22 Haziran 2018 Cuma

BUGÜNLERDE...

    Koskoca Haziran ayı gelmiş geçiyor bile ve ben bu süre içinde sayfacağızım için tek bir klavye tuşuna dokunmuş değilim. Bir şey söyleyeyim mi? Blog alemine girdim gireli sadece bilgi ve tavsiye veren gezi-anı-kültür-sanat blogu olsun isteğiyle, dayanamayıp kişisel konulara el atma ikilemi arasında gidip geliyorum. Bir oradan yazıyorum bir buradan. Hepsinin içten, uğraşılmış, yaşanmış ya da araştırılmış olduğu gerçeğini belirtmeden edemeyeceğim. Ama en nihayetinde belli bir tarzım olmadığını da kabul etmem lazım. Şimdi bunları niye yazdım? Onu da bilmiyorum:) Sanırım birazdan "Sevgili Günlük" minvalinde bir oradan bir buradan yazıp, Mayıs ve Haziran ayı dökümü çıkaracağım için aklıma geldi:)
    Buralarda görünmediğim mayıs ve haziran ayları benim için dolu dolu geçti. Mayıs'ın son haftası Orhun'un eşyalarını toplamasına ve taşımasına yardım amacıyla Tallinn'e gitmeden bir gün önce, imza günü etkinliği ve sohbet için İstanbul'a gelen sevgili blog dostumuz Nurşen Hanım'la tanıştım. (Leylak Dalı) Özellikle geçmiş zamanlara ait blog yazılarını çok sevdiğim, kitap tavsiyelerine muhakkak göz attığım Nurşen Hanım birkaç ay önce "Mutfağın Hatıra Defteri" isimli bir kitap çıkardı. Küçük bir kızın gözünden anlattığı mutfak hikayelerinden oluşan kitabını keyifle okudum. İstanbul'a geldiği zamanı kaçırmayıp hem kitabımı imzalattım, hem de bir blog dostumla, hattâ o gün orada olan birkaçıyla daha tanışmış oldum. Yine sanki ilk defa yüz yüze görüşüyormuş gibi değil de uzun zamandır tanışıyormuş gibi buluşmalarla keyifli bir gündü. 
Blog dostluğu enteresan bir şey:)
    
    Şimdi tam burada "İnsan oğlu kuş misali" demesem olmaz, zira İstanbul-Beylerbeyi'ndeki etkinlikten bir sonraki gün Estonya-Tallinn'deydik. Dediğim gibi hem tatile gelecek oğlumun eşyalarını taşımasına yardım edecek, hem de birkaç gün seçim karmaşasıyla yoğrulmuş ülke gündeminden uzaklaşacaktık. Öyle de yaptık. O birkaç günlük ara çok iyi geldi. Tallinn'de çiçek festivali başlamış, gezginler çoğalmış, her yer rengarenk, cıvıl cıvıl... Seviyorum bu şehri.
   İyisi mi ben Tallinn'i bir sonraki yazıya bırakayım. Ayrı bir gezi yazısı olsun. Zira ülke içinde 
ya da dışında herhangi bir seyahate çıkacaksak, titizlikle okuduğum gezi yazıları bana öyle yardımcı oluyor ki ben de deneyimlerimi paylaşmakla aynı şekilde yardımcı olduğumu düşünüp mutlu oluyorum. Hepimize olduğu gibi bana da yazısını hazırladığım seyahatlerle ilgili ara ara mesajlar geliyor, elimden geldiğince yanıtlıyorum. Tabii benim aldığım keyfi alma dilekleriyle birlikte... Zira içimde hep bir tedirginlik oluyor. Gezmeyi sevdiğim için seyahatlerimi maksimum memnuniyetle tamamlarım, mızmız biri benim yazılarımı okuyup o civarları benim kadar sevemeyebilir de:) Ne diyeyim? Mızmızlar dikkat! Sezer'in yazdığı seyahat yazıları bol iyimserlik içermekte olup, bulunduğu yere uyum sağlayamanların temkinli yaklaşmalarını ya da en iyisi kendisini sorgulamalarını gerektirmektedir:)
    Haziran'da kuş gibi uçmaya devam ettim. Hazır annem ve kardeşim de ayarlamışken hep beraber Bodrum'a gittik. Teyzem ve kuzenim orada yaşıyorlar. Dolayısıyla Bodrum'da olmanın bizim için ayrı keyfi var. Babaları İstanbul'da bıraktık, çoluk çocuk Bodrum'da deniz sezonunu açtık. Yağmurlu günlere de denk geldik ama bu bizi etkilemedi, yine yüzdük yine yüzdük.
    
    Bir gün Orhun'la Zai'ye uğradık. Biliyorsunuz çocuklarımızı kütüphaneye götürmemiz lazım:) Üniversite öğrencisi olsalar bile...:) Daha önce Zai'nin yeni nesil kütüphane konseptinde şahane bir kitap-kafe mekânı olduğundan bahsetmiştim. Linki tekrar buraya bırakıyorum.
    
       
    Güzelim haziran ayı içerisinden bayram geçti, babalar günü geçti. Doğum günü hariç sevmiyorum özel günleri. Yalan yok, el ucuyla, zoraki geçiştiriyorum genelde. Anne olduğum halde anneler günü bile dahil buna. Sosyal medyadaki abartılı kutlamaları da sevmiyorum. 
Gel gör ki bu sene ilk defa eşimi sosyal medyadan kutladım:) Bir gün önce başka bir şey ararken Orhun'la babasının çok tatlı bir fotoğrafı geçti elime. Hemen o an bir şeyler yazıp paylaşmak geldi içimden. Yazdım, fotoğrafı ekledim ve ertesi günü paylaşmak için ayarladım.
    Bizimki bunu görünce bir duygulansın, bir gözleri yaşarsın... Yaşlandıkça iyice duygusallaşmaya başladı:) Geçen sene de beyaz bir fincana seramik kalemleriyle onu bize hatırlatan şeyleri yazıp resimlemiştim. Ona özel bir fincan olmuştu yani. O zaman da ağlamasına ramak kalmıştı:) Peki bana böyle şeyler yapılıyor mu? Hayır! :) Nasıl olsa özel günleri sevmiyor, özel hareketler aramıyor diye çevremde herkes pek rahat. Evin, hattâ yakın akraba çevresinin particisi, sürprizcisi, herkesi toplayanı benim. Tabii ki severek yaparım her birini. Ama arada 
ben de sürpriz yaşasam fena olmayacak sanki:) 

    Ahlat Ağacı'nı seyrettim bu ay. Cannes Film Festivali'ndeki gösteriminde dakikalarca ayakta alkışlanması şahane bir şey değil mi? Büyük ödülü alamadı ama o alkış çok şey söylüyor aslında. 
    Nuri Bilge Ceylan'ın öyle bir anlatımı var ki, Ahlat Ağacı'nı izlemedim de bir roman okudum sanki. Sinan'ın babası içimi acıttı. Tam o sıralar Jehan Barbur'un "Babandır, ne yapsa yarandır" sözüne rastladım. Babandır, ne yapsa yarandır... Ne güzel söylemiş. Ve ne kadar doğru... 
    Neyse, daha fazla duygusallaşmadan konuyu toparlayayım. Bahar bitti, yaz geldi, Haziran güzel başladı. Aziz Yıldırım gitti Ali Koç geldi:) Flaş bir değişim, umut dolu bir değişim. Fenerbahçe taraftarıyım, Aziz Yıldırım'ı takdir ediyorum ancak dile kolay 20 sene be arkadaş! Uzun, uzun, uzun süreli iktidarlar eninde sonunda "ben her şeye hakimim, ben ne dersem o olur" hissiyatı yaratıyor. Bence koltuğu zamanında bırakmasını bilmeli.
    Haziran güzel başladı demiştim. Umuyorum güzel de bitecek. Apar topar bir seçim telaşına girmeseydik iyiydi ama bu konuda sandık başına gitmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Tatillerimizi, memlekete gitme planlarımızı bir süreliğine erteleyeceğiz, oyumuzu kullanacağız. 
Bu yazıyı seçimle bitirmek istemezdim aslında ama öyle olacak:) Şimdilik bana müsade...



















 





 

21 Mayıs 2018 Pazartesi

İSTANBUL'DA DENİZ SEFASI...

    Adım adım yaz mevsimine doğru ilerlediğimiz şu günlerde, Pera Müzesi konuyla bağlantılı küçük ama etkili bir sergi hazırlamış. "İstanbul'da Deniz Sefası".
    Bugün İstanbul'da denize girmek, ya da şöyle söyleyeyim -çünkü giren bir kesim var ama bir kadın olarak sen onların arasında takıl bakayım- ailecek deniz sefası yapmak, bütün bir günü denizde ve devamında deniz kıyısındaki restoranlarda geçirmek nostaljik bir hayâl. Çünkü kültür değişti. Zaman akışı içerisinde ülkelerin, insanların, dünyanın değişmesi kaçınılmazdır. Mantıklı bir insansam buna itirazım olamaz. Ama değişim geriye doğru olduğunda orada durur ve düşünürüm. Bu sergi, dünyanın en önemli kentlerinden biri olan İstanbul'da değişen kültürü deniz keyfi üzerinden gözler önüne seriyor. Bir zamanların gönül okşayan fotoğraflarına bakarken farklı bir zamana ışınlanıyorsun, geçici bir mutluluğa kapılıyorsun. Sonrasında bugüne dönmek acı oluyor.
İsmet İnönü'nün bornozu

Çilingoz Plajı'nda satılan gazozlar ayrıntısı 

    Çoğu insan yüzmeyi sever. Deniz çağırır, denizin çağrısına karşı koymak zordur. İstanbul'da 
bu çağrıya karşı koyamayanlar öncelikle deniz hamamı kültürünü başlatmışlardır. Kapalı ahşap kabinler içinde suyla buluşmuşlardır. Zamanla plaj kültürüne geçiş yaşanmıştır ki İstanbul'da plaj modasını ilk başlatanlar ihtilalden sonra buraya gelmiş olan Ruslardır. Eski adı "Fülürye" olan "Florya" deniz sefasının ilk mekânıdır. Fülürye diyemeyen Ruslardan yadigârdır bugün Florya ismi.
Melek Sofu tablosu
    Süreyya Plajı, Florya Plajı vb. plajlar daha varlıklı kesimin takıldığı mekânlar iken; Samatya, Kumkapı sahilleri fukara plajları olarak anılır. Hangisi olursa olsun her birinde ortam keyiflidir. Akşama kadar denizle buluşulur, akşam yine bu civarlarda yemekler yenir, müzik dinlenir.

    Süreyya Plajı en ünlüsüdür. İçinde konser alanı dahi bulunan bu plaj 1946'da açılmıştır. Plajın simgesi olan Bakireler Anıtı enteresandır. Ortasında Venüs heykelinin bulunduğu anıta kadar yüzen bekar kızların kolayca eş bulacağı esprisi vardır. Venüs heykeli zaman tünelinin bilinmezlerine karışmış ancak anıtın kaide kısmı bugün Maltepe sahilinde çoğu gelen geçenin 
ne olduğunu bilmediği bir ayrıntı olarak duruyor.
Süreyya Plajı ve Bakireler Anıtı


    Atatürk ve Florya'daki yazlığı da var sergide. Söz konusu yazlığın iskelesinde manevi kızı Ülkü'yle şakalaştığı yürek ısıtıcı video görüntüleriyle birlikte. Bir de halkla bir arada yüzdüğü, kürek çektiği fotoğraflarla... Orada olmak isterdim dedirten anların görüntüsü. 
    Florya'daki yazlık, evime uzak olmadığı için ara ara gidiyorum. Ziyaret etmekten keyif alıyorum. Eğer halâ görmeyenler varsa ısrarla tavsiye ederim. Üşenmeyin, yolunuzu düşürün derim.


Yaz geliyor. Mayomuzu giymeye hazır mıyız? :)

Deniz temalı Milli Piyango biletleri. Doğduğum yılı da buldum:) Çok eski:)

Denize girmek ciddi iştir. Buradaki kurallara asla uymam. Denizi o kadar severim ki öğlen saati falan dinlemem, yüzerim:)

    Sergiden ayrıntılı bahsettim ve böylece gidecek olanlara fazlasıyla ipucu vermiş oldum. Ancak herkes İstanbul'da yaşamıyor. O vakit bu yazı İstanbul dışındaki, yurt dışındaki dostlar için olsun. Hem onlar haberdar olsun buralardan, hem de doğduğum, büyüdüğüm, birkaç kuşaktır yerlisi olduğum şehrimde değişen kültürün, değişen görünümün beni nasıl üzdüğünü belirteyim. Burada kayıtlı kalsın. 
    Bu zamanda her şeye olduğu gibi kültür sanata da bütçe ayırmak git gide zorlaşıyor. O yüzden Pera Müzesi'nin cuma günleri 22.00'ye kadar açık olduğunu ve 18.00'den sonra ücretsiz olarak gezilebildiğini hatırlatmak isterim. Ben bir de annemi alıp gideceğim. 60'larda yaz aylarını Florya'da geçirdikleri günleri anlatır durur. Benim de çok ufak yaşlarımda İstanbul'da denize girmişliğim vardır ama o kadar... Ondan sonrası yok.











17 Mayıs 2018 Perşembe

HAFTA SONU KOMŞUDA... SELANİK...

    Bahar nasıl da canlandırıyor insanı. Kısa bir süre önce "Kozamdayım" diyerek depresif paylaşımlar yapan ben, güneşin güneşliğini yapmaya başladığı bu günlerde gezi yazıları yazar oldum. Kısacası şimdi minnak bir seyahat anlatısıyla buradayım.
    Nisan ayındaki evlilik yıldönümümüz için bu sene Selanik'teydik. Daha önce de bahsetmiştim, evlilik yıldönümlerimizde hediye yok, günün şanına uysun diye pahalı yerlerde yenen akşam yemekleri yok, küçük hafta sonu seyahati var:) Bu kuralı birkaç senedir uyguluyoruz. Roma'ya da gittik, Gaziantep'e de. Maksat gezmeye bahane olsun. Bu sene Selanik'i seçtik. Ben daha önce sonbahar zamanı annemle Kavala'yı da kapsayan bir tur kapsamında gitmiştim Selanik'e, eşim ise daha önce görmemişti. O zamandan isteğimdi beraber gitmek, tur programından dolayı vakit ayıramadığımız Kordon boyunda yürümek, Ano Poli'ye tırmanmak ve Türkçe-Yunanca karışımı tanıdık şarkıların söylendiği tavernalarda beraber uzo keyfi yapmak.

    Geçen sefer kara yolculuğu yaptığım Selanik'e bu sefer uçakla ulaştım. "1881" sefer sayılı ilk uçuşla sabah erkenden kentteydik. Küçük, pek de bakımlı olmayan havalimanından çıkarak 78 numaralı otobüse bindik ve merkeze doğru yol aldık. Otobüste hiç yabancılık çekmedik. Hatta dejavu yaşamış gibi olduk:) Bizim metrobüslerin aynısı. Aynı otobüsler olsa gerek.

    Daha önce şehirde bulunmuş olmanın verdiği rahatlıkla Beyaz Kule'yi görür görmez "Burada inelim" diye atladım. Turla geldiğimiz zaman kuleye girememiştim, bu kez içerisini görüp, seyir terasına tırmanmak planlarımız arasındaydı. İlk işimiz kuleyi ziyaret etmek oldu. Şehrin yeni yeni hareketleniyor oluşu faydamızaydı, kalabalığa kalmadan tırmanmaya başladık Beyaz Kule'nin merdivenlerini.

     Bugün Selanik'in simgesi olan Beyaz Kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış. 
7 km.uzunluğundaki surların Güneydoğu ucunda yer almaktaymış. Kanlı Kule ya da Yeniçeriler Kulesi olarak da bilinmekteymiş çünkü II.Mahmud'un yeniçeri tasviyesi (Vak'a-i Hayriyye) sırasında burada epeyi kanlı olaylar yaşanmış. Sonrasında bir ara benzeri her yapı gibi hapishane olarak da kullanılmış. Bunlar bizim bildiklerimiz. Kulenin içindeki ara odacıklarda yer alan fotoğraf ve belgelerde Yunanlılar'ın kuleyle ve şehirle ilgili neler anlatığını ise bilemiyorum. Çünkü anlatımların hepsi Yunanca.

    Kuleye girmeden önce Türkçe rehber isteyip istemediğimizi sormuşlardı, biz de nasıl olsa İngilizce bilgilendirme vardır diyerek almadık ama tongaya düştük. Tüm bilgilendirmeler Yunanca. 500 yıla yakın Osmanlı toprağı olduğu için, şehrin tarihini anlatan bilgiler arasında doğal olarak Osmanlı'ya ve Atatürk'e de yer verilmiş. Ama ne anlattıklarını anlamadık, umarım bize giydirmiyorlardır:)

    Beyaz Kule'nin zirve noktasından Termaikos Körfezi manzarasını ve kıyısında tüm kalabalığıyla uzanan kordon boyunu izlemek keyifli. Hava puslu değilse Yunanistan'ın en yüksek dağını, Yunan mitolojisinin kaynağı Olimpos'u görmek de mümkün. Burada "Hangi Olimpos?" diye soracak olanlara kendimce bir parantez açmak isterim. Olimpos eski Yunanca'da "Uludağ" anlamına gelmekte. Dolayısıyla birçok dağ Uludağ olarak adlandırılmış. Bursa'daki Uludağ, Kazdağları, Antalya'daki Olimpos bunlardan bazıları. Antik Yunan Mitolojisi'nde Tanrıların Evi olarak diğerlerine göre daha fazla ön plana çıkanlar Yunanistan'dakidir ve bizdeki Kaz Dağları'dır. 
Kuzey Ege yazımda Kaz Dağları'nı, bu yazıda ise Yunanistan'daki Olimpos'u Yunan mitolojisinin kaynağı olarak nitelemem bundandır:)


    Şimdi yükseklerden deniz seviyesine inme zamanı. Artık iyice hareketlenmeye başlamış olan kordon boyunda kalabalığa karışma zamanı.

    Selanik halkının hafta sonları geç saatlere kadar eğlendikleri, bu yüzden güne geç başladıkları söylenir ama kış günlerinin ardından gelen bahar güneşinin etkisiyle olsa gerek pazar günü olmasına rağmen kordon boyu çok kalabalık. Yürüyüş yapanlar, koşanlar, balık tutanlar... 
Her yaştan insan...

    Güneşli bir pazar sabahında, üstelik mevsimlerden baharsa deniz kıyısında olmak gibisi yok. İzmir'in kordonuyla kıyaslanan Selanik kordon boyunda bir ileri bir geri yürüyoruz; tarihimizin, kültürümüzün iç içe geçtiği Yunanistan'ın bize oldukça benzer insanlarını izliyoruz. Hazır yürümeye başlamışken George Zongolopoulos'un "Şemsiyeler" heykelini bulmak istiyorum, bulunca çocuklar gibi seviniyorum. Bir iki tek fotoğraf aldıktan sonra kadraja girmem tabii ki şart oluyor, "Bir de şöyle çek" diye diye eşimi biraz oflatıyorum:)


    Malûm Selanik bizler için Atatürk demek. Atatürk'ün doğduğu evi ziyaret etmeden önce kordon boyunun meşhur kafelerinden birinde kahvaltımızı yapıyoruz. Her gezimizde olduğu gibi ortamı tam bilmemekten ve nerede yiyeceğimize karar verememekten dolayı yine çok memnun kalmadığımız bir kafede oluyor kahvaltı. Yeni bir ülkede ya da şehirde yiyeceğimiz ilk yemekte eşim her zaman tedbirli davranıp bilindik ya da tahmin edilebilir yerler seçer, bense farklı yerlerde oturmak, farklı şeyler yemek isterim. Mesela seyahatlerde -absürt bir durum yoksa- kimse beni McDonalds'a sokamaz. O yüzden ilk yemeklerde tedbir kumkuması eşimle kesin tartışma yaşarız. Önce illâ ki erkeklerin karnının doyması gerektiği için, onun dediğini kabul ederim.Ve inanın sonrasında muhakkak bana hak verir, böylece daha sonra her yeri ben seçerim:)

 
    Selanik'in en güzel evindeyiz şimdi. Ata'mızın doğduğu evde... Bir önceki seyahatte ben ziyaret etmiştim ancak yolum ne zaman bu şehre düşecekse yine gelirim.
    Türkiye'den gelen turlar genellikle cumartesi günü Selanik'te oldukları için fazla yoğunluk yok. Tur dahilinde ve kalabalıkla değil de bir başımıza burada olmak daha güzel. Her yeri tek tek inceliyoruz, her fotoğrafa bakıyoruz, her belgeyi okuyoruz. Bahçe küçük ama orada da epeyi bir vakit geçiriyoruz. Ali Rıza Bey'in diktiği ağacın yapraklarını okşuyorum. İlk geldiğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu hatırlıyorum, bu kez gözleri yaşarma sırası eşimde. Çok etkileniyor. Tabii ki ben de duyguluyum, o his hiçbir zaman geçmez ancak bu kez bu ev tanıdık bana, Atam'ın evindeyim yine.
    Bir önceki Selanik yazımda Atatürk Evi Müzesi'ne fazlaca yer ayırdığım için şimdi o yazıya bir yönlendirme yapmak istiyorum. Ev'in tarihi ve genelinde Selanik'le ilgili tarihi bilgiler daha yoğun yer alıyor o yazıda. Buyrunuz:Senden, Benden, Bizden...Selanik-Kavala

    Atatürk Evi Müzesi'nin hemen karşısında menüsünde Türk kahvesini ön plana çıkaran minik kafeler sıralı. Vakti olanlar oturup bir yorgunluk kahvesi içiyorlar. Kahveye eşlik eden sohbetlerin konusu tabii ki Atatürk oluyor.

    Kentteki ilk birkaç saatimizde epeyi bir yer görüp en önemli ziyaretimizi de yaptıktan sonra fazla acele etmeden ara sokaklara dalıp otelimize doğru yol alıyoruz. Deniz kıyısına nazaran kentin ara sokakları daha tenha. 
    Gözümüze çarpan tarihi mekanlara, günümüz ürünü mağazalara uğraya uğraya yürüyoruz. Önceki Selanik yazımda da bahsetmiştim, şehirdeki balkon kalabalığı başımı döndürüyor yine. Tüm binaların cephesi istisnasız boydan boya balkonlarla kaplı. Mimari tarzların karışıklığının yanı sıra girintili çıkıntılı sayısız balkon, çarpık yapılaşmaya kurban gitmiş yazlık bir kasaba havası veriyor Selanik'e. Evet karmaşık bir kent ama ben seviyorum bu kenti.
 
    Ve tüm karmaşasıyla dimdik yükselen binaların arasında aniden beliren, kentin eski sahiplerine ait izleri de seviyorum. Roma İmparatorluğu'ndan olduğu gibi...
 
    İmparatorluğun her köşesini Roma'ya bağlayan, "Her yol Roma'ya çıkar" sözünün ispatı yollardan biri olan M.Ö 2.yy'a tarihlenen "Via Egnatia" bugün de Selanik'in en önemli caddelerinden biri. Dolayısıyla civarı bu dönemden kalıntılarla bezeli.

    Batı Roma'nın yıkılmasından sonra 10 yüzyıl daha yaşamayı başarmış olan Doğu Roma'nın, yani Bizans'ın İstanbul'dan sonra en büyük ikinci şehri olan Selanik'te bu dönemden kalma yapılar da oldukça fazla. İstanbul Ayasofyası'nı görenlerin tanıdık mozaiklerle karşılaşacakları Selanik Ayasofyası gibi...
 
    Ve tabii Osmanlı'dan izler...


    Bir şehri gezerken az ya da çok tarihini bilmeyi, tarihten izler aramayı önemsiyorum. Bu yüzden gezi yazılarıma da yansıtıyorum fakat bu kez o topa girmeyecektim güya:)  Ucundan bucağından da olsa yine karıştı. O zaman burada keselim ve otelimize gidip biraz dinlenelim. Sabah çok erken saatte yollara düştük, üstelik ilerleyen saatlerde renkli Selanik gecelerine karışmayı düşünüyoruz. Bir-iki saat uyumak hiç fena olmayacak.

    Akşam yemeği için şehrin hareketli bölgesi Ladadika'dayız. Baharın gelmesiyle dışarıya atılan masalar dolmaya başlamış bile. Osmanlı zamanında çarşı olan bu bölgede bugün Yunan müziği ezgileri, yer yer Türkçe şarkılar, sohbetlere eşlik eden kahkahalar, leziz kokular, uzo kadehlerinin çınlaması yükseliyor. Her turistik ortam gibi burası da uluslararası.
    Bizim seçtiğimiz taverna Palati oluyor. Türk turistlerin ve tur şirketlerinin sıkça tercih ettiği bir yer burası. Paylaşamadığımız pek çok kültürel olgu gibi müziğimiz de ortak payda da buluşuyor  Yunanistan'la. Türk turistleri memnun etmek isteyen şarkıcılar, kulağımıza aşina şarkılara kendi dillerinde başlıyorlar, "Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam" şeklinde devam ediyorlar. "Esmerim, güzelim, dudu dillim" söylenmeye başladı mı Türkler dayanamayıp fırlıyorlar sahneye:) Birkaç seyahatte gözlemledim ki bizler Yunanistan'da çok rahat ediyoruz, yabancılık çekmiyoruz.
    O akşam da Palati Türk turistlerle şenlendi. Masaların kaynaşmasıyla gece sonunda fanatik Galatasaraylı eşim, Dortmund Fenerbahçeliler Derneği başkanı gurbetçi kardeşimizle karşılıklı göbek atıyordu:) Hayır, tanışıklık futbolla başlamıştı, onun için böyle ifade ediyorum. Gezmede de olsak önce telefonlardan Galatasaray-Beşiktaş maçı izlenmişti çünkü.
    O akşam Türklerin eğlencesini ilgiyle izleyen, devamlı el çırpan, gülen, sonrasında sohbet edilen 86 yaşında İsrailli bir çift vardı. 63 yıldır evlilermiş ve gezmeyi çok severlermiş. Enerjileri şahaneydi. Türkleri çok sevdiklerini söylediler, 4 kez İstanbul'a gelmişler. Ne güzel değil mi? Dünyanın farklı yerlerinden insanların bir araya gelip sohbet ettiği, eğlendiği ortamlarda bir yandan mutlu hissederken bir yandan üzülüyorum. Gezmek, görmek, farklı insanlar tanımak isteyenleri, tek amacı insanca yaşamak olanları rahat bırakmayan politikacılara lanetler okuyorum. Dünya vatandaşlarının çoğunluğu bir avuç yöneticinin isteğine göre yaşıyor ve bu bana gerçekten çok saçma geliyor. Neyse... Burada ana konu Selanik gecelerinin renkli oluşuydu ve gece yarısı Palati'den çıktığımızda sokaklar halâ cıvıl cıvıldı.
Gece Kahvesi
   
    Selanik'teki ikinci günümüzün sabahında herhangi bir mekânda kahvaltı etmek istemiyorum. Önceki gece farklı deniz ürünleri denemek bana ağır geldi çünkü. Selanik simiti yemek istiyorum. Şehir zaten pastane cenneti. Başta paskalya çöreği olmak üzere sağdan soldan enfes kokular yükseliyor her daim. Kalabalık gördüğümüz pastanelerden birine girip kendimize göre bir şeyler seçiyoruz. Starbucks'tan kahvelerimiz alıp Beyaz Kule civarına yöneliyoruz. Açık havada yiyeceğiz.

    Açık havada, denize nazır simit, börek, kahve derken kendimizi iyice bir şarj ettik. Şimdi yola düşme zamanı. Şehrin tepe noktası Ano Poli'ye tırmanacağız. Hava sıcak ve nemli. Fakat yılmak yok.

    Ano Poli... Yani Yukarı Selanik... Bir zamanlar Müslümanların yaşadığı bölge. Dile kolay, neredeyse 500 yıl. Bu yüzden surlar, evler, yollar bizler için çok tanıdık.
    Biraz sıcaktan, biraz meraktan duraklaya duraklaya arşınlıyoruz ara sokakları. Yürümeye alışık olmamıza rağmen sonraki birkaç gün adamakıllı ağrıyacak olan bacaklarımıza kuvvet git gide yükseliyoruz. II.Murad'ın şehre girdiği Trigonios Kulesi'ne ulaşıyoruz. Kapısı kapalı. Hemen önündeki banklara oturup Selanik'i ve arkasında uzanan Termaikos Körfezi'ni izliyoruz. Geçtiğimiz sokakları, belli başlı mekanları çıkarmaya çalışıyoruz. Şehri ele geçirmiş komutan edasındayız. Kolay mı? O kadar yol gelmişiz.
Arkamda görülen deniz kıyısından geldik buralara:)
    Burada oturmak öyle tatlı geliyor ki epeyi bir vakit geçiriyoruz. Gelen giden turistler eksik olmuyor.

   Artık bir noktada yola revan olmaya karar verdiğimizde Portara denen kapıdan geçip surlar boyunca bir miktar daha ilerliyoruz. 
    Geri dönüş yolunda isminde Yedikule bulunan küçük, şirin bir kafeye rastlıyoruz. Birer kahve içip soluklanmak şart. Eşim sıcak kahve tercih ederken, ben Yunanlılar'ın 7/24 ellerinden düşürmedikleri soğuk kahve frappeyi tercih ediyorum. Selanik hakkında okuduğum kitaplarda ve tanıdıklarımın deneyimlerinde rastlamıştım bu frappe düşkünlüğüne. Her gün her saat herkesin elinde frappe var. Haydi şimdi bahar aylarındayız ama Orhun daha önce Mart ayında oradaydı, ben Kasım ayında. Durum yine böyleydi. Yazın özellikle Yunan adalarında da rastlanan bir durum bu ama Selanik'te frappenin yeri başka. Yalnız bu kafede içtiğim ciddi başarılıydı.
 
    Gün akşam üzerine doğru yol almaya başlarken yine yavaş yavaş Aşağı Selanik'e iniyoruz. Şehrin en turistik noktalarından olan Aristoteles Meydanı'nda bir şeyler yiyip, biraz vakit geçirip havaalanına gideceğiz.
    Aşağı Selanik ve Aristoteles Meydanı'nın mimarı Ernast Hebrard isimli bir Fransız. Şehir, Yunanlılar'ın eline geçtikten 5 yıl sonra, 1917 yılında büyük bir yangın geçirmiş. Modern kalıplarda bir düzenleme için Fransız mimarla anlaşılmış. Selanikliler yeniden yapılanmayı modern olarak adlandırmışlar mıdır bilemem ama bugünün mimariden en anlamayan gözleri bile tarz karmaşasını rahatlıkla ayırt edeceklerdir. Eski ve yeni Selanik'i birbirine bağlayan Aristoteles Meydanı bu durumun en canlı örneklerinden biri. Ama her şeye rağmen eğlenceli. 
Büyük İskender'e de hocalık yapmış meşhur filozof Aristoteles'in meydanda bir heykeli var. 
Bu heykelin ayağını okşarsan şehre bir kez daha geleceğine inanılıyor. Bir öncekinde okşamadım ama tekrar gitmek kısmet oldu:) Yani inanıp inanmamak size kalmış. Ben bu sefer de gerçekleştirmedim o ritüeli.

    İşte böyle. Bir gece daha kalacağımızı bilmeden 2 tam gün dolu dolu vakit geçirdik Selanik'te. Dönüşte havaalanına giden 78 numaralı otobüsü tamamen tesadüf eseri algılayıp binebildik. Zira numarası yazmıyordu. İki günde Yunan alfabesine nasıl alıştıysak Havalimanı-Airport anlamına gelen kelimeyi tanıyıp son anda atladık. Havalimanına vardığımızda uçuşun rötarlı olduğunu öğrendik. Rötar saati de geçti halâ bir hareket yok. Eşim durumu anlamak için soruşturunca uçakta arıza olduğunu öğrendi. O anda onun THY'de görevli olduğu, üstelik arızanın onu ilgilendirdiği öğrenilince de apar topar uçağa gitti. Uçuş imkânsız. Herkes ertesi günü yolcu edilmek üzere otellere yollandı. Ben de aynı şekilde ve yalnız başıma... Burada bir parantez açayım yanlış anlaşılma olmasın. Sonradan, iniş sırasında dışarıdan gelen bir etkiyle oluşan bir arızaydı. Motora kuş girmesi gibi. Yoksa THY'nin uçaklarıyla, motorlarıyla alâkalı bir durum değil. Zaman zaman haksız yere suçlamalar yapıldığını gördüğüm için belirtmek istedim. İnanın ülkede en planlı ve ciddi çalışan kurumlardan biri THY. Ne denirse densin havacılık şansa bırakılmayacak kadar ciddi bir iş. Uluslararası Havacılık kurallarına uygun hareket etme zorunluluğu var ve bu kurallar çok sıkı. Umarım olumlu düzen aynı şekilde devam eder. Uçak deyince çoğumuzun içinde bir kıpırtı oluyor. Kimimiz az, kimimiz çok korkuyoruz. Eşimin olaylardan haberdar olduğunu bilen, beklerken tanıştığımız yolcular ertesi sabah neredeyse toplu halde bizim peşimizde gezdiler. "Aman iyi, siz biniyorsanız sorun yok o zaman" deyip durdular:) Halbuki aynı uçağa binmeyecektik, uçak ne yazık ki birkaç gün daha orada kaldı. Aslında hava taşımacılığı kara taşımacılığından kat kat daha güvenli ama korkmadan yapamıyoruz işte. 
    Selanik bizi sevmiş olsa gerek ki bir gün daha misafir etti. Ben de onu seviyorum. Selanik deyince aklıma karmaşa geliyor. Büyüklü küçüklü balkonlar geliyor. Türkçe-Yunanca şarkılar geliyor aklıma. Mis kokulu pastaneler, bir de soğuk soğuk frappe:) Ama bunlardan daha önemlisi her daim Atatürk geliyor aklıma. Hepimiz gibi... Onun bu şehirde doğduğunu, sokaklarında dolaştığını bilmek, sempatimizin baş sebebi. Düzenli, temiz, havalı bir Avrupa şehri değil belki ama görülesi yerlerden, kalbimize yakın şehirlerden biri Selanik. 




Hamiş: Yazıda geçen kitabi bilgilerin hatırı sayılır çoğunluğu için Serhat Öztürk'ün Can Yayınları'ndan çıkan "Selanik" isimli kitabından faydalandım. Şahane anlatıma, ayrıntılı bilgiye sahip bu kitabı meraklısı için özellikle tavsiye ederim.





3 Mayıs 2018 Perşembe

DENİZ KABUKLARINI SEVER MİSİNİZ?

    Birkaç hafta önce Bodrum'da bulunduğum süre içerisinde daha önce ziyaret etmediğim bir müzeyle tanıştım. Bodrum Deniz Müzesi... 
    Müze 2011 yılında açılmış ve ben bunu yeni öğreniyorum. Her gittiğim yerin müzelerini didik didik araştıran ben, senede birkaç kez gittiğim Bodrum'un deniz müzesini nasıl oldu da yeni fark ettim halâ şaşıyorum. 


    Malûm Bodrum en sevilen tatil beldelerimizden biri ve mavi yolculuğun önemli duraklarından. Antik Çağ dönemlerine ve hattâ ondan öncesine, Tunç Çağına uzandığı söylenen denizcilik geçmişine sahip. İlçede Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı bir Sualtı Arkeoloji Müzesi mevcut ve bu müze dünyanın en iyilerinden biri. Şimdi bahsedeceğim müze ise yine denize ve denizciliğe dair Bodrum Belediyesi, Ticaret Odası ve proje ortaklarıyla hazırlanmış özel ve özenli bir müze. 
    
    Bodrum Deniz Müzesi'nde beni fazlasıyla etkileyen Hasan Güleşçi Deniz Kabukları Koleksiyonu oldu. Uzun süre deniz kabuklarının başından ayrılamadım. Bu koleksiyona geçmeden önce müzenin diğer kısımlarından kısaca bahsetmek isterim.
   
    Müzede Bodrum'un denizcilik tarihi balıkçılık, sünger avcılığı, taşımacılık ve turistik amaçlı olmak üzere bölümler halinde sunulmuş. Tamamen yerel hislerle beldenin tanınan, bilinen teknelerinin maketleri yapılmış, kaptanlarının isimleri ve hayat hikayeleri aktarılmış. Tersaneler ve tekne yapımı ustaları da unutulmamış. O kadar güzel fotoğraflar vardı ki onları incelerken 1950'li, 1960'lı yıllarda Bodrum'da sünger avcısı olmak istedim.
    
    Genişçe bir bölüm Halikarnas Balıkçısı namıyla bilinen ve Bodrum'un tanınmasında önemli pay sahibi olan Cevat Şakir Kabaağaçlı'ya ayrılmış. 
    
    Bodrum Deniz Müzesi'nde sergileme ve bilgilendirmeler yerli yerinde, sıkılmadan öğrenmek mümkün. Örneğin hakkında hiçbir şey bilmediğim sünger avcılığı epeyi bir dikkatimi çekti ve çok şey öğrendim. Aşağıdaki fotoğrafta yer alan sünger çeşidinin ismi Türk Fincanı'ymış. Fotoğraftaki ise Aksona Mehmet. Kendisi Bodrum süngerciliğinin yaşayan efsanesiymiş ve Bodrum süngerciliğini dünyaya tanıtmak için çalışmaları olmuş. Çok hoş değil mi?
    
    Her bilgiyi okuyarak, her fotoğrafa bakarak, her tekneyi inceleyerek ve akabinde hayalden hayale sürüklenerek geçirdiğim uzunca bir zamanı ilk katta tükettim. Bilmiyordum ki ikinci kata çıkacağım ve asıl orada zaman duracak benim için.
    
    Müzenin ikinci katı Hasan Güleşçi Deniz Kabukları Koleksiyonu'na ayrılmış. Merdivenleri çıkıp bu bölüme ulaşınca bir kuyumcu dükkanına geldiğim hissiyatına kapıldım. Camekanlar ardındaki renk renk, şekil şekil kabuklar son derece cezbediciydi. 
    


    Sanırım her birini inceledim. Deniz kabuklarının bu kadar renkli olabileceğini tahmin etmezdim. Bazen çeşitli mecralarda fotoğraflarını görüyordum tabii ama o fotoğrafların renkleriyle oynanmış olduğunu düşünüyordum. Değilmiş. Sahiden deniz bize çok farklı ve doygun renklerde mücevherler sunuyormuş. 
    
    Desenleri de unutmamak lazım. Sanki her biri elle çizilmişçesine güzel ve şaşırtıcı.



    Dünyanın dört bir yanından gelen deniz kabuklarını hayran hayran inceleyip doğanın mucizesini düşünmek yeterince farklı ve rahatlatıcı bir eylem değilmiş gibi ortama yansıtılan dalga sesleri müzenin bu bölümünü adeta bir meditasyon merkezine çevirmiş. Kalabalık bir grup gelene kadar tek ziyaretçiydim ve bu şekilde o kadar güzel vakit geçirdim ki. Gözlerim bayram etti, ruhum dinlendi.
    
    Koleksiyon sahibi Hasan Güleşçi Sabancı şirketler grubunda 40 yıl görev yapmış ve CEO'luğa yükselmiş bir isim. Eşiyle birlikte deniz kabuklarına duydukları ilgi evliliklerinin ilk yıllarında Adana'da deniz kenarında gezerken başlamış. Zaman içerisinde dünyanın bir çok yerinde bulunmaları ve kendileri gibi deniz kabukları toplayan koleksiyonerlerle tanışmaları bu uğraşıyı geliştirmelerini sağlamış. Örneğin Florida'da her yıl düzenlenen sergiye katılırlarmış. Hasan Bey emeklilik yıllarını bu müzeyle ve koleksiyonuyla ilgilenerek geçirmekte. Yaşadığımız dünyanın sadece kaostan oluşmadığını, bakmasını bilene şahane güzellikler sunduğunu hatırlattığı ve böylesine şık ve özel bir müzenin düzenlenmesine katkıda bulunduğu için kendisini tebrik ediyorum. 
    
    Son derece amatörce çektiğim fotoğraflar deniz kabuklarının güzelliğini yansıtmakta yetersiz kaldılar. Gerçek bundan çok daha fazlası. Bodrum'a yolunuz düşerse ve konu ilginizi çekiyorsa Deniz Müzesi'ne uğrayın derim. Seveceksiniz. Özellikle çocuklar deniz kabuklarına bayılacaklardır.