12 Ocak 2017 Perşembe

2016'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

    2016'da neler okudum? Bu yıl da listeledim.
    2016 başlarken okuma anlamında hedefim büyüktü fakat yalnızca 43 kitap okuyabilmişim. Beklediğim sayıya ulaşamamış olmamın nedeni yaz boyunca az okumuş olmam. Orhun'un üniversite ve ameliyat stresi, yurt dışına hazırlık derken, 
bir de üzerine 15 Temmuz olayı eklenmişken koca yaz gerginlikle geçti. Hayatımda geçtiğimiz yaz sıkıldığım kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. E böyle bir zamanda maalesef ne kadar rahatlamak amacıyla eline kitap alsan da sözler, cümleler kafana girmiyor. İnanılmazdı! 
    Karakarga, 221B, Kafa gibi dergileri en ufak ayrıntısına kadar okuyor olmak da kitaba ayırdığım zamanı azalttı. Dergi okumayı çok seviyorum ancak o kadar dolu dolular ki ciddi zaman ayırmak gerekiyor. Bu da onların başarısı aslında. Yalnız o kadar sevdiğim, tanıttığım, kitap fuarında imza kuyruğuna girdiğim Karakarga'nın artık çıkmayacağını üzüntüyle belirtmek isterim:( O kadar üzüldüm ki. Bu zamanda kalite tutmuyor. 
Tabii Kafa, Ot gibi dergilerin çok satıldığı bir ortamda insanlar daha fazlasına para ayıramıyorlar diye düşünmüyor da değilim. Çok iyi dergiler var piyasada ve hepsine zaman ayırmak, bütçe ayırmak zor. Öyle ya da böyle Karakarga artık yok. Yazarlarını, çizerlerini başka çalışmalarından takip edeceğiz artık.
    Yine lafı uzattım. Artık kitaplara geçme zamanı. Bence çok şahane kitaplar okumuşum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?:) 

    1- SEVGİLİM LONDRA (Vincent van Gogh'un Londra'sında Gezinti)
                Kristine Groenhart - Willem-Jan Verlinden
    Bu kitapta bir gün görmek için can attığım Londra var, seyahat var, hayranı olduğum Vincent van Gogh var. Okumayayım da ne yapayım?
    Usta ressam henüz 20 yaşındayken (1873) Lahey merkezli bir sanat galerisinin Londra şubesinde çalışmak üzere bu kente gönderiliyor. 3 yıl aralıklı olarak gidip geliyor. Kardeşi Theo'ya Londra'dan yazdığı mektuplardan faydalanılarak yazılmış bir kitap bu. Sanatçının nerelerde gezdiği, hangi müzelere gittiği, hangi tablolardan etkilendiği anlatılmış ve aynı yerlerin bugünkü durumları hakkında bilgiler verilmiş. Londra'da yaşadığı evin bugün de ayakta olması ve önünden geçen caddeye "Van Gogh Yürüme Yolu" denmesi ile ilgili bilgilere şu yazımda yer vermiştim. Aynı yazıda kitap hakkında ayrıntılı bilgiler de mevcut. Meraklısı için: Sevgilim Londra 
Fotoğraflar yıl içinde Instagram'da paylaştıklarım
    2- KENDİNE AİT BİR ODA / Virginia Woolf
    "Hayal dünyasında en yüksek öneme sahip, gerçekte ise zerrece önemi yok. Şiire baştan başa yayılmış, tarihte ise adeta namevcut. Kurmaca edebiyatta kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçekte, parmağına ebeveyni tarafından zorla takılan yüzüğüyle herhangi bir gencin kölesidir. Edebiyatta en esin dolu sözcüklerin, en derin düşüncelerin bazıları onun dudaklarından dökülür, gerçek hayatta ise hemen hiç okuyamaz, hemen hiç yazamaz ve kocasının malıdır".
    Böyle diyor Virginia kendi zamanının kadınları için ve eğer yazar olmak istiyorlarsa kendilerine ait bir odaları ve yıllık en az 500 Sterlin gelirleri olması gerektiğini savunuyor. Günümüzde kadınlar yazar olabiliyorlar belki ama kişisel haklarının ne kadarına kavuşabildikleri, hayatın içerisinde erkeğe oranla ne kadar yer alabildikleri konusu hala tartışmalı. O yüzden Victoria Dönemi'nde yazılmış olan bu kitap bugün de feministlerin başucu kaynaklarından biri olma özelliğini koruyor.

    3- AZİL / Hakan Günday
    Yine Hakan Günday, yine farklı bir roman, yine farklı bir karakter. Asil!
    Asil, küçükken gerizekalı olduğu düşünülen, aslında kafası tam kapasite çalışan bir dahi. Kafasındaki "Ben"i ortaya çıkarmak için geçirdiği tuhaf aşamaları izliyoruz ki bunlar arka arkaya müthiş romanlar yazması, besteler yapması, insanların içindeki kötülüğü ortaya çıkarmak için deneyler gerçekleştirmesi, bu deneyler için gerekli olan parayı illegal yollardan sağlaması şeklinde tezahür ediyor. Acaba Asil içindeki Ben'i azledebilecek mi? Kafasındaki binlerce sesi susturabilecek mi? Yine Hakan Günday sertliğinde bir roman, çarpıcı cümleler...
    "İnsanlığın bin bir çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğnenmiş ve on yılda da internet tarafından yutulmuştu".

    4- YILDIZLAR / Can Dündar
    Can Dündar'ın 2000'li yılların başında popüler olmuş isimlerle yaptığı röpotajlardan ve biyografik bilgilerden oluşan keyifli bir kitap. Tarkan, Yaşar Nuri Öztürk, Özcan Deniz, Erman Toroğlu, Yıldız Tilbe, Orhan Pamuk, Süreyya Ayhan ve daha bir çok isim yer alıyor.

    5- ÖLDÜRMEYE DEĞER KİŞİLER / Peter Swanson
    İsimini beğenerek satın aldığım ilk kitap:) Ayrıntılı bilgi şu yazımda: Öldürmeye Değer Kişiler

    6- 90'a YAKLAŞIRKEN / Esra Üstündağ Selamoğlu
    Türkiye'nin en önemli sanayicilerinden Asım Kocabıyık'la yapılan nehir söyleşi. 
Asım Bey Borusan'da çalışan kardeşimin de patronuydu. Çalışanları tarafından çok sevildiğine, takdir edildiğine şahidim. Atatürkçü, Cumhuriyetçi, mütevazı bir neslin son temsilcilerinden. Dolayısıyla bir dönemi anlatıyor olması açısından önemli bir kitap bu. Dişiyle, tırnağıyla uğraşarak Türkiye ekonomisine yön veren markalardan birini yaratması; okullar, kütüphaneler yaptırması ve her birini bizzat kontrol altında tutması; öğle yemeklerini çalışanlarıyla yemesi ve "şimdikiler yapmıyor böyle" diye serzenişte bulunması hep kitaptan aklımda kalan güzellikler. Ha bir de şuna çok şaşırmıştım okuduğumda. Asım Kocabıyık Sabahatti Ali, Orhan Veli Kanık, Mücap Ofluoğlu gibi solcu isimlerle arkadaşlık etmiş, muhabbetlerinde bulunmuş. "Ben kapitalist bir isim olarak onların arasındaydım, çünkü konuya çok hakimdim" demiş bu konuda. Çok okuyan, çok araştıran bir isim. Keşke her kapitalist böyle olsa dememek elde değil:) 

    7- BENİM OLAĞANÜSTÜ AKILLI ARKADAŞIM / Elena Ferrante
    Napoli Romanları isimli serinin ilk kitabı. Anlatmama gerek olup olmadığını bilmiyorum aslında çünkü çok okunduğunu, sevildiğini biliyorum. Bu ilk kitap Elena ve Lila'nın çocukluk zamanlarını anlatıyor. Romandaki Napoli havasını, mahalle kültürünün yansımasını, Elena ve Lila arasındaki -kız arkadaşlar arasında muhakkak yaşanan- sevgiye ve kıskançlığa dayalı vazgeçilmez ilişkiyi çok sevdim. Film tadında ilerleyen bir roman bu. Devamındakiler de tabii. İki arkadaşın orta yaşlılığına kadar uzanan bir hikaye. İlk ikisini okudum, hikayenin sonuna hemen ulaşmamak için aralıklı okumaya karar verdim. Üçüncüsüne başlamam yakındır.

    8- CİNLERİN İSTANBUL'U / Enis Batur
    "Saraylı yosma Paris; bacakları aralık Roma; deli saraylı Venedik; sıkı aracı ermiş Petersburg; görünmez alevlerin kızı Londra. Avrupa'nın bütün kızları arasında tek bir hüsna, İstanbul; kraliçe kent, kral kent, düşük kent, yarılmış, bin bir yaprak, uğultuların ve derin sessizliklerin kenti" 
    Bu sözün üstüne söz söylemek olmaz. Nasıl bir kitap olduğu belli herhalde. 
Enis Batur farkıyla İstanbul. Kesinlikle tavsiye ediyorum. 

    9- VENEDİK'TE ÖLÜM / Thomas Mann
    Demek ki İstanbul'dan sonra Venedik'te geçen bir roman okumuşum. Güzel denk gelmiş. Venedik'te Ölüm bir Thomas Mann klasiği. Orta yaş sıkıntısına kapılmış, kendini sorgulama aşamasındaki Alman yazar Gustav, hiç aklında yokken kendini Venedik'in sayfiye yeri Lido'da bulur. Kaldığı otelde Polonyalı bir aile dikkatini çeker. Ailenin çocuk yaşlarda kızları ve 15 yaşlarında bir oğulları vardır. Gustav Polonyalı genç oğlana karşı aşka benzer duygular hissetmeye başlar. Günleri bu aileyi izleyerek geçer. Duygularından rahatsız olmasına rağmen mutlu da hisseder kendini. Yazarın karmaşık duygularına şahit oluruz. Tüm bunlar olurken Venedik'te salgın hastalık olduğu söylentisi yayılır. Turistler yavaş yavaş Lido'yu terk ederken Polonyalı aile ve Gustav ne yapacaklardır?

   10- SİSLE GELEN YOLCU / Jean Christopher Grange
    Grange'ın okumadığım romanı kalmadı sanırım. Bu da en heyecanlılarından biri. Ancak anlatması zor ve uzun olacak. O yüzden kısaca bahsedeceğim. Psişik kaçışlar yaşayan hastaları (travma sonucu eski kimliğini unutup farkında olmadan yeni bir kimlik inşa edenler) inceleyen psikiyatr kahramanımız kendisini karmaşık olayların içinde buluyor. Olaylar ilerlerken kendisinin de psişik kaçış yaşayan biri olduğunu keşfediyor. Bir yandan polisten kaçarken diğer yandan eski kimliklerinin peşine düşüyor. Bunu defalarca yaşamış çünkü. Acaba niye böyle olmuş?:) Anlatması zor, en iyisi okuyun siz. Polisiye-gerilim sevenlere tavsiye ederim. 

   11- M TRENİ / Patti Smith
   Yazar ve şarkıcı Patti Smith'in otobiyografik kitaplarından biri. Çok sevdiğim "Çoluk Çocuk" gibi... Onda gençlik yıllarını anlatıyordu, burada eşinin bu dünyadan ayrılması ve çocuklarının kendi hayatlarını kurmasıyla yalnız kaldığı orta yaşlı hallerini... Anılarına da yer veriyor bolca. Bir tanesini özellikle çok sevdim. Bir gezisinde onun için önemli olan bir dağdan hatıra olarak bir taş alıyor yanına. O taşı gümrük polisinden geçiremeyince, bunun nedeninin dağdan izin almaması olduğunu düşünüyor. 
Çok hoşuma gitti. Çünkü bende de olur böyle düşünceler:)

   12- VENEDİK'TE AŞK, VARANASİ'DE ÖLÜM / Geoff Dyer
    İsminden de anlaşılacağı gibi roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü Venedik'te, ikinci bölümü Hindistan Varanasi'de geçiyor. İlk bölümde Venedik Bienali'ni izlemeye giden gazeteci Jeff'in galerici Laura ile tanışması ve yaşadıkları aşk var. İkinci bölümdeki kahramanımızın Jeff olup olmadığını bilmiyoruz. Varanasi'ye son anda çıkan bir gezi yazısı programı ile geliyor. Varanasi'den ayrılamıyor bir türlü. Nereyse bir Hintli gibi yaşamaya başlıyor. Varanasi bilindiği gibi ölümün kenti. Yaşlı Hindular buraya ölmek için geliyorlar. Ölü yakma törenleri, küllerin Ganj Nehri'ne atılması, arınma törenleri herkesin gözü önünde yapılan ritüeller. Gitmedim ama iyi biliyorum, çok okudum, çok seyrettim:) Çok merak ediyorum ancak gitmeye cesaret eder miyim bilemiyorum. Her neyse yine kişiselleşti konu, kitabın ilk bölümünde maddiyat, içki, uyuşturucu, seks üçgenindeki hedonistik bir yaşam; ikinci bölümünde ise ruh, ölüm, maneviyat var.
    "Bienal tam anlamıyla başlamıştı artık. Parti tasası ve davet edilme kıskançlıkları, davet edilmediğin daha iyi partilerin olduğu, sana yasaklı daha seçkin zevklerin bulunduğu korkusu baş göstermişti".
    "Burası Şiva'nın yaşamak için seçtiği yerdi. Burası dünyanın başladığı yerdi. Geçiş yerleri -tirtalar- kutsaldı, kimi geçiş yerleri özellikle kutlu yerlerdi ama Varanasi'nin tamamı bu dünya ile öteki arasında bir geçiş yeriydi. Aslına bakılırsa buradan daha ziyarete değer yer yoktu dünyada, gerçi bir bakıma burası bu dünyaya ait de sayılmazdı".

   13- PARİS VE LONDRA'DA BEŞ PARASIZ /  George Orwell
    Yine bir şehir kitabı. 1984 ve Hayvan Çiftliği'nin yazarı George Orwell'ın parasız yıllarını anlattığı (1920'ler) kitabı. Ancak hakikaten kendi yaşadıklarını anlatıp anlatmadığı konusunda tartışmalar var. Öyle ya da böyle garsonların, çamaşırcıların, bulaşıkçıların, aşçı yamaklarının, yani az paraya çalışan işçilerin ne kadar zor şartlarda yaşadığına, sosyal eşitsizliğe dikkat çekmiş Orwell. Anlattıkları inanılır gibi değil. (En lüks restoranların mutfağındaki pislik dahil). Kitaptaki son cümleler şöyle:
    "...Bütün berduşların ayyaş pislikler olduklarını asla düşünmeyeceğim, sırf bir peni verdim diye hiçbir dilenciden minnet beklemeyeceğim, işsiz bir adamın yorgun olmasına şaşırmayacağım, selamet ordusuna (dini bir kurum) yardım etmeyeceğim, giysilerimi rehine vermeyeceğim, sokakta dağıtılan bir el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir lokantada keyifle yemek yemeyeceğim. Bu da bir başlangıç". 

   14- SOĞUKKANLILIKLA / Truman Capote
   Beni çok etkileyen bu kitabı daha önce ayrıntısıyla anlatmıştım. Link burada efendim: Soğukkanlılıkla'yı Okudum,Capote'yi Seyrettim

   15- YENİ SOYADINI HİKAYESİ / Elena Ferrante
    Az önce bahsettiğim Napoli Romanları'nın ikincisi. Elena ve Lila'nın hikayesi devam ediyor. Elena zor şartlarda da olsa eğitimine devam ederken, Lila'nın bahtına mahallenin hali vakti yerinde gençlerinden biriyle evlenmek düşüyor. Devamı kitabın sayfalarında...

   16- HAYATIM / Marc Chagall
    "Tanrım, sen ki bulutlarda veya kunduracının evinin arkasında gizleniyorsun, söyle de ruhum kendini açığa vursun, kekeme çocuğun acı çeken ruhu... Yolumu göster bana. Ben herkese benzemek istemiyorum; yeni bir dünya görmek istiyorum".
    Renklerin ressamı, tabloları şiirleri andıran Marc Chagall'ın kendi kaleminden hayatına dair notlar. Cemal Süreya "Ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği var ondan" demiş ve Yazmam Daha Aşk Şiiri'ni Chagall'ın Ben ve Köyüm tablosundan esinlenerek yazmış. 
 
   17- RUHİ MÜCERRET / Murat Menteş
   Önce sevmedim. Yapılan reklamlara kapılıp aldığım için kendime kızdım hatta. Ama sonra sonra sardı beni 100 yaşındaki İstiklal Gazisi Ruhi Mücerret'in hikayesi. Esprisi, aforizması bol bir roman olduğunu anlayınca elimden bırakamadım.
   İnsanların beynine çip yerleştirerek onların ayaklı reklam panoları gibi gezmelerini sağlayan Masum Cici ve yakın arkadaşının vasiyetiyle onu bulmaya çalışan Ruhi Mücerret... Ve bu maceraya bir şekilde karışan enteresan karakterler... Çok ilginç, çok zekice kurgulanmış bir roman. Beynine çip yerleştirilmiş insanların konuşma arasında farkında olmaksızın reklam yapmalarına ayrıca bayıldım.

   18- GÖZÜYLE KARTAL AVLAYAN YAZAR, YAŞAR KEMAL / Zülfü Livaneli
    Usta romancı Yaşar Kemal'i en yakın dostu Zülfü Livaneli'den dinlemek ayrı bir keyif. Altı çizilesi cümleler, öğrenilesi bilgiler, takdir edilesi bir hayat bu biyografik eserde. Kahramanı Yaşar Kemal, anlatanı Zülfü Livaneli olursa okunmaz da ne yapılır?
    Örneğin ben Sabahattin Eyüboğlu'nun "İnsan var karartır ak gündüzü, insan var ağartır geceyi" dizelerini Yaşar Kemal için yazdığını bu kitaptan öğrendim.

   19- KANLI TOPRAKLAR /  Orhan Kemal
    Toplumsal gerçekçi Orhan Kemal'in tipik romanlarından biri. Küçük insanların toprak elde etmek için çevirdikleri entrikalarla örülü bir Çukurova hikayesi. Dalavereyle yükselen Topal Nuri başrolde. Ezilen yine köylü, ezilen yine fabrika çalışanı. 

    20- ABİM DENİZ / Can Dündar
    Deniz Gezmiş'in kardeşi Hamdi Gezmiş, arşivindeki belge ve mektupları 
Can Dündar'a iletip abisi hakkında bir kitap yazmasını istemiş. Bir bölüm Hamdi Gezmiş'in, bir bölüm Can Dündar'ın anlatımıyla ilerliyor. Bir döneme adını yazmış kimseyi kardeşinin ağzından okumak önemli.
   Deniz Gezmiş ve arkadaşlarınınki bambaşka bir cesaret, bambaşka bir kişilik meselesi bana kalırsa. Bazı insanlar haksızlıklara karşı ölümüne tepki verme dürtüsüyle doğuyorlar. Deniz Gezmiş, ailesinin ve yakınlarının anlatımıyla çok insancıl, yüreği doğa ve hayvan sevgisiyle dolu, Mustafa Kemal'e hayran, Türkiye'nin üzerinde yabancı bir ülkenin -özellikle de Amerika'nın- etkisini istemeyen cevval bir genç. O ve arkadaşları banka soyma, adam kaçırma eylemlerine karışıyorlar ama kimseyi öldürmüyorlar. Yine de idam ediliyorlar malum. Bir insanın 26 yaşından sonra olgunlaşmaya başladığını okumuştum gelişim psikolojisi ile ilgili bir kaynakta. Gezmiş idam edildiğinde 25 yaşındaydı. Bana göre 25 yaş belli fikirlerin oturması için erken bir yaştır. Ve gençler isyankardır, heyecanlıdır. Bu sebeple gençler mümkün olduğu kadar hoş görülmelidir. Bazen düşünürüm acaba Deniz Gezmiş yaşasaydı bugün hangi pozisyonda olurdu diye. İlhan Selçuk güzel özetlemiş durumu. Şöyle diyor: "...Üniversiteli gençlerin devrimci dinamizmini, Türkiye'nin yükselişi için itici güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar suçlu olacaktır".
    Bir dönemi anlamak için okuma listesine alınacak kitaplardan biri bu da.

    21- SEYAHAT SANATI /Alain de Botton
    Bu kitabı bir başka yazıyla seve seve anlatmıştım. En beğendiklerimden biridir. Link burada: Seyahat Sanatı...Botton'dan Seyahat Üzerine

    22- ALİ KEMAL, BELKİ DE BİR GÜNAH KEÇİSİ / Orhan Karaveli
    Aslında bu kitabı da ayrıca anlatmak istiyordum ama olmadı. Çünkü Ali Kemal ilginç bir isim. "Vatan Haini" deyiminin zihinlerde vücut bulmuş hali. Yani ben hep öyle bildim. Ama kitaptan bilgileri sağda solda paylaşınca anladım ki herkes tanımıyormuş adamı:) Neyse efendim değişik isimler dikkatimi çekiyor ve ben biyografi okumayı çok seviyorum. Biyografiler sadece söz konusu kişiyi anlatmıyor, içinde bulunulan dönemi tanımamızı da sağlıyor.
    Ali Kemal, Damat Ferit Paşa hükümetinde bakanlık yapmış bir yazar ve gazeteci. Kurtuluş Savaşı'na inanmayanlardan biri. Gazete yazılarında bunu ateşli şekilde dile getirmesi, Anadolu'ya silah sevkiyatını engellemeye çalışması onun sonunu getiren hareketler. Zafere ulaşıldıktan sonra "Türk milletini tanımamışım" diyerek günah çıkarsa da, bu son hareket İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanmasına engel olmuyor. Yargılandıktan sonra salıverilmesi olası ancak mahkeme için Ankara'ya götürülürken mecburen konakladıkları İzmit'te Nurettin Paşa'nın halkı kışkırtmasıyla linç ediliyor. Nurettin Paşa zalim bir adam ve Atatürk "biz bir de bunun gibi adamlarla uğraştık" diyerek kendisine Nutuk'ta epeyce yer vermiş.
   Ali Kemal'in "Türk milletini tanımamışım" sözü beni epeyi düşündürdü. Bu itirafına sebep olan duygularla davranmış kendisi. Ama iyi ki herkes böyle düşünmemiş, iyi ki Atatürk gibi biri çıkmış, Türk milletine güvenmiş ve arkasındakiler de onun güvenini boşa çıkarmamışlar. Herkes boş verseydi, "yapamayız" deseydi ne olacaktı?
    Ali Kemal evet kışkırtıcı eylemlerde bulunmuş ama linç edilmemeliydi. Linç insanlık dışı bir hareket. Kitabın yazarı Orhan Karaveli diyor ki:"Fikrini savundu, dönek değildi, karakteri böyleydi. Bugün yaşasaydı ağzı bozuk bir gazeteci olurdu. Sonradan hata yaptığını kabul etti. Falih Rıfkı Atay gibi yazarlar da Kurtuluş Savaşı'na ve Atatürk'e saydılar, ancak onlar sıyrıldılar ve edebiyatın saygın isimleri arasında yer aldılar". 
Bu açıdan baktığımızda Ali Kemal günah keçisi gibi görünüyor. Olayın geneline baktığımızda ise tüm engellemelere rağmen yılmayan Atatürk'ün büyüklüğünü, cesaretini görüyorum ben.
    Ali Kemal bugünler için de enteresan bir isim. Çünkü İngiltere'nin Dışişleri Bakanı Boris Johnson, ilk evliliğinden bizzat oğlununun torunu oluyor. İkinci evliliğinden olan oğlu Zeki Kuneralp de görevleri sırasında Türkiye'yi yurt dışında başarıyla temsil eden Atatürkçü bir diplomat.

    23- SOPHIA LOREN / DÜN,BUGÜN,YARIN
    Güzel yıldız Sophia Loren'in otobiyografisi. Biraz abarttığı, bazı şeyleri uydurduğu söylense de keyifli bir anı kitabı olmuş. Sophia Loren hayatından memnun bir kadın ve bu mutluluk kitaba da yansımış. İtalyan sinemasını gözden geçirmek için de hoş bir kaynak. 


    24- İPEKLİ MENDİL / Yekta Kopan
    Yekta Kopan genç yaşında Sait Faik'in bir öyküsündeki "su gibi fışkıran ipekli mendil" tanımından çok etkilenir ve o tarihten sonra okuduğu öykülerde dikkatini çeken nesneleri, mekanları, kişileri vs.'yi not almaya başlar. Bu kitap -farklı isimlerin de katkılarıyla- bu notlardan oluşuyor. Türk hikayesine dair sözlük tadında bir çalışma.

    25- YAŞAMAYA BAK / Nadine Gordimer
    Yazar Güney Afrika'da yaşayan bir ekoloji uzmanı ve aktivist olunca kitaplarının çevre sorunları, ırkçılık vb. konuları üzerinden ilerlemesi gayet normal. Gordimer bu romanda bir aile hikayesi üzerinden değiniyor bu konulara. Kanser olduğunu öğrenen kahramanımızın annesi, babası ve eşiyle olan ilişkisi; tedavisi süresince radrasyondan dolayı yanına yaklaşmak yasak olsa da onu büyüten siyahi dadının gayet doğal bir şekilde bakım işini üstlenmesi kurgusuyla ilerleyen, mesaj içerikli bir hikaye. 

    26- ATATÜRK VE BERBERİ / Yaşar Gürsoy
    Kitabın ismindeki kişi Atatürk'ün berberi Mehmet Tanrıkut Mete. Hem berberi hem de koruması olarak Ata'nın ömrünün sonuna kadar yanında olan kişilerden biri. Tıpkı aşçısı ve kütüphanecisi gibi. Atatürk'ün "Çocuklarım" dediği isimler bunlar ve kitaptaki anılar okununca gerçek bir aile gibi birbirlerine bağlı oldukları anlaşılıyor. Öyle ki bir dede gibi hepsinin çocuklarına Atatürk isim koyuyor.
    Kitap Mehmet Tanrıkut Mete'nin anılarından oluşuyor zannıyla almıştım ama tamamen böyle değilmiş. Yakın çevresinin anılarından derlenmiş, manevi kızlarıyla ve çocukları addettiği yardımcılarıyla olan ilişkisini anlatan bir çalışma bu. Duygulandıran ama aynı zamanda bilgilendiren bir çalışma. Örneğin Fransızların Larousse Ansiklopedisi'nde kazığa oturtarak idam, yani "empaler" açıklanırken "Türkler hala idam mahkumlarını kazığa oturturlar" cümlesini öğrenen Atatürk'ün bu maddeyi nasıl değiştirttiği gibi detay bilgiler de var. Kısacası okunası bir eser.
 
    27- BEN CLAUDIUS / Robert Graves
    Robert Graves İngiliz şair ve romancı. Araştırmacı yönü dolayısıyla tarihi romanlarda çok başarılı. Ben Claudius da bu başarılı romanlarından biri. Olaylar tamamen gerçek. Roma imparatorlarından Augustus, Tiberius, Caligula dönemlerini öğrenmek isteyenler bu kitabı; bir sonraki imparator olan Claudius'un hükümdarlık zamanını öğrenmek isteyenler ikincisi Tanrı Claudius'u okuyacaklar. Her iki romanda da olaylar Claudius'un ağzından anlatılıyor. Aklından şüphe duyulan ancak tam tersi çok akıllı olan, topal ve kekeme olduğu için hep alay edilen, geri planda kalan Claudius'a sempati duymamak mümkün değil. Az önce saydığım imparatorlar zamanında katledilmekten hep bu özellikleri sayesinde kurtulmuş, taht için tehlike oluşturmayacağı tahmin edilen ama kader bu ya bir gün tahtın sahibi olan Claudius'un hikayesi, Roma'nın entrikalarla dolu saray yaşamı ve tarihi bilgiler bu kitabı sevmem için geçerli sebepler. İkincisini henüz okumadım çünkü üst üste okumayı sevmiyorum ama en mümkün zamanda Tanrı Claudius da okunacaktır.

    28- ELVEDA GÜZEL VATANIM / Ahmet Ümit
    Bu romanı anlatmama gerek yok sanırım çünkü okumayan kalmadı zannediyorum. Ahmet Ümit kitaplarını seviyorum ama bu resmen elimde süründü. Orhun'u okula yerleştirmek için Tallinn'e giderken yanıma almıştım. Fakat hem Orhun'u orada bırakacak olmanın duygusallığı, hem yerleştirme telaşı derken bir türlü hikayenin içine giremedim. Gerçi içine girilecek bir hikayesi de yok. Eski İttihattçı Şehsuvar Sami'nin "niye aşkımı tercih etmedim ki?" pişmanlığından ve bol bol İttihat ve Terakki bilgilendirmesinden oluşan bir roman. Hiç ama hiç "İttihat ve Terakki nedir? Hataları nelerdir?"dersi almaya müsait olmadığım bir döneme rastladı Sami ve Ester'in hikayesi. Sami ve Ester dedim ama bana kalırsa reklamlarında bolca yansıtılan romantik hava yok romanda. "İttihat ve Terakki'yi anlatayım, okunması için de bunu bir aşk hikayesi üzerinden şekillendireyim" durumu var. Ahmet Ümit'in en sevmediğim kitabı oldu.

    29- MOSKOVA GÜNLÜĞÜ / Walter Benjamin
    "Burada kış, tıpkı beyaz koyun yününe bürünmüş bir köylü gibi, kalın bir kar kürkünün altında geçiyor".
    Filozof ve kültür eleştirmeni Walter Benjamin 1926 yılının Aralık ayında Moskova'ya gider ve iki ay kalır. Yolculuk sebebi daha önce Capri'de bir yaz aşkı yaşadığı aktris Asja Lacis'i ziyaret etmektir. Asja, geçirdiği bir bunalım sonucu sanatoryuma yatmıştır. Biz de böylece Benjamin'in Asja ile ilişkisini sağlamlaştırma gayretini, Moskova şehri ve siyasi atmosferi hakkındaki fikirlerini okuruz. Moskova ve St.Petersburg en merak ettiğim şehirlerden olduğu için bunlarla ilgili her türlü gezi ve anı kitabı tercihimdir. 

    30- ECİNNİLER,Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar / Elif Batuman
    Ecinniler, The New Yorker'da da yazan akademisyen Elif Batuman'ın farklı bir kitabı. Karşılaştırmalı edebiyat okuyan yazar, araştırmaları ve dil öğrenimi sırasında Rusya'da, Semerkant'ta, Amerika'da yaşadıklarını anlatıyor ve Rus edebiyatı hakkında ilginç bilgiler veriyor.
    Çok sevdim ben bu kitabı ve çok şey öğrendim. Örneğin Batuman'ın Kazak bir şoförden öğrendiğine göre Kazakistan'da ağaç çok azmış. Kazaklar ağaç sevmezlermiş. Hem de hiç!
    Tolstoy uzmanları, yazar için düzenlenen konferansta sözlerini "eğer hala hayattaysak" diye bitirirlermiş. Tıpkı Tolstoy'un hayatının son zamanlarında yazdığı günlüklerde olduğu gibi...
    Çehov'un ailesi köleymiş. Dedesinin özgürlüklerini satın aldığı efendisi, Tolstoy'un şaibeli editörü Çertkov'un babasıymış.
    Bu ve bunun gibi pek çok bilginin yazarın anılarının içerisine şahane bir şekilde serpiştirildiği kitapta Puşkin de var, Timur var, Timur'un torunu -ve benim de son derece ilgimi çeken- Uluğ Bey var, Türkçe için çok önemli bir şair olan Fıtrat var, Ali Şir Nevai var, Muhteşem Petro'nun çatlak yeğeni İmparatoriçe Anna var, Dostoyevski'nin Holbein'ın bir tablosu karşısında yaşadığı "sanat zehirlenmesi" var. Var da var yani. Tekrar tekrar okuyabilirim ben bu kitabı. 
 
    31- CAMİLLE CLAUDEL / Anne Delbee
    Daima sevgilisi Rodin'in gölgesinde kalmış, kendisi de son derece yetenekli bir heykeltraş olan Camille'in hikayesi. Sevgilisi ya da eşi olan erkeğin yeteneğini kullanıp, onu sömürüp ön plana çıkan kadın bir sanatçı duymadım. Oysa tam tersi çok örnek var sanat tarihinde. Camille ve Rodin de söz konusu çiftlerden biri. Camille'in sırf  kadın olduğu için yeteneğinin ve çalışkanlığının karşılığını alamaması, zaten hassas olan ruh sağlığının dış baskılarla daha da bozulması ve ömrünün son 30 yılını akıl hastanesinde geçirmesi beni çok etkilemiştir. Hastaneden kardeşine yazdığı mektuplar iç acıtı.
 
    32- BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT / Stefan Zweig
    Bir otelde kızlarıyla birlikte kalan bir kadın, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde otel müşterilerinden genç bir erkekle birlikte kayıplara karışır. Otel müşterileri kadını acımasızca eleştirmeye başlarlar. Sadece bir genç farklı düşünmektedir ve böylesi durumların yaşanabileceğini, kadınların da erkekler kadar hakkı olduğunu savunur. Tartışmayı sessizce izleyen yaşlıca bir kadın bu savunmadan etkilenir ve genç adamla özel bir konuşma gerçekleştirir. Seneler önce başından geçen benzer olayı kendisine anlatarak rahatlamak ihtiyacındadır. Bize de ikilinin sohbetini Stefan Zweig'in muhteşem anlatımıyla su gibi okumak düşer.

    33- GHOST WORLD / Daniel Clowes
    Bu bir çizgi roman. Ergenlik çağındaki Enid'in, yaşına özgü davranışlarıyla gelişen hikayesi. 90'lı yıllarda geçiyor. Çavdar Tarlasında Çocuklar romanına benzetiliyor ama çok fazla benzetemedim ben. Neticede ergenlik çağında yaşananlar ortak hisler. Her bu dönemde geçen romanı, filmi, diziyi Çavdar Tarlasında Çocuklar ile karşılaştırmak yersiz. Ghost World'ün filmi de varmış ancak çizgi romandan farklıymış. Ben seyretmedim.

    34- DAHA DA KARANLIK, Hikayeleriyle Leonard Cohen Şarkıları / Berk Kuruçay
    Yakın zamanda bu dünyadan göçen, çok fazla insanın gönlünde yer eden Leonard Cohen'in "ozan" olarak nitelendirilmesini sağlayan şarkılarının hikayeleri... Romantik bir derleme... 

    35- KÜBA'DA SAĞLIK / İlker Belek
    "Küba kanser aşısını bulmuş" deriz, "Küba vatandaşları sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanıyormuş" deriz, "Küba'da sağlık turizmi gelişmiş" deriz. Konuşuruz yani bunları. Tüm bu konuları merak ettiğim için aldım bu kitabı. Tez çalışması tadında, raporlara dayanan bir kitap. Az önce tırnak içinde paylaştıklarımın hepsi doğru. Ve çok daha fazlası var. Korkunç ambargo şartlarına rağmen eğitim kalitesini yükseltmek, adım adım ilerleyerek halkın sağlığını düzeltmek, her kategorideki insan ölümlerini azaltmak, her bir vatandaşı sağlık açısından -psikolog dahil- devamlı kontrol altında tutmak, araştırmalar yapmak, doktorlar yetiştirmek, yetiştirdiğin doktorları ihtiyacı olan ülkelerde çalışmaları için zorunlu hizmete tabii tutmak yani aslında tüm insanlık için çalışmak kolay değil. Üstelik öyle böyle bir ambargo değil Küba'ya uygulanan. İsteyince ne zorluklar altında neler başarılıyor demek ki. Ondan sonra "vay efendim niye Fidel diyorsun? Niye Che diyorsun?"

    36- BİR MİLLETİN ATA'SINA VEDASI / İsmet Üzen, Yüksel Özgen
    Atamız hayatını kaybettikten sonra yurdun her yanında düzenlenen törenlerin kitabı. Halkın hissiyatına dair daha özel anıların yer aldığı bir kitap zannederek aldım fakat resmi belgelere dayalı bir çalışma çıktı. Yine de kütüphanemde olmasından memnuniyet duyduğum bir kitap. Törenlerin kiminin tamamen resmi prosedüre uygun gerçekleşirken, kiminin oldukça duygusal geçmesi ilgimi çekti. Okunan şiirler, yapılan konuşmalar dönem insanını anlamak açısından faydalı.

    37- SÜPER İYİ GÜNLER / Mark Haddon
    Geçtiğimiz günlerde ayrıntılı şekilde anlatmıştım. Çünkü çok sevdim, çok etkilendim. Yazısı burada: Bir Film, Bir Kitap

    38- ALBÜMDEKİLER / Gülsen Varol
    Albümdekiler, yazılarını bazen keyifle bazen ince bir gönül sızısıyla takip ettiğim, kaleminden nezaket taşan, "Yapraklar" (Yapraklar) blogunun sahibi sevgili Gülsen Hanım'ın üç kuşak ailesini anlattığı kitabı. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan dönem içerisinde ve devamında hayat acısıyla tatlısıyla akıp giderken dimdik ayakta durmaya çalışan kadınların kitabı. Evet, roman kurgusuyla düzenlenmiş bu anı kitabında ailenin kadınları ön planda. Ve ben hepsini çok sevdim. Bilhassa Sanem Hanım'ın sevinci sevincim oldu, üzüntüsü üzüntüm... Dönemsel olayların ipuçlarının da yakalanacağı, dizi filmlere konu olabilecek akıştaki Albümdekiler'i tavsiye ederim. Kitabın gelirinin Türk Eğitim Vakfı'na bağışlandığını ve Gülsen Hanım'a çok yakışan bir hareket olduğunu ayrıca belirtmek istiyorum. Bir de bunun Gülsen Hanım'ın tek kitabı olmadığını...

    39- FRANSIZ GEZGİNLERİN GÖZÜYLE TÜRKLER VE YUNANLILAR / Arzu Etensel İldem
    "Türkiye'de dürüstlük sarayların değil, sokakların erdemidir"
    Böyle demiş 1800'lü yıllarda revaçta olan Oryantalizm etkisiyle Osmanlı topraklarına ayak basan Lamartine.
    Gezginlerin yazdıklarını okumak her zaman keyiflidir ve ilk ağızdan bilgilelerle doludur. Zaman zaman gezginin önyargısı ya da farklı fikirleri anlatılanların doğruluğuna gölge düşürse de gezi yazılarından süzüp alabileceğimiz pek çok bilgi vardır. Bu kitap tam da bahsettiğim özellikte. "Türkler nasıl olur da Avrupa medeniyetinin beşiği olan Yunanistan ve Yunan halkı üzerinde hakimiyet sahibi olurlar?" düşüncesinin altında yatan hayalkırıklığı; Osmanlı'nın antik yapılara zarar vermemiş olmasından duyulan şaşkınlık; Yunan ve Türk halklarının aile yaşantısı konusunda birbirlerine çokça benzetilmeleri, gemi güvertesinden İstanbul'u ilk görüşte duyulan hayranlık ve aksine ara sokakların keşmekeşine hayıflanma; Topkapı Sarayı girişinde yığılmış kesik kafaları görebilme arzusu... 
    19.yy.'da Osmanlı topraklarından geçmiş Fransız gezginlerin ve fikirlerin derlendiği bu kitaptan bir alıntı daha yapmak istiyorum. İstanbul hem değişmiş, hem hala aynı gibi geldi bana bu sözleri okuduktan sonra. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?
    "Çok garip bir kent bu İstanbul! Görkem ve sefalet, gözyaşı ve sevinç, başka yerleridekine göre daha fazla keyfi yönetim ama aynı zamanda daha fazla özgürlük, birbirlerinden nefret etmeden yaşayan dört ayrı millet: Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler... Aynı toprakların bu çocukları, bizdeki farklı yörelere ya da farklı partilere ait kişilere göre birbirlerine çok daha iyi katlanıyorlar." (Gerard de Nerval)

    40- KÖRBURUN / Hikmet Hükümenoğlu
    Bir solukta okuduğum romanlardan biri daha. Prens Adaları'nın onuncusu, hayali Körburun'da geçiyor olaylar. Unutulmuş denebilecek bir ada burası. Günde sadece iki vapur seferiyle ulaşım sağlanan, adaların olmazsa olmazı yazlıkçıların bile görünmediği bir ada... Ancak yine de Türkiye'nin bir parçası. Olaylardan uzak kalması, etkilenmemesi imkansız. Yaşanan siyasi çalkantılar, değişen dengeler ada halkı üzerinde de etkili. Hem de olanca sertliğiyle... 
    Ummadığı bir yaşantı içerisinde sıkışıp kalmış Meral; sahtekar Hayri; 1980 darbesinin dağıttığı ailelerden birinin kızı Seher; tüm hesapçılığıyla Ada esnafı; saflığına, cesaretine hayran kaldığımız Neriman... Her birinin hikayesi aslında Türkiye'nin hikayesi. Kendi web sitesinde şöyle diyor Hikmet Hükümenoğlu: "Ülkemizin tarihi öyle kısır bir döngü ki, ister 60'ları yazın, ister 70'leri ya da 80'leri, aslında hep bugünü anlatıyorsunuz." 

    41- SON VALSİ BANA SAKLA / Zelda Fitzgerald
    Zelda, Zelda, Zelda... Onun gibi farklı bir kadının varlığı bile kitabı okumama sebepti. Yazarın otobiyografik özellikler de taşıyan tek romanı Amerika'da doğmuş, aşık olduğu adamla evlenip Avrupa'ya yerleşmiş ve onun resim sanatı kariyerinde hızla yükselişinin hissettirdiği yalnızlık duygusuyla dansa başlayıp kendisini tutkuyla bu sanata adamış Alabama'nın hikayesini anlatıyor. Alabama'nın dansa ayırdığı zamanın artmasıyla kocasına ve çocuğuna yönelttiği ilginin azalması ilişkilerinin dengesini sarsıyor belki ama bir kadın olarak ayakta durma, bir meşgaleye sahip olma dürtüsü ağır basıyor. Bundan sonrası Son Valsi Bana Sakla'da... 

    42- BÜYÜK KARDEŞİM ATATÜRK / Makbule Atadan
    Makbule Atadan'ın 1950'li yıllarda bir gazatede yayınlanan yazı dizisinin kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkan eser Atatürk'ü kızkardeşinin sözleriyle tanımak açısından çok değerli. Kahramanım Atatürk'ün dayısının çiftliğinde doğayla içiçe geçirdiği günleri, kardeşiyle ve annesiyle ilişkisini, gülümseten gönül maceralarını, yaşından önde giden zekasını ve bağımsız ruhunu ele veren olayları okumak beni çok duygulandırdı. Makbule Hanım'ın kitapta dönemsel olaylara, Mustafa Kemal'in nasıl bir ortamda doğduğuna ve büyüdüğüne yer vermesi okuyucuya geniş açıdan bakma olanağı sağlamış. Bu sebepten de faydalı buldum. Kesinlikle tavsiyemdir.

    43- KATİP BARTLEBY / Herman Melville
    Avukat anlatıcımızın bürosunda yeni bir katip çalışmaya başlar. Oldukça sessiz, biraz da zavallı görünümüyle dikkat çeken bu adam ilk günlerde çok çalışkandır. Ancak zamanla işleri geri çevirmeye başlar ve her seferinde "bunu yapmamayı tercih ediyorum" der. Avukat bir yandan bu duruma sinirlenirken diğer yandan Bartleby'ye karşı acıma hisleriyle dolar. Geceleri ofiste yattığını da anlamıştır. Artık hiçbir iş yapmayan ve sorulan her soruya cevap vermemeyi "tercih eden" katip niye böyle davranmaktadır? 
    2016'yı bu hüzünlü hikaye ile kapattım. Hüzünlü bir yıla böylesi denk geldi. Yeni yılda gönül rahatlığıyla okumalar diliyorum kendime ve okumayı seven, isteyen herkese...










 
 
 


4 Ocak 2017 Çarşamba

AŞIKLAR ŞEHRİ... (LA LA LAND)

    Dün vizyondaki filmlerden Aşıklar Şehri'ni izledim. Bu moral bozucu günlerde yüzümü güldürdüğü için tavsiye edilmeye değer olduğunu düşünüyorum. Müzikleriyle, rengarenk görüntülerle, yumuşacık işlenen aşk temasıyla ve umut aşılayan havasıyla çok iyi geldi bana Aşıklar Şehri. 


    Yer Los Angeles... Kahramanlarımız Emma Stone'un canlandırdığı Mia ve Ryan Gosling'in  oyunculuğuyla Sebastian... Mia, ünlü bir aktris olmak hayaliyle ardı ardına deneme çekimlerine katılan, çabalayan genç bir kız. Sebastian ise caz aşığı bir müzisyen. O da sadece geleneksel caz müziği yapılan bir kulüp açma hayaliyle yaşıyor. Mia ve Sebastian'ın yolları bir noktada kesişiyor. Hayallerine kavuşabilecekler mi? Birliktelikleri nasıl bir seyir izleyecek? Filmi henüz izlememiş olanlar için bu soruların cevabını veremiyorum. Sadece tavsiye ediyorum. Yalnız müzikal film olduğunu bilerek tercih yapmakta fayda var. Zira herkes müzikal sevmiyor. Bu filmde müziğin abartılı bir yoğunlukta olmadığını söyleyebilirim. Müzik tamamlayıcı ve olmazsa olmaz unsurdu. Çocukluğumun TRT'li günlerinde seyrettiğimiz müzikal filmlerin tadını aldım.     

    Yönetmen ve senaryo yazarı daha önce Whiplash'i yaratan Damien Chazelle olunca müzik kaçınılmaz oluyor herhalde diye düşündüm ve yönetmenin müzikle ilişkisini ufacık araştırdım. The Guardian'a verdiği bir röportajda şöyle demiş Chazelle: "Sinemanın müzikten çok bağımsız olduğu düşünmüyorum. En sevdiğim yönetmenlerin kamera kullanımı veya sahneyi bitirme şekilleri bana hep müzikal hissettirmiştir. Film müzik hakkında hiçbir şey barındırmasa bile. Bir gün kesinlikle müzik hakkında olmayan bir film yapacağım" .

    Hani dünya üzerinde olaylar olumsuz gelişiyor, bizde ise daha daha daha olumsuz şeyler oluyor ve biz de ne yapacağımızı şaşırmış bir haldeyiz ya? 
Bu ne yapacağını bilememezlikten olsa gerek astrolojiye merak saldım, astrologlara kulak verir oldum. Takip ettiğim astrologlar 2017 yılında sanatın (hele hele tiyatronun) büyük bir çıkış yakalayacağını söylüyorlar. Bir tanesi ilerleyen yılları da kastederek "belki de dünyayı sanat kurtaracak" dedi ve yüreğime umutlar ekti. Zaten bir çoğumuz sıkılıp bunaldığımızda sanata sığınmıyor muyuz? İşte ben Aşıklar Şehri'ni seyrederken 2 saatliğine de olsa maddi dünyadan koptum, mutlu hissettim kendimi ve "belki de dünyayı sanat kurtaracak" diyenlere inandım. Olan biteni unutmadan, daha iyi bir dünya için elimizden geleni yapmaya çalışarak, ama ruhumuzu olumlu yönde besleyen şeylerden de uzak kalmadan yaşamalıyız. Yani... Anladınız beni işte... Bence seyredin bu filmi ve ruhunuza iyi gelecek diğer filmleri...


   





    

30 Aralık 2016 Cuma

BUGÜNLERDE...

    2016'nın son günlerinde küçümencik bir tatil yaptık. Oğlumuz nedeniyle yine Tallinn'e oldu yolculuk. Onu da aldık geldik. Noel tatili ve sömestr tatili birleşti ve uzunca bir ara var. Çok şükür hep beraber evimizdeyiz şimdi.
    Daha önce yurt dışı gezilerimizi bahar ve yaz aylarında gerçekleştirmiştik. İlk defa bu mevsimde farklı bir ülkeye seyahat etmiş olduk. Tallinn malum kuzeyde. Çok soğuk olacağını düşünerek gittik ama bizim orada bulunduğumuz sırada İstanbul daha soğuktu. Yani fazla zorlanmadan gezdik. Üşüdüğümüz zaman sıcak şarap ve kahve molaları verdik.
    Tallinn Christmas nedeniyle ışıl ışıldı. Diğer Hristiyan ülkelerdeki kadar parlak değildi belki ama yine de süslüydü. Diğer ülkelerle kıyaslamamın nedeni Estonya halkının yaklaşık yüzde yetmişinin hiçbir dine inanmıyor olması. Dolayısıyla yeni yıl ruhu ve renkleri vardı ama dini semboller yoktu diyebilirim.
    Old Town'da kurulan christmasmarket küçük ama sevimliydi. Beklentilerimin tersine standlarda sergilenen hediyelikler sonbaharda gördüklerimizle aynıydı. Noel Babalı kar küreleri vs. alırım dedim ama yoktu. Estonya'ya özgü yün giysiler, ahşap malzemeler, keçeden yapılmış eşyalar, amber takılar vardı yine. Farklı olanlar yerel sokak yemekleri ve sıcak şaraplardı.
 

    Kocaman bir yılbaşı ağacı ve Noel Baba eksik değildi ama. Noel Baba'nın kulübesinin önü her saatte çocuklarla doluydu. Kapıdan şöyle bir göz atıverdim. "Gördüm! Gördüm!" diye mutlu oldum bir de üstüne:)
    Kaldığımız otel de yakın olunca her gün gece ve gündüz çeşitli saatlerde uğradık 
Old Town'ın neşeli ortamına.

     Kalan zamanımızda kafamıza göre gezdik. Daha önce Eylül'de geldiğimizde tercih etmediğimiz ancak bu kez mevsimsel nedenlerden dolayı ara sıra kendimizi attığımız alışveriş merkezlerinden birinde şahane bir kitapçı keşfettik. İki kez ziyaret ettik burayı. Birinde kafe bölümünde uzun uzun sohbete oturduk kitaplara karşı. O kadar enfes kırtasiye malzemeleri ve farklı eşyalar vardı ki bir sonraki gelişimde sırf burada harcamak üzere para biriktirmeye başlayacağım.
 
    Soğuk havada yapılacak en güzel şeylerden biri de müze gezmektir. Önceki gelişimizde gezmediğimiz Museum of Occupations'ı ziyaret ettik. Burası Estonya'nın Naziler ve Rusya tarafından işgal edildiği yılları anlatan bir müze.
    Naziler ülkeyi 2.Dünya Savaşı'nda işgal ediyorlar malum. Arkasından Rusya geliyor ve uzun yıllar baskı uyguluyor. (Tallinn'le ilgili ilk yazılarımdan birinde bu konudan ayrıntılı bahsetmiştim). Müzede işgal edenler, işgale karşı çıkanlar, baskıdan kaçanlar var. Acıtıcı gerçekler yani. Dünyanın her yerinde her zaman görülen bitmeyen bir durum...

    Tallinn'de bulunduğumuz 4-5 gün içerisinde ülkemizde Kayseri patlaması ve Rus büyükelçinin öldürülmesi olayı yaşandı. Gezip gördük belki ama memleketten haber almak isteğiyle bir gözümüz devamlı telefonumuzdaydı. Ve tabii ki yüreğimiz... 
Özel anlamda sevdiklerin mutlu değilse, genel anlamda vatanında huzur yoksa senin de mutlu olman mümkün değil. Bu da böyle hatırlayacağımız bir seyahat oldu. 
Geçmiş yıla bakıp hayıflanmazdım hiç ama 2016 için aynı şekilde davranamayacağım. Güzellikler de yaşandı elbet ve aldığımız dersler mutlaka olmuştur. Ancak çoğunlukla sıkıntılı bir yıldı. 2017 için güzel şeyler umut etmek zorundayız fakat görüyorum ki bu sefer herkes tedbirli konuşuyor. Ne yapalım? Yine de enseyi karatmayalım. 
    2017 güzelliklerle gelsin inşallah. Herkesin yeni yılını gönülden kutluyorum. 
Mutlu bir yıl olsun! Bütün güzel dileklerimiz gerçek olsun!
   















27 Aralık 2016 Salı

GEORGE MICHAEL...

   
    2016 sağdan soldan vurmaya devam ediyor. En son George Micheal'ın ölüm haberini almak beni çok sarstı. Uyumaya hazırlanıyordum. Orhun sömestr tatilinde, evde. İlk o söyledi. Çok üzüldüm, çok çok üzüldüm. Çocuk da şaşırdı. Bu haberden fazlasıyla etkilendim çünkü George Michael benim ilk gençliğimdi. Asla yüz yüze görüşemeyeceğimi bildiğim ilk aşkımdı. 14 yaşındaki Sezer'den bahsediyorum. 
Ve devamındaki birkaç seneden... İlk çıktığı gün koşa koşa gidip aldığım gençlik dergilerinden haberlerini ve fotoğraflarını kesmeler, onları özenle hazırlanan defterlere yapıştırmalar, aralara şiirler serpiştirmeler, her gece bir gün tanışırım belki hayaliyle resmini öpüp uykuya dalmalar, kasetlerini döndüre döndüre dinlemeler, televizyonda veya radyodaki programlarda sıradaki şarkının onun olması umuduyla dikkat kesilmeler, alınmadık posterini kartpostalını bırakmamalar...
    Sevgim şekil değiştirdi belki ama 20.yüzyılın en iyi şarkıcılarından biri olması nedeniyle şarkılarını dinlemem ve takip etmem bugüne kadar değişmedi. Ergen hallerimi düşünürdüm bazen, George Micheal için hazırladığım defterleri çıkarır bakar ve o yıllardaki halime gülerdim. Ancak şimdi, 
şu an, yürekten hayranı olduğum sanatçı bu dünyadan göçüp gittikten sonra defterlerime baktığımda hüzünleniyorum. 
O günlerdeki evimiz, annem, kardeşim, hayatta olmayan ve çok özlediğim babam, arkadaşlarım, geleceğe dair endişelerim ve her şeye rağmen umutlarım, ortaokul yıllarım, lise yıllarım, içine daldığım gençlik dergileri, odamızın duvarlarındaki posterler, video kasetler, teyp kasetleri, radyo programlarındaki istek şarkıları ve daha neler neler geliyor aklıma. Akranlarımın benimle aynı şeyleri hissettiğine eminim. 
Tuhaf bir duygu bu. Tüm bu sebeplerden dolayı çocukluğumuza, gençliğimize ait isimler göçüp gittiğinde çok üzülüyoruz belki ama zamanında bizlere yaşattıkları güzel duygular da yadsınamaz ve unutulamaz. Dilerim yüzümüzde gülümseme bırakan tüm insanlar rahat uyusunlar. 









16 Aralık 2016 Cuma

ÜSKÜP...GEÇMİŞİN HATIRASI, GELECEĞİN UMUDUYLA...

    Çocukluktan beri hiç ayrılmadığımız arkadaşım Nevra'yla, geçtiğimiz Ekim ayında kısa bir Makedonya seyahati gerçekleştirdik. Erken yaşlarda hayat gailesine atıldığımız için beraberce tatil yapmadığımızdan yakınıyorduk ve ani bir kararla Üsküp'te buluverdik kendimizi. Neden Üsküp? Bilmiyorum. Vizesiz gidilebilecek yakın bir yer düşünürken benim ağzımdan "Üsküp" çıkıverdi ve öyle de oldu:) Ohri'yi görmeden dönülmez diye düşündük ve bir günümüzü de bu güzel şehre ayırdık.
    Ekim ayının ortalarında, bir sabah vakti, yaklaşık 1 saatlik uçuştan sonra Makedonya'nın başkenti Üsküp'e, yani Skopje'ye vardık. Alexander the Great Havalimanı ile şehir merkezi arasında yolculuk yaklaşık yarım saat sürmekte. Bazı gezi yazılarında şehir merkezine ulaşımın olmadığını, mecburen taksiye binmek gerektiğini okudum. Yanıltıcı bir bilgi bu. İsteyen taksi tutsun tabii ama hemen havalimanı çıkışında, uçak saatlerine göre kalkan bizdeki Havataş benzeri otobüsler mevcut. Biz her ikisini de kullanmadık. Arkadaşımın Üsküp'te üniversite öğrencisi olan bir tanıdığı aldı bizi. Çocuğa annesinden evrak götürmüştük. Böylece hepimizin işi hallolmuş oldu.

    Erken bir saatte Üsküp'te olduğumuz için ilk işimiz önceden ayarladığımız otele çantalarımızı bırakıp, meşhur Balkan böreğinden tatmak oldu. Burada bir parantez açıp konakladığımız otelden bahsetmek istiyorum. Şehrin Müslüman bölümüne daha yakın olup, oldukça merkezi bir konumda yer alan Hotel Super 8'i tavsiye ederim. Fiyat-fayda dengesi oldukça yerinde, çalışanları mükemmel bir mekan.

    Yağmurlu bir sabahın çok erken saatlerinde, Türk Çarşısı'nda, sadece işe giden erkeklerin karnını doyurduğu bir börekçiydi uğradığımız. İsmini veremeyeceğim çünkü fotoğraftan da anlaşılacağı üzere ismini okuyamadım. Bizi havalimanından alan genç arkadaşımızın ısrarıyla girdik bu börekçiye yoksa asla ilgimizi çekmezdi ve sabah sabah iki kadın olarak tercih etmezdik muhtemelen. Yerel halkın tercih ettiği bir mekanı deneyimlemiş olmak açısından iyi de oldu aslında.
    Ortam pek iç açıcı değildi belki ama kıymalı böreklerimiz oldukça lezzetliydi. Bazı müşterilerin pita ekmeği tarzında bir ekmeğin içine malzemesiz böreği koyup yemeleri çok ilginç geldi bana. Buralarda meşhurmuş ve "poğaça börek" deniyormuş. Hamur işiyle pek aram olmadığı için tercih etmeyeceğim bir yiyecek bu. Nasıl ve neden beğeniliyor bilemiyorum ama savaş yıllarının yokluk zamanlarından kalan bir alışkanlık olsa gerek diye düşünüyorum.

    Böreklerimizi yedik, Üsküp'ü keşfetmeye geldi sıra. Bu konuda hevesliyiz ancak Türk çarşısında dükkanlar açılacak gibi değil. Meğer o gün 2.Dünya Savaşı'nda işgalci Alman, İtalyan ve Bulgar birliklerine karşı başlatılan direnişin ilk günüymüş ve milli bayram olarak kutlanmaktaymış. Resmi tatile denk gelmişiz yani. Ertesi günü Ohri'ye gideceğimiz için Üsküp müzelerini bugün tamamlamayı düşünüyorduk ancak bırak müzeleri neredeyse dükkanlar bile kapalı. Şehrin Müslüman kısmı da, Hristiyan kısmı da aynı şekilde. Yapacak bir şey yok. Görebildiğimiz kadarını göreceğiz. 
Müzeler 3. günümüzde akşam uçağına binmeden önce halledilecek.

    Üsküp, Vardar Nehri'nin ve üzerinde en eskisi tarihi bir Osmanlı yapısı olan Taşköprü ile diğer yeni köprülerin ayırdığı iki bölgeden oluşuyor. Bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta Hristiyanlar yaşıyorlar. Müslüman kısmın camilerinde, hanlarında, hamamlarında, çeşmelerinde şehre yaklaşık 600 yıl süreyle hakim olmuş Osmanlı'nın izleri görülmekte. Eski Türk Çarşısı diğer Balkan ülkelerinden aşina olduğumuz özellikte. Arnavut kaldırımlı sokakları yerel giysiler ve turistik eşya satan dükkanlarla, antikacılarla, dericilerle, bakırcılarla bezeli. Türkçe konuşanların sayesinde rahatça gezebileceğiniz bir çarşı burası. Ancak pek bakımlı olduğunu söyleyemem. Bu yüzden ne yazık ki iyi görüntü de alamadım.
 
 
    Şehrin turistik açıdan asıl önem verilen kısmı belli ki nehrin diğer yakası. Çoğunluğu Makedon, Arnavut ve Türkler'in oluşturduğu nüfus içerisinde burası ağırlıklı olarak Hristiyanların yaşadığı bölge. Daha modern, daha düzenli, daha canlı. Orada duyduklarıma göre Müslüman kısım vergisini ödemediği için hizmetler aksıyormuş, vergi vermemenin nedeni ise zaten hizmetin gelmiyor oluşuymuş. Kısır döngü dediğimiz durum tam da bu işte.

   Yeni Üsküp inanılmaz bir inşaat faaliyeti altında. 2014 yılında başlatılan bir proje ile çeşitli kamu binalarının, müzelerin,kültür merkezlerinin yapılmasına; anıtların dikilmesine karar verilmiş. Mali açıdan zahmetli bir iş olduğu için hemen bitirilecek bir proje değil bu. Nitekim şehir düzenlemesi hala sürüyor. Üsküp'ün bu kısmında inşaat makinelerinin ya da yapımı süren bir binanın bozmadığı fotoğraflar çekmek çok zor.

        Hristiyan bölgesinin merkez noktası Makedonya Meydanı. Meydanda yer alan Büyük İskender heykeli nedeniyle İskender Meydanı da deniyor buraya. Meydanın bir ucundaki İskender'i diğer uçtan babası II.Filip (II.Philippos) selamlıyor.



    Her iki heykelin arasında yine İskender var. Bu sefer annesi Olympias ile sevgi dolu sahneleri betimlenmiş. Birinde annesinin karnında, diğerinde bebek haliyle annesi emzirirken, bir diğerinde anne-oğul oyun oynarlarken...

    Büyük İskender, yani Alexander, Makedonya için çok önemli. Babası Makedonya Kralı II.Philippos'un ölümünden sonra hakimiyetine aldığı toprakları devamlı Doğu'ya ilerleyerek Hindistan'a kadar genişletmiş büyük bir imparator. Kendi adıyla kurduğu pek çok şehirden biri de bizim topraklarımızdaki İskenderun.
    Alexander, Yunanistan'la Makedonya arasında paylaşılamayan bir figür. İmparatorun Yunanlı olduğunda ısrar eden Yunanistan, Üsküp'e dikilen bu heykeller için kıyameti koparmış. "Büyük İskender Makedon mu? Yunanlı mı?" tartışması pek meşhur. II.Filip zamanında Makedonya bir krallık. Yunanistan'da ise şehir devletleri şeklinde bir yapılanma var. Filip teker teker bu şehir devletlerini ele geçiriyor. Oğlu İskender'in hocası meşhur filozof Aristoteles. Yani bir Yunanlaşma durumu var ama İskender kesinlikle Makedonyalı.
    Bu arada Makedonya'nın isminin de iki ülke arasında sorun olduğuna değinmek isterim. Zamanında ayrılan bu iki ülkeden Yunanistan'da da Makedonya isimli bir bölge var malumunuz. Bu yüzden Yunanistan "senin adın Makedonya olamaz" diyor ve bu ülkenin Avrupa Birliği'ne alınmaması için elinden geleni yapıyor. Geçtiğimiz sene okuduğum bir habere göre Makedonya Başbakanı "hallederiz, Yunanistan sıkmasın canını, gerekirse ismimizi değiştiririz" minvalinde bir konuşma yapmış. Her ikisinin de birbirinden toprak talep etme korkusu olduğu söyleniyor. Karışık işler... Balkanlar konusu benim çok kafamı karıştırır zaten. Henüz yakın zamanda barış sağlanmışken umarım herkes sorunlarını halleder ve uslu uslu yerinde oturur.
 
    Biz yine dönelim işin turistik kısmına. Vardar Nehri kıyısında 2014 projesiyle düzenlenmekte olan bölgede çok fazla heykelin yer alıyor olması, okuduğum ve dinlediğim kadarıyla gezginlerin pek hoşuna gitmemekte. Biraz fazla bulunuyor bu heykeller. Heykel sanatını sevdiğim için olsa gerek,ben fazla bulmadım. Daha doğrusu çoğunluk gibi rahatsız olmadım. Nehrin kıyısı, üzerindeki köprüler, müze ve tiyatroların önleri ülkenin gelmiş geçmiş tarihi kişiliklerinin, sanatçılarının heykelleriyle süslenmiş.







Soykırım Müzesi



    Bahsettiğim bölgenin en ihtişamlı binası Ulusal Arkeoloji Müzesi. Akşama doğru müze civarında klasik müzik de çalınıyor ki heykeller, müzik derken hoş bir hava oluşuyor.



    Üsküp'teki ilk günümüzde müzeler de kapalı olduğu için amaçsızca gezinip şehri tanımaya çalıştık; gelmeden sipariş edilen kuru eti, şarabı, Arnavut arkadaşlarımızın çok iyi bileceği ancak benim şu an adını unuttuğum mezeleri nereden alabileceğimizi araştırdık; yorulunca gözümüze hoş gelen kafelerde soluklandık; trileçenin tadına baktık. Bayram günü olduğu için ellerinde bayraklarla yürüyüş yapan insanların arasına karıştık.
 
   Trileçe tatlısını daha önce hiç denememiştim. Bu coğrafyada meşhur olduğu için tatmamak olmazdı. Arnavut tatlısı olarak biliyoruz ama Vikipedi'de Meksika tatlısı yazıyor, onu da şimdi öğrendim şaşırdım. Eski Çarşı'da House Ice Gelato'da (ismi aynen bu) yediğim trileçe gerçekten çok lezzetliydi. Ne gerek varsa şöyle bir tabak istedik, halbuki sadece Trileçe yeterliydi:)

    Az önce saydığım yerel yiyecek ve içecekler için en uygun yerin Bit Pazarı olduğu söylendi. Bit Pazarı deyince ve üstüne üstlük "muhakkak gidin" denilince benim gözümde hoş bir antikacılar çarşısı canlanmıştı. Alakası yokmuş. Beyazıt, Aksaray civarına benzer bir bölgede -ne arasan bulunur tezgahlar vardır ya, o açıdan benzettim-, bildiğimiz mahalle pazarı kurulmuş. Eğer yanlış yere gitmediysek Bit Pazarı orası imiş. Beklediğim gibi çıkmadı yani. Üsküp'ten ayrılmadan önce bir ara ben kafama göre gezerken, arkadaşım kuru et ve meze alışverişi yaptı buradan. Çünkü "almadan gelme" denilen siparişlerdi bunlar. Beklediğim gibi olmadığını söyledim fakat olumsuz hava yaratmak istemem, kuru et ve mezeler oldukça beğenilmiş. Alışveriş yapmak isteyenlere duyurulur.
    Şehirdeki ilk günümüzü meşhur Destan'ın meşhur köfteleriyle sonlandırdık. Zannediyorum bu köfteye Bosna'daki gibi Cevapcici deniyor. Biz köfte dedik, o da anlaşıldı. Üsküp'e gidenler genelde Destan'da yiyorlar köftelerini. Şehrin her iki kısmında da şubesi var. Köfteler oldukça lezzetli, biberler ise acı:)
   
    Bu kadar alışverişten bahsetmişken ülkenin para birimi Makedonya Dinarı'nı es geçmemek lazım. Bugünkü kura göre 1 M.Dinarı 0.0608861... Türk Lirası. İnanılmaz kafam karıştı. Baktım olmayacak "100 dinar 5 lira" şeklinde ortalama bir yol tutturup ona göre hesap yaptık ki aslında 6 lira.

    Paralarımızın değer farkından dolayı, bir de Makedonya bize göre daha ucuz bir ülke olduğu için elimizdeki bir sürü dinarı görüp, kendimizi zengin sanıp epeyi bir açılmışız:) Gidecekleri bu konuda uyarmayı bir görev bilirim efendim. Çoğu yer Euro da kabul ediyor, hatta bu konuda oldukça istekliler ancak bu şekilde hesabı yuvarladıkları için daha fazla para ödemiş oluyorsunuz.

    Makedonya'daki ikinci günümüzü Ohri'ye ayırmıştık. 1 gün konakladığımız ve çok beğendiğim Ohri'yi ayrı bir yazıyla anlatmak istiyorum. O yüzden ülkedeki 3.günümüzde tekrar döndüğümüz Üsküp'te ziyaret ettiğimiz müzelerde sıra.

    İstanbul'a dönüş uçağımız akşam saatlerinde olduğu için Üsküp'teki son günümüzü dolu dolu değerlendirebildik. Ohri'den öğle saatlerinde dönmüştük ve hemen kendimizi resmi tatilde kapalı olan müzelere attık. İlk durak günümüzde çağdaş sanat galerisi olarak düzenlenmiş Davutpaşa Hamamı'ydı.
    Burası 15.yy'ın sonlarında II.Beyazıt'ın sadrazamı Davut Paşa tarafından yaptırılmış, hem erkeklerin hem kadınların kullanımına açık olduğu için çifte hamam olarak düzenlenmiş bir mekan. Bugün bile zamanının etkileyiciliğine sahip tarihi dokusuyla ve bu hava içerisinde asla olumsuz bir şekilde göze batmayan sanat eserleriyle oldukça beğendiğim bir müze oldu.

   

    İkinci durağımız, Neo-Klasik yapısıyla Vardar Nehri'nin hemen kıyısında antik bir mabet  gibi yükselmesi hedeflenmiş olan Ulusal Arkeoloji Müzesi. Dış mekanın ihtişamlı olduğu kadar içerisi de oldukça özenli. İnşasında TİKA'nın da desteği olduğu biliniyor. Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetini tatmış hemen her ülke gibi özellikle bu dönem eserleriyle dikkat çeken bir müze burası. Arkeoloji çalışmalarının ancak son yıllarda hız kazanması nedeniyle koleksiyon açısından çok zengin değil. Ülkemin geniş koleksiyonlarını bildiğim için bana yetersiz gelmiş de olabilir tabii. Yine de görülmesi gereken bir mekan. Halihazırda süren arkeoloji çalışmaları nedeniyle zamanla gelişeceği kesin.

    Ne yazık ki iç mekandan fotoğrafım yok. Sadece birkaç ziyaretçiydik, rahat rahat birkaç hatıra fotoğrafı alacağımı düşünüyordum ki kadın görevli gelip çektiklerimi silmemi istedi. Teker teker silerken tüm naletliğiyle tepemde durup bekledi. Hiç hoş bir tavır değildi. Bir yandan siliyorum, bir yandan da "sen gel Türkiye'ye arkeoloji müzesi gör, senin fotoğraflarına mı kaldım" diye çocuklar gibi söyleniyorum:) Fakat inanılmaz sinirlendim. Böyle bir durumda özür dilerim, "tamam başka çekmiyorum" derim, ya da görevlinin gözünün önünde kendi isteğimle silerim çektiklerimi. Ancak buradaki tavırdan hiç hoşlanmadım. Zaten bazı müzelerin fotoğraf çekimi konusundaki bu takıntısını anlamış değilim. Daha önce de bahsetmiştim, ortam çok kalabalıksa fotoğraf çekenler diğerlerini rahatsız edeceği için tercih edilmeyebilir. Bunu anlarım. Kesinlikle flaş kullanılmaması gerektiğini de anlarım. Ancak zinhar yasağı anlayamıyorum. Güvenlik için desem saçma. Çünkü hırsızlık yapacak ya da herhangi bir zararlı eylem gerçekleştirecek olan yine yapar. Düşündüm taşındım işin ucunda maddi kaygılar olduğuna karar verdim. Eserlerin izinsiz kullanılmasını engellemekle ilgili bir durum olsa gerek. Fakat bilmeliler ki sadece hatıra olsun diye amatörce fotoğraf almak isteyenler bu yasaklardan ve suçlu muamelesi görmekten çok rahatsızlar. Sadece turistiz yahu!

    Neyse, fotoğraf çekiminin sorun olmadığı bir müzeye gidelim biz şimdi. 
Rahibe Teresa'nın evine... 



    Üsküp doğumlu Arnavut bir Katolik olan Rahibe Teresa 1910 yılında bu evde doğmuş. Yardımsever faaliyetleri nedeniyle 1979 yılında Nobel Barış Ödülü'ne layık görülen rahibenin evi, barış güvercini motifleriyle süslenmiş modern görünümüyle dikkat çekiyor. Özel eşyaların, fotoğrafların sergilendiği müzede küçük bir de şapel yer alıyor.



    Rahibe Teresa tüm dünya üzerindeki yoksullar, özellikle kadınlar ve çocuklar için çalışmayı amaçlamış. Daha çok Hindistan'da faaliyet göstermiş ve Kalküta'da ölmüş. Rahibe olmasına rağmen hayatının son 50 yılını, yani oldukça büyük bir bölümünü Tanrı'yı sorgulayarak geçirdiği biliniyor. Bir dostuna yazdığı mektuplarla belgeli bu durum. "Herkese kalbimin Tanrı aşkıyla dolu olduğunu söylemek zorunda kalıyorum"gibi ifadeleri varmış. Tanrı'yı sorgulamaya başlamasının, yardımların hız kazandığı zamana denk gelmesi ilginç. Belki de fazlaca tanık olduğu yoksulluk ve çaresizlik böyle düşünmesini sağladı. Bilemiyorum. Ama bilinen bir şey var ki Vatikan'ın onu yine de "azize" ilan etmiş olması. Azize sayılmak için iki mucize gerçekleştirmek gerekiyormuş. Rahibe Teresa iki umutsuz hastayı iyileştirdiği için bu mertebeye erişmiş. 

    Üsküp'te gezip görülecek çok daha fazla yer var tabii ki. Biz sadece iki gün ayırdığımız ve bunun biri her yerin kapalı olduğu bayram gününe denk geldiği için yalnızca merkezi bölgeyi ve buradaki mekanları görebildik. Bunların da kimine zamansızlıktan giremedik. Hava muhalefeti nedeniyle Milenyum Haçı'na çıkmayı tercih etmedik. Yine zamansızlıktan, kesinlikle tavsiye edilen Matka Gölü ve Kanyonu'nu planlarımız içerisine dahi almadık fakat aklımızın bir köşesinde kaldı. Hakkımızı (ayrıca anlatacağım) Ohri Gölü'nden yana kullandık. Güvenliğinden emin olamadığımız Roma zamanından miras kaleye çıkmadık.  İki arkadaş beraberce sık gerçekleştirme imkanı bulamayacağımız bir gezi olması nedeniyle, yeme-içme-sohbet üçlüsüne fazlaca yer ayırıp Mücadele Müzesi, Soykırım Müzesi gibi müzelere giremedik. Şu satırları yazarken, küçük zannettiğim şehrin aslında hiç de benim zannetiğim kadar küçük olmadığını bir kez daha anladım. Yıldırım Beyazıd'ın kurduğu ve Üsküp'te doğan Yahya Kemal'in deyişiyle "son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle muhafaza etmiş bir Türk şehri" olan bu şehirde Osmanlı'nın ilk devir izlerini yakalamak güzeldi. Şehrin modern kısmında kalabalığa karışmak da zevkliydi. Belli ki şehrin imarı tamamlandığında çok daha güzelleşecek Üsküp. Yalnız kusursuz bir görünüme kavuşması için Türk izlerinin görüldüğü tarihi kısma özen gösterilmesi ve Vardar Nehri'nin bugün çok az olan suyunun çoğalması gerek. Özellikle 1963 yılındaki büyük depremle zarar gören ve hala toparlanmaya çalışan şehirde hissedilen yarım kalmışlık hissinin birkaç sene içinde yok olması dileğiyle, belki bir daha gidersem turizm açısından arzuladığı noktayı yakalamış bir Üsküp görürüm umuduyla bitiriyorum bu yazıyı. Sevgili okuyucu! Bence sen şehre ait birkaç fotoğrafla buralarda biraz daha gezinmelisin:)


Aziz Ohrid Clement Ortodoks Katedrali. (1972)

   






Taş Köprü.  Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış olması kuvvetle muhtemel. Ancak 2.Murad dönemine ait olduğu da söyleniyor.