış vakti yolumuz düşer bu güzel ülkeye. Ya da bir bahar zamanı gideriz. Cafe Regatta'ya uğrarız yine. Suomenlinna Adası'na geçeriz. Görmediğim müzelerini gezerim şehrin. Bu kez üniversitenin kütüphanesinde vakit geçiririz. Oodi'ye uğramayı da ihmâl etmeyiz. Baharda teras kapıları açılmış olur hem. Hiçbir kitapçısına giremedim, kitapçıları gezerim. Kahve molaları veririz ara ara, tarçınlı çörekler yeriz. Şu gezi yazılarını her seferinde nasıl bitireceğimi bilemiyorum nedense. En iyisi ben "Allahım sen konuyu biliyorsun. Amin!" diyeyim:)






     * İlgilisi için Temppeliaukio'nun mimarı ile röportaj linki : arkitera.com



 


1 Mart 2019 Cuma

TALLİNN GÜNLÜĞÜ...

    Aslında Tallinn'i çok anlattım ve özellikle kent hakkındaki ilk yazılarım oldukça kapsamlı ama her gittiğimde farklı şeyler yapabildiğim için, Helsinki gezisine geçmeden önce yine biraz Tallinn'den bahsedeceğim. 
     Geçtiğimiz hafta, bir önceki yazıda belirttiğim nedenlerle Tallinn'deydim. Bembeyaz günlerini kaçırmışız. Kışları sert geçen şehre ulaştığımızda güneşli bir hava vardı. Karlı görüntüler ancak geniş alanlarda ufak ufak çıkıyordu karşımıza. Orhun yurt odasına yerleşti, bense çok sevdiğim Rottermani bölgesinde ayarladığım otelime. Rottermani, Tallinn'de eski fabrikaların mağaza ve kafelere dönüştürüldüğü hoş bir bölge. 

    Odamın geniş penceresi, çok uzakta olmayan tarihi kent meydanının manzarasına hakimdi. Yolculuğa çıkmadan önce fazlasıyla dolu olan zihnimi sabah uyanır uyanmaz ve özellikle de akşamları bu manzarayı izleyerek boşaltmaya çalıştım. Bir akşam müthiş bir aydınlık uyandırdı beni. Sabah olmadığını biliyordum. Estonya bir kuzey ülkesi. Yazları neredeyse tüm gün aydınlık, kışın ise günün çoğu karanlık. Yani uyandığım o saatlerde havanın aydınlanmış olmasına imkan yok, güneşin doğmasına daha vakit var. Meraklandım, ayağa kalktım ve perdeyi açtım. Odam bir anda ayışığıyla doldu. Dolunay zamanı olduğunu biliyordum aslında. Uyanır uyanmaz bu olasılık neden aklıma gelmedi bilmem.

    Ay tam karşımda o kadar güzel parlıyordu ki. Evimizdeki pencerelerden ne yazık ki ayı bu konumda göremiyoruz. Her zaman yaşayacağım bir olay değil. Mutlu oldum. Dakikalarca eski şehrin gölgelerini seyrettim. Bir yanda 13.yy.da , diğer yanda 12.yy'da yapılmış iki kilisenin göğe uzanan kuleleri. Arada yine uzak zamanlarda inşa edilmiş irili ufaklı bir çok bina... Birden tuhaf bir hisse kapıldım. Tallinn çok iyi korunmuş bir Ortaçağ şehri. Mesela 1500'lerde benim gibi biraz yüksekten bakan biri de aşağı yukarı bu manzarayı görüyordu. Ve ay her akşam o saatlerde yine oradaydı. Yüzlerce yıl önce yaşamış herhangi biriyle bütünleşmiş hissettim kendimi. Yaşama dair daha birçok şey geçti aklımdan ama şu an tarifi imkansız, o ana özel bir şeydi. O anı yaşadığıma şükrettim. 

    Sabahları kendimi erken uyanmak için hiç zorlamadım. Öncelikli amacım dinlenmekti ne de olsa ve tabii biraz da şehre defalarca gelmiş olmanın, çok yerini görmüş olmanın rahatlığı vardı, bu kez günü değerlendirmek için erkenden dışarıya fırlamama gerek yoktu. Orhun gündüz okulda. Ancak akşam yemeklerinde bir araya geldiğimiz için onunla buluşana kadar kafama göre gezdim. Geç kahvaltımı yaparken kitabımı okudum. Üşüdükçe girdiğim, çay ya da kahve içtiğim kafelerde yine kitabımı okudum. Hemen hemen her yerde internet var ama mümkün olduğu kadar az baktım telefon ekranına.
   

"Gülümsemek küçük bir eylemdir ama etkisi büyüktür" anlamına gelen sözler

    Tallinn'de görmediğim çok çok az müze kaldı. Eşimle geldiğimizde ikimizin ortak keyif alacağı müzelere giriyoruz. Bu kez o yanımda yokken, onun çok da tercih etmeyeceği müzelerden ikisini daha ziyaret ederek hepsini bitirmeye yaklaşmak istedim. Zaten hava da soğuk ve soğuk havada yapılacak en güzel şeylerden biri müze ziyareti. Bir gün tarihi kent meydanındaki Fotoğraf Müzesi'ne gittim. Tahminimden daha kapsamlı çıktı. Eski fotoğraf makinelerinin sergilenmesinin yanı sıra Estonya'da fotoğrafçılığın tarihi de ilgi çekecek bir düzenlemeyle sunulmuştu. 
    
    Eski fotoğraflara, hepimiz gibi tarihin penceresinden şöyle bir göz atıp geçmiş insanlara bakıp hayâller kurdum. Müze binasının 14.yy.da şehir hapishanesi olarak kullanılmış olması zaman zaman hayallerime farklı bir yön verdi.



    Güncel bir sergi de vardı müzede ama bana eski fotoğrafların tadını veremediler. O gün eşimin doğum günüydü ve tanıştığımızdan beri askerlik hariç ilk defa doğum günlerimizden birinde ayrı kalmıştık. O, dünyanın Orta Doğu tabir edilen kısmında Katar'daydı bir süreliğine. Bense çok daha kuzeyde, Baltık kıyısında bir ülkedeydim. Neyse ki 2019'dayız, müze defterine doğum gününü kutlayan bir mesaj yazıp, fotoğrafını çekip gönderdim kendisine:)


    Bir başka gün çok sevdiğim Kadriorg Sarayı Parkı'na uzandım. Bu parkı yaz kış çok seviyorum. Büyük Petro'nun karısı Katerina için yaptırdığı, Estonya'ya avlanmak için geldiklerinde kullandıkları küçük bir saray var burada. Ve yemyeşil kocaman bir bahçe. Sarayı daha önce iki kez ziyaret ettim. Bu kez sarayın hemen karşısındaki Mikkeli Müzesi'ni göreceğim. Katerina ve Petro zamanında müze binası sarayın mutfağı olarak kullanılmış. Bugün özel bir koleksiyona 
ev sahipliği yapıyor. Antika dükkanlarında yöneticilik yapmış olan Johannes Mikkel, özel koleksiyonunu Estonya Sanat Müzesi'ne bağışlamış. Bu şirin müze böylece oluşmuş. 

    Johannes Mikkel koleksiyonunda ağırlıklı 16 - 17.yy'lar olmak üzere Avrupa Resim Sanatı'ndan örnekler, seramik eserler, biraz da mobilya var. İyi bir koleksiyon, keyifli bir müze. Burada da epeyi bir zaman geçirdim. 



    Mikkel Müzesi'nde "Paranın Sanatı" konulu geçici bir sergi daha vardı. Geçmişte kullandıkları paraların üzerlerindeki resimler ve hikayeleri anlatılıyordu. 

    İlgi çekici bir sergiydi. Para berbat bir şey ama onun bile estetik bir yanı var. İleride kağıt para kullanmayacağız ve bu sergiyi gezerken şunu anladım ki basılı parayı yine de özleyeceğim. 
Kağıt paranın nostaljisini yapacağımız günler de olacak. Böyle sergilerde yaşayacak ancak.

    Bu şehre her geldiğimde muhakkak uğradığım bir yer var. Eski kente giriş yapılan sokaklardan birinde yer alan bir sahaf burası. Raamatukoi...
    
    Sanki Estonca ya da Rusça biliyormuş gibi epeyi bir vakit geçiriyorum burada. Ama öyle güzel bir havası var ki dükkanın. Kitaplar öyle güzel ki. Hemen girişteki şu bavulun içindeki kitaplara bayılıyorum. Mesela fotoğraftaki kitap altmış yaşında. Fiyatı 50 Cent. 
    1 Euro'ya, 50 Cent'e çok güzel eski kitaplar var. Bazen dayanamıyorum alıyorum. Hepsi de resimli çocuk kitabı. Biri resimli çocuk şiirlerinden oluşuyor ve ben sayfalarını çerçeveleyip duvara asmayı düşünüyorum. Bu dükkandan muhakkak aldığım şeylerden biri de yaka iğneleri. Eski yaka iğneleriyle, rozetlerle dolu kutular var, onları karıştırmak çok keyifli. Rus döneminden kalma eşyalar bunlar. Örneğin 1980 yılında yapılan Moskova olimpiyatlarının anı rozetleri çok. 
Pek tabii daha eski tarihliler de var. Gömleklerime, kazaklarıma takıp kullanıyorum.

    İşte böyle. Aheste günler yaşadım Tallinn'de. Ardından, Orhun'un derslerine göre ayarladığımız iki günü değerlendirip Helsinki'ye geçtik beraber. İlk defa gördüğüm bu şehrin izlenimlerini bir sonraki yazıda anlatacağım. Tallinn bana yine çok iyi geldi. Bu şehre gitmeden önce bilgilenmek için bir şekilde bu sayfaya gelmiş olanlar varsa -ki ben bir yere gitmeden önce çok fazla blog yazısı okurum- kendilerini önceki yazılarıma yönlendirmek isterim. Özellikle ilk yazılarım turistik olarak neler yapılacağını ayrıntılı olarak anlatmakta. Sayfanın sağ tarafındaki etiketler kısmında "Tallinn" ve "Estonya" konulu etiketlere tıkladığınızda hepsi karşınıza çıkacaktır. Instagram'da tüm Tallinn fotoğraflarımı da #sezertallinnde etiketi altında görebilirsiniz. 
    Helsinki'de görüşmek üzere...