3 Aralık 2016 Cumartesi

PASTORAL AMERİKA

   
    Son zamanlarda seyrettiğim en ilginç filmlerden biri olan Pastoral Amerika'dan bahsetmek istiyorum. Pastoral Amerika, Philip Roth'un yazdığı romandan uyarlanan bir film. Kitabını okumadım. Ancak filmi seyrettikten sonra fena halde okuma isteği uyandırdı. Bu ara fazlaca kitap alışverişi yaptığım için bu konuda beklemedeyim. Müsait zamanda ilk kitap alışverişimi yaptığımda listemde kesinlikle Pastoral Amerika olacak. Tamamen tesadüfen kitap fuarından aynı yazarın bir başka romanını almışım. Şimdilik onunla başlarım ve yazar hakkında bir fikir de elde etmiş olurum zira daha önce tanışmadığım bir yazar kendisi.
  Gelelim filme. 1950'li yıllarda Amerika'dayız. Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz klasik figürlerden olan lise futbol takımının yakışıklı kaptanı popüler Seymour ile okulun en güzel kızı Dawn evleniyorlar. Çocuğun Yahudi olması ilk başta aileler açısından ufak bir tereddüt yaşatsa da sorun aşılıyor, Seymour babasının eldiven fabrikasının başına geçiyor ve rüya gibi geçeceği düşünülen bir hayata adım atılıyor. Üzerine titredikleri kızları Merry mutluluklarını perçinleyen isim oluyor tabii. Merry büyüdükçe çocukta bir arıza olduğunu anlıyoruz yavaş yavaş. Çok akıllı, terbiyeli bir kız. Ancak kekelemesi bile, devamlı takibinde olduğu psikologun teşhisine göre, 
New Jersey Güzeli olan annesine bir tepki niteliğinde. Küçük yaşta felsefi konuşmalar yapması, hayatı sorgulaması, sorulara verdiği değişik cevaplar ileride olacakların göstergesi sayılıyor ve  16 yaşına geldiğinde de ipler kopuyor zaten. 
    Merry'nin büyümesiyle geldik 1960'lı yıllara. Amerika Vietnam Savaşı'na verilen tepkilerle çalkalanıyor. Doğuştan isyankar Merry, sakin kasabalarındaki postaneyi bizzat bombalayan eylemci olarak bir kişinin ölümüne yol açıyor. Bu olayla birlikte sırra kadem basıyor. Çok sonra babası onu bulduğunda öğreniyoruz ki daha sonra usta bir bombacı olmuş ve farklı olaylara da karışmış. Seymour'un hayatı kızını aramakla geçiyor. Tüm bu zaman zarfında rüya çiftin nasıl dağıldığına, anne-baba olarak nasıl acı çektiklerine şahit oluyoruz. Olayların etkisiyle bir süre akıl hastanesinde yatan ve zamanla olayları kabullenen, kızından umudunu kesen ve hayatını sorgulayarak kendine yeni bir yol çizen Dawn'ın yanında kızından asla vazgeçmeyen Seymour'u 
ayrı ayrı anlamaya çalışıyoruz. Nihayetinde Seymour, çok yakınlarda bir harabede yaşamakta olan kızını buluyor. Merry şiddetten vazgeçmiş ve Caynacı (Jainizm) olmuş. Tam bu aşamada filmin başında Seymour'un Yahudi geleneğine bağlı babası ile Katolik Dawn'ın doğacak çocuğun vaftizi, olası dini hakkındaki konuşması ve bunun aslında ne kadar boş bir tartışma olduğu geliyor aklımıza. Çileci yaşam tarzını benimsediği için sefalet içinde yaşayan kızını bu şekilde bulan Seymour'un üzüntüsünü tahmin etmek zor değil. Merry inancı gereği havadaki canlılara zarar vermemek için peçeyle geziyor, suya zarar vermemek için yıkanmıyor vs. Böyle uçlarda yaşayan bir kızcağız. Babası kızını bu hayattan vazgeçirmek için günlerce konuşuyor fakat Merry "çocuğunu iyi zannetmişsin" minvalinde bir şeyler söyleyerek kendisini rahat bırakmasını istiyor. 
Bu sahneyi seyreden anne babaların kafasına "dan!" diye indiriyor balyozu. Bırakıyorlar mecburen ama baba uzaktan uzağa kızını gözlemekten hiç vazgeçmiyor.
    Filmin sonunda şunu anlıyoruz, rüya çiftlerden rüya çocuklar çıkmıyor her zaman. Her şey yetiştirme tarzına bağlı da olmuyor. Bir de şu var, daha çocuk yaşta felsefe yapan, sorgulayan çocuklardan korkmak gerek. Hani "ay ne akıllı" derler ya, ben bunun her zaman iyi bir şey olmadığını düşünenlerdenim. Orhun da yapardı arada ve inanın endişelenirdim. Hassas olmak, çok düşünmek iyi değil. Orhun da küçükken -tövbe estağfurullah, Allah benzetmesin- Merry gibi "ben her şeyin ruhu olduğunu" düşünüyorum" diye dolanırdı. Bir kere boş tuvalet kağıdı rulosunu düşürmüştü klozete, aslında çekilmez ya ben de sifonu çekmiş bulundum. Haftalarca bunalıma girdi "niye yaptın? nereye gitti o?" diye ve ben "bak buldum" diye başka bir rulo vermeyi akıl ettim de rahatladı. Sonra da psikologa götürdüm:) 4 yaşındaydı. Doktor "oğlunuz çok akıllı, psikologa hiç gerek yok" deyip kibarca yollamıştı bizi:) Tüm samimiyetimle söylüyorum övünmek için anlatmadım. Tam tersi çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğunu söylemek istiyorum. Zor, çok zor. Ha Merry'e benzettim ve korktum ama asla şiddet taraftarı bir durumunu hissetmedim oğlumun. Hassaslığı kendine zarar veriyor bizimkinin ve bu beni en çok üzen konulardan biridir. Merry de zaten 16 yaşının ateşiyle o eylemleri yapıp sonra pişmanlıktan çileci olmuştu. Neyse! Konuşacak, sorgulayacak çok şey var film üzerine. Ben anne olarak çocuktan girdim konuya ve o yönlerini algıladım ama Pastoral Amerika'nın konusu "Amerikan rüyasının çöküşü" olarak özetleniyor. Derin bir kitap ve derin bir film anlayacağınız. Kitabı en kısa zamanda okumam lazım. Psikolojik alt yapısı olan, aile hikayeleri anlatan kitaplara bayılırım.
    Kitabı okuyanlar iyi bir uyarlama olmadığını söylüyorlar genelde. Kitaptan ayrı düşünürsek bence gayet etkileyici bir film. "Onu anlatmamış, bunu anlatmamış" diyerek eleştiri yapıyorlar. Tamam da arkadaş, yönetmen o dediklerinin ipucunu veriyor. Her ayrıntıyı anlatsaydı 2 saatlik film 4-5 saate çıkardı. Baş roldeki Ewan McGregor aynı zamanda filmin yönetmeni. İlk yönetmelik denemesiymiş. Ben başarılı buldum. 
    Film hala vizyonda. Tavsiye ederim. Romanı okuyanlar düşüncelerini söylerse sevinirim. 






28 Kasım 2016 Pazartesi

Arçelik Geri Dönüşümü Sanat ile Buluşturuyor!



   “Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonuna sahip Arçelik geri dönüşüm  konusunda farkındalık sağlamak amacıyla geçtiğimiz günlerde çok özel bir sergiyi hayata geçirdi ve geri dönüşümü sanat ile buluşturdu. Bu sergi ile Arçelik’in geri dönüşüm tesislerinden elde edilen malzemeler Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ve tasarımcıları tarafından fonksiyonel sanat eserlerine dönüştürüldü.  Arçelik, bu proje ile geri dönüşüm konusunda farkındalık sağlarken, aynı zamanda tasarım konusundaki uzmanlığına da dikkat çekmiş oldu.


Bir boomads advertorial içeriğidir.










24 Kasım 2016 Perşembe

BİR FİLM, BİR KİTAP...

    Dün Digitürk film kanallarından birinde enfes bir biyografiye rastladım. Frank Sinatra ile ünlenmiş meşhur My Way şarkısının asıl bestecisi Claude Francois'nın hayatını anlatan  "Cloclo"... Diğer ismiyle "Benim Yolum"... 
Film En İyi Müzik dalında Cesar Ödülü sahibi. 
    Fransız şarkıcının adım adım yükselişini, orijinal adı Comme d'habidute olan My Way şarkısının nasıl ortaya çıktığını ve 70'li yılların şov dünyasını anlatan bu filmi çok sevdim. Bir kere müzikler şahane. Ayrıca kostümler de. Işıl ışıl, rengarenk görüntüler. 
Cloclo, sanatçının lakabı
    Claude François tam bir showman. Zamanının ilerisinde fikirleri olan, devamlı yenilik arayan bir sanatçı. Enerji yüklü sahne danslarının kareografisini kendisi yapıyor. Tercih edilmediği bir zamanda zenci dansçıları televizyona çıkaran kişi. Son derece bakımlı. Kostümlerine önem veriyor, kişisel bakımını asla ihmal etmiyor ve isminin baş harflerinin işli olduğu kıyafetlerden şaşmıyor. Kadın hayranları her daim peşinde. Seksi imajını kullanarak kendisini markalaştırmış. Model ajansı var, kendi adına parfüm çıkarıyor vs. İmajını bozmamak için ikinci çocuğunu gözlerden saklayacak kadar hırslı. Ancak daha sonra düzeltiyor bu hatasını. Annesi, eski karısı, çocukları, kardeşi, tüm ailesiyle birlikte gidecekleri (babasının görevli olduğu zaman doğduğu) Mısır'a düzenlediği bir seyahatten hemen önce 39 yaşında hayata veda ediyor. Ölüm nedeni pek fena! Banyo yaptığı sırada devamlı yanıp sönen ve böylece gözüne takılan ufak bir lambayı düzeltmek isterken elektrik çarpıyor. Normalde filmin sonu söylenmez ama 
ne de olsa bu belgesel niteliği taşıyan bir biyografi. 
    Filmin cimri IMDB'de puanı 6.9 ama benim puanım en az 8.5. Cloclo'yu canlandıran Belçikalı aktör Jeremie Renier oldukça başarılı. İnanılmaz bir benzerlik yakalanmış. Sanat yönetimi, yani 70'lerin kostümleri, eşyaları ve müzikleriyle de benden yüksek puan aldı. Biyografi sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum.
    Meraklısına "Comme d'habidute" videosu aşağıdadır efendim.

***
    Ve bir kitap... İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Süper İyi Günler"... Diğer ismiyle "Ya da Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı"... Yazar Mark Haddon. 
    Yüreğime işledi Christopher'ın hikayesi. Christopher ete kemiğe büründü karşıma geldi sanki. O kadar içine girdim kitabın. Christopher 15 yaşında bir çocuk. Annesi yok, babasıyla yaşıyor. Bir gün komşularının köpeği öldürüldüğünde bu olayı çözmeyi kafasına koyuyor. Olaylar ilerlerken Christopher'in otistik olduğunu anlıyoruz. Ve dış dünyaya karışmanın onun için ne kadar zor olduğunu da... Otistik bir çocuğun ağzından gerçekçi bir dille yazıldığı için bu kitabı okuduktan sonra onları ve ailelerini anlamak kolaylaşıyor. Bu sıcacık, hüzünlendiren, güldüren, bilgilendiren kitap da tavsiyelerim arasında...













    

    

22 Kasım 2016 Salı

İSTANBUL KİTAP FUARI'NIN ARDINDAN...

    35. İstanbul Kitap Fuarı geldi geçti. Daha önce de bahsettiğim gibi bu sene birkaç kez gitme fırsatı buldum. İstanbul'da yaşayan birçoğumuz gibi çocukluğumdan beri kaçırmadığım bir etkinlik bu. Aşinası olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki ben daha önce bu seneki kadar kalabalık görmedim. En son kapanıştan bir önceki gün, yani cumartesi günü gittim. Resmen ezilme tehlikesi vardı. Daha içeri girmeden, fuar merkezinin önündeki metrobüs köprüsünde adım adım ilerleniyordu, sağdan soldan "ya çökerse" gibi korkulu söyleyişlere şahit oldum. Bugün okuduğum bir habere göre hakikaten rekor katılım gerçekleşmiş bu yıl. Geçen seneye göre yaklaşık %12'lik bir artış varmış. 
    Kalabalıktı ama coşkuluydu da bu sene İstanbul Kitap Fuarı. Çok fazla yazarın imza günü vardı. İmza günü olmayanlar da desteğe gelmişlerdi. Her köşede bir sohbet, bir muhabbet. Satış da çok oldu bana kalırsa. Bavulla gelenler çok daha fazlaydı bu sene:) Gülüyorum ama bavul getirenler haklılar tabii. Ben de sırt çantasıyla gittim neticede. İnternetten de alışveriş yaptığım için kendime fazla açılmama sözü vermiştim ama dayanamadım ve epeyi bir kitap aldım yine. Her telden oluşan bir kulem oldu.

    Fiyatlar konusuna gelirsek. Her zamanki gibi büyük yayınevlerinin indirim oranı internet satışından daha azdı. Elimde araştırarak hazırladığım bir listeyle gittim. Tek tek karşılaştırdım desem yeri var. O yüzden birçok isteğimi internet alışverişine bıraktım. İndirimi internetten fazla olanlardan satın aldım kitapları. Ayrıntı Yayınları gibi mesela. Bir de aralardan özel indirimli kitaplar seçtim. Geçen seneden daha akıllıca alışveriş yaptığımı düşünüyorum. Ama sayıyı biraz abarttım yine.
    Fuarın ilk günü Karakarga Dergi'nin imza etkinliğine katıldığımdan bahsetmiştim. 
En son cumartesi günü de Hakan Günday'la tanışmak istedim. Daha önce hiç denk gelmemiştim. Kendisi tartışmasız en beğendiğim çağdaş yerli yazar. Üslubuna bayılıyorum. Dan dan dan vuran, altı çizilesi söylemlerle dolu oluyor romanları. Enteresan, inanılması güç hikayeler anlatsa da bahsettiği her duygunun acımasızca gerçek olduğunu düşünüyorum. Beğeniyorum işte. O yüzden tanışmak ve bir okur olarak beğenilerimi sunmak istedim. Bunun için imza kuyruğunda ne kadar süre beklediğimden bahsetmek istemiyorum:) 
   Günday, belli ki okurlarını önemsiyor. Herkesin sorularına bıkmadan cevap verdiği, herkesle ufak çaplı bir sohbet gerçekleştirdiği ve fotoğraf isteklerini kırmadığı için okur başına düşen zaman sayısı oldukça fazlaydı. Dolayısıyla o uzun kuyruk zor ilerledi. Az önce bahsettiğim her şeye eyvallah da adamın şimdiye kadar çıkmış olan her kitabını getirip ve hatta aynı kitaptan 2-3 tane getirip bir seferde imzalatmanın mantığını çözebilmiş değilim. Bu da fazla oyalanmalara sebep oldu tabii. Okurlar saatlerce ayakta beklediği için Hakan Günday da hiç oturmadı. Tarzı buymuş.
Takdir ediyorum. Arada bir kuru pasta, kraker ve su dağıttırdı. Çok ince bir hareketti.

    Yalnız şunu anladım ki artık uzun imza kuyruklarında bekleyecek yaşı geçmişim. Sevilen yazarları görmek isteyen çok oluyor ve bunların %90'ı genç olduğu için onlar saatlerce beklemekten çekinmiyorlar. Uzun kuyruklar benim yaşımdakiler için ekstra bir yorgunluk oluşturduğu gibi sıra sana geldiğinde gençler kadar ilgi de görmüyorsun:) Gözlemlerime dayanarak iddia ediyorum bunu. Günümüzde yazarlar, gençler tarafından neredeyse bir pop yıldızı gibi ilgi görüyorlar ve kendileri de ilgi görmek istiyorlar. Sırada önümdeki kız, Hakan Günday için özellikle elbise ve topuklu ayakkabı giydiğinden bahsetti düşünün. Bu yüzden yazarlar da onlara bir şeyler anlatmanın, onların kalbine, beynine dokunmanın gayreti içerisinde oluyorlar. Genç bir okurun heyecanla sorduğu sorulara uzun uzun cevaplar verilirken, benim gibi olmuş da gelmiş okuyucuya kibarca ve kısaca teşekkür edip gönderiliyor:) Özellikle popüler yazarlar için söylüyorum bunu. Belli bir yaşın üzerindeki  okuyucunun en iyi sohbet edebileceği, derdini anlatabileceği yazarlar eski yazarlar:) Ya da işte belli bir yaşa erişmiş olan yazarlar. Hafta ortası fuara gittiğimde sakince gezerken Muzaffer İzgü'yü gördüm. Öylece oturuyordu sevimli sevimli. Hemen yanına gittim. Çocukluğumdan beri okuduğum, bildiğim bir yazar kendisi. "Nasılsınız?" dedim. "İyiyim kızım sen nasılsın?" dedi, elimi sıktı ve sohbete başladık. Yaşlı yaşlı birbirimizi bulmuş olduk:) Yani diyeceğim o ki fuarda imza sıralarına girmek bitmiştir benim için. Derdim hiçbir zaman imza olmadı zaten. Amacım bir okur olarak teşekkürlerimi ve beğenimi iletmek. Çünkü onların yerinde olsaydım okurlarımdan olumlu dönütler almak isterdim. Bundan sonra kitabevlerinde düzenlenenlere katılırım belki arada,
ya da fuarda sevdiğim yazarları gördüğümde eğer müsaitlerse merhaba derim.
Artık Penguen, Uykusuz, Kafa gibi dergilerin imza kuyruklarına girmenin de benim için bittiğini kabul etmem gerek. Onlar kadar iyi bir dergi okuyucusu olsan da gerçekten o kadar gencin içinde bir tuhaf duruyorsun:) Çok sevdiğim Karakarga'nın ilk sayısını imzalattım bu sene. Çok da memnun oldum. Onlar yeni oldukları için kalabalık değildi. Jübileyi onlarla yaptım yani:) 
   
    İşte böyle. Kitap kulem karşıdan bana bakıyor. Yazıyı bitirip okuma faslına geçeyim ben yavaş yavaş.




    İlgili Yazılar:İstanbul Kitap Fuarı...Karakarga Dergi... vs...
                                                                        Ya Sabır





17 Kasım 2016 Perşembe

YA SABIR!

    Dün yine kitap fuarına gittim. Öğleden sonra gittim ki okul kalabalığı dağılsın. 
Rahat rahat gezme hayalleri kurmuştum anlayacağınız ama densizin biri fena halde canımı sıktı. Can Yayınları'ndan birkaç tane alacağım vardı. Orası da hep kalabalık. Kitaplara ulaşmak, incelemek biraz zor. Farkındasınızdır stantların önündeki kalabalığın bir kısmı kuru kalabalık dediğimiz cinsten. 2-3 kişi geliyorlar örneğin, bir tanesi kitaplara bakıyor diğerleri yanında dikiliyor. Bunun gibi şeyler. Kendime yer açmaya çalışa çalışa neredeyse tam tur yapmıştım, bakacağım son bir bölüm kalmıştı. Önümde genç bir kadın, kitaplara dayamış poposunu, elindeki telefonu inceliyor. 
Kitap falan baktığı yok yani. Sağından yanaştım olmadı, solundan yanaştım olmadı. "Geçebilir miyim?" dedim biraz sertçe. O anda önündeki çember sakallı tip döndü ve "sırada o! Senin için sıradan mı çıksın?" dedi son derece sert bir şekilde. Aslında sırada olan o adam. Kız arkadaşı ya da karısı her neyse adamın arkasına geçeceğine yan tarafına geçmiş ve adamın ödeme yapmasını bekliyor. O sırada da telefonuyla oynuyor. Ve pozisyonu nedeniyle kitapları kapatıyor. "Sırada olan sizsiniz gördüğüm kadarıyla" dedim. Sonra kadın çekildiği için ilerledim ve kitaplarla ilgilenmeye başladım. Bu demez mi "sen bana terbiyesizlik yaparsan ben de sana yaparım" diye? Vır vır vır... Bohçacı kadınlar gibi konuşmaya başladı. Sesini yükseltti. Susmuyor. "Nasıl muamele yaparsan onu görürsün" vs.vs. Duyan da kadına "çekilsene gerizekalı" falan dedim zanneder. Aklınca beni ezme niyetini anladım, terbiyesizliğini anladım ve cevap vermeyip kitaplarla ilgilendim ama nafile. Beni kavgaya çekecek. Görevliler de gencecik. Gerildiler onlar da bakıyorlar. Adama değil görevliye dönüp "Duydunuz, sadece geçebilir miyim dediğim için terbiyesiz oldum" dedim. Bu hala söyleniyor ama ne dediğini algılayamıyorum çünkü sinirim tavan yaptı ve inatla cevap vermemeye çalışıyorum. Çünkü benim düşünceme göre bazı terbiyesizleri takmayacaksın, onların seviyesine inmeyerek ezeceksin. Susmadı tabii. "Uzatacak mısınız daha?" dedim. "Evet" dedi. İstesen söylenecek çok şey var da "Devam edin, yakışır" dedim, yine kitaplara döndüm. Biraz azalttı sesini, mırıl mırıl söylendi yine ödemesini yaparken. Sonra gitti. Çok ama çok sinirlendim. Öncelikle sıra işleri konusunda, başkalarını rahatsız etmeme konusunda çok hassas olduğum için kitapların önünü gereksiz yere kapamalarına sinirlendim. Ben bunlara çok dikkat edip başkalarının hakkını gasp etmemeye çalışırım çünkü her zaman. Fakat kadına "geçebilir miyim?" dedikten, o da çekilip yer açtıktan sonra adamın bana bakıp saldırmasına çok daha fazla sinirlendim. Farklı görüşlere mensup insanlar olarak ülkenin ikiye bölündüğü saflardaydık. Ve sırf o yüzden, sırf tipime, tarzıma bakarak saldırdığına adım gibi eminim. Nasıl olsa yalnızım ve kadınım da... Tesettürlü karısını ezmek için, ona toplulukta nasıl davranılır dersi vermek için yaptığımı zannetti. Üzgünüm ki bir kısım insanda var bu düşünce. Önyargılı davrandı, benim nasıl bir insan olduğumu bilmeden atladı. Oysa ben onların fiziksel görünüşlerini fark etmemiştim bile. Fark etsem de farklı davranmazdım. Şimdiye kadar hiç kimseye tanımadan, bilmeden dış görünüşü ya da dünya görüşü, inancı vs. nedeniyle farklı davranmadım. Birkaç kelam etmem lazım ki nasıl bir insan olduğunu anlayayım, ona göre hayatıma alayım ya da çıkarayım veya muhatap olayım. Benim için en önemli şey iyi kalpli insan olmaktır. Ama onlar beni dış görünüşüme göre yargıladılar, ilk fırsatta çirkeflerini kustular. "Nasıl emin oluyorsun?" diyebilirsiniz belki. İnanın insanların davranışları karşısında çok yönlü düşünürüm. Çok sinirlenip ilk anda göremediysem de yatışınca "belki şu yüzden yapmıştır" diye düşünürek empati yaparım. Hatta eşim devamlı başkalarını savunduğum için şikayet eder. Ama bu sefer yok. Eminim. Belli bir yaşa gelmiş herkes gibi çok insan tanıdım. Ülkenin gidişatından haberdarım. Kutuplaşmanın babasını yaşadığıma eminim. Yeter, gerçekten yeter! 
İkilik olmasın diye herkese medenice yaklaşmak konusunda aşırı özen gösterirken karşılaştıklarım artık boğazıma dayandı. Dün de kavga etmeyerek ders vereceğimi sanıp sakin olmaya çalışırken aklımdan neler geçti neler. Eşim medeni bir insandır çok şükür ama bana o an söylenenleri duysaydı tutamazdım onu. Böyle durumlarda yanımda olmadığı için memnun olurum normalde ama dün resmen "şurada olsaydı da şunun ağzını burnunu dağıtsaydı" dedim. Düşündüm bunu. Ve bu çok tehlikeli bir durum. Beni tanıyanlar böyle bir şey düşündüğümü duysalar çok şaşırırlar. 
Ama o kadar bunaldım işte. Gerçi yanımda eşim olsaydı o adam asla bana saldırmazdı. Bu da işin uzun uzun konuşulabilecek bir başka yönü. Kısacası, kutuplaşmanın sonu böyle böyle kavgaya dönüşüyor demek. Ha konuşuyorum ama eşime izin vermezdim dediklerim gerçekleşseydi. Kendisini tutamayanlar olursa neler olur peki? Anlatabiliyor muyum? Fena bir noktadayız. Gitgide birbirimize saygıyı yitiriyoruz. 
    Ve son bir şey daha... O kadar tartışma içinde kadın hiçbir şey demedi, hiçbir tepkide bulunmadı. Onun yerine -ki yineliyorum ben kadına hakaret etmedim, yalnızca geçiş izni istedim- adamın gereksiz yere olay çıkarması benim düşüncemi doğruluyor. Benimle kavga etmek, beni ezmek istedi. Kadına "sizin yerinize niye erkek arkadaşınız konuşuyor?" diye sormadığım için çok pişmanım şimdi.





15 Kasım 2016 Salı

İSTANBUL KİTAP FUARI... KARAKARGA DERGİ... VS...

    Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı başladı. İlk gün kapıların açılışından birkaç saat sonra oradaydım. Fuarın düzenlendiği TÜYAP'ın evime yakın oluşunun avantajını kullanıyorum ve her sene birkaç kere ziyaret ediyorum. O gün erkenden gitmemin sebebi Karakarga Dergisi yazar ve çizerlerinin imza günü olmasıydı. Karakarga'dan daha önce bahsetmiştim. (Burada) İlk sayısından beri keyifle okuyorum. Genel Yayın Yönetmeni M.Kutlukhan Perker, Semra Can gibi uzun yıllardır takip ettiğim isimlerin yanı sıra yeni tanıdığım, enerjisi şahane genç çizerler var dergide. Sadece bir mizah dergisi değil ama. Edebiyat var, siyaset var. Bu nedenle Murat Menteş, Ece Temelkuran, Irmak Zileli, Tuna Kiremitçi, Kanat Atkaya, Nebil Özgentürk, Mahir Ünsal Eriş, Berrin Karakaş, Levent Gültekin gibi isimlerin yazıları var. İlk sayılarda Hakan Günday, 
Aslı Erdoğan vardı örneğin. Daha ne olsun? Bayılıyorum. O yüzden ilk imza günlerinde ilk sayılarını o gün oraya hangi kadro gelmişse teker teker imzalatmak istedim. 
Bir uçak yolculuğundan sonra takside unuttuğumu anlayıp, iner inmez tekrar aldığım ilk Karakarga'yla birlikte gittim fuara. Kutlukhan Perker'i tebrik ettim dergi için, uzun ömürlü olması dileğimi ilettim. Soyadımızın aynılığı ayrıca sohbet konusu oldu. 
Çok az rastlanan bir soyadı ama eşimin ailesiyle akrabalıkları yok tabii.
Hararetli hararetli ne anlatıyorsam artık
    Bu soyadı durumu hoş sohbetler açtı. İlk günlerden beri Instagram'da hem derginin, hem yayınevinin sayfalarını takipteyim. Ne paylaşırlarsa beğeniyorum, bazen kendimi tutamayıp yorumlar yazıyorum. Dergi kadrosunda kim varsa takipteyim. Bir nevi fan durumları yani:) Genç mizahçı arkadaşlardan tanıyanlar oldu haliyle. Tanıma durumunun sebeplerinden biri de soyadımın Perker oluşu. "Hatırlıyorum Instagram'dan, Kutlukhan Abi'yle akraba mısınız?" diye soranlar oldu:)
     Dergide şiirleriyle yer alan Menderes Samancılar'ı Altın Portakal ödülü için tebrik ettim, Murat Menteş'le sohbet ettik. Değişikti. Malum Ruhi Mücerret'i yazan değişik bir kafa kendisi. Levent Gültekin ve Irmak Zileli'yle de ufak sohbetlerimiz oldu. Aslı Tohumcu'ya Aslı Erdoğan'ı sordum. Kanat Atkaya'yı aradı gözlerim. Ne yazık ki yoktu. Herkes derginin ön ve arka kapağında bir yeri imzaladı benim için. 
    Karikatüristleri çok severim. Cesaret, yetenek ve zekayı temsil ederler çünkü. Genç mizahçı kardeşlerim de imzalarını atarken eğlenceli yorumlarıyla farklarını ortaya koydular. Dergideki "Geriliyorum" köşesindeki Tito'nun yaratıcısı Berk Kuruçay mesela. Kendimle feci şekilde özdeşleştirdiğim ve kahkahalarla okuduğum Tito'nun olduğu sayfaya atacaktı imzayı. Bulmak için epey bir sayfa karıştırınca şöyle bir şey yazdı:)
    Karakarga çizerleri neredeyse Orhun'la akranlar. Orhun da sanat eğitimi aldığı için, 
o da yazıp çizmeyi sevdiği için iyice oğlum gibi gördüm hepsini. "Ya siz ne tatlısınız, yerim sizi" deyip yanak sıkan teyzeler modundaydım. Yaşım ilerledikçe gençlere karşı böyle bir tavır içine girdiğimi hissediyorum:) "Allah aşkına ye" deyip zorla doyurma durumları da var bir süredir:) 

    Fuarın ilk günü Karakarga Dergi sayesinde benim için böyle eğlenceli geçti. Genel olarak keyifli bir hava vardı zaten. İlk günün enerjisi farklı oluyor. Stand görevlileri henüz yorulmadıkları için daha az nalet oluyorlar mesela:) Hafta içi ortam daha sakin olsa da hafta sonunun hali bir başka. İmza günleri ve söyleşiler bugünlerde olduğu için her an yanından bir yazarın, bir gazetecinin geçme ihtimali fazla. Her köşede bir sohbet bir muhabbet. Bu sene Fetö mağduru askerler gözde örneğin. Alışverişimi hafta ortası yaparım diye düşünsem de her kitapsever gibi kendime engel olamadım. Şunları aldım:
Rozeti unutmuşum Çok cici ama.
    Karakarga Yayınları'ndan Ghost World, Büyüklere Masallar, Emirhan Perker çizimleri Replikler... Bir sayının kapağında yer alan Zeki Müren çiziminin rozeti... Defterler... 

    Çizgi roman, Manga, Anime vs. hepsi kabulüm. Çok severim. Gırgır, Fırt, Teksas, Tommiks, Zagor'la  büyüyen bir neslin çocuğu olduğum için olsa gerek. 



    Ayrıca, Boyut Yayın'dan 5 liraya bulduğum "Semiha Berksoy-Fikret Mualla/İki Aykırının Mektupları", "Faili Meşhur/3 Suikast 3 Gazeteci"... Yine aynı yayınevinden 3 liraya aldığım "Fransız Gezginlerin Gözüyle Türkler ve Yunanlılar"... İthaki Yayınları'ndan %50 indirimli "Edgar Alan Poe" şiirleri... Ve Arkeoloji ve Sanat Yayınları'ndan "İstanbul"... Bence iyi bir alışverişti. 

    Listelediğim kitaplardan bir kısmını almak için tekrar gideceğim fuara. Hafta sonu da mümkün olursa Hakan Günday'ın imza etkinliğine katılmak istiyorum. Kendisi istisnasız en sevdiğim yerli yazar. Daha önce tanışmadım. Çok sevdiğim, ikinci kere okuma huyum olmadığı halde bitirir bitirmez "tekrar okumalıyım" dediğim tek kitap olan Kinyas ve Kayra'yı imzalatayım diyorum. Onu halledince de Kerimcan Kamal sırasına girebilirim sanırım. 
    Şimdilik böyle. Bir alışveriş ve yazar tanışmasıyla daha döneceğimi umuyorum...













10 Kasım 2016 Perşembe

SEVGİYLE...

   
    Zannediyorum ilkokul 3. sınıftaydım. Okula erken başladığımı da hesaba katarsam 
8 yaşındayım. Küçüktüm yani. Oturmuş ev ödevimi yapıyorum. Atatürk'ün sözlerinden örnekler yazıyorum. Bir yandan da çocuk aklımla düşünüyorum "keşke görseydim, keşke tanısaydım" diye. Tam bunlar aklımdan geçerken Atatürk'ün "Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir" sözünü okuyorum. O an hissettiğim duyguyu kelimelere dökmeme imkan yok. Önce ürperdiğimi hatırlıyorum, sonra çok sevindiğimi. "Bana söylüyor" dedim içimden. "Beni anlıyor" dedim. 
Bugün bile çok net aklımda. Hayatımda çok az yaşadığım, unutamadığım ve asla unutamayacağım tanımsız anlardan biriydi. Yemin ediyorum bana söylüyor zannettim çocuk aklımla ve o andan sonra Atatürk'e sevgim daha da arttı. Ve yıllar sonra aklım ermeye başlayınca o hatırama dayanarak Atatürk'ün ne kadar ileri görüşlü olduğunu, her kesime hitaben etkisi yüzyıllarca sürecek olan sözler sarf ettiğini, milletini çok iyi tanıdığını, aslında kısacası bir deha olduğunu iyice idrak ettim. Zamanını aşan zekaya ve karaktere sahip bir liderdi Atatürk. Ve ne mutlu ki bize nasip oldu. 
    Atam! Kahramanım! Seni bir kez daha gururla, sevgiyle, saygıyla, minnetle anıyorum. Mekanın cennet olsun.