12 Ağustos 2016 Cuma

DÜNYANIN TEK SAHİBİ İNSAN MIDIR?

   
    Gezi yazılarını blogundan, gezi fotoğraflarını ise Instagram'dan severek takip ettiğim; üstelik Venedik seyahatimizde tesadüfen aynı uçakta yolculuk ettiğimiz için tanıştığım sevgili İmge'nin herkesin okumasını temenni ettiğim bir yazısını paylaşmak istiyorum. Kaş'ta şahit olduğu bir olayı anlatıyor. Akdeniz'in, bilhassa söz konusu bölgenin asıl sahibi caretta carettalar, düşüncesiz insanlar ve iş bilmez yetkililerle ilgili bir konu. Beni çok üzdü açıkçası. Bir göz atmanızı tavsiye ederim. 
    Link burada: Kaş'ta Caretta Caretta'ları İnsandan Koruyalım










10 Ağustos 2016 Çarşamba

SİNEMA, KİTAPLAR, KEYİF ÜZERİNE...

    Dışarıda, yani sinema salonlarında film izlemeyi çok seviyorum. Evde izlediğimde salonda olduğu kadar dikkatimi veremiyorum filme. Favori sinema salonum 
Cinema Pink Migros... Tüm Cinema Pink salonları çok şık ve benzer özellikte ama ben semtimizdeki (Beylikdüzü) şubesine bayılıyorum. En sevdiğim özelliği kocamaaan bir kütüphaneye sahip olması. 
Konu mankeni görevi yüklediğim yeğenim Nisan:)
    Bakın bu fotoğrafta kütüphanenin yarısı görülüyor. Genelde ailecek film izlemeyi seviyoruz ama eğer yalnız gittiysem biraz erken gidip kitaplara göz atmaktan, hatta birbirinden renkli koltuklarda oturup birkaç sayfa okumaktan çok hoşlanıyorum. 

    Kitapseverler için tam bir cennet burası. Kütüphanede benim hesabıma göre 2000'den az kitap olamaz. Belki de çok daha fazlası var. Kitapların çoğu eski, okunmuş. Sahaf özelliğinde. Tabii çok hoş bir durum bu ve sinemada kitapları görmekten keyif alıyorum ancak bu kadar çok kitabın mesela ihtiyacı olan bir köy okulunda yer alması daha mı iyi olurdu diye düşünmüyor değilim. Konsept şahane ve olması gereken, modern bir şehre yakışan bu aslında fakat bizde ne yazık ki ihtiyaç hisseden çok fazla okul var. Keşke olmasaydı. Böyle ikilemde kaldım işte.

    Favori sinemamın koridorları çok sürprizli ve şık. Geçenlerde şehir dışından gelen bir arkadaşımla birlikte gittik, onun isteğiyle uzun koridorlarda fotoğraf çekmekten filmin ilk dakikalarını kaçırdık:) 

    Buraya birkaç fotoğraf ekledim ama beni İtalya'da bir mekanda hissettiren Rönesans tarzı duvar resmini görüntülemeyi unutmuşum. Kütüphaneden sonra en beğendiğim kısım orası.

    Filmlerin gösterildiği salonların konforu da müthiş. Yumuşacık, kocaman deri koltuklara -özellikle Orhun'la ben- oturmuyoruz adeta yayılıyoruz:) Koltukların arası oldukça geniş olduğu için komşu seyircilerle muhattap olmak pek olası değil ki bence bu çok önemli.

    Günlük sıkıntılardan kaçmak için sığındığımız mekanlardan biri sinema salonları. 
O yüzden şık ve rahat olmaları gayet doğal. Hepsi benim anlattığım salonlar gibi değil tabii. Şıkış tepiş kalabalıkla girilen, dip dibe oturulan salonlar da var. IMAX izleyeceğimiz zaman mecburen onları tercih ediyoruz ama normal, keyifli bir seyir için tercihim yukarıda bahsettiğim sinema. Aslında kitapseverler için ne kadar kıymetli olan kütüphanesinden bahsetmek için yazacaktım bu yazıyı ancak genel bir Cinema Pink reklamına döndü, farkındayım:) Olsun. Daha önce denemediyseniz bir göz atın bence. Bakalım benim gibi sevecek misiniz?





6 Ağustos 2016 Cumartesi

GEÇ GİREN YAYINLAR HAKKINDA...

    Bir önceki postta RSS'ye geç düşen (ismini öğrenmişim ama nasıl?:))) yazılar konusunda isyan edip yardım istemiştim. İyi ki istemişim, problemin bana has olmadığını anlamış oldum böylece. Bu kadar yaygın bir durum olduğunu bilmiyordum. 
    Yardım isteğime gelen cevaplar için arkadaşlara teşekkür ediyorum. Hepsini okudum, kendimce yorumladım ve bu konuda şimdilik bir şey yapmamaya karar verdim. Zira işleri tamamen karıştırabilirim diye düşünüyorum. Bazı arkadaşlarımın, teknik işlerden anlayanların bile bu sorunu gideremediklerini söylemeleri de kararımda etkili oldu.
    Yine de benzer problemi yaşayanlar için ipucu olabilir diye Zeugma'nın 
şu yazısını tavsiye ediyorum. Gerçi onunki daha komplike bir sorunmuş. 
Fakat faydalanabileceğiniz bir-iki bilgi bulma ihtimali var.
    İzler ve Yansımalar 'ın şu değerlendirmesi bana mantıklı geldi. Aynen aktarıyorum:
   "Bloglarımızda yaklaşık birkaç ay kadar önce güvenlik gerekçesi ile artık yönlendirileceğine dair İngilizce bildiri yayınlanmıştı...hatta ben bu konuda google + bağlantımızda bu yönlendirmeye evet mi yoksa hayır mı yapmalıyız şeklinde bir mesaj yazmıştım..Ancak bloglarımız biz kabul etsek de etmesek de artık yönlendirilmiş durumda. Merkezi Amerika olarak biliyorum. Bu yüzden saat farkından dolayı yazılarımız gecikmeli olarak düşüyor kumanda paneline diye düşünüyorum. ?? Kendimce böyle olabilir dedim.. Yani demem o ki bu problemi yaşayan tek sen değilsin"

    Eğer böyleyse yapabileceğimiz pek bir şey yok sanırım. O yüzden şimdilik bırakayım dağınık kalsın. Ben, her defasında kimseyi atlamamak için Bloglarım sayfasını en son bıraktığım yerden biraz aşağısına kadar kontrol ediyorum zaten. Öyle yapmaya devam edeceğim. Siz de arada beni yoklarsınız artık:) 
   (Ha bu arada çözümü bulan olursa, lütfen bizi de unutmasın:))






Bu yazıyı 16.20'de yayınlıyorum. Bakalım ilgili panele kaçta düşecek?

Ek: 7 saat 20 dk. sonra yayınlandı.










4 Ağustos 2016 Perşembe

TEKNİK YARDIM LÜTFEN!!!

    Teknik bir sorun ve soru ile karşınızdayım arkadaşlar. Blogumda bir süredir devam eden bir problem var. Yeni bir yazı girdiğimde o yazı sayfamda çıkıyor tabii ki ama aşağıdaki fotoğrafta yer alan "bloglarım" sayfasında hemen çıkmıyor. 
    Birkaç hafta önce yeni yazı girdiğimde hemen bu sayfada "az önce paylaşıldı" ibaresiyle yayınlanırdı. Fark ettiyseniz teknik terimleri bilmediğim için derdimi anlatabilmek maksadıyla lafı uzatıyorum:) Kısacası yazılarımı geç görüyorsunuz:) 
Yeni yazım tahminimce 7-8 saat sonra "bloglarım" sayfasında çıkıyor ve o zamana kadar takip ettiği blogları gözden geçirmiş olan kişi benimkini atlamış oluyor. 
Niye böyle oldu hiçbir fikrim yok. Fikri olan varsa ve bana yardımcı olursa çok sevinirim.








2 Ağustos 2016 Salı

ÜSTÜME ÜSTÜME GELENLER...

   
    Astrolojiyle aranız nasıldır bilemem, ben yaklaşık iki yıldır fena halde doğru buluyorum. Yaklaşık iki yıldır Satürn'ün Yay burcunda olduğunu ve bu grubun anasını ağlattığını biliyorum. Bilmeyi bırak, tipik bir Yay olarak iliklerime kadar hissediyorum. Oğlum da Yay. Cidden en sıkıntılı, en bilinmez, en zorlayıcı zamanlarımızı yaşıyoruz ana-oğul. O 18'inde hayata atılmak üzere olan bir genç, ben onun büyüdüğünü kabullenmenin ve 40'ı aşmanın bunalımlarındaki bir yetişkin:) Hayatı sorgula, çevreni sorgula, dünyayı sorgula... Sorgulaya sorgulaya bitiremedik. Olaylar olaylar... Dönüm noktası sayılacak yaşayışlar... Kelimenin tam anlamıyla şiştim! Satürn böyle yaparmış. Evrenin öğretmeniymiş. Sorgulamayı arttırır, seni zorlayabildiği kadar zorlar, önüne engeller koyar ve yaşadıklarından ders çıkarmanı istermiş. Çıkardın çıkardın, çıkaramadın yandın. 2017 yılının sonuna kadar pek rahat yokmuş Yaylara:( 
Satürn yaklaşık 3,5 sene kalırmış bir burçta. Olumsuz haber vermek istemezdim ama bizden sonra sıra Oğlak burcunda. 
    Satürn'ün zorlayıcı etkisi yetmezmiş gibi "bugünden itibaren 26 Eylül'e kadar Mars da Yay burcunda ilerleyecek" demezler mi? Mars sert bir gezegen. Savaş, öfke, kavga vs. 26 Eylül'e kadar sinirlerime hakim olmaya çalışacağım anlaşılan:( 
    Sevgili Satürn, Sevgili Mars... Sizi seviyorum. Ne olur bizi çok zorlamayın:)






26 Temmuz 2016 Salı

BUGÜNLERDE...

   
    Kuzenim Bodrum'da yaşıyor. Yine ona gittik Orhun'la birlikte geçen hafta birkaç günlüğüne. Çok fazla akraba yok bizde. Bu yüzden karmaşa da yok, olanlarla birbirimize bağlıyız. Kuzenimin küçük kızını çok özlüyoruz, gidişlerimizin sebebi o oluyor. Ağustos sonunda 3 yaşını bitirecek. İstanbul'dan toplaşıp gidilecek yine doğum gününe. 2 senedir olduğu gibi. Ancak bu sene Orhun'un üniversite işleri nedeniyle bizim fırsatımız olmayabilir diye erkene aldık ziyaretimizi. İlk defa Bodrum'u bu kadar tenha gördüm. Daha uçak yolculuğundan anlaşılıyordu tenhalık. Bu mevsimde tıklım tıklım olan Bodrum uçaklarında boş koltukların varlığı hayli fazlaydı. Yolcular tabii ki Türk ağırlıklı. Gördüğüm birkaç yabancı yolcuyu öpesim geldi. Aslında bana kalırsa gelmeliler, dünyanın birçok yeri tehlikeli şu sıra fakat bu zamanda Türkiye'de tatil yapmak onlara göre büyük cesaret. Onlar da haklı. Darbe girişimi korkularına tuz biber ekti ne yazık ki. 
    Olaydan 4 gün sonraydı yolculuğumuz, havaalanında 15 Temmuz akşamı kırılan bazı camlar yenilenmemişti henüz. Bunların kimi jetlerin sesleriyle patlamış, kimi arbede sırasında zarar görmüş. Üzücüydü. Instagram hesabımda şu fotoğrafı paylaştım ve altına şöyle yazdım o gün:

    "Havaalanının kırık camları önünde naif bir kitap... Bir nebze olsun normalleşme gayreti..."

    Kitaba dikkat! Yekta Kopan'ın İpekli Mendil'i. Kitapseverler bilirler D&R'ın 5 tl.'lik yaz kampanyası başladı. Hepsi Can Yayınları'ndan. Yolum düştükçe bakıyorum mağazalara. İpekli Mendil'in adı da güzel, kapağı da, içeriği de. Kitap adını Sait Faik Abasıyanık'ın bir öyküsünden almış. Yekta Kopan'ın 13-14 yaşlarında okuduğu ve çok etkilendiği bir öyküden. Şu satırlar -kendi deyimiyle- yumruk gibi oturmuş genç Yekta'nın boğazına: "Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı". İpekli mendilin su gibi fışkırmasından etkilenen yazar, okuduğu tüm öykülerden derlediği nesneleri, kişileri, yerleri, duyguları vb. terimleri ansiklopedik bir düzenle sunmuş bu kitapta. Teker teker öykülerin ve yazarlarının isimlerine yer vermesiyle, edebiyatın az ilgi gördüğüne inanılan bu türüne bir nevi saygı duruşunda bulunmuş. Herkes aynı ilgiyi göstermeyebilir fakat ben sevdim bu kitabı. Sırf kapak tasarımı bile alınması için bir sebep aslında. Yaldızlı ve şeffaf, yani ipekli bir mendil havasındaki ikinci kapak sarmalamış bu kitabı, bu öyküleri. Ruh halimiz malum bugünlerde, şu zarif kapak bile duygulandırdı beni.

    Bodrum yine sıcaktı, deniz yine güzeldi fakat dediğim gibi inanılmaz tenhaydı, yabancı turist sayısı ise parmakla gösterilecek kadar az. Restoranlar boş, sokaklarda eski kalabalıktan eser yok, ilçedeki klasik yaz trafiği yok. 

    
    Marmaris'teki kaçaklar nedeniyle olsa gerek, havaalanında kontroller sıkıydı. Önümüzdeki asker görünümlü genci hem fazla sorguladılar, hem de çantasını iki kere aradılar, bomba testi bile yaptılar. Hani şu toz halinde bir şey sürüp yaptıkları aramadan... Her şey normaldi, bizimle aynı uçağa bindi çocuk.  

    Hepimiz normalleşme arzusundayız. Biz de bu şekilde atlattık geçmiş birkaç günü. Bodrum'a küçük yeğen Parem'i sevmeye gitmeden hemen önce üniversite sınav sonuçları da açıklandı. Orhun'un puanı güzel. Hele hele bu kadar az çalışmaya rağmen gayet güzel. Ancak -daha önce anlatmıştım- bizim hazırlıklarımız birkaç aydır yurt dışında eğitim üzerine ilerliyor. O da sonuçlanmak üzere çok şükür. Hayırlısı... 
Her şeyin hayırlısı olsun. Dilerim üzerimizdeki koyu bulutlar bir an önce aydınlansın.









 

19 Temmuz 2016 Salı

SEYAHAT SANATI... BOTTON'DAN SEYAHAT ÜZERİNE...

    Son günlerde olan bitenin ruhumda yarattığı travmadan bahsetmeme hakkımı kullanarak bir nebze de olsa normalleşme alameti göstermek istiyorum. O yüzden şimdi, son zamanlarda okuduğum keyifli bir kitaptan bahsedeceğim: "Seyahat Sanatı".
    Her ne kadar fikirlerini pazarlama, yani maddiyata çevirme konusunda eleştirilse de kitaplarını beğenerek okuduğum Alain de Botton seyahat eylemine dair enfes bir çalışma yapmış. Seyahati sevdiğim ve kimi zaman üzerine düşündüğüm konulardan biri olduğu için keyifle okudum. Botton, seyahat ile bağdaştırdığı "beklenti, seyahat mekanları, egzotik olan, merak, kır, şehir, yücelik, sanat, alışkanlık" gibi kavramları aynı başlıklar altında incelemiş ve her birini ayrıntılarken kendi seyahatleri ile geçmişte yaşamış gezginlerin, sanatçıların seyahatlerine, fikirlerine, eserlerine yer vermiş.
    Örneğin "Seyahat Mekanları" bölümünde, küçük yaşta üvey babasıyla yaşamamak için bir yatılı okuldan diğerine gönderilen Baudelaire'in kendini evde hiç rahat hissetmemesi ve devamlı seyahat etmek istemesi ile limanlar, otel odaları, gemiler, trenler, istasyonlar gibi seyahat mekanlarının şiirlerinde bolca yer alması var. Ayrıca Baudelaire'nin şiirlerinden etkilenen Amerikalı ressam Edward Hopper'in seyahat mekanlarını resmettiği eserleri var. "Egzotik Olan" başlığının altında zamanın Oryantalizm modasıyla Doğu'ya yapılan seyahatler ve Fransa'nın yapaylığından sıkılan Gustave Flaubert'in küçük yaşlardan itibaren Mısır'a gitmek için nasıl yanıp tutuştuğu var. Şöyle deyip dururmuş Flaubert: "Yaşasın güneş, yaşasın portakal ağaçları, palmiye ağaçları, lotus çiçekleri ve mermer süslü evler, yaşasın ahşap panolarla çevrili aşk kokulu yatak odaları! O diyarlardaki mezarları ne zaman göreceğim? Akşam vakti develerin uğrayıp üzerlerindeki kuyulardan su içtiği, altta kral mumyalarının yanında uluyan sırtlanların sesinin yankılandığı mezarları ne zaman göreceğim ben?" 
Peki ünlü yazar görebilmiş mi  uzaktan sevdiği Doğu'yu? Çok istemiş, görmüş:) "Sanat" başlıklı bölümde ise Botton'un Arles'te Van Gogh'un izini sürerken ünlü ressamın bir zamanlar baktığı yerlere bakma deneyimi var.
    Velhasılıkelam, kitabın her bölümünü anlatmaya kalkarsam olmaz. Seyahat etmeyi sevenlerin de sevmeyenlerin de keyif alacağını düşünüyorum. Tavsiye ederim.