7 Mart 2017 Salı

YEMEK SEPETİ GÖNLÜMÜZÜ ALDI:)

    Zaman zaman dışarıdan yemek siparişi veriyoruz. Bu konuda teknolojinin nimetlerinden faydalanmak için eşimin adına Yemek Sepeti'ne üye olmuştum. 
Verdiğim e-posta adresi benim olduğu için birkaç gün önce bir mesaj aldım. 90 gündür Yemek Sepeti aracılığıyla sipariş vermiyormuşuz ve bizi geri kazanmak için enfes bir video yollamışlar. Tıkladığımız anda gülmeye başladık, acayip eğlendik. 
    Video, yemeksepeti.com'un kurucusu Nevzat Aydın'ın çalışma odası kapısının tıklatılmasıyla başlıyor. Bir ses "Orhan Bey geldi" diyor. Ardından Nevzat Bey Orhan'a seslenerek "Tam 3 aydır sipariş vermemişsin ve ekibim seni kazanmak için hiçbir şey yapmamış" diyerek konuşmaya başlıyor. Bunu değiştirmek, sorumluyu cezalandırmak için ilgili kişilerin yanına gidiyor, hepsini tanıtıp bir miktar fırçalıyor:) Bunların hepsi espri dahilinde ilerliyor tabii. 
    Fotoğraftakilerin hepsi Pazarlama Direktörü, COO, Kullanıcı Deneyimi Direktörü, Satış Direktörü, IT Direktörü, İnsan Kaynakları Direktörü olmak üzere üst düzey çalışanlar. Şahane bir mutevazılıkla katılmışlar olaya. Üstelik oyunculukları da hiç fena değil:) Bayıldım. Çok zekice ve samimi bir PR çalışması olmuş. 
    Müşterinin bir süredir Yemek Sepeti'nden uzak kalmasının sorumlusu olarak ilan edilen kişilerden birini cezalandırmak organizasyonun son parçası. Bir kişiyi seçmen isteniyor senden. O sırada herkes birbirini gösteriyor:) Birine tıklıyorsun, ardından ceza şeklini seçiyorsun. Ben böyle şeylerde yufka yürekli olduğumdan sırf ortaya denk geldiği için Kullanıcı Deneyimi Direktörü'nü seçtim ve yüzüne pasta fırlattırdım:) Burada bir parantez açmak istiyorum. Videonun sonunda kimin ve hangi cezanın en fazla seçildiği hakkında istatistik var. Tahmin ettiğim gibi en fazla oy kadın yöneticiye gitmiş. Bizde her alanda ilk önce harcananlar kadınlardır. Bu durumun oyuna, şakaya yansıması olmuş bu. İş olsun, sosyal alan olsun, hatta tv yarışmaları olsun gerektiğinde ilk önce kadınlar elenir. Ve bunu sadece erkekler yapmaz, kadınlar da gayet acımasızdır bu konuda. Yeri gelmişken kınıyorum.
    Böyle anlatınca o zekice ve şakacı havayı tam veremedim. Ekleyebilirsem videoyu ekleyeceğim. En iyisi oradan izleyin. Galiba seçim de yapabiliyorsunuz.
    Yemek Sepeti ekibini yüzümüzü gülümseten, zeki yaklaşımlarından dolayı kutluyorum. O kadar başarılılar ki kendimi kötü hissettim ve bundan sonra kendilerini ihmal etmemeye karar verdim:)
    VİDEO BURADA











27 Şubat 2017 Pazartesi

OLAYLAR OLAYLAR! UYKUSUZ KALMAYA DEĞER BİR GECE!

    89.Oscar Ödül Töreni'ni kırmızı halı geçişi dahil başından sonuna kadar izledim. 
İyi ki izlemişim zira özellikle sonu uykusuz kalmaya değecek kadar komikti:) Açılışta 
En İyi Orijinal Şarkı Adayı Can't Stop The Feeling'le yani Justin Timberlake'le birlikte tüm salonun istisnasız ayağa kalkıp dans etmesi çok havalıydı. İyi bir show olacağına karar verilmiş, herkes kalksın denmiş ve bu aynen uygulandı. Böyle bir organizasyonu bizde asla gerçekleştiremezsin. İstemeyenler, iplemeyenler, kasılanlar, kasıntı davrananlar illa olur çünkü. Gel gör ki orası Amerika. Adamlar doğuştan artist. Amerika'yı az da olsa görmüş, insanlarıyla muhatap olmuş biri olarak fikrimi beyan ediyorum. Bırak bir sonraki mimiklerinin, hareketlerinin ne olacağını tahmin edebildiğin oyuncularını (filmlerdeki performansları değil burada demek istediğim, röportaj, talk show vs.de gözlemlediklerim), sıradan insanlarda bile doğal olmayan, basmakalıp davranış biçimleri mevcut. Bu yüzden Amerika'da kendimi o çok aşina olduğumuz filmlerin, dizilerin içindeymişim gibi hissetmiştim. Her şey çok tanıdıktı. Kesinlikle kötü ve gıcık insanlar değiller. Ama artistler. Dün akşamki ödül töreninde her şey planlamaya uygun, tahmin edilebilir şekilde ilerlerken, yani Trump'a laf çakması muhtemel herkese ve her çalışmaya ödül verilirken, sanki Hillary başta olsa dünya güllük gülistanlık bir yer olacakmış gibi davranılırken, her şeye rağmen Amerikan halkının umut olduğu çünkü tüm ezilenleri onların düşündüğü imajı çizilirken hesapta olmayan bir hata yapıldı. Yanlış zarfın sahneye gelmesiyle En İyi Film ödülünü 
La La Land'in aldığı söylendi. Yapımcı, yönetmen, oyuncu vs. herkes sahnedeyken, garibim yapımcı anasına babasına teşekürünü etmişken görevliler geldiler ve yanlışlık olduğunu söylediler. Sahnede bir karmaşa oldu. İşte o anlar benim çok hoşuma gitti. Çünkü plan yoktu, oluşan şaşkınlık duygusu ve hayalkırıklığı herkesin yüzüne yansıdı. La La Land ekibi için üzüldüm ama Hollywood yıldızlarının yapay jest ve mimiklerini izlemektense doğal hallerini görmek her zaman yakalanamayacak bir şey:) Emma Stone "Oh My God!, Oh My God!" derken çok tatlıydı ve bir kez daha gönlümü fethetti:)  Ve Ryan Gosling'in şu haline de hala gülüyorum.

    
    Trump'ı onaylıyorum gibi anlaşılmasın. Çok çok azı dışında politikacıları sevmem. Hem iş adamı, hem inşaatçı, hem politikacı olunca hiiiiç sevmem. Ama sanırım akşam Trump'ın ahı tuttu:) Canlı yayında tüm dünyanın gözü önünde adama "Naber?" diye mesaj attılar. Ben Trump'ın yerinde olsam "Siz önce adam gibi tören yapmayı becerin" diye tweet atardım. Nasıl olsa iyice yüz göz olmuşlar. 
    Oscar bende bu sene böyle bir etki yarattı. Tüm dünyanın kafayı yediğini düşünüyorum. Moonlight iyi bir film olabilir ancak en büyük ödülü almasını yanlı bir tutum olarak görüyorum. En İyi Film ödülünü La La Land'in alacağını düşünüyordum ancak ilerleyen dakikalarda törenin gidişatına bakarak Moonlight'ın ipi göğüsleyeceğine kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. La La Land bence "konusu basit" düşüncesiyle göz ardı edilmemesi gereken bir film. Sıradan bir konuyu çok farklı şekillerde işleyebilirsin. Damien Chazelle bunu farklı bir şekilde başarmıştı. "Konu basitti ya" diyenlerin birçoğunun Recep İvedik'e bayıldığını düşünürsek 
La La Land'i sevdiğimi söylemekten gocunmadığımı da eklemek isterim. 
    Velhasılıkelam, siyasete bulanmış gergin bir gecenin sonunda ödülü -eğer hala umut diyorsanız- La La Land'in alması şık olurdu.










26 Şubat 2017 Pazar

MİHRİ MÜŞFİK... CESUR KADINLARIN ANISINA SAYGIYLA...

   
    
    Bugün Google'da arama yaptıysanız "Mihri Müşfik Hanım'ın 131. Doğum Günü" hatırlatmasıyla karşılaşmışsınızdır. Lisans eğitimimin son senesinde "Proje" dersi kapsamında Mihri Müşfik Hanım ve birçok kadın ressamımızın yaşamının içinde bulmuştum kendimi. Zira büyük hevesle seçtiğim araştırma konum "Türkiye'de Kadın Ressamlar ve Oto-Portreleri" idi. Keyifle hazırlamıştım ödevimi. Madem bugün doğum günü, çalışmamın Mihri Müşfik Hanım'la ilgili kısa bir bölümünü paylaşmak istiyorum. İlerici, aydın kadınlarımızın anısına saygı ve minnetle...

    "Askeri Tıbbiye'nin ünlü hocalarından Dr.Mehmet Rasim Paşa'nın kızı olan 
Mihri Hanım,1886 yılında İstanbul'da doğdu. Batılılaşma hareketleriyle oluşan alafranga yaşamın sürdüğü konaklardan birinin kızı olarak özel hocalardan yabancı dil, resim, edebiyat ve müzik dersleri aldı. Ev içindeki alafranga ortamın ve kendi cesur yaradılışının uzantısı olarak Meşrutiyet döneminin özgür, Batılı kadın tipinin temsilcilerinden biri oldu. Öyle ki henüz genç kızlık döneminde belki resim eğitimi için, belki de bir gönül ilişkisinden dolayı Roma'ya gitti. Roma'dan sonra Paris'e geçen 
Mihri Hanım, resim eğitimini bu şehirde de sürdürdü. Paris'te Montparnasse Bulvarı'nda kiraladığı evini atölye gibi kullandı ve portreler yaparak geçimini sağladı. Geçinmenin bir yolu da evinin odalarını kiraya vermekti. İşte bu sırada kiracısı olan Siyasi Bilimler öğrencisi Müşfik Selami ile evlendi ve "Mihri Müşfik Hanım" oldu. 
Eşiyle birlikte Paris'te sürdürdüğü bohem yaşantı daha sonra Türkiye'de de devam etti. Paris'te tanıştığı maliye Nazırı Cavit Bey'in önerisiyle 1913 yılında
İstanbul Darü'l-Muallimatı'na resim öğretmeni olarak atanan Mihri Müşfik, bir yıl sonra devrin eğitim bakanının huzuruna çıkarak kızların da yüksek öğrenim düzeyinde sanat eğitimi alabilmesi gerektiğini belirtti. Böylece 1914 yılı sonbaharında onun önerisiyle İnas Sanayi-i Nefise Mektebi (Kadın Güzel Sanatlar Okulu) açılmış oldu. Bu deli dolu, yerinde duramayan genç kadın, Meşrutiyet döneminin özgürlükçü ortamını çok iyi değerlendirerek, Türk kadınının eğitimi açısından önemi büyük olan bir işe imzasını atmıştır. İnas Sanayi-i Nefise'nin ilk müdürlerinden biri olan Mihri Müşfik, aynı zamanda akademide hocalık da yaparak, daha sonra ressamlığı meslek edinecek olan kadın sanatçılarımızın eğitimine katkıda bulunmuştur. 1919 yılında İtalya'ya gidişine kadar özgür düşünce tarzıyla, pratik zekasıyla İnas Akademisi'nde bambaşka bir hava estirmiştir.
    Yaşamını Türkiye, Roma, Paris ve Amerika'da geçiren sanatçımızın hangi tarihlerde bu ülkelerde olduğu çok net olmamakla birlikte, 1919 yılında İtalya'da bulunduğu kesindir. Bu kaçar gibi gidişin ardında İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle yakın dostluğunun olduğu söylenmektedir. Bir yıl sonra geri gelen Mihri Hanım, Akademi'de hocalık yapmaya devam eder. 1922 yılında tekrar İtalya'ya gider ve bu tarihlerden sonraki yaşamı hakkında pek az bilgi edinilebilmektedir. Kesin olan bilgiler, bu sırada eşi Müşfik Selami ile yollarını ayırdığı, İtalyan şair Gabriele d'Annunzio ile beraber olduğu ve onun aracılığıyla Papa'nın bir portresini yapmış olduğudur. Bir ara tekrar Türkiye'ye gelerek Atatürk'ün tam boy portresini yaptığı da bilinmektedir. Yaşamının çoğunu yurt dışında geçiren sanatçının ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. II.Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'da yoksulluk içinde hayata veda eder ve kimsesizler mezarlığına gömülür. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e geçiş aşamasında ülkemizde özgür kadın tipinin temsilcilerinden biri olan, sanat eğitimi görmek isteyen Türk kızları için akademik eğitim olanağı sağlayan Mihri Müşfik Hanım'ın yurt dışında yokluk içinde hayata veda etmiş olması üzücüdür. Fırtınalı hayatı içerisinde resim sanatı her zaman önemini korumuştur. Ancak onca çalışmasına rağmen eline hiçbir şeyin geçmediğinden yakınan sanatçı, bir tanıdığına yazdığı mektubunda "Senelerce çalıştım. Ne başardım? Hiç. Sağlığımdan oldum. Parasızım" diyerek sıkıntılarını belli eder. Ona göre ressamlık fedakarlık isteyen zor bir meslektir. 
    İlk resim eğitimini Fausto Zonaro'dan alan Mihri Hanım, güçlü desen anlayışına dayalı, titiz bir gözlem sonucu oluşturulmuş eserler üretmiştir. Çalışmaları arasında daha fazla yer tutan portrelerinde modelinin fiziksel özelliklerinin yanı sıra, iç dünyalarını da başarıyla yansıttığı görülmektedir. Resimlerinde Meşrutiyet'in alafranga Türk kadınını gözlemek mümkündür. Bu kadınlar, yaka ve omuz dekolteli Batı tarzı kıyafetleriyle betimlenmişlerdir. Dış mekanlarda çizmiş olduğu kadınlar ise peçelidirler ancak peçelerinin ardından yüzleri görünmektedir ve bu yüzler Mihri Müşfik gibi cesur, entelektüel, dönemin özgürlük rüzgarlarını benimsemiş olan figürlere aittir."





Kaynaklar: Canan Beykal, Yeni Kadın ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi
                     Taha Toros, İlk Kadın Ressamlarımız,
                     Burcu Pelvanoğlu, Eczacıbaşı Sanal Müzesi






25 Şubat 2017 Cumartesi

OHRİD'DE ŞAHANE BİR GÜN


   Geçtiğimiz sonbaharda çıktığım minik Makedonya gezisinin Üsküp ayağını anlatmış ve Ohrid'den ayrıca bahsedeceğimi belirtmiştim. Gün bu gündür...
 
    Makedonya'nın tatil beldesi sayılan romantik Ohrid'i çok ama çok sevdim. Aralıklı yağmurun yağdığı bir sonbahar gününde hayran olduğum kenti bir de sıcacık bahar mevsiminde gezip görmenin hayalini kuruyorum.



    Üsküp'e ziyaret fikrimiz oluşunca, fazlasıyla merak ettiğim Ohrid'i gezi programımıza bizzat dahil ettim. Üsküp'te bir gece konakladıktan sonra, sabah erkenden otogara attık kendimizi. Ohrid'e giden ilk otobüste yerimizi aldık. Yaklaşık 3,5 saat süren yolculuk, çocukluk arkadaşımla gerçekleştirdiğimiz bu gezide çok daha kısa sürmüş gibi geldi. Ekim ayı olmasına rağmen henüz yeşilliğini tamamen kaybetmemiş ormanların, küçük köylerin arasında yol alırken sohbetin dibine vurduk; mola yerindeki marketten aldığımız soğuk kahvelerle ve saçma sapan yiyeceklerle eğlendik. Öğle saatlerinde vardık Ohrid'e. İlk işimiz bir taksiye atlayıp tarihi şehir merkezindeki otelimize ulaşmak oldu. (Üsküp'te olduğu gibi burada da taksi kullanmak gayet ekonomik).
 
    Eski şehir bölgesine girer girmez sevdim bu kenti. Bir gece konaklayacağımız otelimiz arnavut kaldırımlı ara sokaklardan birinde yer alıyordu. Osmanlı'dan miras evler Safranbolu sokaklarını andırmaktaydı.
 
    Eşyalarımızı bıraktıktan sonra, yağmurun yağmamasını dileyerek dışarıya attık kendimizi. Önce meşhur Ohrid Gölü'yle tanıştık. Göl demeye bin şahidin gerektiği, deniz hissiyatındaki Ohrid, Balkanlar'ın en derin ve en eski gölüymüş efendim. 
Ve endemik yapısıyla çok özelmiş. Bana kalırsa aynı zamanda asil ve romantik de...
 
    Ohrid Gölü'nün hediyesi inciler, sedefler ve pembe renkli bir balık, kentin turizmine hatırı sayılır derecede değer katmakta. Gölün huzur veren manzarası, üzerinde yapılan geziler ve yaz mevsiminde hareketlenen plajları da cabası. Yani bu göl bu kentin her şeyi.
    Ohrid Gölü'nde sandal sefası yapmayı ve ışıl ışıl fotoğraflar çekmeyi çok isterdim ancak biz gezmeye başladıktan sonra kapanan hava, arada sırada serpiştiren yağmur ve ciddi ciddi üşüten rüzgar nedeniyle bunları gerçekleştiremedim. O zaman ta tepedeki St.John at Kaneo Kilisesi'ne gidelim.
 
    St.John at Kaneo Kilisesi Ohrid'in simgelerinden biri. Bizans zamanında Ortodoks dünyasının önemli merkezlerinden biri olan bu şehirde irili ufaklı pek çok kilise bulunmakta. Bunların arasında en güzeli, en etkileyicisi 13.yy.da inşa edilmiş olduğu düşünülen St.John Kilisesi.
    Bu yapıyı daha uzaktan gördüğümde ve akabinde yanına gidip yüzlerce yıllık duvarlarına dokunduğumda, bahçesinden Ohrid Gölü'nü izlediğimde hissettiğim huzuru, zamandan kopuş duygusunu tarif etmem imkansız. Beni en çok etkileyen, zaman-mekan algımı yerle bir eden birkaç mekandan biri oldu burası. Tam bu noktada kendi imkanlarınla gezmenin güzelliğine değinmek istiyorum. Eğer biz bir tur programı dahilinde Ohrid'e gelmiş olsaydık, kalabalık turist grubuyla bu kiliseye çıkacak (çoğunluk istemezse belki de çıkmayacak), apar topar birkaç resim çekecek ve kısa sürede ayrılacaktık buradan. Kendi imkanlarımızla, kendi isteğimizle gelip mekanı layığıyla yaşadığımız için çok memnunum.
 
    Görevlisi o sırada yerinde olmadığı için içine giremediğimiz yapının bahçesinde gezindik, rüzgara aldırmadan muhteşem göl manzarasını seyrettik, parıltısını göstermede fazlasıyla nazlı davranan güneşi kollayarak fotoğraflar çektik. Ayrılma zamanı geldiğinde biz yola koyulduk, o ise hüzünlü yalnızlığını gidermek için Ohrid manzarasına çevirdi gözlerini...
 
    Kaneo'nun St.John'undan ayrıldıktan sonra ara sokaklara dalarak rastgele önümüze çıkan ve açık olan her tarihi yapıyı ziyaret ettik; hediyelik eşya dükkanlarına, el yapımı işlerin sergilendiği galerilere göz attık.

    Yolumuzun üzerindeki önemli yapılardan biri St.Sophia Kilisesi idi. Ohrid'in Ayasofyası diyebiliriz aslında. Lisans eğitimim sırasındaki Bizans Sanatı derslerinden hafızamda kalan görüntüleri yerinde yakalamak umuduyla adım attım bu yapıya. Şehre bir dönem hakim olan 1.Bulgar Krallığı zamanında 9.yy.'da yapılmış, ancak asıl formunu Bizans döneminde yakalamış ve Osmanlı zamanında cami olarak kullanılmış bu tarihi kilisenin duvar resimleri Ortaçağ'dan bugüne dek canlılığını koruyabilmiş önemli örneklerden.

    Ancak içeriden fotoğraf yok, flaşsız çekim dahi yasak ve görevli amca bu konuda inanılmaz katı. Bu yazıyı yazmadan önce internet üzerinden geçmiş deneyimleri okuduğumda, kilisenin içerisinde çektiği videoyu bile paylaşanları gördüm ancak sanırım tüm garip müze görevlilerini çekme özelliğimden olsa gerek bize gestaposu düştü. Bırak fotoğraf, video çekmeyi korkuyla gezdik diyebilirim:)

   Geçmişi Friglere kadar uzanan çeşitte halkın yaşadığı Ohrid'de bir Roma tiyatrosu görülmemesi imkansızdı tabii.

    M.Ö 2.yy'da yapılmış olan antik tiyatro 80'li yılların başında kullanıma açılmış. Bugün açık hava etkinliklerinin yapıldığı bir mekan burası. Ohrid Yaz Festivali'nde burada bir konserde bulunmak hoş olurdu. Zannediyorum dünyaca ünlü isimlerin katıldığı bir festival niteliğindeymiş.

    Hava şartlarının zorlayıcılığı nedeniyle şehrin kale ve surlarına çıkmadık. Aslında çok severim. Yakınlarına kadar gittik, yukarı kapıdan geçtik fakat dediğim gibi kaleyi bu sefer atlamak durumunda kaldık.


    Amaçsızca gezerken yakaladığımız görüntülerden bazıları şöyleydi:

 
Holy Mother Of God Church 





 
  İki üstteki fotoğraftan da anlaşılacağı gibi koruma altına alınmış tarihi kısımlar haricinde bu kent yazları şenlenen bir sahil kasabası görünümünde. Hatta bir ada havası hissediliyor da diyebilirim. Gel gör ki biz Ekim ayında oradayız. Akşamüstüne doğru sağanak yağmura yakalanıp iyice üşüyünce Eski Çarşı caddesindeki kafelerden birinde aldık soluğu. 

         Ballı, limonlu, sıcak çaylarımızı yudumlayıp kendimize geldikten sonra Eski Çarşı caddesindeki inci takılarıyla meşhur dükkanlara göz gezdirdik. Ohrid Gölü'nün mahsulü inci ve sedef takılar sanırım her turistin ilgisini çeker. Şahsen inciden hoşlanmam fakat parıl parıl parlayan sedef takılara karşı koyamadım. Minicik sedef gül şeklinde küpeler ve kolye aldım. Fotoğraflarını çekip paylaşmayı düşünüyordum ama küpeleri bulamıyorum. Cidden üzgünüm, umarım çıkarlar bir yerden:(

    Şehrin Osmanlı döneminden kalan cami ve tekkelerinin bir kısmı bu caddenin devamında yer alıyorlar. Ohrid, dile kolay 500 yıldan fazla bir süre Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyetinde kalmış. 14.yy'ın sonunda ele geçirilen kenti 1912'de Balkan Savaşı ile kaybetmişiz. 18.yy.'da ticari ve dini açıdan önemli bir merkez olan Ohrid, İttihat ve Terakki örgütlenmesinin de güçlü ayaklarından biriydi. Kısacası küçük ama tarihin akışı içerisinde dolu dolu yaşanmışlıkları olan bir kent burası. 
       
    Geze dolaşa akşamı ettik. Bahar ve yaz aylarına göre oldukça tenha bir mevsim olduğu için restoranlar genellikle boştu. En sıcak ve kalabalık gördüğümüz birini seçtik. Bilerek tercih ettiğimiz bir yer değil fakat sanırım en çok tercih edilenlerden biriydi burası. Müşteri açısından son derece uluslararası bir durum vardı. Balkan müziklerinin yanı sıra, her müşterinin gönlünü almak için pek çok dilde şarkılar çalıp söyleyen şahane bir grup da vardı. Bize bakarak Eski Dostlar'ı söylediler örneğin:) Böyle güzel bir gün yine böyle güzel sonlanabilirdi. Ohrid Gölü'ne özgü, adını bilemediğim ancak pek lezzetli bulduğum pembe balıklarla keyifli bir akşam yemeği yemiş olduk.
    
    Ohrid'deki ikinci günümüz erken başladı ve bir önceki günün aksine enfes güneşli bir sabaha açmıştık gözümüzü ancak ne yazık ki fazla vakit geçirmeden Üsküp'e doğru yola koyulmamız gerekmekteydi. Üsküp'ü biraz daha gezecek, ilk gün göremediğimiz yerleri görecek, sipariş edilen alışverişleri tamamlayacak ve akşam uçağıyla ülkemize dönecektik artık. Vakit olsaydı o güneşli günü de Ohrid'de geçirmek isterdim. Yağmurla karşılanmıştık fakat dönerken şöyle bir hava vardı.
    
    Muhteşem gölüyle birlikte UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan Ohrid'i ben çok sevdim. Şimdi o taraflarla pek ilgileri kalmamış olsa da eşimin anne tarafından dedesinin buralı oluşu ve oğlumun DNA'sında bu güzel kentten bir parçanın olması hafif hoşuma gitmedi değil. Bu durumda evde olayla alakasız bir tek ben olduğum halde gidip görmek bana kısmet oldu:) Umarım bir daha ki sefere ailecek ziyaret ederiz. Yalnızca bir gün kalabildiğimiz için göremediğim bölgeleri, mekanları var. Örneğin Tarih Müzesi tadilattaydı. Su Müzesi de feci şekilde aklımda kaldı. Kaleye çıkıp göl manzarasını izleyemedim, kayık gezintisi yapamadım. Tarihi kilise ve camilerinden giremediklerim oldu. Ayrıca bir başka sefere Ohrid'den Sveti Naum'a da uzanmak isterim. Bu yazının içerisine maddi bilgiler katmak istemedim. Makedonya'nın para birimi ve bize denk gelen karşılığı Üsküp yazımda yer alıyor. Genel olarak hesaplı bir ülke. Üstelik vizesiz ziyaret edilebiliyor. Gezdim, gördüm, sevdim. Gezip göreceklere keyifli seyahatler dilerim.




İlgili Yazılar: Üsküp... Geçmişin Hatırası, Geleceğin Umuduyla...








 

11 Şubat 2017 Cumartesi

FİLM TAVSİYESİ... LİON...

   
    Dün yine tek başıma sinema keyfi yaptım. Lion filmini tercih ettim, çok beğendim ve hafta sonu önerisi olarak paylaşmak istedim. Lion bu senenin Oscar adaylarından biri. En İyi Film dahil olmak üzere altı dalda aday olarak gösterilmiş. 
  Gerçek bir hayat hikayesine dayanan konusundan çok etkilendim. Verilmek istenen mesaj nedeniyle de gönlümü çeldi. Lion, Hindistan asıllı Saroo Brierly'nin hikayesini anlatıyor. Brierly'nin kitabından uyarlanmış. Bu yüzden En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar adayı. 
  Saroo annesi, ağabeyi ve kız kardeşiyle birlikte Hindistan'da zor şartlar altında yaşayan bir çocuk. Henüz 5 yaşında. Babaları yok. Annesi taş taşıyan bir işçi. Ağabeyi Saroo'nun korumasını üstlenmiş. İkisi her daim beraberler. Tüm gün sokaklarda dolaşıp biraz para kazanabilecekleri işlerin peşinde geziyorlar. Aile bireyleri arasındaki sevgi zor şartları bir parça iyileştiren en büyük etken. 
    İki kardeşin ilk kareden itibaren içimizi ısıtan ilişkileri hazin bir olayla son buluyor. Para kazanmak için sokaklara çıktıkları bir gün Saroo kayboluyor. İçinde uyuyup kaldığı tren hareket edince iki gün boyunca zorunlu bir yolculuk yapıp evinden 1200 km. uzaklaşıyor. Kimseye derdini anlatamıyor çünkü evinin bulunduğu yerin adını bile yanlış telaffuz edecek kadar küçük. Günlerce sokaklarda gezmesinin ardından bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Sokaklarda ne kadar sefalet varsa yetimhanede de bir o kadar sıkıntı olduğunu görüyoruz. Saroo yine de şanslı çocuklardan. Avustralyalı bir çift tarafından evlat ediniliyor. Bu insanlar kendi çocukları olabileceği halde zor durumdakileri evlat edinmeyi düşünecek kadar yüce gönüllüler. Saroo'dan sonra yine Hintli bir çocuğu himayelerine alıyorlar. Saroo Avustralya gibi refah düzeyi yüksek bir ülkede başarılı bir birey olarak büyüyor. Bu sürede Hindistan aklına gelmiyor. Fakat bir gün üniversitede tanıştığı Hintli arkadaşları bazı anılarının geri gelmesine sebep oluyorlar. Annesinin, ağabeyinin yüzlerini hatırlıyor. Hindistan'a dair çok ufak tefek görüntüler geliyor gözünün önüne. Ailesini bulmak istiyor. İki yıl boyunca Google Earth'te 1200 km.çapında bir alanı tarıyor ve biraz bilim, biraz anılar, biraz şans derken yaşadığı yeri buluyor. Tam 25 yıl sonra, Avustralyalı ailesinin de moral desteğiyle Hindistan'a gidiyor. Evine doğru adım adım yürürken seyirci de Saroo ile aynı heyecanı yaşıyor. Gerisi sinema salonlarında. 
    Lion, En İyi Görüntü Yönetmenliği dalında da Oscar adayı. Haklı bir adaylık bu. İlk yarıda Hindistan varoşları, ikinci yarıda Avustralya'nın pırıl pırıl görünümü ve doğası öyle bir yansıtılmış ki hem estetik sahneler ortaya çıkmış, hem de "bakın dünyanın farklı iki bölgesi arasında nasıl bir uçurum var" duygusu yaratılmış. Hindistan'da çocuk olmak, Avustralya'da çocuk olmak... Saroo'nun hayat hikayesini aktarmasındaki temel motivasyon aradaki bu fark sanıyorum. 
    Başrolde diyebileceğim Dev Patel, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı. Onu Slumdog Millionaire'den tanıyoruz. Bence bu role çok yakışmış. Gerçek Saroo'yla hiç benzemiyorlar. Çok da önemli değil bu tabii ama diğer oyuncular hikayenin gerçek kahramanlarına o kadar benzemişler ki Patel için "hiç benzemiyor" yorumu yapılmasına sebep oluyorlar. Saroo'nun küçüklüğünü oynayan Sunny Pawar çoook tatlı ve yaşına göre şahane bir oyunculuk çıkarmış. Avustralyalı anne Nicole Kidman da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayı. Burada Avustralyalı aileye selam çakmadan geçmek olmaz. İyi ki böyle insanlar var dedirtecek kadar şahaneler. Filmin sonunda herkesin gerçek fotoğraflarını görmek, o saate kadar kurgusal bir düzenle izlediğin tüm hikayenin kafana dank etmesini sağlıyor. Aslında tüm olanlar gerçek.  Ve kim bilir dünya üzerinde daha neler neler yaşanıyor. 
    Son Oscar adaylığının En İyi Film Müziği dalında olduğunu belirteyim. Bu kadar övgüden sonra filmin yönetmeninin ismini anmazsam olmaz. Yönetmen Garth Davis, ancak adaylığı yok. 
    Filmin sonunda Hindistan'da sayısı fazla olan kayıp çocuklara dikkat çekilmesi ve bu konuda yardımcı olmak isteyenler için bir web adresinin verilmesi de takdire şayan noktalardan. Ayrıca filmin adının neden Lion olduğu da en sonda...
    Hafta sonunda sinemaya gitmeyi düşünen ancak kararsız kalanlara Lion'u kesinlikle tavsiye ederim. Yalnız, bu yazıyı okuyup tercih ettikten sonra filmde çok duygulanırsanız ve bundan hoşlanmazsanız bana kızmamanız için, çok revaçta olan, seyircisi bol olan komedi filmlerinin neşesinin tabii ki bu filmde bulunmadığının, her ne kadar umut aşılasa da Lion'un gerçekliğiyle çarptığının altını çizmek isterim. 








  







25 Ocak 2017 Çarşamba

BODRUM KIŞI...

    Ege'nin havalı kızı Bodrum'dan güneşli günleri taşıyorum bugün sayfama. 
Havalar yeniden soğuyacakmış, kar kapıdaymış madem; kış güneşinden nasiplendiğimiz birkaç günün fotoğraflarına bakıp keyiflenirim ben de. 
    Bodrum'da yaşayan kuzenin olunca her mevsim tadını çıkarabiliyorsun bu mavi beyaz ilçenin. Geçtiğimiz birkaç gün oradaydık. Kışın yağmuru ve rüzgarı fena oluyor aslında ama bu kez şansımıza şahane bir hava vardı. Bitez sahiline attık kendimizi. Uzun uzun yürüdük, bomboş denizde taş sektirme yarışına girdik.

    
 Bir başka gün, hep önünden geçtiğimiz fakat ziyaretini hep ertelediğimiz Halikarnas Mozolesi kalıntılarını görmeye gittik. 

    
    Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan ikisinin, yani Halikarnas Mozolesi ve Artemis Tapınağı'nın ülkemiz toprakları içinde yer alıyor olmasının güzelliğini konuştuk. Mozolenin en önemli parçalarının bugün ne yazık ki British Museum'da görülebiliyor olmasını da...
    Yaklaşık 2300 yıllık taşların arasında gezip, geçmişi hayal ederken, güneşe kendini vermiş uyuklayan bu kediye imrendik.

    Vakti gelince geçmişe veda edip hemen yakındaki marinaya uzandık. 
    
    Herkes sokaklardaydı, mavi gökyüzüne uzanan turuncu portakalların oluşturduğu renkli şölen görülmeye değerdi. Havaalanından başlayan ve gözle görülecek şekilde dikkat çeken güvenlik tedbirlerinin düşündürdükleri olmasa huzurlu bir ülkede yaşadığımıza yemin edebilirdik.



    
    Meşhur kahveciye girdik. Zira manzarası pek güzel. Biten güne karşı, kardeşimle ve beraber büyüdüğümüz, uzun yıllar anne tarafından tek kuzenimiz olduğu için kardeş gördüğümüz kuzenimle birlikte sohbete daldık. 


    
    
    Sömestr nedeniyle alınan izinler, kapanan okullar ailecek geçirilen birkaç keyifli gün yaşattı bize. Evet Bodrum güzel ve her ziyaretimizde mutlu ediyor bizi. 
Ancak bizim için Bodrum'un en güzel yanı işte bu:)

        Ailenin en küçüğü ve uzakta olduğu için en çok özleneni olan bu küçük hanım, küçük Parem döküyor aslında bizi yollara. Gittik, gördük, döndük ve şimdiden özledik. 














12 Ocak 2017 Perşembe

2016'DA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

    2016'da neler okudum? Bu yıl da listeledim.
    2016 başlarken okuma anlamında hedefim büyüktü fakat yalnızca 43 kitap okuyabilmişim. Beklediğim sayıya ulaşamamış olmamın nedeni yaz boyunca az okumuş olmam. Orhun'un üniversite ve ameliyat stresi, yurt dışına hazırlık derken, 
bir de üzerine 15 Temmuz olayı eklenmişken koca yaz gerginlikle geçti. Hayatımda geçtiğimiz yaz sıkıldığım kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. E böyle bir zamanda maalesef ne kadar rahatlamak amacıyla eline kitap alsan da sözler, cümleler kafana girmiyor. İnanılmazdı! 
    Karakarga, 221B, Kafa gibi dergileri en ufak ayrıntısına kadar okuyor olmak da kitaba ayırdığım zamanı azalttı. Dergi okumayı çok seviyorum ancak o kadar dolu dolular ki ciddi zaman ayırmak gerekiyor. Bu da onların başarısı aslında. Yalnız o kadar sevdiğim, tanıttığım, kitap fuarında imza kuyruğuna girdiğim Karakarga'nın artık çıkmayacağını üzüntüyle belirtmek isterim:( O kadar üzüldüm ki. Bu zamanda kalite tutmuyor. 
Tabii Kafa, Ot gibi dergilerin çok satıldığı bir ortamda insanlar daha fazlasına para ayıramıyorlar diye düşünmüyor da değilim. Çok iyi dergiler var piyasada ve hepsine zaman ayırmak, bütçe ayırmak zor. Öyle ya da böyle Karakarga artık yok. Yazarlarını, çizerlerini başka çalışmalarından takip edeceğiz artık.
    Yine lafı uzattım. Artık kitaplara geçme zamanı. Bence çok şahane kitaplar okumuşum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?:) 

    1- SEVGİLİM LONDRA (Vincent van Gogh'un Londra'sında Gezinti)
                Kristine Groenhart - Willem-Jan Verlinden
    Bu kitapta bir gün görmek için can attığım Londra var, seyahat var, hayranı olduğum Vincent van Gogh var. Okumayayım da ne yapayım?
    Usta ressam henüz 20 yaşındayken (1873) Lahey merkezli bir sanat galerisinin Londra şubesinde çalışmak üzere bu kente gönderiliyor. 3 yıl aralıklı olarak gidip geliyor. Kardeşi Theo'ya Londra'dan yazdığı mektuplardan faydalanılarak yazılmış bir kitap bu. Sanatçının nerelerde gezdiği, hangi müzelere gittiği, hangi tablolardan etkilendiği anlatılmış ve aynı yerlerin bugünkü durumları hakkında bilgiler verilmiş. Londra'da yaşadığı evin bugün de ayakta olması ve önünden geçen caddeye "Van Gogh Yürüme Yolu" denmesi ile ilgili bilgilere şu yazımda yer vermiştim. Aynı yazıda kitap hakkında ayrıntılı bilgiler de mevcut. Meraklısı için: Sevgilim Londra 
Fotoğraflar yıl içinde Instagram'da paylaştıklarım
    2- KENDİNE AİT BİR ODA / Virginia Woolf
    "Hayal dünyasında en yüksek öneme sahip, gerçekte ise zerrece önemi yok. Şiire baştan başa yayılmış, tarihte ise adeta namevcut. Kurmaca edebiyatta kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçekte, parmağına ebeveyni tarafından zorla takılan yüzüğüyle herhangi bir gencin kölesidir. Edebiyatta en esin dolu sözcüklerin, en derin düşüncelerin bazıları onun dudaklarından dökülür, gerçek hayatta ise hemen hiç okuyamaz, hemen hiç yazamaz ve kocasının malıdır".
    Böyle diyor Virginia kendi zamanının kadınları için ve eğer yazar olmak istiyorlarsa kendilerine ait bir odaları ve yıllık en az 500 Sterlin gelirleri olması gerektiğini savunuyor. Günümüzde kadınlar yazar olabiliyorlar belki ama kişisel haklarının ne kadarına kavuşabildikleri, hayatın içerisinde erkeğe oranla ne kadar yer alabildikleri konusu hala tartışmalı. O yüzden Victoria Dönemi'nde yazılmış olan bu kitap bugün de feministlerin başucu kaynaklarından biri olma özelliğini koruyor.

    3- AZİL / Hakan Günday
    Yine Hakan Günday, yine farklı bir roman, yine farklı bir karakter. Asil!
    Asil, küçükken gerizekalı olduğu düşünülen, aslında kafası tam kapasite çalışan bir dahi. Kafasındaki "Ben"i ortaya çıkarmak için geçirdiği tuhaf aşamaları izliyoruz ki bunlar arka arkaya müthiş romanlar yazması, besteler yapması, insanların içindeki kötülüğü ortaya çıkarmak için deneyler gerçekleştirmesi, bu deneyler için gerekli olan parayı illegal yollardan sağlaması şeklinde tezahür ediyor. Acaba Asil içindeki Ben'i azledebilecek mi? Kafasındaki binlerce sesi susturabilecek mi? Yine Hakan Günday sertliğinde bir roman, çarpıcı cümleler...
    "İnsanlığın bin bir çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğnenmiş ve on yılda da internet tarafından yutulmuştu".

    4- YILDIZLAR / Can Dündar
    Can Dündar'ın 2000'li yılların başında popüler olmuş isimlerle yaptığı röpotajlardan ve biyografik bilgilerden oluşan keyifli bir kitap. Tarkan, Yaşar Nuri Öztürk, Özcan Deniz, Erman Toroğlu, Yıldız Tilbe, Orhan Pamuk, Süreyya Ayhan ve daha bir çok isim yer alıyor.

    5- ÖLDÜRMEYE DEĞER KİŞİLER / Peter Swanson
    İsimini beğenerek satın aldığım ilk kitap:) Ayrıntılı bilgi şu yazımda: Öldürmeye Değer Kişiler

    6- 90'a YAKLAŞIRKEN / Esra Üstündağ Selamoğlu
    Türkiye'nin en önemli sanayicilerinden Asım Kocabıyık'la yapılan nehir söyleşi. 
Asım Bey Borusan'da çalışan kardeşimin de patronuydu. Çalışanları tarafından çok sevildiğine, takdir edildiğine şahidim. Atatürkçü, Cumhuriyetçi, mütevazı bir neslin son temsilcilerinden. Dolayısıyla bir dönemi anlatıyor olması açısından önemli bir kitap bu. Dişiyle, tırnağıyla uğraşarak Türkiye ekonomisine yön veren markalardan birini yaratması; okullar, kütüphaneler yaptırması ve her birini bizzat kontrol altında tutması; öğle yemeklerini çalışanlarıyla yemesi ve "şimdikiler yapmıyor böyle" diye serzenişte bulunması hep kitaptan aklımda kalan güzellikler. Ha bir de şuna çok şaşırmıştım okuduğumda. Asım Kocabıyık Sabahatti Ali, Orhan Veli Kanık, Mücap Ofluoğlu gibi solcu isimlerle arkadaşlık etmiş, muhabbetlerinde bulunmuş. "Ben kapitalist bir isim olarak onların arasındaydım, çünkü konuya çok hakimdim" demiş bu konuda. Çok okuyan, çok araştıran bir isim. Keşke her kapitalist böyle olsa dememek elde değil:) 

    7- BENİM OLAĞANÜSTÜ AKILLI ARKADAŞIM / Elena Ferrante
    Napoli Romanları isimli serinin ilk kitabı. Anlatmama gerek olup olmadığını bilmiyorum aslında çünkü çok okunduğunu, sevildiğini biliyorum. Bu ilk kitap Elena ve Lila'nın çocukluk zamanlarını anlatıyor. Romandaki Napoli havasını, mahalle kültürünün yansımasını, Elena ve Lila arasındaki -kız arkadaşlar arasında muhakkak yaşanan- sevgiye ve kıskançlığa dayalı vazgeçilmez ilişkiyi çok sevdim. Film tadında ilerleyen bir roman bu. Devamındakiler de tabii. İki arkadaşın orta yaşlılığına kadar uzanan bir hikaye. İlk ikisini okudum, hikayenin sonuna hemen ulaşmamak için aralıklı okumaya karar verdim. Üçüncüsüne başlamam yakındır.

    8- CİNLERİN İSTANBUL'U / Enis Batur
    "Saraylı yosma Paris; bacakları aralık Roma; deli saraylı Venedik; sıkı aracı ermiş Petersburg; görünmez alevlerin kızı Londra. Avrupa'nın bütün kızları arasında tek bir hüsna, İstanbul; kraliçe kent, kral kent, düşük kent, yarılmış, bin bir yaprak, uğultuların ve derin sessizliklerin kenti" 
    Bu sözün üstüne söz söylemek olmaz. Nasıl bir kitap olduğu belli herhalde. 
Enis Batur farkıyla İstanbul. Kesinlikle tavsiye ediyorum. 

    9- VENEDİK'TE ÖLÜM / Thomas Mann
    Demek ki İstanbul'dan sonra Venedik'te geçen bir roman okumuşum. Güzel denk gelmiş. Venedik'te Ölüm bir Thomas Mann klasiği. Orta yaş sıkıntısına kapılmış, kendini sorgulama aşamasındaki Alman yazar Gustav, hiç aklında yokken kendini Venedik'in sayfiye yeri Lido'da bulur. Kaldığı otelde Polonyalı bir aile dikkatini çeker. Ailenin çocuk yaşlarda kızları ve 15 yaşlarında bir oğulları vardır. Gustav Polonyalı genç oğlana karşı aşka benzer duygular hissetmeye başlar. Günleri bu aileyi izleyerek geçer. Duygularından rahatsız olmasına rağmen mutlu da hisseder kendini. Yazarın karmaşık duygularına şahit oluruz. Tüm bunlar olurken Venedik'te salgın hastalık olduğu söylentisi yayılır. Turistler yavaş yavaş Lido'yu terk ederken Polonyalı aile ve Gustav ne yapacaklardır?

   10- SİSLE GELEN YOLCU / Jean Christopher Grange
    Grange'ın okumadığım romanı kalmadı sanırım. Bu da en heyecanlılarından biri. Ancak anlatması zor ve uzun olacak. O yüzden kısaca bahsedeceğim. Psişik kaçışlar yaşayan hastaları (travma sonucu eski kimliğini unutup farkında olmadan yeni bir kimlik inşa edenler) inceleyen psikiyatr kahramanımız kendisini karmaşık olayların içinde buluyor. Olaylar ilerlerken kendisinin de psişik kaçış yaşayan biri olduğunu keşfediyor. Bir yandan polisten kaçarken diğer yandan eski kimliklerinin peşine düşüyor. Bunu defalarca yaşamış çünkü. Acaba niye böyle olmuş?:) Anlatması zor, en iyisi okuyun siz. Polisiye-gerilim sevenlere tavsiye ederim. 

   11- M TRENİ / Patti Smith
   Yazar ve şarkıcı Patti Smith'in otobiyografik kitaplarından biri. Çok sevdiğim "Çoluk Çocuk" gibi... Onda gençlik yıllarını anlatıyordu, burada eşinin bu dünyadan ayrılması ve çocuklarının kendi hayatlarını kurmasıyla yalnız kaldığı orta yaşlı hallerini... Anılarına da yer veriyor bolca. Bir tanesini özellikle çok sevdim. Bir gezisinde onun için önemli olan bir dağdan hatıra olarak bir taş alıyor yanına. O taşı gümrük polisinden geçiremeyince, bunun nedeninin dağdan izin almaması olduğunu düşünüyor. 
Çok hoşuma gitti. Çünkü bende de olur böyle düşünceler:)

   12- VENEDİK'TE AŞK, VARANASİ'DE ÖLÜM / Geoff Dyer
    İsminden de anlaşılacağı gibi roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü Venedik'te, ikinci bölümü Hindistan Varanasi'de geçiyor. İlk bölümde Venedik Bienali'ni izlemeye giden gazeteci Jeff'in galerici Laura ile tanışması ve yaşadıkları aşk var. İkinci bölümdeki kahramanımızın Jeff olup olmadığını bilmiyoruz. Varanasi'ye son anda çıkan bir gezi yazısı programı ile geliyor. Varanasi'den ayrılamıyor bir türlü. Nereyse bir Hintli gibi yaşamaya başlıyor. Varanasi bilindiği gibi ölümün kenti. Yaşlı Hindular buraya ölmek için geliyorlar. Ölü yakma törenleri, küllerin Ganj Nehri'ne atılması, arınma törenleri herkesin gözü önünde yapılan ritüeller. Gitmedim ama iyi biliyorum, çok okudum, çok seyrettim:) Çok merak ediyorum ancak gitmeye cesaret eder miyim bilemiyorum. Her neyse yine kişiselleşti konu, kitabın ilk bölümünde maddiyat, içki, uyuşturucu, seks üçgenindeki hedonistik bir yaşam; ikinci bölümünde ise ruh, ölüm, maneviyat var.
    "Bienal tam anlamıyla başlamıştı artık. Parti tasası ve davet edilme kıskançlıkları, davet edilmediğin daha iyi partilerin olduğu, sana yasaklı daha seçkin zevklerin bulunduğu korkusu baş göstermişti".
    "Burası Şiva'nın yaşamak için seçtiği yerdi. Burası dünyanın başladığı yerdi. Geçiş yerleri -tirtalar- kutsaldı, kimi geçiş yerleri özellikle kutlu yerlerdi ama Varanasi'nin tamamı bu dünya ile öteki arasında bir geçiş yeriydi. Aslına bakılırsa buradan daha ziyarete değer yer yoktu dünyada, gerçi bir bakıma burası bu dünyaya ait de sayılmazdı".

   13- PARİS VE LONDRA'DA BEŞ PARASIZ /  George Orwell
    Yine bir şehir kitabı. 1984 ve Hayvan Çiftliği'nin yazarı George Orwell'ın parasız yıllarını anlattığı (1920'ler) kitabı. Ancak hakikaten kendi yaşadıklarını anlatıp anlatmadığı konusunda tartışmalar var. Öyle ya da böyle garsonların, çamaşırcıların, bulaşıkçıların, aşçı yamaklarının, yani az paraya çalışan işçilerin ne kadar zor şartlarda yaşadığına, sosyal eşitsizliğe dikkat çekmiş Orwell. Anlattıkları inanılır gibi değil. (En lüks restoranların mutfağındaki pislik dahil). Kitaptaki son cümleler şöyle:
    "...Bütün berduşların ayyaş pislikler olduklarını asla düşünmeyeceğim, sırf bir peni verdim diye hiçbir dilenciden minnet beklemeyeceğim, işsiz bir adamın yorgun olmasına şaşırmayacağım, selamet ordusuna (dini bir kurum) yardım etmeyeceğim, giysilerimi rehine vermeyeceğim, sokakta dağıtılan bir el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir lokantada keyifle yemek yemeyeceğim. Bu da bir başlangıç". 

   14- SOĞUKKANLILIKLA / Truman Capote
   Beni çok etkileyen bu kitabı daha önce ayrıntısıyla anlatmıştım. Link burada efendim: Soğukkanlılıkla'yı Okudum,Capote'yi Seyrettim

   15- YENİ SOYADINI HİKAYESİ / Elena Ferrante
    Az önce bahsettiğim Napoli Romanları'nın ikincisi. Elena ve Lila'nın hikayesi devam ediyor. Elena zor şartlarda da olsa eğitimine devam ederken, Lila'nın bahtına mahallenin hali vakti yerinde gençlerinden biriyle evlenmek düşüyor. Devamı kitabın sayfalarında...

   16- HAYATIM / Marc Chagall
    "Tanrım, sen ki bulutlarda veya kunduracının evinin arkasında gizleniyorsun, söyle de ruhum kendini açığa vursun, kekeme çocuğun acı çeken ruhu... Yolumu göster bana. Ben herkese benzemek istemiyorum; yeni bir dünya görmek istiyorum".
    Renklerin ressamı, tabloları şiirleri andıran Marc Chagall'ın kendi kaleminden hayatına dair notlar. Cemal Süreya "Ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği var ondan" demiş ve Yazmam Daha Aşk Şiiri'ni Chagall'ın Ben ve Köyüm tablosundan esinlenerek yazmış. 
 
   17- RUHİ MÜCERRET / Murat Menteş
   Önce sevmedim. Yapılan reklamlara kapılıp aldığım için kendime kızdım hatta. Ama sonra sonra sardı beni 100 yaşındaki İstiklal Gazisi Ruhi Mücerret'in hikayesi. Esprisi, aforizması bol bir roman olduğunu anlayınca elimden bırakamadım.
   İnsanların beynine çip yerleştirerek onların ayaklı reklam panoları gibi gezmelerini sağlayan Masum Cici ve yakın arkadaşının vasiyetiyle onu bulmaya çalışan Ruhi Mücerret... Ve bu maceraya bir şekilde karışan enteresan karakterler... Çok ilginç, çok zekice kurgulanmış bir roman. Beynine çip yerleştirilmiş insanların konuşma arasında farkında olmaksızın reklam yapmalarına ayrıca bayıldım.

   18- GÖZÜYLE KARTAL AVLAYAN YAZAR, YAŞAR KEMAL / Zülfü Livaneli
    Usta romancı Yaşar Kemal'i en yakın dostu Zülfü Livaneli'den dinlemek ayrı bir keyif. Altı çizilesi cümleler, öğrenilesi bilgiler, takdir edilesi bir hayat bu biyografik eserde. Kahramanı Yaşar Kemal, anlatanı Zülfü Livaneli olursa okunmaz da ne yapılır?
    Örneğin ben Sabahattin Eyüboğlu'nun "İnsan var karartır ak gündüzü, insan var ağartır geceyi" dizelerini Yaşar Kemal için yazdığını bu kitaptan öğrendim.

   19- KANLI TOPRAKLAR /  Orhan Kemal
    Toplumsal gerçekçi Orhan Kemal'in tipik romanlarından biri. Küçük insanların toprak elde etmek için çevirdikleri entrikalarla örülü bir Çukurova hikayesi. Dalavereyle yükselen Topal Nuri başrolde. Ezilen yine köylü, ezilen yine fabrika çalışanı. 

    20- ABİM DENİZ / Can Dündar
    Deniz Gezmiş'in kardeşi Hamdi Gezmiş, arşivindeki belge ve mektupları 
Can Dündar'a iletip abisi hakkında bir kitap yazmasını istemiş. Bir bölüm Hamdi Gezmiş'in, bir bölüm Can Dündar'ın anlatımıyla ilerliyor. Bir döneme adını yazmış kimseyi kardeşinin ağzından okumak önemli.
   Deniz Gezmiş ve arkadaşlarınınki bambaşka bir cesaret, bambaşka bir kişilik meselesi bana kalırsa. Bazı insanlar haksızlıklara karşı ölümüne tepki verme dürtüsüyle doğuyorlar. Deniz Gezmiş, ailesinin ve yakınlarının anlatımıyla çok insancıl, yüreği doğa ve hayvan sevgisiyle dolu, Mustafa Kemal'e hayran, Türkiye'nin üzerinde yabancı bir ülkenin -özellikle de Amerika'nın- etkisini istemeyen cevval bir genç. O ve arkadaşları banka soyma, adam kaçırma eylemlerine karışıyorlar ama kimseyi öldürmüyorlar. Yine de idam ediliyorlar malum. Bir insanın 26 yaşından sonra olgunlaşmaya başladığını okumuştum gelişim psikolojisi ile ilgili bir kaynakta. Gezmiş idam edildiğinde 25 yaşındaydı. Bana göre 25 yaş belli fikirlerin oturması için erken bir yaştır. Ve gençler isyankardır, heyecanlıdır. Bu sebeple gençler mümkün olduğu kadar hoş görülmelidir. Bazen düşünürüm acaba Deniz Gezmiş yaşasaydı bugün hangi pozisyonda olurdu diye. İlhan Selçuk güzel özetlemiş durumu. Şöyle diyor: "...Üniversiteli gençlerin devrimci dinamizmini, Türkiye'nin yükselişi için itici güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar suçlu olacaktır".
    Bir dönemi anlamak için okuma listesine alınacak kitaplardan biri bu da.

    21- SEYAHAT SANATI /Alain de Botton
    Bu kitabı bir başka yazıyla seve seve anlatmıştım. En beğendiklerimden biridir. Link burada: Seyahat Sanatı...Botton'dan Seyahat Üzerine

    22- ALİ KEMAL, BELKİ DE BİR GÜNAH KEÇİSİ / Orhan Karaveli
    Aslında bu kitabı da ayrıca anlatmak istiyordum ama olmadı. Çünkü Ali Kemal ilginç bir isim. "Vatan Haini" deyiminin zihinlerde vücut bulmuş hali. Yani ben hep öyle bildim. Ama kitaptan bilgileri sağda solda paylaşınca anladım ki herkes tanımıyormuş adamı:) Neyse efendim değişik isimler dikkatimi çekiyor ve ben biyografi okumayı çok seviyorum. Biyografiler sadece söz konusu kişiyi anlatmıyor, içinde bulunulan dönemi tanımamızı da sağlıyor.
    Ali Kemal, Damat Ferit Paşa hükümetinde bakanlık yapmış bir yazar ve gazeteci. Kurtuluş Savaşı'na inanmayanlardan biri. Gazete yazılarında bunu ateşli şekilde dile getirmesi, Anadolu'ya silah sevkiyatını engellemeye çalışması onun sonunu getiren hareketler. Zafere ulaşıldıktan sonra "Türk milletini tanımamışım" diyerek günah çıkarsa da, bu son hareket İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanmasına engel olmuyor. Yargılandıktan sonra salıverilmesi olası ancak mahkeme için Ankara'ya götürülürken mecburen konakladıkları İzmit'te Nurettin Paşa'nın halkı kışkırtmasıyla linç ediliyor. Nurettin Paşa zalim bir adam ve Atatürk "biz bir de bunun gibi adamlarla uğraştık" diyerek kendisine Nutuk'ta epeyce yer vermiş.
   Ali Kemal'in "Türk milletini tanımamışım" sözü beni epeyi düşündürdü. Bu itirafına sebep olan duygularla davranmış kendisi. Ama iyi ki herkes böyle düşünmemiş, iyi ki Atatürk gibi biri çıkmış, Türk milletine güvenmiş ve arkasındakiler de onun güvenini boşa çıkarmamışlar. Herkes boş verseydi, "yapamayız" deseydi ne olacaktı?
    Ali Kemal evet kışkırtıcı eylemlerde bulunmuş ama linç edilmemeliydi. Linç insanlık dışı bir hareket. Kitabın yazarı Orhan Karaveli diyor ki:"Fikrini savundu, dönek değildi, karakteri böyleydi. Bugün yaşasaydı ağzı bozuk bir gazeteci olurdu. Sonradan hata yaptığını kabul etti. Falih Rıfkı Atay gibi yazarlar da Kurtuluş Savaşı'na ve Atatürk'e saydılar, ancak onlar sıyrıldılar ve edebiyatın saygın isimleri arasında yer aldılar". 
Bu açıdan baktığımızda Ali Kemal günah keçisi gibi görünüyor. Olayın geneline baktığımızda ise tüm engellemelere rağmen yılmayan Atatürk'ün büyüklüğünü, cesaretini görüyorum ben.
    Ali Kemal bugünler için de enteresan bir isim. Çünkü İngiltere'nin Dışişleri Bakanı Boris Johnson, ilk evliliğinden bizzat oğlununun torunu oluyor. İkinci evliliğinden olan oğlu Zeki Kuneralp de görevleri sırasında Türkiye'yi yurt dışında başarıyla temsil eden Atatürkçü bir diplomat.

    23- SOPHIA LOREN / DÜN,BUGÜN,YARIN
    Güzel yıldız Sophia Loren'in otobiyografisi. Biraz abarttığı, bazı şeyleri uydurduğu söylense de keyifli bir anı kitabı olmuş. Sophia Loren hayatından memnun bir kadın ve bu mutluluk kitaba da yansımış. İtalyan sinemasını gözden geçirmek için de hoş bir kaynak. 


    24- İPEKLİ MENDİL / Yekta Kopan
    Yekta Kopan genç yaşında Sait Faik'in bir öyküsündeki "su gibi fışkıran ipekli mendil" tanımından çok etkilenir ve o tarihten sonra okuduğu öykülerde dikkatini çeken nesneleri, mekanları, kişileri vs.'yi not almaya başlar. Bu kitap -farklı isimlerin de katkılarıyla- bu notlardan oluşuyor. Türk hikayesine dair sözlük tadında bir çalışma.

    25- YAŞAMAYA BAK / Nadine Gordimer
    Yazar Güney Afrika'da yaşayan bir ekoloji uzmanı ve aktivist olunca kitaplarının çevre sorunları, ırkçılık vb. konuları üzerinden ilerlemesi gayet normal. Gordimer bu romanda bir aile hikayesi üzerinden değiniyor bu konulara. Kanser olduğunu öğrenen kahramanımızın annesi, babası ve eşiyle olan ilişkisi; tedavisi süresince radrasyondan dolayı yanına yaklaşmak yasak olsa da onu büyüten siyahi dadının gayet doğal bir şekilde bakım işini üstlenmesi kurgusuyla ilerleyen, mesaj içerikli bir hikaye. 

    26- ATATÜRK VE BERBERİ / Yaşar Gürsoy
    Kitabın ismindeki kişi Atatürk'ün berberi Mehmet Tanrıkut Mete. Hem berberi hem de koruması olarak Ata'nın ömrünün sonuna kadar yanında olan kişilerden biri. Tıpkı aşçısı ve kütüphanecisi gibi. Atatürk'ün "Çocuklarım" dediği isimler bunlar ve kitaptaki anılar okununca gerçek bir aile gibi birbirlerine bağlı oldukları anlaşılıyor. Öyle ki bir dede gibi hepsinin çocuklarına Atatürk isim koyuyor.
    Kitap Mehmet Tanrıkut Mete'nin anılarından oluşuyor zannıyla almıştım ama tamamen böyle değilmiş. Yakın çevresinin anılarından derlenmiş, manevi kızlarıyla ve çocukları addettiği yardımcılarıyla olan ilişkisini anlatan bir çalışma bu. Duygulandıran ama aynı zamanda bilgilendiren bir çalışma. Örneğin Fransızların Larousse Ansiklopedisi'nde kazığa oturtarak idam, yani "empaler" açıklanırken "Türkler hala idam mahkumlarını kazığa oturturlar" cümlesini öğrenen Atatürk'ün bu maddeyi nasıl değiştirttiği gibi detay bilgiler de var. Kısacası okunası bir eser.
 
    27- BEN CLAUDIUS / Robert Graves
    Robert Graves İngiliz şair ve romancı. Araştırmacı yönü dolayısıyla tarihi romanlarda çok başarılı. Ben Claudius da bu başarılı romanlarından biri. Olaylar tamamen gerçek. Roma imparatorlarından Augustus, Tiberius, Caligula dönemlerini öğrenmek isteyenler bu kitabı; bir sonraki imparator olan Claudius'un hükümdarlık zamanını öğrenmek isteyenler ikincisi Tanrı Claudius'u okuyacaklar. Her iki romanda da olaylar Claudius'un ağzından anlatılıyor. Aklından şüphe duyulan ancak tam tersi çok akıllı olan, topal ve kekeme olduğu için hep alay edilen, geri planda kalan Claudius'a sempati duymamak mümkün değil. Az önce saydığım imparatorlar zamanında katledilmekten hep bu özellikleri sayesinde kurtulmuş, taht için tehlike oluşturmayacağı tahmin edilen ama kader bu ya bir gün tahtın sahibi olan Claudius'un hikayesi, Roma'nın entrikalarla dolu saray yaşamı ve tarihi bilgiler bu kitabı sevmem için geçerli sebepler. İkincisini henüz okumadım çünkü üst üste okumayı sevmiyorum ama en mümkün zamanda Tanrı Claudius da okunacaktır.

    28- ELVEDA GÜZEL VATANIM / Ahmet Ümit
    Bu romanı anlatmama gerek yok sanırım çünkü okumayan kalmadı zannediyorum. Ahmet Ümit kitaplarını seviyorum ama bu resmen elimde süründü. Orhun'u okula yerleştirmek için Tallinn'e giderken yanıma almıştım. Fakat hem Orhun'u orada bırakacak olmanın duygusallığı, hem yerleştirme telaşı derken bir türlü hikayenin içine giremedim. Gerçi içine girilecek bir hikayesi de yok. Eski İttihattçı Şehsuvar Sami'nin "niye aşkımı tercih etmedim ki?" pişmanlığından ve bol bol İttihat ve Terakki bilgilendirmesinden oluşan bir roman. Hiç ama hiç "İttihat ve Terakki nedir? Hataları nelerdir?"dersi almaya müsait olmadığım bir döneme rastladı Sami ve Ester'in hikayesi. Sami ve Ester dedim ama bana kalırsa reklamlarında bolca yansıtılan romantik hava yok romanda. "İttihat ve Terakki'yi anlatayım, okunması için de bunu bir aşk hikayesi üzerinden şekillendireyim" durumu var. Ahmet Ümit'in en sevmediğim kitabı oldu.

    29- MOSKOVA GÜNLÜĞÜ / Walter Benjamin
    "Burada kış, tıpkı beyaz koyun yününe bürünmüş bir köylü gibi, kalın bir kar kürkünün altında geçiyor".
    Filozof ve kültür eleştirmeni Walter Benjamin 1926 yılının Aralık ayında Moskova'ya gider ve iki ay kalır. Yolculuk sebebi daha önce Capri'de bir yaz aşkı yaşadığı aktris Asja Lacis'i ziyaret etmektir. Asja, geçirdiği bir bunalım sonucu sanatoryuma yatmıştır. Biz de böylece Benjamin'in Asja ile ilişkisini sağlamlaştırma gayretini, Moskova şehri ve siyasi atmosferi hakkındaki fikirlerini okuruz. Moskova ve St.Petersburg en merak ettiğim şehirlerden olduğu için bunlarla ilgili her türlü gezi ve anı kitabı tercihimdir. 

    30- ECİNNİLER,Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar / Elif Batuman
    Ecinniler, The New Yorker'da da yazan akademisyen Elif Batuman'ın farklı bir kitabı. Karşılaştırmalı edebiyat okuyan yazar, araştırmaları ve dil öğrenimi sırasında Rusya'da, Semerkant'ta, Amerika'da yaşadıklarını anlatıyor ve Rus edebiyatı hakkında ilginç bilgiler veriyor.
    Çok sevdim ben bu kitabı ve çok şey öğrendim. Örneğin Batuman'ın Kazak bir şoförden öğrendiğine göre Kazakistan'da ağaç çok azmış. Kazaklar ağaç sevmezlermiş. Hem de hiç!
    Tolstoy uzmanları, yazar için düzenlenen konferansta sözlerini "eğer hala hayattaysak" diye bitirirlermiş. Tıpkı Tolstoy'un hayatının son zamanlarında yazdığı günlüklerde olduğu gibi...
    Çehov'un ailesi köleymiş. Dedesinin özgürlüklerini satın aldığı efendisi, Tolstoy'un şaibeli editörü Çertkov'un babasıymış.
    Bu ve bunun gibi pek çok bilginin yazarın anılarının içerisine şahane bir şekilde serpiştirildiği kitapta Puşkin de var, Timur var, Timur'un torunu -ve benim de son derece ilgimi çeken- Uluğ Bey var, Türkçe için çok önemli bir şair olan Fıtrat var, Ali Şir Nevai var, Muhteşem Petro'nun çatlak yeğeni İmparatoriçe Anna var, Dostoyevski'nin Holbein'ın bir tablosu karşısında yaşadığı "sanat zehirlenmesi" var. Var da var yani. Tekrar tekrar okuyabilirim ben bu kitabı. 
 
    31- CAMİLLE CLAUDEL / Anne Delbee
    Daima sevgilisi Rodin'in gölgesinde kalmış, kendisi de son derece yetenekli bir heykeltraş olan Camille'in hikayesi. Sevgilisi ya da eşi olan erkeğin yeteneğini kullanıp, onu sömürüp ön plana çıkan kadın bir sanatçı duymadım. Oysa tam tersi çok örnek var sanat tarihinde. Camille ve Rodin de söz konusu çiftlerden biri. Camille'in sırf  kadın olduğu için yeteneğinin ve çalışkanlığının karşılığını alamaması, zaten hassas olan ruh sağlığının dış baskılarla daha da bozulması ve ömrünün son 30 yılını akıl hastanesinde geçirmesi beni çok etkilemiştir. Hastaneden kardeşine yazdığı mektuplar iç acıtı.
 
    32- BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT / Stefan Zweig
    Bir otelde kızlarıyla birlikte kalan bir kadın, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde otel müşterilerinden genç bir erkekle birlikte kayıplara karışır. Otel müşterileri kadını acımasızca eleştirmeye başlarlar. Sadece bir genç farklı düşünmektedir ve böylesi durumların yaşanabileceğini, kadınların da erkekler kadar hakkı olduğunu savunur. Tartışmayı sessizce izleyen yaşlıca bir kadın bu savunmadan etkilenir ve genç adamla özel bir konuşma gerçekleştirir. Seneler önce başından geçen benzer olayı kendisine anlatarak rahatlamak ihtiyacındadır. Bize de ikilinin sohbetini Stefan Zweig'in muhteşem anlatımıyla su gibi okumak düşer.

    33- GHOST WORLD / Daniel Clowes
    Bu bir çizgi roman. Ergenlik çağındaki Enid'in, yaşına özgü davranışlarıyla gelişen hikayesi. 90'lı yıllarda geçiyor. Çavdar Tarlasında Çocuklar romanına benzetiliyor ama çok fazla benzetemedim ben. Neticede ergenlik çağında yaşananlar ortak hisler. Her bu dönemde geçen romanı, filmi, diziyi Çavdar Tarlasında Çocuklar ile karşılaştırmak yersiz. Ghost World'ün filmi de varmış ancak çizgi romandan farklıymış. Ben seyretmedim.

    34- DAHA DA KARANLIK, Hikayeleriyle Leonard Cohen Şarkıları / Berk Kuruçay
    Yakın zamanda bu dünyadan göçen, çok fazla insanın gönlünde yer eden Leonard Cohen'in "ozan" olarak nitelendirilmesini sağlayan şarkılarının hikayeleri... Romantik bir derleme... 

    35- KÜBA'DA SAĞLIK / İlker Belek
    "Küba kanser aşısını bulmuş" deriz, "Küba vatandaşları sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanıyormuş" deriz, "Küba'da sağlık turizmi gelişmiş" deriz. Konuşuruz yani bunları. Tüm bu konuları merak ettiğim için aldım bu kitabı. Tez çalışması tadında, raporlara dayanan bir kitap. Az önce tırnak içinde paylaştıklarımın hepsi doğru. Ve çok daha fazlası var. Korkunç ambargo şartlarına rağmen eğitim kalitesini yükseltmek, adım adım ilerleyerek halkın sağlığını düzeltmek, her kategorideki insan ölümlerini azaltmak, her bir vatandaşı sağlık açısından -psikolog dahil- devamlı kontrol altında tutmak, araştırmalar yapmak, doktorlar yetiştirmek, yetiştirdiğin doktorları ihtiyacı olan ülkelerde çalışmaları için zorunlu hizmete tabii tutmak yani aslında tüm insanlık için çalışmak kolay değil. Üstelik öyle böyle bir ambargo değil Küba'ya uygulanan. İsteyince ne zorluklar altında neler başarılıyor demek ki. Ondan sonra "vay efendim niye Fidel diyorsun? Niye Che diyorsun?"

    36- BİR MİLLETİN ATA'SINA VEDASI / İsmet Üzen, Yüksel Özgen
    Atamız hayatını kaybettikten sonra yurdun her yanında düzenlenen törenlerin kitabı. Halkın hissiyatına dair daha özel anıların yer aldığı bir kitap zannederek aldım fakat resmi belgelere dayalı bir çalışma çıktı. Yine de kütüphanemde olmasından memnuniyet duyduğum bir kitap. Törenlerin kiminin tamamen resmi prosedüre uygun gerçekleşirken, kiminin oldukça duygusal geçmesi ilgimi çekti. Okunan şiirler, yapılan konuşmalar dönem insanını anlamak açısından faydalı.

    37- SÜPER İYİ GÜNLER / Mark Haddon
    Geçtiğimiz günlerde ayrıntılı şekilde anlatmıştım. Çünkü çok sevdim, çok etkilendim. Yazısı burada: Bir Film, Bir Kitap

    38- ALBÜMDEKİLER / Gülsen Varol
    Albümdekiler, yazılarını bazen keyifle bazen ince bir gönül sızısıyla takip ettiğim, kaleminden nezaket taşan, "Yapraklar" (Yapraklar) blogunun sahibi sevgili Gülsen Hanım'ın üç kuşak ailesini anlattığı kitabı. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan dönem içerisinde ve devamında hayat acısıyla tatlısıyla akıp giderken dimdik ayakta durmaya çalışan kadınların kitabı. Evet, roman kurgusuyla düzenlenmiş bu anı kitabında ailenin kadınları ön planda. Ve ben hepsini çok sevdim. Bilhassa Sanem Hanım'ın sevinci sevincim oldu, üzüntüsü üzüntüm... Dönemsel olayların ipuçlarının da yakalanacağı, dizi filmlere konu olabilecek akıştaki Albümdekiler'i tavsiye ederim. Kitabın gelirinin Türk Eğitim Vakfı'na bağışlandığını ve Gülsen Hanım'a çok yakışan bir hareket olduğunu ayrıca belirtmek istiyorum. Bir de bunun Gülsen Hanım'ın tek kitabı olmadığını...

    39- FRANSIZ GEZGİNLERİN GÖZÜYLE TÜRKLER VE YUNANLILAR / Arzu Etensel İldem
    "Türkiye'de dürüstlük sarayların değil, sokakların erdemidir"
    Böyle demiş 1800'lü yıllarda revaçta olan Oryantalizm etkisiyle Osmanlı topraklarına ayak basan Lamartine.
    Gezginlerin yazdıklarını okumak her zaman keyiflidir ve ilk ağızdan bilgilelerle doludur. Zaman zaman gezginin önyargısı ya da farklı fikirleri anlatılanların doğruluğuna gölge düşürse de gezi yazılarından süzüp alabileceğimiz pek çok bilgi vardır. Bu kitap tam da bahsettiğim özellikte. "Türkler nasıl olur da Avrupa medeniyetinin beşiği olan Yunanistan ve Yunan halkı üzerinde hakimiyet sahibi olurlar?" düşüncesinin altında yatan hayalkırıklığı; Osmanlı'nın antik yapılara zarar vermemiş olmasından duyulan şaşkınlık; Yunan ve Türk halklarının aile yaşantısı konusunda birbirlerine çokça benzetilmeleri, gemi güvertesinden İstanbul'u ilk görüşte duyulan hayranlık ve aksine ara sokakların keşmekeşine hayıflanma; Topkapı Sarayı girişinde yığılmış kesik kafaları görebilme arzusu... 
    19.yy.'da Osmanlı topraklarından geçmiş Fransız gezginlerin ve fikirlerin derlendiği bu kitaptan bir alıntı daha yapmak istiyorum. İstanbul hem değişmiş, hem hala aynı gibi geldi bana bu sözleri okuduktan sonra. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?
    "Çok garip bir kent bu İstanbul! Görkem ve sefalet, gözyaşı ve sevinç, başka yerleridekine göre daha fazla keyfi yönetim ama aynı zamanda daha fazla özgürlük, birbirlerinden nefret etmeden yaşayan dört ayrı millet: Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler... Aynı toprakların bu çocukları, bizdeki farklı yörelere ya da farklı partilere ait kişilere göre birbirlerine çok daha iyi katlanıyorlar." (Gerard de Nerval)

    40- KÖRBURUN / Hikmet Hükümenoğlu
    Bir solukta okuduğum romanlardan biri daha. Prens Adaları'nın onuncusu, hayali Körburun'da geçiyor olaylar. Unutulmuş denebilecek bir ada burası. Günde sadece iki vapur seferiyle ulaşım sağlanan, adaların olmazsa olmazı yazlıkçıların bile görünmediği bir ada... Ancak yine de Türkiye'nin bir parçası. Olaylardan uzak kalması, etkilenmemesi imkansız. Yaşanan siyasi çalkantılar, değişen dengeler ada halkı üzerinde de etkili. Hem de olanca sertliğiyle... 
    Ummadığı bir yaşantı içerisinde sıkışıp kalmış Meral; sahtekar Hayri; 1980 darbesinin dağıttığı ailelerden birinin kızı Seher; tüm hesapçılığıyla Ada esnafı; saflığına, cesaretine hayran kaldığımız Neriman... Her birinin hikayesi aslında Türkiye'nin hikayesi. Kendi web sitesinde şöyle diyor Hikmet Hükümenoğlu: "Ülkemizin tarihi öyle kısır bir döngü ki, ister 60'ları yazın, ister 70'leri ya da 80'leri, aslında hep bugünü anlatıyorsunuz." 

    41- SON VALSİ BANA SAKLA / Zelda Fitzgerald
    Zelda, Zelda, Zelda... Onun gibi farklı bir kadının varlığı bile kitabı okumama sebepti. Yazarın otobiyografik özellikler de taşıyan tek romanı Amerika'da doğmuş, aşık olduğu adamla evlenip Avrupa'ya yerleşmiş ve onun resim sanatı kariyerinde hızla yükselişinin hissettirdiği yalnızlık duygusuyla dansa başlayıp kendisini tutkuyla bu sanata adamış Alabama'nın hikayesini anlatıyor. Alabama'nın dansa ayırdığı zamanın artmasıyla kocasına ve çocuğuna yönelttiği ilginin azalması ilişkilerinin dengesini sarsıyor belki ama bir kadın olarak ayakta durma, bir meşgaleye sahip olma dürtüsü ağır basıyor. Bundan sonrası Son Valsi Bana Sakla'da... 

    42- BÜYÜK KARDEŞİM ATATÜRK / Makbule Atadan
    Makbule Atadan'ın 1950'li yıllarda bir gazatede yayınlanan yazı dizisinin kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkan eser Atatürk'ü kızkardeşinin sözleriyle tanımak açısından çok değerli. Kahramanım Atatürk'ün dayısının çiftliğinde doğayla içiçe geçirdiği günleri, kardeşiyle ve annesiyle ilişkisini, gülümseten gönül maceralarını, yaşından önde giden zekasını ve bağımsız ruhunu ele veren olayları okumak beni çok duygulandırdı. Makbule Hanım'ın kitapta dönemsel olaylara, Mustafa Kemal'in nasıl bir ortamda doğduğuna ve büyüdüğüne yer vermesi okuyucuya geniş açıdan bakma olanağı sağlamış. Bu sebepten de faydalı buldum. Kesinlikle tavsiyemdir.

    43- KATİP BARTLEBY / Herman Melville
    Avukat anlatıcımızın bürosunda yeni bir katip çalışmaya başlar. Oldukça sessiz, biraz da zavallı görünümüyle dikkat çeken bu adam ilk günlerde çok çalışkandır. Ancak zamanla işleri geri çevirmeye başlar ve her seferinde "bunu yapmamayı tercih ediyorum" der. Avukat bir yandan bu duruma sinirlenirken diğer yandan Bartleby'ye karşı acıma hisleriyle dolar. Geceleri ofiste yattığını da anlamıştır. Artık hiçbir iş yapmayan ve sorulan her soruya cevap vermemeyi "tercih eden" katip niye böyle davranmaktadır? 
    2016'yı bu hüzünlü hikaye ile kapattım. Hüzünlü bir yıla böylesi denk geldi. Yeni yılda gönül rahatlığıyla okumalar diliyorum kendime ve okumayı seven, isteyen herkese...